1. bölüm · Nicolas Swift

KÜL

Neval Ak

What would I do without your smart mouth?
Drawing me in, and you kicking me out
You've got my head spinning, no kidding, I can't pin you down
What's going on in that beautiful mind?
I'm on your magical mystery ride...
(John Legend)
"All of me"

Bazı yangınlar yalnızca evleri yakmazdı; bazıları insanın geçmişini, adını ve kaderini de küle çevirirdi. Nicolas Swift bunu hayatının en uzun gecesinde öğrenmişti. O gece gökyüzü karanlığın bile ötesinde bir renge bürünmüş, yıldızlar sanki dünyaya bakmayı bırakmıştı. Rüzgâr Thendarit ormanlarının arasından geçerken ağaçların dallarını birbirine vuruyor, eski yaprakları taş zeminin üzerinde savuruyordu. Ormanın içinde ilerleyen tek kişi Nicolas'tı. Üzerindeki siyah pelerin yağmurdan ağırlaşmış, çizmeleri çamurla kaplanmıştı. Her adımı ona biraz daha yorgunluk veriyordu ama duramazdı. Çünkü geri dönebileceği bir yer kalmamıştı.
Elini boynundaki gümüş kolyeye götürdü. Parmakları soğuk metale dokunduğunda istemsizce yavaşladı. Kolyenin ortasındaki çatlamış mavi taş, karanlık gecenin içinde belli belirsiz parlıyordu. Üç gündür bu taşla birlikteydi ve hâlâ onun ne olduğunu bilmiyordu. Sadece Aldren'in son sözlerini biliyordu.
"Thendarit'i bul."
Nicolas gözlerini kapattı. Yaşlı adamın sesi hâlâ kulaklarında yankılanıyordu. O sesi unutamıyordu. Aldren'in sakin ve bilge konuşmalarını, her soruya verdiği yarım cevapları, geçmişinden bahsetmekten kaçışını... Yıllarca ona bir şeyler anlatmasını beklemişti. Fakat Aldren her zaman aynı cümleyi kurmuştu.
"Zamanı gelince öğreneceksin."
Nicolas bu cümleden nefret ediyordu. Çünkü zaman hiç gelmeyecekmiş gibi hissediyordu. Ta ki o geceye kadar.
Üç gün önce...
Ormanın derinliklerinde bulunan küçük kulübe, dışarıdan bakıldığında sıradan bir ev gibi görünürdü. Eski tahtalardan yapılmış duvarları, küçük pencereleri ve yıllardır yanan taş şöminesiyle sessiz bir yaşamın simgesiydi. Fakat Nicolas için orası dünyadaki tek gerçek yerdi. Orada büyümüş, orada öğrenmiş, orada kendini ait hissetmişti. İnsanlardan uzak yaşamıştı ama hiç yalnız hissetmemişti. Çünkü Aldren vardı.
Aldren ona sadece hayatta kalmayı öğretmemişti. Ona kılıç kullanmayı, eski dilleri okumayı, yıldızlara bakarak yön bulmayı ve insanların söylediklerinden çok söylemediklerini anlamayı öğretmişti. Fakat bir şeyi asla anlatmamıştı. Nicolas'ın kim olduğunu.
O sabah Nicolas masanın başında oturmuş, eski bir haritanın üzerindeki işaretleri inceliyordu. Haritanın ortasında siyah mürekkeple çizilmiş bir isim vardı.
Thendarit.
"Bu şehir gerçekten var mı?" diye sordu Nicolas.
Aldren pencerenin önünde durmuş, dışarıdaki ağaçlara bakıyordu. Yaşlı adam uzun süre cevap vermedi.
"İnsanların inanmadığı şeyler bazen en gerçek olanlardır."
Nicolas iç çekti.
"Yine bilmeceli bir cevap."
Aldren hafifçe gülümsedi.
"Sen de yine sabırsızsın."
"Sabırsız değilim. Sadece cevap istiyorum."
"Her cevabın bir zamanı vardır."
