16. bölüm · Mavi Sirenler
Bölüm 13: Akrep ve Yelkovan Göstergesindeki Cehennem
MAVİ SİRENLER: "Gölge ve Yankı'nın Hikayesi"
13. Bölüm: Akrep ve Yelkovan Göstergesindeki Cehennem
...
"İnsan en büyük yarayı, göğsüne siper ettiği bedenden alır."
"Karanlıkta iz sürerken bulduğunuz her pusula, size doğru yolu göstermez. Bazen ibre, doğrudan cehennemin kapısını işaret eder."
...
İnsan, yuva dediği kavramın dört duvardan, beton kolonlardan ve kiremit çatılardan ibaret bulunduğunu sanarak büyür.
Tuğlalar üst üste dizildiğinde, pencerelere camlar takıldığında bir evin tamamlandığına inanılır.
Gelgelelim ki gerçeğin bu sığ tanımla uzaktan yakından bir ilgisi bulunmaz.
Bir mekanı yuva yapan yegane unsur; içine sızan kahkaha sesleri, demlenen çayın buharına karışan sırlar ve en zor anlarda sırtınızı tereddütsüz dayayabileceğiniz dost omuzlarıdır.
Bazen, boyası dökülmüş, eşyaları tam yerleşmemiş, her köşesinde koli bantlarının izini taşıyan derme çatma bir öğrenci evi; dünyanın en lüks sarayından çok daha sıcak, çok daha güvenli bir kaleye dönüşebilir.
Yeter ki kapıdan içeri adım atan kişilerin kalpleri, aynı ritimle ve aynı sarsılmaz sadakatle çarpmaya devam etsin.
...
(Geçmiş - Nisan, 2005/ İstanbul. Yazar'ın Anlatımıyla.)
İki binli yılların başlarında, İstanbul'un serin, güneşli ve taze çiçek kokan bir pazar sabahıydı.
Polis Akademisi'nin devasa demir kapıları, hafta sonu iznine çıkan öğrencilerin telaşlı adımlarına ev sahipliği yapıyordu.
Katı kuralların, bitmek bilmeyen talimlerin ve ağır hiyerarşinin gölgesinden bir günlüğüne de olsa kurtulmak isteyen gençler; sivil kıyafetlerinin içinde İstanbul sokaklarına karışmak üzere nizamiyeden akın akın çıkıyorlardı.
Bu kalabalığın tam ortasında, aralarında en az iki metrelik mesafe bırakarak yürüyen, birbirlerine bakmamaya özen gösteren iki inatçı öğrenci mevcuttu.
Mert, üzerine geçirdiği siyah deri ceketi, hafifçe çatılmış kaşları ve her zamanki sarsılmaz duruşuyla nizamiyeden adımlarını sertçe atarak çıkıyordu. Gözleri, etraftaki nöbetçi komiserlerin üzerinde geziniyor, kimsenin şüphesini çekmemek adına son derece mesafeli bir tavır sergiliyordu.
Hilal ise, Mert'in birkaç adım gerisinden, kot pantolonu ve üzerine giydiği beyaz spor kazağıyla, başını dimdik tutarak yürüyordu. Kehribar hareleri, etraftaki diğer öğrencilere soğuk ve umursamaz bakışlar atsa da, bütün dikkati önünde yürüyen geniş omuzlu adamın üzerindeydi.
Akademi sınırları içerisinde, ikili arasındaki "baş düşman" maskesi hâlâ en kusursuz şekliyle devredeydi.
Nöbetçi amirlerin gözü önünde, birbirlerinden nefret eden iki rakip öğrenci rolünü oynamak zorundaydılar.
Nizamiye kapısı geride kalıp, akademinin bulunduğu sokağın sonundaki keskin viraj dönüldüğü saniye bütün o sahte düşmanlık, o buz gibi mesafeli tavırlar İstanbul'un serin rüzgarına karışıp tamamen buharlaştı.
Mert, köşeyi döner dönmez adımlarını adeta bir bıçak gibi kesti. Arkasından gelen genç kadının köşeyi dönmesini bekledi. Hilal sokağa adımını attığı an, Mert büyük bir çeviklikle genç kızın kolundan tuttuğu gibi bedenini kendi geniş göğsüne doğru şiddetle çekti.
İki genç aşık, kimsenin göremeyeceği bu kuytu sokağın köşesinde, dünyanın geri kalanını tamamen unutarak birbirlerine sımsıkı sarıldılar.
"Günaydın dünyanın en güzel baş belası." diye mırıldandı Mert, burnunu genç kızın saçlarına gömüp o eşsiz çiçek kokusunu ciğerlerine derin derin çekerken.
Hilal, kollarını sevdiği adamın deri ceketinin üzerinden beline sımsıkı sardı. Dudaklarında, az evvelki soğuk maskesinden eser kalmamış, dünyalar kadar sıcak bir tebessüm yeşermişti. "Günaydın dünyanın en yakışıklı baş düşmanı..." diye mırıldandı kokusunu içine çekerken.
"Yemin ederim, nizamiyeden çıkıp, şu köşeyi dönene kadar geçen beş dakika, bana bir beş asır kadar geliyor! Arkamdan yürürken sana dönüp bakamamak, elini tutamamak resmen ömrümden ömür çalıyor sevgilim." Diye sızlandı Mert kollarını gevşetip genç kızla göz kontağı kurmaya çalışırken.
Hilal'in gamzeleri iyice belirginleşti gülümserken. Başını Mert'in göğsünden hafifçe geriye çekip, yeşil harelerin tam içine baktı. "O kadar iyi anlıyorum ki seni. Bende aynı şeyleri yaşıyorum. Hem de sürekli. Ama biliyorsun sevgilim. Sabretmeliyiz. Bizim için." dedi, fısıltıyla. "Rütbelerimizi taktığımız gün, akademinin tam ortasında elini tutup bütün tabura ilan edeceğim zaten. Yalnız şimdi planımıza sadık kalmalıyız. Konuştuk bunları kaç kere. Tekrara düşmeyelim."
Mert derin bir iç çekip, genç kızın narin parmaklarını kendi büyük avuçlarının arasına aldı. Parmaklarını birbirine kenetlediğinde, yüzündeki bütün o aksi ifade silinmiş, yerini huzur dolu bir gülümseme almıştı. "Planımıza sadığız, tamam. İtirazım yok. Ama ne bileyim. Zoruma gidiyor işte güzelim! Görmek ama dokunamamak... Bakmak ama sarılamamak... Konuşmak ama tartışmak... O kadar zor ki!"
Aynı iç çekişten Hilal de nasibini aldı. Omuz silkerek konuşmaya başladı. "Öyle gerçekten. Şu köşeyi dönmeden evvel bile sanki savaşa gider gibi çıkıyoruz, yürüyoruz. Biz kendimiz yaptık aslında bunu. Ne vardı arkadaş grubu gibi takılsaydık benim kızlarla senin çocuklarla. Kavgalı numarası yapmak da nereden çıktıysa? Liseli miyiz biz?" Dedi kollarını göğsünde huysuzca bağlarken.
Mert'in sıfatında yandan keyifli bir gülüş belirdi. Sırıtışı büyürken işaret parmağıyla genç kızın burnuna dokundu dikkat çekmek istercesine. "Nereden mi çıktı? İlk günden beri beni azarlayıp etrafından kovan ve bu atışmayı başlatan sen değil misin hanımefendi?"
Gözleri birbirini bulduğunda Hilal'in kehribar hareleri panikten titriyordu.
"Sen de sürekli sivrisinek gibi etrafımda dolanıyordun! Terslemeyecektim de ne yapacaktım?" Dedi hiddetle. Göğsünde birleştirdiği kollarını çözmüş sinirle yanlarında yumruk haline getirmişti.
Oysa tam tersi olacak şekilde Mert bu halinden oldukça keyifliydi.
"Demek sivrisinek ha? Bir o olmadığımız kalmıştı." Dedi sahte bir tavırla. Elini ikisi arasında kaldırdı. "İnsan hiç sevgilisine sivrisinek der mi kızım?" Dedi yine iğneleyici bir ses tonuyla.
"Der tabi! Hem ben sevgilim olan Mert'e demiyorum ki! Ben bir kere... O zaman ki ciğerci kedisi Mert'e diyorum." Diyen Hilal'in utançtan yanakları kızarmış bakışlarını başka tarafa çevirmişti. Daha fazla göz teması kurarsa bu laf dalaşını kaybedeceğini biliyordu.
"Görüyor musun şimdi de ciğerci kedisi olduk!" Dedi Mert yine sahte bir hayretle. "Demek hakkımda böyle düşünüyordun ha Aladağlı?"
Bu son kelimeyse Hilal'in antenleri anında dikildi ve hızla saçlarını savurarak arkasını döndü. Mert'i bu kadar yakınında beklemese de burun buruna gelmelerinin dikkatini dağıtmamasına çabalayarak parmak uçlarında yükseldi.
"Demek Aladağlı? Hem de rütbede değilken?" Diyerek trip pozisyonunu almıştı çoktan. Hala burun buruna olmaları nefes alışverişlerinin sıklaşmasına neden olsa da kendini tutuyordu.
"Aynen. 'Aladağlı'. Hem de rütbede değilken." Düye mırıldandı Mert ihtiraslı bir ses tonuyla. Sesi fısıltı düzeyindeydi.
Başını yana 'olur' dercesine salladı genç kız. "Tamam. Tamam o zaman 'Emirdağlı'. Ben bir arkadaşımın davetine gidiyorum. Ve sen arkamdan geliyorsun!" İşaret parmağını aralarında yükseltti. "Sakın yanıma yaklaşayım deme. Yakarım!" Dedikten sonra bir adım geri çekildi ve şimşek gibi genç adamın yanından geçerek saçlarını savura savura yürümeye yeltenecekti ki belinden kavranıp olduğu noktaya adeta bir mıh gibi çakılmayı o da beklemiyordu.
"E yak o zaman! Yanalım!" Dedi Mert yüzleri birbirine milimler kadar yakınken. Göz bebekleri hızla birbirini takip ediyor yüzlerindeki her bir noktayı aceleci bakışlarla tarıyordu. En son ikisinin de hareleri birbirilerinin dudaklarında durduğunda eş zamanlı olarak yutkundular.
Hilal'in vücudu tepki olarak titremeye başladığında bu hisle Mert'in onu sımsıkı tutan elleri şaşkınlığın verdiği afallamayla gevşedi. Bu boşluktan yararlanan genç kız saniyeler içinde kendini toparlayıp elleri arasından sıyrılarak kendi için daha sakin kalabileceği bir mesafede olacak şekilde geriledi. Dağılan saçlarını düzeltti. Boğazını temizledi. O sırada Mert de ensesindeki saçlarını düzeltti ardından yeni yeni çıkan sakallarını sıvazladı. İkisinin de göz bebekleri asla buluşmuyor başka başka taraflara bakıyordu.
Sessizliği bozan Mert oldu.
"Eee? Elimiz boş mu gideceğiz?" Diye sorarken hala başka noktalarda gezdiriyordu gözlerini.
"Nereye?" Diye sordu Hilal gayriihtiyari. Sonrasında sorduğu sorunun anlamsızlığını farkettiğinde boğazını temizleyip yerinde dikleşti. Ona dönen gözlerle kısa bir gözgöze gelse de hemen bakışlarını geri kaldırım taşlarına çekti. Ve sözlerine devam etti. "Hee! Yani... Eli boş gitmek olmaz tabii." Diye toparladı ancak cümlesini.
"Ne alsak ki? Yani... Ne alınır ki böyle zamanlarda? Hiç bilmem. Anlamam da..." dedi Mert bakışlarını genç kızın üzerinden çekmeden.
"Ben anlarım. Anlarım da... Öyle spesifik bir şey yok aklımda. Bakmak lazım." Dedi Hilal yavaş yavaş bakışlarını kaldırıp karşısındaki yeşil harelerle buluşturarak.
"E bakalım o zaman?" Diyen Mert'in yumuşamış sesiydi. Gülümseyerek sevdiği kıza bakıyor onun utangaç bakışlarını seyrediyordu. Bu manzaraya ömrünün sonuna kadar sıkılmadan bakabileceğini bilse de genç kızı utandırmaya daha fazla içi el vermedi. Gülümsemesi yüzünde arkasını döndü usulca. Sol elini arkasına doğru uzattı sonrasında. Hilal'in tutması içindi bu hareketi.
"E bakalım o zaman." Diyen Hilal'in çekingen sesiydi. Usul, utangaç ama sevgi dolu bir tondu bu. Mert'in arkasına uzattığı sıcacık elini sımsıkı tutan soğuk ve zarif bir elin sahibine aitti.
İkisinin de yüzünde aptal bir tebessüm aralarında anlamlı bir sessizlik vardı.
Elini genç kızın başının üzerinden ellerinin ayrılmamasına özen göstererek geçirdi genç adam sevdiği kızı dengine ve sol yanına alırken. Gülüşü daha da büyüdü. Tuttuğu eli daha da sıkı kavradı. Dudaklarına kadar kaldırıp nazikçe öptü, kokladı. Ardından genç kız başını yasladı sevdiği çocuğun omzuna. Huzurlu, yavaş ve sakin bir ilerleyişti bu.
"Şimdi söyle bakalım, bizim Bandırmalı'nın yeni mekanına giderken ne alabiliriz ona?" diye sordu Mert, adımlarını İstiklal Caddesi'ne çıkan ana yola doğru yönlendirirken.
Yeni arkadaşları Karan, Akademi'ye yatay geçişle, dönem ortasında dahil olmuştu.
Öğrenci işlerindeki bürokratik engeller ve yurt kapasitesinin tamamen dolu olması sebebiyle, genç adam kampüs sınırları içerisinde kendine sığınacak bir yer yatacak bir ranza bulamamıştı. Çaresizlikle, Akademi'ye yirmi dakika yürüme mesafesinde, ara sokakların birinde eski ve mütevazı bir öğrenci evi kiralamak zorunda kalmıştı.
İstanbul'a daha yeni adım atmış, şehrin kaosuna henüz alışamamış Karan için bu ev taşıma süreci tam bir eziyete dönüşmüştü. Bu zorluğun farkında olan Mert ve Hilal, Karan'ın ettiği nazik teklifi kıramamış pazar sabahı kahvaltısını genç adamın yeni evinde yaparak, yeni dönem arkadaşlarına omuz vermeyi kabul etmişlerdi.
"Hediyeyi boşver de asıl biz giderken şu meşhur tarihi Osmanlı Fırını'nından bir şeyler alalım bence." dedi Hilal, Mert'in elini hafifçe sallayarak. "Hem sofraya da katkımız olur. Ne dersin? Sonra da vitrinlere bakarız. Belki ufak bir mutfak eşyası ya da hediyelik şık bir şeyler falan buluruz."
"Güzel fikir!"
İki genç, İstanbul'un uyanmaya başlayan hareketli sokaklarında, elleri sımsıkı kenetlenmiş halde yürümeye başladılar.
Yol üzerindeki taze unlu mamuller satan, buram buram susam ve sıcak hamur kokan tarihi fırına girdiklerinde; Mert, camekanın arkasındaki dumanı tüten simitlerden koca bir kese kağıdı doldurttu. Yanına peynirli ve zeytinli poğaçalar ekletmeyi ihmal etmedi.
Fırından çıktıktan sonra, cadde üzerindeki ufak tefek züccaciye dükkanlarını dolaşmaya başladılar. Hilal, ahşap çerçeveli, oldukça zarif ve klasik görünümlü bir duvar saatinde karar kıldı.
"Zamanımız hep beraber, hiç durmadan aksın..." diyerek saati paketlettirdi genç dükkan çırağına.
Mert ise saat fikrini fazla "romantik ve klasik" bularak, bir öğrenci evinin asıl ihtiyacı olan şeyi es geçmedi. Gidip ideal boyda çelik bir çaydanlık satın aldı.
"Türk erkeğinin yakıtı çaydır kızım, saat karın doyurmaz!" diyerek kendi hediyesini gururla Hilal'e savundu. "Saati sen al, çaydanlığı ben alıyorum. İkimizin de gönlü olsun."
Ellerindeki poşetlerle, Karan'ın tarif ettiği adrese doğru ara sokaklara daldılar. Eski, boyaları yer yer dökülmüş, dört katlı bir apartmanın üçüncü katına tırmandıklarında; ikisi de hafifçe nefes nefese kalmıştı.
Mert, üzerinde "3" yazan, cilası solmuş ahşap kapının ziline arka arkaya, ritmik ve sabırsız bir şekilde bastı.
Çok geçmeden, kapının kilidi iki kez döndü ve kapı gıcırtıyla aralandı.
Karan, üzerinde giydiği siyah tişörtü ve altına geçirdiği bol gri eşofmanı ile tam bir bekar erkek modundaydı. Yüzünde ise kocaman, yorgun fakat fazlasıyla samimi bir sırıtışla kapıda dikiliyordu.
"Hoş geldiniz! Tam zamanında geldiniz valla, menemeni daha şimdi ocaktan indirmiştim!" dedi Karan, geri çekilerek arkadaşlarına yol verirken.
Mert, Karan'ın söyledikleriyle oldukça keyiflendi. Ayakkabılarını çıkarttığında kolunu sevgilisinin omzuna atarak içeri geçti. Ayakkabılarını kapının arkasındaki plastik seleye bıraktığında başında dikilen Karan'ın omzuna dostane bir şekilde, vurdu.
"Hoşbulduk kardeşim. Eline sağlık valla! Ev mis gibi soğan kokuyor!" Dedi alaycı sesiyle.
"Mert!" Diye anında uyarıcı tonda yükselen ses ise çantasını içeri bırakan Hilal'e aitti.
Bu uyarıya kahkahalarla güldü Karan.
"Ulan Bandırmalı!" diye seslendi Mert, neşeyle. "Mutfakta savaş mı çıkardın, kahvaltı mı hazırladın belli değil oğlum! Bu tezgahın hali ne?"
