9. bölüm · Mavi Sirenler

Bölüm 6: Küller ve İsimsiz Çocuklar

Yalnızca Zeynep

MAVİ SİRENLER: "Gölge ve Yankı'nın Hikayesi"

6. BÖLÜM: Küller ve İsimsiz Çocuklar

...

"İnsanın omuzlarına binen en ağır yük, geçmişte bıraktıkları değil; gelecekte hiç yaşayamayacağı o güzel ihtimallerdir."

"Bazen birine verebileceğiniz en büyük ceza onu öldürmek değil, onunla kurduğunuz o masum hayalleri kendi ellerinizle yetim bırakmaktır."

...

İnsan yirmi yaşındayken, zamanın sonsuz, dünyanın ise kendi etrafında döndüğünü sanır.

O yaşlarda kurulan hayallerin içine ölüm, ayrılık ya da ihanet sızamaz.

Çünkü yirmili yaşlar, kalbin en cesur, en gözü kara olduğu, namlunun ucuna bile gülümseyerek bakabildiği o altın çağdır.

Hele ki o kalbi, kendiniz gibi gözü kara, kendiniz gibi inatçı ve sizi her cephede koruyacağına yemin etmiş birine emanet ettiyseniz...

Gelecek, sadece içine adım atıp mutlu olacağınız, anahtarı cebinizde duran bahçeli bir evden ibarettir.

Ama zaman, dünyanın en sinsi hırsızıdır.

Yirmili yaşlarınızda omuz omuza verip gökyüzüne bakarak inşa ettiğiniz o devasa, aydınlık şatolar; otuzunuza geldiğinizde altında ezildiğiniz, karanlık ve buz gibi birer enkaza dönüşür.

O bahçeli evin anahtarı kaybolur, geriye sadece kapısına kilit vurulmuş, içinde doğmamış çocukların yankıları dolaşan bir mezarlık kalır.

Ve o mezarlığın en soğuk mermeri, üzerine isimlerini yazdığınız ama asla kucağınıza alamadığınız o çocuklara aittir.

...

(Geçmiş - Nisan, 2010. / İstanbul, Yazar'ın Anlatımıyla.)

Nisan ayının hafif üşüten, genzi yakan ama bir o kadar da umut dolu o tatlı ayazı İstanbul'un üzerine çökmüştü.

Şile taraflarında, şehirden ve akademinin o boğucu disiplininden çok uzakta, sadece ikisinin bildiği o gizli koyda dalgalar kıyıya usulca vuruyordu.

Gecenin zifiri karanlığını, kumsalın tam ortasında yaktıkları kamp ateşinin kızıl, sıcak ışığı aydınlatıyordu.

Şehirden, akademinin boğucu disiplininden, üniformaların ağırlığından ve bitmek bilmeyen tatbikatlardan çok uzakta; sadece ikisinin bildiği gizli bir koyda, gecenin zifiri karanlığını kumsalın tam ortasında yaktıkları o küçük kamp ateşinin kızıl, sıcak ışığı ısıtıyordu onları.

Ateşin hemen yanı başında, kumların üzerine serdikleri kalın, ekose desenli piknik örtüsünün hemen üzerinde; tek bir battaniyenin altında, dünyanın en yenilmez, en aşık iki genci oturuyordu.

Akademinin son sınıfındaydılar.

Mezuniyette, omuzlarına takılacak apoletlere, şanlı yıldızlara sadece birkaç ay kalmıştı. Bütün o zorlu eğitimler, çamurlu parkurlar, birbirlerini korumak için canlarını dişlerine taktıkları o tatbikatlar bitmek üzereydi.

Yüzükleri henüz parmaklarında değildi belki ama kalplerinde birbirlerine verdikleri sarsılmaz ve mühürlü söz, çoktan o ateşe atılıp çelik gibi dövülmüştü.

Hilal, sırtını Mert'in geniş, sığınak gibi hissettiren göğsüne tamamen yaslamıştı. Mert'in kolları da onu battaniyenin altından sımsıkı, adeta dünyadaki bütün kötülüklerden, esen soğuk rüzgardan sakınırmışçasına sarmıştı. Hilal'in başı Mert'in köprücük kemiğindeydi; her nefes alışında Mert'in düzenli, huzur veren kalp atışını kendi sırtında hissediyordu.
Mert'in çenesi ise Hilal'in mis gibi kokan, rüzgarda hafifçe dağılmış saçlarına gömülmüştü. Gözleri, İstanbul'un bulutsuz, yıldızlarla dolu uçsuz bucaksız gökyüzündeydi.

"Mezun olunca," diye fısıldadı Mert, ateşin çıtırtısına karışan huzur dolu, boğuk ve güven veren sesiyle. "İlk işim, tayin kağıtlarını falan beklemeden gidip babanın karşısına dikilmek olacak. Üstüme jilet bir resmi takım elbise çekeceğim, sonra da karşına geçip 'Allah'ın emriyle kızınızı istiyorum Necati Amca, dünyayı da isteseniz karşılığında, bir şekil bulur buluşturur yine de evlenirim onunla!' diyeceğim."

Hilal kıkırdadı, başını hafifçe kaldırıp, boynunu geriye doğru bükerek Mert'in çene hattına usulca, sımsıcak bir öpücük kondurdu. "Öyle tek başına çıkıp gelirsen babam seni net kapıdan kovar, biliyorsun değil mi? Ama merak etme, ben pencereden atlar, yine de kaçarım sana."

Mert duyduğuyla serseri ama bir o kadar da gururlu gülüşünü sergiledi. "Kovarsa kovsun zaten, canı sağolsun. O kapıdan kovar, ben bacadan düşerim. Hiçbiri olmazsa da, dediğin gibi yaparız. Sen pencereni açık bırakırsın, ben de gecenin bir yarısı seni sırtladığım gibi kaçırırım. Kimse elimden alamaz seni."

Hilal, onun bu aidiyet dolu sözleri karşısında derin bir iç çekti. Rüzgarın soğuğu yüzüne vursa da, içi alev alevdi. "Peki kaçtık diyelim. Evlendik de sonra. Nerede yaşarız sence?" diye fısıldadı, parmaklarıyla Mert'in battaniyenin altındaki o büyük, nasırlı elini bularak. "Şöyle denizi gören, küçük ama kocaman bahçesi olan bir evimiz olsa... Etrafını beyaz çitlerle çevirsek."

Mert güldü, kollarını ona biraz daha sıkı doladı. "Sen bahçede çiçekleri budarken, ben de verandada kahvemi içip seni izlesem. Sonra..." Duraksadı, yutkundu. Yirmi iki yaşındaki genç adamın o koca yüreğinde yeşeren en masum, en büyük hayali dudaklarından döküldü. "Sonra içeriden bizim ufaklıkların sesi gelse."

Hilal'in gözlerindeki yıldız yansımaları bir anda yaşardı. Kalbi, bu hayalin ağırlığı ve güzelliği altında tatlı tatlı sızladı. Elini, Mert'in elinin üzerine koyup parmaklarını sımsıkı kenetledi. "Önce bir oğlumuz olsun," dedi Hilal, sesinde o anne olmanın hayaliyle titreyen şefkatli bir tını vardı. "İlk o doğsun. Büyüsün, güçlensin. Abilik yapmayı öğrensin."

"Sonra da bir kızımız olsun," diyerek onu anında tamamladı Mert. Çenesini Hilal'in saçlarına daha çok bastırdı, sesi bir dua gibi çıkıyordu. "Abisi onu korusun, kollasın. Benim görevde olduğum, evde olamadığım zamanlarda onun arkasında koca bir dağ gibi dursun. Kimse kılına bile zarar veremesin evlatlarımın."

"Yemyeşil gözleri olsun kızımızın," diye fısıldadı Hilal. Başını hafifçe çevirip, ateşin ışığında hareleri yeşile çalan Mert'in o güzel, derin gözlerine baktı. Eli usulca uzanıp Mert'in yanağını okşadı. "Babasına benzesin kızım. Tıpkı onun gibi merhametli, onun gibi kocaman, dünyaları içine sığdıran güzel bir yüreği olsun. Canı yansa bile kimsenin canını yakmasın."

Mert'in dudaklarına, geceyi aydınlatan ateşten bile daha sıcak bir tebessüm yerleşti. Hilal'in yanağındaki elini tutup avuç içini öptü.

"Çukur çukur gamzeleri olsun oğlumuzun," dedi Mert, elini uzatıp Hilal'in gülünce beliren o derin, kusursuz gamzesine usulca dokunarak. "Annesine benzesin aslanım. Onun gibi inatçı, onun gibi her düştüğünde daha da güçlü kalkan, gözü kara ve yenilmez olsun. Tıpkı senin gibi, girdiği her savaştan alnının akıyla çıksın."

İkisi de bu hayalin sıcaklığıyla o soğuk nisan gecesinde, dalgaların sesine karşı birbirlerinin ruhunda tamamen kayboldular. Sessizlik, aralarındaki o muazzam sevgiyi ilmek ilmek dokudu.

"İsimlerini ne koysak?" diye sordu Mert bir süre sonra, aklına yeni bir fikir gelmiş gibi. "Tek isim mi koysak, iki isim mi? Şimdiki çocuklar hep çift isimli."

"Tek isim koyalım," dedi Hilal hiç düşünmeden. "Bak bize. İkimizin de iki ismi var da ne oluyor? Sen Yağız'ı, ben de Gökçe'yi neredeyse hiç kullanmıyoruz. Herkes bizi Mert ve Hilal diye biliyor. Biz birbirimizi böyle sevdik. İsimleri tek olsun, net olsun. Sadece onların olsun."

"Aynen," diye mırıldandı Mert, başını sallayarak. "Bence de öyle olsun. Uzun uzun seslenmek zor iş."

Hilal, duyduğu sözlerle birlikte aniden duraksadı. Battaniyenin altından hafifçe doğrulup Mert'e doğru tam döndü. Gözlerinde her zamanki gibi keskin, yaratıcı zekasının ve saf sevginin parıltısı vardı. Yüzüne kocaman, heyecanlı bir çocuk gülümsemesi yayıldı.

"Madem biz ikinci isimlerimizi hiç kullanmıyoruz, onlara yabancıyız..." diye fısıldadı Hilal, parmaklarıyla Mert'in yüzündeki çizgileri adeta ezberler gibi takip ederken. "Onları çocuklarımızda yaşatalım o zaman."

Mert kaşlarını hafifçe çattı, anlamamıştı. "Nasıl yani sevgilim? Gökçe ve Yağız mı koyacağız çocuklara?"

"Hayır, deli," diyerek güldü Hilal. Elini Mert'in göğsüne, tam kalbinin üzerine koydu. "Yağız senin diğer ismin ya! Yağız'dan 'Yağ' hecesini alalım, Yağmur yapalım. Kızımızın adı Yağmur olsun. Akademi'ye kayıt olacağımız ilk gün, sağanak yağmurun altında sırılsıklam olduğumuz, ilk kez göz göze gelip tanıştığımız o özel güne ithafen..."

Mert'in nefesi kesildi. Gözleri yaşla karışık bir hayranlıkla parladı. Yüzüne o kadar derin, o kadar saf bir mutluluk yayıldı ki, Hilal o an o gülüşü ömrünün sonuna kadar izleyebileceğine yemin edebilirdi.

"Yağmur..." diye tekrar etti Mert, kelimeyi dudaklarında tartarak. "Yağmur Çağlayan. Çok güzel isim. Babasından bir parça taşıyan Yağmur. Çok beğendim."

"Yağmur..." diye tekrar etti Mert, kelimeyi dudaklarında adeta bir pamuk gibi tutarak, incitmekten korkarak. "Yağmur Çağlayan. Çok güzel isim... Babasından bir parça taşıyan Yağmur, tanıştığımız günün bereketini taşıyan Yağmur. Çok beğendim, yemin ederim çok beğendim."

"Ben de." diye onayladı Hilal.

"Peki ya oğlumuz?" dedi Mert, gözleri kumsaldaki ateş gibi parlayarak, büyük bir hevesle.

"Gökçe'den de 'Gök' hecesini alalım," dedi Hilal, başını kaldırıp üzerlerindeki o sonsuz, lacivert, yıldızlı semaya bakarak. "Göktuğ olsun oğlumuzun ismi. Bu gece seninle bu gizli koyda, bu eşsiz kumsalda, bir battaniyenin altında ısınırken şu güzeller güzeli yıldızlı gökyüzüne bakıp onların hayalini kurduğumuz, isimlerini koyduğumuz bu mucizevi ana ithafen..."

"Göktuğ," diye tekrar etti Mert. Ama kelime ağzından çıkar çıkmaz, o romantik havayı bir anda dağıtarak yüzünü komik, memnuniyetsiz bir şekilde buruşturdu. Gözlerini devirip başını iki yana salladı. "Göktuğ ne sevgilim ya? Tövbe estağfurullah, tam lavuk ismi. Sevmedim ben bunu."

Hilal gecenin karanlığını yaran, kocaman ve neşeli bir kahkaha attı. Mert'in göğsüne hafifçe vurdu. "Lavuk ismi mi? O nereden çıktı sevgilim, ne güzel isim işte!"

"Evet lavuk ismi," dedi Mert, son derece ciddi, inatçı bir tavırla kollarını bağlayarak. "Lisede hiç sevmediğim, hatta aşırı gıcık olduğum bir herifin ismiydi. Sürekli jöle sürerdi saçlarına, inek yalamış gibi! Koyamam ben aslanıma o ismi. Çocuğuma her seslendiğimde aklıma o lavuk gelir, sinirim bozulur."

Hilal onun bu kıskanç, çocuksu ve tuhaf tavrına kıkır kıkır gülerken, Mert omuzlarını dikleştirip gururla denize doğru baktı.

"Alp olsun," dedi sonra gururla ve son derece kararlı bir sesle. "Gökalp! Hem senden 'Gök' parçasını alsın, o gökyüzünü taşısın; hem de Türk şanını, yiğitliğini taşısın oğlumuzun ismi. Gökalp Çağlayan! Söylemesi bile titretiyor adamı baksana. Tam bir aslan parçası."

Hilal'in yüzündeki o neşeli ifade, yerini gururlu ve sevgi dolu, sımsıcak bir tebessüme bıraktı. Mert'in haklı olduğunu biliyordu. "Gökalp..." diye fısıldadı usulca, ismi kalbine kazıyarak. "Çok güzel isim sevgilim. Ben de bu ismi daha çok sevdim. Gökalp ve Yağmur. Anne ve babalarının bir taneleri..."

Sonra, sanki yıllar sonra hayalini kurdukları o bahçeli evin ahşap verandasında duruyormuş gibi, ellerini ağzının iki yanına siper edip uzaklara, karanlık denizin hırçın dalgalarına doğru şefkatle ve yüksek sesle bağırdı.

"Gökalp! Oğlum! Yemek hazır, hadi kardeşini al da gel annem! Soğutmayın yemeği!"

Mert onu gülümseyerek, dünyadaki en değerli mücevhere bakar gibi hayranlıkla izledi. Gözlerindeki aşk, kumsaldaki ateşten çok daha aydınlık, çok daha derindi. Sonra o da tıpkı Hilal gibi ellerini ağzına siper edip son derece gür, mahalleyi inletecek kadar yüksek çıkan babacan sesiyle geceye doğru seslendi.

"Yağmur! Babasının gülü, biricik prensesim! Söyle o abin olacak haytaya, bir daha benim imzalı formamı giyip maça giderse gözüme gözükmesin, valla bacaklarını kırarım onun!"

Hilal'in yüzündeki gülümseme anlık soldu. Yaşlandığı yerden başını kaldırıp Mert'in omzuna bir sille indirdi.

"Sen kim oluyorsun da benim oğluşumu 'senin bacaklarını kırarım' diye fırçalıyorsun be adam? Hayırdır yani?"

Omzunun acısıyla yüzü buruşan Mert'in serseri gülümsemesi yine sahnedeydi.

"Vay vay vay! Oğlan anasını da bakın hele! Pek kıymetli oğlun bakıyorum da. Pardon oğluşun?"

Gururlu bir ifade oturdu Hilal'in sıfatına.

"Ne sandın? Sen prenses kızına yağlama ballama yaparken iyiydi tabi!"

Gülüşü yüzünde daha da bir büyüdü Mert'in. "Bak sen! Kıskanılıyor muyum yoksa ben daha doğmamış kızımdan?"

"Ne kıskanıcağım be ben seni? Hem de saçlarını örüp kurdeleler takacağım biricik kızımdan. Ben sadece oğlumun arkasında duruyorum."

"Aslan parçamı sadece ben fırçalayabilirim zaten. Başkasına kendim aslan kesilirim kızım. N'aber yani?"

İkisi de kumsalın ortasında hayali, isimsiz çocuklarına seslendikleri, fırça attıkları o güzel anın ardından birbirlerine dönüp hunharca, gözlerinden yaş gelene kadar güldüler.

Mert, kahkahalarının arasında Hilal'i tamamen kendine çekip yanağına uzun, sımsıcak ve her şeyi unutturan bir öpücük kondurdu.

"Böylece," dedi Hilal, başını tekrar o güvenli göğse, sarsılmaz dağa yaslayarak. Gözleri yavaş yavaş kapanıyordu. "Hiç kullanmıyoruz diye üzüldüğümüz, bize yabancı isimlerimiz de... Çocuklarımızla, hayalini kurduğumuz o beyaz çitli ve kocaman bahçeli evde bizimle sonsuza kadar yaşamış olur."

Sonrasında iki aşık genç, aynı battaniyenin altında, sabaha kadar artık isimlerini de daha şimdiden koydukları çocuklarının büyümesini, okula başlamasını, hatta Mert'in Gökalp'e nasıl araba kullanmayı öğreteceğini, Hilal'in Yağmurla mutfakta türlü türlü kurabiyeler yapacağını hayal etmeye devam ettiler.

Çok mutluydular.

O rüzgarlı Şile kumsalı, onlar için dünyadaki cennetin ta kendisiydi.

Ama zaman ve gerçekler, yıllar sonra o kumsaldaki yanan ateş gibi sıcak, aydınlık ve masum kalmadı.

Gökalp ve Yağmur hiçbir zaman o bahçeli evin bahçesinde koşturamadı. Çünkü o beyaz çitler hiçbir zaman boyanmadı.

Hiçbir zaman anneleri onları yemeğe çağıramadı. Babaları, kızını omzuna alıp sevemedi.

Çünkü onların anne ve babası, o masum çocukları dünyaya getirmek için bir araya gelememiş; birbirlerinin kalbini onarılmaz bir şekilde parçalayarak o kumsaldaki 'Mert ve Hilal'i kendi elleriyle boğmuşlardı.

İsimlerini çocuklarına vermek için yemin eden, battaniyenin altında kahkahalar atan o iki genç aşık artık yaşamını yitirmişti.

Onların mezarı, yedi yıl önceki o lanetli balonun soğuk zeminine çoktan kazılmıştı.

Geriye sadece, doğmamış çocuklarına ayırdıkları o isimleri şimdi birbirlerine karşı birer zırh, birer mermi gibi kuşanan, birbirlerinden ölesiye nefret eden Gökçe ve Yağız kalmıştı.

