2. bölüm / 20
Nicolas SwiftTHENDARİT
Bölümler 20Şu an: THENDARİT
- 1 KÜL2.184 kelime
- 2 THENDARİT2.255 kelime · Okuduğun bölüm
- 3 MİRAS2.254 kelime
- 4 GÖLGE2.194 kelime
- 5 İLK TAÇ1.887 kelime
- 6 KARANLIĞIN MÜHRÜ1.804 kelime
- 7 KAYIP KAN1.697 kelime
- 8 TAHTIN GÖLGESİ1.556 kelime
- 9 KIRIK TAÇ1.533 kelime
- 10 SON VARİS1.570 kelime
- 11 UNUTULAN KRALLIK573 kelime
- 12 İLK GÖLGE1.826 kelime
- 13 KAYIP MİRAS2.354 kelime
- 14 İLK KARANLIK795 kelime
- 15 KIRILAN MÜHÜR621 kelime
- 16 SON SAVAŞIN GÖLGESİ1.221 kelime
- 17 SON KAPI1.420 kelime
- 18 SON EŞİK1.744 kelime
- 19 SON SAVAŞ1.206 kelime
- 20 YENİ ÇAĞ1.536 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Thendarit uzaktan bakıldığında bir hayalet şehri andırıyordu. Yüksek taş surları, gökyüzüne uzanan kuleleri ve sislerin arasından görünen eski yapılarıyla yüzyıllardır kimsenin dokunmadığı bir yer gibi görünüyordu. Fakat Nicolas Swift yaklaştıkça bunun yalnızca bir görüntü olduğunu fark etti. Bu şehir terk edilmiş değildi. Sadece sessizdi.
Sessizlik bazen boşluktan değil, saklanan gerçeklerden doğardı.
Nicolas ağır adımlarla taş köprüye doğru ilerledi. Köprünün altında akan nehrin sesi duyuluyordu. Suyun yüzeyi garip bir şekilde sakindi. Rüzgâr esiyor olmasına rağmen tek bir dalga bile oluşmuyordu. Sanki şehir, içine giren herkesi izliyor ve karar vermesini bekliyordu.
Kapının önüne geldiğinde durdu.
Devasa demir kapılar kapalıydı.
Üzerlerinde eski semboller vardı. Nicolas bu sembolleri daha önce hiç görmemişti ama kolyesindeki taş onlara yaklaştığında sıcaklık yaymaya başladı.
Elini kapıya yaklaştırdı.
Tam dokunacağı anda taşlardan bir ses yükseldi.
"Kim olduğunu bilmeden buraya geldin."
Nicolas hızla geri çekildi.
Etrafına baktı.
Kimse yoktu.
Ses devam etti.
"Ama Thendarit seni tanıyor."
Kapıdaki semboller mavi bir ışıkla parlamaya başladı. Ağır demir kapılar yavaşça açıldı. Yıllardır açılmamış gibi çıkan ses, vadinin içinde yankılandı.
Nicolas nefesini tuttu.
Şehrin içine ilk adımını attı.
İçerisi beklediğinden farklıydı.
Terk edilmiş sokaklar beklerken karşısında yaşayan bir şehir vardı. İnsanlar dar taş yollarda yürüyor, dükkânların önünde konuşuyor, eski binaların arasından çocuk sesleri yükseliyordu. Fakat herkesin bakışları aynı noktaya dönmüştü.
Nicolas'a.
Sanki herkes onun geleceğini biliyordu.
Sanki yıllardır onu bekliyorlardı.
Nicolas rahatsız olmuştu.
"Harika..." diye mırıldandı. "Girdiğim anda herkes bana bakıyor."
Kalabalığın arasından yürürken insanların fısıldaştığını duyuyordu.
"O mu?"
"Gerçekten geri döndü mü?"
"Yıllar sonra..."
Nicolas daha fazla dayanamadı.
"Bir sorun mu var?"
Kimse cevap vermedi.
Tam o anda kalabalığın içinden genç bir kadın çıktı.
Koyu renk saçları omuzlarına dökülüyordu. Bakışları sakin ama dikkatliydi. Üzerinde savaşçıların giydiğine benzeyen sade bir kıyafet vardı. Elinde kılıç yoktu ama duruşu onun savunmasız biri olmadığını gösteriyordu.
Nicolas'a baktı.
"Sen Nicolas Swift'sin."