Nicolas ayağa kalktı.
"Hayır. Yıllardır aynı şeyi söylüyorsun. Her şeyi biliyorsun ama bana hiçbir şey anlatmıyorsun."
Kulübenin içinde sessizlik oluştu. Sadece şöminedeki odunların sesi duyuluyordu.
Aldren yavaşça Nicolas'a döndü. Yüzündeki ifade her zamankinden farklıydı. Sanki içinde yıllardır taşıdığı bir yük artık daha fazla saklanamayacak kadar ağırlaşmıştı.
"Belki de artık anlatma zamanı gelmiştir."
Nicolas olduğu yerde kaldı.
"Ne dedin?"
Aldren cevap vermeden odanın köşesine yürüdü. Yıllardır kimsenin dokunmadığı eski sandığın önünde durdu. Nicolas o sandığı çocukluğundan beri görüyordu ama içinde ne olduğunu hiç öğrenememişti.
"Bu sandığın içinde ne var?" diye sordu.
Aldren elini paslanmış kilide götürdü.
"Senin geçmişin."
Nicolas'ın nefesi kesildi.
Nicolas birkaç saniye boyunca hiçbir şey söyleyemedi. Aldren'in sözleri odanın içinde asılı kalmış gibiydi. Yıllardır cevaplarını aradığı şey, belki de şu an önündeki eski sandığın içinde saklıydı. Kim olduğunu, nereden geldiğini, ailesinin kim olduğunu... Tüm soruların cevabı birkaç adım uzağında olabilirdi. Fakat garip bir şekilde Nicolas'ın içinde bir korku vardı. Çünkü bazı kapılar açıldığında, insan bir daha eski hayatına dönemeyeceğini hissederdi.
Aldren sandığın kilidini açtı. Paslanmış demirden gelen ses, kulübenin sessizliğinde fazlasıyla yüksek duyuldu. Sanki sandık yıllardır açılmayı beklemiyor, aksine açılmamak için direniyordu. Yaşlı adam kapağı kaldırdığında içeride üç eşya vardı. Eski, sararmış bir mektup; kabzası çatlamış bir hançer ve gümüş bir kolye.
Nicolas'ın gözleri kolyeye takıldı.
"Bu..."
Aldren kolyeyi eline aldı.
"Evet."
"Benim mi?"
"Doğduğun günden beri."
Nicolas yavaşça yaklaştı. Kalbi hızlanmıştı.
"Benim doğduğumu nereden biliyorsun?"
Aldren bir an sustu.
"Çünkü oradaydım."
Bu cevap Nicolas'ın yüzündeki bütün ifadeyi değiştirdi.
"Oradaydın mı?"
Aldren başını eğdi.
"Evet."
"Annem ve babamı biliyor musun?"
Yaşlı adamın sessizliği cevaptan daha ağırdı.
Nicolas'ın içinde yıllardır biriken öfke yeniden ortaya çıktı.
"Onlar kim?"
Aldren kolyeye baktı.
"Onlar..."
Cümlesini tamamlayamadı.
"Yine mi?" dedi Nicolas. Sesi kırgın çıkmıştı. "Yine yarım bir cevap mı vereceksin?"
"Nicolas..."
"Hayır. Bu kez olmaz. Beni yıllarca burada tuttun. Bana geçmişim hakkında hiçbir şey söylemedin. Kim olduğumu bilmiyorum. Nereden geldiğimi bilmiyorum. Bana neden baktığını bile bilmiyorum."
Aldren'in gözlerinde kısa bir acı belirdi.
"Seni korudum."
"Neden korunmaya ihtiyacım vardı?"
"Çünkü bazı insanlar senin varlığından korkuyor."
Nicolas kaşlarını çattı.
"Ben kimim?"
Bu soru kulübede yankılandı.
Aldren uzun süre cevap vermedi. Sonunda yavaşça konuştu.
"Sandığından çok daha fazlası."
Nicolas başını iki yana salladı.
"Bu bir cevap değil."
