27. bölüm · Mavi Sirenler
Bölüm 22: Düğün, Doğum, Demir Parmaklıklar ve Ölüm (PART 2)
MAVİ SİRENLER: "Gölge ve Yankı'nın Hikayesi"
22. BÖLÜM: Düğün, Doğum, Demir Parmaklıklar ve Ölüm
PART 2.
...
(Günümüz - Mayıs 2017. Yazar'ın Anlatımıyla.)
Yağız Mert Çağlayan, hastanenin rüzgarlı bahçesinde Karan'a arkasını dönüp yürümeye başladığında, rotası doğrudan Karargah'a çevrilmiş değildi. İntikamını almadan, Turgut Müdür'ün masasına yumruğunu vurmadan önce temizlemesi gereken son bir yalan, özgür bırakması gereken onurlu bir kadın vardı.
Adımlarını yeniden hastanenin içine, asansörlere doğru yöneltti. Kalp Damar Cerrahisi bölümünün uzun ve sessiz koridorlarına girdiğinde, Dilvin'in odasının olduğu tarafa doğru ilerledi.
Aynı dakikalarda Dilvin, koca bir gece nöbetinin, yoğun bakımdaki o ölüm kalım savaşlarının ve üzerine binen ağır duygusal krizlerin ardından nihayet mesaisini bitirmişti. Odasından çıkmaya hazırlanıyordu. Üzerindeki scrubsları çıkarmış beyaz önlüğünü askıya asmıştı. Yerine rahat bir kot pantolon ve açık renkli, ince bir triko kazak giymişti. Deri çantasını yorgun bir hareketle omzuna taktı.
Gözaltlarındaki ufak morluklara, bedenindeki ağır yorgunluğa rağmen, ruhu dün geceye kıyasla inanılmaz bir hafiflik içindeydi. Yedi yıllık bir yalanın figüranlığından nihayet istifa etmişti. Şimdi ise tek istediği, evine gidip telefonunu kapatmak ve deliksiz bir uykuya dalmaktı.
Tam kapının kulpuna uzandığı an, kapı dışarıdan usulca tıklatıldı ve açıldı.
Eşikte duran kişi, Yağız Mert'ti.
Dilvin, karşısındaki adama baktığında ufak bir şaşkınlık yaşadı. Dün gece yoğun bakım odasında gördüğü o darmadağınık, perişan, ruhu çekilmiş enkaz gitmişti. Karşısında; yüzünü yıkamış, üzerini değiştirmiş, omuzları dik ve gözlerindeki o yeşil ateş yeniden alevlenmiş sarsılmaz "Gölge" duruyordu.
"Mert?" dedi Dilvin, çantasının sapını tutarak. "Bir sorun mu var? Gökçe Hanım'ın değerlerinde bir sıkıntı mı çıktı yoksa?"
"Hayır." dedi Yağız, dudaklarında hafif, içten ve minnet dolu bir tebessümle. "O gayet iyi. Uyuyor."
Dilvin derin bir nefes alarak rahatladı. "İyi bari. Ben de tam çıkıyordum. Mesaim bitti, eve geçip biraz ölürcesine uyumayı planlıyorum."
Yağız, odanın eşiğinden içeri bir adım attı. Sağ elini cebinden çıkardı ve elini usulca Dilvin'e doğru uzattı.
"Uyumak hakkın elbet. Ama öncesinde yapmamız gereken son bir iş var." dedi, sesi son derece net, kararlı ve özgürken.
Dilvin kaşlarını çatarak uzatılan ele baktı. "Ne işi?"
"Hadi." dedi Yağız, yeşil gözlerindeki o dürüst ifadeyle Dilvin'in gözlerinin içine bakarak. "Gidip dayının karşısına çıkalım. Ayrıldığımızı, bu nişanın tamamen iptal olduğunu ona da söyleyelim."
Dilvin'in yorgun yüzünde, duyduğu bu cümleyle birlikte kocaman, aydınlık bir gülümseme belirdi.
"Emin misin?" diye sordu, yüzündeki tebessümü bozmadan. "Dayım seni açığa almışken, bir de yeğeniyle nişan attığını duyduğunda Karargah'ta kopacak fırtınayı kestirebiliyorsun değil mi? Senin Karargah'a geri dönüş biletini tamamen yakabilir."
"Benim biletim çoktan kesildi Dilvin." dedi Yağız omuz silkerek. "Rozetim, rütbem umurumda değil. Benim tek derdim, onun tekrar gözlerini açtığında hiçbir yalana, hiçbir şüpheye uyanmaması. Ve senin de tertemiz isminin, benim bu karanlık hikayemde daha fazla lekelenmemesi."
Dilvin, karşısındaki adamın bu net ve tavizsiz duruşuna büyük bir saygı duydu. Bir zamanlar onun kalbini çaldığını sandığı bu adam, şimdi kendi kalbinin gerçek sahibine giden yolu temizliyordu.
Uzatılan o eli sıkmak yerine, elini usulca koluna dostça bir destekle vurdu.
"O zaman durduğumuz kabahat." dedi, çantasını omzunda düzelterek ve kapıya doğru ilk adımını atarak. "Hadi gidip şu bitmek bilmeyen yalanı bir an önce sona erdirelim. Ki bende tüm gece hayalini kurduğum o tatlı uykuma kavuşayım bir an önce."
...
Karargah'ın o bitmek bilmeyen, soğuk ve resmi koridorlarında bu kez telaşlı polis telsizlerinin sesi değil, yere sağlam basan iki çift adımın yankısı vardı.
Açığa alınmış, beylik tabancası ve rozeti elinden alınmış Yağız Mert Çağlayan, yanında Emniyet'in en kudretli adamlarından birinin yeğeni Doktor Dilvin ile birlikte Turgut Müdür'ün makamına doğru yürüyordu.
Koridordaki diğer memurlar, istihbaratçılar ve sivil polisler bu ikiliyi yan yana gördüklerinde fısıltılar anında bıçak gibi kesiliyor, herkes başıyla ufak selamlar vererek yollarından çekiliyordu.
Kapının önündeki korumanın başıyla verdiği onayın ardından Yağız kapıyı usulca tıklatıp açtı. Dilvin'e yol vererek içeri adımını attı.
Turgut Müdür, masasının ardında liman baskınının raporlarıyla boğuşuyordu. Gözlüğünün üzerinden kapıya doğru baktığında, içeri giren ikiliyi görmesiyle kaşları havalandı. Şaşkınlığını gizleyemedi.
"Dilvin?" dedi, elindeki kalemi evrakların üzerine bırakıp ayağa kalkarken. Sonra bakışları hemen yana kaydı. Sesindeki babacan ton, yerini anında disiplinli bir emniyet müdürü sertliğine bıraktı. "Yağız? Çocuklar, bir sorun mu var? Bu saatte sizi burada görmeyi beklemiyordum."
"Benim zorumla geldik dayı." diyerek araya girdi Dilvin, Mert'in o sert rüzgara maruz kalmasını zarifçe engelleyerek. Çantasını omuzundan indirip misafir koltuklarından birine usulca oturdu. "Ona kalsa rozetini geri alana kadar asla içeri adımını atmazdı ama konuşmamız gereken konu ailemizle ilgili ve acil olduğu için onu buraya kadar ben sürükledim ısrarla."
Turgut Müdür'ün çatık kaşları bu açıklamayla biraz olsun gevşedi. Ceketinin düğmesini ilikleyerek masasının etrafından dolandı ve ikilinin karşısındaki deri tekli koltuğa oturdu.
"Hayırdır kızım?" dedi, sesini yumuşatarak. "Ailemizi ilgilendiren konu nedir? Oğlumuzun açığa alınma durumu canınızı sıkıyorsa, o iş bende. Soruşturma prosedür gereği işliyor, aslanımı harcatmam. Yakında yüzükleri takacağız, düğün telaşına gireceğiz. Bu ufak pürüzler..."
"Dayı." diye kesti Dilvin, sesini son derece ölçülü, net ama bir o kadar da saygılı tutarak. "Yüzükleri takma işini askıya aldığımızı konuşup anlaşmıştık seninle. O zaman askıdaydı şimdi ise hiç takılmaması söz konusuyken hala bu konuda ısrarcı olma lütfen."
Turgut Müdür'ün yüzündeki hafif tebessüm bir anda donup kaldı. Gözleri önce Dilvin'e, ardından da ellerini cebine sokmuş, dimdik ve sessizce ayakta duran Yağız Mert'e kaydı.
"Anlamadım?" dedi, kelimelerin altındaki gerçeği sindirmeye çalışarak. "Ne demek hiç takılmaması söz konusu?"
Dilvin derin bir nefes aldı. Omuzlarını dikleştirdi. Kendi yazmadığı ama aylardır başrolünü oynadığı bu yalan senaryoya, yine kendi elleriyle, onurlu bir kadın olarak son noktayı koyuyordu.
"Mert'le uzun uzun konuştuk dayı." dedi, gözlerini kaçırmadan. "Bu kararı almak ikimiz için de kolay olmadı ama en doğrusunun bu olduğuna karar verdik. Biz ayrıldık. Nişan, evlilik ya da başka bir adım... Artık aramızda böyle bir gelecek yok. Sana da gelip yüz yüze bizzat kendimiz haber vermek istedik."
Turgut Müdür'ün rengi attı. Şaşkınlığı hızla öfke ve hayal kırıklığına dönüşmeye başladı. Ayağa fırladı.
"Çocuk oyuncağı mı kızım bu!" diye sesini yükseltti. "Daha geçenlerde aileleri tanıştırmaktan, salon bakmaktan bahsediyorduk! Ne oldu birkaç gecede? Liman baskını mı? Gökçe Komiserin vurulması mı sizin psikolojinizi bozdu? Ne bu acele karar!"
"Acele değil dayı." dedi Dilvin, aynı sakinlikle ayağa kalkarak amcasının öfkesine kalkan olurken. "Bu bir süredir ikimizin de hissettiği ama birbirimize itiraf edemediği bir durumdu. Benim Amerika ile Türkiye arasındaki yoğun tempom, ileri düzey uzmanlık sınavlarım... Mert'in sıradan bir polis memurundan farklı olarak sürekli ölümle burun buruna olduğu gizli operasyonlar içinde olduğu karanlık hayatı... Biz bu iki farklı dünyayı bir araya getiremeyeceğimizi anladık dayı..."
Turgut Müdür başını hızla iki yana salladı, gözlerini Yağız'a çevirdi.
"Sen ne diyorsun bu işe Gölge? Yeğenimi bu kadar kolay mı bırakıyorsun yani? Yıllardır bu kızın arkasında dağ gibi duran adam, ilk rüzgarda yelkenleri suya mı indirdi? Bunca yıl birlikteymişsiniz. Hem de ayrı yerlerde olduğunuz halde! Sen sanki bu operasyona seçilmeden önce trafik şubede mi polistin? Sınır hattında özel harekat değil miydin? Van'da! Ya sen kızım? Aile hekimliğinde memur hayatı mı yaşıyordun? 8-5. Ha? Amerika'da çok kapsamlı bir hastanede cerrahi bölümünde yaptın asistanlığını. Ben bunları bilmiyor muyum? O zaman olup da şimdi olmayan şey ne? Ha! İş ciddiye binince caymak var mı bizim kitabımızda? Dost hayatı mı yaşamak istiyorsunuz siz sonsuza kadar?!"
Bu ağır sözler Dilvin'e dokundu ve hızla ayaklandı.
"Dayı!" Deyip sesini yükseltti. "Senin ağzından çıkanı kulağın duyuyor mu acaba? Bu ne cüret? Bu ne hadsizlik? Bunlar nasıl laflar böyle?..." şeklindeki isyanına devam ederken Yağız da ayaklanıp onu kolundan tutarak sakinleştirdi.
"Dilvin. Tamam..." deyip yatıştırıcı bakışlarla baktı ona.
Oysa Dilvin'in siniri pek de kolay sakinleşecek gibi değildi.
"Bırak Mert! Allah aşkına. Biz bu sözleri işitecek ne yaptık? Ne söyledik?" Deyip dayısına döndü hızla.
"Biz o dediğin çirkin şeyden mi bahsettik? Öyle yaşayacağız mı dedik. Hayır evlenmeyeceğiz ama birlikte olmaya devam edeceğiz mi dedik? Bunu da nereden çıkardın? Bunlar nasıl ithamlar?"
Yağız yeniden araya girerek Dilvin'i omuzlarından tuttu.
"Dilvin, lütfen sakin ol."
Elini itti hızla Dilvin.
"Bırak Mert! Nasıl sakin olayım bu durumda?"
İkisi birbirine hararetle bakarken Turgut Müdür'ün hızla masaya inen eli odada yankılanan büyük bir sese neden olmuştu.
İkisi de irkilerek ona döndü.
"Yeter! Senin yaptığına hadsizlik denir. Benim makamımda, dayına! Böyle sesini yükseltmek de ne demek? Asıl saygısızlık bu!..." diye devam edecekken Dilvin iki elini de masaya dayayıp dayısına doğru eğildi.
"Asıl saygısızlık senin söylediklerin. Dayım olman büyüğüm olman bana bu sözleri sarf etme hakkı vermez sana! Biz bir karar verdik. Ve bunun da sonuna kadar arkasındayız. Siz de buna paşa paşa anlayış göstermek zorundasınız. O kadar!" Deyip ellerini masadan çekti ve koltuktaki çantasını alıp omzuna taktı. Arkasını dönüp kapıya doğru adımlarken yavaşça başını yana döndürdü.
"Mert, ben gidiyorum. Geliyor musun?"
Yağız Mert, Dilvin'in tutumu karşısında şaşkın olsa da dışa vurmadı. Ona destek olması lazımdı ve tam olarak da öyle yapacaktı. Başıyla işaret verdi. Dilvin bu işaret sonrası onu başıyla onayladı ve adımlarını olduğu yere sabitledi.
Yağız, Turgut Müdür'ün doğrudan kendisine baktığını farketti. Hesap soran bakışları karşısında zerre kadar geri adım atmadı. Gözlerindeki saygıyı korusa da sesine ruhsuz bir tını eklemekten çekinmedi.
"Dilvin ne diyorsa haklıdır Müdürüm." dedi, tok bir sesle. "Benim hayatım bir kaos. Benim adım Gölge... Ben her an şu namlunun ucunda yaşayan bir adamım. Açığa alındım, yarın bir gün hapse de girmeyeceğimin bile bir garantisi yok. Görev ne derse onu yaparım. Ve evet. Bu hep böyleydi. Hiçbir şey değişmedi. Zaten biz de bu yüzden zaten bu zamana kadar evlenemedik. Bu durum zaten yıllardır da böyle olduğu için. Ve yorulduk. Artık usandık. Dilvin benim için, bizim için kalktı buralara kadar geldi. Belki bir şeyleri düzeltebiliriz hayatımızı rayına sokabiliriz diye. Ama olmadı. Yüne olmadı. Olmuyor ve olmayacak da. Bunu anladık. Artık farkına vardık. Çok da yıprandık. Daha fazla bu duruma devam etmeden daha fazla çift taraflı olarak hasar almadan buna bir dur demeye çalışıyoruz. Ve biraz saygı bekliyoruz. Sizden tek istediğimiz bu. Başka bir şey değil. Ne yargılayan bakışlara ne de itham eden sözlere ihtiyacımız var. Yalnızca destek ve anlayış bekliyoruz." Deyip duraksadı.
Dilvin ile birbirlerini buldu bakışları. Teşekkür eder gözlerle bakıyordu genç kız ona. Turgut Müdür'ün ise sert bakışları artık hüzün doluydu. Yutkundu acıyla. Anlıyordu. Tava yavaş ikna olma yoluna girmişti.
Yağız Mert devam etti.
"Dilvin hayatını yaşatmaya adamış, tertemiz, pırıl pırıl bir kadın. Onu daha fazla kendi karanlığımın içine çekemem. Ona verebileceğim bir huzur, kurabileceğim normal bir yuva yok benim."
Tekrar duraksadı ve bakışlarını birkez daha Dilvin'e çevirdi. "O çok daha huzurlu, çok daha konfor dolu bir hayatı hakediyor. Ameliyathaneden, uzun gece nöbetlerinden çıkıp geldiğinde onu evde normal bir hayatla bekleyecek, benim aksime omuzlarında dünya kadar enkaz ve yük taşımayan bir adamla yaşlanmayı hak ediyor. Ben bu söylediklerimi ona veremem. Ve böyle yaşayamayacağı bir hayatı onunla devam ettiremem. Buna hakkım yok."
Dilvin'in yorgun gözlerinde, Mert'in bu ustaca, kendi suçunu üstlenen ve onu tamamen aklayan kelimeleri karşısında incecik bir minnet ışıltısı parladı.
Turgut Müdür, karşısında dikilen bu iki yetişkin insanın netliği ve ortak kararı karşısında ne diyeceğini bilemedi. İkisi de o kadar haklı, o kadar makul bahaneler sunmuşlardı ki; bu ayrılığın altında ortalığı ateşe verecek yedi yıllık bambaşka bir gerçeğin yattığını zerre kadar sezemedi.
"Anladım çocuklar..." dedi, omuzları düşerek. Derin bir iç çekti. Emniyetin o koca kurdu, şu an sadece yeğeninin mutluluğunu düşünen yaşlı bir dayıydı. "Siz kararınızı çoktan vermişsiniz. Dediğiniz gibi bana da bundan sonra yalnızca size ve kararınıza saygı duymak düşer. Hakkınızda hayırlısı olsun güzel kızım. Yolunuz açık olsun oğlum."
"Sağ ol dayı." dedi Dilvin, amcasının yanına gitme ihtiyacı hissetmeden soğuk bir tavırla. Uzaktan. Çantasını omuzunda daha da sağlama alıp Yağız'a döndü.
"Mert hadi artık çıkalım."
"Geliyorum. İyi çalışmalar Müdür'üm." dedi Yağız, yüzünde büyük bir özgürlüğün ve zincirlerinden kurtulmanın verdiği o dondurucu tebessümle. Turgut Müdür'e başıyla kısa bir selam verip, Dilvin ile birlikte kapıdan çıkıp koridora geri döndü.
Makam odasından uzaklaşıp asansörlere doğru yürüdüklerinde, ikisi de derin ve eşzamanlı birer nefes aldılar.
Omuzlarından sadece koca bir yalan değil, tonlarca ağırlıkta bir beton kütlesi kalkmıştı sanki.
Asansörün aynalı kapılarının önünde durduklarında, Dilvin Yağız'a doğru döndü.
"Teşekkür ederim." dedi Dilvin, içtenlikle. "Orada bütün okları üzerine çektiğin, beni bu durumdan en ufak bir yara almadan çıkardığın için. Artık özgürsün Yağız Komiser. Turgut Müdür'ün radarına takılmadan, Gökçe Komiser'in elini istediğin gibi tutabilirsin."
Yağız, hafifçe gülümsedi. "Asıl ben teşekkür ederim Dilvin. Bunca yıl deli saçması yalanıma ortak olduğun, o zor günlerde ailemi koruduğun ve en önemlisi... Dün gece bana kendime gelmem için o tokadı attığın için. Her şey için sonsuz teşekkür ederim. İyi ki hayatıma girdin. Sen zaten benim çocukluğumdun... Senin hakkını hayatta ödeyemem."
"Ne hakkım varsa hepsi helal olsun. Sonuçta ben de bu işin içinde kendi isteğimle var oldum. Sevilmediğimi hissettiğimde çekip gitmedim. İlgi görmediğimde sorgulamadım. Kalmayı seçtim. Kendi hür irademle yaptım hepsini. Sen bana bu yaşattıkların için mahcup olabilirsin. Ki olmalısın da. Bunu inkar edemem. Ama ben de çoğu zaman çoğu şeye kör kalmayı seçtim. Ve yine en sonunda gerçek aşk kazandı. Bunu farkettiğimde ise geri çekilmek için daha fazla beklemek istemedim. En azından bunu yapmayı başarabilmem gerekti. Benim çocukluk sanrım demekki gerçek bir aşk değilmiş. O sevgi sizin hakkınızmış. Hakkınızla yaşayın. Bu sevdanın hakkını verin. İşte o zaman bütün borcun kapanmış olur. Çünkü bence bu dünyada yalnızca gerçek aşk kazanmalı. Ve sizinki de onlardan biri..."
Asansör kapısı açıldı. Dilvin içeri adımını attı.
"Aşkına sahip çık Yağız Komiser." Deyip gülümsedi.
Bu iki olmuştu. Yağız da yarım ağız gülümsedi. Ve asansörde Dilvin'in tam yanında dikilip ellerini önünde bağladı. Çenesini dikleştirip boğazını temizledi.
"İki oldu." Deyip sırıttı.
Dilvin de gülümsedi. İçindeki nefesi usul usul dışarı verip omuz silkti.
"Artık benim için de öylesin. Yalnızca Yağız Komiser. Mert'e veda etme vaktim geldi..."
Buruk bir tebessüme döndü Yağız'ın gülüşü.
"İçimdeki Mert'i öldürmeyen bir sen bir de Karan kalmıştı zaten. Demek sen de onu ardında bırakıyorsun. Oysa ben hiç Yağız olmak istememiştim..."
"Ben yalnızca ikimiz olduğunu düşünmüyorum." Dedi Dilvin aynadan kendine bakarken. "Bence birileri için de derinde bir yerlerde hala Mert'sin." Deyip gözlerini aynadan ona kilitledi.
Derin bir nefes aldı Yağız. Göğsü şiddetle inip kalktı.
"Bilmiyorum." Dedi iç çekerek. "Yalnızca anılarında. O da belki, bir ihtimal..."
Buna karşılık Dilvin sessiz kaldı. Zaten asansörde zemin kata varmıştı. Kapışar iki yana açıldı ve koridora adım attılar.
Karargah binasından çıkıp, lojmanlara doğru sessizce adımladılar.
Yağız Mert Çağlayan, günler boyu Azrail'le pençeleşen Hilal'i kurtarmak için parmak uçlarına kadar kana bulanan, günlerdir uykusuzluğunu hiçe sayan Dilvin'i yorgun haliyle tek başına göndermek istememişti.
"Evine kadar eşlik edeyim." demişti nazikçe. Dilvin de bu samimi teklife itiraz etmemişti.
Aralarındaki o yedi yıllık ağır yükün kalkmasının verdiği hafiflikle, lojmanların bahçe yolunda yürürken ilk kez yabancı iki suç ortağı gibi değil, çocukluklarındaki o omuz omuza veren iki eski dost gibiydiler. Dilvin'i kendi bloğunun kapısına kadar bıraktı Yağız.
"İyi uykular, Doktor Dilvin..." dedi, gözlerinin içiyle teşekkür ederek.
Dilvin çantasını omzunda düzeltti, asilce gülümsedi. "Sana da iyi dinlenmeler Gölge Komiser. Unutma, o odadaki kehribarlar tamamen açıldığında, karşısında uykusuz bir enkaz istemez."
Gülüşerek ayrıldılar. Dilvin binaya girerken, Yağız da arkasını dönüp kendi kaldığı karşı bloğa doğru yürümeye başladı. Tam apartmanın girişine yönelecekken, karşı binanın demir kapısının büyük bir aceleyle açıldığını duydu.
Gelen Bora'ydı.
Üstündeki şık ceketinin yakalarını düzeltiyor, apartman kapısının dumanlı cam yansımasına bakarak saçlarını jilet gibi arkaya doğru taramaya çalışıyordu. Kendi yansımasında saçının önünü düzeltmekle o kadar meşguldü ki, birkaç metre ötesinde durup onu izleyen Yağız'ı son anda fark etti. Camdaki yansımadan yeşil gözlerin ona dikildiğini görünce bir anda sıçradı, elini saçından hızla çekip esas duruşa geçer gibi önünde gerildi.
"Komiserim!" dedi, sesindeki telaş ve yakalanmışlık hissini gizlemeye çalışarak.
