15. bölüm · Mavi Sirenler
Bölüm 12: Sahte Silüetler Ardındaki Kurşun İzleri
MAVİ SİRENLER: "Gölge ve Yankı'nın Hikayesi"
12. BÖLÜM: Sahte Silüetler Ardındaki Kurşun İzleri
...
"Bazen en kusursuz yalanlar, en şık kumaşların ardına saklanır."
"Fırtınanın kopacağını denizin sessizliğinden, insanın kopacağını ise yüzüne geçirdiği maskeden anlarsın."
...
Maskeler...
Hayatımız boyunca yüzümüze geçirdiğimiz, bizi asıl kimliğimizden uzaklaştıran ama bir şekilde hayatta kalmamızı sağlayan ağır, çelikten kalkanlar.
Bazen bir gülümseme, bazen lüks bir smokin, bazen ise sadece derin bir sessizlik.
Gözler yalan söylemez derlerdi, fakat ustaca dikilmiş bir maskenin ardındaki hareleri okumak, dünyanın en zor savaşıdır.
Düşmanı yenmek için bazen düşmanın aynası olmak gerekir.
Göz alıcı ışıkların altında, kimsenin şüphelenmeyeceği sahte bir silüete bürünmek...
İşte bu, ölümle dans etmenin en zarif yoludur.
...
(Geçmiş - Mayıs, 2006. İstanbul Polis Akademisi, Bahar Balosu. / Yazar'ın Anlatımıyla.)
2006 yılı, baharın İstanbul'a taze çiçek kokularıyla indiği bir mayıs akşamı...
Polis Akademisi'nin her daim disiplin kokan soğuk gri duvarları; bu gece için bambaşka bir ruha bürünmüştü.
Geleneksel Bahar Balosu yapılmak üzere akademinin devasa tören salonunu adeta bir rüya alemine çevirmişti.
Büyük salonun tavanından sarkan devasa kristal avizeler, loş, sarımtırak bir ışık yayıyordu.
İçerideki hava, pahalı parfümlerin, taze çiçeklerin kokusuyla harmanlanmıştı.
Klasik müziğin zarif notaları salonun her köşesinde yankılanırken, üçüncü sınıf öğrencileri üniformalarının ağırlığını bir geceliğine kenara bırakıp şıklık yarışına girmişti.
Salonun köşesindeki kalın mermer sütunun gölgesinde duran Mert; üzerine jilet gibi oturan siyah smokini, geriye taranmış saçları, hafifçe sıktığı çenesiyle kelimenin tam anlamıyla kusursuz görünüyordu.
Etrafında kıkırdaşan, sohbet etmeye çalışan birkaç kız öğrenci mevcuttu. Genç adamın dikkati tamamen başka bir yöne, salonun tam ortasına kilitlenmişti.
Hilal.
Salona adım atan herkesin gözü, gayri ihtiyari genç kıza çevriliyordu.
Her daim sımsıkı topladığı at kuyruklarından, katı kuralların simgesi olan gergin topuzlardan tamamen kurtulmuştu bu gece. Uzun, gür ve dalgalı saçları, omuzlarından aşağı adeta bir şelale gibi özgürce dökülüyordu. Üzerindeki şarap kırmızısı, kıvrımlı ve hatları belirgin sportif bedenini kusursuzca saran, etekleri yerlerde süzülen ipek elbise; genç kızın asil duruşunu bir sanat eserine çevirmişti. Boynundaki incecik zarif altın kolye, kehribar gözlerindeki o eşsiz ışıltıyla yarışıyordu. Güzelliği, salondaki herkesin nefesini kesecek cinstendi.
Mert'in nefesini ise kesmekten ziyade, ciğerlerini alev alev yakıyordu. Zira Hilal'in hemen karşısında, dördüncü sınıflardan uzun boylu bir öğrenci durmuş, kıza hararetle bir şeyler anlatarak gülümsemeye çabalıyordu.
Mert'in dişleri gıcırdadı. Elindeki kristal bardağı kıracakmışçasına sıktı. Çocuğun, Hilal'e bir adım daha yaklaşması halinde bütün gizliliği bozup salonun ortasında büyük bir kavga çıkarması an meselesiydi.
Hilal, karşısındaki çocuğa nezaketen gülümsese de kehribar hareleri sürekli mermer sütunun gölgesindeki silüete kayıyordu. Sevdiği adamın etrafındaki kız çemberini gördükçe, içindeki kıskançlık volkanı fokur fokur kaynamaya başlamıştı. Mert'in çıldırmak üzere bulunduğunu fark ettiğinde, daha fazla dayanamadı. Karşısındaki çocuğa kibar bir baş selamı verip müsaade istedi. Kalabalığın arasından süzülürken, Mert'e sadece milisaniyelik, son derece gizli bir bakış atıp çenesiyle arka bahçeye açılan cam kapıları işaret etti.
Mesaj alınmıştı.
Beş dakika sonra, akademinin devasa çınarlarla kaplı, karanlık arka bahçesinde serin bir bahar rüzgarı esiyordu. İçerideki müziğin sesi buraya sadece boğuk bir mırıltı halinde ulaşıyordu.
Hilal, taş merdivenleri inip gölgelerin arasına karıştığı saniye, karanlığın içinden uzanan güçlü bir el belinden kavradığı gibi kızı devasa çınar ağacının gövdesine doğru çekti.
"Kimdi o yanındaki sırıtık lale? Ne anlatıyor yarım saattir ağzının içine düşecek gibi?" diye arka arkaya sıraladı Mert sorularını hiddetle, ardından derin bir nefes alıp sakinleşmeye çalıştı ancak zerre kadar başaramayarak.
Hilal, sırtı ağacın gövdesine yaslanmış haldeyken, yüzüne alaycı bir tebessüm yerleştirdi.
"Dördüncü sınıflardan Burak." dedi Hilal, omuz silkerek. "Mezuniyet balosu için şimdiden kendine bir partner arıyormuş. Gayet nazik bir şekilde teklifte bulundu."
Mert'in gözlerinden resmen ateş fışkırdı. Genç kızın üzerine doğru bir adım daha atıp, aralarındaki mesafeyi tamamen sıfırladı. Söylenme makinesi fişe takılmıştı.
"Nazikmiş! Lavuğa bak sen! Etraftaki kızlar da ne karizma herif diyorlardı o kaypak sırıtık için. Ulan herif bildiğin kravatlı şebek gibi sırıtıyordu karşında! Ne nezaketi? Ne karizması! Adamın sinir katsayısıyla oynuyorlar yemin ederim! Biraz daha dibine girseydi, nezaketini çene kemiğini kırıp eline vererek kutlayacaktım! Partnermiş! Pabucumun partneri. Gelip bana deseydi de gösterseydim ona partneri!"
Hilal, Mert'in bu kudurmuş hallerini izlerken içinden kahkahalar atmamak için yanaklarını ısırıyordu.
"Ne var canım bunda?" diye kışkırtmaya devam etti genç kız, sesine bilerek masum bir tını katarak.
"Ne mi var? Hilal! Delirtme beni!" Dedi Mert gözlerini kocaman açarak. Bakışlarını boşluğa dikip sakinleşmeye çalıştı. Ensesindeki saçları karıştırmaya başladı. Yakasını gevşetti. Ardından tekrar göz temasına geçti. "Sen ne dedin peki o gevşek öyle deyince sana?"
"Düşüneceğimi söyledim." dedi Hilal, içinden kahkahalar atmamak için kendini zor tutarken. "Senin etrafındaki kıkırdaşan kız grubunu görünce, seçeneklerimi değerlendirmem gerektiğine karar verdim. Balo boyunca bir kez bile yanıma gelmedin."
Mert, bu sözler karşısında sinirle güldü. İki elini, Hilal'in başının iki yanından ağacın gövdesine yaslayarak genç kızı tamamen kendi çemberine aldı.
"Yanına gelmedim. Çünkü gelseydim, seni salonun ortasında öpmemek için kendimi tutamazdım." diye fısıldadı Mert, sesi aniden kadife gibi yumuşamış, tehlikeli bir tona bürünmüştü. "Ayrıca etrafımdaki kimseyi görmedim bile. Bütün gece, üzerindeki elbisenin içinde ne kadar kusursuz göründüğünü izlemekten aklımı yitirmek üzereydim. Burak mıdır nedir, unut onun ismini de cismini de, ettiği teklifi de! Adamı katil etmesin. Döndüğümüzde de etrafında dolaştığını görmeyeceğim! Uzak duracaksın ve uzak tutacaksın kendini ondan. Elimden bir kaza çıkacak yoksa."