Onlar artık Mert ve Hilal değildi.

Onlar artık Gökalp ve Yağmur'un hayalperest anne babası da değildi.

Zaten hiçbir zaman da olamamışlardı...

Onlar, kendi içlerindeki masumiyeti acımasızca öldürüp, doğmamış çocuklarının isimsiz mezar taşlarına kendi adlarını kazıyan iki kimsesiz, hissiz silahtan ibarettiler.

Ve o gece kumsalda ısınmak, başında hayaller kurmak için yaktıkları o ateş, şimdilerde sadece birbirlerini yaktıkları bir cehennemden ibaretti...

...

(Günümüz. Mart, 2017. İstanbul. Hilal'in Anlatımıyla.)

Kriz Masası'nın buz gibi çelik kapısından içeri adım attığım an zihnim kilitli, zifiri karanlık mahzenine geri döndü.

Saat sabahın altısıydı. Alemdağ'ın çamuru hala postallarımızdaydı. Havalandırma sisteminden gelen metalik uğultu dışında koca odada tek bir ses vardı. Ece ve İlker'in klavye üzerinde adeta birer ölüm makinesi gibi uçuşan parmaklarının sesi.

Masaya yaslanmıştım. Gözlerim devasa holografik ekrandaydı ama zihnim, birkaç saat önce sorgu odasında Mimar'ın söylediği o zehirli cümlede takılı kalmıştı: "Asıl yılanın başı sizinle aynı karargahta nefes alıyor. İhanet, ensenizdeki gölgeniz kadar yakın."

O an, bakışlarım gayri ihtiyari masanın diğer ucunda, kollarını göğsünde bağlamış, kusursuz diplomatik duruşuyla ekranı izleyen Karan'a kaydı. Her zamanki gibi jilet gibiydi. O telaşından, sorgu odasındaki agresif çıkışından eser yoktu.

"Kırıldı," dedi Ece aniden. Sesi o kadar düzdü ki, koca bir terör ağının şifresini değil de sıradan bir kilidi açmış gibi rahattı.

Odanın içindeki ağır ve yorgun hava bir anda elektriklendi. Kudret Müdür ve Gürkan Başkomiser de masaya doğru eğildiler. Yağız oturduğu sandalyeden dikleşip ekrana odaklandı.

"Dökül İz," dedi Kudret Müdür, gözleri titrerken yutkunarak. "O çantanın içinden ne çıkmış bakalım?"

"Öncelikle Müdür'üm," dedi Ece, parmaklarıyla verileri dev ekrana yansıtırken. Ekranda yüzlerce kırmızı klasör, banka hesap hareketleri ve offshore transferleri şelale gibi akmaya başladı. "Çanta beklediğimizden çok daha büyük bir lağım çukuruymuş. Mimar sadece bir tetikçi değil, aynı zamanda bir kasaymış. Simsar'ın yurt dışındaki bütün paravan şirketlerinin log kayıtları burada. Devletteki uyuyan hücrelerin kimlik bilgileri, rüşvet çarkındaki bürokratların isim listesi... Hepsi artık elimizde."

Yağız derin, zafer dolu bir nefes aldı. "Alemdağ'daki cehenneme değdi. Bu liste sayesinde örgütün bütün omurgasını tek gecede kırarız."

"Ancak..." dedi Ece.

O 'Ancak' kelimesi, odanın içindeki ani zafer havasını saniyesinde bıçak gibi kesti.

Ece'nin gözleri, ekranın sağ alt köşesindeki şifreli, ufak bir veri paketine kilitlenmişti.

"Ancak bu dosyaların içinde, finans ve kimlik verileri dışında bir protokol daha var," diye devam etti Ece, klasörü merkeze alıp büyütürken. "Dosyanın adı: Gözlemci. Bu bir para transferi veya hedef listesi değil. Bu, Simsar'ın ağına anlık olarak dışarıdan bağlanan, çift taraflı kriptolanmış bir VIP erişim logu."

"Ne demek bu?" diye sordu Gürkan Başkomiser, kaşlarını çatarak. "Daha açık konuş."

"Demek istediğim şu Başkomiserim," dedi Ece, başını ekrandan kaldırıp masadaki herkese o dondurucu bakışını atarak. "Bu Gözlemci, Simsar'ın sadece bir elemanı değil. O, bizim operasyonlarımızı, sızma planlarımızı saniyesi saniyesine Simsar'a raporlayan ve maalesef ki içeriden biri. Erişim loglarındaki IP adreslerinin çıkış noktası, sıradan bir sivil ağ değil. Emniyetin ana sunucu ağını maskeleyerek kullanmış."

Odanın ortasına kelimenin tam anlamıyla bir bomba düşmüştü.

"O zaman Mimar blöf yapmıyordu," diye fısıldadım, sesim o dondurucu sessizliği bozarak. "Köstebek, gerçekten de bizimle aynı havayı soluyor."

Yağız'ın çenesi kasıldı, ellerini masaya sertçe vurdu.
"Bu nasıl olabilir?! Sancak Timi'nin veya Kriz Masası'nın operasyonlarını bizden başka kimse bilemez!"

"Bu veri son derece hassas," diye araya girdi Karan aniden. Sesi o kadar otoriter, o kadar soğukkanlıydı ki. Masaya doğru bir adım atıp Ece'nin bilgisayar ekranını hafifçe kendisine doğru çevirdi. Yüzünde devletin bekasından başka hiçbir şey düşünmeyen, sert bir amir ifadesi vardı.
"Bu Gözlemci denen şerefsiz, emniyetin üst kademelerinden biri belli ki, bir daire başkanı olabilir," dedi. "Bu IP loglarını ve kimlik listelerini bu ağda tutmaya devam edemeyiz. Gözlemci içeridense, bizim bu çantayı kırdığımızı anında öğrenip dijital bir saldırıyla sistemi çökertebilir. Verileri derhal mühürleyip fiziki bir diske almalıyız. Ben bizzat Ankara'ya, Bakanlığa elden teslim edeceğim. Bu iş Sancak Timi'nin boyunu aşar, bu bir devlet krizi."

Kudret Müdür ağır ağır başını salladı. Üzerinde bir durgunluk vardı.

Karan'ın bu hamlesi ise bürokratik ve taktiksel olarak kusursuzdu.

Kudret Müdür derin bir nefes aldı ve elini Karan'ın omzuna koyup konuştu.
"Haklısın Karan. İz, verileri ana ağdan kopar kızım. Sadece iki fiziki kopya yarat. Biri Sancak'ın kozmik kasasına, diğeri Karan'ın çantasına girecek."

"Emredersiniz Müdürüm," dedi Ece, itiraz etmeden.

Ama ben o an, Ece'nin gözlerindeki o milisaniyelik, buz gibi parıltıyı yakaladım.
Karan, Gözlemci'nin kim olduğunu bulmamızı istemiyor gibi bir hali vardı. Hatta belki verileri alıp Ankara'ya götürme bahanesiyle, log kayıtlarını kendi elleriyle yok edecekti.

Arkadaşımdan şüphe etmek içimi ezse de bu şüpheli tavrı da beni yine içten içe kemiriyordu. Gözlerimi Karan'ın masaya dayadığı ellerine indirdim. O kusursuz, soğukkanlı adamın sağ elinin işaret parmağı, masanın mermer yüzeyine belli belirsiz, sinirsel bir tikle vuruyordu.

Ece iki adet siyah flash belleği şifreleyip masaya koydu. "İşlem tamam Müdürüm. Veriler ağdan silindi, sadece bu iki diskte."

Karan disklerden birini alıp iç cebine yerleştirdi. "Güzel. Ben hemen helikopteri hazırlatıyorum. Siz gidin birkaç saat uyuyun Sancak Timi, bu gece tarih yazdınız, bunu hakettiniz."

Gürkan Komiser, Karan ve Kudret Müdür odadan çıktığında, koca Kriz Masası'nda Ece, İlker, Yağız ve ben kalmıştık.

Yağız derin bir nefes verip boynunu kütletti. Gözleri yorgunluktan kan çanağına dönmüştü.

"İnanabiliyor musunuz?" dedi, o her zamanki dürüst, ihaneti aklı almayan tavrıyla. "Biz mermilerin önüne atlarken, içimizden bir şerefsiz masa başında o adamlara konumumuzu atıyormuş. Karan haklı, Ankara bu adamı bulup ipe çekecektir."

Ece, flash belleklerin bağlandığı kalın kabloyu yavaşça sunucudan çekerken bana kısa, sessiz bir bakış attı.

"Haklısın," dedim, Yağız'a dönerek. "İhanet bazen insanın en kör olduğu yerden gelir."

Yağız, imalı sözüm karşısında kaşlarını çattı.

Benim Karan'dan şüphelendiğimi zerre kadar anlamamıştı; o, bu lafı kendi geçmişimize yaptığım bir gönderme sanmıştı. Yüzü anında düştü.

"Hala aynı yerdesin değil mi?" dedi Yağız, sesinde o tanıdık, yorgun sitemle. Aramızdaki koca masaya rağmen, varlığı üzerime çöküyordu.

Ona doğru bir adım attım. Gözlerindeki yaralı, benden bir damla anlayış bekleyen adama acımadan, buz gibi bir ifadeyle baktım.

"Senin sadakatin sadece kendi doğrularına devre," diye fısıldadım, kelimeleri onun kalbine birer mızrak gibi saplayarak. "Sen inandığın bir yalan uğruna, geçmişini ayaklar altına alabilecek bir adamsın. Bu yüzden senin kör noktan, arkandaki düşman değil; en çok güvendiğin o sahte yüzlerdir."
Arkamı dönüp Kriz Masası'nın kapısına doğru yürüdüm.
"Umarım gözündeki perde kalktığında," dedim son kez ona bakmadan, "Gerçek ihanetin kimden geldiğini görecek kadar ayakta kalırsın."

Kapıdan çıkıp koridorun sessizliğine karıştığımda, içeride Ece'nin buz gibi bakışlarıyla baş başa kalan Yağız'ın ne kadar çaresiz, ne kadar sağır bir denizde boğulduğunu biliyordum.

Karan, Ankara'ya gittiğini sanarak kendi zaferini kutlayabilirdi. Ama Sancak Timi'nin kadınları, o yılanın başını ezmek için çoktan kendi gizli kılıçlarını çekmişlerdi.

Bunu Ece tarafından telefonuma gelem mesajla anlamıştım.

Ece Komiser: 'Ankara'ya giden o diskte, Gözlemci'nin asıl logları yok. Verilerin en kritik kısımlarını kendi deri altı çipime ve gizli bir sunucuya kopyaladım bile. Karan Amir'in cebine giren şey yalnızca izleme protokolü içeren eksik bir dosya.'

Oyun asıl şimdi, bizim kurallarımızla başlıyordu.

...

Alemdağ operasyonunun üzerinden geçen gergin kırk sekiz saat boyunca, karargahın koridorlarında adeta nefesler tutulmuştu.

Karan, o gece kopyalanan log kayıtlarını "Ankara'ya, Bakanlığa elden teslim edeceğim" diyerek helikopterle gitmişti.

O günden beri Ece ile aramızda sessiz, buz gibi bir anlaşma vardı.

Ece, Karan'a asıl verileri değil, içine izleme protokolü (tracker) yerleştirilmiş eksik bir dosya vermişti. Eğer Karan o dosyayı yolda silmeye, değiştirmeye veya Simsar'ın sunucularına aktarmaya kalkarsa, Ece'nin bilgisayarında kırmızı alarmlar ötecek ve suçüstü yakalanacaktı.

İki gün boyunca Ece'nin gözleri ekrandan bir saniye bile ayrılmadı.
Ben de başında, o Kriz Masası'nın etrafında sessizce nöbet tuttum.

Herkes kendi köşesine çekilmiş, kendi savaşıyla baş başa kalmıştı.

Gürkan Başkomiser, operasyon raporlarını Ankara'ya geçmek için üst kattaki odasına kapanmıştı.
Diğerleri, içerideki Gözlemci'nin kim olduğunu Ankara'nın bulmasını bekleyerek diken üzerinde oturuyorlardı.

İki gün boyunca karargahta hayat durmuş gibiydi.

Yağız, Mimar'ın ve uyuyan hücrelerin çapraz sorgularıyla bizzat ilgileniyordu. Gözaltı odalarının havasız koridorlarında sabahlıyor, adamları bülbül gibi öttürmeye çalışıyordu ama her seferinde eli boş dönüyordu.
Hücre liderleri, sanki yukarıdan bir emir almış gibi ağızlarına fermuar çekmişlerdi.

Selin ve Turan Abi, rutin devriye ve çevre istihbaratı görevlerine çıkmışlardı.

Gözüm sürekli Ece'nin bilgisayarının sağ alt köşesindeki o küçük, kırmızı sinyal penceresindeydi.

Eğer Karan helikopterde veya Ankara'da, o verileri Simsar'ın ağına aktarmaya çalışırsa, küçük pencere kırmızıya dönecek ve sirenler çalacaktı.

Ece, gözlerini kırpmadan ekrana bakmaktan yorgun düşmüştü.
Önündeki boş kahve bardakları dağ gibi yığılmıştı.

Ama o kırmızı ışık hiç yanmadı.

Ece'nin ekranına hiçbir sinyal düşmedi.

Hiçbir alarm ötmedi.

Karargahın eksi üçüncü katı, uykusuzluğun ve damarlarımızda hala dolaşan o savaş adrenalininin etkisiyle ağır bir sis bulutu altındaydı.

Ece, monitörlerin yaydığı mavi ışığın altında adeta taştan bir heykel gibi oturuyor, gözlerini sağ alt köşedeki o ufak kırmızı sinyal kutusundan bir saniye bile ayırmıyordu.

İlker hemen yanındaki masada, Alemdağ'da ele geçirdiğimiz yanık bilgisayar kasalarından veri kurtarmaya çalışırken kendi kendine mırıldanıyordu.

"Karan Amir henüz Bakanlık kampüsüne giriş yapmadı," dedi Ece, gözlerini kırpmaktan kurumuş lenslerini hafifçe ovalayarak. "Sinyali hala havada. Eğer verileri bir kopyalamaya veya dış ağa aktarmaya kalkarsa, bu ekran kırmızıya dönecek."

"Bekleyeceğiz." dedim, sesim yorgunluktan pürüzlü çıkıyordu. "Bıkmadan usanmadan bekleyeceğiz."

...

Aynı dakikalarda, koridorun hemen sonundaki 2 Numaralı Sorgu Odası'nda duvarlar kelimenin tam anlamıyla titriyordu.

İki yönlü aynanın arkasından içeriye baktığımda, Yağız'ı gördüm. Masada, Alemdağ'da yakaladığımız o uyuyan hücre liderlerinden biri oturuyordu. Adamın ağzını bıçak açmıyordu.

Simsar'ın onlara aşıladığı korku, polisin verebileceği her türlü cezadan daha büyüktü belli ki.

"Bana bak lan!" diye kükredi Yağız, çelik masayı iki eliyle kavrayıp havaya kaldırarak büyük bir gürültüyle yere çarptı. Adam korkuyla sandalyesinde geriye sıçradı. Yağız bir panter gibi adamın üzerine eğildi, burun buruna geldiler. "O silahları gümrükten geçiren adamın adını bana vereceksin! Konuşana kadar seni bu odadan çıkarmam, anladın mı beni?! Kim lan o limandaki bağlantınız?!"

Yağız, Karadeniz'deki o kargo gemisinde ölümden dönüşümüzün, Bora'nın vurulmasının ve Ece'nin esir kalışının bütün öfkesini adamın üzerine kusuyordu.
O kadar gergindi ki, boynundaki damarlar belirginleşmişti.

Ama adam, korkudan titrese de dudaklarını birbirine mühürlemişti.

Yağız sinirle küfredip bu sefer de sandalyeye bir tekme savurdu ve bir hışımla sorgu odasından çıktı. Koridora çıktığında nefes nefeseydi. Duvara yaslanıp başını geriye attı.

O sırada hemen yanındaki 3 Numaralı Sorgu Odası'nın kapısı yavaşça, hiç ses çıkarmadan açıldı.

İçeriden Fırat çıktı. Elinde küçük, siyah not defteri ve gümüş bir kalem vardı. Üzerindeki beyaz gömleğin kolları özenle katlanmış, yüzündeki sakin ifadesi yerli yerindeydi.

Yağız'ın gürültülü ve son derece yıkıcı sorgusunun aksine, Fırat'ın odasından en ufak bir ses bile gelmemişti.

"Boşuna kendini yoruyorsun," dedi Fırat, sesini hiç yükseltmeden, defterinin kapağını usulca kapatarak. "Bu adamlar şiddetle veya bağırarak konuşmazlar. Şiddet onların eğitiminin bir parçası. Bekledikleri şey o zaten."

Yağız öfkeyle yüzünü sıvazladı. "Ya ne yapayım Fırat Komiserim? Çay kahve mi ısmarlayayım şerefsizlere!"

"İnsan bedeni ve zihni," dedi Fırat, yanına yaklaşıp elindeki not defterini Yağız'ın göğsüne hafifçe vurarak, "Acıya dayanabilir. Ama belirsizliğe ve yavaş yavaş işlenen o ince korkuya asla dayanamaz. İçerideki adamla yarım saattir insan anatomisi ve kılcal damarların basınca verdiği tepkiler üzerine çok bence keyifli bir sohbet ediyorduk. O kadar ince, o kadar sessiz konuştuk ki... Yani anlattım ki! Sonunda bana limandaki gümrük memurunun sicil numarasını, sırf o fısıltıdan ve sessizlikten kurtulmak için cımbızla çeker gibi verdi."

Yağız, Fırat'ın ürkütücü derecede sakin dehasına bakıp derin bir nefes aldı.

Cerrah, gerçekten de lakabının hakkını veriyordu. Bilgiyi adamın beyninden bir tümörü alır gibi, kanatmadan ama dehşet verici bir ustalıkla almıştı.

Onların bu karmaşık diyaloğu Yağız'ın yüzünü yıkamak için lavabolara yönelmesiyle sona ererken içinde bulunduğumuz bu koca hangarın en uç köşesindeki masadan bir mırıltı yükseldi.

"Güzeller içinden, bir seni seçtim! Kalbimi sana, ben sana verdim..."

Bora, sol kolu hala kalın bir sargıyla boynuna asılı olmasına rağmen, tek eliyle eğitim masasının üzerindeki karmaşık, sahte C4 patlayıcı düzeneğinin kablolarıyla uğraşıyordu.

Dudaklarının arasında bir kürdan vardı, sağ eliyle penseyi inanılmaz bir kıvraklıkla çeviriyordu. Yüzü hafif solgundu, ağrı kesicilerin etkisi altındaydı ama hiperaktif ruhunu revir yatağında zapt etmek imkansızdı.

Tam o sırada hangarın ağır kapısı açıldı.

Selin, elinde iki karton bardak kahveyle içeri süzüldü. Orada olan herkese selam verdikten sonra Bora'yı masanın başında, tek koluyla bomba çözmeye çalışırken görünce gözlerini devirdi ama dudaklarının kenarındaki ince tebessüme engel olamadı.