Yağız, ellerini eşofmanının cebine sokup hafifçe başını yana yatırdı. Dudaklarının kenarında, günlerdir yüzüne uğramayan o muzip, serseri tebessüm belirdi. "Hayırdır Karaduman? Sabahın köründe, o aynalı camın karşısında hangi cephenin hazırlığını yapıyorsun?"
Bora mahcupça ensesini kaşıdı, gözlerini hafifçe kaçırdı.
"Şey... Komiserim, ben tam çıkıyordum da. Gökçe Komiser uyanmış dediler, bir gidip ziyaret edeyim hal hatır sorayım dedim. Durumu tamamen stabil değil mi? Yani o kriz durumunu falan atlattı, tamamen iyi? Kafamız rahat?"
Yağız'ın gözleri umut parladı yeniden. Başını usulca salladı. "İyi iyi." dedi, sesi içten gelerek. "Kendi nefesini alıyor artık. Uyuyor, dinleniyor. Kafan rahat olsun."
Bora derin bir "oh" çekerek göğsünü kabarttı. "Şükür borçluyuz Yaradan'a valla... Şükür."
"Eee?" diye üsteledi Yağız, adımını Bora'ya doğru yaklaştırarak. Gözlerini kısarak sordu. "Komiserinin durumunu öğrendin. Şimdi söyle bakalım, sahiden bu saç baş, bu telaş nereye? Lojmandan böyle jet hızıyla çıktığına göre hayati bir operasyon var sanırım?"
Bora yutkundu. Çenesi seğirdi, o delidolu komiser yardımcısı bir anda kekelemeye başladı.
"Şey ya... Komiserim... İşte dedim ya az önce! Hastaneye geçiyordum. Yani, siviliz ya nasıl olsa artık, rozet falan da yok masada... Boş boş oturacağıma dedim... Gökçe Komiseri ziyarete giden ilk ekip üyesi olma şerefine nail olayım. Fena mı etmişim?"
"Nereye Bora, tekte söyle." dedi Yağız, gülüşünü saklamaya çalışarak.
"Tamam ya tamam... Selin'e gidiyorum işte komiserim." dedi Bora çekine çekine, ses tonunu ufacık tutarak. "Ziyarete gidiyorum hastaneye yanına... Malum, o da yaralı, hastane odasında tek başına Kraliçe'm günlerdir... Canı sıkılmasın, bir baş belalığı yapayım gidip sataşayım da keyfini yerine getireyim dedim. Tam olarak yaşan söylemedim yani. Cidden hastaneye gidiyorum ve giderken komiserime de uğrayacaktım. Eksik bilgi verdim sadece..."
Yağız Mert'in içi bu samimi itirafla birlikte ufacık, sıcacık bir keyifle doldu. Bora'nın Selin'e olan divane sevdasını bilirdi lakin onun bu yakalanmış çocuk halleriyle uğraşmak şu an zihnindeki o karanlık odaları dağıtmak için biçilmiş kaftandı.
"Demek Selin'e..." dedi Yağız, Bora'nın etrafında hafif bir tur atarak. "Ulan Bora... Sancak'ın o hırçın, laf dinlemez aslanını da bir kraliçeye diz çöktürdüler ya, bu gözler artık ölse de gam yemez."
"Aşk olsun komiserim ya!" diye sızlandı Bora, yüzü hafifçe kızarırken. "Bizimki diz çökmek değil, tamamen taktiksel geri çekilme diyelim biz ona. Hem Selin sever benim bu hallerimi."
"Sever, sever..." diye güldü Yağız, Bora'nın omzuna dostane bir şekilde vurarak. "Hadi git, bekletme Kraliçe'ni. Selamımı da söyle."
Bora tam nizamiyeye doğru hareketlenecekken duraksadı. Arkasını dönüp Yağız'ın gözlerindeki yalnız kalma korkusuna baktı. Komiserinin ne zaman kendi içine kaçıp orada boğulacağını çok iyi bilirdi.
"Komiserim..." dedi Bora, yukarıyı işaret ederek. "Bizim evden, kalabalık mükellef bir kahvaltı sofrasından kalkıp da çıktım. Fırat'la İlker çok kıyak bir kahvaltı hazırlamış. Üst kat tayfa da orada. Ece Komiser de katıldı hatta en son. Meşhur menemenden var. Sıcak çay da... Sohbet muhabbet deseniz o da on numara. Yukarı çıksanız siz de aralarına. Evinizde bir başınıza kalıp da tavan üstünüze üstünüze geleceğine iki keyiflenirsiniz, ortam şenlenir. Ne dersiniz?"
Yağız durdu. Kendi dairesine girip, o sessiz duvarların arasında demin yoğun bakım camından izlediği o üç kişilik eski mutlu tabloyu düşünmek, Karan'ın sözlerinin altında ezilmek şu an onun için en büyük işkence olurdu gerçekten de.
Kendiyle baş başa kalmak istemiyordu. Kaçmak, kalabalığın içine sığınmak şu saniye en mantıklı limandı.
"İyi dedin onu." dedi, başını onaylar manada sallayarak. "Gelelim bakalım, İlker'in o meşhur menemeninden biz de nasibimizi alalım. Hadi sen de geç kalma randevuna."
Bora gülerek selam çakıp neşeyle nizamiyeye doğru koşar adımlarla ilerlerken, Yağız da bloğun kapısını açıp merdivenlerden yukarıya, Fırat'ların dairesine doğru tırmanmaya başladı.
Dairenin önüne geldiğinde derin bir nefes aldı ve kapı ziline dokundu.
Kapıyı açan İlker oldu. Omzuna attığı havluya ellerini siler bir halde kapıyı aralamıştı. Karşısındaki kişiyi görünce bir anda donakaldı.
"Ko... Ko... Komiserim?" dedi, anında toparlanıp ciddiyet takınarak.
İçeride, yemek masasında oturan Toprak, sandalyede peluş ayısına sarılan Yiğit, gömleğini mutfak beziyle silmeye çalışan Volkan ve Ece'ye çay doldurmakta olan Fırat...
Hepsi bir anda ayağa kalkar gibi dikleştiler.
Ortama askeri bir disiplin ve ciddiyet çöktü.
Gölge, her ne kadar açığa alınmış olsa da Sancak'ın Gürkan Başkomiserden sonraki mutlak liderlerinden biriydi ve onun Karargah dışındaki bu ani varlığı hepsini germişti.
Yağız mutfağın eşiğinden içeri girdi. Masadaki o kaskatı kesilmiş resmi havayı gördüğünde burukça gülümsedi.
"Rahat olun beyler." dedi, ellerini eşofmanının cebine sokarak masanın ucuna doğru adımlarken. "Ve Ece Komiserim..." dedi elini kibarca ona doğru açarak. Ece şaşkınlığını üzerinden atamadan karşılık maiyetinde samimi bir gülüşle salladı başını. Ardından Yağız devam etti.
"Karargah'ta değiliz. Rozetler masada kaldı unutmayın. Şuan yalnızca karşı komşunuzum. Bora aşağıda yakaladı beni, 'Yukarıda on numara ortam var, meşhur menemenden nasibini al' deyip davetledi. İtiraz edemedim kahvaltıyı duyunca. Müsaadenizle aranıza çökmeye geldim. Var mı yeriniz, bir bardak sıcak çayınız? Ha?"
Toprak Komiser derin bir nefes alıp gülümsedi, sandalyelerden birini geri çekti. "Geçin oturun şöyle komiserim. İlker, doldur komiserime oradan bir tavşankanı!"
"Emredersiniz komiserim, hemen!" diye telaşla çay bardağına uzandı İlker.
Yağız masaya oturduğunda, Ece'yle göz göze geldi. Ece'nin gözlerindeki o soran, "Gökçe nasıl?" diyen bakışı gördü. Fırat da elindeki bardağı masaya bırakıp pür dikkat ona kilitlenmişti.
"Gözlerini açtı." dedi Yağız, sesini olabildiğince dingin tutmaya çalışarak. "Konuşamıyor pek. Zorlanıyor, boğazı tahriş olmuş ondan muhtemelen. Ama bilinci yerinde. İyi. Hepinizi sordu... İlk kelimesi sizlerdiniz."
"Canım benim..." diye mırıldandı Ece, gözleri dolarak başını öne eğerken.
Fırat derin bir iç çekti. "İnatçıdır o komiserim, demiştik size. Kolay kolay bırakmaz dedik savaşmayı. Öyle de oldu. Şükürler olsun. Yeniden aramızda..."
Ortam, Hilal'in iyi olduğu haberiyle birlikte yavaş yavaş eski, sıcak havasına geri dönmeye başladı.
Yiğit kucağındaki ayıyı sandalyenin kenarına bırakıp simide uzandı, Toprak çayından büyük bir yudum aldı.
Yağız'ın yüzündeki gergin hatlar, bu aidiyeti gördükçe yumuşuyordu.
Ta ki, mutfağın köşesinde gömleğindeki çay lekesini fön makinesiyle kurutmaya çalışan Volkan'ın patavatsız ve zamansız sorusu odanın ortasında patlayana kadar.
Volkan, fön makinesini kapatıp masaya doğru pişkin bir sırıtışla adımladı. "Ya komiserim..." dedi, tamamen iyi niyetli ama zamanlaması tam bir felaket olan o soruyu ortaya atarak. "Biz sizi tam olarak tebrik edememiştik, olanlar malum. Altınınızı ne zaman verebiliriz? Dilvin Hanım'la nişan tarihiniz belli oldu mu? Tatlıyı ne zaman yiyoruz, halay çekmek için sabırsızlanıyorum da."
O an bu sözlerle ortamdaki bütün neşe tek bir saniyede buz kesti. Yağız Mert'in dudaklarındaki samimi tebessüm anında soldu, yüzü dondurucu bir sessizlikle karardı. Gözleri masadaki boş bir noktaya kilitlendi. Az önce Dilvin'le makam odasında o koca yalanı bitirmiş olmanın, yedi yıllık zincirlerini kırmanın verdiği hafiflik, Volkan'ın bu sorusuyla birlikte geri dönmüştü sanki.
Yiğit, ortamdaki bu ani buz kesişi fark edemeyerek, saf ve meraklı çocuksu haliyle hemen Volkan'ın arkasına takıldı. "Sahi ya komiserim!" dedi, gözleri parlayarak. "Böylesine güzel, böylesine asil bir kadını... Hem de doktor! Nasıl tavladınız? Biraz taktik verir misiniz? Biz de faydalanalım engin tecrübelerinizden. Valla helal olsun! Duyduk şok olduk. Anlatsanıza ya! Nasıl tanıştınız? Ne zamandan beri birliktesiniz? N..."
"Yiğit, kapa lan çeneni! Yeter ciklediğin!" diye araya girdi Fırat anında. Yağız'ın yüzünün nasıl düştüğünü, gözlerindeki acının nasıl harlandığını fark etmişti.
Masanın altından Volkan'ın bacağına sert bir tekme geçirdi. "Kesin sesinizi! Volkan, sen de bırak şu makineyi artık geç otur yerine! Magazin muhabiri misiniz oğlum siz? Ne bu sorgu sual enerjisi sabah sabah!"
Toprak Komiser de çatık kaşlarıyla Volkan ve Yiğit'e ters bir bakış fırlattığında, iki genç neye uğradığını şaşırdı.
Yağız, önünde duran çay bardağına baktı.
Masanın etrafındaki bu insanlar onun can yoldaşlarıydı. Onun için merminin önüne atlayan, geçen gece yasa dışı olduğunu bile bile onunla birlikte eski gümrük limanını ateşe veren kişilerdi.
Ama hiçbiri işin içindeki asıl cehennemi, yedi yıl önce Afyon'da avluya düşen o koca yangını tam olarak bilmiyordu.
Eksikti parçalar. Maskesini bu masada daha fazla taşıyamayacağını anladı. Onların gözünün içine baka baka daha fazla bu sahte nişanlılık oyununun arkasına sığınmak, şerefine yakışmazdı.
Çay bardağını masaya usulca bıraktı. Başını kaldırdı. Kan çanağına dönmüş, yorgun ama bu kez tamamen çıplak, tamamen dürüst yeşil gözlerini masadaki her bir Sancak üyesinin üzerinde tek tek gezdirdi. Boğazını temizledi. Sesi, odanın içindeki bütün o sahte duvarları yıkacak kadar derin, pürüzlü ve kararlı çıktı.
"Nişan falan yok artık." dedi, arkasına yaslanarak. "Dilvin'le bizim aramızda hiçbir zaman öyle bahsettiğiniz gibi bir aşk hiç olmadı. Hatta daha az önce ben buraya gelmeden kendisiyle birlikte Turgut Müdür'ün makamındaydık... Aramızdaki oyunu tamamen bitirdik, ayrıldığımızı ona açık açık söyledik."
Herkes şok içinde Yağız'ın yüzüne bakarken, derin bir nefes aldı.
"Madem içinizden bazıları benim Hilal'e olan zaafımı, günler süren feryadımı gördünüz... O zaman şimdi kulaklarınızı iyi açın ve dinleyin. Size yedi yıl önce tam olarak neler yaşandığını, benim neden bu canavar maskesini taktığımı en başından anlatacağım. Anlatacağım ki, benim nasıl kendi cehennemimin başgardiyanı olduğumu siz de iyi bilin."
Bu sözlerle ortamdaki gürültülü, neşeli ve kaotik hava bir anda kesildi. İlker kaynayan çayın altındaki ocağı tamamen kapattı. Volkan, çay dökülen gömleğiyle uğraşmayı bırakıp olduğu yerde kaskatı kesildi. Yiğit kucağındaki peluş ayıyı yavaşça dizlerine indirdi. Fırat, Ece ve Toprak ise nefeslerini tutmuş, masanın başında yılların yorgunluğunu omuzlarından atmaya hazırlanan Yağız'a kilitlenmişlerdi. Sessizlik öyle büyüktü ki, dışarıdan cama vuran rüzgarın sesi bile içeride yankılanıyordu.
Yağız derin, göğüs kafesini zorlayan bir nefes aldı. Gözlerini masanın ahşap desenlerine dikti. Nereden başlayacağını, o koca cehennemi kelimelere nasıl dökeceğini toparlamaya çalıştı.
"Benim babam..." diye başladı, sesi odanın duvarlarına çarpan boğuk bir yankı gibiydi. "Yavuz Çağlayan... Çoğu insan onu Şırnak'ta, Van'da, İstanbul'da görev yapmış, sonrasında gazi olup memleketi Afyon'a çekilmiş sıradan bir asayiş müdürü sanırdı. Ama aslı öyle değildi. Babam, istihbaratın en derinlerinde, devleti içinden oymaya çalışan çetelerle ve derin yapılanmalarla savaşan gizli bir adamdı."
Herkes pür dikkat onu dinliyordu. Toprak'ın kaşları hafifçe havalandı, Ece yerinde dikleşti, Fırat'ın eli çenesine gitti.
"Akademiyi kazandığım gün..." diye devam etti Yağız, yutkunarak. "Bana çok büyük bir sır verdi. Canı pahasına sakladığı, derin yapılanmaların, belki Simsar'ın bile o koca ağının bütün kirli çamaşırlarını barındıran iki ayrı kırmızı mühürlü dosyayı, saklamam için bana emanet etti."
Başını yavaşça kaldırdı. Gözleri Ece'ye, ardından Fırat'a kaydı.
"Ben o dosyalara yıllarca gözüm gibi baktım. İkisini iki ayrı yere sakladım. Ve o dosyalardan sadece birinin yerini... bu dünyada kendimden bile çok güvendiğim, uğruna ölebileceğim tek kişiye söyledim."
"Gökçe Komiser..." diye fısıldadı Ece, gözleri dolarak.
Yağız usulca başını salladı.
"O... Benim her şeyimdi." Dediğinde Volkan ve Yiğit adeta dehşete düşmüştü. Şaşkın suratlarla birbirlerine baktılar. İdrak etmek için gözlerini kırpıştırdılar. Toprak sessiz bir tepki verse de o da oldukça şaşırmıştı bu duruma. Dosyaların yerini söylediği kişiyi Ece söylemese Dilvin zannederdi. Gökçe Komiserin adını duymayı Ece ve Fırat dışında kimse beklemiyordu. İlker şoka girmiş gibiydi. Donakaldı. Yağız devam etti sözlerine.
"Akademiden mezun olduk ve tören günü ailelerimizin karşısına el ele çıktık. İstanbul'un ortasında fırtınanın altında sırılsıklam olup, 'Bizi kimse ayıramaz' diye yeminler ettik. Ta ki o kara geceye kadar..."
Yağız'ın elleri masanın üzerinde yumruk oldu. Parmak boğumları bembeyaz kesilmişti.
"Ailelerimizi uğurladık. Balo için bür iki hafta kadar daha İstanbul'da kalacaktık. Ertesi günün gecesi beni Veli eniştem aradı. Rahmetli ablamın eşi... Bana zar zor babamın açığa alındığını, tutuklandığını söyledi. Dosyalar çalınmış, babamın aleyhine kullanılmış, ona vatan haini damgası vurulmuştu. Dosyaların yerini kontrol etmeye gitmek bile aklıma gelmedi o an. Yapmayı akıl edebildiğim tek şey alelacele Afyon'a gitmekti. Otogara uçtum adeta. Ama gitsem de göreceğim şey sadece benim yerini bildiğim dosyanın hala yerinde olup Hilal'in yerini bildiği dosyanın orada olmayışı olacakmış. Bilmiyordum..."
Volkan'ın gözleri dehşetle açıldı. "Komiserim... Yoksa..."
"Ben inanmadım." diyerek kesti Yağız, sesindeki o çaresiz itirazla. "Konduramadım ona! 'Benim sevdiğim kız yapmaz' dedim, 'Bize oyun oynuyorlardır' dedim. Beni Esenler otogarının tuvaletinde daha otobüse bile binemeden kıstırdılar. Enseme yediğim bir darbeyle bayılmışım. Kendime geldiğimde, karanlık bir depoda, paslı bir sandalyeye halatlarla bağlıydım."
Masanın etrafındaki herkesin nefesi kesildi. Fırat dişlerini sıktı, Toprak ellerini yüzüne kapattı.
"Üç gün..." dedi Yağız, o cehennemi yeniden yaşıyormuş gibi gözleri dalarak. "Beni o sandalyede tam üç gün boyunca içeriden lime lime parçaladılar. Yüzüme bir fiske dahi vurmadılar ama kaburgalarımı, böbreklerimi bütün organlarımı mahvettiler. Diğer dosyanın yerini sordular, konuşmadım. Sonra ikna olmayınca önüme bir bilgisayar koydular."
Yağız'ın çenesi titredi.
"Ekranda... Hilal'in o gizli bölmeden dosyaları aldığı videoyu izlettiler bana. Boynunda benim aldığım kolye asılıydı. 'Montaj bu!' diye haykırdım, kan kusana kadar dayak yedikçe 'O masum' diye inledim. Sonra kriminal uzmanları, adli bilişimcileri getirdiler deponun içine. Parmak izi eşleşmelerini, videonun gerçekliğini gözümün önünde yüzde yüz raporlarla kanıtladılar."
"Şerefsizler..." diye hırıldadı Toprak, yumruğunu masaya sertçe vurarak. "Hepsi o gördüğümüz silikon kalıplarla ve sahte disklerle yapılmış değil mi?"
"Evet." dedi Yağız, sesi artık acıdan çok bir öfkeyle yoğrulmuştu. "Beni inandırdılar. Ben de saf gibi inandım... Hilal'in amirlerine yaranmak, rütbe almak için bizi beş kuruşa sattığına bir çırpıda kandım."
"Peki sonra nasıl kurtuldunuz Komiserim oradan?" diye sordu Yiğit, gözlerinden akan yaşı elinin tersiyle silerek.
"O zamanın Başkomiseri sağolsun..." dedi, minnetle. "Mavi Sirenler bizden önce de geçmişi olan bir operasyon biliyorsunuz. O zamanki adıyla Kızıl Işıklar operasyonuyla görevli Kartal Timi bastı depoyu. Çekip aldılar beni ellerinden. Yoksa... Mesleğime kavuşamadan ziyan olup gitmiştim. Hangi çöplüğe atarlardı parçalarımı artık orasını siz hayal edersiniz. O yüzden o Başkomisere hayatımı borçluyum ben. İnfaz emrim verildiği an, depoyu adamlarıyla basıp beni ipten aldı o."
"Kimmiş o Komiserim? Tanıyor muyuz?" Diye sordu İlker.
"Sonra ilk uçakla memlekete, ailemin yanına, Afyon'a gittim." Dedi Yağız bu soruyu es geçerek. Ve sesi tam burada kırıldı. Gözlerinden yaşlar sicim gibi dökülmeye başladı.
"Afyon'a gittiğimde... Evimin sokağında hem düğün bayrakları hem de taziye çadırları vardı."
Ece ellerini ağzına kapattı.
"Babamı kız kardeşim bildiğim amcamın kızının düğün gününde bütün köyün, davetlilerin gözü önünde yaka paça, ters kelepçeyle tutuklamışlar..." dedi gözyaşları masaya damlarken. "Ablam Yeliz... Hamileydi o zamanlar. Gün sayıyordu bebeğine kavuşmak için. O yüzden mezuniyetime bile gelememişti. Babamı o halde, kelepçelerle başına bastırılıp götürüldüğünü gördüğünde fenalaşmış. Arbedede doğumu başlamış. Bebek doğmuş ama... Kızı ilk nefesini gerçek nefesini alırken o son nefesini vermiş..."
Salondaki sessizlik, artık dilsiz bir matem gibiydi. Toprak Komiser gözyaşlarını gizleyemeden başını eğdi. Fırat derin, titrek nefesler alıyor, Volkan ise az önce yaptığı patavatsızlığın utancıyla yerin dibine girmek istiyordu.
"O avluda..." diye fısıldadı Yağız. "Düğün süslerinin arasında ablamın cenazesi, yeni doğmuş annesiz bir bebek ve babamın kelepçeleriyle baş başa kaldığımda... Ruhumu o toprağa gömdüm. Bütün bunlara, inandığım tek aşkın, Gökçe Hilal Aladağlı'nın ihanetinin sebep olduğuna inandırıldım."
"Komiserim..." diye fısıldadı Fırat, sesi düğüm düğüm. "Nolur affet bizi. Biz senin o maskenin altında nasıl bir kıyamet kopardığını bilemedik. Haddimizi aştık. Sana neler söyledik, neler ettik."
"Estağfurullah." dedi Yağız, elinin tersiyle yaşlarını silerek. "Bilmiyordunuz. Kimseye anlatmadım. Anlatamadım. Çünkü inandığım o gerçek, boynuma doladığım yağlı bir urgandı."
"Peki ya Dilvin Hanım?" diye sordu Ece, yaşlı gözleriyle. "Onun bu hikayedeki yeri neydi? Neden o sahte nişan?"
Yağız derin bir iç çekti.
"Hırs. İntikam... Nasıl gözüm kararmışsa acımı en sevdiğimden çıkarmak istedim. Yaşadığım tüm bu acıların faturasını Hilal'e kestim. Onca derdin arasında bu akıl! Öyle bir plan kurdu ki! Başrolü de Dilvin oldu... Benim hayatımı kaydıran kişinin ben de hayatını Dilvin sayesinde kaydırdım. Fırat, Ece... Siz zaten biliyorsunuz olayı..."
"Neymiş?"
"Ne ki o?"
Diye bir o yana bir bu yana bakan Volkan Yiğit ve İlker'i Toprak'ın tek başı pıstırmaya yetti.
"Peki benim anlamadığım. Doktor Dilvin. İyi biri gibi. Ne oldu da bu intikam oyununu sizinle birlikte başka bir hemcinsine oynamaya ikna oldu." Diye sordu Toprak ardından.
"Orada işin rengi biraz değişik." Dedi Yağız. "Pislik herifin teki olarak onun bana karşı olan çocuksu ve saf duygularını elimde bir koz olarak kullandım." Deyip başını öne eğdiğinde Ece kınar gözlerle bakıyordu ona. Hissetti.