"Uzak durmak mı? Ama ben düşünmüştüm ki..." dedi Hilal ayağıyla yerdeki taşla oynayıp onu seyrederken. Gözlerini kaçırmıştı küçük bir çocuk gibi bunları söylerken.
"Ne düşünmüştün?" Diye sordu Mert anında gergin halinden bir tutam ödün vermeden.
"Düşünmüştüm ki belki Burak'la dans edersem..." cümlesini tamamlayamadan,
"Dans mı? Dans?!" diye kükredi Mert, sesini bahçede yankılanmaması için zorlukla kısarak. Elleriyle saçlarını karıştırdı. "Kızım sen benim katil olmamı mı istiyorsun? Bacağını kırarım o dallama herifin! Dans edecek organ bırakmam onda. Valla bak, acımam, iki seksen uzatırım salonun ortasına! Dans edecekmiş... Delirtmeyin beni! Sınırlarımı zorluyorsun, yapma! Bilerek yapıyorsun. Görüyorum. Yapma!" Dedi gözlerini uyarırcasına sonuna kadar açarak.
"Ama..." diyecek oldu genç kız.
"Aması maması yok!" Diye bölündü tekrar. "Seçenekmiş... Tek seçeneğin var, benim o da. Ben! Kavgacıyım mavcacıyım ama senin tek seçeneğinim aynı zamanda!"
Hilal'in dudaklarındaki alaycı tebessüm, bu itiraf karşısında silindi. Yerini, kalbini hızla çarptıran saf bir sevgiye bıraktı. Ellerini yavaşça Mert'in smokininin yakalarına yerleştirdi.
"Elbette sensin deli! Başka ihtimal mi var sanki? Ettiği teklif umrumda mı sanıyorsun? Benim gözüm senden başkasını görmüyor ki..." diye mırıldandı Hilal. "Sadece itiraf edeyim, seni biraz delirtmek istemiştim. Ama n'apayım? Çok yakışıklı olmuşsun. Haddinden fazla hem de! Smokinin içinde resmen tehlike saçıyorsun. Etrafındaki kızları yolmamak için kendimi zor tuttum."
Mert'in dudaklarında nihayet eşsiz, zafer kazanmış bir sırıtış belirdi. Çatık kaşları düzeldi. Ellerini ağacın gövdesinden çekip, Hilal'in ince beline sımsıkı sardı.
"Ulan var ya... Ömrümü yedin, ömrümü!" diye mırıldandı Mert, burnunu genç kızın açıkta bıraktığı uzun, dalgalı saçlarının arasına daldırarak. Çiçeksi kokuyu derince içine çekti. "Bütün gece, şu kırmızı elbisenin içinde ne kadar kusursuz göründüğünü izlemekten aklımı yitirmek üzereydim. Bir de gelmiş bana neler diyorsun? Beni deniyorsun. Saçlarını böyle açık bırakman... Bu güzelliğin... Kalbime zarar yemin ederim."
İçeriden süzülen boğuk, yavaş bir keman melodisi yükseldi o an; İstanbul'un yıldızlı gökyüzü altında, akademinin karanlık bahçesinde resmen duygularına tercüman ve eşlikçi oldu bu ses.
Mert'in elleri genç kızın belini güvenle sararken, Hilal başını sevdiği adamın göğsüne yaslamıştı. Bütün gizlilik kurallarına, üniformaların ağırlığına, içerideki kalabalığa inat; karanlık köşe sadece ikisinin krallığıydı.
"Mezun olalım..." diye fısıldadı Mert, saçlarının arasına derin bir öpücük bırakırken. "Yemin ederim o tören günü elinden tutup bütün İstanbul'un önünde, hocaların ailelerin herkesin içinde avazım çıktığı kadar bağırmazsam bana da adam demesinler. Hepsi duyacak. Hepsi. Bu kız benim sevgilim ve tek gerçeğim diyeceğim."
Hilal gülümsedi. Gözlerini kapatıp, bahar rüzgarının, sevdiği adamın sıcaklığının tadını çıkardı.
İçeriden süzülen ağır keman melodisi son notalarını baharın serin rüzgarına bırakıp dindiğinde, Mert'in elleri genç kızın belinden ayrılmaya zerre kadar niyetli görünmüyordu. Aksine, Hilal'i hafifçe çınar ağacının gövdesine yaslayıp aralarındaki mesafeyi iyice kapattı.
"Keşke hiç içeri dönmek zorunda kalmasak..." diye mırıldandı Mert, nefesi Hilal'in yanağına çarparken. "Elinden tutsam, kaçırsam seni bir sahil kenarına. Ateş yaksak yine, girsek bir battaniyenin altına. Dalgaları dinlerken hayaller kursak on milyonuncu kez daha... Seni şu ay parası iki dirhem bir çekirdek halinle daha fazla başka kimsenin görmesini istemiyorum. Zaten zor tutuyorum kendimi."
Hilal, kollarını genç adamın boynuna biraz daha sıkı sardı. Dudaklarındaki kışkırtıcı tebessümle başını hafifçe yana eğdi.
"Lütfen tut kendini." dedi Hilal, fısıltıyla. "Biliyorum zor. Biliyorum hayaller ve istekler çok güzel. Ama bütün gece burada saklanamayız. Hem devriyeler de birazdan bahçeyi turlamaya başlar. Yakalanırsak yanarız."
Mert omuz silkti. "Yanalım! Umurumda mı sence? Şu saniye senden bir adım uzağa gitmem."
Hilal kıkırdayarak parmaklarını Mert'in ensesindeki saçlara daldırdı. "Deli... Cidden delisin sen."
"Senin delinim kızım!" diye karşılık verdi Mert. "Aklım çoktan firar etti. Şu an tek isteğim seni buradan kaçırıp, denize karşı sessiz bir çay içmek."
Tam o anda çakıl taşlarının üzerinde ezilen sert ayak sesleri bu eşsiz sessizliği adeta keskin bir bıçak gibi kesti.
"Şşt!" dedi Hilal, hızla Mert'i göğsünden iterek aralarına bir metrelik mesafe koydu. "Biri geliyor!"
Mert'in gözlerindeki aşk dolu bakış, saniyeler içinde yerini yırtıcı bir öfkeye bıraktı. Çenesini sıkarak başını sesin geldiği yöne çevirdi.
"Kim lan bu saatte?" diye fısıldadı Mert. "Hasbinallah ya! Bizi bulur yemin ederim."
Mert saniyeler içinde durumu kavradı. Zaten yıllardır bu ikili oyunu oynamakta ustalaşmışlardı. Yüzündeki aşık ifadeyi hızla silip, yerine meşhur, öfkeli "baş düşman" maskesini geçirdi. Sesini bilerek yükseltti.
"Sen kimin devresine laf ediyorsun kızım!" diye bağırdı Mert, işaret parmağını Hilal'in yüzüne doğru sallayarak. "Akademiyi dar ederim sana, duydun mu?"
Hilal de anında role girdi. Çenesini dikleştirip kollarını göğsünde kavuşturdu. "Sen önce kendi disiplin cezalarını temizle Emirdağlı! Benimle düzgün konuş!"
Karanlığın içinden, takım elbisesini düzeltmeye çalışarak gelen dördüncü sınıflardan Burak belirdi.
Etrafa bakınarak yürüyordu. Çınar ağacının gölgesindeki ikiliyi fark ettiğinde adımlarını hızlandırdı. Gördüğü manzara, Burak'ın zihninde tamamen yanlış yorumlanmıştı. Mert'in sinirden gerilmiş yüzü ve Hilal'in hızla geri çekilip nefes nefese kalmış hali, dışarıdan bakıldığında tam bir zorbalık sahnesi gibi görünüyordu. Akademideki dillere destan "baş düşman" efsanesi de hesaba katılınca, Burak durumdan tamamen emin olmuştu.