Hilal de kıkırdayarak yolda Mert'in ona verdiği deri ceketi çıkardı ve içeri adımını attı. "Sen bu boş boğaza kulak asma Karan. Ellerine sağlık şimdiden. Uğraşmışsın o kadar. Dağınıklıktır toplanır. Ne önemi var. Masa harika görünüyor!"
"Ben niye boş boğaz oldum şimdi ya?!" Diyen Mert'i umursamadı Hilal o an.
"Ne demek arkadaşlar. Umarım size layık olabilmişimdir. Düz masaya geçin ben de çayı alıp geleyim de başlayalım. Menemen soğumasın." Dedi Karan Mert'in omzuna dokunup tekrar mutfağa geçerken.
Mert de başını sallayıp gülümseyerek karşılık verdi genç adama.
"Biz yine de ne olur ne olmaz diyerek fırını toplayıp geldik Bandırmalı. Tezgaha koyduğum poşette simit poğaça falan var. Onları da al gel!"
Deyişinin ardından sırtına inen sert bir darbeyi hiç beklemiyordu genç adam. Şaşkınlıkla sarsıldı.
"Lan!"
"Lan? Asıl sana lan!" Diyen elbette ki kaşları en derinine kadar çatılmış Hilal'di.
"Git de kendin getir, bir orduya yetecek kadar aldığın nevalelerini. Çocuk çayı getireceğim dedi, duymadın mı? Ahtapot değil ya hepsini kuşanıp gelsin."
"Senin elin gün geçtikçe ağırlaşıyor sevgilim. Yakında tescilli Osmanlı tokatçıları listesine adını yazdırırız biz bu gidişle bak ciddiyim!" Dedi Mert bir yandan sırtını sıvazlamaya yetişmeye çalışıp bir yandan da adımlarını mutfağa sürüklerken.
Hilal gözlerini daha da belirtip şakacıktan elini vurmak istercesine birkez daha kaldırdı.
"Mert!"
Dedi uyaran sesiyle birkez daha.
Duyduğuyla hemen adımlarını hızlandırdı Mert.
"Tamam aşkım! Gittim bile ben. Bak! Gittim."
Kısa bir süre sonra Mert ve Karan ellerinde çaydanlık ve simit-poğaça dolu tabakla geri geldiler. Getirdiklerini masanın üzerine yerleştirdiler.
Pencerenin önündeki masa artık bir pazar kahvaltısı için öğrenci evi standartlarında tam tekmil hazır hale gelmişti.
Salonun diğer tarafı ise masa kadar cıvıl cıvıl değildi.
Odanın tam ortasında, yarıya kadar açılmış onlarca karton koli üst üste yığılmıştı. Kolilerin içinden taşan kitaplar, kışlık kıyafetler ve mutfak eşyaları zemin üzerinde darmadağınık bir halde duruyordu. Duvarlar tamamen çıplak ve soluk bir gri renkteydi. Salonun köşesinde, henüz fişe dahi takılmamış, kurulmaya vakit ya da imkan bulunmamış bir televizyon doğrudan parkenin üzerinde duruyordu. Örtüsü kaldırılmamış koltuklar, rulo halde duvara yaslı duran bir halı, tozlu televizyon sehpası ve duvarda asılı bir adet manzara tablosu ile salon hiç de yaşanmışlık hissi veren bir oda değildi.
"Kusura bakmayın ya!" dedi Karan, mahcup bir tavırla ensesini kaşıyarak. "Bütün hafta yurtla uğraş, ev ara, ikinci el eşya ara, derslere git gel derken burayla hiç ilgilenemedim. Her şey geldiği gibi duruyor. İhtiyacım olanları çıkarıp çıkarıp kullanıyorum bir haftadır. Daha düzen kuramadım, temizlik bile yapamadım. Cuma günü de talimde epeyce yorulmuşum. Yatağı kurup sızdım. Ev resmen mayın tarlası gibi, nereye basacağınıza dikkat edin."
"Ya sen ne çekine çekine söylüyorsun. Lafı bile olmaz!" diyerek araya girdi Hilal, elindeki kese kağıtlarını mutfak tezgahının üzerine bırakırken. "Öğrenci evi dediğin tam da böyle olur zaten. E biz de bugün bütün gün buradayız. Kahvaltıdan sonra girişiriz hep birlikte, kolilerin de evin genelinin de canına okuruz valla! Pırıl pırıl yaparız her yeri. Sen hiç dert etme."
O sorada Mert, tamamen karnını doyurmakla meşguldü. Etrafın dağınıklığını farketmemişti bile. Ta ki masanın en ucundaki küçük tavada gördüğü manzara dikkatini çekene kadar...
Tavanın içinde, ne olduğu tam anlaşılamayan, kenarları hafifçe yanmış, bol salçalı bir sosis kızartması denemesi duruyordu. Uzun incelemeleri sonucu bu kanıya varmıştı. Hilal ve Karan'ın oldukça nazik sohbeti arasına ağzındaki lokmayı içtiği çay yardımıyla yuttuktan sonra bodoslamasına daldı.
"Oğlum, bu tavada yatan şeyin bir yemek olduğuna şahitlik edecek üç tane sağlam yeminli şahit bulursan bana mutlaka haber ederek!" diye takıldı, tavayı işaret ederek. "Bildiğin domates salçasını sosislerle boğazlamışsın resmen!"
"Yeme o zaman!" diye çıkıştı Hilal, Mert'in koluna hafifçe vurarak. Genç kızı, arkadaşının emeğini savunmak adına anında gardını almıştı. "Oturduğumuzdan beri nefessiz yiyorsun zaten! Doymadın mı daha? Çocuk o kadar uğraşmış, kendi evinde ilk kahvaltısını hazırlamış bize. Gayet de güzel görünüyor her şey. Arada öyle ufak aksaklıklar olabilir. Hemen eleştiri makinesini çalıştırma."
Mert tam itiraz edecekti ki Karan gülerek ellerini havaya kaldırdı. "Hilal, hiç boşuna savunma beni. Mert sonuna kadar haklı." Dediğinde Mert'in masumca havaya kalkan kaşları havaya giren bir ifadeyle yeniden esas duruşunu aldı. Dudakları keyifle kıvrıldı. Bir şey demesine gerek kalmamıştı zira Karan kendini eleştirmeye devam ediyordu.
"Sosisleri doğrarken tavada kavurduğum salçayı unutmuştum. Biraz yandı. Sonra kurtarırım sandım sosisleri içine attım biraz da su ekledim oldu diye düşündüm. O sırada söğüş tabağını hazırlamaya geçtim. Onları hazırlarken bir baktım bu sefer sosisleri de yakmışım. Hepten heba oldu canım yemek. Hayır işin kötüsü HD'm yemek yandı, hem de tavanın sapı! Ocağın altını kapatmaya gittiğimde ocağın üstüne balık gibi uzanan tava sapını görmek bana da sürpriz oldu."
Karan'ın anlatışı öyle masum ve komikti ki buna artık Hilal de dayanamamış üşü de aynı anda büyük bir kahkaha basarak gülmüşlerdi.
Üç arkadaş, gazete serili ahşap masanın etrafındaki plastik sandalyelerinde attığı kahkahaların etkisiyle aşağı doğru kaymışlardı. Gülmeleri bittiğinde yerlerinde dikleşip kahvaltılarına devam ettiler. yerleştiler.
Çaylar, Karan'ın ondan önceki kiracısından kalan tek demlik çaydanlıkta demlenmiş, buharı tüterek ince belli bardaklara doldurulmuştu. Menemenin tadına yapılan iltifatlar ve dökülen çayların sesine masanın etrafındaki sohbet eşlik ediyordu.
Bu anlar kelimenin tam anlamıyla paha biçilemezdi.
Karan, Bandırma'daki sakin hayatından, deniz kenarındaki rüzgarlı günlerden ve Akademi'nin bu sert, acımasız disiplinine alışmaya çalışırken yaşadığı komik zorluklardan bahsetti.
Mert, Akademi'nin ilk aylarında yediği efsanevi disiplin cezalarını, komiserleri nasıl çileden çıkardığını ballandıra ballandıra anlatıyor; Hilal ise Mert'in bu serseri hallerini dinlerken hem kızıyor hem de kahkahalarına engel olamıyordu.
O kahvaltı masası, sadece karınlarını doyurdukları bir alan değildi. Birlikte yutulan her lokma, içilen her yudum çay; aralarındaki dostluğun, kardeşliğin ve sarsılmaz güvenin temellerine dökülen sağlam bir harçtı.
Kahvaltının sonlarına doğru, Hilal çayından son yudumu alıp başını hafifçe salonun pencerelerine doğru çevirdi. Farkettiği ayrıntılarla gözleri kısıldı. Yüzündeki neşeli ifade, yerini anında titiz, otoriter ve son derece eleştirel bir "anne" edasına bıraktı. İçindeki dürtüler onu buna itmişti.
Pencerelerde asılı duran tüller, sigara dumanından, İstanbul'un egzozundan ve yılların birikmiş tozundan dolayı beyazlığını tamamen yitirmiş, adeta koyu gri bir renge bürünmüştü.
"Karan ya!" dedi Hilal, işaret parmağıyla pencereleri göstererek. "Şu perdelerin haline bir bak! Bunlar perde değil, resmen biyolojik silah haline gelmişler! Eski kiracı da epey tertipli temiz bir bey olmalı herhalde, kar beyazı gibi tutmuş perdeleri maşallah(!) Sen bu evin içinde, bu toz bulutunun altında nasıl nefes almayı planlıyorsun Allah aşkına?"
Karan, çay bardağını yavaşça masaya bırakıp ensesini kaşıdı. Yüzünde suçlu bir çocuğun mahcubiyeti mevcuttu.
"Haklısın Hilal ya!" dedi, sesi cılızlaşarak. "Ev sahibi benden önceki kiracıdan sonra evi hiç temizletmemiş. E benden önce nasıl kullanıldığı da malum? Geçen gün fark ettim ben de. Banyoda eski bir çamaşır makinesi duruyor, ev sahibinin bıraktığı. Ama bir sorun var..."
"Nedir o?" Diye atıldı merakla ikisi de.
"Şey ya... Ben o aletin nasıl çalıştığını, hangi tuşun ne işe yaradığını hiç bilmiyorum. Memleketteyken hep annem hallederdi o işleri. Bozmaktan korktuğum için de dokunamadım, ne yalan söyleyeyim."
Hilal, duyduğu bu çaresiz itiraf karşısında derin bir iç çekti. Sandalyesinden usulca ayaklandı. Kollarını sıvadı.
"E hadi kalk öyleyse!" dedi, Karan'a doğru otoriter bir el işareti yaparak. "Madem bilmiyorsun, öğretiriz. Hocan ayağına geldi. Seni daha fazla bu kimyasal tehlikelerle baş başa bırakamam. Hemen perdeleri kornişlerinden söküyoruz. Makineye atıyoruz bir güzel yıkıyoruz. O makinenin çalışma prensibini sana uygulamalı olarak bizzat ben öğreteceğim. Yoksa bu evin içinde tozdan zehirlenip hastanelik olursun yemin ederim."
Karan itiraz edecek fırsat bulamadan, Hilal'in yönlendirmesiyle sandalyenin üzerine çıkıp grileşmiş perdeleri kornişlerden birer birer sökmeye başladı. Hilal, tozlu perdeleri kucaklayarak hızla banyoya doğru yürüdü. Mert ise masada kalmış, elindeki yarım simidi çiğnerken onları izliyordu.
"Mert! Sen de gelsene! Bırak artık tıkınmayı. Bir yıllık yetecek kadar yedin zaten! Gel, sen de öğren."
Halinden gayet memnun görünse de Hilal'in seslenmesiyle yerinden fırlamış elindeki son lokmayı da ağzına atarak hızla peşlerine takılmıştı.
"Geldim, birtanem!"
Banyonun kapısına doğru sırtını duvara yaslamış bir halde duruyordu. Kollarını göğsünde kavuşturmuş, genç kadının bu "ev hanımı, komutan" hallerini dudaklarında beliren kocaman, dünyalar kadar aşık ve serseri bir tebessümle, büyük bir hayranlıkla izliyordu.
"Bakın şimdi, iyi dinleyin beni!" diyordu Hilal banyonun içinden, makinenin düğmelerini çevirirken. "Önce bu küçük düğmeye basarak makinemizi açıyoruz. Sonra buradaki gözü açıyoruz. Deterjan çekmecesi de diyebiliriz. Şu soldaki en büyük göz, ana yıkama deterjanı içindir. Buraya toz ya da sıvı deterjan koyabilirsin. Ortadaki mavi olan küçük göz sadece yumuşatıcı için, sakın oraya deterjan dökeyim deme Karan, valla makineyi köpük basar! Bu en sağdaki de ön yıkama gözü. Burayı pek önemsememize gerek yok. Geçiyorum. Perdeler hassastır, ve kendi programı vardır zaten. Oraya ayarlıyoruz. Böyle çevirerek. Ama normal kıyafetlerini bak şuradaki sentetik programda yıkayabilirsin. İbre oraya gelecek şekilde döndürürsün. Renkli olanlarını tabi bu programda yıkayabilirsin. Beyazları pamuklu programında yıkayacaksın. Onları yıkamadan evvel ayır ki renkler birbirine girmesin. Yumuşatıcıyı bir kapak kadar, deterjanı da içinden çıkan kürekle bir ölçü kadar koyarsın; o yeterli olur. Kapağı kapatıyoruz. Sonra da çalıştır düğmesine basıyoruz, o da bu. Buna basarak yıkamayı başlatmış oluyoruz. Bu kadar... Anladın mı?"
Karan, Hilal'in yanında adeta not alan uslu bir öğrenci gibi başını sallıyor, "Tamam, sol göz, sentetik... Kapak kilidi. Anladım galiba!" diyerek komutları tekrarlıyordu.
Mert, banyo kapısının pervazına yaslanmış, Hilal'in makineyi çalıştırıp dışarı çıkmasını beklerken içinden sessizce mırıldanıyordu.
"Seviyorum lan seni... Sadece Akademi'deki o dikbaşlı, hırçın hallerini değil; tozlu bir öğrenci evinde kolları sıvayıp perde yıkayan, etrafa emirler yağdıran bu şefkatli, bu anaç hallerini de seviyorum! Çok daha fazla seviyorum hem de. Ulan, kalbime cidden zarar bu kız."
Hilal, makinenin su alma sesinin duyulmasıyla birlikte zafer kazanmış bir edayla banyodan çıktı. Adımlarını hızla mutfağa yöneltti. Elleri belinde, mutfak dolaplarını, tezgahı ve fayansları incelemeye başladı. Parmağını mutfak tezgahının üzerinde şöyle bir gezdirdi. Parmağının ucu, kalın, yapışkan bir toz ve yağ tabakasıyla kaplanmıştı. Yüzünü buruşturdu.
"Karan!" diye seslendi Hilal mutfaktan, sesi bu kez çok daha ciddi, çok daha kararlıydı. "Bu mutfağın hali de hal değil. Dolapların dışı yağdan, içi tozdan görünmüyor! Eşyalarını, tabak çanağını bu halde yerleştiremeyiz. Burası resmen mikrop yuvası!"
Karan mutfağa girdiğinde, mahcubiyeti yüzünden tamamen okunuyordu.
"Haklısın valla, çok pis. Ben hafta içi, derslerden sonra ufak ufak silerim. Sen hiç yorma kendini, bırak kalsın. Bugün pazar, dinlenmeye, sohbet etmeye geldiniz. Sizi temizliğe koşacak değilim."
"Saçmalama!" diye kestirip attı Hilal, inatla. "Bu yağlar, katranlaşmış tozlar ufak ufak silmekle çıkmaz. Derinlemesine girişmek gerekiyor buraya. Bak ben tam şu an kollarımı sıvadım bile ve bu evi pırıl pırıl yapmadan şuradan şuraya da adımımı atmam. Söyleyeyim!"
Karan, genç kızın bu sarsılmaz inadı karşısında çaresizce başını salladı.
"İyi de... Evde doğru düzgün temizlik malzemesi yok ki. İlk geldiğim gün sadece bir şişe bulaşık deterjanı ve sünger alabilmiştim bakkaldan. Cif, çamaşır suyu, yer silme bezi falan, hiçbir şeyim yok."
Hilal, zafer kazanmış bir yüz ifadesiyle Karan'a döndü.
"İşte bu yüzden, sen şimdi hemen aşağı iniyorsun." dedi Hilal, parmağıyla dış kapıyı işaret ederek. "Sokağın başındaki o büyük markete gidiyorsun. Bana yağ çözücü, yüzey temizleyici, çamaşır suyu, iki paket bez, sünger ve bir de kova alıp geliyorsun. Sen malzemeleri getirene kadar da ben şu kahvaltıdan kalma bulaşıkları yıkar, masayı falan toparlarım Mert'le birlikte. Hadi, marş marş!"
Karan, komutanından kesin emri almış bir er gibi yerinde dikleşti yüzünde beliren kocaman gülümsemesiyle.
"Anlaşıldı öyleyse! Emir büyük yerden geldi. İtiraz etmek olmaz. Malzeme tedariki için hemen çıkıyorum ben. Size kolay gelsin."
Genç adam ceketini ve cüzdanını kapıp, hızla dış kapıdan çıkarak merdivenleri koşarcasına inmeye başladı.
Evin ağır ahşap kapısı tok bir sesle kapandığında içerideki bütün kaos, bütün o telaşlı temizlik muhabbeti saniyeler içinde devasa, ağır ve buram buram tutku kokan bir sessizliğe bıraktı yerini.
Evde sırılsıklam aşık iki genç, tamamen baş başa kalmışlardı.
Mert, banyo pervazından yavaşça ayrılıp, adımlarını kasten yavaş ve tehlikeli atarak mutfağa, bulaşıkları toplamaya koyulan Hilal'e doğru ilerletiyordu. Gözlerindeki serseri parıltı, yerini saf, karanlık bir arzuya bırakmıştı.