Hemen adımlarını onun olduğu yere sürükledi.

"Senin olman gereken yer revir değil miydi?" dedi Selin, topuklu taktik botlarının tok sesiyle masaya yaklaşırken. Kahvelerden birini onun önüne, masaya bıraktı. "Fırat Komiser o dikişlerin patladığını görürse, bu sefer seni anestezi vermeden canlı canlı diker, haberin olsun."

Bora kürdanı dudaklarının diğer tarafına kaydırıp, gözünü kırmızı ve mavi kablolardan ayırmadan sırıttı.

"Kızım benim hücrelerim adrenalin rüzgarıyla yenileniyor, hiçbir şey olmaz. Hem yat yat nereye kadar? Paslanıyorum. Bak, şu mavi kabloyu tek elimle kesersem rekor kıracağım."

"O kablo mavi değil yalnız, yeşil, Mavi olan diğeri." dedi Selin, masanın kenarına zarifçe kalçasını yaslayıp kollarını göğsünde bağlarken. "Renk körü müsün sen? Ayrıca o C4 eğitim düzeneği zaman ayarlı. Eğer yanlış kesersen boya kapsülü patlar, o çok sevdiğin serseri suratın masmavi olur, Avatar'a dönersin."

Bora duraksadı. Gözlerini kısıp kablolara baktı.

"Harbi lan, yeşilmiş. Işık yansıyor buradan ondan göremedim." Penseyi yavaşça diğer kabloya yönlendirirken başını hafifçe kaldırıp Selin'e yandan bir bakış attı. "Sen niye geldin ki hem başıma? 'Sadece ifadesini almaya gidiyorum' diyerek revirdeki hemşireleri yeterince darladın zaten. Merak mı ettin yoksa beni?"

Selin'in porselen gibi yüzünde anlık bir gerilme oldu. Omuz silkti.

"Ne merak edeceğim seni be? Karan Amir'in durumunu öğrenmek için kızların yanına geleyim demiştim. Detone sesini duyunca bu ikinci kahveyi Ece'den daha çok hakettiğine karar verdim. Senin bu bet sesini kahveyle susturursam kızın yorgunluğu da gidiverir zaten. Bir taşla iki kuş."

"Yeme beni," dedi Bora, penseyi bırakıp sargılı koluna rağmen ona doğru hafifçe dönerek. Yüzündeki alaycı ifade gitmiş, yerine nadir görülen, içten bir ciddiyet gelmişti. "Ormanda... Ben o mermiyi yediğimde gözlerinden dökülen yaşları gördüm. O lüks elbiseni benim kanımı durdurmak için nasıl yırttığını da. Sadece asil bir hanımefendi değilsin sen."

Selin yutkundu. Gözlerini Bora'nın dikkatle bakan gözlerinden kaçırıp yerdeki matlara dikti.

"Biz bir timiz," diye mırıldandı Selin. "Sen de benim yerimde olsan aynısını yapardın zaten."

"Yapardım," dedi Bora, hiç tereddüt etmeden. "Hiç düşünmeden hem de."

...

Saatler geçmişti.

Bora düzenekle uğraşmayı bitirmiş İlker ve Selin'le kahve içmeye dışarı çıkmışlardı.

Fırat revir'e 'Bora'nın son durumunu öğrenmek için gidiyorum' deyip gitmiş hala da dönmemişti.

Turan Abi ve Yağız hala sorgu odalarındaki adamlarla uğraşıyorlardı.

Ben ve Ece ise yerimizden milim kıpırdamamış gözlerimizi ekrandan ayırmamaya temin etmiş şekilde nöbete devam ediyorduk.

Gözlerimin kapanmaya başladığı o dakikada Ece'nin sesiyle kendime geldim.

"Ankara'ya inmiş," dedi Ece, parmaklarıyla şakaklarını ovarak. Sesi çatallıydı. "Esenboğa'dan çıkış sinyalini aldım. Doğrudan İçişleri Bakanlığı'na giriş yapmış. Yolda hiçbir sivil ağa bağlanmamış. Veriler kopyalanmamış, silinmemiş. Doğrudan Bakanlığın siber güvenlik katına teslim edilmiş."

Sırtımı sandalyeye yaslayıp tavandaki florasan ışıklara boş boş baktım. İçime derin bir şüphe değil, bu kez ağır bir vicdan azabı çökmüştü.

"Emin misin Ece?" diye fısıldadım. "Sorgu odasındaki o agresif hali, panik çıkışı... Bizi yanlış mı yönlendirdi yani?"

"Veriler yalan söylemez Gökçe Komiserim," dedi Ece, derin bir iç çekerek. Omuzları çökmüştü. "Karan Amir dosyayı devletin kalbine, olması gereken yere güvenli bir şekilde götürdü. Sorgudaki çıkışı belki de gerçekten sadece taktiksel bir öfkeydi. Belki de Mimar'ın zihnimizi bulandırmasına engel olmak istedi. Biz... Karan Amir'den şüphelenerek çok büyük bir hata yaptık sanırım."

Ellerimi yüzüme kapattım.

Kendi paranoyamızın kurbanı olmuştuk.

Sırf geçmişte yaşadığım o büyük ihanetler yüzünden, herkese bir yılan gözüyle bakmaya başlamıştım.

Oysa Karan, bu timin arkasını toplayan, bizi hep bir arada tutmaya çalışan biriydi.

Ona kumpas kurmuş, diskine takip cihazı yerleştirerek büyük bir saygısızlık yapmıştık.

Kriz Masası'ndaki boğucu bekleyiş, Ece'nin bilgisayar ekranındaki o sessizlikle birleşince hepimizin sinirlerini germişti zaten yeterince.

Ama bu öğrendiğimizle ikimizde yerlerimize çivilemiş büyük bir vicdan azabının altında ezilmemize neden olmuşu.

Aldığımız bilgileri bildirmek üzere Gürkan Başkomiserin makamına çıkmıştık Ece'yle birlikte.

Odaya girdiğimizde ikimizin üzerindeki gerginlik her halimizden okunuyordu. Tüm bilgileri ve belgeleri aktardıktan sonra söylenmesi gereken son bir şey kalmıştı.

Ece, Mimar'ın kırılan şifrelerinin arasından İstanbul, Balat'taki eski bir gayrimenkul ofisinin adresini çıkarmıştı. Bu adresin, Simsar'ın kara para aklamak için kullandığı paravan bir nokta olma ihtimali yüksekti.

Resmi bir operasyon düzenlemek için elimizde yeterli kanıt yoktu.
Bu bilgileri de vermemizle bize bir rotasyon oluşturuldu.

Gürkan Başkomiser'in emriyle; Ben, Yağız, Fırat ve Ece silahlarımızı ceketlerimizin içine gizleyip, sivil kıyafetlerle gayri resmi bir keşif yapmak için şehre inmiştik.

...

Balat'ın dar, Arnavut kaldırımlı, cumbalı evlerle dolu sokaklarında hava çoktan kararmıştı.

Sokak lambalarının o sarı, puslu ışığı etrafı aydınlatıyordu.

Fırat ve Ece, bizden birkaç adım önde, sokağın başındaki o şüpheli ofisin etrafını kolaçan ediyor, kameraların açılarını ve olası giriş-çıkış noktalarını inceliyorlardı.

Ben ve Yağız ise aramızdaki dondurucu ve görünmez duvarla sokağın köşesinde, gölgelerin içinde dikiliyorduk.

İkimizin de üzerinde siyah deri ceketler vardı, ellerimiz ceplerimizdeydi.

Konuşmuyorduk.

Derken, o sessizliği ince, telaşlı bir çocuk sesi böldü.

"Pisi pisi... Gel buraya, korkma."

Başımı sesin geldiği yöne çevirdiğimde, sokağın hemen karşısındaki alçak, taş duvarın dibinde parmak uçlarında yükselmeye çalışan küçük bir kız çocuğu gördüm.
Beş, en fazla altı yaşlarındaydı.
Üzerinde sarı bir yağmurluk vardı. Kumral, kıvırcık lüle saçları omuzlarına dökülüyordu.

Duvarın tepesinde mahsur kalmış, korkudan miyavlayan minik, sarman bir yavru kediyi almaya çalışıyor ama boyu yetmiyordu.

Yağız da sesi duymuştu. Gözleri kısıldı, içindeki her zaman korumaya programlı şalteri anında atarak, adımlarını küçük kıza doğru yöneltti. Ben de yavaşça peşinden ilerledim.

"Yardım edeyim mi ufaklık?" dedi Yağız, o iri ve sert cüssesine hiç uymayan, inanılmaz derecede yumuşak bir sesle.

Küçük kız irkilerek arkasını döndü. Sokak lambasının ışığı yüzüne vurduğunda, nefesimin boğazımda düğümlendiğini hissettim.

Kızın gözleri...

Tıpkı Yağız'ın, o an lambanın ışığıyla hareleri yeşile çalan gözleri gibiydi.

Kız, Yağız'ın güven veren yüzünü görünce gülümsedi ve başını salladı. Yağız, uzun kollarını uzatıp duvarın tepesindeki titreyen yavru kediyi incitmeden avuçlarının arasına aldı ve yavaşça yere, kızın hizasına doğru çömeldi. Kediyi kızın küçük ellerine teslim ederken, sağ dizi Arnavut kaldırımına değiyordu.

"İşte küçük dostun burada, al bakalım," dedi Yağız gülümseyerek.

"Teşekkür ederim abi." Dedi küçük kız son derece sevecen bir sesle.

"Rica ederim abiciğim. ne demek." Dedi Yağız gülümseyerek. Kediyi kızın kucağına bırakırken hayran gözlerle suratına baktı. "Adın ne senin?"

Küçük kız kediyi göğsüne bastırıp yemyeşil gözlerini doğrudan Yağız'ın gözlerine dikti.

"Yağmur." dedi, o ince, şirin sesiyle.
"Benim adım, Yağmur."

O tek kelime, loş İstanbul sokağına bir atom bombası gibi düştü.

Benim kalbim göğüs kafesimde acıyla kasılırken, yerde çömelmiş olan Yağız'ın bütün bedeni kaskatı kesildi. Yüzündeki gülümseme dondu, yeşil gözlerinin içindeki o ışık saniyeler içinde yerini tarifsiz, devasa bir enkaza bıraktı.

Yutkundu ama boğazındaki o yumruyu aşamadı.

"Yağmur..." diye tekrar etti Yağız, yüreğinin o sokağın ortasında cayır cayır yandığını belli eden, çatallı, fısıltı gibi bir sesle.

Küçük kız, onun bu tuhaf hüznünü anlamamış gibi başını hafifçe yana eğdi.

"Evet! Peki senin adın ne abi?" diye sordu masumca.

Yağız, gözlerini kırptı. Kirpiklerinin anında ıslandığını gördüm ama beliren yaşın düşmesine izin vermedi. Gözlerini küçük kızdan ayırmadan cevap verdi.

"Yağız," dedi. "Benim adım da Yağız."

Küçük kızın yüzünde kocaman bir gülümseme belirdi.

"Yağmur... Yağız... Ne kadar da benziyorlar!" diye kıkırdadı.

"Evet," dedi Yağız. Sesi o kadar acı, o kadar derinden geliyordu ki, kelimeler dudaklarından kanayarak dökülüyordu sanki. "Çok benziyorlar. Hatta biliyor musun? Yağmur, Yağız'ın bir parçasıdır. Hiç onun olamamış... elinden kayıp gitmiş bir parçası."

Bunu söylerken, yaşaran o yeşil gözlerini yavaşça yukarı, tepesinde dikilen bana doğru çevirdi. Göz göze geldiğimiz an, aramızdaki bütün o inat, bütün maskeler, o nefret duvarları tuzla buz oldu. İkimiz de geçmişte hayal kurduğumuz o kumsalda, üşümemek için birlikte sığındığımız battaniyenin altında kalmıştık.

O bana bakarken, "Bizim de bir kızımız olacaktı. Adı Yağmur olan..." diye sessizce haykırıyordu resmen.

Benim de gözlerim yanıyordu, boğazıma paslı bir çivi saplanmıştı.

"Nasıl yani?" diye sordu küçük Yağmur, kediyi okşarken kaşlarını çatarak. "Ben senin parçan değilim ki, ben annemin kızıyım."

Yağız, gözlerini benden ayırmadan yaşlı bakışlarıyla tekrar küçük kızın hizasına, yeşil gözlerine döndü. Dudaklarında dünyadaki bütün acıları sırtlanmış gibi duran o buruk tebessüm vardı.

"Aynı böyle yıldızlı bir gecede..." dedi Yağız, sesi sokağın sessizliğinde bir ninni gibi, bir ağıt gibi yankılanarak. "Yanaklarında iki derin çukura sahip bir kadının koyduğu kanuna göre... Yağmur, Yağız'ın bir parçasıdır, ufaklık."

Gözyaşım, bu cümlesiyle birlikte irademe ihanet edip yanağımdan aşağı süzüldü.

Benim gamzelerimden bahsediyordu.

Çok sevdiği, hep sadece çukurlarından öptüğü gamzelerimden.

O, hayatımdan çıktıktan sonra bir daha hiç gülmekten göçüp de kendilerini ortaya çıkaramayan gamzelerimden...

Benim o gece heyecanla ona anlattığım, o zamana kadar hiç kullanmadığımız ikinci isimlerimizden kopardığım hayalden bahsediyordu.

O sırada sokağın başından "Yağmur! Neredesin annecim?!" diyen telaşlı bir kadının sesi duyuldu.

Küçük kız "Buradayım anne!" diyerek arkasını döndü, Yağız'a "Teşekkür ederim Yağız abi!" deyip eliyle öpücük atarak kedisiyle birlikte koşup uzaklaştı.

Yağız o soğuk Arnavut kaldırımında tek dizi üzerinde, kızın arkasından saniyelerce öylece bakakaldı.

Ben ise ellerimi deri ceketimin ceplerine daha çok bastırıp, gözyaşlarımı rüzgara saklayarak başımı gökyüzüne kaldırdım.

Fırat ve Ece işlerini bitirip yanımıza geldiklerinde, o sokakta koca bir cenazenin kalktığından habersizdiler.

...

Gece, insanın sönmüş sandığı bütün külleri harlayan, en acımasız rüzgardır.

Gündüzün gürültülü, telaşlı koşturmacasında üniformanızın ardına saklanıp görünmez kıldığınız o yaralar; güneş battığında, karanlık bir İstanbul sokağında, küçük bir kız çocuğunun yeşil gözlerinde kanamaya başlar.

Yağmur...

Dudaklarımdan dökülmesine bile izin vermediğim o hayal, Balat'ın Arnavut kaldırımlarına çarptığında içimdeki bütün kilitlerin kırıldığını hissettim.

Yağız'ın çökmüş omuzlarını, yaşaran gözlerini gördüğümde ona sarılıp o kumsaldaki ateşi yeniden yakmak istedim.

Ama yapmadım.

Yapamadım.

Çünkü bazı yangınlar ısınmak için değil, sadece kül olmak içindir.

Ve biz, çoktan birbirimizin külü olmuştuk.

...

Balat'taki o sessiz, boğucu keşiften dönüp karargahın dinlenme odasına girdiğimizde, Yağız'la aramızda o sokakta yaşananlara dair tek bir kelime dahi geçmedi. İkimiz de profesyonellik zırhlarımızı giymiş, kendi köşelerimize çekilmiştik.

Dinlenme odası, Karan'ın Ankara'dan dönüşünü beklemenin yorgunluğunu taşısa da, Sancak Timi'nin kendine has sıcaklığıyla doluydu.

İçeri girdiğimizde gözüme ilk çarpan, tekli koltukta sargılı koluyla bağdaş kurmaya çalışan Bora oldu.
Sol kolunu kullanamadığı için sağ eliyle mısır cipsi paketini dişleriyle açmaya çalışıyor, bir yandan da kendi kendine söyleniyordu.

"Hayır yani, anlamıyorum," dedi Bora, paketi sonunda yırtarak açtığında cipslerin yarısını halıya dökerek. "Tek elle sahte de düzeneği çalıştırmayı başaran benim ama şu plastiğe benzeyen cips paketini açamayan kolsuz yine benim. Bu denyo paketin gaziye saygısı bu kadar mı be Turan Abi?"

Odanın diğer köşesindeki kahve makinesinden kendine koyu bir filtre kahve dolduran Selin, gözlerini devirerek Bora'ya doğru yürüdü. Üzerindeki siyah balıkçı yaka kazağı ve kusursuz saçlarıyla, podyumda yürüyor gibiydi. Bora'nın önceki yediği cips paketinin içinden yere dökülen kırıntıları görünce iç çekti.

"Bana bak! Eğer o cips kırıntılarını benim oturduğum tarafa doğru saçmaya devam edersen, sağlam olan kolunu da ben kıracağım ona göre!" dedi Selin, elindeki kahve kupasını sehpaya bırakıp Bora'nın elindeki paketi ustaca çekip alırken.
"Ayrıca revirdeki hemşireye 'Bu çorba çok tuzsuz, içine biraz adrenalin katsanıza' dediğin için kadının seni odadan kovup maalesef ki başımıza kaldığını hepimiz biliyoruz. Devletin sana saygısı var da, senin hastane adabına saygın yok."

"Adrenalin bağımlılık yapıyor kızım bende, ne yapayım?" diye sırıttı Bora, Selin'in elindeki pakete uzanmaya çalışarak. "Ayrıca sen benim cipsimi mi kıskandın? İste sana da alayım, elindeki o acı kahvelere benzemez bu."

"Senin daha ağzını bile açamadığın mısır patlağına kalmadım serseri mayın," dedi Selin. Paketi onun kucağına geri atıp hemen yanındaki ikili koltuğa oturdu.

Aralarındaki bu tatlı-sert elektrik, odadaki o ağır Kriz Masası gerginliğini bir nebze olsun dağıtıyordu.

Turan Abi, devasa cüssesiyle odanın ortasındaki bilardo masasına yaslanmış, elindeki istekayla toplara boş boş vuruyordu.

"Şu Karan Amir'den bir haber gelse de önümüzü görsek," diye homurdandı. "Böyle kör kütük beklemek benim asabımı bozuyor. Ankara'ya gittiğinden beri ses yok."

"Veriler çok büyük Turan Abi," dedi Fırat elindeki tıbbi makalelerle dolu dergiden başını kaldırıp kibar ve yatıştırıcı sesiyle.
Ece ile birlikte masanın diğer ucunda oturuyorlardı.
"Bakanlığın o şifreleri tek tek ayıklaması zaman alır. Ece'nin kurduğu sızma tespit algoritmaları olmasa, Balat'taki o ofisi bile bulamazdık."

Ece, laptop ekranından gözünü ayırmadan, Fırat'ın bu profesyonel iltifatına sadece başını hafifçe eğerek karşılık verdi.

"Balat bu işin sadece bir ucuydu Fırat Komiserim. Eğer Karan Amir Ankara'dan onaylarla dönerse, o ofisi başlarına yıkacağız."