"Hilal?" dedi Burak, kaşlarını çatarak yanlarına yaklaşırken. "Şükür buradasın. Sonunda buldum seni. İçeride göremeyince, epeyce merak ettim." Ardından bakışlarını sertçe Mert'e çevirdi. "Ne oluyor burada? Mert? Ne işin var senin burada kızın karşısında tenhada?"
Mert, ellerini ceplerine sokup gövdesini Hilal'in önüne doğru siper edercesine dikleştirdi. Söylenme makinesi yeniden fişe takılmıştı.
"Sana ne birader?" dedi Mert, kelimelerin üstüne basa basa. "Kendi aramızdaki mesele. Hayırdır? Bekçi mi yazıldın başımıza? İşine baksana."
Burak göğsünü kabartarak üst devre olmanın verdiği bilindik ukala tavra büründü.
"Düzgün konuş çömez!" diye çıkıştı. "Üst devrenim ben senin! Haddini bil! Dengin değilim farkına var!" Bakışlarını yeniden Hilal'e yumuşatarak çevirdi. "Hilal, iyi misin? Rahatsız mı ediyor bu dengesiz seni? Yalnız bulup sıkıştırdı mı yoksa?"
Mert, duyduğu kelimeler karşısında alaycı, karanlık bir kahkaha attı.
"Rahatsız ediyor mu, mu? Dengesiz mi? Ulan dümbük!" diye parladı Mert, Burak'ın üzerine doğru bir adım atarak. "Çömez mömez deme bana lafını bil, o taktığın papyonu boğazına dolar, seni okulun bayrak direğine asarım! Ne karışıyorsun lan sen milletin konuşmasına?"
Hilal, işlerin çığırından çıkacağını anlayıp hızla araya girdi. Paniklese de, düşman maskesini korumak zorundaydı. Bütün bu curcunanın ortasında Mert'in kıskançlıktan köpüren halleri içten içe hoşuna gitmiyor değildi.
"Burak, sakin. Ters bir durum yok!" dedi Hilal, sesini sakin tutmaya çabalayarak. "Sadece... ufak bir meseleyi tartışıyorduk. Daha doğrusu konuşuyorduk. Kendi aramızda. Derslerle ilgili bazı ufak tefek sorunlar vardı. Hallettik. Büyütülecek bir şey yok ortada."
"Nasıl büyütülecek bir şey yok Hilal?" diye itiraz etti Burak, kıza doğru bir adım daha atarak. "Adamın gözü dönmüş resmen! Baksana. Bütün okul biliyor bu herifin sana olan takıntısını, bitmek bilmeyen hırçınlıklarını. Kıskançlığını, çekememezliğini. Başarında gözü var bu çömezin. Her fırsatta sana saldırıyor o yüzden. Seni böyle ıssız bir yerde bu hastalıklı adamla yalnız bırakamam ben. Yürü önümden, hemen içeri geçiyoruz. Hemen!"
Burak, korumacı bir tavırla uzanıp Hilal'in kolunu tutmaya yeltendi. İşte tam da o saniye, Mert'in beynindeki bütün şalterler devasa bir kıvılcımla attı. Genç adam, yıldırım hızındaki bir refleksle Burak'ın uzanan bileğini havada yakaladı ve adamın kolunu sertçe aşağı doğru büktü.
"Kırarım o elini!" diye kükredi Mert, sesi bahçedeki çınarların yapraklarını titretecek kadar gür ve tehlikeliydi. "Dokunma sakın! Benim sabrımı sınama!"
Burak, bileğindeki acıyla yüzünü buruşturup kolunu hızla geri çekti. Öfkeyle Mert'in göğsüne doğru hamle yaptı.
"Sen kim oluyorsun da bana emir veriyorsun lan?" diye bağırdı Burak, Mert'in omzunu şiddetle iterek. "Kabadayı mı kesildin şimdi de başımıza? Gücün ancak kızlara yeter zaten! Şans veriyorum tam şuan sana. Arkana bakmadan defol git, yoksa olacaklara karışmam!"
Mert, Burak'ın itişiyle milim bile sarsılmadı. Yüzündeki öfke yerini kana susamış, karanlık bir sırıtışa bıraktı. Zerre kadar tereddüt etmeden, iki eliyle birden Burak'ın jilet gibi ütülenmiş smokininin yakalarına yapıştı ve adamı kendine doğru şiddetle çekti. Burun buruna geldiler.
"Zorbalık ha?" diye tısladı Mert, dişlerinin arasından. Gözleri kelimenin tam anlamıyla cinayet işleyecek gibi bakıyordu. "Sen benim zorbalığımı daha görmemişsin oğlum. Göstereceğim şimdi sana. İyi izle. Ön sıradan bilet kestim sana! Bekle. Kimi kimden kurtarıyorsun lan sen? Canavar mıyım ben?!"
"Şuan pek de bir farkın yok gibi?" Dedi Burak yüzündeki aptal sırıtışı silmeden. Karşılık vermekten çekinmeyecek kadar çok güveniyordu kendine.
"Sen hayatında zorbalık, canavarlık görmemişsin! Kızı rahatsız ediyormuşum... Bak sen! Beyimiz Akademinin asilzadesi, beyaz atlı prensi sanıyor kendini! Jöleli kafanı şu çınarın gövdesine öyle bir sürterim ki, mezuniyetinde perukla gezmek zorunda kalırsın! Toz ol hemen buradan yoksa yemin ederim ellerini paket yapıp kucağına veririm!"
Hilal, mermer sütunun arkasından çıkıp ikilinin arasına süzüldüğünde; yüzünde endişeli bir ifade varmış gibi görünse de, kehribar gözlerindeki o muzip parıltı Mert'in öfkesini daha da harlayacak türdendi.
"Mert, Burak! Kesin şu sürtüşmeyi lütfen! Mert... Gerçekten ayıp ediyorsun." dedi Hilal, gözlerini genç adama uyarırcasına dikerek. "Burak sadece bana yardım etmeye çalışıyor. Konuşmamızı yanlış anladı el koymak istedi. Ama anladı bir sorun olmadığını. Gidecek şimdi. Öyle değil mi Burak?" Deyip gözlerini ona çevirdi.
Burak, Hilal'in bakışlarına cevap olarak onaylar şekilde gözlerini kapatıp açtı. Yüzümdeki sırıtışı sildi. Cİddi bir ifade takındı.
"Konuşuyordunuz, burası okey ama bir sorun yok gibi görünmüyor Hilal. Ve ben seni almadan buradan gitmiyorum. Bu herifle seni yalnız bırakacak kadar güvenmiyorum ona. Kusura bakma. Ayrıca görmüyor musun? Adam bildiğin mağara devrinden kalma haraketler sergiliyor karşımda! Niye kendini katlanmak zorunda bırakıyorsun?" dedi Burak, aynı ciddi tavrında. "Böyle tipler anca bağırıp çağırmayı, millete çatmayı bilir. Akademide nasıl barındırıyorlar bu tip disiplinsizleri anlamıyorum gerçekten. O yüzden, hadi! Yürü Hilal, gidelim buradan. Bırak kendi kendine kudurmaya devam etsin bu şahıs."
Mert, son cümlede geçen "bırak kudursun" çıkışıyla beraber resmen kayışları kopardı. Genç adam, yakaları bırakıp Burak'ın tam karşısında durdu.
"Böyle tipler ha? Bırak kudursunlar ha? Öyle mi? Söylesene ya? Nasıl tiplermiş onlar? Bir anlat da bilelim ya? Bir anlat ya!" diye bağırdı Mert, kollarını iki yana açarak.
Burak, Mert'in bu kontrolsüz öfkesini gördükçe keyifleniyordu.
"Sen aklını yitirmişsin oğlum!" dedi Burak, küstahça sırıtırken. "Senin yerin akademinin disiplin koğuşu, Hilal'in yeri ise benim yanım. Şimdi aradan çekilmezsen, cidden ağır konuşacağım."
Mert, sağ elini yumruk yapıp geriye doğru çektiğinde; yeşil gözlerinde sadece tek bir hedef vardı: Burak'ın o kusursuz jöleli saçlarının altındaki burnu.
"Gel lan buraya! Ben sana ağır konuşmanın ne olduğunu şimdi bizzat kendim öğreteceğim! Gel!" diye kükredi Mert.
Tam o saniyede, taş merdivenlerin oradan gelen topuklu ayakkabı sesleri ve ince, telaşlı bir kadın sesi gecenin gerginliğini bıçak gibi kesti.