Nicolas kaşlarını çattı.
"Bunu nereden biliyorsun?"
Genç kadın cevap vermeden önce onu dikkatlice inceledi.
"Çünkü yüzünü yıllardır gördüm."
Nicolas şaşırdı.
"Nerede?"
"Kitaplarda."
Bu cevap onu daha da şaşırttı.
"Ben bir kitapta mı yazıyorum?"
Kadının yüzünde kısa bir gülümseme oluştu.
"Sandığından çok daha fazlası yazıyor."
Nicolas birkaç saniye sustu.
"Sen kimsin?"
"Elara."
"Ve neden herkes benim kim olduğumu biliyor?"
Elara cevap vermeden önce etrafına baktı.
"Çünkü burası Thendarit."
"Bunun cevabım olduğunu düşünmüyorum."
"Değil."
Elara ona yaklaştı.
"Ama gerçek şu ki Nicolas, sen buraya sadece bir şehir bulmak için gelmedin."
Nicolas'ın yüzü ciddileşti.
"Ben ne için geldim?"
Elara gözlerini kolyeye çevirdi.
"Tahtın için."
Nicolas'ın içi sıkıştı.
"Ben kral değilim."
"Henüz değil."
Bu kelime Nicolas'ın hoşuna gitmedi.
"Bak, hayatımın son üç gününde evimi kaybettim, bana yıllarca yalan söylendi ve üzerime saldıran insanlar oldu. Şimdi de gelip bana bir kral olduğumu söylüyorsun."
Elara sakinliğini bozmadı.
"Çünkü gerçek bazen kabul edilmesi en zor şeydir."
Nicolas başını çevirdi.
"Ben kral olmak istemiyorum."
Elara onu izledi.
"Kimse kaderini seçmeden önce istemez."
Bu söz Nicolas'ı susturdu.
Çünkü Aldren de ona benzer şeyler söylemişti.
Kader...
Bu kelimeden nefret etmeye başlamıştı.
Tam o sırada uzaktan çan sesi duyuldu.
Şehirdeki herkes bir anda sustu.
Elara'nın yüzündeki ifade değişti.
"Neler oluyor?"
Nicolas etrafına baktı.
Elara alçak sesle konuştu.
"Konsey seni öğrendi."
"Konsey?"
"Thendarit'in gerçek sahipleri."
"Benim için mi geliyorlar?"
Elara ona baktı.
"Hayır."
Bir an durdu.
"Senin gelip gelmediğini görmek için geliyorlar."
Nicolas anlamadı.
"Aynı şey değil mi?"
Elara'nın cevabı soğuktu.
"Hayır Nicolas. Çünkü eğer seni kabul ederlerse bir varis olacaksın."
"Ya kabul etmezlerse?"
Elara birkaç saniye sessiz kaldı.
"Yaşamanı istemeyecekler."
Nicolas o anda anladı.
Thendarit onun evi olabilirdi.
Ama aynı zamanda mezarı da olabilirdi.
Çan sesi şehrin üzerinde yankılanmaya devam ederken herkes hareketlenmeye başladı. Sokaklarda konuşan insanlar sessizce kenara çekiliyor, dükkânların kapıları kapanıyor, askerler taş yolların iki yanına diziliyordu. Nicolas bütün bu değişimi şaşkınlıkla izliyordu. Birkaç dakika önce sadece gerçeği öğrenmek isteyen biriydi. Şimdi ise yüzlerce insanın gözleri onun üzerindeydi.
"Bu kadar insan neden benden korkuyor?" diye sordu.
Elara ona baktı.
"Korktukları şey sen değilsin."
"Öyleyse ne?"
"Senin taşıdığın şey."
Nicolas kolyesine baktı.
"Bu taş mı?"
Elara başını salladı.
"Bu sadece bir taş değil."
"Bu cümleyi kaçıncı kez duyuyorum bilmiyorum."
"Çünkü hâlâ gerçeğin küçük bir kısmını biliyorsun."
Nicolas cevap vermek istedi ama vazgeçti. Son birkaç gündür herkes ona aynı şeyi söylüyordu. Daha fazlası vardı. Her zaman daha fazlası...
Elara yürümeye başladı.
"Gel."
"Nereye?"
"Konsey seni bekliyor."
Nicolas olduğu yerde kaldı.
"Hayır."
Elara dönüp ona baktı.
"Hayır mı?"