"Çocukken aşıktı bana. Sonrasında da durum pek değişmedi. Bilirdim. Ama bilmezden gelirdim hep. Arkadaş ayağı çekerdim. Afyon'daki o zorlu günlerde taziyeye gelenlerden biri de oydu. Onu gördüğüm an sanki aklımda bir parşömen kağıdı masaya açıldı. Plan çizildi. Bütün detaylar netleşti. Geriye oynamak kaldı. Bende oynadım..."
Ece sandalyesini sertçe geriye itip ayaklandı.
"Ben bir su alacağım." Deyip mutfağa yöneldi. Tekrar aynı şeyleri duymak onu epeyce germişti. Arkadaşına yapılanları hazmetmek onun için zordu.
"Ama tüm bunların yanında Dilvin gerçekten ona ömür boyu minnettar kalacağım ve asla karşılığını ödeyemeyeceğim bir iyilik yaptı bana. İşte bu yüzden yıllardır onu bırakamadım. Ondan ayrılamadım. Vefasızlık edemedim. Onu oyalayıp durdum. Onu bırakırsam suçlu hissederdim kendimi. Onun sevgisini boynumda taşımayı bir bedel olarak gördüm. Onu mutlu etmek zorunda hissettim kendimi. Onu sevmem ona layık olmam lazım gibi geliyordu. Onunla bir hayat kurmam gerektiğine inandırmaya çalıştım kendimi. Ama olmadı... Yapamadım. Hiçbirini gerçekleştiremedim. Yalnızca oyalandım. Yıllar geçti gitti... Hiçbir şey yapamadım."
"Peki neydi sizi ona bu kadar bağlayan Komiserim?" Diye soran Yiğit'ti bu sefer.
"Kız kardeşim Yade Mina... O olaylardan sonra toparlanamadı. Sürekli halsizleşti, morlukları başladı. Dilvin o zamanlar fakültede öğrenciydi daha. Kardeşimin ilik kanseri olduğunu ilk o fark etti. Erken teşhis koyuldu sayesinde, mezun olunca da aldı onu yurt dışına götürüp tedavi ettirdi. Dilvin benim kardeşimin canını kurtardı ve boynuma ömürlük bir vefa borcu bağladı."
Başını dikleştirdi.
"Benim peşimde koca bir gölge vardı. Hilal'den nefret ediyordum evet, ama onun benim yüzümden daha fazla bu hedeflerin içine girmesini, o lanet olası dünyaya bulaşmasını da istemiyordum. Onun canını en çok yakacak şeyi zaten biliyordum. Saçmalık işte. Onun canını ben yapabilirdim. Ama başkasına el sürdürmezdim. Böyle de aptaldım. Onu kendimden tamamen koparmak, benden nefret etmesini sağlamak zorundaydım. Aklımdaki plan ikisini de karşılıyordu. Hem canını yakıp intikamımı alacaktım hem de benden nefret etmesini sağlayarak bu karanlık dünyadan onu uzak tutacaktım. Aklımdakileri bir bir yola koymaya başladım. Önce sahte kasetler hazırlattım. Size de inandırdığım o yalanım var ya hani. Birinciliğimi elimden alacak belgeleri çaldı Hilal diye. O kumpası ben hazırladım. Yakın bir arkadaşım yardımıyla. Sahte bir video yaptım. Bu birinci evreydi. İkinci evrede Dilvin'e durumu anlattım. 'Eski, takıntılı bir kız arkadaşım var, benden kopması lazım, bana yardımcı ol' dedim. Önce kabul etmedi. Sonra onun ailemizin başına gelen bu meselelerde hep yanımda oluşunun bana iyi geldiğini söyleyerek aşırı klişe bir yalanla onu kandırdım. Aslında Dilvin zekidir. Normal şartlarda hayatta bu bahaneye kanacağını sanmıyorum. Ama o da içten içe ne olursa olsun köre sağıra yatarak benimle olma fikrine ikna etmişti kendini anladım. Birlikte sevgili taklidi yapma fikrini kabul etti. Sonra da zaten o gün ona evlenme teklifi ettim. O teklifin gerçek bir teklif olduğunu söyledim ona.
İnandı. Ya da yine inanmak istedi kendini buna ikna etti bilmiyorum. O gün bu gündür de birlikteydik. Buna ne kadar bir birliktelik denirse... Uışar boyu devam ettirdim bu vefa oyununu. O kadar iyi oynamışım ki, Dilvin onu gerçekten seviyor olabileceğime inanmış. Bazen şüphe etmiş ama bu duruma kulaklarını tıkamış. Hatta benimle evlenmek için Amerika'daki bütün fırsatlarını bırakıp buraya gelmiş... Ama buraya gelmesi gözünü açmış olacak ki artık bu duruma bir son vermeyi önce o istedi."
"Gerçekten mi?" Dedi Volkan şaşkınlığını gizleyemeyerek.
"Evet." dedi Yağız, masanın üzerindeki ellerini birbirine kenetlerken.
"Peki komiserim ben şimdi doğru anlıyorum değil mi? Gökçe Komiser sizin asıl sevgilinizdi. Doktor Dilvin sahte. Siz Gökçe Komiser size ihanet etti sandınız. Onu terketmek için de Dilvin hanımı kullandınız. Ama onu hiç sevmediniz. Aklınız eskide kaldı. Sonra da geçen operasyonda Gökçe Komiser sizin için aklandı ve Dilvin hanım da zaten sizin bitmeyen aşkınızı görünce geri çekildi ve ayrılmak istedi. Ayrıldınız. Hatta bir de bunu daha geçenlerde düğünümüz olacak diyen Turgut Müdüre söylediniz. Öyle mi?" Yiğit'in bir çırpıda nefes almadan söyledikleri herkesi şok ederken Yağız'ı sinir bozukluğuyla gülümsetti.
"Evet. Aynen öyle..."
"Şey Komiserim..." diyen İlker gözlüğünü düzeltip ellerini önünde birleştirdi çekinceyle.
"Hani bize Gökçe Komiser'le geçmişten beri kavgalıyız birbirimizden nefret ediyoruz numarası çektiniz ya? Biz de saf gibi inandık durumu hiç çakozlamadık hani..." deyip duraksadı.
"Eee?" Dedi Fırat. "Bu lafın sonu nereye gidiyor İlkerciğim?" Deyip arkasını yaslandı.
"Komiserim." Dedi İlker birkez daha gözlüğünü düzelterek. Gözlerini hepsi üzerinde gezdirdi. "Turgut müdür de bunu böyle biliyor. Siz şimdi adamın yeğenini bırakıp sözde nefret ettiğiniz Gökçe komisere olan aşkınızı ilan ederseniz olacakları ben tahmin ediyorum ama sözlere dökemiyorum maalesef..."
"Bunlar mesele değil koçum, inan bana." Dedi Yağız doğrudan önüne bakarak.
"Ben yedi yıl boyunca, kumsalda en mutlu günü olacağını sandığı gece de kalbini parçaladığım, gururunu ayaklar altına aldığım kadını kendi ailemin katili sanmışım. Oysa o tertemizken... Bütün bu kanlı oyunu bize şimdi bile hala peşinde olduğum Simsar kurmuş meğer. Bunca dert başımdayken bunca şey üstüme gelmişken ben daha gerçekleri sevdiğim kadına bile söyleyememişken sence o dediğinin bir önemi var mı?"
"İlker dediğinde haklı. Ama siz daha da haklısınız Komiserim." Diyen Volkan'ın bilmiş tavrına herkes yarım ağız sırıtsa da ortamın gerginliği yüzünden kimse çıt çıkaramamıştı.
"Yani özetle anlayacağınız, ortada artık ne bir nişan var, ne de yalan. Hepsi bitti..."
Volkan oturduğu sandalyeden yavaşça kalktı. Başını öne eğmiş, yüzü kıpkırmızı kesilmişti. Yağız'ın yanına kadar yürüdü, duraksadı.
"Komiserim..." dedi, sesi titreyerek. "Bora nasıl diyordu? Ben... Ben tam bir sığırım. Sabah sabah boşboğazlık edip yaranı deştim. Ben cidden... helallik istiyorum. Hakkını helal et komiserim, çok özür dilerim."
Yağız hafifçe gülümsedi. Uzanıp Volkan'ın omzunu şefkatle sıktı.
"Helal olsun aslanım. Sizin bir suçunuz yok. Bunları sorgulaman kadar da..." sonra dönüp Ece ve Fırat'a baktı. "Sizin de beni, bencil ve duygusuz canavar sanmanız da yine kendi eserimdi."
"Ya Komiserim yaa..." dedi Yiğit, kucağındaki ayısını sıkarak. Gözleri yaş içindeydi. "Sen yedi yıl boyunca bu koca yükü tek başına nasıl taşıdın? Biz olsak nefes alamazdık."
"Alamıyordum ki zaten be Yiğidom." dedi Yağız, dürüstlükle. "Hem de tam yedi yıldır... Kendi kendime sırtıma yük edindiğim şeylerin altında nefessiz kaldım."
Toprak Komiser, masadan destek alarak ayağa kalktı.
"Şimdi beni iyi dinle Gölge." dedi, sesini bütün odada yankılanacak kadar tok tutarak. "Senin acın, bizim acımız. Senin cenazen, bizim de cenazemiz. Senin yedi yılını, sevdalını, kanını çalan o Simsar denen köpeğin inine girmek... Artık sadece senin değil, bütün Sancak'ın boynunun borcudur."
Fırat da hızla ayağa kalktı, Ece onun yanına geçti. Yiğit ve İlker masanın diğer ucundan dikleşti.
"Açığa alınmış olabiliriz." diye devam etti Toprak, gülüşünün ardındaki saf sadakatle. "Ama rozeti bıraktık diye ciğerimizi bırakmadık ya o masada. Simsar'ı bulacağız. O dosyaları deşeceğiz. Gökçe Komiser de hasta yatağından ayağa kalktığında, dökülen kanının hesabını ikinizin de önüne altın tepsiyle sereceğiz inşallah."
Yağız, masanın etrafında ona kendi canı gibi bağlanan, omuz omuza verdiği bu dürüst kalabalığa baktı. Yedi yıllık yalnızlığı, burada bu salonun içinde tamamen son bulmuştu.
"Eyvallah." dedi, ayağa kalkıp başını onlara minnetle eğerek. "Eğer Hilal de o beni bir gün affedebilecekse... O Simsar denen iti kendi kanında boğmadan durmak bana haram olsun."
Dışarıda fırtına dinmiş olabilirdi ama Simsar için asıl kıyamet, bu masanın etrafında omuz omuza veren yedi delifişek polisin gözlerinde asıl şimdi başlıyordu.
Tam o sırada İlker'in hemen sehpanın kenarında duran telsizinden yükselen cızırtı anın büyüsünü bozmaya yetmişti .
"Acil operasyon çağrısı! Tüm unsurlar derhal karargaha! Tek bir saniye bile kaybetmek yok, kırmızı koda geçildi! Tekrar ediyorum, kırmızı koda geçildi!
Karan'ın telsizden gelen gür sesi masadaki tüm duygusal havayı bir anda dağıttı.
Sancak'ın damarlarındaki o Özel Harekat kanı tek bir saniyede yeniden harladı.
Volkan yerinden adeta bir ok gibi fırladı. Gömleğindeki çay lekesini de, yanan İtalyan kesim ceketini de tamamen unutmuştu. Gözlerindeki o patavatsız neşe anında silindi, yerini sahaya çıkmaya hazır bir kurdun keskinliği aldı.
"Benim hemen yukarı çıkıp üstümü değiştirmem gerek, iki dakikaya hazır olurum!" deyip koridora doğru fırladı.
Yiğit de kucağındaki peluş ayıyı daha da sıkı kavrayıp hemen onun arkasına takıldı. "Ben de geliyorum seninle, bekle!" diye bağırdı. Mavi bulutlu pijamaları ve ayı pençesi panduflarıyla merdivenleri ikişer üçer tırmanmaya başlamıştı bile.
Fırat ve Ece ise aynı anda ayağa kalkmışlardı. Fırat elindeki sarı mikrofiber bezi lavaboya bıraktı, yüzü anında o ciddi saha cerrahı maskesine büründü. "Hemen karargaha geçiyoruz öyleyse." dedi. Sonra duraksadı, Ece'nin yorgunluktan çökmüş omuzlarına, ekrana bakmaktan kan çanağına dönmüş gözlerine baktı. Sesindeki korumacı ton onu bir kez daha ele verdi.
"Ece... Sen dinlenmeyecek miydin? Bütün gece Karargahta sabahlamıştın zaten. İstersen gelme sen. Ben durumu bildiririm."
Ece, mahcup ve suçluluk psikolojisi barındıran bir ifadeyle bakışlarını masanın başında oturan Yağız'a çevirdi. Göz ucuyla onun rütbesiz omuzlarına, sivil kıyafetlerine baktı. Sesi fısıltı gibiydi, içindeki gitme zorunluluğunu sessizce masaya bıraktı.
"Bu... onlarsız çıkacağımız ilk operasyon olacak Fırat. Ve Turgut Müdür yeni ikinci komutanlar olarak bizi atadı, unuttun mu? Orada olmalıyım. Maalesef..."
Yağız, Ece'nin bu mahcup bakışlarını ve Fırat'ın içindeki o git gelleri gördüğünde öne doğru hafif bir adım attı. Yüzünde, buruk bir tebessüm vardı.
"Sorun yok Ece." dedi. "Sancak her zaman sahada tam tekmil durmalı. Biz yoksak siz varsınız. Gözüm arkada kalmaz. Görev sizi bekler, hadi gidin. Fırat sen de ısrar etme. Gücü olmasa gitmek istemezdi zaten."
Fırat, Yağız'ın bu destek atan duruşu karşısında yutkunarak başını salladı. Ece ile birlikte kapıya doğru yönelirken, arkasını dönüp içeride ne yapacağını bilemeyerek çırpınan siber uzmana seslendi.
"İlker! Hadisene oğlum, gelmiyor musun? Ne dolanıp duruyorsun ortalıkta dolap beygiri gibi?"
O sırada İlker, mutfağın içinde adeta kendi etrafında dönüyor, bir o yana bir bu yana giderek ellerini havaya kaldırıp çırpınıyordu. Gözleri masanın üzerindeki toplanmamış sofraya kilitlenmişti.
"Ya Komiserim! Bu sofra böyle mi kalacak?" diye feryat etti, evin dertli annesi modundan bir türlü çıkamayarak. "Menemen tavası pis kaldı, her tarafı donacak burada, karıncalar basacak evi ya! Böyle bırakıp gitmek olur mu!"
Bu sözler, Fırat'ın o meşhur temizlik takıntısını anında tetiklemeye yetti. Gözü masadaki susam tanelerine kaydı, parmakları seğirdi, içeriye doğru bir hamle yapacak gibi oldu ama zaman aleyhine işliyordu.
"Bırakmak zorundayız İlker! Zamanımız yok, hadi!" diye dişlerinin arasından tısladı, kalbi masada kalsa da adımları kapıya doğru zorladı kendini.
Tam o an, masanın ucunda sessizce, canı sıkkın bir halde oturan Toprak Komiser usulca konuştu. Koca bir yumru gibi boğazında asılı duruyordu ama o her zamanki gibi omuzlarındaki yükü sessizce içinde yutuyordu. Bakışlarını masadan kaldırmadan, pürüzlü sesiyle fısıldadı.
"Gidin siz..." dedi. "Ben hallederim buraları. Merak etmeyin."
Yağız, Toprak'ın içine attığı o acıyı ve bir Özel Harekatçı olarak operasyona gidememenin verdiği kahredici kırgınlığı anında gördü. Dostunun omuzuna elini koydu, ona destek atmak ve gergin havayı dağıtmak adına hafifçe gülümseyerek araya girdi.
"Aynen, uzatmayın hadi." dedi ortaya doğru. "Gidin siz, biz Toprak'la beraber hallederiz buraları. İki dakikada bal dök yala yaparız evi, sonra da çeker kapıyı çıkarız."
İlker, Fırat ve Ece ne diyeceklerini bilemediler. Durum içlerine oturdu, fena halde mahcup oldular. Zar zor olayı kabullenip kapıya doğru adımlarken, Fırat aniden duraksadı ve İlker'in beline baktı.
İlker aceleden, belindeki kırmızı çiçekli mutfak önlüğünü çözmeyi tamamen unutmuştu. Fırat'ın dudaklarında, o koca gerginliğin ortasında minik, samimi bir gülüş belirdi. Ece de elini ağzına kapatarak hafifçe kıkırdadı. İlker beline bakıp önlüğü fark edince yüzü kıpkırmızı kesildi, panikle düğümü çözüp önlüğü masanın kenarındaki sandalyenin arkasına fırlattı.
Tam onlar dairenin kapısından çıkarken, yukarı kattan Volkan ve Yiğit de saniyeler içinde tam tekmil Özel Harekat üniformalarını kuşanmış, hücum yelekleri sırtlarında, kaskları ellerinde merdivenleri postallarıyla döve döve aşağı iniyorlardı. Hepsi kapının önünde birleşti ve Karargah'a, o namlu ucundaki yeni savaşa doğru arkalarına bakmadan koşmaya başladılar.
Onların gidişiyle birlikte, dairenin içine ağır bir sessizlik çöktü.
Toprak, oturduğu sandalyeden yavaşça ayağa kalktı. Masanın üzerindeki darmadağınık halde kalmış sofraya baktı. Sonra adımları sandalyenin arkasına gitti ve İlker'in telaşla fırlatıp attığı o çiçekli mutfak önlüğünü ellerinin arasına aldı.
Önlüğe baktı, ardından da kendi kendine, acı bir tebessümle gülmeye başladı.
Bu gülüş, içindeki o burukluğun ve operasyona gidememenin verdiği ağır sızının dışa vurumuydu.
Yağız da masadan destek alarak ona doğru döndü. Elindeki önlüğü gördüğünde, içindeki yangını çok iyi bilerek yerinden ayrıldı ve masanın diğer ucuna geçti.
"Yakıştı ama komiserim, yalan yok." dedi, dostane bir tınıyla. "Ver bakayım şu önlüğü bana, kıskandım şimdi senin karizmanı. Bak bakalım bana da yakışacak mı?"
Toprak önlüğü Yağız'a doğru fırlattı, Yağız sargılı koluna dikkat ederek önlüğü yakaladı ve masanın kenarına bıraktı.
"Zoruna gidiyor değil mi?" diye sordu Yağız, sesi sokağın ayazı gibi düz ve dürüsttü. Gözlerini Toprak'ın yorgun gözlerine dikti. "Telsizden o anonsu duyup da... arkalarından bakakalmak. Ağır geldi..."
Toprak derin bir iç çekti, cebinden çıkardığı sigara paketini masaya bıraktı. Bir dal yakıp dumanını mutfağın tavanına doğru üflerken gözlerini kıstı. "Gitmez mi be Komiserim..." dedi, sesi koca bir harabenin altından gelir gibi pürüzlüydü. "Belim hafif kalıyor sanki bedenime. Silahımın ağırlığı, rozetimin soğukluğu gitmiş ya üzerimden... Sanki çıplağım öyle geziyorum ortalıkta. Onlar ateş almış gibi hızla karargaha koşarken, bizim burada menemen tavasıyla baş başa kalmamız... Dediğin gibi, ağır geliyor adam olana."
Yağız, Toprak'ın bu sözleri üzerine masadaki boş bardakları toplamaya başladı. "Sabredeceğiz. Başka yolu yok..."
Tavadaki artıkları çöpe dökerken arkasını döndü.
" Ama sabrederken boş durmak pek de benim kitabıma yaraşır bir şey değil. Ellerimizi bağlayan o kurallar, bizi sadece resmiyette durdurur." dedi, kelimelerin üzerine basa basa. "Yeri gelir evde pinekler, bulaşık da yıkarız, çay da demleriz. Ama yeri gelir.. Bu sokakları da, o Simsar'ın krallığını da kanunsuz birer gölge olarak ateşe veririz. Bir kıvılcımla yakarız Toprak. Biz yoksak Sancak eksik kalır evet... Ama biz sivilsek, düşmanın Azrail'i tam tekmil sokaklardadır demektir."
Toprak, Yağız'ın gözlerindeki o durdurulamaz intikam ateşini gördüğünde dudaklarında sert bir tebessümü belirdi. Elindeki sigarayı küllüğe bastırıp ezdi, kollarını sıvayarak tezgâha doğru adımladı.
"Haklısın Gölge." dedi Toprak, tabağı sudan geçirirken. "O zaman şu sofrayı toplayalım da... Kurtların sahaya ineceği o geceye kendimizi hazırlayalım."
İki adam, darmadağınık sofrayı tıpkı bir operasyon bölgesini temizler gibi sessiz, hızlı ve kusursuz bir senkronizasyonla toparladılar.
İlker'in tezgâhta bıraktığı artık bulaşıklar yıkandı, çöpler atıldı, dökülen susamlar teker teker temizlendi. İşleri bittiğinde kapıyı usulca çekip dışarı çıktılar.
Toprak, merdivenlerden kendi dairesinin bulunduğu üst kata doğru yöneleceği sırada duraksadı. Yağız'a veda etmek için dönerken, aklına gelen fikirle yüzünde hafif, hevesli bir tebessüm belirdi.
"Birlikte bir atış talimine ne dersiniz komiserim?" dedi, ellerini ceplerine sokarak. "Madem açığa alındık, bari silah elimize yabancılaşmasın. Poligona inip biraz barut koklayalım. Pas tutmayalım en azından. Ne dersiniz?"
Yağız'ın yüzündeki gergin hatlar, Toprak'ın bu son derece cazip teklifiyle gevşedi. Göğsündeki birikmiş, patlamaya hazır öfkeyi cansız hedeflere kusmak, namlunun ucundan çıkan alevle bir nebze olsun rahatlamak tam da şu an ihtiyacı olan şeydi.
Dudaklarında onaylayan bir tebessüm belirdi. Tam ağzını aralayıp teklifi kabul edeceği saniyede, eşofmanının cebindeki telefon keskin bir titreşimle çalmaya başladı. Elini cebine atıp telefonu çıkardı.
Ekranda "Bandırmalı" yazısını gördüğünde kaşları hafifçe çatıldı. Telefonu kulağına götürüp açtığında, Karan selam sabah verme zahmetine bile girmeden, doğrudan ve buyurgan bir tavırla söze girdi.
"Açığa alındınız diye evde mi pinekleyeceksiniz lan?" dedi. Arka plandan telsiz anonsları ve hummalı koşuşturmaca sesleri geliyordu. "Tamam, sahaya inemiyorsunuz anladık, yasal olarak silah çekemiyorsunuz falan... Ama sahaya inmeseniz bile gelip Karargah'tan, en azından siber odadan takip edebilirsiniz operasyonu diye düşünüyorum. Hadi gelin. Sizi bekliyorum."
Ve Yağız'ın tek bir kelime dahi etmesine fırsat tanımadan telefonu yüzüne kapattı.
Yağız, kulağından çektiği telefonun karanlık ekranına bakarken, dudaklarındaki tebessüm yavaş yavaş tehlikeli bir sırıtışa dönüştü.
Telefonu ağır bir hareketle cebine geri koydu. Başını kaldırıp merdivenlerin başında kendisinden poligona gitmek için bir cevap bekleyen Toprak'a baktı.
"Senin teklifin de on numara da..." dedi, adımlarını üst kata değil, aşağıya, doğrudan çıkış kapısına doğru yönlendirirken. "Az önce çok daha iyi bir teklif aldım. Bunu birlikte değerlendirmeye ne dersin?"
Toprak'ın kaşları önce hafifçe havalandı, ardından Yağız'ın gözlerindeki ateşi gördüğünde durumu anında kavradı. Yüzündeki cüretkar bir sırıtış belirdi. Merdivenleri inip hizasına geldi.
"Teklif Karargah'tan geldiyse..." dedi , ceketinin yakasını düzelterek. "...Poligondaki cansız kâğıt parçalarına sıkmak yerine, Simsar'ın o canlı çakallarının inlerine nasıl girildiğini ekrandan izlemeyi her türlü tercih ederim komiserim."