"Şimdilik bu kadarını bilmen gerekiyor."
Nicolas sinirle masaya vurdu.
"Hayır, gerekmiyor! Bilmem gereken her şeyi bilmek istiyorum!"
O anda kolyenin taşı yeniden parladı.
İkisi de sustu.
Mavi ışık odanın içini kapladı. Eski kitapların sayfaları kendiliğinden çevrilmeye başladı. Şöminenin alevleri bir anda küçüldü ve ardından tamamen mavi bir renge dönüştü.
Nicolas korkuyla kolyeye baktı.
"Bu daha önce hiç olmadı."
Aldren'in yüzü ciddileşti.
"Çünkü seni seçmesini bekliyordum."
"Neyi seçmesini?"
Aldren cevap verecekken dışarıdan gelen güçlü bir ses ikisinin de dikkatini dağıttı.
Güm.
Kulübenin duvarları sarsıldı.
Nicolas hemen pencereye döndü.
"Bu neydi?"
Aldren'in yüzündeki ifade değişmişti. Yıllardır sakin duran adamın gözlerinde ilk kez endişe vardı.
"Geldiler."
Nicolas ona baktı.
"Kim geldi?"
Aldren cevap vermedi. Hızla masanın üzerindeki eski kitabı aldı ve birkaç sayfayı çevirdi. Parmakları titriyordu.
"Nicolas, beni dikkatle dinle."
"Ne oluyor?"
"Birazdan buradan ayrılacaksın."
Nicolas şaşkınlıkla baktı.
"Ne?"
"Arka kapıdan çıkacaksın. Ormana gireceksin. Ne duyarsan duy, geri dönmeyeceksin."
"Sen ne yapacaksın?"
Aldren sessiz kaldı.
"Neden cevap vermiyorsun?"
"Çünkü cevabı biliyorsun."
Nicolas'ın yüzü gerildi.
"Hayır."
"Nicolas..."
"Hayır, seni burada bırakmayacağım."
Aldren ona baktı. Bu bakışta yılların sevgisi vardı.
"Keşke seni daha uzun süre koruyabilseydim."
Dışarıdan tekrar bir ses geldi.
Bu kez daha yakındı.
Ağaçların arasında hareket eden insanlar vardı.
Nicolas pencereden baktığında karanlığın içinde birkaç siluet gördü. Siyah zırhlı kişiler ağır adımlarla kulübeye yaklaşıyordu. Üzerlerindeki zırhların göğüs kısmında kırmızı bir sembol vardı.
Bir güneş.
Ama bu güneşin ışıkla hiçbir ilgisi yoktu.
Aldren kapıya yöneldi.
"Nicolas, kolyeyi sakla."
"Onlar kim?"
"Aradıkları şey sensin."
Nicolas donup kaldı.
"Ben mi?"
"Evet."
"Neden?"
Aldren cevap vermeden önce gözlerini kapattı.
"Çünkü Thendarit'in son mirasçısı sensin."
Nicolas'ın nefesi kesildi.
O anda kapı büyük bir gürültüyle sarsıldı.
Bir kez.
İkinci kez.
Üçüncü kez.
Eski tahtalar dayanamayacak gibiydi.
Dışarıdan soğuk bir ses duyuldu.
"Aldren."
Yaşlı adamın yüzü sertleşti.
Yıllardır beklediği düşman sonunda karşısındaydı.
"Taşı bize ver."
Aldren cevap vermedi.
Ses tekrar yükseldi.
"Bu son uyarın."
Nicolas geriye çekildi.
"Aldren..."
Yaşlı adam yavaşça elini kaldırdı.
Kulübenin içindeki bütün mumlar aynı anda yandı.
Fakat bu kez alevler normal değildi.
Mavi ve beyaz ışık odanın içinde dönmeye başladı.
"Nicolas..."
Aldren'in sesi sakindi.
"Ne olursa olsun, bugün öğrendiğin hiçbir şeyi unutma."
Kapı kırıldı.
Ve geçmiş, Nicolas'ın hayatına zorla girdi.