"Önce bana cevap vereceksin."
"Ne hakkında?"
"Her şey hakkında."
Elara birkaç saniye sustu. Sonra Nicolas'ın karşısına geçti.
"Ne öğrenmek istiyorsun?"
Nicolas hiç düşünmeden cevap verdi.
"Ailem."
Elara'nın yüzündeki ifade değişti.
Bu kelime, Thendarit'te herkesin bildiği ama kimsenin konuşmak istemediği bir yaraya dokunmuş gibiydi.
"Annenin adı Lyra Swift'ti."
Nicolas'ın nefesi kesildi.
"Babam?"
"Kael Swift."
İsimleri ilk kez duyuyordu.
Garip bir şekilde yabancı gelmemişlerdi.
Sanki içinde bir yerde hep var olmuşlardı.
"Onlara ne oldu?"
Elara gözlerini şehrin yüksek kulelerine çevirdi.
"Yirmi yıl önce Thendarit düştü."
"Nasıl?"
"İhanet yüzünden."
Nicolas sessiz kaldı.
"Kim ihanet etti?"
Elara cevap vermeden önce yürümeye başladı.
"Konseyin önünde anlatılması gereken bir hikâye bu."
Nicolas istemese de onu takip etti.
Şehrin merkezine doğru ilerlediler. Sokaklar genişliyor, binalar daha görkemli hâle geliyordu. Thendarit'in eski ihtişamı her taşta hissediliyordu. Duvarlarda eski savaşların resimleri, büyük kapılarda krallığın sembolleri vardı.
Nicolas bir duvar resminin önünde durdu.
Resimde genç bir kral ve kraliçe vardı.
Yanlarında küçük bir bebek taşıyorlardı.
Bebeğin boynunda aynı kolye bulunuyordu.
Nicolas'ın yüzü soldu.
"Bu..."
Elara onun baktığı yere döndü.
"Evet."
Nicolas resme yaklaştı.
"Bu benim."
"Senin doğduğun gün."
Nicolas parmaklarını taş duvarın üzerine koydu.
Bir anda garip bir his hissetti.
Sanki geçmişten bir görüntü zihnine dokundu.
Bir kadın sesi...
Bir bebeğin ağlaması...
Alevler...
Çığlıklar...
Ve bir cümle.
"Onu götür. Ne olursa olsun onu koru."
Nicolas hızla geri çekildi.
Elara ona baktı.
"Ne gördün?"
Nicolas cevap veremedi.
Çünkü gördüğü şey bir hayal değildi.
Bir anıydı.
Kendi anısı.
"Ben..."
Sesi titredi.
"Ben burada mıydım?"
Elara yavaşça başını salladı.
"Evet."
"Bu mümkün değil."
"Thendarit için imkânsız diye bir şey yoktur."
Nicolas gözlerini kapattı.
Hayatı boyunca cevap aradığı sorular artık karşısındaydı ama bu cevaplar onu rahatlatmıyordu.
Aksine daha fazla korkutuyordu.
Bir süre sonra büyük bir yapının önüne geldiler.
Konsey Salonu.
Kapının üzerinde eski dilde yazılmış bir söz vardı.
"Geçmişi taşıyan, geleceği seçer."
Kapılar açıldı.
İçeride yedi kişi oturuyordu.
Hepsi farklı yaşlarda ve farklı ifadelerdeydi.
Bazıları meraklıydı.
Bazıları şüpheli.
Bazıları ise açıkça düşmanca bakıyordu.
Ortadaki yaşlı adam ayağa kalktı.
"Yaklaş."
Nicolas birkaç adım attı.
"Benim hakkımda karar vermeden önce bana gerçeği anlatmanızı istiyorum."
Salondakiler birbirine baktı.
Yaşlı adam hafifçe gülümsedi.
"Kraliyet kanı taşıyan herkes aynı şeyi söyler."
Nicolas kaşlarını çattı.
"Ben kral değilim."
Adam ona dikkatlice baktı.
"Henüz."
Bu kelime Nicolas'ın sabrını zorladı.
"Bu kelimeyi duymaktan yoruldum."
Salondaki kadınlardan biri soğuk bir sesle konuştu.
"Çünkü gerçeklerden kaçıyorsun."
Nicolas ona döndü.
"Hayır. Sadece benim hayatım hakkında karar veren insanların bana doğru düzgün cevap vermesini istiyorum."