Az önce o bekar evinin küçük mutfağında bulaşık yıkayan, rozetleri ellerinden alınmış iki sivil adam; şimdi gözlerinde yeniden parlayan o operasyon ateşiyle, omuz omuza verip Karargah'ın kriz dolu merkezine doğru yola çıktılar.
Sancak Timi sahadaydı, Gölge ise Karargah'ta o devasa ekranların başında intikamının ilk perdesini izlemek üzere kendi tahtına, siber odaya doğru geri dönüyordu.
Karargah binasının döner kapılarından içeri adımlarını attıklarında, Emniyet'in o telaşlı, bitmek bilmeyen uğultusu Yağız Mert ve Toprak'ı eski bir dost gibi karşıladı.
Üzerlerinde üniformaları, ceplerinde rozetleri, bellerinde silahları yoktu.
Sivil kıyafetler içindeydiler.
Kimi memurlar göz ucuyla onlara bakıp fısıldaşıyor, açığa alınmış komiserlerin neden hâlâ binada dolaştığını anlamlandırmaya çalışıyordu.
Fakat Yağız Mert Çağlayan'ın omuzlarındaki karanlık öyle ağırdı ki; kimse önlerine geçip tek bir soru sormaya dahi cesaret edemiyordu.
Doğrudan alt kata, Karargah'ın beyni olan Kriz Yönetim ve Siber Operasyon Merkezi'ne doğru yürüdüler.
Şifreli kapı usulca yana kaydığında, içerideki loş ışıkların aydınlattığı geniş
odaya adım attılar.
İçerideki birkaç siber analist harıl harıl klavye tuşlarken, odanın tam ortasında, kollarını göğsünde kavuşturmuş dev ekranları izleyen Karan Soykan duruyordu.
Karan, açılan kapının sesini duyduğunda omzunun üzerinden geriye baktı. Dudaklarında dostane ve memnuniyet içeren derin bir tebessüm belirdi.
"Geldiniz demek, kıdemli siviller." dedi, onlara doğru dönerek.
"Şimdiye kadar cazip bir davete icabet etmediğim görülmedi Amirim." dedi Yağız, Karan'ın yanına, o devasa masanın tam merkezine geçerken. Gözleri anında karşıdaki dev ekranlara kilitlendi. "Durum ne? Hedef neresi?"
"Simsar'ın finansal ayağını yürüten, aynı zamanda sahte evrakların ve rüşvet trafiğinin yönetildiği maskeli bir lojistik deposu." diye yanıtladı Karan, eliyle ekranları işaret ederek. "Ece'nin dün gece Karargah'ta sabahlayıp bulduğu gizli ağların fiziksel merkezi. İçeride epey kalabalık bir çakal sürüsü var."
Toprak Komiser, gözlerini ekranlardan ayırmadan öne doğru hafifçe eğildi. "Herkesin vücut kameraları aktif mi?"
"Hepsi yayında." diyen Karan, önündeki konsoldan bir düğmeye bastı.
Saniyeler içinde dev ekran altıya bölündü. Gürkan, Turan, Fırat, Ece, Volkan ve Yiğit'in kasklarında ve göğüslerinde bulunan taktik kameraların anlık, sarsıntılı görüntüleri odaya yansıdı. Odanın içindeki dev hoparlörlerden, Sancak Timi'nin telsiz cızırtıları yükselmeye başladı.
—"Sancak, pozisyon al. Herkes yerini alsın."
Odanın içine dolan bu ses, Ece'nindi. Sesi net, keskin ve tavizsizdi.
Yağız'ın göğsü, ekranın köşesinde Ece'nin elinde beylik tabancasıyla bir deponun yan girişinde siper aldığını gördüğünde koca bir gururla kabardı.
—"Sancak 9 hazır. Arka kapı bende. Rüzgar hızım sıfır, görüşüm net." Diyen Volkan'ın sesi, sabahki jilet takımlı adamdan tamamen sıyrılmış, ölümcül bir keskin nişancının soğukkanlılığıyla yankılandı.
—"Sancak 2-Sancak 3, ana giriş için patlayıcıları yerleştirdik. Beklemedeyiz." dedi Yiğit. Sesindeki heyecan, tetiğe basmak için sabırsızlanıyordu. Yanındaki Turan'ın nefes alışverişleri bile kameranın mikrofonundan duyuluyordu.
Ekranda, Fırat'ın kamerası Ece'nin hemen bir adım gerisindeydi. Fırat'ın bedeni, Ece'ye gelebilecek herhangi bir kurşuna karşı canlı bir kalkan gibi konumlanmıştı. Yağız ve Toprak bu taktiksel korumayı saniyeler içinde fark edip birbirlerine gururla baktılar.
—"Gökçe Komiser için..." dedi Fırat telsizden, sesi adeta buz gibi bir jileti andırıyordu. "Sancak, gir!"
Patlayıcıların sağır edici gürültüsü siber odanın hoparlörlerinde yankılandı. Ekranlar patlamanın şiddetiyle bir anlığına sarsıldı, ardından içeriye doluşan yoğun duman ve flaş bombalarının kör edici ışıkları yansıdı.
Yağız, ellerini masanın kenarına sımsıkı kenetledi. Kalbi, onlarla birlikte o deponun içinde atıyordu. Oraya gidip o namluyu bizzat ateşleyememek, Simsar'ın adamlarının yakasına kendi elleriyle yapışamamak içini cayır cayır yakıyordu ama diğerlerinin amansız taarruzunu izlemek bu yangına bir nebze olsun su serpiyordu.
—"Yat aşağı! İndir o silahı!" diye kükredi Turan'ın sesi. Kamerasından, iki silahlı adamın üzerine nasıl bir kaplan gibi atladığı, adamların silahlarını nasıl tekmeyle uzağa fırlattığı saniye saniye izleniyordu.
—"Sol taraf temiz!" diye bağırdı Yiğit.
Çatışma kısa ama son derece şiddetliydi. İçerideki adamlar Sancak'ın bu ani ve öfkeli baskınına karşı koyamadılar. Mermiler havada uçuşsa da Ece'nin yönlendirmeleri, Volkan'ın dışarıdan verdiği destek ve Fırat'ın soğukkanlılığıyla hedef sadece iki dakika içinde tamamen kontrol altına alındı.
—"Bina temiz! Şüpheliler kelepçelendi!" dedi Fırat'ın sesi.
Siber odadaki Toprak derin bir nefes alıp arkasına yaslandı, yüzünde gururlu bir sırıtış vardı.
"Helal olsun size be..." diye fısıldadı.
Yağız gözlerini ekrandan ayırmadan başını salladı. "Gerçekten helal olsun..."
Ekranda, Ece'nin kamerası deponun en arka kısmındaki camlı, ofis tarzı bir bölmeye doğru ilerledi. Fırat hemen arkasındaydı. Ece silahını kılıfına
yerleştirip, ofisteki masanın üzerinde duran açık dizüstü bilgisayara ve yanındaki çelik kasaya yöneldi.
Parmakları klavyenin üzerinde birkaç saniye gezindi. Sonra kamerası, masanın üzerindeki kalın, siyah kaplı bir deftere kilitlendi. Defteri açtığında sayfalar dolusu para transferi, isimler ve sicil numaralarının kısaltmaları göze çarpıyordu.
—"Amirim..." dedi Ece'nin sesi telsizden. Bu kez siber odadaki Karan'a sesleniyordu. Tesisin içinde buldukları şeyin ne kadar büyük olduğunun farkındaydı. "Burada... Burada resmen bir hazine var."
"Ece..." dedi Yağız, dayanamayarak masadaki telsizin mandalına basarken. Sesi, siber odanın sessizliğinde tehlikeli bir fırtına gibi patladı. "O defteri ve bilgisayarı alıp hemen Karargah'a getiriyorsunuz. Hemen!"
Ekranda Ece'nin kamerası hafifçe sarsıldı, Gölge'nin sesini duyduğunda başını usulca salladığını hissettirdi.
—"Anlaşıldı komiserim. Dönüyoruz."
Karan, telsiz bağlantısını kapatıp Yağız'a döndü.
"Eğer o defterdeki isimleri çözersek..." dedi Karan, tehlikeli bir sesle. "...Simsar'ın karşısına sadece bir polis olarak değil, onun bütün imparatorluğunu çökertecek bir Azrail olarak çıkarsın."
Yağız Mert Çağlayan, gözlerini siyah ekrandan ayırmadan derin, dondurucu bir nefes aldı.
Sonrasında odanın kapısı hızla açıldı. İçeriye giren kişi kollarını göğsünde kavuşturmuş, gözlüklerinin ardından dev ekranlara çatık kaşlarla bakan Turgut Müdür'dü. Hemen sağında ise İlker dikiliyordu.
Turgut Müdür eski bir kurt olarak Yağız'ın gözlerindeki cehennem ateşini ve Toprak'ın sarsılmaz duruşunu gördüğünde tek bir kelime dahi etmedi. Sadece çenesiyle ekranları işaret ederek yanlarına masaya geçti.
—"Sancak timi, yeniden pozisyon alın! Karargaha dönüş iptal! Operasyona devam ediyoruz."
Odanın içindeki dev hoparlörlerden yükselen bu tok ve otoriter ses, operasyonun asıl beyni Gürkan Başkomiser'e aitti.
Bu basit bir lojistik deposu değildi.
Simsar, kirli çamaşırlarını sakladığı bu finans merkezini adeta bir kaleye çevirmişti.
—"Başkomiserim, ilerleyemiyoruz. Burası kilitli." dedi Ece'nin sesi telsizden, nefes nefese. "İçeride ağır çelik kapılar var. Sensörler harekete duyarlı, ana girişten girersek bizi çapraz ateşe alabilecekleri kör bir koridora çıkıyoruz."
O sırada bilgisayarın başına hızla geçip kulaklığını başına geçiren İlker'in parmakları klavyede daha da hızlandı. "Haklı!" diye bağırdı. "Termal kameraları kırdım şimdi. İçeride en az on beş silahlı adam var! Koridorun sonuna ağır makineli tüfek yerleştirmişler. Ve sizi bekliyorlar!"
Turgut Müdür yumruğunu masaya vurdu. "Tuzak kurmuş şerefsizler! Biliyorlarmış geleceğimizi!"
—"Sancak 1'den tüm unsurlara! Geri çekilin!" diye bağırdı Gürkan Başkomiser.
Ancak her şey için çok geçti.
Ana girişin ağır demir kapıları içeriden büyük bir gürültüyle patlatılarak açıldı. Deponun içinden dışarıya doğru adeta bir mermi yağmuru başladı.
—"Baskı altındayız! Herkes siper alsın!"
Yiğit'in sesi telsizi yırttı. Kamerası şiddetle sarsıldı, beton bariyerin arkasına atladığı saniye başının hemen üzerinden geçen mermilerin sesi odayı inletti adeta. Fırat hemen yanındaydı, beylik tabancasıyla kör atış yaparak onu korumaya çalışıyordu.
Yağız, masanın kenarını kırarcasına sıktı. Ekip arkadaşları orada ateş altındayken burada elleri kolları bağlı durmak kanına dokunuyordu. Gözleri hızla ekranlardaki termal haritaya ve deponun mimari planına kaydı.
O bir taktik dehasıydı; Gölge, savaşın sadece namluyla değil, zekayla kazanıldığını en iyi bilen adamdı.
"İlker!" diye kükredi, Turgut Müdür'ün ve Karan'ın varlığını tamamen unutup komutayı devralarak. "Deponun arka tarafındaki havalandırma şaftlarına bak! Doğu cephesindeki kör nokta! Orayı açabilir misin?"
İlker birkaç saniye delicesine kod yazdı. "Şifreli komiserim ama hallederim! On saniye verin bana!"
Yağız hemen masadaki telsizin mandalına bastı. "Beş saniyen var! Gürkan Başkomiserim, Gölge konuşuyor! Ana giriş ölüm tuzağı! Fırat ve Ece'yi doğu cephesindeki havalandırma şaftına yönlendirin! İlker sistemi çökertmek üzere. İçeri oradan sızıp makineliyi arkadan vursunlar!"
Sahadaki Gürkan Başkomiser, Yağız'ın sesini duyduğunda zerre kadar şaşırmadı; aksine omuzlarından bir yük kalkmış gibi rahatladı.
—"Anlaşıldı Gölge! Cerrah, İz! Doğu cephesine, hemen!"
Ekranda, Fırat ve Ece'nin hızla siper değiştirip deponun arkasına doğru koştuğu görüldü. Fırat, Ece'ye siper olmak için omuzlarını genişleterek onun hemen önünde koşuyordu.
O sırada deponun ön cephesinde, polis sirenleri geceyi yırtarak operasyon alanına doluştu. Siyah, zırhlı SUV acı bir frenle deponun hemen dışında, güvenli çemberin tam ortasında durdu. Aracın kapısı açıldı ve içinden topuklu çizmeleri, siyah deri ceketi ve elinde MP5 makineli tabancasıyla Şahika Müdür indi.
Karargah'taki masa başı işini elinin tersiyle itip sahaya inen Şahika Müdür, etraftaki diğer destek ekiplerinin üzerine bir fırtına gibi esti.
—"Ne bekliyorsunuz orada!" diye kükredi Şahika Müdür, elindeki silahın emniyetini açarken. —"Kuşatmayı daraltın! Arka çıkışları tutun! O deponun içinden tek bir lağım faresi bile sağ kaçmayacak! Gürkan Başkomiser, dış çember bende, içerisi senin!"
Gürkan Başkomiser deponun dışındaki beton kolondan ateş ederken gülümsedi. —"Eyvallah Müdürüm! Turan, Yiğit! Destek atışı yapın, önlerini kapatın!"
Siber odada İlker bir anda heyecanla bağırdı.
"Açtım! Şaft kapağı açıldı komiserim!"
—"İçerideyiz." dedi Fırat'ın soğukkanlı sesi.
Kameralardan, Ece ve Fırat'ın dar, karanlık bir havalandırma şaftından sessizce süzüldükleri görülüyordu. İçeri sızdıklarında, doğrudan ağır makineli tüfeğin bulunduğu koridorun arka çaprazına çıkmışlardı. Adamlar tamamen ön tarafa, Turan ve Yiğit'e odaklanmış durumdaydı.
—"Volkan!" diye telsize girdi Fırat. "Hedefin arkasındayız ama görüş açımız dar. Bize zaman kazandır."
—"Rüzgar yönü kuzeydoğu... Mesafe altı yüz metre..." diyen Volkan'ın sesi, deponun karşısındaki yüksek bir binanın çatısından, adeta bir makine gibi pürüzsüz geliyordu. —"Nefes alındı... Hedef olumlu! Atış serbest."
Siber odadaki ekranda, deponun üst camlarından birinin paramparça oluşu ve makinelinin başındaki adamın göğsünden vurularak yere yığılışı anbean izlendi.
—"Şimdi!" diye bağırdı Ece.
Fırat ve Ece saklandıkları yerden fırlayıp çapraz ateşe başladılar. Beklenmedik bu arka saldırı, Simsar'ın adamlarını tamamen paniğe sürükledi.
Ön taraftan Gürkan Başkomiser, Turan ve Yiğit bu fırsatı kaçırmayıp deponun ana kapısından içeriye adeta bir çığ gibi girdiler.
—"Yat yere! Yat! Polis! Silahını at!"
Çatışma birkaç dakika daha alev alev devam etti.
Şahika Müdür'ün dışarıdan yönettiği çember sayesinde kaçmaya çalışan üç kişi de arka kapıda kıskıvrak yakalandı. Gürkan Başkomiser'in tecrübeli ve ezici komutası, Fırat ve Ece'nin hayati sızma operasyonu sayesinde deponun içi tamamen kontrol altına alındı.
—"Bina temiz. Tüm şüpheliler etkisiz hale getirildi." dedi Gürkan Başkomiser telsizden. Nefes nefeseydi ama sesinde zaferin o haklı gururu vardı.
—"Şahika Müdürüm, içeri girebilirsiniz."
Turgut Müdür, siber odada derin bir nefes alıp masaya yaslandı. Karan alnındaki teri sildi. Toprak Komiser ise Yağız'ın omzunu sertçe, gururla sıktı.
Ekranda, Ece ve Fırat deponun en korunaklı, çelik kapılı ofisine doğru ilerlediler. Şahika Müdür de ağır adımlarla ofise giriş yaptı.
—"İşte asıl ganimet burada..." dedi Ece, Şahika Müdür'ün gözetiminde bordo, deri kaplı defteri ve sayısız harf diski kendine doğru çekerken.
Siber odada nefesler tutulmuştu.
Yağız Mert, Toprak, Karan ve Turgut Müdür pür dikkat Ece'nin yaka kamerasından yansıyan o sayfalara kilitlendiler. Ece defteri açtı. Kameraların yüksek çözünürlüğü sayesinde siber odadaki dev ekrana sayfaların içeriği yansıdı.
Bu defter, devletin altına yerleştirilmiş, pimi çekilmeye hazır güncel bir bombaydı.
Defterin sayfaları; Vedat Karalar'ın ölümünden sonra boşta kalan o devasa uyuşturucu ve silah sevkiyatlarının yeni rotalarıyla, Karargah'ın kod adlarıyla listelenmiş güncel köstebekleriyle ve "Kasa" olarak bilinen o devasa finans ağının off-shore hesap numaralarıyla doluydu. Daha da korkuncu, yaklaşan ve Türkiye'nin farklı şehirlerinde eşzamanlı planlanan büyük bir kaos planının taslakları sayfa sayfa işlenmişti.
—"Müdürüm..." dedi Ece telsizden, sesi gördüğü bu devasa ağın korkunçluğu karşısında buz kesmişti. Yutkundu. "Bu... Sadece bir para aklama merkezi değil. Simsar, Vedat Karalar'ın boşluğunu doldurmuş. Kasa'nın bütün yeni hesapları ve önümüzdeki ay İstanbul'a sokacakları o devasa cephanenin gümrük rotaları burada... Karargah'taki uyuyan hücrelerin listesi de var."
Siber odanın içine ölümcül bir sessizlik çöktü.
Turgut Müdür'ün rengi attı, ellerini masaya yaslayıp ekrana doğru eğildi. "Aman Allah'ım... Biz bir hücreyi çökerttik sanırken, adamlar bütün şehri esir alacak bir ağ kurmuşlar."
Toprak Komiser dişlerini sıktı. "Sadece şehir değil Müdürüm... Devleti teslim almaya hazırlanıyorlar."
Karan, omuzlarındaki gerginlikle Yağız'a döndü.
Yağız Mert Çağlayan, gözlerini ekrandan ayırmadan derin bir nefes aldı. Simsar'ın çapı beklediğinden çok daha büyük, çok daha ölümcüldü. Karşısında sadece bir kumpasçı değil; devleti yıkmaya ant içmiş koca bir terör konsorsiyumu vardı.
—"O defteri ve diskleri hemen mühürlü torbalara koyun İz." dedi Gürkan Başkomiserin telsizden gelen tok sesi. —"Tek bir sayfasını bile zayi etmeden Karargah'a dönüyoruz."
—"Anlaşıldı başkomiserim."
Siber odadaki ekranda, Sancak Timi'nin ele geçirdiği kara kutuyu zırhlı araçlara yükleyip Karargah'a doğru dönüşe geçişi izlendi.
Yağız, masadan usulca doğruldu. İçindeki intikam ateşi, şimdi çok daha büyük, çok daha kanlı bir devlet savunmasına dönüşmüştü.
Hilal ayaklandığında, karşısında sadece geçmişinin hesabını verecek bir adam değil, onunla omuz omuza verip bu büyük savaşı yönetecek bir komiser bulmalıydı.
...
(Ertesi sabah...)
7 numaralı hasta odasının içine çöken sessizlik sabaha kadar sürdü.
Sadece Hilal'in başucundaki yaşam belirtisi olan kalp monitörünün düzenli ve ritmik sesleri, dışarıdan süzülen sabah güneşinin odaya vuran soluk gölgeleri vardı.
Yağız Mert, operasyon sonrası evine gitse de yatağında huzurlu bir uyku uyumamış çareyi yine aynı kapıda aramıştı. Gece yarısı lojmanından çıkıp kaçak göçek geldiği bu hastane koridoru yine ona en güvenli sığınak olmuştu. Sonra yalnızca koridorda beklemek de iyi gelmemişti ki kendini yine bu başucu sandalyesinde bulmuştu.
Kendine verdiği sözü harfiyen tuttu. Elleri ceplerinde, omuzları çökük ama bakışları bir an bile ondan ayrılmadan, adeta taştan oyulmuş bir heykel gibi durdu. Ne bir nefesle onu rahatsız etti, ne de bir kelimeyle yeni örülmüş mermer duvarları aşmaya çalıştı. Ancak sabaha karşı uykuya direnci kırıldı ve verdiği uyanık kalma savaşına yenik düştü.
Hilal'in kapalı gözkapaklarının ardında ise bambaşka bir savaş veriliyordu.
İlaçların uyuşturucu ve mantığı körelten etkisi; ruhundaki duvarları içten içe eritiyordu. Ne kadar inat ederse etsin, o zırhın altındaki yaralı genç kız nefes almak, o adamın gölgesine bir anlığına da olsa sığınmak istiyordu. Gururu "Sus" diyordu lakin kalbi, ölümün o soğuk nefesini ensesinde hissetmiş olmanın verdiği kırılganlıkla darmadağındı.
Pencerenin kıyısından sızan güneş ışıklarının etkisiyle uyanmıştı. Bilinci yerine gelirken zar zor yutkundu. Ancak boğazındaki tahriş olmuş acı bile onu durduramadı. Kapalı olan gözkapakları usulca, titreyerek aralandı. Başını yastıktan kaldırmadan, sadece hafifçe yana çevirerek sandalyede başını dirseğini sandalyenin koluna dayadığı eline yaslayarak uyuyan adama baktı.
İçindeki inatçı Gökçe Komiser bir anlığına sustu, yerini sedatiflerin etkisiyle gardı düşmüş, çocuksu bir masumiyete bıraktı.
"Mert..." diye fısıldadı. Sesi o kadar ince, o kadar savunmasız çıkmıştı ki, kendi bile şaşırdı.
Yağız'ın başı anında öne doğru kaydı ve irkilerek uyandı. Kırpıştırarak açtığı gözlerindeki hüzünlü bekleyiş, adını onun dudaklarından, o eski, yumuşak tonuyla duymasıyla birlikte koca bir şefkate dönüştü.
"Buradayım." dedi anında. Sesi, dünyanın en güvenli sığınağı gibiydi.
Hilal, kehribarlarını genç adamın yüzünde gezdirdi. Zihni bulanıktı, dudaklarından dökülen kelimeleri beyni değil, doğrudan kalbi seçiyordu.
"Gerçekten..." dedi aralık dudaklarıyla, nefeslenerek. "...Korktun mu? Öleceğim diye?"
Sorduğu soru daha öncesinde de sorduğu bir soru olmasına rağmen bu sefer öylesine çocukça, öylesine saf bir onaylanma ihtiyacı taşıyordu ki; Yağız'ın göğüs kafesi paramparça oldu. O, "Bana bir daha eskisi gibi bakma" diyerek onu kovan kadın gitmiş; yerine "Benim için gerçekten endişelendin mi?" diye soran yaralı bir ceylan gelmişti.
Aralarındaki o görünmez sınırı aşmadan, sesine bütün ruhunu katarak fısıldadı.
Yüne aynı cevabı verdi.
"Aklım başımdan gitti..." dedi, gözleri usulca dolarken. Yüzünde acı ama kıyamaz bir tebessüm vardı. "Dünyanın sonu geldi sandım. Kıyamet koptu, gökyüzü yarıldı da omuzlarıma çöktü sandım."
Hilal'in yorgun gözleri hafifçe kırpıştı. İlaçların verdiği sarhoşlukla dudaklarını büzdü, çocuksu soruları birbiri ardına sıralamaya başladı.
"Çok ağladın mı peki?" diye sordu, sesi otoyolda tam kabinden vurulmuş değil de dizini kanatmış küçük bir kız çocuğundan farksız gibiydi.