Odanın köşesindeki deri koltuğa geçip oturduğumda, Yağız da odanın en uzak ucundaki pencerenin kenarına, gölgelerin içine çekilmişti. Dışarıyı izliyor gibi görünse de, omuzlarının çöküklüğünden zihninin hala Balat'taki küçük Yağmur'un yeşil gözlerinde olduğunu biliyordum.

"Sahi," dedi İlker, elindeki tableti bırakıp bağdaş kurduğu sandalyede geriye yaslanırken. Odanın sessizliğini kırıp hepimize tek tek meraklı gözlerle baktı.

"Biz hiç konuşmadık. Ben emniyetin siber suçlar biriminde kendi halimde bir hackerken, gece yarısı gelen emirle bu time alındığımı öğrendim. Sizin hikayeniz ne? Yani... Sancak Timi gibi efsanevi, gayri resmi ve sadece 'hayaletlerin' girdiği bu ekibe nasıl seçildiniz?"

Odadaki hava bir anda değişti.

Operasyonun stresi gitmiş, yerine birbirini anlamaya çalışan bir ailenin sıcak merakı gelmişti.

İlk gülen Bora oldu. Sağlam eliyle saçlarını karıştırdı.

"Valla kardeşim, benimki tam bir fiyaskoyla başlasa da sonu şovla bitti," dedi sırıtırken.

"Nasıl yani?" Diye sordu İlker hayretle.

Hepimiz merak etmiştik, acaba yine nasıl bir hikaye çıkacak diye.

Fırat masadan aldığı çekirdek paketini elden ele herkese ulaştırırken Bora büyük bir keyifle sırıtıp arkasına yaslandı.

"Dinle! Çanakkale'de, kaçakçılık şubedeydim son zamanlarımda. Özel harekatta bomba imha uzmanı olduğum zamanlar yaptığım minik bir yaramazlıkla emniyet birimine sürülmüştüm. Neyse işte bir gün devriyenin birindeyiz. Anons geldi. İntikal ettik falan derken suçlularla sıcak temastayız. Adamlar deponun birinde ağır silahlarla barikat kurmuşlar. Merkezden 'Bekleyin, takviyeler gelecek, yoldalar.' emri geldi. Geldi gelmesine de... Ben bekler miyim? Asla! Binanın arka tarafındaki doğalgaz borusundan çatıya tırmanıp, sis bombasıyla odaya tepeden daldım. Adamların üçünü kelepçeledim ama dördüncüsüyle boğuşurken dengemi kaybedip camdan aşağı uçtum. Tabi düşerken onu da çektim peşime. İkimizde çakıldık aşağıdaki kum yığının üstüne. Herifin direkt karnının üzerine düşünce nefesini kesip işini bitirmişim meğer. Haberim yok. Hastanede gözümü açtığımda başımda o zamanki Amir'im duruyordu. Yanında da beni almaya gelen yetkililer. 'Bu deliliğe ve reflekse ihtiyacımız var.' dediler. Kâğıt geldi. İki gün sonra buradaydım işte."

Selin hafifçe başını iki yana salladı çenesine bulaşan çekirdek kabuğunu alırken.
"O da hikaye mi? Sen sadece şanslı bir serserisin," diye mırıldandı. Sonra paketten bir avuç çekirdek daha alarak anlatmaya devam etti. "Benim hikayemi dinle de hizaya gel."

'Hadi bakalım' dercesine kıvrıldı Bora'nın dudakları. Selin'in ardından o da pakete uzanarak koca bir avuç çekirdek aldı. Sonra diğer kolunu kullanamadığını farkedince avucundaki çekirdekleri geri bırakıp tekrar cips paketine uzandı.

"Narkotik'te sivil polistim. Bursa'nın en elit, en girilemez mafya baronlarının partilerine sızıyordum. Operasyonun sonlarına doğru kimliğim deşifre olduğunda, beni infaz etmek için Uludağ'da bir dağ evine götürdüler. Onları evin lüks tuvaletinin kırık aynasıyla tek başıma indirdiğim gece, yetkililer kapıda belirdi. Sonrası aynı. Kağıt geldi. Ertesi gün İstanbul'daydım."

"Hikayelere bak! Film sahnesi gibi." Dedi Turan abi. Sözleriyle Selim de Bora'da yerlerinde gururla dikleşti. Yüzlerine serseri gülüşler oturdu.

Turan Abi geniş omuzlarını dikleştirdi. "Ben de Yozgat PÖH'teydim. Olayım kapı kırmaktı. Ekip'in yolunu açmak. Deli fişek. Bizim oralarda fazla laf yapılmaz; girilecek bir hücre evi varsa, koçbaşı o kapıyı indirir, gerisi Allah kerim denir. Yetkililer bizim merkeze geldiklerinde de o kapıları devlet adına, en önde kırmam için beni bu time çağırdılar. Büyük bir şerefle kabul ettim. Basit."

"Peki ya siz Ece Komiserim?" diye sordu İlker.

"Samsun Emniyeti, İstihbarat Şube. Karadeniz üzerinden sızmaya çalışan terör hücrelerinin ve silah kaçakçılarının sinyal ağlarını çökertiyordum. Bedenen sahada değildim belki ama onların nefes alış ritimlerini bile takip ediyordum. Mavi Sirenler operasyonu için bir ekip toplandığı bizim merkeze de ulaşmıştı. Çetin de bir rekabet vardı dahil olmak için. İstanbul'a gelmek hiç aklımda yoktu. Çabalamadım da o yüzden. Yetkililer de geldiklerinde başka bir memur arkadaş için oradalarmış zaten. Şanslarına o gün gerçekleştirdiğimiz operasyonda yanımda dinleme odasındalardı. Verileri nasıl bir satranç ustası gibi işlediğimi görünce fikir değişikliğine gittiklerini söylediler. Her şey çok hızlı oldu. Bütün izin ve evraklar ayarlandı. Aynı gün eşyalarımı toplayıp onlarla buraya geldim."

Herkes etkilenmişti. Bora ve Selin bile hangimizinki en havalı hikaye yarışını bırakıp hayranlıkla Ece'nin hikayesini takdir etmişlerdi.

O sırada Fırat, elindeki tıbbi derginin kapağını usulca kapattı. Yüzünde Ece'yi dinlerken oluşan tebessüm silinmişti.

"Benim hikayemde kapı kırmak ya da ateş etmek yoktu İlker," dedi Fırat, sesi o kadar derinden ve o kadar acı dolu çıkmıştı ki, odadaki herkesin nefesi kesildi.
"Memleketim Hatay'da, sınır hattında PÖH sıhhiyecisiydim. Çatışmalarda yaralanan kardeşlerime turnike atar, onları hayatta tutardım. Ama asıl kıyamet, silahlarla gelmedi." Fırat yutkundu, gözleri uzaklara daldı. O cehennem gecesine. Güçlükle devam etti. "Sınır hattında 1 yıl çalıştıktan sonra gelen emirle Arama kurtarma ekiplerine dahil oldum. Türkiye'nin dört bir yanına, bazen yurtdışı kurtarmalarına da gittim. Erzincan, Dinar, Van... Tam 8 yıl boyunca durmadan o yıkıntıların arasından çıkarabildiğim kadar can çıkardım. Zor, çok zor günlerdi. Son görev yerim de yine yurtdışında bir enkazdaki moloz yığınlarının arasıydı... Oradan çıkıp tekrar merkeze geldiğimde kağıdım gelmişti. Sancak'a dahil oldum."

Selin'in gözleri dolmuştu, başını eğdi. Bora bile o serseri tavrından tamamen sıyrılmış, Fırat'a sonsuz bir saygıyla bakıyordu.

Odanın o ağır havasını dağıtmak istercesine İlker başını bu kez bana ve Yağız'a çevirdi.

"Peki ya siz?" diye sordu İlker. "Akademiden devreymişsiniz, yıllarınız beraber geçmiş. Sizin nasıl oldu time dahil oluşunuz? Birlikte mi aldılar yoksa time?"

Gözlerimi yavaşça kaldırıp odanın diğer ucundaki Yağız'a baktım.
O da o gölgelerin içinden bana bakıyordu.

Akademideki o "birlikte özel bir göreve alınma" hayallerimiz de her şeye olduğu gibi onda da kül olup savrulmuştu.

Biz Sancak Timi'ne birlikte alınmamıştık.

Biz Sancak Timi'nde, o cehennemin ortasında birbirimize çarpmıştık.

"Birlikte alınmadık," dedi Yağız, sesi o pencere kenarından, koca bir dağın zirvesinden gelirmiş gibi ağır ve yorgun çıkıyordu. "Mezuniyet gününden sonra yollarımız ayrıldı. Ben Van Başkale'ye şark göreviyle tayin edildim. Sınır hattında, PÖH Tim Komutanı'ydım. Gecelerimiz pusularda, dağlarda o dondurucu soğukta terörist avlamakla geçiyordu. Sadece mermilerle değil, karla ve ayazla savaşıyorduk."

"Ben de mezun olduktan sonra İstanbul'la bağımı tamamen koparıp memleketime, Ankara'ya döndüm," diyerek Yağız'ın cümlesini devraldım. Gözlerimi ondan çekmedim. "Ankara Emniyeti Terörle Mücadele (TEM) Şubesi'ndeydim. O dağlarda aradıkları şeytanların, kravat takıp şehrin göbeğine, hücre evlerine sızmış halleriyle savaşıyordum. Gecelerim sorgu odalarında, sabahlarım operasyon yeleğiyle kilitli kapıları koçbaşıyla kırmakla geçiyordu."

Yağız derin bir nefes aldı. "Birbirimizden binlerce kilometre uzakta, farklı cehennemlerde savaşıyormuşuz," diye devam etti. "Ta ki yetkililer, dosyalarımızı yan yana koyana kadar."

"Benim özel bir seçilme sebebim yoktu. Eğer varsa da ben bilmiyorum. Söylenmedi. İşe gitmek için merkezde bulunduğum sıradan bir günde Müdür'ümün odasına çağırılıp önüme kağıdımın koyulmasıyla öğrendim Sancak'a dahil olduğumu. Hiçbir şey söylenmeden iki günde burada buldum kendimi."

Odadaki hava bir anlığına ağırlaştı, hepimiz o sessizliğin içinde, kendi geçmişlerimizin, kendi yıkıntılarımızın üzerinde yürüyorduk.

Biz sadece bir operasyon timi değildik; biz, sınır hatlarından, deprem enkazlarından, yeraltı hücrelerinden sökülüp çıkarılmış, yaralı ama birbirine ölümüne bağlı bir aileydik.

...

Operasyonel keşfi, time alınma anıları ve keyifli sohbetlerin ardından lojmanlara döndüğümüzde saat gece yarısını geçiyordu.

Herkes dinlenmek için kendi evlerine çekilmişti.

Yağız ise karargahın arka tarafında kimsenin olmadığı, soğuk bankların olduğu bahçeye doğru yürümüştü.

Bu gecenin onun yüzüne Balat'ta karşılaştığımız geçmişimizi vurmadan bitmesine izin veremezdim.

İçimdeki kilitli sandıkları o kadar şiddetli kırmıştı ki, eğer bu gece onunla konuşmazsam boğulacaktım.

Sessiz adımlarla bahçeye girdim. Bankın diğer ucuna, ondan olabildiğince uzağa oturdum.

Gökyüzü yine yıldızlarla doluydu ama rüzgar keskindi.

"O kızı gördüğünde ve ismini duyduğunda," dedi Yağız oturuşuma aldırış etmeden, karanlığın içinden. Yüzü bana dönük değildi, ellerini dizlerinde kenetlemiş karşıya bakıyordu. "Senin de için en az benimki kadar yandı, biliyorum. Çünkü benim kalbim resmen yerinden söküldü. Niye biliyor musun?" Deyip bana döndüğünde yalnızca sorar gözlerle baktım ona.

Devam etti. "Kucağımda, senin gamzelerinle gülecek bir kızımız olabilirdi de ondan!"

"Ama olmadı," dedim, sesimdeki o titremeyi bastırmaya çalışarak. "O kumsaldaki hayaller, balo gecesi yaptıklarınla İstanbul'un sağanak yağmurunda akıp gitti."

"Neden?" diye sordu aniden. Sesi yorgun ama bir o kadar da isyankardı. Bana doğru döndü. "Her şey bu kadar güzelken, neden benden vazgeçtin? Neden ihanet ettin?"

Bahçenin soğuğu, içimdeki devasa kırgınlığı yeniden dondurmaya başladı.

"Sen hala beni suçluyorsun, öyle mi?" diye fısıldadım, gözyaşlarımı geriye iterek. Ayağa kalktım, ona yukarıdan, o buz gibi bakışlarımla baktım. "Ben senden vazgeçmedim! Ben, bana inandığını, beni her koşulda koruyacağını sandığım o adamın kibrinden vazgeçtim!"

O da ayağa kalktı. "Neyin kibri?! Ben senden sadece bir açıklama, tek bir savunma istedim!"

"Benim nedenini bilmediğim bir savunmaya ihtiyacım yoktu!" diye bağırdım, gecenin sessizliğini yırtarak. "Eğer o kumsaldaki adam gerçekten sen olsaydın, o ne olduklarını bile bana söylemediğin sahte delillere değil, benim gözlerimin içine baktığında gördüklerine inanırdın! Sen benim elimi tutmadın! Sen beni o çamurun üstüne itip bıraktın! Beni sen terkettin! Sen hüsrana uğrattın. Sen bana ihanet ettin! Sen! Sen yaptın bunların hepsini. Biz şizofreni gibi kendi yaptıklarını benim üstüme ben yapmışım gibi yükleyip durmayı kes artık! Senin kuralların ve inançların, her zaman bana olan aşkından daha ağırdı!"

Yağız'ın gözlerindeki acı, yerini çaresiz bir öfkeye bıraktı. "Ben adalete inanıyordum! Senin böyle bir şey yapacağına ihtimal vermediğim için kahroluyordum!"

"Adaletin," dedim, dudaklarımdan dökülen her kelime birer buz sarkıtı gibiydi. "Sana o kahvaltı masasında beni hırsız ilan etmeyi öğretti. Senin adaletin, bizim Yağmur'umuzu ve Gökalp'imizi daha doğmadan öldürdü. Bügün o sokaktaki küçük kızın gözlerine bakıp masal anlatabilirsin. Ama benim gözlerime bakıp bana o geçmişi bir daha asla geri getiremezsin."

Arkamı döndüm ve adımlarımı lojmanların o beton yoluna doğru hızlandırdım.
Arkamda, o kumsaldan geriye kalan küllerin içinde boğulan, ne yaparsa yapsın o güveni bir daha asla inşa edemeyecek, paramparça olmuş bir adam bırakmıştım.

İkimiz de kanıyorduk.

Ve en kötüsü, bu kanamayı durduracak hiçbir sargı bezi yoktu.

...

Dinlenme odasında geçmişle yüzleştiğimiz, birbirimizin yaralarını saygıyla dinlediğimiz o uzun gecenin sabahında, karargahın eksi üçüncü katına ağır, yorgun bir sessizlik hakimdi.

Bütün ekip gelen acil kod ile sıcak kahveleriyle Kriz Masası'nın etrafında sessizce oturuyorlardı.

Benim gözlerim ise hala duvardaki dijital saatteydi.

Kırk sekiz saati devirmiştik.

Karan Amir'den hala bir haber yoktu.

İçimdeki şüphe, bu amansız sessizlik uzadıkça beni içten içe kemirmeye devam ediyordu.

Ta ki, karargahın ağır çelik kapıları kulakları sağır eden bir gıcırtıyla açılana kadar.

Odanın ortasına ilk adımı atan kişi Karan'dı.

Ama yalnız değildi.

Arkasında, sivil giyimli, yüzleri asık, ellerinde mühürlü siyah çantalar taşıyan dört tane İçişleri Bakanlığı İstihbarat Müfettişi ve yüzü kireç gibi bembeyaz olmuş Gürkan Başkomiser vardı. Kudret Müdür gelmemişti.

Karan'ın yüzünü gördüğüm o ilk saniye, içimdeki bütün şüphe duvarlarının aniden sarsıldığını hissettim.

Bu sefer bir gariplik vardi. Karan'ın her zamanki gibi ütülü, kusursuz, devletin soğukkanlı duruşunu temsil eden Emniyet Amiri duruşu gitmişti. Yerine günlerdir uyumamış, gözaltları mosmor olmuş, kravatı gevşemiş, saçları dağılmış ve adeta sırtından defalarca hançerlenmiş, paramparça olmuş bir adam gelmişti.
Adımlarını atarken bile omuzları çöküktü.
Elindeki kalın, kırmızı mühürlü dosyayı Kriz Masası'nın tam ortasına bıraktığında, parmaklarının şiddetle titrediğini gördüm.

Odanın içindeki ölümcül sessizliği, elindeki kahve kupasını yavaşça masaya indiren Yağız'ın şaşkın ve gergin sesi bozdu.

"Amir'im?" diye sordu Yağız, gözleri Karan'ın o darmadağın haline takılı kalmıştı. Müfettişleri görünce bedeni refleks olarak kasıldı. Etrafa, kapıya doğru bakındı. "Ne oluyor? Bu adamların burada ne işi var? Kudret Müdür nerede, toplantıya katılmayacak mı?"

Karan yutkundu. Boğazındaki düğüm o kadar büyüktü ki, ademelması hareket ederken bile canının yandığı belliydi. Gözleri dolmuştu. Başını yavaşça kaldırıp hepimize kan çanağına dönmüş gözlerle tek tek baktı.

"Kudret Müdür gelmeyecek arkadaşlar," dedi Karan. Sesi o kadar çatallı, o kadar kırıktı ki, sanki ciğerlerinden cam kırıkları dökülüyordu. Derin bir nefes dünyamızı başımıza yıkan o cümleyi dudaklarından döktü. "O... Bu sabaha karşı, evinde, bizzat İçişleri Bakanlığı İstihbarat Daire Başkanlığı tarafından gözaltına alındı. Vatan hainliği ve terör örgütüne bilgi sızdırmak suçlamasıyla..."

Odanın ortasına yıldırım düşse, bu cümleden daha büyük bir sarsıntı yaratamazdı.

Koca karargahın duvarları üzerimize yıkıldı sanki.

Nefes alamadığımı hissettim.

"Ne?!" diye kükredi Turan Abi, devasa cüssesiyle masaya atılarak, gözleri yuvalarından fırlayacakmış gibi açılmıştı. "Sen ne diyorsun Karan Amir'im?! Ağzından çıkanı kulakların işitsin! Ne hainliği?! Kudret Müdür kırk yılını bu devlete vermiş saygın bir isimdir. Onun saçının her teli bu vatanın toprağına feda olmuştur. Kim diyor bunu?! Hangi şerefsiz iftira atıyor?!"

"Belgeler diyor!" diye bağırdı Karan, o da acısına dayanamayıp sesini yükselterek. Gözünden koptu kopacak olan o yaşları zor tutuyordu. Masadaki kırmızı dosyayı açıp içindeki sayfaları titreyen elleriyle önümüze saçtı. "Alemdağ'da İz'in bulduğu, benim de kendi ellerimle Ankara'ya, Bakanlığa götürdüğüm dosyalar diyor! Yemin ederim ki ben de inanmak istemedim, sabaha kadar müfettişlerle kayıtları tekrar tekrar inceledim, bir hata vardır diye günlerdir yalvardım ama... Gerçek bu!"