Salon sessizleşti.
Çünkü Nicolas ilk kez onlara karşı çıkmıştı.
Yaşlı adam uzun süre onu inceledi.
Sonra yavaşça konuştu.
"Cesaretin var."
"Bu iyi bir şey mi?"
"Bazen."
Adam ayağa kalktı.
"Fakat cesaret tek başına bir kral yapmaz."
Nicolas soğuk bir ifadeyle baktı.
"Ben kral olmak istemiyorum."
Yaşlı adamın cevabı gecikmedi.
"İstememen, seçilmeyeceğin anlamına gelmez."
Tam o anda salonun kapıları hızla açıldı.
İçeri bir asker girdi.
Yüzündeki ifade gergindi.
"Efendim..."
Herkes ona döndü.
Asker nefesini toparladı.
"Kızıl Güneş Tarikatı şehrin dışında."
Salon bir anda sessizliğe gömüldü.
Nicolas'ın kalbi hızlandı.
Çünkü o isimle birlikte Aldren'in son gecesi aklına geldi.
Ve anladı.
Düşmanları onu takip etmişti.
Konsey Salonu'ndaki sessizlik, dışarıdan gelen uzak gürültülerle bozuldu. Şehrin taş duvarlarının ardından askerlerin hareketleri duyuluyordu. Metal zırhların birbirine çarpan sesi, yaklaşan bir fırtına gibi giderek yükseliyordu. Nicolas, birkaç gün önce ormanda karşılaştığı siyah zırhlı askerleri düşündü. Aynı sembol. Aynı soğuk bakışlar. Aynı tehdit...
Kızıl Güneş Tarikatı.
Bu isim artık onun için yalnızca bir düşman değildi. Geçmişinin bir parçasıydı.
Konseydeki yaşlı adam ağır adımlarla pencereye yöneldi. Dışarı baktığında yüzündeki sakin ifade tamamen kayboldu.
"Bu kadar erken geleceğini düşünmemiştik."
Konsey üyelerinden biri öfkeyle ayağa kalktı.
"Onlar buraya giremez."
Başka biri soğuk bir sesle karşılık verdi.
"Yirmi yıl önce de aynı şeyi söylemiştik."
O cümle salondaki havayı değiştirdi.
Nicolas bunu fark etti.
Yirmi yıl önce...
Herkes aynı zamandan bahsediyordu.
Thendarit'in düştüğü gece.
"Artık bana anlatacaksınız." dedi Nicolas.
Konseydekiler ona baktı.
"Ne?"
"Yıllardır sakladığınız her şeyi. Ailemle ilgili olanları. Thendarit'in düşüşünü. Kızıl Güneş'i."
Elara sessizce Nicolas'ın yanında duruyordu.
Yaşlı adam ona baktı.
"Şu an bunları öğrenmenin zamanı değil."
Nicolas acı bir şekilde güldü.
"Ne garip. Herkes aynı şeyi söylüyor."
Bir adım ileri çıktı.
"Benim hayatım parçalandı. Evim yok oldu. Beni büyüten adam belki de öldü. Ve hâlâ bana zamanı değil diyorsunuz."
Salonda kimse cevap vermedi.
Nicolas'ın sesi sertleşti.
"Ben sizin sakladığınız bir sır değilim. Ben bir insanım."
Bu sözler konseydekileri susturdu.
Elara ona baktı. İlk kez Nicolas'ın sadece öfkeli olmadığını, kırıldığını gördü.
Yaşlı adam yavaşça konuştu.
"Aldren seni doğru yetiştirmiş."
Nicolas başını kaldırdı.
"Aldren'i tanıyor muydunuz?"
Salon sessizleşti.
Bu sessizlik cevaptı.
"Nereden tanıyorsunuz?"
Yaşlı adam gözlerini kapattı.
"Çünkü Aldren, Thendarit'in eski koruyucusuydu."
Nicolas dondu.
"Koruyucu..."
"Evet."
"Yani bana yalan söylemedi mi?"
"Hayır."
Nicolas'ın kaşları çatıldı.
"O zaman neden hiçbir şey anlatmadı?"
Çünkü seni koruyordu.
Bu cevap konseydeki genç adamlardan birinden geldi.
Nicolas ona döndü.
"Sen kimsin?"