"Burak! Hayatım!"
Mert'in havada kalan yumruğu, Burak'ın korkudan kapanan gözleri aynı anda dondu.
Karanlığın içinden, elinde zarif bir çanta tutan, şalını omuzlarına atmış sarışın, oldukça alımlı bir kız fırladı. Koşarak gelip donup kalmış Burak'ın boynuna sarıldı.
"Ay sevgilim, trafikten ancak gelebildim! Çok bekletmedim seni değil mi?" dedi kız, Burak'ın yanağına kocaman bir öpücük kondurarak. Ardından şaşkınlıkla Mert'e ve ağacın önündeki Hilal'e baktı. "Aşkım? Kim bu arkadaşlar? Bir sorun mu var?"
Mert, havada kalan yumruğunu yavaşça indirdi. Yüzündeki vahşi öfke, saniyeler içinde yerini son derece tehlikeli, alaycı ve olgun bir sırıtışa bıraktı. Çenesini sıvazlayarak önce kıpkırmızı kesilen Burak'a, ardından hiçbir şeyden habersiz kıza, en son da kaşları şaşkınlıkla havalanmış Hilal'e baktı.
"Vay arkadaş..." diye mırıldandı Mert, ıslık çalarak. "Bizim kibar üst devremiz, meğer dışarıdan ithal yengeyi bekliyormuş."
Hilal'in kehribar gözleri irileşti. Burak az evvel içeride partnerlik teklif edip kur yapıyordu, şimdi ise sevgilisi çıkagelmişti. Genç kızın şaşkınlığı anında yerini "ne kadar iğrenç bir durum" idrakine bıraktı.
Kollarını göğsünde kavuşturup dudaklarını tiksintiyle kıvırdı.
Burak ise o saniyelerde ecel terleri dökmekle meşguldü.
"Ceyda... Hayatım, sen ne zaman geldin? Ben de... şey yapıyordum. Arkadaşların ufak bir tartışması vardı, üstleri olarak araya girip ortamı sakinleştirmeye çalışıyordum. Değil mi arkadaşlar?"
Mert derinden, alaycı bir kahkaha attı. Elleri ceplerinde, son derece rahat bir tavırla Ceyda'ya doğru bir adım attı.
"Aynen yenge, aynen!" dedi Mert, başını sallayarak. "Burak abimiz tam bir asalet timsalidir. Namını herkes bilir! Sen trafiğe takılınca, napsın çocuk? Can sıkıntısından bizim alt devre kavgalarına jüri olmaya gelmiş. Gerçi biraz evvel Hilal'i baloda yalnız bırakmamak için ne diller döküyordu, ne kahramanlıklar yapıyordu ama sorma gitsin."
"Mert! Kes sesini!" diye panikle atıldı Burak, gözleriyle Mert'e 'sus' diye yalvararak.
Ceyda'nın gülümsemesi soldu. Şaşkınlıkla Burak'a döndü.
"Nasıl yani? Sen bir başkasına mı eşlik ediyordun?"
Hilal, Mert'in bu profesyonel roket atışlarını izlerken içten içe keyiflenmeye başlamıştı. Düşman maskesini hiç bozmadan Mert'in pasını gole çevirdi.
"Hiç sorma Ceydacığım!" dedi Hilal, sahte bir bıkkınlıkla. "Senin sevgilin az evvel içeride bana partnerlik teklif ediyordu biliyor musun? Dışarıda bu arkadaşla tartıştığımızı görünce de anında kurtarıcı prens rolüne büründü. Bence sevgiline sahip çık, gözü sürekli radarda anladığım kadarıyla."
"Ne münasebet Hilalciğim!" diye kekeledi Burak, kıpkırmızı bir yüzle. "Ceyda, aşkım!Yemin ederim yalan söylüyorlar. Bu ikisi akademinin en sorunlu tipleridir! Sırf bana iftira atmak için..."
Mert, Burak'ın omzuna dostane(!) bir şekilde, oldukça sert vurdu. Çocuğun dizleri hafifçe büküldü.
"Hadi koçum, hadi!" dedi, son derece olgun ve dalgacı bir tonda. "Kızcağızı burada ağaç ettin, gelmiş bir de yalan dolanla kıvırmaya çalışıyorsun. Al yengemizi, geçin içeriye. Bari kız üşütmesin."
Ceyda, Burak'ın koluna sinirle yapıştı.
"Yürü Burak! Bana bunu içeride uzun uzun açıklayacaksın!"
Burak tek kelime dahi edemeden, yerin dibine girmiş bir ifadeyle Ceyda'nın peşinden sürüklenerek bahçeden uzaklaştı.
Karanlık bahçede sadece Mert ve Hilal kaldığında, Mert derin bir nefes alıp gevşeyen papyonunu düzeltti. Yüzünde tarifsiz bir keyif mevcuttu.
"Ulan..." diye kıkırdadı, Hilal'e dönerek. "Herifin rengi bir saniyede patlıcan moruna döndü, gördün mü? 'Sevgilim' lafını duyunca nasıl da yusuf yusuf oldu şerefsiz!"
Hilal de kıkırdamasına engel olamayarak ağacın gövdesine yaslandı.
"Sen varya sen! Ne fenasın?" dedi genç kız, gözlerinden yaş gelene kadar gülerek. "Çocuğun bütün karizmasını sevgilisinin yanında iki dakikada yerle yeksan ettin."
Mert, Hilal'e doğru yavaşça yaklaşıp ellerini yeniden genç kızın ince beline yerleştirdi. Sesindeki kaba saba ton gitmiş, yerine yeniden tehlikeli, tutkulu tını gelmişti.
"Karizmasını değil, şansını zorladı kızım o vitaminsiz." diye fısıldadı Mert. "Benim olanı korumak için kimsenin karizmasına acımam."
Hilal, gerçekliğin farkına vardığında Mert'in boynuna doladığı kollarını usulca çözdü.
"O zaman önden buyur bakalım! Artık biz de gitsek iyi olacak. Ayrı ayrı gidelim içeriye. Daha fazla dönmemezlik yaparsak iyice dikkat çekeriz, milletin radarına girmeyelim durduk yere."
Mert, bu ani ciddiyet karşısında oflayarak geri çekilecekken Hilal kararını anında değiştirdi.
"Hatta sen niye önden gidiyorsun? Ben gideyim." deyip taş merdivenlere doğru tam bir adım atmıştı ki Mert, çevik bir hareketle genç kızın belini kavradığı gibi yeniden kendi göğsüne doğru sertçe çekti. Sırtı Mert'in sert göğsüne çarpan Hilal, şaşkınlıkla nefesini tuttu.
"Daha hediyeni almadan nereye gidiyorsun bakalım?" diye fısıldadı Mert. Sesi gecenin karanlığında öylesine derin, öylesine etkileyici çıkmıştı ki, bahçedeki rüzgar bile susmuş gibiydi.
Hilal olduğu yerde kalakaldı. Başını hafifçe arkaya, sevdiği adama doğru çevirdi.
"Nasıl yani? Ne hediyesi?" diye sordu, sesi titreyerek.
Mert gülümsedi. "Bekle," diyerek sağ elini genç kızın belinden usulca çekti. Smokininin iç cebine uzanıp kadife, ufak bir kutu çıkardı. Kutunun kapağını tek hamlede açtığında, loş ışığın altında parlayan takı Hilal'in gözlerini kamaştırdı. İçinde, zarif motiflerle işlenmiş, kelimenin tam anlamıyla Hilal'in ruhunu yansıtan incecik altın bir bileklik duruyordu.
Hilal adeta büyülendi. Bütün o inatçı, laf ebesi halleri saniyeler içinde buharlaştı.
"Bu... bu..." deyip kaldı sadece. Dili tutulmuştu.
"Şşşt," diye fısıldadı Mert. "Hiçbir şey söyleme."
Genç adam, zarifçe kızın sol bileğini kavradı. Elindeki kadife kutuyu kendi kolunun altına sıkıştırıp, iki eliyle bilekliği nazikçe Hilal'in bileğine taktı. Klipsin kapanma sesi duyulduğunda, Mert sevdiği kadının bileğini yavaşça havaya kaldırdı. Gözlerini huzurla kapatarak, bilekliğin hemen yanına, Hilal'in nabzının attığı noktaya derin, sıcacık bir öpücük kondurdu.