Hilal, musluğu açmış, eline aldığı süngeri köpürtmeye hazırlanırken; arkasından gelen sıcak, geniş gövdenin kendi sırtına yaslandığını hissetti. Mert'in kolları, sevdiği kızın belini saniyeler içinde sımsıkı sardı. Genç adam, başını Hilal'in boyun girintisine gömüp, derin, sarsıcı bir nefes aldı.
"Kaldık mı şimdi baş başa..." diye fısıldadı Mert, sesi mutfağın fayanslarında yankılanırken kadife kadar yumuşak, bir o kadar da tehlikeliydi. "Az önce etrafa emirler yağdırırken, perdeleri yerinden söktürüp adamı markete yollatırken böyle titremiyordun ama... Şimdi kollarım arasında ürkek bir serçe gibisin. Nerede o komutan hallerin?"
"Çok kötüsün..." diyen Hilal'in titrek sesiydi. Nefesleri yine sabahki gibi sıklaşmış vücudunun herbir yanını heyecan sarmıştı.
"Bakıyorum, ev hanımlığı sana epeyce yakıştı. İçindeki o hırçın polisi bir kenara bırakıp, böyle mutfakta koşturan anaç hallerine şahit olmak... Yemin ederim aklımı başımdan alıyor." Dedi Mert bu sefer de.
Hilal'in elleri suyun altında hareketsiz kaldı. Kalbi, göğüs kafesini kıracakmış gibi gümbürdemeye başladı. Boynunda hissettiği sıcak nefes, sırtına yaslanan sert göğüs, genç kızın bütün savunma duvarlarını eritiyordu. Suyu kapatıp, kollarını beline saran adama doğru yavaşça döndü. Bedeni, doğrudan tezgah ile Mert'in gövdesi arasına hapsolmuştu.
"Senin aklın hep havada ki zaten." diye mırıldandı Hilal, kollarını genç adamın boynuna dolayıp yüzünü Mert'in yüzüne milimetreler kadar yaklaştırarak. Gözlerinde o tatlı, meydan okuyan kıvılcım parlıyordu. "Ayrıca ben sadece arkadaşıma yardım ediyorum. Fazla hayallere kapılma. Ne ev hanımlığı? Polis olacağım ben. Gözü kara bir başkomiser!"
Mert'in dudaklarında eşsiz, zafer kazanmış bir sırıtış belirdi. "Hem de başkomiser?"
"Öyle tabi! Emniyet müdürü bile olurum belki."
"Olursun tabi..." dediğinden ellerini kızın belinden hafifçe yukarı kaydırıp, baş parmaklarıyla Hilal'in yanaklarını usulca okşadı. "Ama işte o zaman bunlara hayal denir. Benimkilere değil. Ben hayal falan kurmuyorum kızım." dedi Mert, gözlerini genç kızın kehribar harelerine sabitleyerek. "Geleceğimi izliyorum şu an. Gün gelecek, seninle kendi yuvamızı kuracağız. Kendi mutfağımızda, sadece ikimiz ve çocuklarımız olacağız. O gün geldiğinde, bana sadece kahvaltı değil, dünyaları hazırlasan yine de doyamayacağım sana..."
Mert'in bu filtresiz, sarsıcı ve tamamen maskesiz itirafı karşısında Hilal'in boğazına koca bir düğüm oturdu. Bütün o asi, laf yetiştiren kadın gitmiş; yerine sevdiği adamın kurduğu yuvada yaşlanmayı hayal eden, sırılsıklam aşık genç bir kız kalmıştı. Dudaklarını araladı, bir şeyler söylemek, bu büyüleyici ana bir cevap vermek istedi.
Tam dudakları birbirine değmek üzereydi ki Mert'in bakışları, Hilal'in omuzunun hemen arkasına, mutfak tezgahının köşesindeki duvara takıldı. Gözlerindeki aşık ifade, anında profesyonel, ciddi bir tehlike algısına dönüştü.
"O ne lan orada?" Dediğinde gözlerindeki bakış derinleşti. "Dur bir dakika güzelim." diyerek başını hızla geriye çekip kaşlarını sonuna kadar çattı. "O prizin hali ne öyle?"
Hilal, anın büyüsünün böyle saçma bir şekilde bozulmasıyla afallayıp arkasına, Mert'in baktığı yere döndü. Salon kapısının hemen dibinde bulunan duvardaki elektrik prizi yuvasından tamamen çıkmış; içindeki kırmızı ve mavi bakır kablolar açıkta, tehlikeli bir şekilde sallanıyordu.
Mert, ellerini Hilal'in belinden hızla çekip prize doğru olmak üzere Amerikan mutfaktan ilerleyerek salon tarafına hızlı adımlar attı. Yüzündeki ifade tamamen değişmiş, ciddi bir tamirci edasına bürünmüştü.
"Bu böyle olmaz ki ama!" diye söylendi Mert, kablolara dokunmadan prizin yuvasını incelerken. "Kabloların ucu tamamen açıkta. Mutfak gibi ıslak zeminli bir alanın yanında, bu prizden çıkacak ufak bir şase, bütün evi saniyeler içinde alev topuna çevirir valla."
Hilal endişeyle Mert'in yanına sokuldu.
"Çok mu tehlikeli? Tesisatçı çağıralım eğer öyleyse Karan gelince. Yoksa yangın çıkarır bu dediğine göre. Mazallah!"
Mert, dudaklarında alaycı, kendinden son derece emin bir tebessümle Hilal'e döndü. Göğsünü hafifçe kabarttı.
"Ne tesisatçısı kızım? Kimi çağıracağız pazar pazar?" dedi, kollarını sıvayarak. "Senin karşında çocukluğunda Afyon'un en meşhur elektrikçi ustasının yani dayımın yıllarca tozunu yutmuş, yazları dükkanda kablo sıyırarak büyümüş çırağı duruyor! Bu işler benden sorulur. Ben şimdi bu prizi beş dakikada jilet gibi yuvaya oturtur, izolasyonunu dahil yaparım. Yangın mangın çıkmaz, sen hiç merak etme. Beş dakika bu. Bir kontrol kalemine bakar."
Mert, etrafa bakınarak hızla salona, dış kapıya doğru yürüdü.
"Sen kahvaltılıkları toparlaya dur, ben hemen buranın icabına bakıyorum." diye seslendi Hilal'e. "Gideyim de karşı daireden alet edevat isteyeyim. Umarım vardır onlarda."
Mert kapıdan çıkarken, Hilal arkasından hayranlıkla başını iki yana salladı. O serseri altında ne kadar becerikli, ne kadar hayatın içinden gelen, sağlam bir karakter barındırdığını görmek, genç kızı her geçen gün ona daha çok aşık ediyordu.
Birkaç dakika sonra Mert, yarım ağız açık bıraktığı kapıdan tam teşekküllü bir alet çantasıyla içeri daldı.
"Valla karşıda oturan Necla Teyze sağ olsun, rahmetli kocasının yadigarı çantayı tereddütsüz teslim etti. Beni çok sevdi, 'Ne kadar efendi, ne kadar becerikli bir çocuksun sen' dedi bana. 'Kızım olsa kesin damat alırdım seni, kaçırmazdım.' Dedi hatta!" diyerek böbürlendi Mert.
Hilal gülerek masadaki son tabakları da lavabonun içine yerleştirdi. "Allah Allah! Sahipliyim zaten ben senin sümüklü doğacak kızlarına kalmadım deseydin!"
"Kızlar doğdu da bir de benle evlenmesi kaldı zaten!" Diye seslendi Mert huysuzca.
"Valla aldığın iltifatlar pek bir keyiflendirmiş seni bilemedim usta! Neyse neyse hadi giriş de görelim bakalım şu çıraklık tecrübeni. Çarpılayım falan deme sakın. Kapatayım mı sigortaları?"
Mert, mutfağın girişindeki ana şalterleri indirip güvenliği sağladıktan sonra, dizlerinin üzerine çöküp prizin açıkta kalan kablolarıyla profesyonelce uğraşmaya başladı.
"Hallettim ben, hallettim!"
Tornavidayı çevirişi, penseyle kablo uçlarını sıyırıp elektrik bandıyla izole edişi öylesine ustacaydı ki, Hilal tezgahın kenarına yaslanmış, elinde kurulama beziyle genç adamın bu odaklanmış, ciddi hallerini nefesini tutarak izliyordu. Tornavidayı sıkarken pazularının kasılması, Hilal'in kalbini bir kez daha yerinden söküyordu.
"İşte bu kadar! İşlem tamamdır." dedi Mert, son vidayı da sıkıca duvara sabitleyip ayağa kalkarken. Ellerini birbirine çırparak tozunu sildi. "Sigortayı açabilirsin şimdi. Kaya gibi oldu, artık su falan sıçrasa da şase yapmaz."
Hilal, ana şalteri kaldırıp mutfağın ışığını yaktı. Işık sorunsuz yandı. Genç kız, elindeki temiz bir bardak suyu, yanına çökerek yerde oturan Mert'e doğru uzattı.
"Eline sağlık öyleyse usta." dedi Hilal, sesini yumuşatarak. "Gerçekten de gelirmiş elinden böyle işler. İnandım. Hakettim bunu, al bakalım."
Mert suyu alıp tek dikişte bitirdi. Bardağı parkenin üzerine bırakıp, aralarındaki mesafeyi saniyeler içinde yeniden sıfırladı. Hilal'i belinden tutup kendine yaklaştırdı.
Onarım işi bitmiş, yarım kalan o büyük tutku kaldığı yerden, çok daha güçlü bir şekilde alevlenmişti.
Mert, alnını genç kızın alnına yasladı. Gözleri kapalıydı. "Şimdi..." diye fısıldadı, nefesi Hilal'in dudaklarına karışırken. "Kaldığımız yerden devam edebiliriz bence. O sihirli ana dönebiliriz. Suyla kurtaramazsın. Ufak bir ödülü hak ettim diye düşünüyorum."
Hilal'in gözleri de usulca kapandı. Dudakları birbirine değmek üzereydi. İkisi de nefeslerini tutmuştu. Zaman o an adeta durmuş gibiydi.
Ta ki, dış kapı kilidinin açılma sesi ve hemen ardından kopan o devasa menteşe gıcırtısı, evin içinde adeta bir bomba gibi patlayana kadar...
"Ben geldim!"
Mert ve Hilal, elektrik akımına kapılmış gibi büyük bir hızla, hatta yıldırım hızıyla birbirinden ayrıldılar. İkisi de panik içinde ayaklanarak odanın farklı köşelerine savruldu.
Karan, iki elinde tıka basa dolu, devasa market poşetleriyle, dirseğiyle kapıyı iterek içeri dalıvermişti. Nefes nefeseydi, merdivenleri koşarak çıktığı belliydi.
"Bütün listeyi eksiksiz getirdim!" diye bağırdı Karan içeriye doğru, poşetlerin hışırtısı eşliğinde mutfağa doğru yürürken. "Hatta fazlasını bile aldım bence. Bulaşık eldiveni de ekledim listeye, ellerin tahriş olmasın diye."
Karan yanlarına girdiğinde, karşılaştığı manzara kelimenin tam anlamıyla bir durum komedisiydi. Hilal, eline geçirdiği dümdüz, bembeyaz ve tamamen temiz bir porselen tabağı, elindeki kurulama beziyle sanki dünyanın en karmaşık, en önemli antika eseriymiş gibi büyük bir ciddiyetle ve çılgınca bir hızla siliyordu. Yüzü kıpkırmızıydı.
Mert ise, az evvel tamir ettiği ve tamamen sapasağlam olan prizin başında diz çökmüş, elindeki kontrol kalemiyle duvardaki vidaya sanki hayatının en zor ameliyatını yapıyormuşçasına hırsla, agresif bir şekilde bastırıyordu.
Karan poşetleri tezgahın üzerine bırakırken, gözlerini ikisi arasında kurnazca gezdirdi.
Zeki çocuktu.
Havadaki o yoğun, elektrikli kokuyu ve ikisinin bu abartılı "iş yapma" paniklerini saniyeler içinde çözmüştü. Dudaklarının kenarında, durumu çaktığını belli eden ama lafını etmeyecek kadar da saygılı olan o meşhur, sinsi sırıtışı belirdi.
"Kolay gelsin ya! Ne bu hummalı çalışma?" dedi Karan, boğazını sahte bir şekilde temizleyerek. Sesine bilerek abartılı bir masumiyet katmıştı. "Misafirlerine iş yaptıran acımasız ev sahibi diye adım çıkacak valla. Ben yokken epeyce yoğun çalışmışsınız anlaşılan. Mert, kardeşim! Prizin vidasını biraz daha sıkarsan duvarda delik açıp yan daireye geçiş yapacaksın haberin olsun. Yeterince sağlam görünüyor. Bırak lan artık!"
Mert, yakalanmanın verdiği o çocuksu panikle hızla ayağa fırladı. Kontrol kalemini alet çantasına sertçe fırlattı. Ensesini kaşıyarak, yanaklarındaki hafif kızarıklığı gizlemeye çalıştı.
"Kablolar açıktaydı da!" diye mırıldandı Mert, sesini kalın tutmaya çabalayarak. "Gevşek bırakmaya gelmez dedim, elektrik bu hem, şakası olmaz. Kontrol ediyordum sadece. İyice oturduğuna emin olmak istedim. Bir şey yok."
"Eyvallah kardeşim. İyi yapmışsın. Ben hiç anlamam o işlerden, sen yapmasan usta çağıracaktım. Başka da priz yok salonda muhtaçtım ona valla. Cansın! Eline sağlık."
"Ne demek..."
Hilal de elindeki bembeyaz tabağı nihayet serbest bırakıp, derin bir nefes alarak poşetlere doğru yöneldi.
"Senin de eline sağlık Karan!" dedi genç kız, konuyu hızla değiştirerek poşetleri boşaltmaya başlarken. "Malzemeler tam istediğim gibi. Artık tam anlamıyla temizlik savaşları başlasın."
Makinenin bitiş sinyali tam da bu gergin ve komik anın üzerine, banyodan tiz bir sesle yankılandı.
"Aaa bak! Perdeler de hazır!" dedi Hilal, eline sarı mutfak eldivenlerini geçirerek. "Karan, sen perdeleri makineden çıkarır mısın? Hemen alalım ki içinde koku yapmasınlar."
"Öyle mi olurlar? Hemen almazsam koku mu yaparlar?"
"Hem de nasıl yaparlar! Kıyafetler de öyle. Bittiğini gördün mü direkt çıkar. Bekletme. Eski makine bir de sonuçta bunlar."
"Nereye koyayım peki çıkarıp?"
"Koyma bir yere, al getir. Direkt asarız kornişlere. Onlar yerinde kururlar zaten. Hem kurarken kokularını da salar evi mis gibi yaparlar. Mert, sen de şu yerdeki kolileri salonun bir köşesine düzenli bir şekilde yığar mısın, sevgilim? Karan perdeleri asarken ayak altında dolanmasınlar."
"Tamam güzelim!"
Üç silah arkadaşı, aldıkları emirle birlikte öğrenci evinin farklı köşelerine dağıldılar.
Hilal, saçlarını pratik, dağınık bir ev topuzu yaptı tepesinde. Elindeki püskürtmeli şişe ve mikrofiber bezle mutfak dolaplarına adeta bir savaş alanına girer gibi daldı.
Mert önce dışına eşya taşıran kolileri düzenliyor ardından bir kenara yığıyordu.
İşini bitirdikten sonra yerde duran televizyonun kurulumuna girişmişti bile. Karan ise adeta kornişlerle ve perde düğmeleriyle kavga ederek hummalı bir uğraş içinde perdeleri geçirmeye uğraşıyordu.
Saatler süren, buram buram yumuşatıcı ve çamaşır suyu kokan; aralarda atılan kahkahalarla, birbirlerine sıçrattıkları köpüklü sularla şenlenen devasa bir temizlik operasyonu başladı.
Mert'in kolileri taşırken kopardığı yaygaralar, Karan'ın perdeleri asarken kornişten düşme tehlikesi atlatıp attığı çığlıklar, Hilal'in mutfaktan yükselen otoriter emirleri...
Derme çatma öğrenci evi, saatler içinde soğuk gri duvarlarından sıyrılıp, taptaze, temiz ve sıcacık bir yuvaya dönüşüyordu.
Akşamın kızıllığı İstanbul sokaklarına çöktüğünde, operasyon nihayet başarıyla tamamlanmıştı.
Mutfak dolapları parlıyor, yerler silinmiş, salonun ortasındaki devasa koli dağları düzenli bir şekilde köşelere istiflenmişti. Pencerelere asılan bembeyaz, mis gibi yumuşatıcı kokan tüller; hafifçe esen rüzgarla birlikte dalgalanıyor, eve eşsiz bir ferahlık katıyordu.
Hilal, elindeki son bezi de lavabonun kenarına fırlatıp, derin ve tükenmiş bir iç çekerek kendini salonun ortasındaki eski kanepenin üzerine sırtüstü bıraktı. Kollarını iki yana açmış, gözlerini tavana dikmişti. Yorgunluktan bedeni paramparçaydı.
"Kollarım koptu yemin ederim!" diye hayıflandı, nefes nefese. "Bitti, bende pil tamamen bitti. Kılımı dahi kıpırdatacak gücüm kalmadı valla."
Kanepenin hemen karşısında, yere gazetelerin üzerine bağdaş kurmuş oturan Mert ve Karan; yorgunluktan birbirlerine yaslanmış, genç kızın bu tükenmiş haline gülerek bakıyorlardı.
"Büyük komutan düştü!" diye takıldı Mert, kıkırdayarak. "Ama yalan yok, evi resmen bal dök yala kıvamına getirdin sevgilim. Ellerine, emeğine sağlık."
Hilal başını yattığı yerden hafifçe kaldırıp, iki gence otoriter bir bakış attı.
"Benim işim bitti de sizin işiniz yeni başlıyor beyler!" dedi Hilal, parmağıyla mutfağı işaret ederek. "Ben o kadar dolabı sildim, pırıl pırıl yaptım. Şimdi siz ikiniz mutfağa geçiyorsunuz, kolilerden çıkan temiz tabak çanağı, benim size tarif edeceğim raflara eksiksiz ve düzenli bir şekilde yerleştiriyorsunuz. Boyunuz uzun, üst raflara yetişirsiniz diye düşünüyorum. İtiraz istemiyorum, haydi!"