Adam ayağa kalktı. Yaşlarında Nicolas'a yakın görünüyordu. Koyu saçları, keskin bakışları vardı. Üzerindeki kıyafet savaşçı olduğunu belli ediyordu.
"Arden."
Nicolas onu dikkatle inceledi.
"Ve Aldren'i tanıyor musun?"
"Onun yanında eğitim aldım."
Nicolas şaşırdı.
"Başka öğrencileri de mi vardı?"
Arden kısa bir süre sustu.
"Vardı."
"Neredeler?"
Arden'in yüzü karardı.
"Çoğu öldü."
Bu kelime Nicolas'ın içini sıktı.
Aldren'in geçmişi düşündüğünden çok daha büyüktü.
Tam o sırada dışarıdan büyük bir patlama sesi geldi.
Salon sarsıldı.
Bir asker içeri koştu.
"Duvarların ilk kısmı düştü!"
Konseydekiler hemen harekete geçti.
Yaşlı adam kılıcını aldı.
"Şehir savunmaya geçsin."
Nicolas şaşkınlıkla baktı.
"Ben ne yapacağım?"
Herkes sustu.
Çünkü kimse bunun cevabını bilmiyordu.
Elara ona baktı.
"Sen burada kalabilirsin."
Nicolas başını salladı.
"Hayır."
Elara şaşırdı.
"Ne?"
"Kaçmaktan yoruldum."
Nicolas kolyesini tuttu.
"Hayatım boyunca herkes benim için karar verdi. Aldren beni korudu. Siz beni saklamaya çalışıyorsunuz. Ama bu benim hayatım."
Arden ona baktı.
"Henüz savaşmayı bilmiyorsun."
Nicolas cevap verdi.
"Öğreneceğim."
Arden'in yüzünde hafif bir ifade oluştu.
"İnatçısın."
"Bu iyi bir şey mi?"
"Henüz bilmiyorum."
Dışarıdan savaş sesleri yükseldi.
Şehrin kapıları zorlanıyordu.
Kızıl Güneş yaklaşıyordu.
Konsey Salonu'nun kapıları açıldı ve Thendarit askerleri içeri girdi.
Yaşlı adam Nicolas'a baktı.
"Bir karar vermelisin."
"Neyin?"
"Sen sadece kaçan bir çocuk musun?"
Bir an durdu.
"Yoksa geri dönen bir varis mi?"
Nicolas cevap vermedi.
Çünkü kendisi de bilmiyordu.
Fakat dışarıdan gelen ses ona düşünme fırsatı bırakmadı.
Bir çığlık.
Ardından büyük bir patlama.
Ve şehrin üzerinde yükselen karanlık bir ışık.
Kızıl Güneş Tarikatı saldırıya başlamıştı.
Nicolas ilk kez korkusuna rağmen geri çekilmedi.
Çünkü artık kaçacak bir yeri olmadığını anlamıştı.
Thendarit onun geçmişiydi.
Ama bugün...
Onun seçimi olacaktı.
Thendarit'in taş sokakları artık sessiz değildi. Birkaç dakika önce hayatın devam ettiği şehir, şimdi savaşın soğuk nefesiyle dolmuştu. İnsanlar kapılarını kapatıyor, askerler surlara doğru ilerliyor, gökyüzünde siyah dumanlar yükseliyordu. Yüzyıllardır ayakta duran bu şehir, ikinci kez aynı korkuyla karşı karşıyaydı.
Nicolas Konsey Salonu'nun merdivenlerinden inerken kalbinin hızla attığını hissediyordu. Korkuyordu. Bunu inkâr etmeye çalışmıyordu. Çünkü korkusuz olmak cesaret değildi. Cesaret, korkuya rağmen hareket edebilmekti.
Arden yanında yürüyordu.
"Gerçekten savaş alanına çıkmayı düşünüyor musun?"
Nicolas ona baktı.
"Hayır."
Arden şaşırdı.
"Hayır mı?"
Nicolas derin bir nefes aldı.
"Düşünmüyorum. Yapacağım."
Arden ilk kez hafifçe gülümsedi.
"Seninle anlaşmak zor olacak."
"Bu konuda yalnız değilsin."
İkisi surlara doğru ilerlerken Elara arkalarından geldi.
"Nicolas."
Nicolas durdu.
Elara elinde eski bir kılıç taşıyordu.
"Bunu al."
Nicolas kılıca baktı.
"Ben kılıç kullanmayı biliyorum."