Kapı büyük bir gürültüyle parçalandığında kulübenin içini soğuk hava doldurdu. Yağmur damlaları kırılmış tahtaların arasından içeri giriyor, yere düşen her damla yaklaşan tehlikenin habercisi gibi yankılanıyordu. Nicolas birkaç adım geri çekildi. Gözleri kapının önünde duran adamlara kilitlenmişti. Siyah zırhlarının üzerinde bulunan kırmızı güneş sembolü, karanlığın içinde bile açıkça görünüyordu. Bu sembolü daha önce hiç görmemişti ama nedense içinde kötü bir his uyandırıyordu.
En önde duran adam diğerlerinden farklıydı. Zırhı daha ağır, bakışları daha soğuktu. Yüzündeki uzun yara izi, onun savaşlardan geçmiş biri olduğunu gösteriyordu. Adam yavaşça içeri girdi ve gözlerini doğrudan Nicolas'a çevirdi.
"Demek sonunda seni bulduk."
Nicolas istemsizce geri çekildi.
Aldren hemen onun önüne geçti.
"Bir adım daha atarsan pişman olursun."
Adam hafifçe gülümsedi.
"Yıllar geçti Aldren. Hâlâ aynı tehditlerle konuşuyorsun."
"Sen de hâlâ aynı hataları yapıyorsun."
Adamın gülümsemesi kayboldu.
"Bu gece hataların sona erecek."
Nicolas ikisine bakıyordu. Konuşulan hiçbir şeyi anlamıyordu. Herkes onun hakkında bir şeyler biliyor, fakat hiç kimse ona gerçeği söylemiyordu.
"Yeter!" diye bağırdı Nicolas.
Sesi odada yankılandı.
Herkes ona döndü.
"Benim hakkımda konuşuyorsunuz. Benden bahsediyorsunuz. Ama kimse bana hiçbir şey anlatmıyor. Ben kimim?"
Sessizlik oldu.
Siyah zırhlı adam Nicolas'a baktı.
"Gerçekten hiçbir şey bilmiyor musun?"
Nicolas'ın kaşları çatıldı.
"Ne bilmem gerekiyor?"
Adam birkaç saniye onu inceledi.
"Ne kadar ilginç..."
Aldren'in sesi sertleşti.
"Onu kandıramayacaksın."
"Kandırmak mı? Hayır Aldren. Biz sadece gerçeği söyleyeceğiz."
Adam Nicolas'a doğru bir adım attı.
"Sen Thendarit Krallığı'nın kayıp varisisin."
Nicolas'ın yüzü değişti.
"Ne?"
"Yıllar önce yok edilen krallığın son kan bağı."
"Saçmalık."
"Öyle mi?"
Adam kolyeyi gösterdi.
"O taşın neden seni seçtiğini sanıyorsun?"
Nicolas cevap veremedi.
Aldren elini kaldırdı.
"Yeter."
Kulübenin içindeki hava bir anda değişti. Raflarda duran kitaplar yere düşmeye başladı. Tahta zeminin üzerinde ince çatlaklar oluştu. Aldren'in etrafında görünmeyen bir güç dönüyordu.
Siyah zırhlı adam geri çekilmedi.
"Yaşlandın Aldren."
"Fakat hâlâ seni durduracak kadar güçlüyüm."
Adam kılıcını çekti.
"Deneyelim."
Bir anda her şey oldu.
Aldren elini ileri doğru uzattı ve mavi bir ışık dalgası odanın içinden geçti. Askerler birkaç adım geriye savruldu. Nicolas şaşkınlıkla bakıyordu. Yıllardır yanında yaşayan yaşlı adamın böyle bir güce sahip olduğunu hiç bilmiyordu.
Aldren ona bağırdı.
"Nicolas! Şimdi!"
Nicolas yerinden kıpırdamadı.
"Hayır."
"Nicolas, git!"
"Seni burada bırakamam."
Aldren ona döndü.
"Bu bir rica değil."
"Ben..."