Mert ve Karan, birbirlerine bakıp derin, çaresiz birer iç çektiler. İki genç adam, sızlayan bellerini tutarak ayağa kalkıp mutfak dolaplarının yolunu tuttular.
Hilal kanepede uzanmış, keyifle bacak bacak üstüne atarken; mutfak tarafından gelen tabak çanak seslerini, Mert'in "Ulan bu koca tenceleri en üst rafa nasıl sığdıracağız?" şeklindeki isyanlarını, Karan'ın "Aman dikkat et, bir tarafını sakatlama!" uyarılarını gülerek, büyük bir keyifle komuta ediyordu.
"Bardakları sağ tarafa, tabakları alt rafa dizin! Tencereler tezgahın altına, kapalı dolaba girecek! Eğri büğrü koymayın sakın, hepsini hizalı istiyorum!"
Emirler havada uçuşuyor, iki koca polis adayı, mutfakta narin fincanları kırmamak için ecel terleri döküyordu. İşler tamamen bittiğinde, Karan zafer kazanmış bir yüzle telefonunu eline aldı.
"Bu kadar yorgunluğun ve kusursuz temizliğin üzerine, krallara layık bir ziyafeti hak ettik bence!" dedi. "Hemen sokağın başındaki kebapçıdan acılı lahmacun, yanına da buz gibi ayran söylüyorum. Bol salata! Hesaplar benden, itiraz kabul etmiyorum!"
Yarım saat sonra, taze silinmiş parkelerin üzerine serilen gazetelerin etrafında, bağdaş kurmuş üçlü; dumanı tüten, buram buram sarımsak ve et kokan lahmacunları büyük bir iştahla midelerine indiriyorlardı. Kimsenin kibarlık yapmaya, çatal bıçak aramaya niyeti yoktu. Lahmacunlar elle sarılıyor, ayranlar plastik bardaklardan büyük yudumlarla içiliyordu.
Yorgunluğun verdiği o tatlı rehavet, karınların doymasıyla birleşince; gazete kağıtlarının üzerindeki sohbet çok daha derin, çok daha samimi bir boyuta evrildi.
"Biliyor musunuz?" dedi Karan, elindeki ayran bardağına bakarak. Sesi, sabahtan beri süregelen o neşeli tonundan sıyrılmış, yerine son derece duygusal, ağır bir minnet almıştı. "Ben buraya, yani İstanbul'a gelirken içimde koca bir şüphe vardı. Bandırma'nın o sakin, ufak tefek sokaklarından sonra bu devasa şehir, bu acımasız Akademi beni yutar, yok eder diye düşünüyordum. Yurdun kapısından çevrildiğimde, bu boş, tozlu evin içine ilk girdiğimde... Kendimi dünyanın en yalnız, en çaresiz adamı gibi hissetmiştim."
Başını kaldırıp, sırasıyla Hilal'in ve Mert'in gözlerinin içine baktı.
"Bugün... Bu pazar günü, siz o kapıdan elinizde sıcak simitlerle girdiğiniz an var ya! Sanki içimdeki bütün o korku tamamen buharlaştı. Siz bana sadece yardım etmediniz. Siz bana, bu koca şehrin ortasında asla yalnız kalmayacağımı, sırtımı dayayacağım dağ gibi iki dostum bulunduğunu gösterdiniz. Hakkınızı, bu eve kattığınız şu sıcaklığı ömrüm boyunca unutmam. Eyvallah kardeşim. Teşekkürler Hilal."
Karan'ın bu şeffaf, duygu yüklü ve perdesiz itirafı, gazete kağıtlarının üzerindeki havayı anında ağırlaştırdı.
Hilal'in gözleri doldu, dudaklarını birbirine bastırdı. Mert ise, boğazındaki düğümü yutkunarak çözüp, elini Karan'ın omzuna dostça, son derece sağlam bir şekilde vurdu.
"Eyvallah Bandırmalı!" dedi Mert, sesi kadife gibi yumuşak lakin bir o kadar da sarsılmazdı. "Daha tanıştığımız ilk gün kaderimiz birbirine mühürlendi bizim. Ben inandım. Sen bizim kardeşimizsin. Evin evimiz, derdin derdimizdir. Arkana bakmayacaksın, düşersen biz kaldıracağız. Biz düşersek de sen bizi sırtlayacaksın. Mesele bu kadar basit."
Karan, başını yavaşça sallayarak bu derin, kan kardeşliği yeminini onayladı. Gözlerindeki yaşları gizlemek için hızla ayağa fırladı.
"Hadi bakalım, laflarla boğulmayalım daha fazla!" dedi Karan, neşeli ses tonuna hızla geri dönerek. "Mert'in sabah aldığı o şahane çelik çaydanlığı siftah yapma vakti geldi. Size öyle bir yorgunluk çayı demleyeceğim ki, bir şeyciğiniz kalmayacak!"
Karan mutfağa geçip çayı demlerken, salonun karanlık köşelerinde, yeni silinmiş parkelerin üzerinde Mert ve Hilal sessizce birbirlerine gülümsediler. Bu derme çatma öğrenci evi, sadece temizlenmekle kalmamış; aralarındaki o efsanevi, ölüme meydan okuyacak bağın en sağlam temellerinin atıldığı koca bir kaleye dönüşmüştü.
Çaylar, ince belli klasik bardaklarda, tavşan kanı rengiyle salona geldiğinde saat epey ilerlemişti. Gece yarısı yaklaşmak üzereydi ve Akademi'nin hafta sonu izni bitiş saati, devasa bir tehdit gibi kapılarına dayanmıştı.
Üç arkadaş, sıcak çaylarını yudumlayıp son kahkahalarını atarken, Hilal aceleyle saatini kontrol etti.
"Eyvah!" dedi genç kız, elindeki bardağı gazeteye bırakıp hızla ayağa fırlarken. "Saat on buçuğu geçmiş! Nizamiyenin kapıları on birde tamamen kapanıyor. Geç kalırsak sicilimize işler, sabaha kadar nöbet cezası yeriz valla. Mert, hemen kalk, koşarak gitmemiz lazım!"
Mert, çayından son ve büyük bir yudum alıp telaşla ayağa kalktı. Ceketini sırtına geçirirken Karan'a döndü.
"Doğru valla, kalkalım biz. Kardeşim, çay cidden efsaneymiş, yalnız komutan haklı, geç kalırsak bizi ipe dizip sallandırırlar nizamiyede!" dedi Mert. "Biz kaçıyoruz. Ama dur, gitmeden önce sana aldığımız asıl hediyeyi verelim. Hediyeni unuttun Ankara rüzgarı'm!"
"Aaa, doğru! Hediyeyi vermeyi unuttum! Dur bekle getiriyorum."
Hilal, salonun köşesindeki poşetlerin içinden özenle paketlenmiş, ahşap çerçeveli duvar saatini çıkarıp Karan'ın ellerine tutuşturdu.
"Bu da evin yeni üyesi!" dedi Hilal, sıcacık bir tebessümle. "Zaman her zaman iyilikle, sağlıkla ve hep beraber aksın diye aldık. Duvarın en güzel köşesine asarsın."
Karan, elindeki zarif hediyeye bakarken gözleri bir kez daha parladı. Ahşap saati göğsüne bastırıp, iki arkadaşına minnetle gülümsedi.
"Çok teşekkür ederim ya!" dedi Karan, sesi titreyerek. "Gerçekten... Hayatımda aldığım en güzel, en anlamlı hediyelerden biri. Söz duvara kendi ellerimle asacağım."
Üç arkadaş, kapının önünde sımsıkı sarıldılar. Mert ve Karan omuz tokuşturup sarsılmaz birer dost selamı verirken; Hilal, Karan'a tıpkı bir kız kardeş şefkatiyle sarılıp gülümsedi.
Ahşap kapı kapandığında, Karan evinde yalnız kaldı. Gözlerini yeni silinmiş, pırıl pırıl parlayan salonuna, hizalanmış koli yığınlarına ve elindeki ahşap saate çevirdi. İçindeki bütün korkular, bütün o zehirli yalnızlık hissi tamamen yok olup gitmişti. Artık İstanbul'da, bu devasa karanlık şehirde, sırtını gözü kapalı dayayabileceği yıkılmaz bir kalesi vardı.
Mert ve Hilal ise, Akademi'nin nizamiyesine doğru koşar adım giderken; gecenin ayazına inat ellerini birbirine sımsıkı kenetlemişlerdi.
Bu derme çatma öğrenci evinde, sadece tozlu rafları ve gri perdeleri temizlemekle kalmamışlardı.
Yıllar sürecek, ihanetlerle, enkazlarla ve kanlı operasyonlarla sınanacak olan; ancak tonlarca betonun altında dahi asla parçalanmayacak o efsanevi kardeşliğin, sevginin ve sadakatin sarsılmaz temellerini, bizzat kendi elleriyle atmışlardı.
Zaman, ahşap duvar saatinin tiktaklarıyla sessizce akıp gidecek; bu samimi pazar kahvaltısının sıcaklığı, Sancak Timi'nin en karanlık gecelerinde bile ruhlarını aydınlatacak sönmez bir fener olarak kalplerinde daima yanmaya devam edecekti...
...
Zaman, insanın en büyük yanılgısıdır.
Akrep ve yelkovan aynı kadranın içinde dostça ilerliyormuş gibi görünürken; aslında her saniye birbirini kovalar, birbirini kesip geçer.
Geçmişte, umutla, sevgiyle duvara asılan ahşap bir saat; sadece mutlu günleri değil, aynı zamanda yaklaşan felaketlerin de geri sayımını yapabilir.
Kardeşlik yeminleri edilirken içilen sıcak çayların buharı, yıllar sonra genzi yakan zehirli bir dumana dönüşebilir.
Sırtınızı dayadığınız dağ, içindeki cehennemi gizleyen uykuda bir yanardağ ise; patlama anında kaçacak hiçbir yeriniz kalmaz.
Sadece henüz yüzleşme vakti gelmemiştir.
Sırlar, tiktakların arasında sessizce zamanını bekler.
...
(Günümüz. Nisan, 2017. - Yeni Sancak Yerleşkesi Lojmanları. - Hilal'in Anlatımıyla.)
Hastane koridorlarındaki keskin antiseptik kokusu, ciğerlerimden yavaşça siliniyordu.
Karan'ın odasından çıkıp, zırhlı araçla yerleşkeye dönüş yolculuğumuz da gidişimiz kadar sessiz, ağır, kelimelerden arınmış bir halde geçmişti.
Ateşkes ilan etmiştik.
Düşmanlıklarımızı, didişmelerimizi hastane kapısının dışında bırakmıştık.
Yağız ile yan yana, yeni tahsis edilen lojman binalarına doğru yürüyorduk.
Gecenin ayazı yüzüme çarparken, zihnim tamamen az evvelki hastane ziyaretindeydi. Karan'ın solgun yüzü, bacağındaki sargılar zihnimde dönüp dururken; içimdeki minnet duygusu her geçen saniye biraz daha büyüyordu. Hayatımı kurtaran, kendi canını hiçe sayan bir kahramandı gözümde.
Adımlarımız, karanlık bahçede senkronize bir ritimle ilerliyordu. Sessizliği bozmaya niyetim yoktu, görünüşe göre yanımda yürüyen bedenin de çenesini kapalı tutası vardı.
Ta ki, lojman binalarının ayrım noktasına gelene dek...
Üçüncü ve ikinci lojman binalarına giden yolun çatallandığı noktada adımlarımız aynı anda durdu.
Rüzgar hafifçe esiyor, yerleşkenin yüksek duvarlarına çarparak uğulduyordu.
Yağız, ellerini ceplerinden çıkardı. Bedenini tamamen bana doğru çevirdi. Yeşil harelerinde az evvelki ağır, ciddi havanın aksine; son derece tanıdık, muzip ve kışkırtıcı bir parıltı mevcuttu. Dudaklarının kenarı hafifçe yukarı kıvrıldı.
"İtiraf et hadi!" dedi, gecenin sessizliğini bölen ilk kişi olarak. Sesi, yorgunluğuna inat oldukça keyifliydi. "Hastane odasında bana tek bir laf dahi sokmamak, iğneleyici cümleler kurmamak için dilini ısırıp kanattın değil mi Aladağlı? Kendini zor tuttuğun resmen gözlerinden okunuyordu."
Dudaklarımdan hafif, bastıramadığım bir tebessüm firar etti. Başımı iki yana sallayarak kollarımı göğsümde kavuşturdum.
Ateşkes ilan etmiştik, kavga etmeyecektik.
Sözümüz sözdü.
Yalnız bu kural, tatlı bir atışmadan mahrum kalacağımız anlamına gelmiyordu.
"Asıl sen kendine dönüp bir baksana Emirdağlı!" diye karşılık verdim, çenemi dikleştirerek. "Bütün ziyaret boyunca efendi, uslu, laf dinleyen bir arkadaş taklidi yaparken ecel terleri döktün. Karan'ın karşısında resmen pamuk gibiydin. Senin bu kadar medeni davranabildiğini görmek, inan ki beni derinden sarstı."
Bu lafımın üzerine derinden, son derece sesli bir kahkaha attı. Bütün yorgunluğu, bütün karanlığı bir saniyeliğine silinmiş gibiydi.
"Senin dilin yine zehir zemberek çalışmaya başladı Devre'm! Formundasın." dedi, kahkahasını bastırmaya çabalayarak. Üzerime doğru yarım olacak şekilde bir adım attı. Aramızdaki mesafe daraldığında, kokusu doğrudan ciğerlerime doldu. "Hani ateşkes ilan etmiştik? Anlaşmayı daha ilk saatten bozuyorsun bakıyorum."
"Ben anlaşmayı zerre kadar bozmadım bir kere!" dedim, geri adım atmayarak. Gözlerinin ta içine, meydan okuyan bir ifadeyle dikildim. "Ateşkes, birbirimizi yaralamamak, kavga etmemek içindi. Gerçekleri söylemek anlaşma ihlali sayılmaz. Kabul et, uslu çocuk rolü seni epeyce zorladı."
Gözlerini gözlerimden ayırmadan sağ elini kaldırdı ve işaret parmağını yavaşça kendi şakağına vurdu.
"Rol falan yapmadım ben." dedi, sesi aniden bir tık daha derinleşerek. "Sadece kardeşim bildiğim adama karşı görevimi yerine getirdim. Bir de... Seninle böyle sessiz, kavgasız, sadece yan yana durabilmenin tadını çıkardım. Fena da sayılmazdı hani. Ne dersin?"
Yutkundum.
Bu beklenmedik, şeffaf itiraf karşısında kalbim bir saniyeliğine teklemişti. İçimdeki duvarların sarsıldığını hissetsem de, maskemi sağlam tutmaya çalıştım.
"Yani... Fena değildi." diye mırıldandım, bakışlarımı hafifçe kaçırarak. "Zaten sürekli didişmek, ikimizi de fazlasıyla yoruyor. Kısa bir an için böyle insan gibi davranabilmek ikimize de iyi geldi."
"İnsan gibi davranabilmek ha?" diye tekrarladı, dudaklarını birbirine bastırarak gülmesini engellemeye çabalarken. "Senin 'insan gibi' dediğin halin buysa, işimiz epeyce zor demektir Aladağlı. Zira çenenden bir saniye bile kurtulamıyorum da."
"Kurtulmak istediğini hiç sanmıyorum Emirdağlı!" diyerek lafı yapıştırdım anında. Göz kırptım. "Hadi, git artık. Dolaşma çevremde daha fazla. Bugünlük sana katlanma kotamı fazlasıyla doldurdum. Aşım halindeyim hatta! Kızların yanına geçip şu bitmek bilmeyen günün yorgunluğunu üzerimden atmak için can atıyorum."
Bu meydan okuyan tavrım karşısında yenilgiyi büyük bir keyifle kabul etmiş gibi başını salladı. Ellerini tekrar ceplerine yerleştirdi.
"Haklısın aslında." dedi, sesinde eşsiz, sıcacık bir tınıyla. Gözleri yüzümün her detayını son kez ezberliyormuş gibi üzerimde gezindi. "Yeterince ortak paydada bulunduk. Ziyadesiyle fazla. Dağılalım burada. Sen de git dinlen. Yarın Kriz Masası'nda uzun bir gün bizi bekliyor."
"Öyle yapacağım zaten!"
Arkasını dönüp ikinci lojman binasına doğru yürümeye başlamadan evvel, omzunun üzerinden son bir kez bana doğru baktı.
"İyi geceler Devre'm..." diye fısıldadı gecenin karanlığına. "Ateşkese sadık kaldığın için teşekkürler."
"Ateşkes güvende." diye karşılık verdim, dümdüz ve tavizsiz bir ifadeyle. "Şimdilik, merak etme."
Adımlarımı üçüncü lojmana doğru yönlendirirken, derin bir nefes aldım.
Bu ateşkes, kavgadan çok daha tehlikeli sulara sürüklüyordu bizi.
Hissedebiliyordum.
Yine de...
Yüzmekten zerre kadar şikayetçi değildim.
...
Dairenin kapısını yavaşça araladığımda, içeriden yükselen taze demlenmiş çay kokusu ve hafif, tatlı bir kıkırdama sesi beni karşıladı.
Üçüncü lojman binasının en üst katındaki bu geniş, yüksek tavanlı ve son derece modern döşenmiş daire; Sancak Timi'nin kadınlarına tahsis edilmişti.
İçeri adımımı atıp ağır çelik kapıyı arkamdan kilitledim. Holdeki askılığa ceketimi asarken, salondaki manzaraya bakıp dudaklarımda kocaman bir tebessüm yeşermesine engel olamadım.
Selin, üzerine bol bir eşofman takımı giymişti. Zümrüt yeşili gözleri yorgunluktan hafifçe kızarmış olsa da, elindeki ince belli çay bardağıyla L koltuğun en geniş köşesine kurulmuş, keyifle çayını yudumluyordu.