"Ağladım." dedi Yağız hiç çekinmeden. "Bebek gibi hem de. Zırıl zırıl hem de!"
"Çok mu kanadı ki yaram?" diye devam etti Hilal, gözleri yavaşça kendi göğsündeki sargılara kayarken.
"Çoook!" dedi Yağız yutkunarak. "O kadar çok kanadı ki hem de üniforman kıpkırmızı oldu."
"Timdekiler de korktu mu senin kadar?"
"Hepsi mahvoldu." dedi Yağız, onun bu ardı arkası kesilmeyen, uykulu ve sevimli sorularına büyük bir sabırla, sesini en şefkatli tonda tutarak cevap veriyordu.
Hilal, aldığı bu cevaplarla içinde ufak, güvenli bir kozanın örüldüğünü hissetti. Göz kapakları yeniden ağırlaşıyor lakin inatla Mert'in yüzüne bakmaya devam ediyordu.
Yağız Mert ise onun bu çocuksu, duvarları yıkılmış halini izlerken içindeki o derin sevda daha da kabardı. Bu kadının her hali, her milimetresi onun ruhuna kazınmıştı. Ellerini cebinden çıkardı. Adımını yavaşça öne doğru attı ve o görünmez sınırı usulca geçip, yatağın başucuna sessizce çöktü. Ona dokunmadı, elini tutmadı, sadece aralarındaki mesafeyi kapattı.
Hafifçe öne doğru eğildi. Gözlerinde şefkatli ama aynı zamanda geçmişin ince sızılarını taşıyan, derinden gelen ateşli bür bakış vardı. Dudaklarında buruk bir kıvrım belirdi.
"Şimdi soru sorma sırası bende..." dedi, sesini sadece ikisinin duyabileceği o mahrem, puslu tona indirerek.
Hilal, yorgun kehribarlarıyla ona soru sorar gibi baktı.
"Hatırlıyor musun..." diye fısıldadı Yağız, bakışlarını yorgun gözlerine kilitleyerek. "Aylar önce... Ben kalleş bir pusuda yaralanıp da yine böyle bir hastane yatağına düştüğümde... Etrafımdaki herkesi kovmuştun. Odanın kapısını kapatıp yanıma gelmiştin. Ben daha gözümü bile tam açamamışken, tepeme dikilip bana bir şey söylemiştin."
Hilal'in zihni o ana, aylar önceki hastane odasına, Mert'in yaralı göğsüne bakarken içinden kopardığı fırtınalara gitti. Hatırladı. Gözleri hafifçe irileşti.
"Bana demiştin ki..." diye devam etti Yağız, Hilal'in o günkü cümlesini harfi harfine anımsayarak. "'Ben seni kendi ellerimle öldürmeden, başkasının kurşunuyla ölmeye kalktın demek?'"
Derin bir nefes aldı. Biraz daha öne eğildi. Yüzü, Hilal'in solgun yüzüne sadece bir karış mesafedeydi. Sesi, sitemli ama bir o kadar da iç yakan bir hasretle doluydu.
"Peki sen..." dedi, gözleri dudaklarından gözlerine tırmanırken. "...Sen daha beni kendi ellerinle öldürmeden, o viyadükte kime canını teslim etmeye gidiyordun ha Aladağlı? Beni kimsesiz, karanlık dünyamda tek başıma bırakıp nereye gidiyordun?"
Hilal yutkundu. Bu soru, az önceki o çocuksu atmosferi bıçak gibi kesmiş, yerine koca, genzi yakan bir yangın bırakmıştı.
"Niye sözünde durmadın?" diye fısıldadı Yağız. Sesindeki şakalaşma tonu tamamen erimiş, geriye sadece kaybetme korkusu ve kırgınlık kalmıştı.
"Hani benim cezamı kendi ellerinle kesecektin? Hani hesabı sen görecektin? Beni o koca enkazla baş başa bırakıp, kurşunun önüne atlarken bunu hiç mi düşünmedin?"
Bu sözler, dokunmadan, yaklaşmadan sarfedilmiş olsa da; Hilal'in ruhunda koca zelzeleler yaratıyordu.
Mert'in gözlerindeki korku dolu isyan, Hilal'in göğsündeki sargılardan daha çok acıtıyordu canını.
Hilal, sedatiflerin verdiği teslimiyetle bu sözler karşısında dudaklarını usulca birbirine bastırdı. Cevap verecek mecali yoktu. Sadece gözlerinin içine, o yeşillerdeki koca okyanusa bakarak, kendi cehenneminden onun cehennemine dilsiz bir köprü kurdu.
"Beni kendi ellerinle öldürmeden nereye gidiyordun?" sorusunun altındaki o saf kaybetme korkusu, Hilal'in bütün savunma mekanizmalarını tek tek çökertiyordu.
Gözlerini usulca ondan kaçırdı. Çatlak dudaklarını birbirine bastırdı. İlaçların verdiği o pervasız cesaretle, içindeki o küçük kızın konuşmasına bir kez daha izin verdi.
"Ben..." diye fısıldadı, kelimelerin arasına o yorgun nefeslerini katarak. "...Sözümde dururum. Seni... kendi ellerimle boğacağım gün gelecek. Merak etme."
Yağız'ın dudaklarında, bu ölümcül ama bir o kadar da sevimli tehdit karşısında buruk, hayran bir tebessüm belirdi. Usulca geriye yaslandı, kollarını göğsünde kavuşturdu ve gözlerini bir saniye bile o solgun yüzden ayırmadı.
"Öyle mi?" dedi, sesindeki şefkatli ama bir o kadar da alaycı tonla. "Madem kendi ellerinle boğacaktın, daha önce niye yapmadın? Neden o kurşunu göğsüne alana kadar bekledin?"
Hilal, yastıktaki başını hafifçe ona doğru çevirdi.
"Çünkü..." dedi, yutkunarak. "...O mermi sana geliyordu. Sen... çok beceriksizsin. Kesin kaçamazdın. Ben de... refleks olarak atladım işte. Çok da... abartma."
Yağız, duyduğu bu 'beceriksiz' kelimesi ve 'refleks işte' bahanesi karşısında omuzlarını sarsarak, sessiz ama derinden bir kahkaha attı. Göğüs kafesi bu kadının inatçılığı karşısında eriyip gidiyordu.
"Haklısın..." dedi, hiç itiraz etmeden. Sesini kadife gibi yumuşatarak ona doğru biraz daha eğildi. "Çok beceriksizim. O kadar beceriksizim ki, o mermi bana gelseydi tam şuradan," eliyle kendi kalbinin üzerini işaret etti, "...tam buradan girecek ve beni oracıkta öldürecekti. İyi ki atladın benim yerime. Yoksa sen kimi kendi ellerinle boğacaktın değil mi?"
Hilal, dudaklarını büzdü. Sedatiflerin o dumanlı bulutu zihninde yeniden dolanmaya başlamıştı.
"Mert..." diye mırıldadı, gözleri yavaşça genç adamın yüzünde, darmadağınık saçlarında ve uzamış sakallarında gezindi.
"Söyle." dedi Yağız anında.
"Sen... hiç aynaya baktın mı?" diye sordu Hilal. Sorusu o kadar yersiz, o kadar çocukça bir meraktan doğmuştu ki, Yağız bir anlığına afalladı.
"Aynaya mı?" dedi Yağız kaşlarını kaldırarak. "Hayır, bakmadım. Niye ki?"
"Çünkü..." dedi Hilal, uykulu gözlerle onu süzerek. "...Çok çirkin olmuşsun. Gözlerin kıpkırmızı... Saçların darmadağın. Bir de... o eşofman ne öyle? Karargah'ın... havalı Gölge'sine hiç... yakışmamış."
Yağız Mert, hayatında aldığı en güzel iltifatı duymuş gibi kocaman gülümsedi. Bu kadının, ölüm döşeğinden kalkıp onun kıyafetine, saçına başa laf atacak kadar "kendisi" olması, dünyanın bütün servetlerine bedeldi.
"Çirkin mi olmuşum?" dedi, elini yalandan saçlarına götürüp düzelterek. "Tüh... Halbuki sen uyanacaksın, gözünü açtığında karşında yakışıklı bir adam göresin diye hastane tuvaletinde saçımı başımı düzeltmiştim dün sabah. Demek kurtaramadık durumu?"
Hilal usulca başını iki yana salladı. "Kurtaramamışsın... Çok paspalsın. Ayrıca dün sabahtan bu sabaha hazırlık mı kalır? Pis adam!"
"Haklısın..." dedi Yağız, sesindeki o şakacı tonu usulca bir kenara bırakarak. Yeniden o saf, o dürüst adama büründü. Gözleri, Hilal'in kehribarlarına kilitlendi. "Ama kendime vakit ayırmak bile haram gibi geldi bana. Uyumak da dahil buna. Gözümü kapattığım an, o viyadükteki karanlık çöküyordu sanki üstüme. Senin kollarımda kanlar içinde yatan baygın halin geliyordu aklıma. Sen o makinedeki düz çizgiden dönmeden, kehribarlarının ışığını görmeden uyku da haramdı bana tek bir lokma su da... İstersem dünyanın en çirkin adamı olayım... Senin gözlerin açık olsun, yeter bana."
Hilal'in, ilaçların etkisiyle kapanmaya yüz tutan gözleri, duyduğu bu ağır, bu kesif sevda itirafıyla yeniden aralandı. Adamın sesindeki o titreyiş, o 'uyku haramdı' derkenki dürüstlük, göğsündeki sargıların altındaki kalbini amansızca sızlatıyordu.
Ama inatçıydı işte. Kendi cehenneminden çıkıp da ona hemen teslim olmayacak kadar inatçı.
"Bana kızgın mısın peki?" diye sordu birdenbire. Zihni daldan dala atlıyordu.
"Neden kızayım ki sana?" dedi Yağız şaşkınlıkla.
"Çünkü..." diye mırıldadı Hilal. Sesi iyice cılızlaşmış, uykunun sınırlarına dayanmıştı. "...Yıllar sonra yeniden bu şehirde karşılaştığımızdan beri... seni hep ittim. Seni hep... tersledim. Dayak bile... attım."
Yağız, aylar önce o depoda Hilal'in onun yüzüne indirdiği o sert tekmeyi, Karargah koridorlarında ona fırlattığı o buz gibi bakışları hatırladı. Dudakları iki yana kıvrıldı. İçinde zerre kadar öfke, zerre kadar sitem yoktu.
"Az bile yaptın." dedi. "Sen beni sadece ittin, ben seni uçurumlardan aşağı attım Hilal. Sen bana sadece vurdun, ben senin ruhunu parçaladım. Ne yaparsan yap, nasıl itersen it... Ben senin attığın o dayağa da, o ters bakışlarına da kurban olurum. Sen yeter ki karşımda sapasağlam sağlıkla dur. Ben hepsine razıyım..."
Hilal, bu sözler karşısında ne yapacağını bilemedi. Göz kapakları artık direnemeyecek kadar ağırlaştı. İlaçlar, onu yeniden karanlığa çekiyordu.
"Çok konuşuyorsun..." diye fısıldadı. "...Başımı ağrıttın. Eski Mert... daha az konuşurdu."
Yağız'ın nefesi, duyduğu o 'Eski Mert' kelimesiyle boğazında asılı kaldı. Kalbi göğüs kafesini dövüyordu.
"Tamam." dedi. Sesi, dünyanın en uysal, en teslim olmuş adamının sesiydi. "Susuyorum. Sen uyu, dinlen. Bir ömür boyu sus dersen, bir ömür boyu susarım ben zaten. Hiç itiraz etmem. Yeter ki sen iste..."
Hilal, bu sözleri duyduktan sonra dudaklarında çok belli belirsiz, sadece ikisinin kalbinin görebileceği incecik bir tebessümle gözlerini tamamen kapattı. Düzenli nefesleri, yeniden o güvenli uykunun kollarına düştüğünü haber veriyordu.
Yağız Mert Çağlayan, yerinden milim bile kıpırdamadı.
Ne geçmişteki acılardan bahsetmişlerdi, ne yalanlardan, ne de o kanlı kumpaslardan.
Sadece birbirini kaybetmenin korkusunu, küçük, çocuksu kelimelerin ardına saklayarak o dilsiz sınırın iki yanından birbirlerinin ruhuna dokunmuşlardı.
Sevdiği kadının huzurla uykuya dalmaya çalışan yüzüne bakarken; dünyada ondan daha zengin, ondan daha özgür tek bir insanın bile olmadığını iliklerine kadar hissediyordu.
Artık sadece bekleyecekti.
O mermer duvarın tamamen yıkılacağı ve müptelası olduğu kehribarların sadece aşkla bakacağı sabaha kadar, hiç bıkmadan bekleyecekti.
Hilal gözlerini kapatıp uykunun güvenli limanına doğru süzülmeye başlamıştı. Bedenindeki bütün kaslar gevşemiş, aldığı ilaçların etkisiyle acıları uyuşmuştu. Fakat zihni, yedi yılın ardından ilk defa bu kadar güvende hissetmenin verdiği o tanıdık sıcaklıkla geçmişin tozlu sayfaları arasında dolaşmaya başladı.
Uykuya dalması gerekiyordu.
Lakin hemen yanı başında, sadece bir nefes kadar uzağında duran adamın varlığı, kalbini öylesine tatlı bir ritimle dövüyordu ki; yeniden karanlığa teslim olmak istemedi içindeki küçük kız.
Göz kapakları usulca, tembel bir şekilde yeniden aralandı. Odanın loşluğunda, gözlerini kırpıştırarak bakışlarını bir an bile ondan ayırmayan adama baktı.
"Mert..." diye fısıldadı.
Yağız, onun yeniden konuştuğunu duyunca hafifçe şaşırdı ama istifini bozmadı. Sedatiflerin onu konuşturduğunu, belki de sayıklamaya başladığını düşünerek sadece dudaklarındaki yumuşak tebessümle ona bakmaya devam etti. Sessiz kaldı. Sadece gözleriyle 'Buradayım' dedi.
Hilal, adamın cevap vermemesine, o dik başlı ve uykulu haliyle ufak bir tepki gösterdi. Kaşlarını belli belirsiz çattı.
"Sen de tekrardan uyumayacak mısın?" diye sordu. "Saat daha erken. Biraz daha uyu."
Yağız yine cevap vermedi. Çenesini eline dayayıp bu sevimli direnişi keyifle izlemeye koyuldu. Kıyamıyordu o hırçın haline.
Hilal, onun bu eğlenen bakışları karşısında hafifçe ofladı. Boğazındaki acıyı umursamadan biraz daha bastırdı kelimelerin üzerine.
"Sağır mısın..." diye mırıldadı. "Sana diyorum... Neden uyumuyorsun? Cevap versene."
Yağız, onun bu "sağır mısın" çıkışına karşılık sessiz kalarak içinde tuttuğu kahkahasını daha fazla saklayamadı. Omuzları sarsıldı, hafifçe öne eğilip dirseklerini dizlerine dayadı.
"Benim uykum yok ki? Bu kadarı yetti." dedi. "Asıl senin uyuman gerekiyor. Hadi, kapat o inatçı gözlerini."
"Kapatmıyorum." dedi Hilal, çocukça bir inatla. Gözlerini bilerek biraz daha irileştirmeye çalıştı ama yorgunluktan anında yarı yarıya geri kapandılar. "Uyku tutmadı. Zihnim... çok gürültülü."
"Ne geçiyor o gürültülü zihninden? Anlat bakalım..." diye sordu Yağız, ona ayak uydurarak.
Hilal yutkundu. Gözleri yavaşça tavandaki beyazlıktan süzülüp Yağız'ın yüzüne tutundu.
"Akademi..." diye fısıldadı. "Üçüncü sınıfın kışı... Hatırlıyor musun?"
Yağız'ın yüzündeki muzip ifade anında dondu, yerini derinden gelen koca bir hasret dalgası aldı.
Akademi yılları...
İkisinin de yalanlardan ve kumpaslardan tamamen uzak olduğu o tertemiz, masum yıllardı.
"Hatırlamaz olur muyum..." dedi, sesi hafifçe pürüzlenerek. "Gölbaşı'nda, eksi on derecede gece nöbetine dikmişlerdi bizi. Eğitim kulesinin tepesinde... Rüzgar adamın yüzünü jilet gibi kesiyordu."
Hilal'in çatlak dudaklarında o günün anısıyla içten, sıcak bir tebessüm belirdi.
"Benim... nöbet sıram değildi aslında." dedi, yavaş yavaş konuşarak. "Ama sen o gün... gündüz eğitiminde ceza almıştın. Çamurun içinde sürünmekten her yerin tutulmuştu. Ben de... sana gizlice sıcak çay getirmiştim kuleye."
"Çay getirmekle kalsan iyi..." diye güldü Yağız, o gecenin soğuğunu şu an teninde hissediyormuş gibi ürpererek. "Kuleye çıktın, çayı elime tutuşturdun. Sonra 'Ben inmiyorum, nöbeti beraber tutacağız' diye tutturdun. Sorumlu amir yakalasa ikimizi birden okuldan atacak, senin umurunda değil."
"Umurumda değildi gerçekten de..." diye mırıldadı Hilal. "Çünkü sen çok üşüyordun. Dişlerin birbirine çarpıyordu. 'Ben üşümem' diye hava atıyordun ama... titremekten çayı bardağından döküyordun."
Yağız başını eğip hafifçe kıkırdadı. "Öyleydim. Sonra sen ne yaptın peki? O soğuğa rağmen üzerindeki parkayı çıkardın, benim omuzlarıma attın. 'Benim içim sıcak, sen giy' dedin. İkimiz o daracık nöbet kulübesinde, tek bir parkanın içine sığışıp sabaha kadar Ankara'nın ayazını izledik."
"Senin kalp atışını dinlemiştim..." diye fısıldadı Hilal. Gözleri o ana gitmişti sanki. Bu hastane odasında değildi artık; o kulübede, yirmi yaşındaki masum kızın ruhundaydı. "O parkanın içinde... göğsüne yaslandığımda, kalbin o kadar hızlı, o kadar güçlü atıyordu ki... Soğuktan değil diyordum kendi kendime... Benden heyecanlanıyor."
Yağız'ın gözleri bu itirafla birlikte yavaşça dolmaya başladı. Yeşillerinin üzerine ince bir cam tabakası indi.
"Senden heyecanlanıyordum tabii..." dedi, sesindeki o titreyişi gizlemeye hiç çalışmadan. "Ben o gece, ayazda, senin yasemin kokan saçlarını içime çekerken kendi kendime yemin etmiştim. 'Ulan oğlum Mert' demiştim, 'Bu kız senin nefesin. Bu dünyada tek bir mermi yiyeceksen, sadece bu kızı korumak için yiyeceksin.'"
Odanın içindeki atmosfer, bu tatlı anma merasiminin ardından yerini koca, sağır edici bir hüzne bırakmaya başladı.
Zamanın acımasızlığı, araya giren yedi yıllık karanlık boşluk, ikisinin de boğazına koca bir yumru gibi oturdu.
Hilal'in kehribarlarında yaşlar birikmeye başladı. Gözlerini usulca kırptığında, o yaşlar şakaklarından süzülüp beyaz yastığa damladı.
"Biz ne ara bu kadar büyüdük?" diye fısıldadı. Sesi ağlamaklı, kırık döküktü. "O kuledeki çocuklara ne oldu? Ne ara bu kadar kirlendi dünya? Biz ne zaman bıraktık birbirimizin elini?"
Yağız'ın sandalyede oturan bedeni kaskatı kesildi. Gözünden süzülen tek damla yaş, çenesinden aşağı düştü. Göğüs kafesi, Hilal'in bu çaresiz, sorusuyla paramparça oluyordu. Uzanıp yanaklarından süzülen yaşları silmek, onu göğsüne basıp "Geçti, hepsi bitti" diye haykırmak istiyordu lakin aralarındaki sınıra sadık kalarak ellerini sımsıkı yumruk yaptı.
"Biz kirlenmedik..." dedi. "Dünya kirlendi. İnsanlar kalleşleşti... Bize çok büyük yalanlar söylediler. Bizi omuzlarımızdan tutup zorla ayrı uçurumlardan aşağı attılar. Ama biz kirlenmedik."
Hilal burnunu çekti. Bedenindeki fiziki acılar, göğsündeki yara bile şu an hissettiği o devasa nostalji ve kayıp duygusunun yanında hiç kalıyordu.
"Çok yara aldık ama..." diye mırıldadı, gözyaşları yastığını ıslatmaya devam ederken. "O kuledeki kız... o parkanın içine sığınan masum kız çok acı çekti Mert. Kendi kendine, o soğukta tek başına donarak öldü sanki."
"Biliyorum..." diye hırıldadı Yağız. Artık onun da gözlerinden yaşlar sicim gibi iniyordu. "Biliyorum. Sana o ayazı yaşatan benim. Seni o kulede tek başına bırakan da benim. Ama yemin ederim... Seni o dondurucu karanlıktan çıkarmadan bana bu canı vermek haram olsun. O parkayı senin omuzlarına bu kez ben atacağım. Sen affetmesen de, yüzüme bakmasan da ben o nöbeti senin kapında ölene kadar tutacağım."
Hilal, genç adamın yaşlı, kızarmış yeşillerine, paramparça olmuş, çaresiz yüzüne bakarken içindeki o son direniş kırıntılarının da kül olup savrulduğunu hissetti.
Yedi yılın koca faturası, dökülen bu sessiz gözyaşlarıyla ödeniyordu sanki.
Birbirlerine dokunmuyorlardı, sarılmıyorlardı ama ruhları o akademi günlerindeki daracık nöbet kulübesinde olduğu gibi yeniden sımsıkı, tir tir titreyerek birbirine kenetlenmişti.
"Mert..." dedi Hilal son bir fısıltıyla, artık kelimeleri tamamen tükenmiş, göz kapakları bu ağır duygusal yükün altında tamamen kapanırken. "...Gitme. Birdaha sakın beni arkanda bırakıp da bir yere gitme, olur mu?"
Yağız Mert Çağlayan, gözlerinden akan yaşlarla birlikte başını usulca öne eğdi.
"Gitmem. Gidemem..." diye fısıldadı o karanlık odaya. "Birdaha sen istesem de gidemem. Sonsuza kadar buradayım. Yanında..."
...
Karargah Hastanesi'nin normal servis bölümünde ise bambaşka, kıpır kıpır bir enerji hakimdi.
Bu sabah nihayet taburcu olacak olan Selin, yatağının içinde sıkıntıdan patlamak üzereydi. Kolundaki serum izlerine, omzundaki sargıya ve günlerdir o beyaz tavanı izlemekten uyuşmuş beynine lanetler okuyordu.
Önündeki tepside duran o tatsız tuzsuz, haşlanmış sebze püresine yüzünü buruşturarak bakarken, kapı aniden, adeta bir koçbaşıyla kırılıyormuş gibi paldır küldür açıldı.
"Kraliçe'm! Taburcu olmadan son bir imzanı alayım dedim!"
İçeri dalan kişi, Sancak Timi'nin serseri mayını Bora'ydı. Sabahın erken saatlerinde olmalarına rağmen gözleri sonuna kadar açıktı ve parıl parıl parlıyordu. Yüzünde hayat dolu bir tebessüm vardı. Üzerinde özenle seçtiği kıyafetleri ve uğraşıldığı her halinden belli olan yapılı saçları vardı.
Selin ise elindeki plastik kaşığı yemeğin içine bırakıp kaşlarını çattı ama gözlerinde beliren ve onu ele veren sevinç parıltısını gizleyemedi.
"Yavaş be yavaş! Serseri Mayın! Hastane odasına mı giriyorsun, dağdaki terörist inini mi basıyorsun belli değil! Ödümü kopardın be adam! Kapı çalma adetin yok mu senin?"