Karan dönüp Ece'ye baktı. Bakışlarında zerre kadar oyun, zerre kadar kin yoktu. Sadece o ağır yükü taşıyan bir devlet adamının çöküşü, saf bir minnettarlık ve acı vardı.

"İyi ki o dosyayı ana ağdan koparıp fiziki bir diskle sadece bana teslim etmişsin İz," dedi Karan, sesi çaresizlikle titreyerek. "Eğer o veriler emniyetin sisteminde, Kriz Masası'nın sunucusunda kalsaydı, Kudret Müdür, delilleri saniyeler içinde silecek ve hepimizi Karadeniz'deki o gemi gibi gözünü bile kırpmadan feda edecekti."

Ben ve Ece, kanımız donmuş bir şekilde dehşetle birbirimize baktık. Bu sözlerinden anlaşılıyordu ki Karan ona oynadığımız oyunu farketmiş ve oldukça kırılmış, onuru zedelenmişti. Bize bakarken titreyen bakışlarından okumuştum bunu yılların verdiği tecrübeye dayanarak.

O an, Karan'dan şüphelendiğim için kendi kendimden o kadar iğrenmiştim ki, yerin dibine girmek istedim.

Biz bu adama nasıl kumpas kurmuştuk?

Mimar sorgu odasında, "Asıl yılanın başı sizinle aynı karargahta nefes alıyor" dediğinde, demek ki Karan adamı o yüzden aceleyle susturmuştu.

Karan o an, bu ihanetin Kudret Müdür'den ya da bir başka üst kademe birisinden geldiğini hissetmiş ama devleti ve bizi korumak için, emin olmadan kimseyi galeyana getirmemek adına o odada gerçeği gizli tutmaya çalışmıştı.

O bizi değil, yıllarca omuz omuza verdiği komutanını deşifre etmenin o devasa ve kanlı yükünü tek başına sırtlanmıştı.

Ve biz Ece ile ondan, bu kahrolmuş, fedakar adamdan şüphelenmiştik!

"Nasıl yani?" diye fısıldadı İlker, masadaki kağıtlara uzanırken. Elleri titriyordu, gözyaşları çoktan yanaklarına süzülmeye başlamıştı bile. "O bizim babamız yerineydi Amir'im..."

Gürkan Başkomiser araya girdi, o sarsılmaz adamın bile sesi bir cenaze levazımatçısı kadar donuktu. "Bakanlığın siber güvenlik uzmanları diski açtığında, Simsar'ın sistemine 'Gözlemci' adıyla bağlanan IP adresinin kök izini sürdüler," dedi Gürkan, masadaki bir log kaydını işaret ederek. "O bağlantı, doğrudan Karargahın eksi birinci katındaki, sadece ve sadece Kudret Müdür'ün parmak izi ve retina taramasıyla açılan 1 numaralı kriptolu terminalden yapılmış."

"Olamaz ya..." diye inledi Yağız. Rengi bembeyaz olmuş, geriye doğru sendeleyerek sandalyeye tutunmuştu. Kudret Müdür'ü bir baba gibi severdi. "Bu bir kumpas olmalı Amir'im, Başkomiser'im! Birisi onun terminaline sızmış, IP adresini kopyalamış olamaz mı?!"

"Ben de öyle umut etmiştim," dedi Karan, Yağız'ın yanına gidip elini onun omuzuna şefkatle ve büyük bir acıyla koyarak. "Ona kumpas kurulduğunu ispatlamak için terminalin başına müfettişlerle bizzat ben oturdum. Ama ağ trafiği, Kudret Müdür'ün Kriz Masası'nda, operasyonları yönettiği toplantı saatleriyle milisaniyesine kadar birebir uyuşuyor. Dahası... Açıklanamayan milyon dolarlık İsviçre hesapları doğrudan yurt dışında okuyan kızının üzerine açılmış."

Nefes alamıyordum.

İçimde devlete olan inancım o Kriz Masası'nın üzerinde paramparça oluyordu.

Biz sahada o dondurucu soğukta mermilerle boğuşurken, Bora o kurşunu yiyip sedyede kan kaybederken, Ece mahzende işkence masasına yatırılırken; Karadeniz'deki o gemi operasyonunun koordinatlarını ve sızma planlarını, bizzat bizim komutanımız, adıyla bile dağları devirir dediğimiz Kudret Müdür, o şeytanlara milyon dolarlar karşılığında satmıştı.

Bizi birer piyon gibi, kendi lüks hayatı için ölüme göndermişti.

"Ben inanamıyorum," dedi Turan Abi, koca bir çınar gibi sarsılarak, gözlerinden iri yaşlar dökülmeye başlayarak. "Kudret Müdür bunu nasıl yapar? Nasıl bizi o namluların önüne atar?!"

Karan, gözünden süzülen tek damla yaşı elinin tersiyle sertçe silip, kahrolmuş bir şekilde Turan Abi'ye sarıldı. Omuz omuza vermiş iki adam, inandıkları devletin ve 'Baba' bildikleri adamın çöküşüne birlikte, hıçkırarak ağlıyorlardı.

"Acı ama gerçek," dedi Karan, Turan Abi'nin sırtını sıvazlarken, sesi artık tamamen kırılmıştı. "Hepimiz sırtımızdan vurulduk. İhanet en kör olduğumuz yerden geldi."

Karan'ın dudaklarından dökülen bu cümle, beni olduğum yere çiviledi.

O, benim iki gün önce ona yönelttiğim şüphe okunu, şimdi haklı bir acıyla Kudret Müdür'e çeviriyordu.

O bana hak veriyordu; ihanet gerçekten de en çok güvendiğimiz yerden gelmişti.

Ben ise kendi paranoyamın altında eziliyordum.

Yağız sendeledi. Gözleri masadaki belgelere, ihanetin o soğuk, mühürlü kanıtlarına kilitlenmişti.
İnandığı değerler bir kez daha, ama bu kez en temelinden yıkılıyordu.
Gözleri yaşlarla dolmuş bir halde bana doğru yavaşça başını çevirdi.

O bakışta geçmişin enkazı, hayallerin ölümü, yalanların ağırlığı ve bugün inandığımız yegane adamın, Kudret Müdür'ün ihanetinin o korkunç sarsıntısı vardı.

Herkes yalan söylüyordu.

Dünyada güvenebileceğimiz tek bir gerçek bile kalmamıştı.

Gözlerimi ondan kaçıramadım. İkimiz de kendi içimizde paramparça olmuştuk.

Kudret Müdür'ün ihanetiyle Sancak Timi'nin çatısı çökmüştü ve biz o enkazın altında, birbirimize sığınmaktan başka çaresi olmayan öksüz, yaralı çocuklara dönmüştük.

Alemdağ'da doğan karanlık asıl şimdi kalbimize çökmüştü.

...

Kudret Müdür'ün ihanet belgelerinin Kriz Masası'na bir giyotin gibi inmesinin üzerinden saatler geçmişti.

Karargaha çöken ağır, kurşun gibi sessizlik, her bir tim üyesinin omuzlarına farklı bir ağırlıkla binmişti.

Yıllarca güvendikleri, "Baba" bildikleri o sırtlarını dayadıkları koca dağ, meğer onları uçuruma iten elin ta kendisiydi.

Polis Özel Harekat üniformasının ağırlığı sadece taşıdığı çelik yelekten değil; uğruna can verdiğin devletin içinde, o üniformayı kirletenlere karşı verdiğin sessiz savaştan gelirdi.

Ve Sancak Timi, o savaşı tam kalbinden vurularak kaybetmişti.

Karargah, gerçekten de cenazesi henüz kalkmamış ama ruhu çoktan ölmüş bir eve dönmüştü.

Kimse kimsenin yüzüne bakamıyor, herkes o devasa kumpasın ve 'Baba' bildikleri adamın ihanetinin enkazı altında kendi köşesinde kanıyordu.

Yine en alttaki koca hangarda hepimiz bir köşeye savrulmuş şekilde duruyorduk.

Gözlerimi odaklandığım noktadan koparıp etrafta gezindirdiğimde dikkatimi çeken ilk ikili tıbbi malzemelerin olduğu köşede duran Bora ve Selin olmuştu.

Bora, sırtını oturduğu sandalyenin başlığına dik bir şekilde dayamıştı. Vurulan sol kolu kalın bir askıyla boynuna sabitlenmişti.

Her zamanki yerinde duramayan, dudaklarından serseri gülüşü eksik olmayan adam gitmiş; yerine gözlerini tavandaki florasan lambanın ölü, beyaz ışığına dikmiş, saatlerdir tek kelime etmeyen, kaskatı kesilmiş bir PÖH komiseri gelmişti.

Selin ise üzerinde siyah, boğazlı ince bir kazak ve koyu renk kumaş bir pantolonuyla yanında dikiliyordu. Saçları her zamanki gibi kusursuzdu ama yüzünde uykusuzluğun ve yaşanan o büyük ihanetin yorgunluğu gizliydi. Elinde dumanı tüten, karton bardakta bir filtre kahve tutuyordu.

Bora gözlerini tavandan ayırıp ona doğru çevirdiğinde, göz göze geldiler.

"Hemşireye yine kan kusturmuşsun," dedi Selin, sesini her zamanki alaycı ama ölçülü tonda tutmaya çalışarak. Arkasındaki koltuğa yavaşça oturdu. Elindeki kahveyi komodinin üzerine bıraktı. "Kadın, 'Bu hastanın ağrısı yok, sadece bana sataşmak için sürekli zile basıyor' diye şikayet ediyordu koridorda."

Bora'nın dudaklarının kenarı belli belirsiz, güçsüz bir şekilde yukarı kıvrıldı ama o gülüş gözlerine ulaşmadı.

"Kadın sürekli nabzımı ölçüp duruyordu," dedi Bora, sesi boğuk ve yorgun çıkmıştı. "Benim nabzım ormanda, omzuma o mermiyi yediğimde atmayı bıraktı zaten. Şimdi gelip 'İyi misiniz Komiserim?' diye sorup duruyor. Ne diyeyim? 'İyiyim hemşire hanım, sadece kurşun yedim' mi? Gerçi Kudret Müdür'ün sıktığı kurşunun yanında bu sinek ısırığı gibi kalır ya, neyse..."

Selin'in yüzündeki hafif tebessüm anında silindi. Gözlerini kaçırıp kucağında birleştirdiği ince parmaklarına baktı. Bora'nın o neşeli kalkanının ardında ne kadar derin bir yara aldığını görebiliyordu.

"Narkotikteyken, mafyanın içine sızdığım o uzun aylarda... Masalarına oturduğum, kadehlerini tokuşturduğum o adamların ne kadar acımasız ve ikiyüzlü olduklarını bilirdim. Onların dünyasında ihanet, sabah kahvaltısı gibi bir şeydi. Ben de ihanetlere şerbetliydim sanıyordum."

Selin başını yavaşça kaldırıp Bora'nın gözlerinin içine baktı. Gözlerinde ilk defa o ulaşılmaz sosyete kızı değil, sırtından vurulmuş bir polis memuru vardı.

"Ama bu..." diye devam etti Selin, sesi hafifçe titreyerek. "Bu çok başka bir şeymiş. Karşı cephedekilere hazırlıklısın da... Seninle aynı üniformayı giyen, emir veren, adamın seni uçuruma itmesine hazırlıklı olamıyorsun. Ben de nefes alamıyorum."

Bora, Selin'in bu beklenmedik, filtresiz dürüstlüğü karşısında duraksadı. Bu kadın her zaman duvarlarının arkasına saklanır, duygularını o kusursuz makyajının ardına gizlerdi. Ama şimdi, bütün rütbelerinden ve maskelerinden sıyrılmış, en çıplak halleriyle birbirlerinin yaralarına bakıyorlardı.

"Ormanda," dedi Bora, ses tonu artık sitemkar değil, inanılmaz derecede sakin ve derindi. "O kurşunu yediğimde ve yere yığıldığımda... Bilincim kapanmadan hemen önce senin yüzünü görmüştüm. Silahların patladığı o cehennemin ortasında, elbiseni hiç düşünmeden yırtıp kanımı durdurmaya çalışıyordun."

Selin yutkundu, bedeni kaskatı kesildi.

"Kudret Müdür bizi o ormanda da satmış olabilir," diye devam etti Bora, dudaklarında bu kez samimi, içten bir tebessümle. "Bizi namluların önüne atmış olabilir. Ama sen beni orada bırakmadın. Sancak Timi o şerefsizin ofisinde değil, bizim çamurun içindeki omuz omuzalığımızda kurulmuş meğer."

Selin'in gözleri doldu. Çenesini hafifçe dikleştirip o yaşların akmasına engel oldu.

"Şımartma kendini," dedi Selin, ama sesindeki o titrek şefkati gizleyememişti. Hafifçe boğazını temizleyip ayağa kalktı. "Benim görevim timdeki herkesin hayatta kalmasını sağlamaktı. Sen o cüssenle kan kaybedip yolumuzu tıkama diye müdahale ettim ben, hepsi bu. Yoksa senin o geveze çeneni çekmeye pek de meraklı değildim."

Bora küçük, serseri bir kahkaha attı.
"Tabi tabi, kesin öyledir," dedi, göz kırparak. "Bir dahaki sefere mermi yerken senin yolunu tıkamayacak bir yere düşmeye gayret ederim o zaman."

Selin ecza dolabına doğru yürürken omzunun üzerinden ona son bir kez baktı.
"Bir dahaki sefere mermi yememeye gayret et sen bence."

Sonra eline bir bardak su ve ecza dolabından aldığı ağrı kesiciyle geri yanına geldi. "İç şunu," dedi Selin, bardağı komodine bırakıp kollarını göğsünde bağlarken. "Kolunun ağrısından duramıyorsun, görüyorum."

"Kolum ağrımıyor," dedi Bora, tavana bakmaya devam ederek. Sesi o kadar boş, o kadar hissizdi ki. "Ormanda yediğim kurşun yarası hissizleşmişti zaten. Ta ki ihanet dolu o koca domuz fişeğini yiyene kadar."

Selin yutkundu. İkisi bir atıştı bir dertleşti. Stabil hallerinde kalmaya devam ettiler.

Gözlerimi onlardan ayırıp kasılan bedenimi kendime getirmek adına ayaklandım. Adımlarım beni hangarın camekanlarla çevrilmiş bilgi işlem kısmına, Ece'nin yanına götürdü.

İkimizinde birbirine baş selamı vermesiyle başlayan sessizlik benim odanın köşesindeki rahat koltuğa kendimi atmamla devam etti.

Sunucuların yaydığı boğuk, arı kovanını andıran uğultuyla doluydu burası.
Odadaki tek ışık kaynağı, devasa ekranlardan yansıyan soğuk mavi ışıktı.

Ece, masanın başında oturuyordu. Parmakları klavyenin üzerinde adeta makineleşmiş bir ritimle, ruhsuz ve acımasız bir hızla uçuşuyordu.
Ekranda yüzlerce satır kod hızla akıyor; Kudret Müdür'e ait bütün yetkiler, güvenlik şifreleri, karargah erişim protokolleri teker teker, geri döndürülemez bir şekilde siliniyordu.

Ece, inandığı komutanının bütün dijital varlığını kendi elleriyle kazıyordu.
Ama yüzünde tek bir duygu belirtisi, bir damla bile gözyaşı yoktu. Sadece donuk, amansız bir odaklanma vardı.

O sırada odanın kapısı birken daha sessizce açıldı. Fırat, elindeki tepside duran üç fincan sıcak yeşil çayla içeri adım attı. Üzerinde sivil kıyafetleri, lacivert, sade bir gömlek vardı.

İkimize de selam vererek ardından kapıyı dikkatli bir şekilde kapattı.

Adımlarını atarken hiçbir zaman acele etmezdi; o, kaosun ortasında bile sükunetini koruyan, adeta fırtınanın gözündeki o sessizliği temsil eden adamdı.

Çaylardan birini Ece'nin bilgisayarının hemen yanına, masanın üzerine sessizce bıraktı. Benimkini de uzandığım koltuğun yanındaki sehpaya bıraktıktan sonra kendi fincanını iki eliyle kavrayıp, Ece'nin hemen çaprazındaki boş sunucu kasasının üzerine hafifçe yaslandı.

Ece'nin mekanik, durmak bilmeyen çalışmasını, omuzlarındaki o gizli gerginliği izlemeye başladı.

Dakikalarca odada kimse konuşmadı.

Ece'nin parmakları klavyede tıkırdamaya devam etti. Fırat, onun bu sessiz duvarını kırmak için acele etmedi.
Bir cerrah, hastasının yarasını açmadan önce ne kadar bekleyeceğini iyi bilirdi.

Gözlerimi kapattım dinlenmek istercesine.

Kısa bir süre sonra Ece sessizliği bozan ilk cümlesini kurdu.

"Kudret Müdür'ün 2. seviye şifreleme anahtarını da kırdım," dedi gözlerini ekrandan ayırmadan. Sesi bir robottan farksızdı. "Bütün parmak izi okuyucularından verisini sildim. Artık Sancak Karargahı'nın kapısından bile giremez. Dijital olarak o, artık bizim için bir hiç."

Söyledikleriyle gözlerimi yeniden açıp yerimde doğruldum. Onları dinlediğimi belli eder bakışlar attıktan sonra Fırat'ın getirdiği yeşil çay fincanından bir yudum aldım.

"Dijital olarak belki," dedi Fırat, sesini hiç yükseltmeden, o derin, yatıştırıcı tınısıyla. Çayından ufak bir yudum aldı. "Ama zihinsel olarak kodları öyle kolay silemiyorsun. Gözlerinin altındaki morluklar ve saatlerdir durmadan o klavyeyi dövmen bunun en büyük kanıtı."

Ece'nin parmakları bir anlığına klavyenin üzerinde duraksadı. Çenesi kasıldı. Başını yavaşça ekrandan çevirip, Fırat'ın o her şeyi gören, sakin gözlerine baktı.
O dondurucu, mantık duvarlarının ardında ilk defa küçük bir çatlak belirmişti.

"Ben kodlara inanırım Fırat," dedi Ece, sesi ilk defa düz çizgisinden saparak, hafif bir öfke ve çaresizlikle dalgalandı. "İnsanlar yalan söylerler. Gözleri yalan söyler, sözleri yalan söyler. Ama sayılar ve algoritmalar yalan söylemez. Ben yıllarca o algoritmalarla teröristlerin nefes alış ritimlerini bile hesapladım. Kusursuzdular. Ama bu... Bu adamın içimizdeki ihanetini benim kodlarım göremedi. Ben, o masada oturan komutanımızın gözünün içindeki şeytanı hesaplayamadım. Sistemi ben kurdum ama sistemin en büyük açığı da yine benim körlüğüm oldu."