Hilal, elbisesinden çok daha kırmızı bir hale gelmişti. Yanakları alev alev yanıyordu. Hediyeyi dünyalar kadar çok beğenmişti, yalnız bu minneti kelimelerle ifade edemeyecek kadar heyecanlıydı. Mert'in gözlerinin kapalı olmasını büyük bir fırsat bildi. İçindeki bütün cesareti topladı. Hızla Mert'e doğru döndü. Genç adam daha gözlerini açmaya fırsat bulamadan, dudaklarının tam üstüne olmasa da teğet geçecek kadar yakın bir mesafeye, nefesini kesen bir öpücük bıraktı. Kısa, sarsıcı ve son derece derinden bir öpücüktü bu.
Hilal, bu cesur hamlenin hemen ardından, Mert'in gevşemiş parmakları arasından kendi bileğini tüy gibi usulca çekti. Hızla arkasını döndü. Şarap kırmızısı elbisesinin eteklerini iki eliyle hafifçe yukarı toplayarak, yeni yeni yürümeye alıştığı topuklu ayakkabılarının üzerinde aceleci adımlarla merdivenlere doğru kaçmaya başladı.
Mert, yıllardır tanıdığı kadından gelen bu ilk ve cesur hamleyle neye uğradığını şaşırmıştı. Ayakları yere çivilenmiş gibi olduğu yerde kalakaldı. Gözlerini açtığında, Hilal çoktan arkasını dönmüş kaçıyordu. Genç adam ise hâlâ teğet geçen dudakların, baş döndürücü öpücüğün sarsıcı etkisindeydi.
Şaşkınlıktan kollarını iki yana düşürdüğü saniye, koltuk altına sıkıştırdığı kadife kutu taş zemine çarparak tok bir ses çıkardı.
Kutunun düşme sesiyle merdivenlerin başında arkasına dönüp bakan Hilal, Mert'in donakalmış, vurulmuş halini görünce kıkırdamasına engel olamadı. Zafer kazanmışçasına önüne dönüp hızla salona girmeye yeltendi.
Yalnız tam esnada, aceleciliğinin ve topuklu ayakkabıların kurbanı olarak taş zemindeki ufak bir çıkıntıya takıldı. Bedeni öne doğru sendeledi, düşmekten son anda kurtulup dengesini zar zor sağladı.
Şimdi kıkırdama sırası Mert'e geçmişti.
Sevdiği kızın arkasından izlerken, Mert'in yüzünde serseri, dünyalar kadar aşık ve aptal bir gülüş belirdi. Yavaşça eğilip yerdeki boş kadife kutuyu aldı. Ardından sağ eliyle ensesindeki saçları karıştırarak, Hilal'in kaybolduğu merdivenlere doğru kendi kendine söylendi.
"Aklımı başımdan aldığı yetmiyormuş gibi, kendi aklı da uçtu gitti..."
Derin, neşeli bir kahkaha attı bahçenin karanlığında.
...
(Günümüz. Nisan, 2017. - Yeni Sancak Yerleşkesi. / Kriz Masası - Hilal'in Anlatımıyla.)
İnsan en büyük savaşlarını, gökyüzünü yaran patlamaların altında değil; zihninin içindeki derin ve sessiz dehlizlerde verirdi.
Bazen koca bir binanın enkazından sağ çıkmak, kalbinizin enkazından sağ çıkmaktan çok daha kolaydı.
Dışarıdaki yaralar sargı beziyle kapanır, kırılan kemikler zamanla kaynardı.
Yedi yıl boyunca taşınan kırgınlıkların, yutulan kelimelerin ve boğazda düğümlenen "neden" sorusunun dikişi ne yazık ki bulunmuyordu.
Geçmişin hayaletleri, devasa bilgisayar ekranlarının yaydığı soğuk, mavi ışığın altında bile yakamızı bırakmıyordu.
Şu an kilometrelerce uzakta, Boğaz'ın serin sularında yüzen Poseidon isimli lüks bir yatın dijital haritası önümde akıp dururken; benim zihnim geçmişim tozlu dehlizlerindeydi.
Parmaklarım klavyenin tuşlarına bir makineli tüfek ritmiyle basarken, içimde bir boşluk sızlıyordu sanki.
Acıyı hissetmeye vaktim yoktu. Bütün hücrelerimle ekrana, yeşil kodların arasına sızan kırmızı uyarı sinyallerine odaklanmak zorundaydım.
"VIP güvertenin güvenlik kameraları an itibarıyla kör noktamızda Müdürüm!" dedim, kulaklığımın mikrofonunu düzelterek. Bakışlarımı ekrandan zerre ayırmıyordum. "İçerideki döngüyü beş saniye gecikmeli olarak ayarladım. İlker ve Yiğit sızma işlemini tamamlayana kadar, Simsar'ın adamları ekranlarda sadece Boğaz'ın dalgalarını izleyecek."
Hemen yan tarafımda oturan, göğsündeki taze dikişlere rağmen bilgisayar başında koca bir devleti yönetiyormuş gibi dimdik duran Yağız, derin bir nefes aldı. Parmakları benden çok daha hızlı, çok daha acımasızca hareket ediyordu klavyenin üzerinde.
"Ana sunucu odasının güvenlik duvarını da şu saniye yıktım." diye mırıldandı Yağız, sesi yorgunluğuna inat pürüzsüz ve keskindi. "Şahika Müdürüm gemiye adım attığı an, misafir listesine dışarıdan müdahale edip isimleri silebilirim. İçerisi tamamen Sancak Timi'nin kontrolü altında."
Arkamızda, ellerini arkasında kavuşturmuş bir halde devasa ana ekranı izleyen Turgut Müdür; duyduğu bu başarılı raporlar karşısında memnuniyetle başını salladı. Kriz Masası'nın gergin havası bir nebze olsun dağılmıştı.
"Elinize sağlık arkadaşlar!" dedi Turgut Müdür, sesindeki gururu gizleme gereği duymadan. "İlk dijital sızma aşaması kusursuz tamamlandı. Sahadaki ekipten, yani Şahika Müdür'den 'içerideyiz' onayı gelene kadar ufak bir esneme payımız var. Bir on dakika kadar dinlenin, gözlerinizi dinlendirin. Sonrasında tufan kopacak. Ben odama geçip Bakanlık ile irtibata geçiyorum."
Turgut Müdür'ün ağır adımlarla Kriz Masası'ndan çıkıp ağır çelik kapıyı kapatmasının ardından, odanın içine sadece devasa işlemcilerin fan sesleri kaldı.
Sandalyemde geriye doğru yaslanıp, saatlerdir ekrana bakmaktan yanan gözlerimi ovuşturdum. Sırtımdaki ezikler sızlamaya başlamıştı.
"Çay ocağına gidip geliyorum." diyerek ayağa kalktım.
Yağız, gözlerini bilgisayar ekranından ayırmadan hafifçe başını salladı. Cevap vermesini beklemeden odadan çıktım.
...
(Yazar'ın Anlatımıyla.)
Hilal'in odadan çıkmasıyla beraber, Kriz Masası'nın soğuk ve devasa atmosferinde tamamen yalnız kalan Yağız; derin bir iç çekerek sandalyesinden doğruldu.
Göğsündeki dikişler hafifçe gerilse de acıyı hissetmemeye kodlanmıştı artık.
Karşısındaki darmadağınık masaya, yığılmış dosyalara ve içilmiş boş su bardaklarına baktı. Operasyonun stresiyle masanın üzerini epeyce dağıtmışlardı. Biraz hareket etmek, uyuşan bacaklarını açmak adına yavaşça masayı toparlamaya, dosyaları üst üste dizmeye başladı.
Tam boş bardakları kenara ittiği saniyede pencereden zemine sızan incecik bir ışık huzmesi, doğrudan masanın ayağına yakın bir noktada parlayan cılız bir metale çarptı. Yağız'ın dikkatini anında bu ufak parlama çekti. Kaşlarını çatarak başını eğdi. Masanın tekerleğinin hemen yanına, halıfleksin üzerine düşmüş, ışıltılı ve incecik bir obje duruyordu. İlk bakışta yansımadan dolayı ne olduğunu tam seçemedi. Eğilip, göğsünü zorlamamaya dikkat ederek elini yere doğru uzattı.