"Sana kapı mı dayanır kızım?" dedi Bora, sırıtarak odaya girip kapıyı arkasından kapatırken. Yatağın yanındaki ziyaretçi koltuğuna, kendi eviymiş gibi yayılıp oturdu. "Hem ben senin o sıkıntıdan patlayan yüzüne biraz renk, biraz aksiyon getireyim diye bu kadar janjanlı girdim. Fena mı ettim?"
Selin burun kıvırdı, havayı koklar gibi yaptı.
"Aksiyon getirdin de, yanında koca bir şişe de parfüm getirmişsin herhalde. Leş gibi kokuyorsun! Çabuk şu koltuktan kalk, astım krizine sokacaksın beni taburcu olmama şurada iki saat kalmışken!"
"Vay arkadaş..." diye söylendi Bora, yalandan bir sitemle. Kollarını göğsünde kavuşturdu. "Ben senin için sabahın köründe uykuma kıyayım hazırlanıp özenip geleyim bir de üstüne bir araba fırça yiyeyim. İnsan bir hoş geldin der, gülümser içeri buyur eder be."
Selin'in gözleri, Bora'nın bu lafı üzerine anında bedeninde, baştan aşağı tarama yaptı. Gerçekten de üstü başı öylesine özenliydi ki içten içe hoşuna gitmişti bu durum. Ve bu ilgili bakışları Bora'nın keskin gözlerinden kaçmamıştı. Ancak Selin, o gururlu inatçılığından zerre taviz vermeyerek başını çevirdi.
"İçeri buyur etmeye fırsat bıraktın da sanki..." diye mırıldandı Selin, dudaklarını büzerek. "Hem sana uykusuzluk işler mi hiç? Mermi bile işlemez! Kurşun sıksalar, kurşun senin bu kalın kafana çarpar seker, geri döner atana saplanır. Yalan mı?"
Bora kahkahayı bastı. Uzanıp Selin'in yatağının kenarındaki komodinden bir tane mandalina aldı ve soymaya başladı.
"İşte benim tanıdığım Kraliçe. Zerre kadar romantizm yok, zerre kadar minnet yok. Dağ gibi adamı harcıyorsun burada."
"Romantizm istiyorsan git romantik komedi izle o zaman." dedi Selin, omuz silkerek. Ama sonra içindeki o iflah olmaz merak ve dedikodu damarı kabardı. Hafifçe öne doğru eğildi, gözlerini kıstı. "Dün telsizden dinledim. Operasyona gitmişler. Gölgeyle Toprak Komiser'de karargahtan eşlik etmiş. Biz de o sırada kafeteryada pinekliyorduk boş boş. Bütün aksiyonu kaçırdık sayende. Midem öttü yani olur olmadık zamanda. Açsaydın Karan Amir'in telefonunu. Senin de haberin olurdu da giderdin siber odaya. Ama nerde! Beyimizin aklı beş karış havalarda..."
"Seninle ilgilenmek de suç oldu yani?"
"Oldu tabi! Hem benim ilgiye ihtiyacım mı var? İlgi manyağı mıyım ben? Hiç de değilim. Neyse neyse! Sen akşam eve gidince dinlemişsindir Fırat'la İlker'den olayları. Anlat bakalım. Bizsiz ne haltlar karıştırmışlar yine?"
Bora, soyduğu mandalinanın yarısını Selin'e uzatırken sandalyeyi yatağa biraz daha yaklaştırdı. Sesi anında dedikodu vermeye hazırlanan mahalle teyzesi frekansına geçti.
"Ya kızım..." dedi Bora, gözlerini irileştirerek. "Haklısın aslında! Büyük şenlik kaçırmışım! Kıyametler kopmuş, kıyametler! Operasyon efsaneymiş. Şov yapmışlar resmen bizimkiler. Ece ve Fırat ikilisini konuşuyor herkes. Simsar'ın bütün lojistik ağını başlarına yıkmışlar!"
Selin mandalinayı ağzına atarken heyecanla başını salladı. "Vay be... Ece'm benim! Fırat'a da helal olsun. Hepsine helal olsun. Kaç kişi eksik oldukları halde iyi iş çıkarmışlar..."
"Onu bunu boşver de..." dedi Bora, elini havada sallayarak. Sesini fısıltıya düşürdü, etrafa sanki biri dinliyormuş gibi bakındı. "Asıl bombayı patlatıyorum, hazır mısın?"
Selin, yatağın kenarına doğru iyice kaydı. "Çatlatma insanı da dökül!"
"Gölge komiserimle ve havalı Doktor Dilvin var ya..."
"Eee? Ne olmuş onlara? Tartıştılar mı yoksa?"
Bora sırıttı. "Tartışma mı? Tartışma hafif kalır. Nişan attılar nişan! Ayrıldılar kızım! Hem de öyle böyle değil, Turgut Müdür'ün makam odasına çıkıp, adamın gözünün içine baka baka 'Biz yapamıyoruz' deyip kestirip atmışlar olayı!"
Selin'in ağzı bir karış açık kaldı. Gözleri irileşti. "Ne diyorsun! Ciddi misin sen? E Karargah yıkılmıştır şimdi dedikodudan! Ya Gökçe? Gökçe'nin haberi var mı? Ne yapmış, nasıl tepki vermiş?"
"Gökçe Komiserin haberi yok daha." dedi Bora, biraz ciddileşerek. "Gölge Komiserim söylemedi siz de söylemeyin dedi. Ama işin asıl yüzü ne biliyor musun... O nişan zaten tamamen yalanmış! Kumpasmış! Dilvin Hanım, Gölge komiserimin kardeşini tedavi etmiş zamanında ince hastalıktan kurtarmış. O da vefa borcu olarak bunca zaman yanından ayırmamış işte..."
Bora, akşam eve geldiğinde bütün hikayeyi İlker'den dinlemişti. Ve öğrendiği bütün bilgileri soluksuz bir şekilde Selin'e anlatmaya devam etti.
Selin dinledikçe hem dehşete düştü, hem de gözleri doluyordu. Gökçe'nin o buz gibi duvarlarının arkasındaki gerçeği, Gölge'nin kibirli maskesinin altındaki çaresizliği öğrendikçe burnunun direği sızladı.
"İnanamıyorum ya..." diye fısıldadı Selin, başını iki yana sallayarak. "Resmen ikisi de cayır cayır yanmış gözümüzün önünde de, hiçbirimiz dumanını bile görmemişiz. Ne aptallık ama..."
Bora derin bir iç çekti.
"Öyle... Neyse ki şimdi bütün yalan duvarları yıkıldı. Gerisi onların o inatçı keçi damarlarına kalmış."
Odadaki dedikodulu, kıpır kıpır hava yerini kısa bir anlığına ağır bir hüzne bıraktı.
Bora'nın gözleri usulca Selin'in sargılarına kaydı. Serseri hali gitmiş yerine gerçekten, ona değer veren aşık bir adam gelmişti. Elini çekinerek uzattı, Selin'in yorganın üzerinde duran elinin yanına koydu. Dokunmadı ama sıcaklığı oradaydı.
"Sen nasılsın peki? Soramadım hiç olayların rehavetinden." diye sordu. "Ağrın sızın var mı? Artık çıkıyorsun madem... Kim bakacak sana evde? Gökçe Komiser hala burada... Ece desen Karargah'tan çıkamıyor."
Selin, Bora'nın bu ani yumuşaması ve gözlerindeki saf endişe karşısında yutkundu. Kalbi yine depara kalkmıştı.
İçten içe, hastaneden çıktığında yanında Bora'yı görmeyi dünyadaki her şeye tercih ederdi ama gururu diline kilit vuruyordu.
"Bakarım ben başımın çaresine." dedi, hafifçe başını çevirerek yanaklarındaki tatlı pembeliği gizlemeye çalışırken. "Koskoca komiserim ben, tek başıma yaparım yemeğimi de çayımı da. Kimseye muhtaç kalacak halim yok."
Bora gülümsedi. Selin'in bu inatçı savunmasını hiç delmeye çalışmadan, kendi cephesinden yumuşak bir adım attı.
"Muhtaç değilsin tabii... Ama çıktığında aşağıda kollarını açmış seni bekleyen bir serseri görürsen şaşırma. Çünkü orada olacağım. Ne dersen de! Ne kadar itiraz edersen et. Bu değişmeyecek! Seni alıp o çok sevdiğin bol peynirli tostan yapan sanayiye götüreceğim. Bahane falan da kabul etmiyorum."
Selin, duyduğu bu cümleyle birlikte dudaklarını birbirine bastırarak kocaman, engelleyemediği bir gülümseme sundu. Gözlerinin içi gülüyordu.
"Tamam tamam... Bu sefer itiraz etmek yok. Şu... Nimete de öyle denmez ama iğrenç hastane yemeklerinden bıkmıştım zaten..." diye mırıldandı pes ederek. "Tostun yanına açık da bir çay ısmarlarsan, belki bu güzel teklifi kabul etmeyi düşünebilirim."
Bora sırıtarak ayağa kalktı. "Anlaştık o zaman!"
"Ayrıca..." dedi Selin, arkasından hafifçe seslenerek. "Sana mermi falan işlemez dedim diye öyle operasyonlarda falan millete gelen her merminin önüne atlamayı aklından bile geçirme! O kalın kafana çarpıp seker kesin de... Yine de ben o sekme ihtimalini bile sevmiyorum. Ona göre..."
Selin'in bu dolaylı, sitemkâr ama buram buram "Seni önemsiyorum" kokan cümlesi, Bora'yı olduğu yere çiviledi. Arkasını dönmeden, göğsündeki sevincin yüzüne yayılmasına izin verdi.
"Emredersiniz komiserim." dedi neşeyle. "Göreve geri döndüğümde neden olmasın? Uygularım elbette."
Son dediğiyle Selin hüzünle önüne baktı.
"Özür dilerim. Hatırlatmak istememiştim. Hadsizlik ettim. Aklıma bile gelmedi. Yaranı deştim. Gerçekten istemeden oldu..." diye devam edecekken Bora'nın gülüşü duraksamasına neden oldu. Neden güldüğünü sorgular bakışlar attı ona.
"Selin. Tamam..." dedi Bora kahkahalardan sıyrıldığı ciddi ses tonuyla. "Sorun değil. Aklına gelmemiş olabilir. Çok doğal." Deyip ellerini tuttu. "Alınmadım. Ben sana alınmam. İstesem de yapamam..." derken sesi ufaktan titremişti.
Kaşları havalandı Selin'in şaşkınlıkla. Ellerini bile çekemedi.
"Niye?" Diye sordu usulca. "Niye yapamazsın ki?" Deyip duraksadı. Yutkundu sonra. "Zaten hepsi benim yüzümden." Deyip başını öne eğdi mahcupça.
"Hepsi senin kahramanlığın yüzünden..."
Diye düzeltti Bora onu ellerini nazikçe okşarken.
Ellerini çekmek istedi Selin yavaşça. Ama salmadı Bora. O da ısrarcı olmadı zaten daha fazla. Başı önde devam etti konuşmaya.
"Benim için yaptınız. Beni kurtarmak için. Olan size oldu..." dedi. Gözleri dolmuştu. "Ama sen." Deyip başını kaldırdığında bakışları onu izleyen gözleri buldu. "Sen niye kızmıyorsun bana?" Diye sordu titreyen sesiyle. "Niye sorumlu tutmuyorsun beni? Neden kızmıyorsun, kırılmıyorsun? Hatta peşimden ayrılmıyorsun aksine etrafımda pervane oluyorsun." Deyip duraksadı. Derin bir nefes alıp devam etti. "Bu hayatta en sevdiğin şeyi, mesleğini kaybedeceksin belki benim yüzümden ama yine de başımdan bir saniye ayrılmıyorsun. Neden yapıyorsun bunu?" Derken bu sefer çekmeyi başarmıştı ellerini. "Neden bana..." diye devam edecekken Bora kıvrak bir hamleyle yeniden tuttu ellerini.
"Bu hayatta en sevdiğim ikinci şey mesleğim..." dedi fısıltıya yakın bir sesle. Direnen ellerini daha da kavradı.
Çattı Selin kaşlarını. "Ya diğeri ney?" Diye sordu bekletmeden.
Çok derin bir nefes aldı Bora. Göğsü şiddetle inip kalktı. Dudaklarını aralayıp
"Diğeri..." diyecek olduğunda hastane odasının kapısı aniden açıldı ve lafı yarım kaldı.
İçeri giren genç bir erkek hemşireydi.
"Selin Hanım." Dedi gelen genç kibarca. Yüzünde samimi bir gülümseme vardı. "Taburcu işlemlerinizi başlatabiliriz hazırsanız. Kendinizi nasıl hissediyorsunuz?"
Lafı kesilen Bora tam bir itirafın eşiğinde bölünmenin verdiği sinirle Selin'in ellerini hızla bırakıp hemşireye çıkıştı.
"Sana ne kardeşim?" Diyerek sesini yükselttiğinde hemşire bu ani tepkiye şaşırıp kalmıştı.
"Anlamadım beyefendi?" Şeklinde karşılık verince Bora bir hışımla ayaklandı.
"Anlatayım..." deyip üzerine yürüyecekken Selin kolundan sertçe asıldı.
"Bora! Lütfen!"
Tek cümlesi onu durdurmaya yetti ve Bora adımlarını yere sabitledi.
"Özür dilerim kardeşim." Deyip yatağın yanındaki koltuğa oturdu sessizce.
Hemşire ufaktan sinirlense de alttan almıştı durumu. Son kontrolleri yapmak üzere hastasıyla ilgilenmeye başladı.
Selin taburcu olmaya hazırlanırken, Karargah'ın siber odasında adeta ulusal bir kriz başlamıştı.
Şahika Müdür, ellerini masaya dayamış, dişlerini sıkarak önündeki ekrana bakıyordu. Turgut Müdür'ün kravatı gevşetilmiş, alnı ter içindeydi.
Acil çağırıyla hastaneden apar topar çıkıp gelen Yağız ise siyah deri kaplı defterin sayfalarının tarandığı ekrana o kadar yakın duruyordu ki, neredeyse monitörün içine girecekti.
Ece ve İlker ise klavyelerin başında adeta zamanla yarışarak, dosyalardaki şifreli koordinatları çözmeye uğraşıyorlardı.
Taburcu işlemlerini halleden ancak Selin'i sözünü verdiği tostçuya götüremeden acil kodla karargaha gelen Bora ise adımlarını hızlandırarak Fırat'ın yanına geçti. "Ne oluyor abi? Cenaze evi gibi burası. Ne buldunuz o defterde?"
Fırat, başını yavaşça Bora'ya çevirdi.
"Simsar..." dedi, sesi fısıltı gibiydi. "Tahmin ettiğimiz gibi... Sadece para aklamıyormuş."
Yağız, ekrandan gözünü ayırmadan Fırat'ın cümlesini tamamladı.
"Yarın gece..." dedi, masadaki defterin açık sayfasına parmağını sertçe vurarak. "Yarın gece saat tam 23:00'da, İstanbul Boğazı'ndan geçecek olan ve tamamen medikal malzeme taşıdığı beyan edilen sivil yük gemisi... Ağzına kadar C4 patlayıcı ve ağır mühimmat dolu olacakmış. Uzmanlık alanı seni ilgilendiği için apr topar çağırmak zorunda kaldık."
Bora'nın nefesi kesildi. "Nasıl yani..."
"Geminin rotası..." diye ekledi Şahika Müdür, gözlerini kısarak. "...Karadeniz değil. Gemi, tam da Karargah'ımızın deniz cephesinin hizasından geçerken, dümen kitleyecek."
Odanın içine ölümcül, sağır edici bir sessizlik çöktü.
Simsar'ın yarın geceki planı, sadece bir sevkiyat değil; doğrudan devletin kalbine, Gizli Operasyon Karargahı'na yönelik, yüzlerce polisin canına mal olacak devasa bir bombalı intihar eylemiydi. Ve o siyah defter sayesinde, bu korkunç felakete tam tamına otuz saatleri kalmıştı.
Siber odanın içine çöken ölümcül sessizlik, klavyelerin tıkırtısını bile yutmuştu.
Herkesin gözü, dev ekranda kırmızı hatlarla çizilmiş o felaket rotasındaydı.
İstanbul Boğazı...
Milyonlarca insanın yaşadığı, dünyanın en kalabalık su yollarından biriydi.
Ve boğazın tam kalbinde, Karargah binasının hizasında patlatılmaya hazırlanan binlerce tonluk C4'ler söz konusuydu.
Bu tam anlamıyla bir felaketti...
Sessizliği bozan ilk kişi, elleri titreyerek masaya tutunan Turgut Müdür oldu. Her zaman yüzünde tuttuğu o soğukkanlı ifade bozulmuş, yerini bürokratik bir paniğe bırakmıştı.
"Derhal tahliye olmalıyız öyleyse..." dedi kravatını biraz daha gevşeterek. "Karargah'ı hemen boşaltalım! Sahil Güvenlik Komutanlığı'na acil kod geçilsin, boğaz trafiğini çift yönlü kapatsınlar. O gemi Marmara'ya girmeden durdurulmalı!"
"Durduramayız Müdür'üm! Şimdi durduramayız!" diye kükredi Yağız Mert,. Masanın başına geçti, ekrandaki gemi planlarına işaret etti. "Eğer Sahil Güvenlik o geminin etrafını sarar ya da boğazı kapatırsak, Simsar'ın adamları köşeye sıkıştıklarını anlar ve gemiyi denizin ortasında, herhangi bir sivil yerleşkenin yakınında havaya uçururlar. O gemideki patlayıcı miktarı sadece Karargah'ı değil, Beşiktaş kıyılarından Üsküdar'a kadar her yeri haritadan siler!"
Şahika Müdür, Yağız'ın bu taktiksel tespitini duyduğunda başını ağır ağır onaylayarak salladı.
"Gölge haklı." dedi. "Resmi üniformalarla, sirenlerle o gemiye yaklaşamayız. Eğer gemi patlarsa, sadece Karargah'ın değil, bütün İstanbul'un felaketi olur."
Turgut Müdür'ün kaşları çatıldı, alnındaki ter damlaları parlıyordu. "O zaman ne yapacağız Şahika? Gemiyi durduramıyoruz, Karargah'ı tahliye etsek bile etraftaki sivilleri nasıl kurtaracağız? Şerefsizler yüzen bomba yapmış resmen!"
"Sessizce gireceğiz." dedi Toprak Komiser, kollarını göğsünde kavuşturarak. "Gemi Karadeniz'den değil, Marmara açıklarından geliyor. Gece yarısı, radarın kör noktalarından birinde, sivil balıkçı tekneleriyle gemiye yanaşıp halatlarla güverteye sızacağız. Kaptanı ve içerideki paralı askerleri indirecek, C4'lerin fünyelerini keseceğiz. Bütün bunları, gemi Boğaz'a girmeden önceki o iki saatlik dar pencerede yapacağız."
İlker hızla klavyeye sarıldı. "Geminin adı Orion. Panama bandıralı. Teknik planlarını şimdi indiriyorum... Güvertede kör noktalar var ama içerisi labirent gibi. Makine dairesine ulaşmak için en az dört çelik kapı geçmeniz lazım."
"Geçeriz." dedi Fırat, elini silahının kabzasına atarak. Bora ve Volkan da anında onun yanında hizalandı.
Sancak Timi, omuz omuza ölüme yürümeye çokta hazırdı.
Ancak Turgut Müdür aniden elini havaya kaldırdı. "Bir dakika çocuklar bir dakik!" dedi, sesi itirazla yükselerek. Gözleri Yağız, Bora ve Toprak'ın sivil kıyafetlerinde gezindi. "Siz açığa alındınız! Rozetiniz yok, silahınız yok. Bu halde sizi operasyona alamam. Yasadışı! Alırsam eğer bu basına ya da bakanlığa sızarsa iş sadece sizinle de kalmaz hepimiz meslekten men ediliriz. Ankara'dan destek için bir özel harekat timi daha isteyeceğim, prosedüre uygun—"
"Başlarım senin prosedürüne Turgut!" diye tek çıkıştı Şahika Müdür, masaya öyle bir vurdu ki kahve fincanları titredi. "Orada binlerce sivilin canı söz konusu! Ankara'daki tim gelene kadar o gemi Boğaz'a demir bile atar! Benim bölgemde, benim kurallarım işler ve buna kimse karışamaz!"
Bakışlarını Yağız, Bora ve Toprak'a çevirdi. Gözlerinde zerre kadar şüphe yoktu.
"Sizi gayriresmi olarak göreve iade ediyorum. Bütün sorumluluk üzerimde olacak. Bazıları rahat olabilir. Silah deposuna inin, bütün ağır mühimmatı kuşanın. Bu bir hayalet operasyonudur. Kameralar kapalı, telsizler kriptolu olacak. Başarırsanız kahraman olacaksınız. Başaramazsanız..." yutkundu. "...zaten hiçbirimiz hayatta olmayacağız."
Yağız Mert'in dudaklarında tehlikeli ve ölüme meydan okuyan tebessüm belirdi.
"Eyvallah Müdürüm."
Tim hızla silah deposuna doğru hareketlenirken, Turgut Müdür masanın başında kaskatı kesilmişti.
Şahika Müdür'ün otoritesini ezip geçmesi onu deliye döndürmüştü lakin sesini çıkaramadı. Gözleri seğirdi. Cebindeki telefonu sıkıca kavradı.
"Ben..." dedi, sesini düz tutmaya çalışarak. "Ben Ankara'yı bilgilendirmeliyim. En azından havadan İHA desteği için izin koparayım. Hemen geliyorum."
Kimse ona aldırış etmedi.
Turgut Müdür siber odadan hızla çıkıp, yangın merdivenlerine doğru adımladı. Demir kapıyı arkasından kapattığında, etrafı kontrol edip cebinden tuşlu bir telefon çıkardı. Titreyen parmaklarıyla aklında tuttuğu numarayı tuşladı.
Telefon sadece iki kez çaldı ve açıldı.
"Plan deşifre oldu." dedi Turgut Müdür fısıltıyla, alnından sızan teri koluyla silerken. Sesi korku dolu ve itaatkârdı. "Defteri buldular. Orion'un rotasını ve saatini artık biliyorlar."
Karşı taraftan gelen son derece mekanize ve boğuk ses kulaklarında yankılandı.
"Biliyorum Turgut. Bırak gelsinler. Sancak Timi'nin o gemiye çıkması, zaten benim asıl planımdı. C4'ler Karargah için değil, o gemiye kendi ayaklarıyla gelecek olan ikinci time mezar olmak için ayarlandı. Kartalcıklarda olduğu gibi onları da yok edeceğiz. Sen sadece Karargah'taki kameraları kör et, yeter."
Ve telefon kapandı.
Turgut Müdür yutkunarak telefonu cebine geri koydu.
Simsar, her zamanki gibi bir adım öndeydi.
Aynı dakikalarda, Karargah'ın en alt katındaki teçhizat deposunda hummalı bir hazırlık boy gösteriyordu.
Şarjörler takılıyor, çelik yeleklerin cırt cırtları çekiliyor, hücum tüfeklerinin namluları kontrol ediliyordu.
Sancak Timi, tam tekmil siyah operasyon üniformalarını kuşanmıştı. Göğüslerinde hiçbir rütbe ya da polis arması yoktu. Onlar artık devletin hayaletleriydi.
Toprak Komiser, belindeki çift tabancayı kılıfına yerleştirirken derin bir nefes aldı. "Özlediğim ağırlık işte bu..." diye mırıldandı.
Yağız Mert, M4A1 piyade tüfeğinin kayışını omzuna geçirirken aynadaki yansımasına baktı. Gözaltlarındaki yorgunluk gitmiş, yerine saf, durdurulamaz bir adrenalin gelmişti. Yedi yıldır beklediği yüzleşmenin tam eşiğindeydi. O gemiye çıkacak, patlayıcıları durduracak ve Simsar'ın boynuna o yağlı urganı kendi elleriyle geçirecekti. Telefonunu cebine koymadan önce ekranı son kez açtı. Herhangi bir arama ya da mesaj yoktu. Ana ekranında duran ve eski telefonundan aktarıp da yıllar boyu değiştirmediği resme baktı. Akademi zamanlarından kalma yan yana güldükleri bir fotoğraftı. Başparmağıyla ekranı usulca okşadı.