Fırat, fincanını masaya bırakıp kollarını göğsünde kavuşturdu. Gözlerini Ece'den hiç ayırmadan, başını hafifçe iki yana salladı.

"Tıpta buna 'İdiyopatik' vakalar deriz." dedi Fırat. "Bütün testleri yaparsın, MR çekersin, kan tahlilleri kusursuz çıkar. Biyolojik olarak hastanın sapasağlam olması gerekir. Ama hasta gözünün önünde erir. Çünkü tıp, ruhun ne kadar çürüdüğünü, bir insanın içindeki o karanlık hırsın hücreleri nasıl yediğini makinelere dökemez."

Ece yutkundu. Sandalyede hafifçe geriye yaslandı, savunması Fırat'ın bu kusursuz analojisi karşısında yavaş yavaş kırılıyordu.

"Kudret Müdür bizim biyolojik babamız değildi belki," diye devam etti Fırat, "Ama bizi bir araya toplayan adamdı. Sen onun içindeki karanlığı göremedin diye kendini suçluyorsun. Kodların hata yaptı sanıyorsun. Hayır. İhanet matematikle ölçülmez. İhanet, insan doğasının en ilkel, en tahmin edilemez lağım çukurudur. Onu hiçbir yazılım önceden deşifre edemez."

Ece başını öne eğdi. Yıllardır zekasıyla, kurduğu yıkılmaz sistemlerle hayatta kalan o güçlü kadının gözleri ilk defa dolmuştu.

"Peki şimdi biz Kriz Masası'nda kimi dinleyeceğiz? O verileri kimin önüne sereceğim?"

Fırat önce bana baktı. Ben ona güven bir şekilde bakıp gözlerimi yumup açınca gülümsedi. Benden de aldığı destekle Ece'ye döndü.

"Bizi dinleyeceksin," dedi Fırat. Gözlerinde zerre kadar şüphe yoktu. "Sancak Timi'ni. Omuz omuza savaştığın, senin için kurşun yiyen insanları dinleyeceksin. Başımızdaki çatı çökmüş olabilir. Ama biz hala ayaktayız. Ve sen bizim beynimiz olmaya devam edeceksin."

...

Fırat'ın motivasyon konuşmasının ardından bitirdiğimiz fincanlarla birlikte camekanlarla çevrilmiş bilgi işlem odasından çıktık hep birlikte.

O sırada Turan Abi, İlker, Selin ve Bora bir karmaşa içindeydiler.

"Kızım bırak kolumu! Zaten tek kolum çalışıyor, onu da sen mi koparacaksın?!"

"Seni o revir yatağına kelepçelemediğim için kabahat bende!" diye cırladı Selin, Bora'nın sırtına orta hafiflikte silleler indirirken. "Hemşirelerden duyuyoruz, Adam serumu dişleriyle söküp kaçmış ya! Sen komiser misin, firari mahkum mu? İki dakika kahve almaya gittim, adam silah odasına inmiş!"

Bora, Selin'in elinden kurtulup sırıttı ama yüzü hafif solgundu. Gözleri Turan Abi'yi buldu.

Turan Abi önündeki sehpada duran ağır makineli silahın bütün parçalarını yağlamak için sökmüş aklını dağıtmaya çalışıyordu ama bu arbadede pek mümkün görünmüyordu. Zaten Turan Abi'nin suratına bakıldığında Bora ve Selin'in atışması olmasa da o silahı geri toparlayacak motivasyonu olmadığı görülürdü.

"Abi sen bu makineyi böyle ağlayarak yağlarsan," dedi Bora, tek eliyle sandalyeyi çekip Turan Abi'nin tam karşısına, o ağır makinelinin namlusunun ucuna otururken. "O mermi namludan depresif çıkar. Gider hedefi vuracağına, yolda intihar falan eder, mazallah operasyonu yakarız."

Turan Abi, gözündeki yaşı hızla koluna silip Bora'ya ters ters baktı. "Oğlum, benim asabımı bozma. Yürü git işine, kafanı kırmayayım şu halimle."

"Valla bence kır abi, hiç acıma," diye araya girdi Selin, kollarını göğsünde bağlayıp Bora'ya o meşhur, öldürücü bakışlarından birini atarak. "Hatta ver o namluyu ben kafasına vurayım da rahatlayalım. Karargah yas evine dönmüş, komutanımız hain çıkmış, bu hala mermi depresyona girer mi diye geyik yapıyor. Omuzundan değil de keşke dilinden mermi yeseydi de rahatlasaydık."

Bora sahte bir dehşetle elini kalbine götürdü. "Selinciğim, senin o ipek bluzunun altında bir seri katil yatıyor, yemin ederim bak! Ben burada timin babası çökmüş, onu neşelendireyim diye uğraşıyorum, sen beni infaz etmeye yer arıyorsun. Vicdansız!"

"Senin çeneni çekeceğime, koca bir operasyondaki bütün adamları tek başıma indirmeyi tercih ederdim," diye yapıştırdı lafı Selin, zerre taviz vermeden. "Ayrıca Turan Abi'yi neşelendirmek sana mı kaldı serseri mayın? Git köşede kendi kendine patla."

İlker, bu ikisinin o dehşet verici, acımasız ama bir o kadar da komik atışması karşısında kıkırdamamak için dudaklarını birbirine bastırdı.

Turan Abi ise elindeki yağlı bezi masaya fırlattı. Kan çanağı gözlerinde, günlerdir ilk defa ufak, yorgun bir tebessüm belirdi. O koca, makine yağına bulanmış elleriyle uzanıp Bora'nın sargısız omzuna okkalı bir tokat indirdi.

Bora "Ah!" diye inleyip geriye kaykıldı.

"Kız haklı, geveze teneke," dedi Turan Abi, sesi nihayet o ağlamaklı tondan çıkıp o eski, babacan gürlüğüne kavuşarak. "Şu haline bak, yarım porsiyon PÖH olmuşsun hala millete laf yetiştiriyorsun. Yıkılmadık ulan. Satılmış olabiliriz, sırtımızdan vurulmuş da olabiliriz ama bak... Hala dimdik olduğumuz yerdeyiz."

Bora, yediği tokada rağmen sırıttı, sağlam eliyle Turan Abi'ye bir selam çaktı. "Aynen öyle Abi. İhtiyar gitti diye dükkanı kapatacak değiliz." Göz ucuyla Selin'e baktı. "Tabi şu sosyete gülü beni kendi elleriyle boğmazsa, daha çok operasyona gideriz, inşallah."

"Eğer biraz daha susmazsan seni boğacağım anı iple çekmeye başlarım," dedi Selin.

Karargahın buz gibi, yas dolu havası, birbirini zorbalayarak iyileştiren bu delilerin sayesinde bir anlığına dağılmıştı.

...

Aşağıdaki sıcak atışmalar devam ederken, ben karargahın çatı katında, İstanbul'un o gri, kasvetli gökyüzünün altında duruyordum.

Hava soğuktu.

Demir kapı açıldı.

Adım seslerinden onun geldiğini anladım.

Yağız, terasın demir korkuluklarına yaslandı, aramızda yarım metrelik bir mesafe bıraktı.

Bugün aramızda o çekilmiş kılıçlar ve laf sokmalar yoktu.

Bugün düşman değildik; ikimiz de aynı ihanet enkazının altında kalmış iki silah arkadaşıydık.

"Hatırlıyor musun?" dedi Yağız, rüzgara karşı konuşurken. Sesi o kadar yorgun, o kadar normal bir tonda çıkıyordu ki. Yıllar sonra ilk defa, birbirimizi kanatmadan, o buzdan kalkanları indirdiğimiz nadir anlardan biriydi. "Bu gizli operasyon bizi Van'dan ve Ankara'dan söküp ilk yan yana getirdiğinde toplandığımız bu timde, Ece Komiser'i kurtarmak için mahzene iniş planı yaparken, Kudret Müdür bana, 'Sırtını Yankı'ya yasla, o seni kör karanlıktan çıkarır' demişti."

"Hatırlıyorum," dedim, rüzgar saçlarımı yüzüme savururken. Yüzüme buruk, eski günlerden kalma, acıtmayan bir tebessüm yerleşti. "Sen de inat edip 'Benim çıkmaya ihtiyacım yok, onu ben çıkaracağım' diye binaya önden dalmıştın. Sonra neredeyse vuruluyordun. Arkanı her zamanki gibi ben toplamıştım."

Yağız ilk defa hafifçe gülümsedi. Bu acı dolu, sahte olmayan, samimi bir gülüştü.

"Operasyondan sonra bizi kenara çekip yan yana oturtup o meşhur nutkunu çekmişti. 'Siz bir bütünsünüz, ayrı ayrı ölürsünüz' demişti. Şimdi o inandığımız adam bizi sattı. İnanabiliyor musun?"

Ona doğru dönüp, saf bir anlama ve ortak acıyla gözlerinin içine baktım.
O an, gerçekten yirmi yaşımızdaki o çömez, hayalperest polis adayları gibiydik.

"Hep hayal ederdim," dedi Yağız, sessizliği o boğuk, yorgun sesiyle kırarak. Sesi titriyordu ama bu kez öfkeden değil, bastıramadığı o ağır kederdendi. "Akademiden mezun olduğumuz o kura günü... İkimiz de aynı kağıdı çekecektik torbadan. Aynı şehre, aynı karakola atanacaktık."

Gözlerimi ondan kaçırıp ben de puslu ufka baktım. Boğazıma oturan yumru, nefes almamı zorlaştırıyordu.

"Sabahları aynı devriye arabasına binecektik," diye fısıldadım, kendi sesimi zar zor duyarak. "Sen direksiyonda olacaktın, radyoda o çok sevdiğin türküler çalacaktı."

"Sonra tayin işleri bitince," diye devam etti Yağız, yüzünde geçmişin sıcaklığını taşıyan ama bir o kadar da acı veren o buruk tebessümle. Başını hafifçe bana doğru çevirdi. "Annemleri, babamı alıp Afyon'dan upuzun bir konvoyla Ankara'ya, sizin eve gelecektik. 'Allah'ın emri, peygamberin kavliyle' diyecekti babam."

Gözlerim doldu. Rüzgar, biriken o yaşları kurutmaya yetmiyordu.

"Sana damat kahvesini zehir gibi tuzlu yapacaktım," dedim, dudaklarımdan dökülen o kırık kıkırdamayla. "Sen de hiç bozuntuya vermeden, gözümün içine baka baka son damlasına kadar içecektin."

"İçerdim," dedi Yağız, hiç tereddüt etmeden. "Senin elinden zehir olsa içerdim ben. Sonra yüzüklerimiz takılacaktı. Benim inadım, senin ayazına karışacaktı. Dünyanın en yenilmez, en güzel yuvasını kuracaktık."

İkimiz de sustuk.

O hayallerin sıcaklığı, terasın dondurucu soğuğunda bir anlığına ruhumuzu ısıttı.

Ama sadece bir anlığına.

Çünkü ikimiz de o hayallerin aslında nasıl birer cesede dönüştüğünü çok iyi biliyorduk.

"Neden olmadı peki?" diye fısıldadım, başımı ona doğru çevirip, içimdeki cerahati ilk defa bu kadar çırılçıplak ortaya dökerek. "Neden o konvoy Afyon'dan hiç yola çıkamadı? Biz birbirimizi ölümüne severken, neden bir anda ellerimiz koptu?"

Yağız'ın yüzündeki tebessüm silindi. Çenesi kasıldı.

"Çünkü sen savaşmadın," dedi, sesi buruk bir tondan çıkıp, yutkunamadığı o ağır siteme dönüşerek. "Bizim için, o hayaller için zerre kadar mücadele etmedin sen. En ufak bir fırtınada, aramızdaki ilk büyük krizde gemiyi ilk terk eden sen oldun."

"Ben mi terk ettim?!" dedim, sesimdeki o titremeyi bastıramayarak. Ona doğru bir adım attım. "Ben sana tutunmaya çalışırken, sen o inandığın yalanların arkasına saklandın! Beni dinlemedin bile! Bana cevap vermedin. Beni bilmediğim sebeplerle suçladın! İnsan... İnsan sevdiği kadın için dünyayı yakmaz mıydı? Hiç mi sevmedin beni?"

"Seni sevmediğimi mi sanıyorsun?" diye bağırdı Yağız, o da bana doğru bir adım atarak, aramızdaki mesafeyi tamamen kapatarak. Gözlerindeki acı, devasa bir girdap gibiydi. "Ben dünyayı geç tüm bu kainatı senin için cayır cayır yakardım! Ben senin için herkesi her şeyi karşıma alırdım! Ama sen... Sen o kibritin çöpünü bile benim elime vermedin! 'Bana inanmıyorsan bitmiştir' dedin ve arkana bile bakmadan çekip gittin! Bir kez olsun 'Gel yanımda dur' demedin!"

"Çünkü senin yanımda durman için benim sana yalvarmam gerekmiyordu!" diye haykırdım, gözyaşlarım artık yanaklarımdan özgürce süzülürken. Göğsüne doğru işaret parmağımla sertçe vurdum. "Eğer gerçekten aşkın, o evlilik hayallerinin bir ağırlığı olsaydı, senin kalbin kimseyi dinlemez, ne olursa olsun benim önümde siper olurdu! Ama sen kolaya kaçıp benden şüphe etmeyi seçtin! Sen bizim doğmamış çocuklarımızı ve bütün hayallerimizi kendi kibrinle öldürdün!"

Yağız, göğsüne vuran elimi havada yakaladı. Parmakları bileğimi sımsıkı ama bir o kadar da incitmekten korkarcasına kavradı.

Nefes nefeseydik.

Yüzü yüzüme o kadar yakındı ki, o çok sevdiğim, yıllardır burnumda tüten kokusu ciğerlerime doluyordu.

"Benim kibrim değildi," diye fısıldadı Yağız, gözlerinden dökülen o yaşı saklayamayarak. "Benim çaresizliğimdi. Senden tek bir kelime, tek bir açıklama beklerken senin o buz gibi duvarlarına çarpmaktı."

"O duvarları sen ördün..." diye hıçkırdım, elimi onun tutuşundan çekmeyerek.
İkimiz de terasta, yılların getirdiği o korkunç yorgunlukla, birbirimizin gözlerinin içine baka baka kanıyorduk.

O an anladım ki, biz aslında birbirimizden nefret etmiyorduk; biz, yaşayamadığımız o hayallerin, o Ankara'da içilmeyen kahvenin yasını tutuyorduk.

"Kahveler geldi," diyen tok, tanıdık bir ses aniden arkamızdan geldiğinde ikimiz de irkilip elektrik çarpmış gibi birbirimizden uzaklaştık.

Karan, elinde üç karton bardak kahveyle terasın kapısından çıkmıştı. Yüzü yorgundu ama gözlerinde akademi yıllarından kalma, bize güven veren tebessümü vardı. Gelip tam ikimizin arasına girdi ve kahveleri uzattı.

"Kudret Müdür'ün cenazesini kendi içinizde kaldırıyorsunuz anlaşılan," dedi Karan, kahvesinden bir yudum alıp İstanbul'a bakarken. "Hatırlıyor musunuz... Bir gün akademi bahçesinde ceza nöbeti tutarken de böyle üçümüz yan yana dururduk. Siz ikiniz didişirdiniz; ben de her zamanki gibi sizi barıştırmaya çalışırdım."

Yağız hafifçe kıkırdadı, kahvesini aldı. Yüzündeki o kasvet bir anlığına dağıldı.

"Sen hep en akl-ı selimimizdin Amir'im. Bizi o disiplin cezalarından yine hep sen kurtarırdın."

"Benim işim buydu kardeşim," dedi Karan, elini Yağız'ın omzuna atarak. "Sizi korumak. O gün de öyleydi, bugün Kudret Müdür'ün o kumpasından sonra da öyle olacak. Sancak Timi'ni ben toparlayacağım, omuz omuza vereceğiz, merak etmeyin."

O an, aramızdaki nostaljik, akademi kokan samimi hava; benim içimde bir anda çalan tehlike çanlarıyla buz kesti.

Ne oluyordu bize?

İki saniye omuzlarımız düştü, ortak bir acı yaşadık diye, geçmişin yalanlarla dolu maskelerine nasıl böyle kanabiliyorduk?

Biz yıllar önceki akademi öğrencileri değildik.

Kudret Müdür'ün ihaneti canımızı yakmıştı evet, ama bu bizim aramızdaki o devasa yıkımı asla aklayamazdı!

Elimdeki karton bardağı korkuluğun üzerine sertçe bıraktım. Kahve dışarı sıçradı.

"Bu kadar yeter," dedim, sesim saniyeler içindeki o kısa süreli samimiyeti bir kılıç gibi keserek.

Karan ve Yağız bana şaşkınlıkla döndü.

"Ne oldu?" dedi Yağız, kaşlarını çatarak, o nostaljik sersemlikten uyanarak. "Ne oldu bir anda?"

"Hiçbir şey olmamış gibi davranmayı bırakın!" dedim, gözlerimi gözlerine dikerek. "Biz o günlerde kalmadık! Sen bana inanmayı yıllar önce bıraktın! Şimdi Kudret Müdür hain çıktı diye, Karan yine bize iki kahve getirdi diye her şey sil baştan mı olacak sanıyorsun? Biz o eski, masum üçlü falan değiliz! Unutun bunu."

Yağız'ın yüzündeki huzurlu ifade anında parçalandı, yerini kırgın ama öfkeli damarı aldı.

"Ben sadece bu acının içinde omuz omuza durmaya çalışıyorum! İkimizin de dünyası başına yıkıldı, bunu bile kavgaya dönüştürmek zorunda mısın?!"

"Çünkü senin o omuz omuza duruşların hep yalan!" diye bağırdım yüzüne, Karan'ın yanımızdaki varlığını zerre kadar umursamadan. "Sen sadece kendi işine gelen doğrulara sarılıyorsun! Bir gün benim hırsız olduğuma inanırsın, öteki gün bir başkasının sahte sözlerine! Senin adaletin terazisi bozuk bir kere!"

Karan araya girmeye çalıştı.

"Hilal, sakin ol. İkinizin de sinirleri gergin, Kudret Müdür'ün olayı hepimizi-"

"Bana birdaha Hilal deme! Ve bu meseleye sakın karışma Karan!" diyerek ona da o buz gibi öfkemi kustum. "Bizi barıştırmaya çalışma devri yıllar önce bitti! Sancak Timi'ni toparlayacakmış... Sancak Timi çoktan dağıldı!"

Arkamı döndüm ve terasın demir kapısına doğru hızla yürüdüm.

Yağız arkamdan, "Duvarlarının arkasına saklanmaya devam et Aladağlı! Senin en iyi bildiğin şey zaten bu!" diye bağırsa da dönüp bakmadım.

...

Zaman, durmasını en çok istediğiniz anlarda bir kamçı gibi hızlanır.

İnandığınız koca bir dağın, Kudret Müdür'ün korkunç ihanetiyle yıkılmasının üzerinden henüz yirmi dört saat bile geçmemişti.

İçimizdeki o enkazın tozları hala ciğerlerimizi yakıyor, aldığımız her nefes boğazımıza cam kırıkları gibi batıyordu.