Soğuk metali parmaklarının arasına aldığında zaman resmen Yağız Mert Çağlayan için kelimenin tam anlamıyla durmuştu.
Avucunun içinde; zarif, incecik işlenmiş, üzerinde motifler bulunan altın bir bileklik duruyordu.
İki bin altı mayısı, Geleneksel Bahar Balosu...
Akademinin karanlık arka bahçesi.
Şarap kırmızısı bir elbise ve heyecandan titreyen genç bir adam...
Bütün bu anılar saniyeler içinde zihnine doluştuğunda, Yağız'ın nefesi kesildi.
Sekiz koca yıl geçmişti.
Onca acı, onca ihanet, onca terk ediliş...
Hilal, bunca zamandır, onca operasyonun ve cehennemin ortasında bu bilekliği hiçbir zaman bileğinden çıkarmamış mıydı yani?
Az önce yere düşene kadar, geçmişin sessiz yeminini sol nabzının hemen üzerinde mi taşımıştı?
Yağız'ın boğazına devasa bir yumru oturdu. Gözleri hafifçe dolarken, zihninde geçmişteki bu özel anın hemen devamı canlandı. Kutuyu düşürdüğü, gözleri kapalıyken hissettiği o teğet geçen, baş döndürücü ilk öpücük...
Eli son derece istemsiz, saf bir refleksle yavaşça havaya kalktı. Parmak uçları, yıllar evvel Hilal'in dudaklarının teğet geçtiği o noktaya, dudağının hemen kenarına usulca dokundu.
Yüzünde dünyalar kadar aşık, sırılsıklam ve tamamen aptalca bir tebessüm yeşerdi. Bütün acıları silinmiş, zaman yedi yıl öncesine sarılmıştı.
"Demek hiç çıkarmadın..." diye fısıldadı Yağız, kendi kendine gülümseyerek.
Tam geçmişin bu büyüleyici sularında kaybolmuşken, odanın çelik kapısı büyük bir gürültüyle açıldı.
"Sence Turgut Müdür ne der, konuştuğumuz o meseleye?"
Hilal, elinde dumanı tüten iki büyük kupa kahveyle içeri dalıverdi.
Yağız, kapının aniden açılmasıyla neye uğradığını şaşırdı. Suçüstü yakalanmış bir çocuk paniğiyle, dudağının kenarındaki elini yıldırım hızıyla aşağı indirmeye çalıştı. Yalnız bu panik dolu manevra sırasında, aşağı inen sağ eli masanın tam köşesinde duran kalemliğe şiddetle çarptı.
Büyük bir takırtı koptu. Kalemlik devrildi, içindeki onlarca tükenmez kalem, fosforlu işaretleyiciler ve metal ataşlar zemine büyük bir gürültüyle saçıldı.
Yağız'ın paniği daha da arttı. Sol avucunun içinde sımsıkı tuttuğu bilekliği, Hilal'in görmesine fırsat dahi bırakmadan büyük bir telaşla pantolonunun arka cebine sıkıştırdı. Ağzının içinde duyulmayan küfürler mırıldanarak, hiçbir şey olmamış gibi anında yere çömeldi ve saçılan kalemleri toplamaya koyuldu.
Hilal, elindeki kahve kupalarıyla masaya doğru ağır ağır yaklaşırken; yerde diz çökmüş, telaşla kalem toplayan koca adamı büyük bir keyifle izliyordu. Adamın bu panik hali, yıllardır gizlemeye çalıştığı "Gölge" maskesinin tamamen düşmüş olması genç kızı içten içe fazlasıyla eğlendirmişti. Kahveleri masanın güvenli bir köşesine bıraktı. Kollarını göğsünde kavuşturup, yerden kalkan Yağız'ın tam tepesinde dikildi. Yüzünde kışkırtıcı, son derece muzip bir gülümseme mevcuttu.
"Üzerinde hâlâ böyle el ayak karıştıran bir etkim kaldığını bilmiyordum Devre." dedi kelimeleri bilerek uzatarak. "İçeri girmemle masayı devirmen bir oldu resmen. Hayırdır?"
Yerden doğrulup elindeki bir avuç kalemi masaya bırakan Yağız, karşısında dikilen kadına son derece yakın bir mesafede durdu. Derin derin, kesik nefesler alıyordu. Paniğini gizlemek için her zamanki gibi hırçın, çocuksu bir savunma mekanizmasına sığındı.
"Ya! Ne demezsin..." diye söylendi Yağız, yeşil harelerini kasten Hilal'in gözlerinden kaçırarak. "Elimin tam altına koymuşsun kalemliği! Yerimde doğrulurken takıldı bana, düştü işte. Ne el ayak karışması? Suçu bana atma hemen Devre'm."
Hilal duyduğu bu akıl almaz bahaneyle daha da keyiflendi. Adeta kıkırdamamak için zor duruyordu.
"Ben mi koymuşum elinin altına?" diye sordu Hilal, tek kaşını alaycı bir şekilde havaya kaldırarak. "Çay ocağına gitmek için odadan çıkarken masayı toplamıyor muydun? Ayrıca sen kalemliğe takılmadın, kalemlik sana takıldı da düştü, öyle mi? Canlı mı bu eşya da kendi kendine sana çarpıyor?"
Yağız, köşeye sıkışmanın verdiği çaresizlikle başını başka tarafa çevirdi. Ensesindeki saçları sinirle karıştırdı.
"Neyse ne işte!" diye kestirip attı, konuyu kapatmaya çalışarak. "Düştü, topladık. Bitti gitti. Alt tarafı birkaç kalem. Ne uzattın? Sakız ettin meseleyi."
Hilal, masanın üzerindeki kupalardan birini alıp, muzip sırıtışını zerre bozmadan adamın göğsüne doğru uzattı.
"Al, al şunu da kendine gel bari." dedi Hilal, eğlenmeye devam ederek. "Belli ki kafein yoksunluğu ciddi bir titreme yapmış bünyende. Kalemliği de tam olarak bu yüzden düşürmüşsündür zaten, başka ne yüzünden olacak. Değil mi?"
Yağız, Hilal'in uzattığı bu "muazzam" bahaneyi duyduğu an; sanki dünyanın en mantıklı teorisini keşfetmiş bir bilim insanı gibi aydınlanmış bir surat ifadesine büründü. Hızla Hilal'e döndü. Boşta kalan elinin parmaklarını havada şıklattı.
"Aynen! Aynen işte, tam olarak bu yüzden!" diye yükseldi Yağız, uzatılan kupayı hızla kaparken. "Kahve tabi! Kesinlikle kahve yüzünden. Kaç gündür tatsız tuzsuz hastane yemekleri, serumlar falan derken sistemimin dengesi bozuldu iyice. Titreme yaptı kaslarda. Bir kahve içeyim de kendime geleyim en iyisi ben. Eyvallah Devre'm!"
Yağız, bulduğu bu mükemmel kurtuluş bahanesinin ardından kupayı ağzına götürdü. Kaynar olduğuna zerre aldırış etmeden büyük bir yudum aldı. Gözlerini sıkıca kapatıp, başını tavana doğru kaldırarak derin bir nefes verdi.
"Oh be!" diye mırıldandı sessizce. "Dünya varmış."
Ardından kahvesini içmeye devam ederek, Kriz Masası'nın karanlık odasındaki dar pencerenin önüne doğru ağır ağır ilerledi.
Arkada kalan Hilal, pencere kenarında dikilen adamın geniş omuzlarına manidar bakışlarla bakıyordu. Dudaklarının kenarında, bu çocuksu inatlaşmanın ve yıllar geçse de değişmeyen tatlı telaşın getirdiği buruk, sıcacık bir tebessüm yeşermişti.
"Ne demek..." diye fısıldadı Hilal, sesini sadece kendisinin duyabileceği bir seviyede tutarak. "Afiyet olsun." Dedi. "Devre..."
İkili arasındaki bu kısa, büyülü ve geçmişin izlerini taşıyan huzur dolu mola fazla uzun süremedi. Sessizliği bıçak gibi kesen, Kriz Masası'nın ana telsiz frekansından yükselen cızırtılı, yüksek ve son derece telaşlı bir anons duyuldu.