"Söz verdim Aladağlı," diye geçirdi içinden. "Kapında nöbet tutmaya, yanından ayrılmamaya, senden gitmemeye söz verdim. Şimdi orada değilim. Yanı başında olamıyorum. Ama geleceğim. İnanıyorum. Bu gece o denizi ateşe verip, yarın sabah yine senin başucunda olacağım. Yemin ediyorum!"
Telefonu tamamen kapatıp taktik yeleğinin cebine attı. Arkasını dönüp kendisini bekleyen Sancak Timi'ne baktı. Fırat, Bora, Volkan, Yiğit ve Toprak... Hepsi ona kilitlenmişti.
"Evet beyler!" dedi, sesi odayı sarsacak kadar gür ve netti. "Bu gece o gemiye sadece bir terör eylemini durdurmak için çıkmıyoruz. Bizi yıllardır diri diri mezara gömenlerden hesap sormaya çıkıyoruz. O gemiden ya İstanbul'u kurtarmış kahramanlar olarak ineceğiz, ya da o denizin dibinde beraber yatacağız! Anlaşıldı mı!"
"Anlaşıldı komiserim!" diye kükredi Sancak Timi tek bir ağızdan.
Saatler gece yarısına doğru ilerlerken, Karargah'ın gizli çıkışından siyah SUV'lara binen hayalet tim, Marmara'nın karanlık sularına doğru yola çıktı.
...
Operasyonu yönetmek üzere odasına gelen Turgut Müdür, yangın merdivenlerinde telefonu kapattığında sesine ve yüzüne yansıyan korku dolu, itaatkâr ifadeyi saniyeler içinde buharlaştırıp kaybetti.
Alnındaki sahte teri elinin tersiyle sildi. Kravatını yavaşça düzeltip düğmesini iliklediğinde kendi kimliğine geri gelmişti.
Yılların istihbaratçısıydı o. Kara kaplı defterin ellerine o kadar kolay geçmesinin tesadüf olmadığını, Simsar'ın Karargah'ın tam ortasına koca bir Truva Atı soktuğunu defterin kapağını gördüğü an anlamıştı. Ancak Simsar gibi paranoyak, titiz ve son derece detaycı bir düşmanı kendi ininden çıkarmanın tek yolu; onun kurduğu tuzağa, onun istediği gibi "körü körüne" düşüyormuş gibi yapmaktı.
Simsar'ın adamıyla yaptığı şifreli görüşmeyi sonlandırdıktan hemen sonra odasına gelmiş, ceketinin iç cebinden Karargah'ın frekanslarına bile kapalı olan, tamamen askeri kriptoyla korunan küçük, siyah bir uydu telefonu çıkarmıştı.
Sadece bir tuşa bastığında karşı taraf telefonu ilk çalışta açtı ve telsizin diğer ucundaki ses, Marmara Denizi'nin derinliklerinden, bir SAT (Sualtı Taarruz) Komutanlığı denizaltısından gelmişti.
"Müdürüm?" demişti tok, askeri disiplinde bir ses.
"Yemi yuttular Binbaşım." dedi Turgut Müdür, dudaklarında tecrübeli bir satranç ustası tebessümüyle. "Simsar, Sancak Timi'nin o gemiye desteksiz, sivil ve kör bir şekilde çıktığını sanıyor. Bütün pusu planlarını güverteye ve makine dairesinin girişine kurdular."
"Anlaşıldı Müdürüm. Sancak Timi su üstünden ana hedef olarak güverteye sızarken, biz de dört ayrı balık adam timiyle gemiye su altından, pervanelerin altındaki tahliye kapaklarından gireceğiz. Simsar'ın C4 yüklü tuzağını alt katlardan imha edip, Sancak'ı çapraz ateşe alacak olan şerefsizleri arkadan vuracağız."
Turgut Müdür başını usulca salladı. "Benim evlatlarımın kılına bile zarar gelmeyecek Binbaşım. O gemi Simsar'ın Sancak'a hazırladığı mezar değil; devletin Simsar'a hazırladığı koca bir tabut olacak. Vira bismillah."
"Allah utandırmasın Müdürüm."
Turgut Müdür telefonu kapatıp cebine attı. Derin ve rahat bir nefes aldı. Karargahtaki kurtlar sofrasında Şahika Müdür otorite kurduğunu, Simsar ise herkesi ağına düşürdüğünü sanabilirdi; ancak masanın asıl sahibi hâlâ ayaktaydı.
...
Aynı saatlerde, Marmara Denizi'nin hırçın sularında ilerleyen zodyak botun üzerinde hedefe doğru sessizce yol kateden Sancak Timi üyelerinin gözleri etrafı tarıyordu.
Deniz üzerinde hiçbir ışık yakmamışlardı.
Motorun sesi minimuma indirilmişti.
Yağız Mert Çağlayan, botun en önünde ayakta duruyordu. Üzerindeki siyah taktik yeleği, elindeki susturuculu M4A1 tüfeği ve gece görüş dürbünüyle kelimenin tam anlamıyla denizin üzerinde süzülen bir gölge gibiydi. Dalgalar botu her savurduğunda bacaklarıyla dengeyi kuruyor, gözlerini ufukta yavaş yavaş beliren o devasa metal yığınına, Orion gemisine dikiyordu.
"Rüzgar hızı yirmi knot." diye fısıldadı Toprak Komiser, botun dümeninde ustaca manevralar yaparken. Rüzgarın sesinden dolayı sadece kulaklıklarındaki kriptolu telsizden konuşabiliyorlardı. "Gemi radarına girmedik. Sol bordadan, zincirlerin olduğu kör noktadan yanaşacağız."
—"Volkan, Yiğit." dedi Yağız telsizden. Sesi dalgaların uğultusunu bastıracak kadar keskin ve emindi. "Siz ikiniz kıç tarafından sızıyorsunuz. Güvertedeki devriyeleri indirecek ve Fırat'a makine dairesine inmesi için koridor açacaksınız. Sessiz olun. Tek bir telsiz çağrısı, tek bir kurşun sesi bile istemiyorum."
—"Anlaşıldı komiserim." dedi Volkan ve Yiğit aynı anda.
Bot, devasa yük gemisinin çelik gövdesine adeta yapışarak durdu. Geminin motorlarından gelen uğultu, botun ve denizin sesini tamamen yutuyordu.
Yukarıya, güverteye doğru metrelerce uzanan çelik bir duvar vardı önlerinde.
Fırat, çantasından çıkardığı manyetik, susturuculu kanca tabancasını geminin üst korkuluklarına doğru nişan aldı.
Kanca sessizce fırladı ve kalın çelik korkuluklara sımsıkı kenetlendi.
"İlk ben çıkıyorum." dedi Yağız.
Tüfeğini sırtına astı, siyah taktik eldivenleriyle halatı kavradı.
Halat sayesinde varacağı noktaya kısa sürede tırmanmayı başladı.
Güvertenin kenarına ulaştığında başını hafifçe kaldırıp etrafı kolaçan etti.
Konteynerlerin arasında devriye atan, ellerinde ağır makineli tüfekler olan iki adamı gördü. Adamlar aralarında Rusça bir şeyler konuşarak gülüşüyorlardı.
Kendini sessizce güverteye çekti. Karanlığın içinde eğildi, sırtından bıçağını çıkardı. Saniyeler içinde, adamların arkasından yaklaşıp birinin ağzını kapattı ve bıçağının kabzasıyla ensesine sert bir darbe indirdi. Ardından da çevik bir hamleyle boğazını kesti.
Diğer adam ne olduğunu anlamak için arkasını döndüğü saniye, arkadan güverteye tırmanan Toprak Komiser'in yumruğu adamın çenesinde patladı.
—"Bölge temiz." dedi Yağız telsizden. "Sancak, çık!"
Saniyeler içinde Fırat, Bora, Volkan ve Yiğit de halatlardan tırmanarak güverteye, o devasa metal labirentin içine ayak bastılar. Altı siyah gölge, sırt sırta vererek silahlarını farklı yönlere doğrulttular.
"Güverte dolu." diye fısıldadı Bora, termal dürbününden ilerideki konteyner yığınlarına bakarken. "Konteynerlerin arkasında ısı kaynakları var. Bizi bekliyor şerefsizler. Tuzak bu."
"Tuzağı kuran, avlanmayı göze almış demektir." dedi Yağız, namlusunu karanlık koridora doğru çevirerek. "Toprak ve Bora benimle ana köprüüstüne geliyor. Fırat, Yiğit ve Volkan... Siz makine dairesine, C4'lerin olduğu yere iniyorsunuz. Beyler... Sadece on beş dakikamız var."
İkiye ayrılarak karanlığın içine doğru ilerlemeye başladılar.
Lakin Timin de, Simsar'ın adamlarının da bilmediği bir şey vardı.
Onlar güvertede bu kanlı satranca başlarken; geminin pervanelerinin hemen altındaki karanlık sulardan, simsiyah dalgıç kıyafetleri içindeki SAT komandoları, Turgut Müdür'ün gizli emriyle birlikte geminin tahliye kapaklarını çoktan kesmeye başlamışlardı bile.
Oyun asıl şimdi, üç farklı cephede, ölümcül bir sessizlikle başlıyordu.
...
Yağız, Toprak ve Bora; güvertedeki paslı konteynerlerin oluşturduğu labirentin içinde, ana köprüüstüne doğru sessiz adımlarla ilerliyorlardı.
"Güverte dolu." diye fısıldamıştı Bora az önce. "Konteynerlerin arkasındaki ısı kaynaklarını görmeye devam ediyorum. Gerçekten de bizi bekliyormuş şerefsizler."
Yağız, M4A1'inin emniyetini tamamen açıp namlusunu köşeye doğrulttu. Simsar'ın adamları, Sancak Timi'nin bu dar koridordan geçeceğini biliyor ve onları çapraz ateşe almak için pusuda bekliyorlardı.
Üç adam, sessizce birbirlerine başlarıyla onay verip köşeyi dönmeye ve mermi yağmurunun içine dalmaya hazırlanırken karanlığın içinden, fırtınanın uğultusunu bile delip geçen, art arda atılmış üç susturuculu keskin nişancı atışı duyuldu.
Bora'nın termal dürbününde izlediği o üç kırmızı ısı kaynağı, tek bir el bile ateş edemeden oldukları yere, soğuk güverteye yığıldı.
Sancak Timi şaşkınlıkla oldukları yerde donakaldı.
Atışlar onlardan gelmemişti.
Volkan ve Yiğit makine dairesine inmişlerdi, denizin altındaki SAT komandoları ise henüz su yüzüne çıkmamıştı.
"Konteynerlerin arasında fazla gürültü yapıyorsunuz gençler. Hedef olacaksınız."
Yağız, telsizinden değil, doğrudan tepelerindeki konteynerin üzerinden gelen bu tanıdık, ukala ve karizmatik sesle başını hızla yukarı kaldırdı.
Konteynerin tam tepesinde, elinde gelişmiş gece görüşlü bir keskin nişancı tüfeğiyle diz çökmüş olan kişi, Emniyet Amiri Karan Soykan'dan başkası değildi.
Üzerinde hiç eksik etmediği takım elbisesi yoktu. Tamamen siyah, taktik bir operasyon kıyafeti giymiş, rüzgarda savrulan saçlarıyla adeta gecenin karanlığına karışmıştı.
"Amirim?" dedi Bora şaşkınlıkla fısıldayarak. "Sizin ne işiniz var burada?"
Karan, tüfeğini sırtına asıp konteynerin kenarından çevik bir hareketle güverteye, doğrudan Yağız ve Toprak'ın arasına atladı. Dudaklarında özgüvenli bir tebessüm vardı.
"Amir olup kenara çekildik diye tamamen sahadan elimizi ayağımız kesmedik ya koçum? Böylesine kapsamlı ve heyecan verici bir operasyonda bu teneke yığınındaki bütün eğlenceyi size bırakacağımı mı sandınız?" dedi silahının şarjörünü kontrol ederken.
Tam o sırada, ilerideki karanlık koridordan birkaç ayak sesi yankılandı.
Birisi, az önce Karan'ın indirdiği o üç Simsar paralı askerinin cesetlerinin üzerinden atlayarak onlara doğru yürüyordu.
Elinde ağır taarruz tüfeklerinden biri vardı ve namlusundan hâlâ ince bir duman tütüyordu.
Gölgelerin içinden çıkan bu adam, Sancak Timi'nin sahadaki mutlak lideri Gürkan Başkomiser'di.
Yağız Mert'in tam karşısında durdu. Gözleri, hepsinin üzerinde gururla gezindi.
"Bensiz nereye gidiyordunuz?" Sesi fırtınaya inat gür ve net çıkıyordu.
"Başkomiserim..." dedi Yağız Mert, içindeki o devasa saygıyla başını hafifçe eğerek. "Biz sizi izindesiniz diye biliyorduk."
Sorgulasa da içinde olduğu durumu omuzlarındaki yalnızlık hissi, Gürkan Başkomiseri ve Karan'ı yanında gördüğü an tamamen silinip gitmişti.
"Turgut Müdür rica etti, geldim. Zaten özel görevdeyken izin kullanmam doğru değildi. Olmam gereken yerdeyim. Düşman yine bir oyun kurmuş diye duydum. Tahta kurulduysa, biz de o satrancın şahı olalım bakalım. Hadi aslanlarım!" dedi Gürkan Başkomiser, silahının sürgüsünü çekerek. "Aşağıdan SAT'lar geliyor. Yukarıdan Karan kesti önümüzü. Biz de sizinle beraber köprüüstündeki kaptan köşküne çıkalım."
Toprak Komiser sırıtarak Karan'a döndü. "O zaman kadro tamamlandığına göre, şu geminin fişini çekme vakti geldi ha Amirim?"
"Önden buyurun komiserim." dedi Karan, namlusunu ileriye, ölüm kusan karanlık koridora çevirerek.
Ve o gece, Marmara'nın ortasında yüzen bombanın üzerinde sadece birkaç intihar komandosu değil Emniyet Amiriyle, Başkomiseriyle, açığa alınmış üyeleriyle omuz omuza vermiş, tek vücut olmuş devasa bir ekip cehenneme doğru emin adımlarla, korkusuzca yürümeye başladı.
Artık Orion için deniz seferi bitmişti.
Gecenin karanlığı, rüzgarın acımasız uğultusu ve Marmara'nın hırçın dalgaları; o devasa çelik yığınının üzerinde kopacak olan fırtınanın sadece birer figüranıydı.
Gürkan Başkomiser en öne geçti.
Elindeki ağır taarruz tüfeğinin namlusu, tıpkı onun sarsılmaz iradesi gibi dümdüz, hedefe kilitlenmişti.
Arkasında Yağız ve Toprak, onların hemen yan kanatlarında ise Bora ve Karan kusursuz bir düzen almışlardı.
"Köprüüstüne iki kat var." diye fısıldadı Yağız, taktik kulaklığından. "Merdivenler dar. Yukarıdan bizi taramaları an meselesi."
"Tarayamazlar." dedi Karan, elindeki keskin nişancı tüfeğinin gece görüş dürbününden yukarıdaki metal yürüyüş yollarını tararken. "Çünkü kafalarını çıkardıkları an o kafaları omuzlarından alacağım. Siz ilerleyin!"
Karan geride kalıp bir konteynerin üzerine siper alırken, Gürkan Başkomiser elini havaya kaldırıp iki parmağıyla ilerleme işareti verdi. Dört adam, metal merdivenleri adeta birer hayalet gibi tırmanmaya başladı. İlk sahanlığa geldiklerinde, yukarıdaki demir kapı büyük bir gürültüyle tekmelenerek açıldı.
Simsar'ın ağır makineli tüfekli üç paralı askeri, namlularını merdiven boşluğuna doğru çevirdi. Ama tetiğe basmaya bile fırsat bulamadılar. Karan'ın aşağıdan yaptığı iki kusursuz atış, iki adamında direkt olarak göğsünde patladı. Kalan son adam paniğe kapılıp tetiğe körlemesine asılacağı saniye, Gürkan Başkomiser sahanlığa sıçradı ve tüfeğinin dipçiğiyle adamın suratına öyle bir darbe indirdi ki, adamın çenesi kırılarak olduğu yere yığıldı.
"Temiz." dedi Gürkan Başkomiser, nefes bile almadan. "Devam!"
İkinci kata, ana kaptan köşkünün hemen dışındaki koridora ulaştıklarında içeriden bağırtılar, Rusça ve İngilizce karışık küfürler gelmeye başladı.
İçeridekiler saldırı altında olduklarını, güvertedeki devriyelerin düştüğünü anons geçmişlerdi.
"İçeride en az on kişi var Başkomiserim!" diye fısıldadı Bora, kapının kenarına siper alarak. "Termal kamera içeriyi tamamen kırmızı gösteriyor. Kapı ağır çelik, mermi de işlemez. Ne yapacağız?"
Yağız, sırtındaki C4 patlayıcı şeridini çıkardı. "Merminin işlemediği yere, cehennemimizi götürürüz biz de Karaduman. Sen anladın?"
Bora gevrek bir gülüş atıp çantadaki patlayıcıları alıp elindeki şeridi kapının kilit noktalarına hızla yerleştirdi. Fünyeyi taktı ve geriye, duvarın arkasına çekildi.
Gürkan Başkomiser, Toprak ve Yağız da pozisyonlarını aldı.
—"Makine dairesi, durumunuz ne?" diye telsize girdi Yağız patlamadan hemen önce.
—"İçerideyiz komiserim." diyen Fırat'ın sesi motorların gürültüsü arasından boğuk ama son derece soğukkanlı geliyordu.
"Volkan ve Yiğit koridoru tutuyor. Ben ana patlayıcının başındayım. Komiserim... Buradaki C4 miktarı inanılmaz. Sadece Karargah'ı değil, bütün sahil şeridini haritadan silmek için bağlanmış. Dört ayrı bağımsız tetikleyici var."
—"Ne kadar süren var Fırat?" diye sordu Gürkan Başkomiser.
—"On iki dakika Başkomiserim. On iki dakika sonra gemi Boğaz'ın girişine ulaşıyor. Uydu bağlantısını kesip manuel olarak kabloları etkisiz hale getirmem lazım. Bana zaman kazandırın, aşağıya kimseyi indirmeyin."
"Sırtın bize emanet koçum." dedi Gürkan Başkomiser. Göz ucuyla Bora'ya baktı. "Patlat Pusat!"
Bora sırıtıp elindeki fünyenin butonuna acımasızca bastı.
Kaptan köşkünün çelik kapısı, sağır edici bir gürültüyle menteşelerinden kopup içeriye doğru uçtu. Kapının arkasında siper almış iki adam, metal kütlenin altında kalarak ezildi. İçeriye dolan yoğun duman ve flaş ışığının ortasına, Sancak Timi adeta bir aslan sürüsü gibi hızla daldı.
"Yat aşağı!" diye kükredi Turan, içeri girdiği an sağdaki üç kişiyi seri atışlarla olduğu yere mıhlarken.
Bora masaların üzerinden atlayarak sol kanadı temizliyor, Gürkan Başkomiser ise ağır adımlarıyla merkeze doğru ilerleyip direnen herkesi tek tek indiriyordu.
Çatışma, o daracık, monitörlerle ve radarlarla dolu kaptan köşkünde tam bir kaosa dönüştü. Mermiler havada uçuşuyor, camlar paramparça oluyor, rüzgar içeri doluyordu.
Yağız Mert'in gözleri sadece tek bir kişiyi arıyordu.
Gemi Kaptanı'nı.
Dumanların arasından, köşkün en arka kısmındaki kontrol paneline doğru sürünen, elinde kırmızı bir buton olan kel, dövmeli bir adamı fark etti. Adam, geminin hızını son kademeye alıp dümeni Karargah'a doğru kitlemeye çalışıyordu.
"Toprak, Turan abi! Koruyun beni!" diye bağırdı.
Silahını omuz askısına bırakıp, siperlerin üzerinden panter gibi fırladı. Kaptan kırmızı butona basmak üzere elini kaldırdığında adamın üzerine havadan uçarak atladı. İkisi birden büyük bir gürültüyle kontrol panellerinin üzerine çakıldılar.
Kaptan, elindeki bıçağı çekip ona saplamaya çalıştı. Yağız ise dişlerini sıkıp adamın bıçak tutan bileğini kavradığı gibi ters çevirdi. Kemik kırılma sesi, telsiz cızırtılarına karıştı. Ardından sağ yumruğunu adamın suratına art arda, nefessiz bırakırcasına geçirdi. Kaptan kanlar içinde yere yığılıp bilincini kaybettiğinde, hızla kontrol paneline döndü.
Köprüüstündeki çatışma bitmişti.
Gürkan Başkomiser, Toprak, Turan ve Bora ayaktaydı. Yerde ondan fazla paralı asker yatıyordu.
"Gemi kilitlenmiş!" diye bağırdı Yağız, elleri kan içinde panelleri tuşlarken. "Otopilot devrede! Şifre istiyor, dümen dönmüyor!"
—"İlker'e bağlıyorum sizi!" Karan'ın sesi telsizden geldi. Aşağıdan güvertedeki son direnişleri de temizlemiş, merdivenleri çıkıyordu.
—"Amirim buradayım!" diye bağırdı İlker telsizden. Sesi panik doluydu. "Paneldeki ana kabloyu görüyor musunuz komiserim? Kalın mavi olan! Onu keserseniz otopilot devreden çıkar ama motorlar durmaz! Fırat Komiserimin de C4'leri imha etmesi lazım, eğer o C4'ler aktifken gemi Boğaz'a girerse uzaktan manuel olarak patlatırlar!"
Yağız panelin altını açıp kalın mavi kabloyu buldu ve bıçağıyla tek hamlede kesti. Geminin sabit, kilitlenmiş rotası bir anda serbest kaldı ancak devasa çelik yığını ataletiyle hızla Karargah'a doğru sürüklenmeye devam ediyordu.
"Dümen bende!" dedi Toprak Komiser, hemen dümene geçip geminin burnunu Marmara'nın açıklarına doğru kırmaya çalışırken. "Koca gemi bu, dönmesi zaman alacak!"
"Fırat!" diye bağırdı Gürkan Başkomiser telsize. "Son durum ne evlat!"
Makine dairesinde cebelleşen Fırat'ın alnından süzülen ter, gözlerine girse de kırpmıyordu bile. Karşısında, ana motora bağlanmış, üzeri onlarca farklı renkte kabloyla sarılı devasa bir C4 bloğu vardı.
Volkan ve Yiğit, makine dairesinin kapısında siper almış, aşağı inmeye çalışan son adamlarla göğüs göğüse çarpışıyorlardı.
—"Aşağısı çok sıcak Başkomiserim!" diye bağırdı Fırat. "Zamanlayıcıyı durdurdum ama uzaktan tetikleme sinyalini kesemiyorum! Eğer o sinyal alıcısını yanlış kesersem, gemi anında havaya uçar!"
Yağız, telsizin mandalına bastı. Gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı. Gözünün önüne Hilal'in hastane yatağında, uykuya dalmadan önce ona "Gitme" diyen o masum yüzü geldi.
"Fırat." dedi Yağız, sesi koca bir dinginlikle. Bütün o kaosun ortasında, Sancak'ın kalbini sakinleştiren o lider tonuyla konuştu. "Sen Sancak'ın cerrahısın koçum. O kabloların hepsi birer damar, o bomba da masadaki hastan. Ellerinin titremediğini ikimiz de biliyoruz. Hangisi ana damar Fırat? Hisset onu."
Fırat, onun sesini duyduğunda yutkundu. Gözlerini kablolardan ayırıp panoya baktı.
Kırmızı, sarı, yeşil... ve en altta, ana karta giden, diğerlerinden daha ince, siyah bir kablo.
Elindeki yan keskiyi siyah kabloya yaklaştırdı. Dişlerini sıktı. "Sancak için..." diye fısıldadı. "Bismillah!"
Ve kesti.