Ama Sancak Timi'nin kapısındaki o görünmez tabelada yazan kural belliydi: Düşmeye hakkın yok.

Biz, acımızı namlularımızın ucuna saklamayı öğrenerek büyümüştük.

Şimdi ise, o namluları kime doğrultacağımızı söyleyecek yeni komutanlarımızı bekliyorduk.

Eksi üçüncü katın çelik kapıları, bu kez tok ve kararlı bir sesle açıldı.

Kriz Masası'nın etrafında toplanmış, yorgunluktan ve uykusuzluktan gözleri kan çanağına dönmüş olan timin tamamı aynı anda kapıya doğru döndük.

Karan ve Gürkan Başkomiser, gelenleri karşılamak için masanın başında, ellerini önlerinde bağlamış bir şekilde ciddiyetiyle dikiliyorlardı.

İçeriye ilk adımını atan adam, otuz yıllık devlet tecrübesinin bütün yorgunluğunu ama bir o kadar da sarsılmaz namusunu omuzlarında taşıyan Turgut Müdür'dü.

Kır saçları özenle taranmış, üzerindeki koyu lacivert, hafif bollaşmış takım elbisesi ona eski toprak bir bürokrat havası katmıştı.
Elindeki o yıpranmış deri çantayı masanın bir köşesine bıraktı.
Gözleri yüzlerimizde tek tek, şefkatli ama ağır bir babacanlıkla gezindi.

Onun hemen solundan, ritmik ve yeri delen topuklu ayakkabı sesleriyle o kadın belirdi.

Şahika Müdür.

Üzerinde jilet gibi ütülenmiş, bedeni saran koyu bordo bir döpiyes vardı.
Saçları ensesinde sımsıkı, tek bir telin bile kaçmasına izin vermeyen kusursuz bir topuz yapılmıştı.
Yüzü, adeta mermerden yontulmuş gibi pürüzsüz, soğuk ve otoriterdi. Gözleri, odanın içindeki hüznü veya yorgunluğu zerre kadar umursamadan, doğrudan hedefe kilitlenmiş bir şahin gibi masanın ortasındaki dosyalara odaklanmıştı.

Odanın havası onun girişiyle anında birkaç derece birden soğumuştu.

Turgut Müdür, boğazını hafifçe temizleyip masanın başına geçti.

"Sancak Timi," dedi Turgut Müdür, sesi odaya eski bir radyo frekansı gibi tok ve ağır yayıldı. "Yaşadığınız yıkımın farkındayım. Kudret denen alçak herifin masasında çay içmiş, onunla aynı ekmeği bölmüş insanlar olarak... Sırtınızdaki hançerin acısını en derinden hissediyorum. İhanet, bizim mesleğimizin en karanlık yüzüdür. Ama devlet baki, şahıslar fanidir. Biz buraya sizin yasınızı sonlandırmaya değil; o yası, devletin bekası için öfkeye dönüştürmeye geldik. Ben Operasyon Müdürünüz Turgut Erbay. Arkanızdaki dağ yıkıldıysa, yenisini inşa etmek için buradayım."

Bu sözler, Turan Abi'nin çenesinin titremesine, Yağız'ın ise derin, minnettar bir nefes almasına neden oldu.

Turgut Müdür'ün güvenilir tavrı, darmadağın olmuş bu time bir merhem gibi sürülmüştü.

Ancak o merhemin etkisi, Şahika Müdür'ün buz gibi, keskin sesinin odayı bir jilet gibi kesmesiyle anında buharlaştı.

"Duygusal konuşmalarınız bittiyse, işimize dönelim," dedi Şahika Müdür. Turgut Müdür'e veya Karan'a bakmadan, doğrudan Ece'nin bilgisayarına doğru bir adım attı. Gözleri bizim üzerimizde değildi, sadece verilerdeydi. "Ben İstihbarat Müdürünüz Şahika Taner. Beni bir ablanız veya dert ortağınız olarak görmeyin. Ben sizin tetiği ne zaman çekeceğinize karar veren zihnim. Kudret'in o açgözlü ihaneti yüzünden Simsar'ın ağına ne kadar sızıldığını bilmiyoruz. Ama bildiğimiz tek bir şey var: Operasyonlar durmadı."

Elindeki ince siyah dosyayı Kriz Masası'nın tam ortasına, Kudret Müdür'ün ihanet belgelerinin yanına sertçe bıraktı.

"Dün gece, siz burada kendi yaralarınızı sararken," diye devam etti Şahika Müdür, sesinde zerre kadar acıma yoktu. "Simsar'ın İstanbul'daki uyuyan hücrelerinden biri harekete geçti. Balat'ta tespit ettiğiniz o paravan ofisten, Beykoz'daki terk edilmiş eski bir cam fabrikasına büyük bir teknoloji transferi yapıldığını teyit ettik. Bu sıradan bir silah veya para sevkiyatı değil. Emniyetin ve MİT'in sunucularını dışarıdan çökertebilecek, taşınabilir bir EMP (Elektromanyetik Darbe) cihazı veya devasa bir jammer sistemi kuruyorlar. Eğer o sistem bu gece aktif olursa, Türkiye'nin bütün sınır güvenlik ağları on iki saatliğine kör olacak."

Karan, yorgun ama her zamanki sorumluluk sahibi tavrıyla masaya eğildi.

"Müdürüm, tim henüz kırk sekiz saatlik uykusuzluk ve ağır bir psikolojik travma altında. Dinlenmeye fırsatları olmadı. Hedefin savunma durumu nedir?"

Şahika Müdür, Karan'a dönüp tek kaşını kaldırdı. O bakışta, zayıflığa zerre tahammülü olmayan bir bürokratın soğukluğu vardı.

"Düşman yorulmaz Emniyet Amiri," dedi Şahika, kelimelerin üzerine basarak. "Eğer bu timin psikolojisi bir baskını kaldıramayacak kadar kırılgansa, hemen şu saniye rozetlerini masaya bırakıp revire dönebilirler. Hedefte yaklaşık on beş ağır silahlı koruma var. Fabrikanın içi tamamen cam kırıkları ve paslı metallerle dolu, yani sessiz sızma ihtimaliniz yüzde on. İki saatiniz var Sancak Timi. Ya o fabrikaya girip o cihazı imha edersiniz, ya da sabah bu karargahı tamamen tasfiye ederim."

Şahika Müdür, kimsenin cevap vermesini beklemeden, keskin topuklu seslerini karargahın koridorlarında yankılandırarak odadan çıktı.

Turgut Müdür, onun arkasından hafifçe iç çekip bize "Hazırlanın" dercesine babacan bir baş selamı verdi ve peşinden gitti.

Kriz Masası'nda, buz gibi emirlerin ağırlığıyla baş başa kalmıştık.

...

Müdürler üst kattaki odalarına çekildikten sonra, tim olarak cephaneliğe geçmeden önce dinlenme odasında toplanmış, operasyon ekipmanlarını ve yeni, şok edici komutayı sindirmeye çalışıyorduk.

Odadaki sessizliği, tek kolu askıda olan Bora'nın hayranlık dolu ıslığı bozdu.

"Oha be!" dedi Bora, sağlam eliyle çenesini sıvazlarken. Gözleri kapıya, Şahika Müdür'ün az önce çıkıp gittiği o boşluğa kilitlenmişti. "Abi... O nasıl bir girişti? O nasıl bir çıkıştı? O nasıl bir auraydı öyle? Kadın resmen yürüyen karizma! 'Rozetlerinizi masaya bırakın' derken bir an kendi rozetimi söküp cebine koyasım geldi. Şahika... İsmi bile adamı ortadan ikiye kesiyor."

Odanın diğer köşesinde, çelik yeleğinin cırt cırtlarını kapatmakla meşgul olan Selin'in elleri aniden durdu. Yüzündeki damarlar hafifçe seğirdi. Gözlerini devirip, Bora'ya doğru döndü.

"Gözlerini yuvalarına geri soksan iyi edersin," dedi Selin. "Kadın gelip bütün time fırça attı, dinlenmemize bile izin vermeden bizi ölümün kucağına itti, sen hala gelmiş burada onu övüyorsun bize. Senin o serseri aklını başından almak için bordo bir ceket ve iki bağırtı yetti anlaşılan."

Bora sırıttı, kolundaki askıya rağmen Selin'e doğru muzipçe bir adım attı. Onun bu terslenmesi Bora'nın her zaman inanılmaz hoşuna gidiyordu.

"Ben disiplin severim kızım!" dedi, göz kırparak. "Kadın ne istediğini biliyor, tak tak tak söyledi ve gitti. Bizi senin gibi ince ince, o oje sürdüğün tırnaklarınla deşmiyor en azından. Net kadın."

Selin'in çenesi kasıldı. Çelik yeleğini sertçe aşağı doğru çekiştirdi. "Netmiş," diye homurdandı. "Kadın resmen buzdolabı gibiydi. Hatta don yağı! İçinde zerre kadar duygu yok. Tabi sen o kadar sığsın ki, iki sert bakışa hemen tav oluyorsun. Git o zaman operasyonda Şahika Müdür'ünün çantası falan taşı. Belki sana aferin der."

"Aferin derse alırım valla," dedi Bora kahkaha atarak. "Hem sen niye bu kadar gerildin? Podyumdaki tek kraliçe sen değilsin diye mi bozuldu senin o ipek sinirlerin bakayım?"

Selin, gözlerini kısıp Bora'ya doğru bir adım attı. Parmaklarıyla onun çelik yeleğinin tam göğsüne, tam kalbinin üzerine hafif ama tehditkar bir şekilde vurdu. "Ben kraliçe falan değilim," diye tısladı, dudaklarının kenarında o tehlikeli, alaycı tebessümle. "Çok sevdiğin Şahika Müdür'ün seni o cam fabrikasında unutursa, arkandan ağlamayacak ilk kişiyim, haberin olsun."

Bora, göğsündeki ince parmağın baskısıyla olduğu yerde kalırken, Selin arkasını dönüp saçlarını savurarak cephaneliğe doğru yürüdü. Bora onun arkasından gülümseyerek bakıyordu.

O sırada Fırat ve Ece, odanın diğer ucunda, haritaların başında sessizce konuşuyorlardı.

"Turgut Müdür tam bir devlet adamına benziyor," dedi Fırat, elindeki tüfeğin şarjörünü kontrol ederken. "Omuzlarındaki ağırlık... Belli ki o da çok ihanet görmüş."

"Ama operasyonları Şahika Müdür yönetecekmiş," dedi Ece. "Kadın bizi duygularımızla değil, zaaflarımızla sınıyor. Zerre kadar hata kaldırmayacak bir profili var. Eğer bu gece o fabrikadaki EMP cihazını durduramazsak, bizi gerçekten tasfiye eder."

Ben, Yağız'ın çaprazındaki koltukta oturuyor, mermilerimi şarjöre basıyordum. Yağız da bana bakmadan kendi silahının optiklerini temizliyordu.

Terasın soğuk rüzgarından sonra, aramızda yine o eski, aşılamaz kalkanlar vardı.

Ama Şahika Müdür'ün acımasız emri, en azından bizi yeniden ortak bir amaca, namluların ucundaki ortak düşmana kilitlemişti.

"Fabrikanın içi cam kırıklarıyla dolu," dedi Yağız aniden, doğrudan bana hitap etmeden, ortaya konuşarak. Sesi profesyoneldi. "Sessiz sızma yapamayız. Adımlarımız ses getirecek. Sen dışarıdan, eski vinç kulesinden destek vereceksin. Biz içeri girdiğimiz an, bütün dikkatleri üzerine çekecek bir baskı ateşi istiyorum."

"Baskı ateşi benim uzmanlığım zaten," dedim, mermiyi tok bir sesle yuvaya oturtarak. Başımı kaldırıp onun o yorgun, kahverengi gözlerine baktım. "Sen sadece cam kırıklarının üzerinde yürürken takılmamaya bak. Çünkü ben bir kez daha seni o enkazın altından çıkarmak için geri dönmeyeceğim."

Yağız'ın çenesi kasıldı. Bu lafın altındaki geçmişe dair ağır sitemi anında almıştı. Hiçbir şey söylemeden ayağa kalktı.

"Hazırlanın Sancak Timi," dedi o gür, komuta sesiyle. "Ava çıkıyoruz."

Karan'ın kapıda, bizi "Dikkatli olun, kulağım sizde" diye uğurladığı o dakikaların ardından, siyah operasyon minibüslerine doluştuk.

İhanetin acısı hala taptazeydi.

Kudret Müdür'ün bıraktığı koca boşluk, yeni gelen Şahika Müdür'ün gölgesiyle dolmuştu.

Ama biz Sancak Timi'ydik.

Bizi biz yapan şey karargahtaki adamlar değil, sahada birbirimiz için döktüğümüz kandı.

Beykoz'un karanlık, nemli ve terk edilmiş cam fabrikasının paslı demir kapılarına yaklaştığımızda, içimdeki o keskin nişancı ruhu tamamen uyanmıştı.

Devletin çarkları dönmeye, bizim namlularımız ise o çarkları kanla yağlamaya devam edecekti.

Cam fabrikasının zemininde attığımız her adımda, postallarımızın altında ezilen paslı cam kırıklarının sesi, aslında kendi içimizdeki kırılmış güvenin çığlığıydı.

Karanlığın içine sızarken sadece namlularımızın ucundaki düşmanla değil, kulaklığımızdan beynimize sızan o yeni, dondurucu otoriteyle de savaşıyorduk.

Gecenin zifiri karanlığı, fabrikanın o devasa, kırık camlı pencerelerinden sızan soluk ay ışığıyla yarılıyordu.

Fabrikanın yaklaşık altı yüz metre uzağındaki, paslanmış ve rüzgarda hafifçe sallanan eski bir vinç kulesinin tepesine yuvalanmıştım.

Keskin nişancı tüfeğimin termal optiğinden, fabrikanın labirent gibi karmaşık iç yapısını tarıyordum.

Aşağıda, fabrika zemininde Sancak Timi iki koldan sızma harekatına başlamıştı.

Yağız ve Turan Abi batı kanadındaki üretim holünden ağır adımlarla ilerlerken; Bora ve Selin doğu kanadındaki yükleme rampasını tutuyorlardı. Fırat ve Ece ise, EMP cihazının yerini tespit edip imha etmek için merkezdeki ana jeneratör odasına doğru, bizim açtığımız güvenli
koridordan süzülüyorlardı.

Her şey, bildiğimiz, ezberlediğimiz ölümcül sessizlikle ilerliyordu.

Ta ki, kulaklıklarımızdaki kriptolu iletişim kanalında, Karargahtan gelen o diktatör, pürüzsüz ve dondurucu kadın sesi yankılanana kadar.

"Radar, bana o termal haritayı üç dakika önce göndermeliydin," dedi Şahika Müdür. Sesi o kadar temiz ve üsttenciydi ki, insanın sinir uçlarına jilet gibi batıyordu. "Parmakların zihnin kadar yavaşsa, o sandalyeyi hemen boşalt. Cihazın güç yükleme verilerini hemen ekranımda istiyorum."

Karargahta, İlker'in yutkunduğunu, terleyen elleriyle klavyeye daha hızlı vurmaya çalıştığını buradan bile hissedebiliyordum.

"Müdürüm, cihazın etrafında askeri düzeyde bir sinyal kesici var, tünelliyorum ama bağlantı saniyede bir düşüyor..."

"Bana mazeret değil, sonuç ver," diye kesti Şahika, acımasızca. "O masada oturuyorsan, şifreyi de kıracaksın."

Fabrikanın batı kanadında, elindeki ağır makineli tüfeğiyle karanlığı tarayan Turan Abi'nin adımları aniden durdu. Telsizin mandalına bastı.

"Müdürüm," dedi Turan Abi, sesini alçak ama tehditkar bir seviyede tutarak. "Çocuk şu an üç farklı askeri güvenlik duvarını aynı anda aşıyor. Ensesinde boza pişirmeyin lütfen. Nefes alsın, halledecek."

"Bana işimi öğretme Balyoz," diye tısladı Şahika Müdür, zerre taviz vermeden. "Senin işin namlunun ucunda, benimki bu operasyonun zamanlamasında. İtiraz istemiyorum."

O sırada, doğu kanadındaki yükleme rampasında siper almış olan Bora, telsiz mandalına basmadan kendi kendine mırıldandı ama sesi açık olan kanalından hepimize ulaştı.

"Vay be..." dedi Bora, sesinde hem bir isyan hem de inkar edilemez, serseri hayranlık vardı. "Kadının ses frekansı bile emir kipiyle doğmuş sanki. O otoriter ton, o dişil enerji... İnsanın esas duruşa geçesi geliyor yeminle. Şahika Müdür gerçekten ayrı bir ligmiş."

Onun hemen üç metre solunda, elindeki M4A1 tüfeğiyle bir beton kolonun arkasında siper alan Selin'in çenesi anında kasıldı.

"Eğer o dişil enerjiye bu kadar hayransan," diye homurdandı Selin, telsizden değil, doğrudan aralarındaki mesafeden duyulacak şekilde. Sesi adeta buz kesmişti. "Git Şahika Müdür'ünün topuklu ayakkabılarını falan parlat. Belki sana madalya takar. Ama önce önündeki o tripodu (tuzak telini) gör, yoksa çok sevdiğin otorite senin parçalarını bu fabrikadan cımbızla toplamak zorunda kalacak."

Bora irkilerek önüne baktığında, gerçekten de bacağının sadece birkaç santim uzağında gerilmiş ince bir misina teli gördü. Yutkundu. "Tamam tamam, kızma hemen," diye fısıldadı, adımını yavaşça geri çekerken. "Sadece mesleki bir analiz yapıyordum. Tabi senin sosyete kibrin, başka bir kraliçenin tahtına tahammül edemiyor, anlıyorum."

"Benim tahtım senin o boş gevezeliğinin çok üstünde serseri mayın," diye yapıştırdı lafı Selin. Namlusunu karanlık koridora çevirdi. "Sadece operasyona odaklan."

"Gölge," diye böldü Şahika Müdür'ün sesi kulaklıklarımızda. "Batı kanadındaki ilerleyişiniz çok yavaş. Cihaz yüzde seksen şarja ulaştı. On iki dakikamız var. İz ve Cerrah, hemen merkez odaya giriyorsunuz. Hemen!"

Fabrikanın paslı merdivenlerinde duraksayan Yağız, anında telsize girdi. Sesi öfkeyle titriyordu.

"Müdürüm, merkez odanın önündeki uzun koridoru henüz temizlemedik! Yukarıdaki asma katlarda ısı izleri var. Cerrah ve İz'in ağır balistik zırhları yok, eğer o koridora ben girmeden önce girerlerse çapraz ateşte kalırlar!"

"Devletin bekası senin taktiksel paranoyalarından daha önemlidir Gölge," dedi Şahika Müdür, zerre kadar duygu barındırmayan o metalik sesiyle. "O cihaz aktif olursa İstanbul kör olur. İz, Cerrah, emrimi duydunuz. Merkez odaya girin."