Elara kaşını kaldırdı.
"Gerçekten mi?"
Nicolas birkaç saniye sustu.
"Biraz."
Arden istemsizce güldü.
"Harika. Dünyanın kaderi biraz bilen bir kılıca emanet."
Nicolas ona baktı.
"En azından kaçmıyorum."
Arden'in gülümsemesi kaybolmadı.
"Bu doğru."
Elara kılıcı Nicolas'a verdi.
"Bu sıradan bir kılıç değil."
Nicolas kabzasını tuttuğu anda garip bir his hissetti.
"Ne özelliği var?"
Elara cevap verdi.
"Thendarit krallarının kılıcı."
Nicolas hemen geri vermek istedi.
"Hayır."
Elara şaşırdı.
"Ne?"
"Ben kral değilim."
"Belki de hâlâ anlamıyorsun."
"Neyi?"
Elara gözlerini ona çevirdi.
"Bu kılıç herkesi kabul etmez."
Nicolas kılıca baktı.
"Yani?"
"Yani seni seçti."
Nicolas cevap vermeden önce surlardan gelen büyük bir ses duyuldu.
Kapılar sarsılıyordu.
Düşman gelmişti.
Surların üzerinden baktığında onları gördü.
Binlerce siyah zırhlı asker.
En önde ise onu ormandan takip eden adam vardı.
Yara izli komutan.
Nicolas'ın yüzü sertleşti.
"O."
Arden ona baktı.
"Tanıyor musun?"
"Peşimde olan adam."
Komutan surların önüne geldi.
Sesi büyüyle güçlendirilmiş gibi tüm şehre yayıldı.
"Thendarit halkı!"
Herkes sustu.
"Yıllar önce kaybettiğiniz şeyi bugün geri alacağız."
Konseyden gelen askerler yerlerini aldı.
Komutan devam etti.
"Varisinizi bize teslim edin."
Nicolas'ın kalbi sıkıştı.
Bütün şehir onun burada olduğunu biliyordu artık.
Elara ona baktı.
"Karar zamanı."
Nicolas birkaç saniye düşündü.
Sonra surların önüne çıktı.
Herkes şaşırdı.
"Nicolas!" diye seslendi Elara.
Ama Nicolas durmadı.
Komutan onu görünce gülümsedi.
"Sonunda saklanmayı bıraktın."
Nicolas aşağı baktı.
"Senin kim olduğunu hâlâ bilmiyorum."
"Bilmen gerekmiyor."
"Benim aileme ne yaptığınızı biliyor musun?"
Komutanın yüzündeki gülümseme kayboldu.
"Senin ailen..."
Bir an durdu.
"Senin ailen zayıftı."
Bu söz Nicolas'ın içindeki öfkeyi ateşledi.
"Onlar hakkında hiçbir şey bilmiyorsun."
Komutan güldü.
"Tam tersine. Onların nasıl öldüğünü biliyorum."
Şehir sessizleşti.
Nicolas'ın yüzü değişti.
"Ne dedin?"
Komutan yavaşça kılıcını kaldırdı.
"Gerçeği öğrenmek istiyorsan, beni yenmen gerekecek."
Nicolas elindeki kılıcı sıktı.
"Seninle savaşacağım."
Arden yanına geldi.
"Tek başına değil."
Elara da yanına geçti.
"Thendarit yalnız savaşmaz."
O anda şehrin askerleri harekete geçti.
Kapılar açıldı.
İki taraf karşı karşıya geldi.
Savaş başladı.
Nicolas ilk düşmana doğru ilerlerken aklında tek bir şey vardı.
Aldren.
Onun son gecesi.
Ve söylediği söz.
"Gerçeği bul."
Kılıçlar çarpıştı.
Mavi ışık yeniden ortaya çıktı.
Nicolas hareket ettikçe kolyedeki güç onunla birlikte büyüyordu.
Fakat fark etmediği bir şey vardı.
Savaş alanının uzağında biri onu izliyordu.
Yaşlı.
Sessiz.
Ve Nicolas'ın hiç beklemediği biri...
Aldren.
Fakat Aldren'in yüzünde mutluluk yoktu.
Sadece büyük bir korku vardı.
Çünkü Nicolas'ın gücü uyanmıştı.
Ve bazı güçler uyandığında...
Dünyadaki eski dengeler yeniden değişirdi...
Bölüm etkileşimi