Ece ise, uzun saçlarını tepesinde dağınık bir topuz yapmış, salonun geniş pencerelerindeki jaluzileri ve güvenlik kilitlerini büyük bir ciddiyetle kontrol ediyordu. Fırat'tan bulaşan şu meşhur kontrolcülük huyu, belli ki Ece'nin de genlerine işlemeye başlamıştı.
"Nihayet aramıza teşrif edebildiniz be Komiserim!" dedi Selin, çay bardağını ufak sehpaya bırakırken. Yüzünde, zerre kadar gizleme gereği duymadığı son derece kurnaz, imalı bir sırıtış mevcuttu. "Biz de Ece Komiserle beraber 'Acaba hangi karanlık köşede, kiminle hararetli bir toplantıya daldı?' diye iddiaya girmiştik. Flaş bellek arama bahanesi epeyce uzun sürdü sanki, ne dersiniz?"
Gözlerimi devirerek salonun ortasına doğru yürüdüm. Kendimi Selin'in hemen yanındaki boşluğa, yumuşak minderlerin üzerine ağır bir çuval gibi bıraktım.
"İddiaya falan girmeyin, çünkü kaybedersiniz." dedim, sesimi bilerek bıkkın tutmaya çabalayarak. "Yağız Komiserle denk geldik. Ortak bir kararla Maltepe'deki askeri hastaneye gittik. Karan Amir'i ziyaret ettik. Ortak arkadaşımız sonuçta. Bacağı epeyce kötü durumdaymış ama morali yerindeydi. Ziyaret iyi geldi hepimize."
Ece, penceredeki son kilidi de kapatıp yanımıza, koltuğun diğer ucuna yerleşti. Kahverengiye çalan ela tonundaki gözlerini doğrudan yüzüme dikti.
"Hastaneye gittiniz demek." diye tekrarladı, kelimelerin üzerine basa basa. "Hem de Yağız Komiserle beraber? Yan yana. Aynı arabanın içinde. Üstelik birbirinizi boğazlamadan, saç baş yolmadan, silah çekmeden geri dönmeyi başardınız. Doğru mu anladım?"
"Gayet de doğru anladın. Ece Komiser. Maşallah sana!" diyerek başımı salladım. "Hastane ziyareti boyunca geçerli olacak bir ateşkes ilan ettik. Karargahın duvarları arasına dönüş yapana kadar birbirimize nötr ve saygılı davrandık. Büyütülecek bir şey değil."
Selin, Ece'ye dönüp kahkahayı bastı.
"Ateşkesmiş! Ece Komiserim, sen inanıyor musun bu masala? Kusura bakmayın Gökçe Komiserim ama sizin ateşkesiniz, yan yana geldiğiniz ilk saniyede gözlerinizle birbirinizi yemeye başlamanızla son bulur bence. Bahçede yürürken bile aranızdaki elektrik akımından bütün yerleşkenin şalterleri atacak diye korktum resmen ben."
"Katılıyorum!" diyerek destek verdi Ece.
Yanaklarımın ısındığını hissettim.
Bu kızların radarından hiçbir detay, hiçbir duygu kırıntısı kaçmıyordu.
Sancak Timi'nin kadınları, sadece sahada değil; hisleri okuma konusunda da kelimenin tam anlamıyla ölümcül birer ajandı.
"Tamam, yeter! Uzatmayın." dedim, ellerimle yüzümü hafifçe serinletmeye çalışarak. "Durum bildiğinizden çok daha farklı. Evet, didişmeyi bıraktık bir süreliğine. Yalnız şu an odaklanmamız gereken bambaşka, çok daha devasa bir kriz var. Simsar... Adam resmen hepimizi parmağında oynattı. Dublörü önümüze atıp, karanlıkta kayboldu. Kendi gölgemizle savaşıyoruz."
Konunun operasyonun gerçekliğine, sahte baronun yarattığı yıkıma gelmesiyle beraber; salondaki neşeli, kız kıza kıkırdaşan hava saniyeler içinde dağıldı. Savaşçı maskelerimiz yeniden yüzümüze yerleşti.
Selin derin bir iç çekip arkasına yaslandı. "Haklısınız komiserim." diye mırıldandı, sesi ciddileşerek. "Bora ile sağ kanadı patlatıp içeri daldığımızda, herifin gözlerindeki korkuyu bizzat gördüm. Gerçek bir liderin, Karargah yıkacak kadar güçlü bir baronun gözlerinde böylesi bir çaresizliği göremezsin. Karşımızdaki piyon sıradan bir taşerondan başkası değildi. Zaten böyle kolay yakalanması başından beri fazla kusursuz geliyordu."
Ece de başını sallayarak onayladı.
"Turgut Müdür'ün pasif izleme kararı en mantıklısı. Düşman bizi tanıyor, adımlarımızı biliyor. Biz ise tamamen körüz. Yarın Kriz Masası'nda flaş bellekten çıkan sahte verileri bile satır satır incelememiz gerekecek. Yağız Komiser haklı, hiçbir sistem kusursuz tasarlanamaz. İllaki dijital bir iz, ufak bir hata bırakmışlardır."
Ayağa kalkıp mutfağa doğru yöneldim.
"Ben de bir çay alıp geleyim. Boğazım kurudu."
Mutfaktan çayımı alıp salona döndüğümde, Selin ve Ece'nin yüzünde kocaman, keyifli bir sırıtış mevcuttu.
Aşağı kattan gelen sesler erkeklerdeki durumun bizimki kadar berrak olmadığını işaret ediyordu.
"Bırakalım erkekler kendi kaoslarında boğulsunlar." dedi Selin, çay bardağını havaya kaldırarak. "Biz bu gece sadece dinlenip, yarınki dijital savaşa hazırlanım. Sancak Timi'nin kadınları olarak, yılanın başını koparana kadar durmak yok."
Bardaklarımızı usulca birbirine tokuşturduk.
Gecenin karanlığı İstanbul'un üzerine çökerken, lojman dairemizin duvarları arasında paylaşılan bu yemin; yarın kopacak dijital fırtınaların en sağlam kalkanıydı.
Biliyorduk; güneş doğduğunda, Mavi Sirenler şarkısını çok daha acımasız, çok daha ölümcül bir tonda söylemeye başlayacaktı.
...
İstanbul'un üzerine çöken karanlık gece, yerini usulca puslu, serin bir nisan sabahına bıraktı.
Sancak Yerleşkesi'nin yüksek beton duvarları arasına sızan ilk güneş ışıkları, içeride kopacak dijital fırtınanın habercisi gibi soluk ve keskindi.
Lojman dairesindeki huzurlu uykumuz, saat tam altıda çalan alarmın acımasız sesiyle bıçak gibi kesildi.
Yeni evimizdeki ilk sabah rutini, tıpkı askeri bir nizamiyeyi andırıyordu.
Selin, kahveleri demlerken; Ece ve ben hızla sivil taktik kıyafetlerimizi kuşandık. Aramızda tek bir gereksiz kelime dahi sarf edilmedi. Zira zihinlerimiz çoktan eksi üçüncü kattaki soğuk brifing odasına, Kriz Masası'nın devasa ekranlarına ışınlanmıştı.
Sıcak kahvelerimizi yudumlayıp daireden çıktığımızda, bahçeyi aşıp ana binaya gelişimiz ardından yerleşkenin koridorlarında aynı ağır ve kararlı sessizlik hakimdi.
Asansörün düğmesine basıp eksi üçüncü kata doğru süzülürken, midemde giderek büyüyen gerginliği bastırmaya çabalıyordum. Asansörün çelik kapıları iki yana açıldığında, Sancak Timi'nin kalan üyelerinin çoktan Kriz Masası'nda yerini aldığını gördük.
Gürkan Başkomiser, masanın başında dikiliyor, elindeki tablet ekranına çatık kaşlarla bakıyordu.
Turgut Müdür ve Şahika Müdür, devasa ana ekranın önünde fısıldaşarak durum değerlendirmesi yapmaktaydı.
Fırat, elindeki dosyaları simetrik bir milimetrik hizayla masaya dizerken; Bora ve Volkan, belli ki geceyi epeyce zorlu geçirmiş bir yüz ifadesiyle, sessizce kahvelerine gömülmüşlerdi.
Toprak'ın sessizlik yemini ve Fırat'ın düzen takıntısı, bu iki geveze genci şimdiden epeyce yıpratmıştı.
Benim gözlerim ise gayri ihtiyari, masanın en uç köşesine, üç devasa monitörün arkasına barikat kurmuş adama kaydı.
Yağız Mert Çağlayan.
Gözaltlarındaki morluklar ve dağılmış saçları, gece boyu zerre kadar uyumadığının en bariz kanıtıydı.
Selin ve Ece ile birlikte masadaki yerlerimize geçtik.
"Günaydın Sancak Timi!" dedi Turgut Müdür, sesini bütün odaya duyurarak. "Pasif izleme evremizin ilk sabahına başlıyoruz. Öncelikle Yağız Komiser, bize durum raporu verecek. Bulduğumuz her kırıntı, düştüğümüz bu kör kuyudan çıkmamız için bir merdiven basamağıdır. Söz sende Gölge."
Yağız, parmaklarını klavyeden çekmeden başını hafifçe kaldırdı. Yeşil hareleri, kan çanağına dönmüş olmasına rağmen çelik gibi kararlı bakıyordu.
"Şahika Müdürün içeriye sızarak kopyaladığı flaş bellek, ilk bakışta tamamen içi boş, sahte transfer dosyalarıyla doldurulmuş bir çöp yığını gibi görünüyordu." dedi Yağız, kalın ve uykusuzluktan çatallanmış sesiyle. "Bizi kandırdıklarını, iz bırakmadıklarını sandılar. Yalnız, şeytan her zaman detaylarda gizlidir. Sahte dosyaların altına gizlenmiş, silinmiş zannedilen bir önbellek kalıntısı buldum."
Bütün timin dikkati anında onun sözlerine kilitlendi. Nefesimi tuttum.
Sonrasında İlker, Yağız'ın direktifiyle enter tuşuna sertçe bastığında; ana ekrandaki yeşil kodlar silindi, yerine karmaşık, kırmızı renkli bir dijital ağ haritası belirdi. Haritanın merkezinde, yanıp sönen tek bir nokta mevcuttu.
"Adamlar, dublör Rıza'yı gemiye yerleştirirken şifreli bir frekans üzerinden tek seferlik bir onay kodu kullanmışlar." diyerek açıklamaya devam etti Yağız, elindeki lazer işaretleyiciyle ekrandaki kırmızı noktayı göstererek. "Kodu gönderen cihaz, bir saat önce tamamen imha edilmiş. Yalnız, bu sinyalin uydudan sekip düştüğü ilk sunucunun konumunu tespit etmeyi başardık. Simsar'ın sağ kolu, yahut bizzat kendisi; bu onayı doğrudan İstanbul'un sınırları içinden, terkedilmiş eski bir fabrikadan vermiş."
Gürkan Başkomiser'in gözleri parladı.
"Konum neresi peki? Doğruluğundan emin miyiz?"
"Yüzde yüz, Başkomiserim!" dedi Yağız, çenesini dikleştirerek. "Hedef, Beykoz'un çıkışında, ormanlık alana gizlenmiş eski bir tekstil fabrikası. Sinyal sadece üç saniye açık kalmış, ardından tamamen yok olmuş. İçeride şu an kimse bulunmuyor olabilir. Yalnız bu adamların ayak bastığı her mekanda illaki bir somut delil, bir belge, yakılan bir evrak ya da ufak bir kamera kaydı buluruz."
Turgut Müdür, Şahika Müdür ile kısa bir göz teması kurduktan sonra ellerini masaya dayadı.
"Pasif izleme evresi, sessizce delil toplamayı da kapsar." dedi. "Körlemesine saldırmak yok. Taktiksel, sessiz ve tamamen hayalet gibi içeri sızılacak. Hedefimiz sıcak çatışma değil, sadece istihbarat kırıntılarını toplamak. Başkomiserim, sahadaki en iyi sızma ekibini kurun. İçeri girip çıkmanız bir gölgenin geçişi kadar sessiz olmalı."
Gürkan Başkomiser başını sallayıp timin üzerinde gözlerini gezdirdi.
"Toprak ve Volkan!" dedi, net bir şekilde. "Siz ikiniz dış çevreyi kontrol edeceksiniz. Pusu kurup alanı güvene alacaksınız. İçeriye sızma işlemini ise; Cerrah, Pusat, Sis ve Yankı yürütecek. Dört koldan binayı tarayacaksınız."
Bora, adını duyduğu an dudaklarında sinsi bir tebessümle gerindi.
"Nihayet biraz aksiyon be! Duvarlara bakmaktan sıkılmaya başlamıştım."
Yağız aniden araya girdi.
"Başkomiserim, Yankı'nın yerine sahaya ben inmek istiyorum."
Bütün gözler aynı anda Yağız'a döndü.
Ben dahil, odadaki herkes şaşkınlıkla ona bakıyorduk.
Dün gece hastanede ilan ettiğimiz ateşkesten sonra, şimdi benim görevimi devralmak istemesi de neyin nesiydi?
Göğsündeki dikişler henüz yeni alınmıştı ve uykusuzluktan ayakta zor duruyordu.
"Sebep belirt Gölge." dedi Gürkan Başkomiser, tek kaşını kaldırarak.
"Görevli ekip büyük ihtimalle içeride yanmış hard diskler ve parçalanmış sunucular bulacak." dedi, gözlerini benden inatla kaçırarak doğrudan Başkomiser'e bakarken. "Dijital verileri olay yerinde, anında inceleyip yedeklemem gerekebilir. Yankı enkazdan yeni kurtulan ve daha tam iyileşmemiş bir eleman olarak Kriz Masası'nda kalıp bana sinyal desteği sağlarsa, işlemi çok daha hızlı çözeriz. Ayrıca..." Sesini hafifçe kıstı. "Benim dikişlerim gayet iyi. Sahaya inmeye hazırım. Doktorumla da konuşabilirsiniz."
Sinirle soluduğumu hissettim.
Ateşkesi sahadaki yerime göz dikerek mi kutluyordu bu adam?
Beni geride bırakıp, kendini tehlikenin ortasına atmak, kahramanlık oynamak huyundan vazgeçmiyordu.
"İtiraz ediyorum Başkomiserim!" dedim, anında ayağa kalkarak. "Anlıyoruz ki Yağız Komiser gece boyu zerre kadar uyumamış. Refleksleri ve dikkat seviyesi şu an minimumda olmalı. Kriz Masası'nda kalıp sistemi yönetmesi çok daha rasyonel. İçerideki dijital donanımları ben de rahatlıkla toplayıp klonlayabilirim. Bunun için gerekli eğitimlerim mevcut. Beni sahadan çekmesi için geçerli bir sebep görmüyorum."
Yağız da benimle eş zamanlı olarak yerinden doğruldu. Yeşil hareleri nihayet kehribar gözlerimle buluştuğunda, içindeki aşina, inatçı kalkanlar yeniden devreye girmişti.
"Reflekslerim gayet yerinde Komiserim!" dedi, sesini tehlikeli bir fısıltıya indirgeyerek. "Ayrıca şu an rasyonel davranan benim. Simsar'ın şifreleme mantığını gece boyu ben çözdüm. Mekanı benim incelemem şart."
Gürkan Başkomiser, ikimizin arasındaki bu ani kıvılcımı bıkkın bir iç çekişle kesti.
"Yeter! Kesin." diye uyardı Başkomiser. "Gölge'nin şifreleri yerinde incelemesi kadar Yankı'nın da sahadaki sızma becerisine ihtiyacımız var. O zaman yapılacak tek şey şu; İkiniz de sahaya iniyorsunuz! Kriz Masası'nı Şahika Müdür yönetecek. Pusat, Sis, Cerrah, Gölge ve Yankı. Beşiniz derhal teçhizat odasına! Yarım saat içinde zırhlı araçlarda olun!"
Yağız ile göz göze geldik.
Ateşkes, görünüşe göre Kriz Masası'nın kapısına kadardı.
Sahaya adım attığımız saniye, ikimizin de içindeki hırçın polis yeniden dizginleri ele geçirmişti.
Sessizce, inatla birbirimize bakarak brifing odasından çıkıp teçhizatlarımızı kuşanmak üzere cephaneliğe doğru yürümeye başladık.
Mavi Sirenler, yeni bir av için karanlık sulara açılıyordu.
...
Cephaneliğin soğuk, buram buram metal ve makine yağı kokan havası ciğerlerime dolarken; zihnimdeki bütün gereksiz sesleri tamamen susturmuştum.
Siyah, balistik çelik yeleğimin cırt cırtlarını sıkıca bağlarken, aynadaki yansımama kısa bir bakış attım. Kehribar harelerim, merhametten tamamen arınmış, salt bir taarruz askerine aitmiş gibi bakıyordu.
Hemen sağ çaprazımda, Yağız kendi teçhizatını kuşanıyordu. Şarjörleri hücum yeleğinin ceplerine yerleştirirken hareketleri son derece mekanik, kusursuz ve ölümcüldü. Siyah kar maskesini başından geçirip sadece yeşil harelerini açıkta bıraktığında, Kriz Masası'ndaki o uykusuz, yorgun adam tamamen silinmiş; yerine Sancak Timi'nin tavizsiz Gölge'si gelmişti. Göğsündeki dikişlerin sızladığını biliyordum, yüzündeki ufak kasılmalar bu acıyı ele veriyordu. Yalnız bu acıyı dile getirmek, onun lügatında kesinlikle yer almıyordu.
Yanına yaklaştım. Elindeki yedek şarjörü alıp yeleğinin boş cebine sertçe ittim.
"Sahada bir saniye bile gecikirsen ya da dikişlerin yüzünden beni tehlikeye atacak olursan and olsun ki seni vururum." dedim, sesimi fısıltıyla karışık bir tehdit seviyesinde tutarak.