"Merkez! Kırmızı Kod! Planda değişiklik var! Acil destek bekliyoruz!"
Gürkan Başkomiser'in telsizden yankılanan gergin sesi, odadaki bütün havayı milisaniyeler içinde yuttu.
Hilal ve Yağız, ellerindeki kahve kupalarını içlerindeki sıcak içeceğin masaya dökülmesine zerre aldırış etmeden sertçe masaya fırlattılar. Saniyeler içinde sandalyelerine yerleşip, masadaki büyük kulaklıkları başlarına geçirdiler. Parmaklar klavyenin üzerinde yeniden ölümcül bir dansa hazırlanırken, Poseidon'daki kıyametin henüz yeni başladığı gün gibi ortadaydı.
Operasyon, asıl şimdi alev alıyordu.
...
(Hilal'in Anlatımıyla.)
Kahve kupasının masaya çarparken çıkardığı tok ses, Kriz Masası'nın sessizliğini paramparça etti.
Kulaklığı başıma geçirip mikrofonu dudaklarıma yaklaştırdığım an, az evvelki yorgun ve geçmişe dalmış kadın tamamen buharlaştı.
"Sancak Merkez!" dedim, sesimi çelik gibi sert tutarak. "Kırmızı Kod alındı. Başkomiserim, durum raporu verin. Ters giden nedir?"
Yanımda Yağız, parmaklarını klavyenin üzerinde adeta ölümcül bir makineli tüfek gibi çalıştırıyordu. Gözlerindeki serseri parıltı silinmiş, yerini salt bir savaşçı maskesi almıştı.
Telsizden Gürkan Başkomiser'in nefes nefese, gergin sesi yükseldi.
"Poseidon'un ana güvertesine sızdık. Krokilerde büyük bir hata mevcut! Simsar toplantı yerini değiştirmiş. Üst kattaki VIP salon yerine, geminin en alt katındaki makine dairesinin yanına iniyor heyet. Etraflarında beklediğimizden üç kat fazla ağır silahlı koruma var. Kameralar bu rotayı göstermiyor mu Yankı?"
Dişlerimi sıktım. Klavyede hızla birkaç komut dizini yazdım.
"Göstermiyor başkomiserim." diye mırıldandım, ekrandaki sahte döngüleri fark ederek. "Sisteme sızdığımızı anlamamışlar. Belli ki geminin alt katı için bağımsız, tamamen kapalı bir devre kurmuş şebeke. Ana sunucuya bağlı değil."
Yağız, kendi ekranından benim monitörüme kısa bir bakış attı. İkimiz arasında yılların getirdiği, kelimelere dahi ihtiyaç duymayan kusursuz senkronizasyon saniyeler içinde devreye girdi. Ne yapmamız gerektiğini ezbere biliyorduk.
"Kapalı devreyi kırıyorum." dedi Yağız, kalın ve tavizsiz bir sesle. "Bana yirmi saniye ver. Sen frekansları şifrele, telsiz sinyallerimizi kestikleri an sağır kalırız."
"Frekanslar çoktan şifrelendi." diye yanıt verdim, parmaklarım tuşların üzerinde uçarken. "Sen şu kameraları aç yeter. Başkomiserim, ilerlemeyi durdurun! Kapalı devre güvenlik sistemini kırmadan alt kata inerseniz çapraz ateşte kalırsınız. Koruma sayısını tam olarak tespit etmemiz gerekiyor."
Gürkan Başkomiser'in telsizinden bir silahın sürgü çekme sesi geldi.
"Bekliyoruz Merkez. Çabuk olun."
Kriz Masası'nda zaman, adeta kanlı bir bıçak gibi saniyeleri doğruyordu. Yağız'ın alnında biriken ter damlaları, göğsünün yükselip alçalması, sınırlarını ne kadar zorladığının kanıtıydı.
"Duvar çok kalın..." diye tısladı Yağız. "Askeri düzeyde bir şifreleme kullanmış şerefsizler. Benim aşamayacağım bir kod dizilimi henüz yazılmadı."
Klavyenin enter tuşuna öyle sert bastı ki, tuşun kırılmadığına şükrettim. Saniyeler içinde, karşımızdaki devasa altı ekrandan ikisi karardı ve hemen ardından gri, grenli görüntülerle yeniden aydınlandı.
Poseidon'un karanlık alt katı, çelik kapıları ve silahlı korumalar kabak gibi karşımızdaydı.
"Görüntü sağlandı!" dedim hızla. "Başkomiserim, hedef noktasının girişinde ağır makineli tüfek taşıyan dört nöbetçi var. Koridorun sonunda ise iki ayrı hareket sensörü mevcut. Sağ kanattan yaklaşırsanız kör noktadan faydalanabilirsiniz."
"Anlaşıldı Yankı!" dedi Başkomiser. "Şahika Müdür nerede? İçeriden haber var mı?"
"Şahika Müdür galanın yapıldığı ana salonda." diye yanıtladım. "İlker sunucu odasına yaklaşmak üzere. Yiğit de güvertede güvenliği sağlıyor."
Yağız mikrofonu kendine doğru çekip net bir talimat verdi.
"Toprak, Volkan! Hedeflerin alt kata inmesi işimizi zorlaştırıyor. Açık denizdeyiz, keskin nişancı desteği alt kata ulaşamaz. Bütün yük taarruz ekibinde. Pusat, Sis! Kapıları patlatmak için patlayıcıları hazırlayın. Ben sistemden havalandırma pervanelerini durduracağım, sesi bastırmak için size küçük bir zaman penceresi açacağım."
Telsizden Bora'nın bilindik, tehlikeli sırıtışını yansıtan sesi duyuldu.
"Patlayıcılar benim işim komiserim. Siz sadece pervaneleri durdurun ve şovu izleyin."
Yağız'la göz göze geldik. İkimizin de yüzünde aynı yorgun, gergin ve gururlu tebessüm yeşerdi. Bütün geçmişi, bütün kırgınlıkları masanın altında bırakmış, devleti ve silah arkadaşlarımızı koruyan iki görünmez kalkana dönüşmüştük.
"Pervaneler durdu!" dedi Yağız, tuşlara son kez basarak.
"Sinyal gücü maksimumda!" diyerek destekledim.
Şimdi top tamamen sahadaydı.
Mavi Sirenler, Boğaz'ın karanlık sularında ölümcül şarkısını söylemeye başlayabilirdi.
...
(Poseidon Yatı / Ana Güverte ve VIP Salon. - Yazar'ın Anlatımıyla.)
Boğaz'ın zifiri karanlık sularını yaran devasa lüks yat Poseidon, gecenin kalbinde parlayan gösterişli bir elmas gibiydi.
İstanbul'un yalılarının yanından sessizce süzülüp uluslararası sulara doğru ilerlerken; geminin üç katlı ana güvertesinden yükselen klasik müzik sesleri, dalgaların şırıltısına karışıyordu.
Etrafı saran tuzlu deniz kokusu, güvertedeki konukların üzerlerine sıktığı paha biçilemez Fransız parfümlerinin keskin rayihasıyla bastırılmıştı.
Lüksün, ihtişamın ve sınırsız zenginliğin hüküm sürdüğü bu sahte dünyanın tam merkezinde, kırmızı halıların üzerinde yürüyen Şahika Müdür; kelimenin tam anlamıyla gecenin kraliçesiydi.
Üzerindeki zümrüt yeşili, sırt dekolteli ipek elbise, her adımında bir kuğu zarafetiyle dalgalanıyordu.
Saçlarını ensesinde kusursuz bir topuz yapmış, dudaklarına kan kırmızısı bir ruj sürmüştü.
Etrafındaki onlarca koruma, şımarık armatör, karanlık yeraltı baronu ve kirli siyasetçi; şahane kadının yanından geçerken başlarını çevirip bakmaktan kendilerini alamıyordu.
Düşmanın inine giren bir polis müdürü değil, adeta bu kirli dünyanın asıl sahibesi gibi bir duruş sergiliyordu.
Şahika Müdür'ün hemen sağ tarafında, üzerine jilet gibi oturan siyah smokiniyle İlker yürüyordu.
Genç komiserin dış görünüşü, babasının servetini bir gecede kumar masasında harcayabilecek kadar umursamaz, şımarık bir zengin çocuğunu andırıyordu.
Ancak genç memurun iç dünyasında fırtınalar, kasırgalar kopuyordu.