"Senin yaşaman gerekiyor."
Bu söz Nicolas'ı durdurdu.
Çünkü Aldren'in sesinde ilk kez bir öğretmenin değil, bir babanın korkusu vardı.
Nicolas arka kapıya yöneldi.
Tam çıkacağı sırada durdu.
"Aldren..."
Yaşlı adam ona baktı.
"Teşekkür ederim."
Aldren hafifçe gülümsedi.
"Hayır Nicolas. Henüz teşekkür etme."
Nicolas ormana doğru koşmaya başladı.
Arkasında kalan kulübeden büyü sesleri, çarpışma sesleri ve bağırışlar yükseliyordu. Her adımında geri dönmek istiyordu ama Aldren'in sözleri zihninde yankılanıyordu.
"Yaşaman gerekiyor."
Yağmur daha da şiddetlendi. Nicolas ağaçların arasında ilerlerken nefesi kesiliyordu. Nereye gittiğini bilmiyordu. Sadece uzaklaşması gerektiğini biliyordu.
Fakat birkaç dakika sonra arkasındaki sesler kesildi.
Bu sessizlik, bütün seslerden daha korkutucuydu.
Nicolas yavaşladı.
"Aldren..."
Cevap yoktu.
Geri dönmek için arkasını çevirdi.
Tam o anda önündeki ağaçların arasından bir ok fırladı ve hemen yanındaki ağaca saplandı.
Nicolas donup kaldı.
Peşinden gelmişlerdi.
Karanlığın içinden aynı siyah zırhlı askerler çıkmaya başladı.
Ama bu kez Aldren yoktu.
Nicolas hançerini çekti.
Titriyordu.
Korkuyordu.
Ama kaçacak yeri kalmamıştı.
Öndeki asker ona yaklaştı.
"Teslim ol."
Nicolas cevap vermedi.
Adam kılıcını kaldırdı.
"Senin bu dünyadaki yerini bilmiyorsun."
Nicolas gözlerini kıstı.
"Belki bilmiyorum."
Elindeki hançeri daha sıkı tuttu.
"Ama kendi kararlarımı verecek kadar biliyorum."
Asker saldırmak için harekete geçtiği anda kolyedeki mavi taş parladı.
Ormanın içi ışıkla kaplandı.
Toprak sarsıldı.
Ağaçların dalları hareket etmeye başladı.
Ve Nicolas ilk kez içinde saklı olan gücü hissetti.
Nicolas ne olduğunu anlamıyordu. Birkaç saniye önce kaçmaya çalışan, korkusunu bastırmaya çalışan sıradan bir gençti. Şimdi ise etrafındaki dünya değişmiş gibiydi. Rüzgâr durmuş, yağmur havada asılı kalmış gibi görünüyordu. Ormanın içindeki bütün sesler kesilmişti. Ne yaprakların hışırtısı vardı ne de uzaktaki hayvanların sesi. Sanki bütün doğa, olacakları izlemek için sessizliğe bürünmüştü.
Kolyenin içindeki mavi ışık giderek güçlendi. Nicolas elini boynuna götürdü ama dokunmaya cesaret edemedi. Taşın içinden yayılan sıcaklık bedenine yayılıyor, kalbinin atışıyla aynı ritimde hareket ediyordu.
Siyah zırhlı askerler ilk kez geri adım attı.
Öndeki adamın yüzündeki soğuk ifade kaybolmuştu.
"Bu imkânsız..."
Nicolas ona baktı.
"Ne oluyor?"
Adam cevap vermedi.
Sanki karşısındaki kişiye değil, yıllardır korktuğu bir hayalete bakıyordu.
"Thendarit kanı gerçekten hâlâ yaşıyor."
Nicolas'ın kafası karışmıştı.
"Ben hiçbir şey anlamıyorum."
Asker kılıcını kaldırdı.
"Anlamana gerek yok."
Tam saldıracağı anda ormanın içinden güçlü bir rüzgâr geçti. Nicolas'ın önünde mavi bir ışık duvarı oluştu. Kılıç o ışığa çarptığı anda büyük bir enerji patlaması meydana geldi. Asker geriye savruldu.