Dudaklarında kışkırtıcı bir tebessümle başını bana doğru çevirdi. Gözlerindeki tehlike, cephaneliğin loş ışığında bile cayır cayır parlıyordu.
"Senin kurşununla ölmek daha bana koymaz Devre'm. Unutma; sen zaten benim katilimsin." diye fısıldadı, yüzünü yüzüme milimetreler kalacak kadar yaklaştırıp. "Yalnız beni birkez daha vurmadan evvel, sırtını sağlama aldığından emin ol. Bugün sahada kahramanlık yapmak yok. Sadece hayalet gibi sızıp, işimizi halledip çıkacağız."
"Göreceğiz onu, Devre." diyerek geri çekildim. Silahımın sürgüsünü çekip mermiyi namluya sürdüm.
...
Zırhlı, siyah SUV araçlara bindiğimizde; İstanbul'un puslu gökyüzü, yerini ince, dondurucu bir çiselemeye bırakmıştı.
Yağmur damlaları kalın camlara çarparken, içerideki sessizlik adeta elle tutulacak kadar yoğundu.
Fırat direksiyondaydı. Yanında Bora oturuyordu. Arka koltukta Selin, Yağız ve ben yan yanaydık.
Beykoz'un virajlı, ormanlık yollarına saptığımızda ağaçların sıklığı gökyüzünü tamamen kapatmıştı. Yağmur şiddetini artırmış, toprağın taze, ıslak kokusu havalandırma ızgaralarından içeri sızmaya başlamıştı.
Hedefteki eski tekstil fabrikası, ormanın tam kalbine gizlenmiş, paslı demir kapıları ve çürümüş çatısıyla devasa bir mezarlığı andırıyordu.
Araçları fabrikanın bir kilometre gerisinde, sık ağaçların arasına gizledik.
Toprak ve Volkan, siyah yağmurluklarının içinde, ellerindeki uzun namlulu keskin nişancı tüfekleriyle çoktan yüksek bir tepeye doğru tırmanışa geçmişlerdi.
Telsizden Toprak'ın pürüzsüz, duygusuz sesi duyuldu.
"Çevre güvenliği sağlandı. Termal kameralarda dışarıda hiçbir ısı kaynağı görünmüyor. Fabrikanın içi tamamen karanlık. Giriş için uygun."
Fırat, sağ elini havaya kaldırıp işaret verdi. Bütün tim, karanlığın içinde siyah birer panter gibi hareket etmeye başladı.
Bora ve Selin sağ kanattan, yangın merdivenlerine doğru süzüldüler. Ben, Yağız ve Fırat ise doğrudan ana yükleme kapısına yöneldik. Ana kapının asma kilidi, Yağız'ın elindeki demir makasıyla tek hamlede, sessizce kesildi. İçeri adım attığımızda, burnumuza dolan ilk şey; ağır rutubet, çürümüş kumaş ve yanık plastik kokusuydu.
Fabrikanın içi zifiri karanlıktı. Gece görüş dürbünlerimizi indirdik. Devasa salon, eski dokuma makinelerinin ürkütücü iskeletleriyle doluydu. Labirenti andıran bu hurda yığınının arasında ilerlerken, bastığımız her zemini önceden kontrol ediyorduk. Namlularımız etrafı saniye saniye tarıyordu.
"Yankı, sol çapraz." diye fısıldadı Yağız, telsizden.
Söylediği yöne döndüm. Eski bir ofis bölmesinin camları içeriden tamamen siyah filmlerle kaplanmıştı.
"Sunucu odası büyük ihtimalle burası." dedim, silahımın namlusuyla kapıyı işaret ederek.
Fırat, silahını sabitleyerek kapının sağ köşesine geçti. Başını sallayarak onay verdi. Kapıyı yavaşça ittim. İçeri girdiğimizde, karşılaştığımız manzara Yağız'ın Kriz Masası'ndaki tahminlerini harfiyen doğruluyordu. Yerde, parçalanmış hard diskler, kabloları kesilmiş devasa sunucu kasaları ve henüz dumanı tüten bir kül yığını mevcuttu. İzlerini silmek için her şeyi yakıp yıkmışlardı.
Yağız, silahını sırtına asıp hızla kül yığınının başına çöktü. Parmakları, siyah eldivenlerinin içinde, yanmış devre kartlarının arasında geziniyordu.
"Zaman kazanmak için termit kullanmışlar şerefsizler." diye mırıldandı dişlerini sıkarak. "Bütün hafıza kartları tamamen erimiş."
Duraksadı. Elini, devrilmiş bir kasanın en altındaki gizli bölmeye uzattı. Yüzünde sinsi bir zafer tebessümü belirdi.
"Şu ufak yedekleme ünitesini ana sisteme bağlamayı unutmuşlar. Yahut aciliyetten gözden kaçırmışlar. Cihaz doğrudan şifreli frekansın log kayıtlarını tutuyor."
Sırt çantasından çıkardığı siyah, özel şifre kırıcı tableti hızla cihaza bağladı. Ekrandaki yeşil kodlar hızla akmaya başlarken, Fırat kapıda nöbet tutmaya devam ediyordu.
Bora'nın sesi telsizden cızırtıyla yükseldi.
"Üst kat tamamen temiz. Kimse yok. Mekan resmen terk edilmiş gibi."
"Rehavete kapılmayalım." diye yanıtladı Fırat, buz gibi bir sesle. "Böyle mekanlarda sessizlik, fırtınanın ta kendisidir."
Ben ise ofisin diğer köşesindeki devrilmiş metal dolapları inceliyordum. Dolabın alt rafında, dikkatimi çeken ufak bir detay mevcuttu.
Yanmış kağıtların arasında, sadece bir köşesi sağlam kalmış siyah bir kartvizit duruyordu.
Kartvizitin üzerinde hiçbir isim, hiçbir numara yoktu.
Sadece kabartmalı, altın sarısı bir motif işlenmişti: İki yılanın birbirine dolandığı, ortasında bir pusula bulunan garip, esrarengiz bir amblem.
Kartviziti eldivenli parmaklarımla dikkatlice alıp cebime attım. Kriz Masası'na döndüğümüzde bu amblemin hangi karanlık deliğe ait bulunduğunu kesinlikle bulacaktım.
"Veriyi kopyalıyorum, son yüzde yirmi!" dedi Yağız, gözünü tabletinden ayırmadan. "Bize bir dakika daha..."
Cümlesi yarım kaldı.
Çünkü tam şu saniye, ofisin siyah filmli camlarının üzerinde üç adet kırmızı lazer noktası belirdi. Lazerler doğrudan Fırat'ın ve Yağız'ın göğsüne kilitlenmişti.
"Yere yatın!" diye bağırdım, silahıma davranarak.
Aynı saniyede, sağır edici bir gürültüyle ofisin camları paramparça oldu. Susturuculu ağır makineli tüfeklerden çıkan mermiler, ofisin içindeki her şeyi saniyeler içinde delik deşik etmeye başladı.
Kendimi hızla devrilmiş bir metal masanın arkasına attım. Yağız, tabletini göğsüne bastırarak bulunduğum siperin arkasına yuvarlandı. Fırat ise kapının pervazını siper almış, kör atışla düşmana karşılık vermeye başlamıştı.
"Pusu!" diye bağırdı Fırat telsizden, sesindeki sakin doktor tonu tamamen silinmişti. "Ana salondan ateş altındayız! Termal kameralardan nasıl kaçtılar?"
Telsizden Toprak'ın öfkeli sesi duyuldu.
"Termal battaniye kullanmışlar Komiserim! Karşınızdaki adamlar profesyonel paralı askerler olmalı! Binanın altındaki gizli tünellerden çıkıyorlar. Volkan, çatıdaki havalandırma pencerelerine nişan al! Şimdi!"
Dışarıdan, Volkan'ın keskin nişancı tüfeğinin tok, ölümcül patlama sesleri yankılandı. Fabrikanın çatısındaki camlar kırılarak içeriye yağıyordu.
"Pusat, Sis! Destek verin!" diye bağırdım, şarjörümü değiştirirken.
Mermiler başımızın üzerinden vızıldayarak geçiyor, metal masayı delip geçmekle tehdit ediyordu.
Yağız, sol eliyle tableti sıkıca tutarken, sağ elindeki silahla masanın kenarından çıkıp kusursuz iki atış yaptı.
Karanlığın içinden iki boğuk inleme yükseldi.
"Veri kopyalaması bitti!" diye bağırdı, tableti hızla sırt çantasına tıkarken. Yeşil hareleri doğrudan bana kilitlendi. Çatışmanın ortasında, kan ve barut kokusunun içinde bile aramızdaki kopmaz bağ cayır cayır parlıyordu. "Buradan çıkmamız lazım! Çapraz ateşte kalacağız!"
"Bora!" diye kükredi Fırat, telsizden.
"Geliyoruz! Eğilin!"
Ana salonun üst katındaki asma kattan, Bora ve Selin adeta iki ölüm meleği gibi belirdi. Bora'nın elindeki flaş bombası, karanlık salonun tam ortasına düştü.
"Kapat gözlerini!" diye bağırdım Yağız'a.
Gözlerimizi sıkıca kapattık. Kör edici bir beyaz ışık hüzmesi ve sağır edici bir patlama sesi fabrikanın içini doldurdu. Düşman askerlerinin çığlıkları birbirine karıştı. Flaş bombasının etkisi henüz geçmeden, yerimizden fırladık. Yağız önümde, ben hemen arkasında, Fırat ise artçımız olarak ofisten dışarı fırladık. Karanlığın içinde kör atış yapan paralı askerleri, Bora ve Selin yukarıdan kusursuz atışlarla birer birer indiriyordu.
Büyük bir hızla fabrikanın paslı yangın çıkışına doğru koşmaya başladık. Mermiler etrafımızdaki beton sütunları parçalıyor, yüzümüze toz bulutları sıçratıyordu. Nefes nefese, dışarıdaki yağmurun dondurucu soğuğuna kendimizi attığımızda, Toprak ve Volkan'ın destek atışları bizi tamamen koruma altına almıştı. Ormanın içine gizlenmiş zırhlı araçlarımıza ulaştığımızda, hepimiz sırılsıklamdık.
"Herkes tam mı?" diye bağırdı Fırat, aracın kapısını açarken.
"Tam!" diye yanıtladı Bora, Selin'in güvenle araca bindiğinden emin olduktan sonra.
Yağız, elindeki sırt çantasını havaya kaldırdı. Yağmur suları yüzünden süzülürken, dudaklarında kan dondurucu bir tebessüm mevcuttu.
"İstihbarat elimizde!" dedi, nefes nefese. "Şimdi şu hayaletlerin kim olduğunu Kriz Masası'nda satır satır çözeceğiz."
Zırhlı araçlar, çamurlu yolları yararak Beykoz ormanlarından hızla uzaklaşırken; cebimdeki siyah kartvizitin varlığı, zihnimde devasa sorular doğurmaya başlamıştı.
İki yılan ve bir pusula.
Simsar'ın inine yaklaşıyorduk.
Akrep ve yelkovan dönmeye devam ediyordu.
Tiktaklar iyice hızlanmıştı.
...
Zırhlı SUV aracın kalın lastikleri, Beykoz ormanlarının çamurlu ve engebeli yollarını vahşi bir canavar gibi yararak ilerliyordu.
Camlara şiddetle çarpan yağmur damlaları, içerideki ölümcül sessizliğe ritmik bir eşlikçi gibiydi.
Direksiyondaki Fırat, gözlerini karanlık yoldan zerre ayırmadan aracı adeta bir ralli pilotu ustalığıyla kullanıyordu. Hemen yanındaki koltukta oturan Bora, elindeki uzun namlulu silahın emniyetini kapatıp başını arkaya yaslamıştı. Bedenlerimizden süzülen yağmur suları, çamur ve yoğun barut kokusu; aracın dar kabinini tamamen kaplamıştı. Arka üçlü koltukta; Selin sol cam kenarında, Yağız tam ortada, ben ise sağ cam kenarında oturuyordum. Nefeslerimiz yavaş yavaş normale dönerken, gözlerim gayri ihtiyari hemen yanımda oturan adama kaydı.
Yağız, başını koltuğun arkalığına dayamış, gözlerini sıkıca kapatmıştı. Sol elinde, fabrikanın cehenneminden çekip çıkardığı siyah sırt çantasını dünyadaki en kıymetli hazineymişçesine sıkıca tutuyordu. Sağ eli ise taktik hücum yeleğinin hemen altına, göğsünün sol tarafına bastırılmıştı. Siyah eldivenlerinin parmak uçlarından sızan, tişörtünün kumaşına yayılan o koyu renkli ıslaklığı fark ettiğimde kalbim şiddetle çarpmaya başladı. Sadece yağmur suyu değildi. Kırmızıydı.
"Kanıyor." diye fısıldadım, sesimdeki endişeyi gizlemeye zerre kadar çabalamadan.
Yağız, gözlerini yavaşça araladı. Yeşil hareleri uykusuzluktan, çatışmanın yorgunluğundan ve gizlemeye çalıştığı acıdan dolayı bulanık bakıyordu.
Bakışlarını önce kendi göğsüne, ardından doğrudan yüzüme çevirdi. Dudaklarının kenarında, bu cehennemin ortasında dahi solmayan o serseri, inatçı sırıtış belirdi.
"Sadece ufak bir sıyrık." dedi, nefes alışverişleri kesik kesikti. "Pusudan kaçarken, ofisin camları patladığında ufak bir şarapnel parçası hücum yeleğinin kenarından sıyırıp geçmiş. Dikişlerimde bir sorun yok. Abartılacak bir yara sayılmaz."
"Abartılacak bir yara sayılmazmış!" diye fısıldadım, sinirle ona doğru dönerek. "Masanın arkasında benim üzerime kapaklanıp kendini siper ettin! O şarapnel parçasının benim boynuma gelmesini engellemek için kendi göğsünü hedefe koydun! Gördüm! Neden laf dinlemiyorsun anlamıyorum ki? Sahaya inmeyeceksin, masa başında kalacaksın diye defalarca uyardım seni!"
Benim bu hiddetli, endişe dolu çıkışım üzerine; direksiyondaki Fırat hızla dikiz aynasından arkaya baktı.
"Gölge? Durumun nedir?" diye sordu. "Kanama arteriyel mi yoksa venöz mü? Rengi nasıl?"
"Kanamam falan yok benim ayrıca o dediklerin de ne oluyor bilmiyorum. Gördüğüm sadece yüzeysel bir çizik." diye homurdandı Yağız, elini göğsünden çekerek. "Yankı her zamanki gibi pireyi deve yapıyor. Şu çantanın içindeki veriler, benim sızlayan dikişlerimden bin kat daha mühim. Gaza bas, bir an evvel Kriz Masası'na ulaşmamız lazım."
"Kapa artık şu koca çeneni Yağız Komiser!" diye çıkıştım, eldivenlerimi hızla çıkarırken. Çantamdaki ufak ilk yardım kitinden steril bir gazlı bez çıkardım. Hiç tereddüt etmeden, adamın itiraz etmesine fırsat dahi bırakmadan elimi hücum yeleğinin altına soktum. Gazlı bezi doğrudan kanayan bölgeye, dikişlerinin hemen üzerine sertçe bastırdım. Yaptığım bu ani hamleyle acıyla inleyip dişlerini sıktı. Nefesini tuttu.
"Ne yapıyorsun! Canıma kastın mı var?!"
"Sence?!"
"Bilemiyorum..."
"Ne yapıyor gibi görünüyorum oradan. Bastırarak tampon yapıyorum işte." dedim, gözlerimi yeşil harelerine inatla dikerek. "Karargaha gidene kadar kan kaybını minimuma indireceğiz. Fırat, içeri girer girmez şu adamı revire alıyorsun, Kriz Masası'na adımını dahi atmayacak. Bu da benim komutan olarak kesin emrimdir."
Yağız, göğsüne bastıran elime kendi sıcak, geniş elini yerleştirdi. Parmakları parmaklarıma kenetlendiğinde, aramızdaki o elektrikli, kışkırtıcı akım zırhlı aracın dar kabinini saniyeler içinde doldurdu.
"Onlara verdiğin emirler kılıçtan keskin olabilir. Ama benim komutanım değilsin." diye fısıldadı, nefesi neredeyse dudaklarıma çarparken. "Sadece silah arkadaşımsın. Yalnız basit bir cam kesiği beni sahadan çekmeye yetmez. Şu verileri Turgut Müdür'e bizzat ben teslim edeceğim."
Gözlerindeki sarsılmaz ve inatçı ifade karşısında pes ederek derin bir iç çektim. Tampon yapmaya devam ederek başımı camdan dışarı çevirdim.
Bu adamın inadını kırmak, devasa bir kayayı çıplak ellerle parçalamaktan çok daha zordu.
...
Yeni yerleşkenin kapılarından içeri girdiğimizde saat akşam dokuzu gösteriyordu.
Zırhlı araçlardan indiğimiz an, karşımızda bizi bekleyen sağlık ekipleri ve Gürkan Başkomiser mevcuttu.
Fırat, sağlık görevlilerini doğrudan Yağız'a yönlendirdi.
"Sol göğüs bölgesinde, eski dikişlerinin hemen yanında ufak çaplı bir şarapnel kesiği mevcut." diyerek direktif verdi, elindeki doktor çantasını açarken. "Derinliği fazla değil, pansuman yapılıp doku yapıştırıcısıyla kapatılması gerekiyor sadece. Revire geçiyoruz."
Yağız, elindeki sırt çantasını büyük bir inatla bana doğru uzattı.
"Al şunu!" dedi, yüzünü buruşturarak. "İçindeki veriler çok kıymetli. Ben Cerrah'ın işkencesinden kurtulur kurtulmaz Kriz Masası'na geleceğim. Bensiz şifre kırmaya kalkmayın, sistemi kitlersiniz."
Çantayı elinden hızla çekip aldım.
"Sen önce şu yarandan kurtul da, şifreleri biz düşünürüz."