Bip sesi...
Durdu.
Üzerinde kırmızı ışık yanıp sönen C4 bloğu, tamamen karanlığa gömülmüştü.
Uzaktan tetikleyici devreden çıkmış, pimi çekilmiş el bombası yeniden emniyete alınmıştı.
—"Temiz!" diye bağırdı Fırat, nefes nefese. "Bomba imha edildi! Kefeni yırttık Başkomiserim!"
Aynı saniyelerde, geminin alt katlarından, makine dairesinin altındaki güvertelerden ardı ardına boğuk patlama ve çatışma sesleri gelmeye başladı.
Ancak bu sesler Simsar'ın adamlarına ait değildi.
—"Sancak Timi, burası SAT Komutanlığı." diyen tok bir ses yankılandı ortak frekanstan. "Aşağı katlar kontrol altına alındı. Bütün fareler temizlendi. Yukarıda durum nedir?"
Yağız Mert Çağlayan, köprüüstünün parçalanmış camlarından dışarıya, gecenin karanlığına karışan Karargah binasının silüetine baktı.
Turgut Müdür'ün gizli hamlesi, onların bu destansı direnişiyle birleşmiş ve devlet, kendi kalbini korumuştu.
Gürkan Başkomiser, Yağız'ın omzunu gururla sıktı.
"Yukarıda durum tertemiz Komutanım." dedi Gürkan Başkomiser telsize, yüzünde o meşhur, sarsılmaz tebessümüyle. "İstanbul derin bir uyku çekebilir. Simsar'ın gemisi Orion artık bizimdir."
Kaptan köşkündeki derin gerginlik yerini büyük bir zaferin ve hayatta kalmanın o eşsiz hafifliğine bıraktı.
Karan odaya girip tüfeğini omuzuna asarken, Bora Toprak'a sarıldı.
Yağız ise elini cebine attı. Cebinden çıkardığı bilekliği nazikçe okşayıp kalbine götürdü. Bastırdıkça bastırdı. Sahibini hissetmek istercesine. Aylar önce ikisinin de yaralanıp sahalardan uzak kaldığı günlerde brifing odasında çalışırken düşürmüştü Hilal onu. Yağız ise alıp saklamış bir gün olsun yanından ayırmamıştı. Şimdi üzerinde durduğu soğuk demir yığınının üzerinde, İstanbul'un kanlı karanlığından sağ çıkmış bir adam olarak, yarın sabah tutacağı nöbetin, Hilal'in başucundaki o sandalyenin hayaliyle, ilk defa gerçekten, omuzlarından büyük bir yük kalkarcasına derin bir nefes aldı.
...
Marmara'nın hırçın ve karanlık suları yerini yavaş yavaş şafak vaktinin o puslu, lacivert kızıllığına bırakırken İstanbul Boğazı'nın girişinde devasa bir çelik hayalet gibi duran Orion gemisi, Sahil Güvenlik ve Deniz Kuvvetleri zırhlılarının çemberinde güvenli sulara demirlenmişti.
Devletin gizli satrancı, namlunun ucunda kazanılmış koca bir zaferle son bulmuştu.
Gemi güvertesinde, yüzlerinde barut ve deniz tuzunun izlerini taşıyan Sancak Timi üyeleri; Gürkan Başkomiser ve Emniyet Amiri Karan ile birlikte Sahil Güvenlik hücum botuna geçmek üzereydi.
Herkes bedenen tükenmişti ancak gözlerinde gururla yanan ateş, İstanbul'u mutlak bir felaketten kurtarmış olmanın huzuruyla parlıyordu.
Yağız, botun küpeştesine tutunmuş, Boğaz'ın serin rüzgarına karşı dururken Karan yanına yaklaştı.
Elindeki mühürlü torbanın içinde duran kara kutuyu hafifçe havaya kaldırdı.
"Bu gecenin ödülü!" dedi, yorgun bir tebessümle. "Şahika Müdür ve Turgut Müdür Karargah'ta bizi bekliyor. Bu kutudakiler de masaya indiğinde, Simsar'ın bu ülkede kaçacak tek bir lağım deliği bile kalmayacak."
Yağız başını usulca salladı ama gözleri Karargah binasından ziyade, Hastanenin pencerelerine kilitlenmişti.
"Alması bizden, açması sizden Bandırmalı." dedi, sesi pürüzlü ve derindendi. "Benim gitmem gereken tek bir adres var artık. Sözüm var."
Karan omzuna dostça vurdu.
"Öyle diyorsan öyledir Emirdağlı. Git ve sözünü tut."
...
Yarım saat sonra, Karargah binasının Kriz Merkezi'nde Şahika Müdür, masanın üzerinde duran kutuyu ve Ece'nin deponun bilgisayarından kopyaladığı şifreli diskleri incelerken hem koca bir hayranlık hem de büyük bir öfke nöbeti içindeydi.
Tam o esnada kapı açıldı.
Gürkan Başkomiser, Karan Amir ve diğer ekip üyeleri içeri girdi.
Şahika Müdür başını kaldırıp onlara baktı, gözleri doğrudan Yağız Mert'i arayıp göremeyince kaşları çatıldı. "Gölge nerede?" diye sordu, otoriter sesiyle. "İkinci adamımız neden burada değil?"
Masanın diğer ucunda, kollarını arkasında kavuşturmuş, yüzünde ketum ama gururlu ifadesiyle duran Gürkan Başkomiser usulca araya girdi.
"Gölge buradaki görevin tamamladı Müdürüm." dedi sesindeki abivari tınıyı gizlemeyerek. "Bırakın da olması gereken yerde dursun."
Karan, göz ucuyla ona baktı ve ikili arasında dilsiz, saygı dolu bir bakışma geçti.
Aynı dakikalarda, güneş İstanbul'un üzerine ilk altın sarısı ışıklarını düşürürken; Karargah Hastanesi'nin 7 numaralı yoğun bakım odasının kapısı usulca aralandı.
Yağız Mert Çağlayan, üzerindeki otaktik yeleği, silahları ve çelikleri Karargah'ta bırakmış; hastaneye yeniden sivil bir şekilde geri dönmüştü. Lacivert kazağının kolları sıvalıydı. Saçları özenli bir şekilde şekillendirilmişti. Altında ise bu sefer eşofman değil bej renkte şık bir pantolon vardı.
Odaya adım attığında, içeride onu derin bir sessizlik karşıladı. Yatağa doğru yaklaştı.
Hilal uyuyordu.
Bu ilaçların etkisinden uyunan bir uyku değildi bu. Bedeni dinlenmiş, değerleri tamamen normale dönmüş, huzurlu ve gerçek bir uykuydu.
Yüzündeki solgunluk hafifçe dağılmış, şafağın ilk ışıkları pürüzsüz tenine vurmaya başlamıştı.
Başucundaki boş sandalyeye yavaşça çöktü. Söz verdiği gibi geri dönmüştü. O denizi ateşe vermiş, fırtınadan sağ Salim çıkmış ve sevdiği kadının nefes aldığı limana yeniden demir atmıştı.
Uzanıp elini tutamadı, buna hala cesareti yoktu. Sadece dirseklerini dizlerine dayadı, ellerini birbirine kenetledi ve yüzünü Hilal'in huzurlu çehresine yaklaştırdı.
Yeşil gözlerinde, yedi yılın ardından ilk kez hiçbir suçluluk psikolojisi barındırmayan, tamamen dürüst, tamamen arınmış ve aşkla dolu bakan bir pırıltı vardı.
"Geldim güzelim..." diye fısıldadı, sesi sadece odadaki duvarların işitebileceği kadar narin bir meltem gibiydi. "Sözümü tuttum. İstanbul ayakta... Sancak güvende... Ve ben, senin uyanıp bana yeniden nefretle de olsa bakacağın o ilk saniyeyi beklemek için yine senin kapında nöbetteyim. Yani olmam gereken yerde. Seninle..."
Tam o an, Hilal'in yorganın üzerinde duran ince parmakları belli belirsiz kıpırdadı. Gözkapaklarının ardındaki kehribarlar, odadaki bu tanıdık kokunun ve sesin varlığıyla hafifçe titrese de gözlerini açmadı. Sadece derin, huzurlu bir nefes aldı.
Yağız, onun bu küçük kıpırtısıyla birlikte tebessüm edip arkasına yaslandı. Gözlerini bir an bile ondan ayırmadan, hayatının en onurlu, en sadık nöbetini tutmaya devam edecekti.
Ancak omuzlarında, Boğaz'daki ölüm kalım savaşından bile daha ağır, daha yıpratıcı bir yük vardı. Gözleri Hilal'in yüzünde gezinirken, içini koca bir sıkıntı kemiriyordu.
Nasıl söyleyecekti?
Hayatını bu üniformaya, akademiden mezun olduğu gün ettiği yemine adamış bir Komiser'e rozetinin elinden alındığını nasıl söyleyecekti?
Ankara'dan gelen acımasız emirle kendisiyle birlikte Hilal, Toprak ve Bora'nın da açığa alındığı gerçeği zaten boğazında cam kırıkları gibi dizilmişti. Kendi kendini yiyip bitiriyordu. Parmaklarıyla dizini ritmik bir şekilde hafifçe sallıyor, bakışlarını kaçırıyor, sonra yeniden Hilal'e dönüp derin, dertli iç çekişler bırakıyordu odaya.
Bu haberi duyunca Hilal'in nasıl sarsılacağını, nasıl kahrolacağını adı gibi biliyordu.
Tam o esnada, Hilal'in gözkapakları usulca titredi. Uykunun o bulanık sınırından çıkarken zihni eskisinden çok daha berrak, çok daha keskin bir şekilde uyandı. Kehribarları yavaşça aralandığında, ilk gördüğü şey yine başucunda oturan, rengi atmış ve bariz bir şekilde ecel terleri döken Yağız Mert Çağlayan oldu.
"Sen?" diye fısıldadı.
Yağız daldığı dertli düşüncelerden irkilerek sıyrıldı. Anında öne doğru eğildi, yüzüne korumacı bir tebessüm yerleştirdi.
"Ben?" Deyip gülümsedi.
"Sen..." deyip yutkundu Hilal. "Sen burada ne yapıyorsun?"
"Nöbet tutuyorum." Deyip güldü. "Ayrıca sana da günaydın." Derken sesi az da olsa sitem barındırıyordu.
"Seni görünce pek olmuyor o dediğinden." Deyip huysuz bir şekilde başını ters tarafa çevirdi Hilal.
"Dün öyle demiyordun ama?" Dedi Yağız'ın eğlenen sesi.
"Dün'e dair hiçbir şey hatırlamıyorum." Dedi Hilal tekdüze.
Oysa koca bir yalandı söylediği. Dün konuşulan her şeyi harfiyen eksiksiz hatırlıyordu.
"Peki... Dediğin gibi olsun." Dedi Yağız uzatmayarak. Yerinde dikleşip oturuşunu düzeltti. "Ağrın sızın var mı? Doktor falan çağırayım ister misin?"
"Hayır." Şeklinde kısa ve sert bir cevapla yetindi Hilal.
"Kahvaltı için bir şeyler alıp geleyim mi?" Diye sordu bu seferde ilgili bir sesle. "Acıkmışsındır."
Burnundan nefes verdi Hilal.
"İstemiyorum."
Başını salladı Yağız. Sonra gözü arkasına takıldı.
"Yastığını dikleştireyim ister misin?"
Gözlerini sabır dilenircesine kapatıp açtı Hilal. Yine kısa bir cevap vererek kesip attı.
"İstemem."
Ağzını büktü Yağız. Odamın içinde bakındı. Gözü pencereye ilişince gülümsedi.
"Camı açayım o zaman biraz." Deyip tepkisini görmek için yandan bir bakış attı. "İçerisi havalansın. Üşümezsin değil mi?" Dedi.
Kollarını önünde bağladı Hilal mızıkçı çocuklar gibi. Omuz çekti huysuzca.
"Üşümem."
Yağız düşündü. Sonra muzip bir ifade belirdi yüzünde.
"Kahve ister misin peki? Ayıltır seni."
Tek kelimelik cevaplara ilk es'ini burada verdi Hilal.
"Ayığım zaten."
Yavaş yavaş istediği ayara geliyordu.
Devam etti Yağız.
"Çay o zaman? Harareti alır." Demesiyle son damla da taştı ve Hilal oldukça yüksek bir sesle
"Sakinim ben!" Diye bağırdı.
Yağız kendini tutamayıp gülmeye başladığımda Hilal sinirden köpürmek üzereydi.
"Pek değil gibisin?" Deyip gülmeye devam etti.
"Öyleyim." Dedi Hilal ürkütücü bir sesle.
Daha da çok güldü Yağız.
"Bilemedim."
En son hilal arkasındaki yastığı havaya kaldırıp atar gibi yaparak bağırdı.
"Kes şunu!"
Ancak Yağız durmadan gülmeye devam edince az önce atmadığı yastığı bu sefer atmak için hamle yaptığında yarası gerildi ve acıyla inledi.
Onun bu halini görem Yağız'ın gülüşü anında soldu ve ayağa ok gibi fırladı. Yanına saniyeler içinde varmıştı. Elinden yastığı alıp arkasına yerleştirdi.
"İyi misin? Çok özür dilerim."
"Sakın birdaha benden özür dileme demedim mi sana?" Deyip acı çeken bakışlarını kaldırdı ona.
"Bende karşılığı yok!"
Yağız'ın bakışları önüne düştü.
"İyi misin peki?" Diyebildi ağız ucuyla.
"Seni ilgilendirmez." Deyip kestirip attı Hilal. Eli hala yarasını tutuyordu. Nefes nefese kalmıştı.
"Benim yüzümden oldu ama."
"Bu canımı ilk yakışın değil!" Dedi bu sefer de. Yarasını daha da sıkı tutup gözlerini kapattı.
"Alıştım senin yüzünden acı çekmeye."
Elini ayağını nereye koyacağını şaşırdı Yağız. Kekeliyordu bile.
"Hemşireleri çağırayım mı hemen?"
"Bana daha fazla soru sorma. Yeter." Dedi Hilal, onun bu panik dolu, lafı kalabalığa getiren halini sezerek.
Karşısındaki adamın yeşil gözlerindeki o kaçamak bakışları, omuzlarındaki gerginliği en başından okumuştu zaten. Kendini rahatlatma seansı bittiğine göre sorgu sual kısmına geçebilirdi.
"Benim ağrım geçti." dedi, kaşlarını hafifçe çatarak. Gözlerini kısarak yüzünü dikkatle inceledi. "Ama senin bir karın ağrın var belli."
"Benim mi?" dedi Yağız, yalandan bir şaşkınlıkla. Elini ensesine atıp hafifçe kaşıdı. "Yok... Ne derdim olacak? Sana öyle gelmiştir."
Hilal bu ucuz numarayı yutmadı.
"Bana yalan söyleme. Biz birbirimizi ezbere biliriz bilirsin." dedi, kararlı bir sesle.
"Bilirim." Dedi Yağız buruk bir tebessümle. "Ben senin düne dair her şeyi gayet net hatırladığını nasıl biliyorsam sen de anlatmak istediğim bir şeyler olduğunu biliyorsun işte."
"Aynen öyle." Diye mırıldandı Hilal. Kendi kendini ele vermişti ama değmişti. "Gözlerini kaçırmandan bacağını sallamandan bile belli zaten aslında. Ekstra tanımama gerek olmadan da anlardım... Sanki Karargah'ı havaya uçurmuşsun da benden saklıyormuşsun gibi bir halin var. Ne oldu? Time bir şey mi oldu yoksa? Fırat? Ece?"
Hilal'in kalp monitöründeki atışlar endişeyle hızlanmaya başladığında, Yağız daha fazla kaçamayacağını anladı. Eğer susmaya devam ederse, Hilal kendi zihninde çok daha korkunç senaryolar kurup kendini tehlikeye atacaktı.
Derin bir nefes aldı. Gözlerini usulca Hilal'in meraklı bakışlarına sabitledi.
"Tim iyi..." dedi, yutkunarak. Sesi pürüzlüydü. "Herkes sapağlam, merak etme. Karargah da yerinde duruyor." Deyip ufakça güldü.
"O zaman sorun ne?" diye üsteledi Hilal.
Yağız, kelimeleri daha fazla süslemeden, o acımasız gerçeği bir kurşun gibi dudaklarının arasından bıraktı. Omuzları çöktü söylerken.
"Karargah yerinde duruyor durmasına ama..." dedi. "...Biz artık o Karargah'tan değiliz bir süre."
Yerinde dikleşti Hilal. Oturduğu yer onu rahatsız etti adeta. Gözlerini kırpıştırarak anlamaya çalışıyordu.
"O da ne demek? Ne... nasıl biz yani değiliz Karargahtan biz bir süre değiliz? Ne?!" Gibi anlamsız sorular sıraladı ardı ardına.
"Sen vurulup da ameliyata alındıktan sonra Ankara'dan yazı gelmiş Turgut Müdür'e."
Hilal'in nefesi boğazında asılı kaldı.
Yağız usulca başını eğdi. "Toprak... Bora... Sen... Ve ben..." dedi fısıltıyla. "Selin'i kurtarmaya gittiğimiz izinsiz operasyon nedeniyle, süresiz olarak açığa alındık Hilal."
Odanın içine çöken sessizlik, dışarıda yeni doğan güneşin aydınlığını bile koyu bir karanlığa boğmaya yetmişti.
Hilal'in gözleri, duyduğu bu cümleyle birlikte titredi adeta. Yedi yıl boyunca dişleriyle, tırnaklarıyla kazıyarak elde ettiği uğruna kanını döktüğü, her şeyini feda ettiği şanlı rozeti, haberi bile olmadan omuzlarından sökülüp alınmış mıydı yani?
Devlet, kendi evlatlarını kapının önüne koymuştu demek...
Rozetler çekmeceye kilitlenmiş, silahlar depoya teslim edilmiş olabilirdi.
Kurallar, prosedürler vmühürlü kağıtlar Sancak Timi'ni bölmüş, onlardan bazılarını birer sivil olarak sokağa fırlatmış olabilirdi.
Turgut Müdür, açığa alma kararıyla onları durdurduğunu, Simsar'ın hedefine ulaşmasını engellediğini sanıyordu.
Oysa kimse bilmiyordu.
Ne Karargah, ne de Simsar asıl gerçeğin henüz farkında değildi.
Rozetlerin omuzlardan sökülmesi, onların devlete olan yeminini bitirmemişti; aksine, onları kuralların bu bağlayıcı zincirinden tamamen koparmıştı.
Artık üniforma kuralları yoktu.
Artık sınırlar yoktu.
Sancak'ın yaralı kurtları, kanunların bittiği karanlık sokaklara artık birer polis olarak değil; kendi adaletlerini, kendi intikamlarını avlamak üzere birer gölge olarak iniyorlardı.
Ve Simsar için asıl kıyamet, silahlarını bırakmış bu dört aç kurt ile asıl şimdi, kuralsız bir şekilde başlıyordu.
...
22. Bölüm Sonu.
....
İki haftalık bir aranın ardından nihayet ki yeniden merhaba, Sevgili Okurlarım!
Benim canım Mavi Sirenler Aile'm...
Biliyorum. Geçen bölüm sonu tarih verip de üstüne iki hafta geciktirmek gerçekten de hiç bana yakışmadı.
Ama maalesef ki hayatta bazen her şey planladığımız gibi olmuyor. Takdir edersiniz...
Başıma gelen sağlık sorunları nedeniyle buralara uğrayamadım. Yazımı hazır olduğu halde son okuması kalan bölümün başına oturup düzenleyip de yayınlayamadım bile.
Hepinizden teker teker af diliyorum.
Özür maiyetinde yine size çok çok uzun bir bölümle geldim. Sanırım gerçekten şimdiye kadar yazdığım en uzun bölüm oldu. Her bölüm daha da uzun yazıp en uzunu bu oldu diyorum ama bir süre bunun üstü gelmez diye düşünüyorum. Çünkü tam 39.000 kelime. Yani iki bölüm uzunluğuna tekabül ediyor.
Umarım sizler de dinlene dinlene okuyup kendinizi fazla yormamışsınızdır.
Ve elbetteki keyif almışsınızdır.
Benim için en önemli şey bu.
Şimdi asıl meselemize geri dönecek olursak; bölüm hakkında neler düşünüyorsunuz bakalım?
Bu bölüm özellikle de geçmiş sahnesi belki de yazıya dökerken en zorlandığım sahneleri barındıran bölüm olabilir.
Bunu tüm samimiyetimle söylüyorum.
İnanın bana aklımda kurgularken bu kadar acı verici ve zor değildi bu sahneler.
Afyon kısmında resmen Mert'in yanında, Veli'nin başucunda aynı acıları bende yaşadım. Öyle hissederek yazdım.
Sözün özü bu bölüm; her satırını kalbimin en derin sızılarında ilmek ilmek işlediğim, karakterlerimizin ruhundaki maskelerin darmadağın olduğu koca bir dönüm noktası oldu benim için.
Yazması ne kadar sarsıcı ve yıpratıcıysa, sonrasında dönüp okuduğumda fark ettim de okuması da bir o kadar nefes kesici ve geniz yakıcı olmuş.
Bu bölümde birde zamanı ve mekanı da ikiye böldüm aslında.
Gelinlik beyazının kefen beyazına karıştığı, zılgıtların ağıtlara tutunduğu Afyondaki Çağlayan avlusunda, masum bir gencin merhametini toprağa gömüp 'Gölge'nin ilk nefesini nasıl aldığını bizzat izledik. Yedi yıl boyunca omuzlarında biriken ovicdan azabının, söylenen yalanların ve amansız kumpasların ağırlığıyla ezilen Yağız Mert'in, uyuyan Ceylan'ının başucunda tuttuğu o sessiz nöbete hep birlikte şahit olduk.
Sancak Timi'nin omuz omuza verdiğinde nasıl koca bir aileye dönüştüğünü, Dilvin'in kendi onuruyla çizdiği o asil vedayı ve geçmişin tozlu sayfalarından sıyrılıp gelen o tatlı akademi anılarını okurken umutlandık belki de...
Fakat kader, en kusursuz oyununu her zaman sona saklar derler...
Son sahnemizde, odaya süzülen şafak vaktini zifiri bir karanlığa boğan o sözle çarpıştık yine hep birlikte.
"Açığa alındık Hilal."
"Devlet, kendi evlatlarını kapının önüne koydu; rozetler çekmeceye kilitlendi, silahlar teslim edildi." Dedi yazarınız son monologda.
Peki bu bir son mu?
Kesinlikle hayır.
Sonda da söylediğim gibi; Bizim dünyamızda kuralların bittiği yer, kurtların kendi adaletini yazmaya başladığı karanlık sokakların başlangıcıdır.
Üniforma yok, sınırlar yok...
Sancak'ın yaralı kurtları için kuralsız ve sivil av asıl şimdi başlıyor!
Yağız Mert ve Gökçe Hilal'in bu dilsiz hesaplaşması, sokağa inecek olan öfkeli gölgeler ve Simsar'ın kapımıza dayadığı büyük kıyamet hakkında neler düşünüyorsunuz?
Cidden merak ediyorum.
Teorilerinizi yorumlarda heyecanla bekliyorum.
Geçmiş sahnesi sizlerde nasıl bir iz bıraktı mesela. Bunu da aşırı merak ediyorum.
Hepsinden bahsetmiş olun olur mu?
Yorumlarınızı, teorilerinizi ve satır arası tepkilerinizi okumak için sabırsızlanıyorum.
Yıldızlarımızı parlatmayı ve düşüncelerinizi benimle paylaşmayı lütfen unutmayın.
Hep diyorum. Onlar benim en büyük motive ve ilham kaynağım...
Zincirlerin tamamen kopacağı, kuralsızlığın kanun olacağı 23. Bölümde, o karanlık sokaklarda yeniden buluşmak üzere...
Şimdilik kendinize çok iyi bakın ve sevgiyle kalın!
Sizleri çok sevdiğimi de unutmayın...
~Zeynep
🚨💙❤️🔥