Nicolas şaşkınlık içinde ellerine baktı.
"Ben mi yaptım bunu?"
Cevap yoktu.
Ama içindeki bir his evet diyordu.
Yıllardır içinde uyuyan bir şey vardı.
Ve şimdi uyanmıştı.
Askerler tekrar harekete geçtiğinde Nicolas istemsizce elini kaldırdı. Ne yaptığını bilmiyordu. Hiçbir büyü bilmiyordu. Hiçbir eğitim almamıştı.
Fakat kolye onun yerine hareket etti.
Toprağın altından ince mavi çizgiler yayıldı. Ağaçların kökleri hareket etti ve askerlerin yollarını kapattı. Sanki ormanın kendisi Nicolas'ı korumaya başlamıştı.
Askerler şaşkınlıkla etraflarına baktı.
"Bu güç..."
Öndeki adam dişlerini sıktı.
"Onu burada yakalayamayız."
Diğer askerlerden biri şaşırdı.
"Komutan, geri mi çekiliyoruz?"
Adam Nicolas'a son kez baktı.
"Bugün değil."
Sonra elini kaldırdı.
Siyah duman gibi bir sis etraflarını kapladı.
Nicolas gözlerini kapatmak zorunda kaldı. Sis dağıldığında askerlerin hepsi gitmişti.
Orman yeniden sessizliğe büründü.
Nicolas birkaç saniye olduğu yerde kaldı.
Sonra dizlerinin üzerine çöktü.
Her şey çok hızlı olmuştu.
Aldren yoktu.
Evi yoktu.
Hayatı boyunca bildiği her şey bir anda değişmişti.
Ellerine baktı.
"Ben neyim?"
Bu soru, cevap alamayacağını bilmesine rağmen dudaklarından döküldü.
Yağmur tekrar yağmaya başladı.
Nicolas yavaşça ayağa kalktı. Geri dönmek istiyordu. Kulübeye gitmek, Aldren'i bulmak, bütün bunların bir rüya olduğunu öğrenmek istiyordu.
Ama içindeki ses bunun mümkün olmadığını söylüyordu.
Yavaşça ormana doğru ilerlemeye başladı.
Saatler boyunca yürüdü. Ay ışığı ağaçların arasından yolunu gösteriyordu. Yorgunluğu bedenini kaplamıştı ama durmuyordu. Çünkü artık tek bir amacı vardı.
Gerçeği öğrenmek.
Sabaha karşı yüksek bir tepenin üzerine ulaştığında ilk kez durdu.
Karşısında uzanan manzaraya baktı.
Uzakta, sislerin arasında devasa taş duvarlar görünüyordu.
Nicolas gözlerini kıstı.
Bunu daha önce hiç görmemişti.
Ama biliyordu.
Kalbi ona söylüyordu.
Thendarit.
Yıllardır sadece hikâyelerde geçen, kaybolmuş olduğu söylenen krallık karşısındaydı.
Fakat garip olan şey şuydu.
Şehrin etrafındaki surlar eski ve terk edilmiş görünmesine rağmen üzerinde hâlâ ışıklar yanıyordu.
Orası boş değildi.
Orada biri yaşıyordu.
Nicolas yavaşça kolyeye baktı.
Mavi taş bu kez çok daha güçlü parlıyordu.
Sanki eve dönmüş gibi...
Fakat Nicolas'ın bilmediği bir şey vardı.
Thendarit onu çağırmıyordu.
Onu bekliyordu.
Çünkü yıllardır kayıp olan varis sonunda geri dönmüştü.
Ve onun gelişiyle birlikte, uyuyan eski savaş da yeniden başlayacaktı.
Nicolas Swift tepenin üzerinde durdu. Önünde geçmişi, arkasında ise artık ait olmadığı eski hayatı vardı.
Bir adım attı.
Sonra bir adım daha...
Ve kaderinin kapısından içeri girdi.