Yağız, sağlık görevlileri ve Fırat eşliğinde revire doğru ilerlerken; ben, Bora, Selin ve dış çevre güvenliğinden henüz dönen Toprak ile Volkan; doğrudan eksi üçüncü kattaki brifing odasına doğru yürümeye başladık. Adımlarımız koridorda yankılanıyordu. Üzerimizdeki ıslak, çamurlu taktik kıyafetleri değiştirmeye dahi fırsatımız yoktu.
Vakit dar, düşman hızlıydı.
Toplantı odasının kapısını açtığımızda, Turgut Müdür ve Şahika Müdür masanın başında, endişeli bir bekleyiş içindeydiler. Gürkan Başkomiser hemen peşimizden odaya girdi.
"Rapor verin bakalım!" dedi Turgut Müdür, gür bir sesle. "Termal battaniyeler, gizli tüneller... Karşımızda sıradan bir mafya bozuntusu değil, askeri nizamda eğitilmiş profesyonel bir ordu mevcut. Hedefler nerede? İstihbarat nerede?"
Sırt çantasını masanın tam ortasına bıraktım. İçinden çıkardığım, kenarları hafifçe kavrulmuş ufak yedekleme ünitesini havaya kaldırdı.
"Mekan tamamen temizlenmişti Müdürüm." dedim, nefesimi düzene sokmaya çabalayarak. "Bütün sunucular termit kullanılarak eritilmiş. İçeri adım attığımız an, lazerlerle işaretlendik. Pusuyu kuran paralı askerler, bizim verileri aramaya geleceğimizi adları gibi biliyorlardı. Yağız komiser sadece bu cihazı yangının içinden kurtarmayı başardı. Cihaz doğrudan şifreli onayın log kayıtlarını içeriyor. Şifresi kırılırsa, dublör Rıza'yı gemiye yerleştiren asıl komuta merkezinin dijital izini bulabiliriz."
Şahika Müdür, cihazı eline alıp dikkatlice inceledi.
"Termit kullanmak... İzleri silmek için başvurulan en profesyonel yöntemdir. Bu adamlar yeraltı dünyasının sıradan suçluları değil. İstihbarat teşkilatlarının çalışma prensiplerini ezbere biliyorlar. Yağız Komiser nerede peki? Sistemi çözmek için ona ihtiyacımız var."
"Ufak bir yara aldı Müdürüm, Fırat Komiser ve sağlık ekipleri revirde müdahale ediyorlar." diye yanıtladı Bora, elindeki ağır makineli tüfeğin şarjörünü çıkarırken. "Yalnız sahadan boş dönmedik. Selin Komiserle birlikte yukarıdaki asma kattan indirdiğimiz paralı askerlerin üzerini aradık. Hiçbirinde kimlik, telefon yahut dövme mevcut değildi. Silahların seri numaraları bile asitle silinmiş. Tamamen hayalet birlik."
Tam o esnada, elimi cebime attım. Fabrikanın zifiri karanlık ofisinde, yanmış kağıtların arasında bulduğum, kenarı hafifçe islenmiş siyah kartviziti parmaklarımın arasında kavradım.
"Ayrıca..." dedim, masaya doğru bir adım atarak. "İçeride, devrilmiş dolapların altında şöyle bir delil buldum. Ofisin yanmayan tek parçası."
Siyah kartviziti, oval maun masanın tam ortasına, ışığın doğrudan vurduğu noktaya bıraktım.
Bütün timin, Turgut Müdür'ün ve Gürkan Başkomiser'in bakışları saniyeler içinde masanın ortasındaki ufak, siyah kağıt parçasına kilitlendi.
Kartvizitin üzerinde hiçbir isim, hiçbir telefon numarası veya adres yoktu. Sadece kabartmalı, altın sarısı bir motif işlenmişti: İki yılanın birbirine dolandığı, ortasında eski bir gemici pusulası bulunan garip, esrarengiz bir amblem.
Odadaki sessizlik, yutkunma sesleriyle bozuldu. Şahika Müdür, kartviziti masanın üzerinden aldı. Zümrüt yeşili gözleri, altın sarısı motifi gördüğü an tehlikeli bir şekilde kısıldı. Yüzündeki sarsılmaz ifade yerini derin bir endişeye bıraktı.
"Çift başlı yılan... Ve ortasında bir pusula." diye mırıldandı Şahika Müdür, sesi fısıltıdan farksızdı. "İnanılmaz. Bunca yıl sonra, bu topraklarda yeniden ortaya çıkmaları... İnanılmaz."
"Tanıyor musunuz Müdürüm?" diye sordu Toprak, her zamanki soğukkanlı duruşuyla. "Bu amblem hangi kriminal şebekeye ait?"
Turgut Müdür derin bir iç çekti. Ellerini arkasında kavuşturup, odanın tavanına doğru sıkıntılı bir bakış attı.
"Kriminal bir şebeke değil Toprak komiser." dedi Turgut Müdür, sesi yılların yorgunluğunu taşıyordu. "Bu amblem; uluslararası sularda, derin devletlerin, devasa silah ve insan kaçakçılığı ağlarının bizzat yöneticiliğini yapan, varlığı sadece efsanelerden ibaret sayılan 'Pusula Birliği' isimli hayalet bir konsorsiyuma aittir. Seksenli yıllarda Balkanlar'da ve Orta Doğu'da aktiflerdi. Biz tamamen çökertildiklerini, yok olduklarını sanıyorduk. Meğer yeraltına çekilmişler. Simsar... Demek ki gücünü sadece yerel baronlardan değil, böylesi küresel, devasa bir ağdan alıyor."
Selin, kollarını göğsünde kavuşturup kaşlarını çattı.
"Yani karşımızdaki hedef, sadece Türkiye'deki bir yeraltı patronu değil; uluslararası bir suç imparatorluğu mu?"
"Kesinlikle!" diyerek onayladı Şahika Müdür. Kartviziti masaya geri bıraktı. "Bu konsorsiyumun Türkiye ayağını yürüten şahıs, bizzat Simsar kod adlı hayaletin ta kendisi olmalı. Dublör kullanmaları, paralı askerleri saniyeler içinde sahaya sürmeleri ve Karargahımızı başımıza yıkacak kadar cüretkar olmaları şimdi çok daha mantıklı geliyor. Karşımızdaki güç, devasa bir finansal ve askeri kaynağa sahip."
Tam bu korkunç ve tüyler ürpertici idrak anında; brifing odasının kapısı açıldı.
Yağız, sol omzunun üzerinden çapraz şekilde sarılmış taze beyaz sargı bezleri ve üzerine alelacele geçirdiği temiz siyah tişörtüyle içeri girdi. Rengi solgundu ama gözlerindeki o inatçı parıltı zerre kadar sönmemişti. Arkasından, ellerini alkollü mendille silen Fırat geliyordu.
"Mevzu nedir? Çift başlı yılanlardan falan bahsediyordunuz kapıdan girerken. Benim kaçırdığım fantastik bir efsane mi mevcut ortada?"
Gürkan Başkomiser, masadaki siyah kartviziti Yağız'a doğru itti.
"Fantastik değil Gölge, fazlasıyla gerçek. Simsar'ın arkasındaki asıl gücün amblemi. Uluslararası bir suç ağı. Bize hemen şu log kayıtlarının şifresini kırıp, bu konsorsiyumun İstanbul'daki finansal merkezini bulman gerekiyor. Aksi takdirde, bir sonraki pusularında sadece sıyrıklarla kurtulamayız."
Yağız, kartvizite kısa bir bakış atıp hemen önündeki klavyeye uzandı.
"İlker!" dedi Yağız, başını ona doğru çevirerek. "Yedekleme ünitesini üçüncü porta bağla. Sistem güvenlik duvarını sen aşacaksın, ben şifreleme algoritmasını terse çevireceğim. Sinyalin düştüğü ilk sunucunun IP adresini bulduğumuz an, bu yılanların inini tepelerine yıkacağız."
Flaş belleği bağlayıp parmaklarını klavyenin üzerinde hızla gezdirmeye başladı İlker.
"Güvenlik duvarı çok katmanlı Komiserim." diye mırıldandı, ekrandaki kırmızı uyarıları savuştururken. "Askeri düzeyde bir proxy zinciri kurmuşlar. Bizi Asya'daki sahte sunuculara yönlendirmeye çalışıyor sistem. Zinciri kırmam için sizin algoritmayı saniyeler içinde çözmeniz lazım."
"Çözmeye çalışıyorum." dedi Yağız, parmakları tuşların üzerinde şelale gibi akarken. Alnında yeniden ufak ter damlaları birikmeye başlamıştı. Göğsündeki yaranın sızladığını, dişlerini sıkmasından gayet net anlıyordum. "Şu şerefsizlerin kullandığı kodlama dili çok tanıdık. Rus istihbaratının eski veri tabanı sistemlerine benziyor. Sadece birkaç satırı modifiye etmişler."
Kriz Masası'ndaki bütün tim, nefesini tutmuş bir halde dikiliyor, devasa ana ekrandaki kod savaşını büyük bir gerilimle izliyordu. Turgut Müdür'ün çenesi kasılmış, Volkan ise heyecandan tırnaklarını kemirmeye başlamıştı.
"Zincir kırılıyor!" dedi İlker heyecanla, sistemdeki son güvenlik duvarını başarıyla çökerterek. "Proxy yönlendirmelerini iptal ettim. Gerçek sinyal merkezine ulaşıyoruz! Komiserim, log kayıtlarını ekrana yansıtın!"
Yağız, enter tuşuna var gücüyle vurdu.
Ana ekrandaki bütün karmaşık kodlar saniyeler içinde silindi. Yerine, İstanbul haritası üzerinde beliren, kırmızı renkli sabit bir konum ve altında akan finansal transfer kayıtları ortaya çıktı.
"Bingo!" dedi Yağız, zafer kazanmış bir yüz ifadesiyle arkasına yaslanarak. "Dublörü Poseidon yatına yerleştiren, ormandaki pusu timini yönlendiren ve bu pusula amblemli konsorsiyumun para trafiğini aklayan paravan şirketin adresini bulduk."
Gürkan Başkomiser hızla ekrana yaklaştı.
"Adres neresi?"
"Maslak'ta, devasa bir plazanın yirmi ikinci katı Başkomiserim!" diyerek okudu, ekrandaki koordinatları işaret ederek. "Paravan şirketin adı 'Orion Lojistik ve İthalat'. Kağıt üzerinde tamamen yasal, gümrükleme ve deniz taşımacılığı yapan temiz bir holding gibi görünüyorlar. Yalnız şirketin asıl yöneticisi sistemde gizli. Sadece bir vekaletname ile yönetiliyor."
Şahika Müdür kollarını göğsünde kavuşturdu.
"Uluslararası bir suç ağının finans merkezini sıradan bir depoda saklayacak halleri yoktu elbet. Maslak'taki lüks bir plazanın yirmi ikinci katı, paravan bir şirket için mükemmel, dikkat çekmeyen, kusursuz bir kamuflaj."
"İçeri giriyoruz o zaman!" diye atıldı Bora, silahının emriyetini açıp kapatarak.
"Gidelim, şu plazayı başlarına yıkalım. Yönetim kurulundaki kravatlı şerefsizleri ters kelepçeyle Karargaha getirelim." Diye destekledi Yiğit.
"Hayır, durun. Sakin olun çocuklar." dedi Turgut Müdür, elini havaya kaldırarak. Sesindeki otorite, odadaki bütün heyecanı anında bastırdı. "Unutmayın, pasif izleme evresindeyiz. O plazaya silahlarla, polis yelekleriyle baskın yaparsak; adamlar bütün delilleri saniyeler içinde yok eder, avukat ordusunu karşımıza dikerler. Karşımızda devletin kılcal damarlarına sızmış, Pusula Birliği isimli devasa bir konsorsiyum mevcut. Hukuki olarak elimizde sağlam deliller olmadan o kapıdan içeri adım atamayız."
Ece, kaşlarını çatarak Turgut Müdür'e baktı.
"Peki ne yapacağız Müdürüm? Adamların finans merkezini bulduk, gelgelelim içeri sızamıyoruz. Bekleyecek miyiz?"
Turgut Müdür, dudaklarında son derece kurnaz, tilki gibi bir tebessümle Şahika Müdür'e döndü.
"Silahlarla sızamayız." dedi, sesini kurnaz bir fısıltıya indirgeyerek. "Yalnız, lüks bir plazanın yirmi ikinci katındaki kurumsal bir lojistik şirketine; kılık değiştirmiş, son derece profesyonel, asil ve dikkat çekmeyen iki sivilin sızması kimsenin şüphesini çekmeyecektir. Bizim kaba kuvvete değil; içlerinden biriymiş gibi davranacak, bilgisayarlarına gizlice sızacak ustaca bir kamuflaja ihtiyacımız var."
Gürkan Başkomiser'in gözleri parladı. Anında Turgut Müdür'ün ne demek istediğini çözmüştü. Bakışlarını yavaşça masanın etrafında gezdirdi ve doğrudan ikimizin, benim ve Yağız'ın üzerinde durdu.
"Birbirleriyle mükemmel bir uyum içinde çalışan, dijital sistemlere saniyeler içinde sızabilen ve icabında lüks cemiyet hayatına kusursuz uyum sağlayabilecek iki ajan..." diye mırıldandı Gürkan Başkomiser, keyifle sırıtarak.
Nefesimi tuttum.
Nereye vardıklarını çok iyi biliyordum.
Yağız, oturduğu sandalyede dikleşti. Yeşil hareleri şaşkınlıkla irileşmişti.
"Başkomiserim!" dedi Yağız, elini göğsündeki sargıya götürerek. "Sakın bana Yankıyla beraber plazaya, beyaz yakalı şirket çalışanları kılığında sızacağımızı söylemeyin. Benim lakabım Gölge! Karanlık operasyonların adamıyım, holding koridorlarında evrak çantasıyla gezemem!"
"Karanlıkta Gölge olmaz Yağız Komiser. Ve doğru anladın. Tam olarak da bunu söylüyorum." dedi Gürkan Başkomiser, keyifle gülerek. "Yeni göreviniz hayırlı olsun. Orion Lojistik şirketine müşteri kılığında, zengin bir ihracatçı çift olarak sızıyorsunuz. Yankı sekreterlerin dikkatini dağıtacak, sen ana sunucuya casus yazılımı yükleyeceksin. Bu gece o plaza binasına girilecek!"
Odadaki bütün tim üyeleri, Fırat'tan tutun Volkan'a kadar herkes, ağızlarını kapatarak kıkırdamaya başladı.
"Zengin ihracatçı çift ha?" diye güldü Bora. "Yağız Komiser takım elbiseyle, Gökçe Komiserim de topuklu ayakkabıyla plaza basacak öyle mi?! Yemin ederim, sırf bu manzarayı güvenlik kameralarından izlemek için bile Kriz Masası'nda sabaha kadar nöbet tutarım."
Selin de gülerek bana doğru eğildi.
"Geçmiş olsun Komiserim. Dünkü ateşkesten sonra, şimdi de evli çift rolü oynamak zorunda kaldınız. Sizin için Sancak Timi'nin en tehlikeli ve en zorlu operasyonu bu olacak sanırım."
Derin, isyankar bir iç çektim. Cevap vermedim zira surat ifadem her şeyi açıklıyor olmalıydı.
Yağız ile yan yana, üstelik evli ve zengin bir çift kılığında devasa bir plazaya sızmak...
Silahlı bir pusuya düşmekten yüz bin kat daha tehlikeli, çok daha el ayak karıştıran bir cehennemin içine kendi ayaklarımızla yürümek demekti.
Akrep ve yelkovan dönmeye devam ediyordu.
Pusula, bizi adım adım asıl ihanetin merkezine doğru çekiyordu.
Yalnız bu yolda, sahte maskelerin altında saklanan gerçek duygularımızla yüzleşmek, tahmin ettiğimizden çok daha sarsıcı olacaktı.
...
Zorlu, çamur ve barut kokan günün ardından lojmanlara dönüşümüz sessiz sedasız gerçekleşmişti.
Bütün tim üyeleri kendi dairelerine çekilmiş, yorgunluktan dökülen bedenlerini sıcak bir duşun altına atmak üzere dağılmıştı.
Kendi dairemize adım attığımızda, salonun atmosferi Kriz Masası'nın tam zıttı bir neşeye bürünmüştü. Ece ve Selin, günün stresini atmanın yolunu benimle acımasızca uğraşmakta bulmuşlardı.
"Gözümü bir kapatıyorum tamam mı?" dedi Selin, elindeki kahve kupasını sehpaya bırakırken. Kıkırdamamak için dudaklarını birbirine bastırıyordu. "Zengin, asil, burnundan kıl aldırmayan holding patroniçesi rolünde Gökçe Hilal Aladağlı... Ve hemen yanında, takım elbisenin içinde ceketinin düğmelerini koparacak gibi duran koruması kılıklı eşi rolünde de Yağız Mert Çağlayan! Yemin ederim, sırf şu plazaya giriş anınızı izlemek için operasyona sivil polis olarak katılacağım."
Ece bile bu laubaliliğe katılmıştı.
"Bence plazanın kapısından içeri girmeden, arabada 'Sen bana niye öyle dedin?' kavgasına tutuşup operasyonu iptal edecekler. İkisinin sahte evli çift rolü yapması, pimi çekilmiş el bombasıyla tenis oynamaya benziyor resmen!"
"Çok komiksiniz gerçekten!" diyerek gözlerimi devirdim. Islak saçlarımı havluyla kurularken, ikisine de öldürücü bir bakış attım. "Karanlık bir konsorsiyumun inine sızıyoruz, hanımefendilerin derdine bak! Gidip uyuyorum ben, sabah erken kalkacağız zaten."
Kızların arkamdan yankılanan kahkahalarını duymazdan gelerek kendi odama geçtim. Kapıyı kapattım. Yatağın üzerine kendimi sırtüstü bırakıp, yorgunluktan sızlayan kaslarımı esnettim. Tam gözlerim kapanmak üzereydi ki, komodinin üzerindeki telefonumun ekranı kısa, titreşimli bir bildirimle aydınlandı.