"Şahika Hanım!" Karargahtan gelen bu ikinci ses, Karan'a aitti. Sesi telaşlıve korumacı bir tondaydı. "Arkadaşlar haklı! Onları göz göre göre ateşe atamayız! Önce Gölge'nin koridoru temizlemesine izin verelim. Turgut Müdür'üm, lütfen siz de müdahale edin!"

"Zamanımız yok Karan," diye araya girdi Turgut Müdür'ün o yorgun, arada kalmış, pragmatik sesi. "Şahika Müdür bence de haklı. EMP cihazı patlarsa bütün Marmara bölgesi karanlığa gömülür. Çocuklar... Biliyorum zor, ama o odaya girmek zorundasınız."

Turgut Müdür'ün bu onayıyla birlikte Şahika Müdür'ün otoritesi tamamen perçinlenmişti.

"Anlaşıldı Müdürüm," dedi Ece, emre itaat eden sesiyle. Yanındaki Fırat'a kısa bir bakış atıp, merkez odaya açılan karanlık, geniş koridora doğru adımını attı.

Fırat, MP5'ini omuzlayıp Ece'nin önüne, adeta canlı bir kalkan gibi geçti. "Arka bende, İz," diye fısıldadı o asil, sakin tavrıyla. "Sadece cihaza odaklan."

İkisi, o koridora adım attıkları saniyede adeta Cehennemin kapıları aralandı. Yukarıdaki paslı asma katlarda pusuda bekleyen altı tane ağır silahlı Simsar tetikçisi, ellerindeki uzun namlulu silahlarla aynı anda Fırat ve Ece'nin üzerine mermi yağdırmaya başladı.

"Baskı altında kaldılar!" diye bağırdım, vinç kulesindeki silahımın tetiğini arka arkaya ezerken. Namlumdan çıkan mermiler fabrikanın cam tavanını parçalayıp asma kattaki adamlardan ikisini olduğu yere mıhladı ama açımdan dolayı diğerlerini göremiyordum.

Aşağıda, Fırat ve Ece devasa, paslı bir cam eritme kazanının arkasına son anda kendilerini atmışlardı. Mermiler kazanın kalın çeliğini dövüyor, etraftaki camlar şarapnel gibi üzerlerine yağıyordu.

Kıpırdamaları imkansızdı.

"Gölge! İçeridekiler ateş altında, çıkamıyorlar!" diye bağırdım telsizden.

"Yetişemiyorum Yankı! Önüme barikat kurmuşlar!" dedi Yağız.

Batı kanadından gelen o yoğun makinalı tüfek sesleri, Turan Abi'yle birlikte nasıl bir cenderenin içinde olduklarını kanıtlıyordu.

"İz," diye bağırdı Şahika Müdür kulaklıktan, mermi yağmurunun sesine zerre kadar aldırış etmeden. "Cihazın paneline sadece on metre uzaktasın. Sürünerek git ve o fişi çek! Bu bir emirdir!"

"Müdürüm, delirdiniz mi?!" diye kükredi Karan Amir karargahta. "Ölecekler!"

Kazanın arkasında, mermiler etrafını parçalarken Fırat Ece'nin üzerine kapanmış, kendi bedenini ona siper etmişti. "Çıkamazsın İz," dedi Fırat, dişlerini sıkarak. "Başını kaldırdığın an parçalanırsın."

İşte tam o an, Şahika Müdür'ün emir komuta zinciri, Sancak Timi'nin serseri mayını tarafından kelimenin tam anlamıyla dinamitlendi.

Doğu kanadındaki yükleme rampasında beklemeleri emredilen Bora ve Selin, telsizdeki konuşmaları duydukları an birbirlerine tek bir saniye baktılar.

Şahika Müdür'ün "Bekleyin" emri umurlarında bile değildi. Kardeşleri orada ölürken, o çok etkilendiği 'dişil enerji' Bora'nın umurunda bile değildi.

"Sis," dedi Bora, ölümle dalga geçen hiperaktif komiser ruhuna geri dönerek. Gözlerinde saf bir öfke ve sadakat parlıyordu. "Şu tavanı görüyor musun?"

Selin başını kaldırdı. Merkez odanın asma katına bağlanan devasa, zayıflamış beton ve camdan oluşan çatı kirişlerini gördü.

"Kopar onları Pusat," dedi Selin, silahının mekanizmasını çekerek.

Bora, tek sağlam koluyla yeleğinden çıkardığı C4 bloğunu saniyeler içinde o ana taşıyıcı kolonun üzerine yapıştırdı.

Pimi çekti ve Selin'le birlikte kendini geri fırlattı.

Fabrikanın doğu kanadı korkunç bir gürültüyle patladı.

Patlamanın şiddetiyle, asma katı tutan devasa beton bloklar ve çelik konstrüksiyonlar, yukarıdan Fırat ve Ece'ye ateş açan adamların tam üzerine, büyük bir şelale gibi çöktü.

Ortalığı toz ve duman bulutu kapladı. Adamların çığlıkları enkazın altında boğulurken, asma kat tamamen çökmüştü.

"Cerrah, İz! Çıkın hemen!" diye bağırdı Selin, o zarif bedeninden beklenmeyecek bir çeviklikle enkazın üzerinden atlayarak asma kattan sağ kalan tek tük adamları M4A1'iyle kusursuz atışlarla indirirken.

Fırat ve Ece, toz bulutunun içinden fırladılar.

Ece doğrudan EMP cihazının paneline atladı ve elindeki şifre kırıcıyı sisteme sapladı.

"Pusat! Sis!" diye kükredi Şahika Müdür kulaklıkta, sesi ilk defa kontrolünü kaybetmiş, öfkeden deliye dönmüştü. "Size doğu kanadını tutmanızı emretmiştim! Kimden emir alarak o yapıyı patlattınız?! Bu itaatsizliğin bedelini size ödeteceğim!"

Bora, elindeki boş C4 fünyesini yere fırlattı.

"Müdürüm," dedi Bora, telsizin mandalına basarak. Sesi o kadar net, o kadar tehditkar ve saygısızdı ki. "Sizin yüksek karizmanıza ve yürüyen otoritenize uzaktan saygım sonsuz. Ama eğer bir daha benim kardeşlerimi o masa başından göz göre göre bir kıyma makinesinin içine sürmeye kalkarsanız... Masanıza öyle bir düzenek kurarım ki, o emir kiplerini uzay boşluğunda vermek zorunda kalırsınız. Ve evet! Bu bir tehdittir!"

Bora'nın isyanı, Selin'in yüzünde o tozun toprağın içinde bile parlayan, hayranlık dolu, gururlu bir tebessüm yarattı.

"Şifre kırıldı! EMP deaktive edildi!" diye bağırdı Ece. Cihazın üzerindeki kırmızı ışıklar tamamen sönmüş, İstanbul'u bekleyen o büyük karanlık, bizim omuz omuza verişimizle aydınlığa kavuşmuştu.

Vinç kulesinden tüfeğimi omzuma alıp aşağıya doğru inerken, kulaklıklarda bu kez sadece Karan'ın rahatlamış, derin nefes alışverişi duyuluyordu.

"Hepinizle gurur duyuyorum arkadaşlar," dedi. "Eve dönün Sancak Timi."

Şahika Müdür susmuştu ama o sessizliğin içinde, karargaha döndüğümüzde kopacak olan büyük, bürokratik bir fırtınanın ayak sesleri vardı.

Sancak Timi, fabrikanın zeminindeki cam kırıklarını aşmıştı aşmasına ama asıl savaş, o masanın etrafındaki yeni komutanlarla, asıl şimdi başlıyordu.

Ve biz o masada, omuz omuza durmaya her zamankinden daha kararlıydık.

...

Beykoz'daki terk edilmiş fabrikanın is kokan, tozlu cehenneminden çıkıp Karargahı'ın çelik kapılarından içeri adım attığımızda güneş çoktan doğmuştu.

Üzerimizde barut ve kıl payı atlatılmış ölümün ağır kokusu vardı.

Fırat'ın elleri enkaz tozuna bulanmış, Ece'nin alnında ufak bir sıyrık kanamıştı.

Yağız ve Turan Abi, hücum yeleklerinin ağırlığı altında sessizce yürüyorlardı.

Hepimiz yorgunduk ama EMP cihazını durdurup milyonlarca insanı büyük bir karanlıktan kurtarmanın verdiği gizli ve haklı gururu taşıyorduk.

Ancak eksi üçüncü katın kapıları iki yana açıldığında, bizi beklediğimiz gibi bir zafer kutlaması karşılamadı.

Kriz Masası'nın tam karşısında, ellerini göğsünde kavuşturmuş, gözlerinden kelimenin tam anlamıyla ateş püsküren Şahika Müdür dikiliyordu.

Hemen sağ çaprazında Turgut Müdür kravatını gevşetmiş, endişeli bir yüz ifadesiyle bekliyordu.

Karan ise masanın diğer ucunda, derin bir sessizliğe bürünmüştü.

Gürkan Başkomiser, Ankara daveti sebebiyle bu operasyonda bizimle birlikte olamamıştı. Yine de operasyon sonrası bizi yalnız bırakmamış o odada yönetimle birlikte beklemek varken timin en önünde, bir siper gibi gerilerek bizimle birlikte içeri girmişti

Şahika Müdür'ün bakışları doğrudan hedefine kilitlendi.

"Komiser Yardımcısı Bora," dedi Şahika Müdür'ün sesi. Gözlerini Bora'nın üzerine dikti. "Silahını ve rozetini derhal masaya bırak."

Timin adımları anında bıçak gibi kesildi.

Bora, toz içindeki yüzünü yavaşça kaldırdı. Dudaklarının kenarındaki serseri tebessüm tamamen silinmişti.
Gözlerinde yorgunluktan ziyade saf bir isyan ateşi yanıyordu. Tek kolu askıda olmasına rağmen, dik duruşundan zerre taviz vermedi.

"Anlamadım Müdürüm?" diye sordu Bora, ses tonunu tehlikeli bir sakinlikte tutarak. "Operasyonu tamamladık, hedefi imha ettik. Benim rozetimi hangi gerekçeyle istiyorsunuz acaba?"

"Doğrudan emre itaatsizlik," dedi Şahika Müdür. Masaya doğru bir adım atıp işaret parmağını sertçe mermer yüzeye vurdu. "Telsizden sana verdiğim açık bekleme emrini hiçe saydın. Devletin sana emanet ettiği C4 patlayıcıyı, yetkin dışında ve kendi inisiyatifinle kullandın. Operasyonun güvenliğini tehlikeye attın. Hiçbiri yetmezmiş gibi beni, yani bir üstünü açıkça tehdit ettin. Senin gibi başına buyruk ve hadsiz bir memura benim. komutamda yer yok. Rozetini bırak ve idari soruşturma için nezarethaneye in!"

Bora çenesini sıktı. Sağlam elini yavaşça belindeki beylik tabancasına doğru götürdü. Tetiği çeker gibi değil, teslim eder gibi bir hareketti bu.

Ancak eli silahına değemeden, yanındaki zarif ama çelikten farksız bir el, onun bileğini sıkıca kavradı.

Selin, Bora'nın önüne yarım bir adım atarak kendi M4A1 tüfeğini omzundan indirdi. Silahı büyük bir gürültüyle Kriz Masası'nın üzerine bıraktı. Ardından belindeki rozetini çıkarıp silahın yanına fırlattı.

"O asma katı patlatma kararını birlikte aldık Müdürüm," dedi Selin, sesinde zerre kadar titreme veya pişmanlık yoktu. Kusursuz bir elitist meydan okumayla doğrudan Şahika Müdür'ün gözlerinin içine bakıyordu. "Arkadaşlarımız o koridorda, sizin yanlış zamanlanmış emriniz yüzünden çapraz ateş altında can çekişiyordu. Eğer Pusat'ın rozeti alınacaksa, eş zamanlı olarak benimki de alınmalı."

Şahika Müdür'ün kaşları hayretle ve öfkeyle çatıldı. Sancak Timi'nin bu isyankar dayanışması, onun devlet bürokrasisinde alışık olduğu itaatkar düzene tamamen tersti.

"İkiniz de meslekten men edilmek için yalvarıyorsunuz anlaşılan!" diye bağırdı, sesini ilk defa kontrolsüzce yükselterek.

Fırat, toz içindeki gömleğiyle öne çıktı. "O patlama olmasaydı Ece ve ben şu an ceset torbasındaydık Müdürüm," dedi yatıştırıcı ama kesin bir dille. "Pusat ve Sis
itaatsizlik yapmadı, hayat kurtardı."

Turan Abi devasa cüssesiyle öne doğru bir adım atacakken, Gürkan Başkomiser elini kaldırıp hepimizi durdurdu. Ağır ağır Şahika Müdür'e doğru yürüdü. Elleri arkasında kenetliydi.

"Kimse rozetini masaya bırakmıyor," dedi Gürkan Başkomiser. Sesi bağırmıyordu ama koca karargahta yankılanan mutlak bir ağırlığı vardı.

"Bu timin komutanı benim. Masa başından verilen emirler bazen sahanın gerçeğiyle örtüşmez. Asker veya polis, doğrudan ölüme giden bir emri sorgulama ve kendi inisiyatifini kullanma hakkına sahiptir. Pusat, Fırat ve İz'in hayatını kurtarmak için en doğru taktiksel hamleyi yapmış."

"Sen bu disiplinsizliği savunuyor musun Börü?!" diye çıkıştı Şahika Müdür, otoritesinin sarsılmasından nefret ederek.

"Ben disiplinsizliği değil, silah arkadaşlarımı savunuyorum," diye kesti Gürkan Başkomiser, sözünü sakınmadan. "Bu insanlar kırk sekiz saat önce komutanları tarafından ihanete uğradı. Psikolojileri darmadağın. Buna rağmen gidip milyonların hayatını kurtardılar. Eğer masaya bir rozet konulacaksa, sizin verdiğiniz o yanlış sızma emrini sahada düzeltmek zorunda kalan benim rozetim konulur."

Odanın içindeki tansiyon kopma noktasına gelmişti.

Turgut Müdür, ortamı yumuşatmak için ağzını tam açıyordu ki, masanın diğer ucundaki sakin, pürüzsüz ses araya girdi.

"Gürkan Başkomiser haklı," dedi Karan.

Adımlarını yavaşça masanın ortasına doğru attı. Yüzünde yapıcı, devletin bekasını düşünen, akılcı bir ifade vardı. Doğrudan Şahika Müdür'e dönüp, diplomatik ve saygılı bir tavırla konuşmaya başladı.

"Şahika Müdürüm, haklı öfkenizi anlıyorum," dedi Karan, ses tonuyla odadaki bütün alevleri ustaca bir itfaiyeci gibi söndürerek. "Disiplin, Sancak Timi'nin belkemiğidir. Ancak Turgut Müdürüm de takdir edecektir ki; hedef başarıyla imha edildi, cihaz ele geçirildi ve en önemlisi, tek bir kayıp bile vermedik. Timin bu fevri hareketi bir itaatsizlikten ziyade, Kudret Müdür travmasının getirdiği bir hayatta kalma refleksidir. Lütfen bu konuyu resmi bir soruşturmaya taşımadan, kendi içimizde bir uyarı cezasıyla kapatalım. Aksi takdirde, deşifre olmuş bir teşkilatın içinde yeni bir skandal, basının ve Bakanlığın hoşuna gitmeyecektir."

Karan'ın bu hamlesi kelimenin tam anlamıyla kusursuzdu. Hem Şahika Müdür'e bürokratik bir çıkış yolu sunmuş, hem Gürkan Başkomiser'in otoritesini desteklemiş, hem de Bora ve Selin'in rozetlerini kurtarmıştı.

Şahika Müdür'ün yüzündeki kaslar seğirdi. Karan'ın sunduğu argümanın ne kadar mantıklı olduğunu biliyordu. Geri adım atmak zorundaydı. Derin bir nefes aldı. Gözlerini Bora'dan ve Selin'den çekip, Selin'in masadaki rozetine ve silahına tiksinerek baktı.

"Silahını al Sis," dedi Şahika, buz gibi bir soğuklukla. "Bu geceyi Karan Amirinizin hatırına unutacağım. Ama şunu aklınıza iyi kazıyın Sancak Timi: Burası bir aile kulübü değil. Bir daha benim emrim sorgulanırsa, o rozetleri sökmekle kalmaz, hepinizi meslekten ihraç ettiririm. Şimdi gidin dinlenin. Yarın yeni operasyon dosyalarını inceleyeceğiz."

Şahika Müdür sözlerinin ardından sert topuk sesleriyle odadan çıkıp giderken Turgut Müdür derin bir iç çekti.

"Geçmiş olsun çocuklar. Gidip biraz uyuyun," diyerek o da peşinden asansörlere yöneldi.

Kriz Masası'nda kendi başımıza kaldığımız an, Selin silahını ve rozetini yavaşça masadan aldı. Bora, ona bakıp minnettar ve serseri bir tebessümle göz kırptı.

Gürkan Başkomiser derin bir nefes vererek kendi odasına doğru yürüdü.

Karan ise Yağız'ın omzunu dostça sıvazlayıp bize cesaret veren bir bakış atarak karargahın derinliklerinde kayboldu.

Ben Kriz Masası'nın soğuk mermerine yaslanmış, yaşanan bu bürokratik savaşı izliyordum.

Düşman artık dağlarda veya hücre evlerinde değildi.

Asıl savaş, bu florasan ışıklı odaların içinde, güç zehirlenmesi yaşayan komutanların egoları ve bizim hayatta kalma mücadelemiz arasındaydı.

Sancak Timi'nin artık sadece dışarıdaki şeytanlarla değil, içerideki bu yeni, dondurucu sistemle de başa çıkması gerekecekti.

...

6. Bölüm Sonu.

...

Upuzun bir bölümle yeniden merhabalar Mavi Sirenler okurlarım!

Rekor kelimelik bir bölümle geldim.

O kadar fazla şey oldu ki bölüm kendimi yazmaktan alıkoyamadım.

Zaten son üç bölümdür normalden uzun gelen bölümlerimiz bugün resmen rekora koştu.

Tam 15.242 kelime!

Umarım keyifle ve sıkılmadan okumuşsunuzdur.

Ne düşünüyorsunuz bölüm hakkında?

Neler yaşadınız, hangi duyguları hissettiniz okurken.

Benimle paylaşırsanız çok mutlu olurum!

Yorumlarınızı ve oylarınızı bizden esirgemeyin olur mu?

Bölüm fazlasıyla uzun olduğu için bu seferlik bölüm sonu konuşmasını kısa tutayım diyorum.

Sizleri Sancak Timi'nin güvenli kolları arasına bırakarak bir sonraki bölümü yazmaya devam etmeye gidiyorum.

Bu arada birkez daha hatırlatmış olayım. Hikayemi eş zamanlı olarak Wattpad platformunda da yayınlıyorum.

Dileyenler oradan da takip edebilirler…

Üç gün sonra diğer bölümle görüşene dek kendinize çok iyi bakın!

Hep bizlerle kalmanız dileğiyle.

Bu hikaye atmayı dondurmuş bütün kalplere...

Zeynep.

@bendenizzeyiniz

🚨💙❤️🔥