Kaşlarımı çatarak uzanıp telefonu elime aldım. Ekranda bilinmeyen bir numaradan gelen kısa bir mesaj mevcuttu.
Bilinmeyen Numara: Orada mısın?
Gecenin bu kör saatinde, yüksek güvenlikli lojmanda kimin benimle iletişim kurmaya çalıştığını anlamaya çalışarak numarayı hızla rehbere kaydettim. WhatsApp profil fotoğrafı saniyeler içinde ekrana düştüğünde, nefesim kesildi.
Fotoğrafta; siyah bir tişörtün içinde, hafifçe yana dönmüş, yeşil hareleriyle doğrudan kameraya son derece ukala bir şekilde bakan Yağız Mert Çağlayan duruyordu.
Dudaklarımda anında tehlikeli bir tebessüm yeşerdi. Parmaklarım klavyenin üzerinde hızla gezinmeye başladı.
Biliyordum, ateşkese falan sadık kalamıyordu.
Hilal: Ben buradayım, asıl sen neredesin ve kimsin?
Sadece on saniye sonra, telefonum titredi.
Yağız: Numaramı kaydettiğini görebiliyorum, senin de fotoğrafın bende çıktı. Salağa yatma Aladağlı.
Bu adamın ukalalığı, damarlarımdaki bütün kanı kaynatmaya yetiyordu.
Hilal: Uzatma, ne var? Gecenin bu saatinde ne kafa ütülüyorsun? Rüyanda mı gördün?
Mesajı gönderdikten sonra ekranda 'Yazıyor...' ibaresi belirdi. Bu sefer cevap vermesi biraz daha uzun sürmüştü. Nihayet ekrana düşen cümle, nefesimi tamamen kesti.
Yağız: Rüya mı bilmem ama kabuslarımda hiç eksik olmuyorsun.
Yutkundum.
Parmağım ekranın üzerinde asılı kaldı.
İkimize de aynı anda bir kal gelmiş, kelimelerin ağırlığı telefon ekranından taşıp doğrudan göğüs kafesimize oturmuştu.
Yedi yılın bütün karanlığı, bu tek satırlık mesajın içine gizlenmişti.
Toparlanmam gerekiyordu.
Hilal: Kafa açacaksan başka yollar aramalısın.
Yağız: Sadede geliyorum.
Hilal: Bir zahmet.
Yağız: Karan yarın hastaneden çıkıyor. Belki çıkışına yetişemeyiz. Şu salak operasyon yüzünden.
Doğruydu.
Yarın bütün günümüzü o lüks plazanın yirmi ikinci katında, kimliğimizi gizlemeye çalışarak geçirecektik. Karan'ın taburcu işlemlerinde yanında olamayabilirdik.
Hilal: Evet, fazlasıyla salak bir operasyon. Eee ne zırvalayacaksın? Söyle de kurtulalım. Karan'la ne alakası var?
Yağız: Evi hazır değilmiş. Koliler öylece duruyormuş salonda. Yatağı da kurulmamış. O halde yapamaz bunları. Gidip bir el atmamız lazım.
Parmaklarım hiç tereddüt etmeden klavyeye gitti.
Hilal: Beş dakikaya aşağıda ol.
Mesajı gönderdiğim saniye, sohbetten hızla çıktım. Telefonu yatağa fırlatıp gardıroba yöneldim.
...
(Yazar'ın Anlatımıyla.)
İkinci lojman binasının pencere kenarında, elindeki telefonun ekranına bakan Yağız'ın yüzünde kelimenin tam anlamıyla zafer kazanmış bir gülümseme belirdi.
"Beş dakikaya aşağıda ol..." diye mırıldandı kendi kendine, telefonu cebine atarken.
İnce, baharlık ceketini sırtına geçirdi. Dikişlerinin sızlaması zerre kadar umurunda değildi.
Yıllar evvel olduğu gibi, yine sadece ikisi; silah arkadaşlarının derme çatma evini yuva yapmaya, kolileri toplamaya ve tozlu hatıraları silmeye gidiyorlardı.
Geçmişin hayaletleri, günümüzün soğuk gerçekliğine sıcacık bir köprü kurmuştu.
...
(Hilal'in Anlatımıyla.)
Mesajlaşmanın ardından odamdan hızla çıkıp lojman binasının önüne indiğimde, Yağız çoktan oradaydı.
"Düşündüm de..." dedim gözlerimi başka yöne kaçırarak.
"Ne düşündün?" Diye sordu bekletmeden.
Tekrar göz teması sağladım.
"Neyle gireceğiz içeri? Tel tokam yok kafamda." Dedim dudağımın kenarındaki alaycı tebessüme engel olamayarak. Ama sorunun cevabını cidden merak ediyordum.
"Sen hiç tel toka takmazsın ki zaten."
Ama beklediğim cevap bu değildi.
"Ne?" Diye afallayıp kalmadan edemedim. "Evet de. Sana ne? Niye hatırlıyorsun ki sen bunu? Hayır ne gerek var yani?" Diye arka arkaya saçmalaya devam ettim.
"Bence de niye hatırlıyorum ki ben bu?" Dedi yüzünü buruşturarak. "Neyse. Allahtan yanımda kredi kartlarımı getirdim."
Kaşlarım en derinine kadar çatıldı. "Ne?! Yüksek güvenlikli daireler bunlar, farkında mısın? Dalga geçtim ben tel toka diye. Gerçekten kart sokmayacaksın değil mi kilidin arasına?!" Derken gözlerim haddinden fazla açılmıştı ve sesim fazlaca yükselmişti.
Üzerime doğru bir adım attı.
"İşte böyle de söylediklerime tek seferde inanırsın..." dedi derin bakışlarıyla yüzümü tarayarak. Gözlerim gözlerinin taradığı yerleri takip etti bir süre.
Etkisinden çıkarak kaşlarımı çattım.
"Ne diyorsun sen be! Ona bunu tasarlayacak kadar deli olduğunu bilmek denir bir kere!"
"Doğru deliyim." Dedi arkasını dönerek. Sinirli bakışlarım geniş sırtıyla başbaşa kaldığında eli cebine gitti. "Ama daha şuursuz davranacak kadar aklımı kaybetmedim. Şükür ki!" Deyip cebinden çıkardığı elini havaya kaldırarak tekrar bana döndü.
Hızlı hareketlerinden çekinip geriye doğru yarım adım attım. Havaya kaldırdığı elinde bir anahtarlık sallıyordu. Gözlerim ışıldayan metalin olduğu noktaya tırmandı.
"Anahtarı sabah Fırat'tan aldım. Ona vermişler. Karan hastaneden doğrudan tertemiz, kurulu bir eve geçmeli. Kolilerle dolu, enkazdan farksız bir dairede iyileşemez. Sallanmayı bırak da çabuk olalım!"
Bakışlarımı anahtardan çekip başka noktalara kaçırdım. Hızla yanından geçip giderek Karan'ın dairesinin bulunduğu lojmana doğru büyük adımlarla yürümeye başladım. Duyduğum adım sesleri arkamdan geldiğini bana gösteriyordu. Dünyanın en normal şeyini yapıyormuşuz gibi arkamdan ıslık çalarak ilerlemesi de son derece sinirimi tepeme sıçratıyordu.
Daireye adım attığımızda, karşılaştığımız manzara; kelimenin tam anlamıyla bir kaostu.
Salonda üst üste yığılmış onlarca koli, ambalajlarından bile çıkarılmamış mobilyalar ve yerlerde sürünen kablolar mevcuttu.
Ceketini çıkarıp girişteki portmantoya fırlattı. Kollarını sıvadı.
"Sen mutfak kolilerini hallet, ben de yatak odasındaki iskeleti birleştireyim."
"Emredersin!" diyerek söylene söylene mutfağa yöneldim.
"La havle!" Çekerek yatak odasına gittiğini de duymuştum.
Gıcıklık değil miydi?
Çekecekti beyefendi.
Mutfak tezgahının üzerine dizilmiş kutuları teker teker açmaya başladım. Bardakları, tabakları tozlarını alarak raflara yerleştiriyordum.
İçeriden, Yağız'ın alet çantasıyla çıkardığı metalik tıkırtılar ve ara sıra kendi kendine söylenmeleri geliyordu.
"Şu vidayı buraya koyan aklı evvelin..." diye başlayan isyanları, dudaklarımda sessiz bir kıkırdamaya dönüşüyordu.
Üçüncü koliyi açtığımda, elime ağır, soğuk bir metal parçası değdi. Kartonu iyice aralayıp eşyayı gün yüzüne çıkardığım saniye, nefesim göğüs kafesimde asılı kaldı. Ellerimin arasında, yedi yıl evvel, güneşli bir mayıs sabahı İstiklal Caddesi'ndeki o züccaciyeden alınan kalın tabanlı çelik çaydanlık duruyordu. Üzerinde ufak tefek çizikler, kararmalar mevcuttu; belli ki yıllarca kullanılmış, sayısız kez ocakta kaynamıştı.
Gözlerim doldu.
Parmak uçlarımı soğuk çeliğin üzerinde gezdirdim.
Karan bu çaydanlığı yıllarca yanında taşımış, defalarca taşınmasına rağmen evinden ayırmamıştı.
"Bir baksana!"
Yağız'ın sesini duyduğumda, irkilerek başımı mutfağın kapısına çevirdim.
Kapı pervazına yaslanmış, elinde tuttuğu eşyaya bakarak donakalmıştı. Adımlarım beni istemsizce ona doğru sürükledi. Yanına yaklaştığımda, ellerindeki eşyanın ne olduğunu net bir şekilde gördüm.
Ahşap çerçeveli, klasik duvar saati.
İkimizin de aldığı ilk ev hediyeleri, bunca yıl sonra, bunca yıkımın ardından yeniden ellerimizdeydi.
Saatin akrep ve yelkovanı durmuştu, pilinin bitmesinin üzerinden kim bilir ne kadar zaman geçmişti...
Yağız, gözlerini saatten ayırmadan sertçe yutkundu.
"Saklamış..." diye fısıldadı, sesi titriyordu. "Bunca yıl, bunca taşınma, bunca acı... Çöpe atmamış. Saklamış."
Elimdeki çaydanlığı usulca havaya kaldırdım.
"Çaydanlığı da saklamış. Bizi kalbinden hiçbir zaman silmemiş."
Derin bir nefes alıp, ahşap saati salonun en görünür duvarındaki çiviye büyük bir özenle astı. Çaydanlığı elimden alıp mutfak tezgahının baş köşesine, ocağın tam da en büyük gözünün üzerine yerleştirdi.
İkimiz de, geçmişin bu ağır ve güzel mirası karşısında tamamen savunmasız kalmıştık.
Didişmeyi, inatlaşmayı tamamen bir kenara bırakıp, sadece tek bir amaca kilitlendik: En yakın arkadaşımızın yuvasını en güzel şekilde hazırlamak.
Saatler su gibi akıp geçti. Gece yarısını çoktan devirmiştik.
Yatak odası kurulmuş, nevresimler serilmiş, mutfak pırıl pırıl yapılmıştı. Salondaki koliler boşaltılmış, eşyalar yerini bulmuştu.
Saat sabaha karşı dörde gelirken, ikimizin de pili tamamen tükenmişti. Bedenlerimiz ağrıyor, göz kapaklarımıza tonlarca ağırlık biniyordu. Salondaki geniş L koltuğun iki farklı köşesine yığıldık.
Bütün kaslarım sızlıyordu.
"Bittim ben!" diye mırıldandım, başımı koltuğun yumuşak sırtlığına dayayarak. "Hiç mecalim kalmadı..."
Yağız, kollarını göğsünde kavuşturmuş, gözleri kapalı bir şekilde duruyordu.
"Kalkıp evlere dönmemiz lazım artık. Birkaç saat sonra operasyon var."
"Sadece beş dakika..." diye fısıldadım, gözlerimi kırpmakta bile zorlanarak. "Beş dakika dinleneceğim. Sonra kalkarız."
Son hatırladığım, Yağız'ın "Tamam, sadece beş dakika." diyen pürüzlü ve uykulu sesiydi.
...
Gözlerimi yavaşça araladığımda, burnuma dolan ilk şey; yoğun ve tanıdık bir parfüm kokusuydu.
Yanağım, sıcak bir zemine yaslıydı. Bedenimi saran, güven verici ağır bir sıcaklık mevcuttu.
Zihnimdeki sis perdeleri yavaş yavaş dağılırken, bilincim bir anda buz gibi bir gerçekle sarsıldı.
Başımı hızla kaldırdım.
Koltukta, tek bir köşede, Yağız'ın tam göğsünün üzerine kıvrılmış bir halde uyuyakalmıştım. Kollarından biri belimi sımsıkı sarmış, diğeri ise saçlarımın arasına karışmıştı.
İkimiz, gece boyu koltuğun aynı köşesine nasıl sürüklendiğimizi bilemeden, birbirimize sımsıkı sarılarak sabaha kadar uyumuş olamazdık!
Pencereden içeri sızan gün ışığı, saatlerin çoktan ilerlediğini haykırıyordu.
"Uyan!" diye söylenmeye başladım, panikle göğsünden doğrulmaya çalışarak. "Kalk! Hadi kalk! Sabah olmuş!"
Ani bağırışımla irkilerek gözlerini fal taşı gibi açtı. Ne olduğunu anlamadan etrafa bakındı, kollarının arasındaki bedenimi fark ettiği an, tıpkı elektrik çarpmış gibi yerinden sıçradı. İkimiz de koltuğun zıt köşelerine savrulduk.
Nefes nefeseydik.
Yüzümün yanaklarımdan kulaklarıma kadar alev alev yandığına yemin edebilirdim.
"Ulan!" diye kekeledi, elleriyle dağılmış saçlarını karıştırırken. Sesinde bariz bir panik, afallama ve çocuksu bir şaşkınlık mevcuttu. "Biz koltuğun iki ucundaydık gece! Nasıl aynı yere geldik?"
"Valla hiç bana sorma!" diyerek ayaklandım, kazağımın eteklerini telaşla çekiştirdim. "Uyurken sen beni kendine çektin kesin! Ya da ben üşüyünce... Aman ... Bilmiyorum! Hemen çıkmamız lazım buradan! Onu biliyorum! Yeter zıbardığın kalk hadi! Kalk!"
Yağız, ceketini hızla yerden kapıp kollarından geçirdi.
"Kabus! Yemin ederim bu bir kabus! Yine rüyalarıma girmeyi başardın değil mi? Kurtulmuştum ne güzel!"
"Benim senin rüyalarında ne işim var be!" Diye çemkirdim.
"Ne bileyim ben! Girip girip duruyorsun. Az hakim ol kendine!" Dedi o da aynı tonda.
"Asıl sen kendine hakim ol pis zihniyetli!"
"Yürü hadi yürü!"
Anahtarları kapıp dış kapıya doğru koşarken, ikimizin de yüzündeki panik ve utanç dolu kırmızı ifade kelimenin tam anlamıyla bir durum komedisiydi.
Gece birbirimize sığınarak uyuduğumuz gerçeğini, yaklaşan plaza baskınının devasa tehlikesini bastıracak kadar büyük bir şokla zihnimizin derinliklerine tıkıştırarak evden kaçtık.
Asıl fırtına, sadece asansörde sahte evli çift rolü oynarken değil; kalplerimizin birbirine tekrar bu kadar yakın atmasından kopacaktı.
...
Lojman binasından kendimizi dışarı atıp kendi dairelerimizin yolunu tuttuğumuzda, ikimizin de nefesleri henüz düzene girmemişti.
Dışarıdaki gökyüzü tamamen aydınlanmış, İstanbul yeni bir güne uyanmıştı.
Biz ise sadece uykudan değil, yıllardır inatla kaçtığımız derin gerçeklerden uyanmıştık.
Yalnız, bu panik dolu kaçışımız sadece ufak bir başlangıçtı.
Birkaç saat sonra lüks bir plazanın kapısından içeri adım attığımızda, saklanacak ya da kaçacak hiçbir köşemiz kalmayacaktı.
Çünkü maskeler takılacak, yalanlar söylenecek ve biz; hayatımızın en tehlikeli, en el ayak karıştıran tiyatrosunu oynamak üzere sahnede yerimizi alacaktık.
Düşman hayaletlerin inine, zengin bir karı koca kılığında sızmak...
Pusulanın gösterdiği asıl cehennem, işte şimdi başlıyordu.
...
13. Bölüm Sonu.
...
Veee kelimenin tam anlamıyla duygudan duyguya savrulduğumuz, hem gözlerimizi dolduran hem de kahkahalara boğan efsanevi bir bölümün daha sonuna geldik canlarım!
Geçmişin tozlu izlerini günümüze taşıdığımız bu sahneler kalbinizi ne kadar sızlattı?
Duvar saatinin ve çelik çaydanlığın yıllarca onca yıkıma inat saklanması...
Peki ya gecenin sonundaki uyanış krizine ne diyorsunuz?
Emirdağlı ve Aladağlı'nın aynı koltukta birbirlerine sığınarak uyuyakalması, ardından suçüstü yakalanmış gibi panikle evden kaçışları bölümün en tatlı zirvesiydi bence!
Ateşkes buralara kadar uzanmışken, bakalım sahte evlilik rolünde ikiliyi neler bekliyor?
Yeni bölümde bizi lüks bir plaza, tehlikeli bir hayalet konsorsiyum ve bolca kriz bekliyor.
Kemerleri bağlayın, asıl tufan şimdi kopacak!
Oylarınızla yıldızları parlatmayı, satır aralarını teorilerinizle ve yorumlarınızla şenlendirmeyi sakın unutmayın.
Düşünceleriniz, hissettikleriniz benim en büyük ilham kaynağım, biliyorsunuz.
Mavi Sirenler'in yankısı sizlerle birlikte devasa bir fırtınaya dönüşüyor!
Yeni bölümde, plazanın yirmi ikinci katında görüşmek dileğiyle...
Sizi çok seviyorum!
~ Zeynep.
@bendenizzeyiniz
🚨💙❤️🔥