Papyonu boğazını sıkıyor, ceketinin iç cebindeki susturuculu tabancanın soğuk metali göğsüne her çarptığında kalbi yerinden çıkacakmış gibi atıyordu.
Sancak Timi'nin en genç üyelerinden biri olarak, hayatında ilk defa böyle büyük, devasa bir şebekenin içine sızma görevini üstlenmişti.
"İlker." diye fısıldadı Şahika Müdür, dudaklarını neredeyse hiç kıpırdatmadan, yanından geçen garsona kibar bir baş selamı vererek. Sesi, etraftaki keman melodisinin ardına gizlenmiş keskin bir buz sarkıtı gibiydi. "Nefes almayı unutuyorsun çocuğum. Adımlarını ritmik at. Kasılma. Şu zengin züppesi rolünü kesintisiz oynaman gerekiyor. Karşımızdaki şahıslar, en ufak bir tereddüdü, en ufak bir korkuyu saniyeler içinde sezecek kadar kurtlaşmış pislikler. Kendinden emin yürü."
İlker, Şahika Müdür'ün bu uyarısıyla derin, titrek bir nefes aldı. Sağ eliyle ceketinin düğmesini ilikleyip başını dikleştirdi. Adımlarındaki o hafif titremeyi silip yerine küstah bir hava yerleştirmeye çalıştı.
"Müdürüm..." diye fısıldadı İlker, yüzüne sahte, alaycı bir tebessüm yerleştirmeye çabalayarak. "Etrafımız kelimenin tam anlamıyla kan emici baronlarla kaynıyor. Sol çaprazımızdaki şahıs, balkanların en büyük silah kaçakçısı. Sağdaki masada oturan kel adam, geçen yıl peşinde olduğumuz insan kaçakçılığı şebekesinin başı. Bütün zehirli yılanları aynı çuvala doldurmuşlar. Silahımı çekip hepsini şuracıkta indirmemek için kendimi zor tutuyorum. Ellerim karıncalanıyor resmen."
Şahika Müdür, İlker'in bu sözleri karşısında dudaklarına asil bir tebessüm yerleştirip genç adamın koluna girdi. Dışarıdan bakan bir gözlemci, zengin bir kadının genç partneriyle tatlı bir sohbet ettiğini, gülümsediğini sanırdı. Bu muazzam kamuflaj, yılların verdiği tecrübenin eseriydi.
"Duygularınla hareket edersen, bu gemiden sağ çıkma ihtimalimiz sıfıra iner." dedi Şahika Müdür, gözleriyle etrafı radar gibi tarayarak. "Görevimiz şov yapmak, çatışmaya girmek değil. Sen sadece ana sunucu odasının yerini tespit etmeye odaklan. Ağın kalbini çökerttiğimiz an, Sancak Timi geri kalan bütün fareleri temizleyecek. Devletin aklı, öfkesinden daima bir adım önde olmalıdır."
Tam şu saniyede, önlerinden geçen beyaz ceketli, siyah papyonlu bir garson; elindeki gümüş tepsiyle yanlarında durdu. Garsonun yüzü son derece ifadesiz, hareketleri mekanikti. Tepsisinde kristal kadehlerde sunulan pahalı şampanyalar duruyordu.
"Şampanya arzu eder miydiniz efendim?" diye sordu garson, başını hafifçe öne eğerek.
İlker tam tepsiden bir kadeh alacakken, garsonun kol manşetinin altından saniyelik olarak parlayan siyah Sancak Timi arması gözüne çarptı. Karşılarındaki garson, timin sessiz ve ölümcül üyelerinden Yiğit'ten başkası değildi. Kamufle olma konusunda tam bir ustaydı.
"Durum raporu." diye fısıldadı Şahika Müdür, elindeki kristal kadehi dudaklarına götürürken. Sesi sadece Yiğit'in duyabileceği frekanstaydı.
Yiğit, tepsiyi ustalıkla dengede tutarken dudaklarını zar zor kıpırdattı.
"Alt kata inen merdivenlerin başında dört ağır silahlı nöbetçi mevcut. Şifreli kapının arkasına geçiş yasak. Hedef şahıs Simsar, on dakika evvel yanındaki üç korumayla alt kata indi. Kriz Masası'nın dediği gibi, toplantı makine dairesinin yanındaki güvenli odada yapılacak. Buradaki korumaların sayısı sürekli artıyor. Silahları ceketlerinin altında, parmakları tetikte geziyorlar."
"Anlaşıldı." dedi Şahika Müdür, kadehinden ufak bir yudum alarak. "Sen güvertede sivil misafirlerin tahliye rotasını açık tut. Çatışma başladığı an masum sivillerin zarar görmesini engelleyeceksin. Kendini asla belli etme, zamanı gelene kadar görünmez olmaya devam et."
"Emredersiniz!" diyerek başını eğdi Yiğit ve kalabalığın arasına karışıp karanlıkta kayboldu.
...
Poseidon'un üst güvertesindeki ihtişamlı, bol ışıklı sahte dünyanın tam tersine; geminin alt katmanları zifiri bir sessizliğe ve soğuk çelik duvarlara ev sahipliği yapıyordu.
Yağız'ın kapalı devre kamera sistemini saniyeler süren çetin bir mücadeleyle kırmasının ardından Fırat ve Ece, karanlık koridorda adeta iki hayalet gibi ilerlemeye başlamışlardı.
Ece, üzerindeki simsiyah taktik teçhizatı, gece görüş dürbünü ve ellerindeki susturuculu silahlarıyla bir ölüm meleğini andırıyordu. Geçmiş operasyonlarda aldığı ağır yaranın sızısını tamamen zihninden silmişti. Her adımını, zemindeki çelik ızgaralara basarken ses çıkarmamaya büyük özen göstererek atıyordu. Odaklanmış, vahşi ve acımasızdı.
Fırat ise hemen Ece'nin iki adım gerisinde, sırtını koridorun soğuk duvarına yaslayarak çapraz açıyı kolluyordu.
İkilinin arasındaki dinamik, yılların verdiği beraberlikle kusursuz bir senkronizasyona ulaşmıştı. Yağız ve Hilal'in yokluğunda, timin sorumluluğunu omuzlamak ikisine de ekstra bir ağırlık yüklemişti. İhtiyaç duymadıkları sürece tek bir kelime dahi etmiyorlar, sadece keskin el işaretleriyle anlaşıyorlardı.
Fırat'ın gözleri sürekli Ece'nin yaralı omzuna kaysa da profesyonelliğini asla bozmuyordu.
Ece, sağ elini usulca havaya kaldırıp 'dur' işareti verdi. Köşeyi dönmeden evvel cebinden çıkardığı küçük, fiber optik kamerayı duvarın kenarından yavaşça uzattı. Kaskının içindeki ufak ekranda koridorun sonundaki manzara net bir şekilde belirdi.
"İki nöbetçi." diye fısıldadı Ece, telsizin sadece Fırat'a giden özel frekansından. Sesi buz gibiydi. "Ağır makineli taşıyorlar. Çelik yelekleri var. Aralarındaki mesafe üç metre. Eş zamanlı indirmemiz gerekiyor. Aksi takdirde telsizden anında alarm verirler."
Fırat, sessizce Ece'nin yanına yaklaştı. Namlusunun ucundaki susturucuyu son kez kontrol etti.
"Sol taraftaki bende." diye fısıldadı, namlusunu köşeden hafifçe çıkarırken. "Sağdaki senin hedefin. Benim işaretimle eş zamanlı atış yapacağız."
Ece başını sallayarak nişan aldı. Nefesini tuttu, bütün kasları çelik bir yay gibi gerildi. Fırat derin bir nefes aldı, parmağını tetiğin üzerine yerleştirdi. İçinden üçe kadar saydı. Göz teması kurdular.
"Şimdi."
İki susturuculu silah aynı salisede boğuk, zar zor duyulan bir ses çıkardı. Çıkan cılız ses, geminin devasa motorlarının uğultusu arasında tamamen kaybolup gitti. Koridorun sonundaki iki devasa koruma, neye uğradıklarını bile anlamadan, alınlarının tam ortasına yedikleri milimetrik kurşunlarla yığılıp kaldılar. Bedenleri yere çarparken Ece yıldırım hızıyla ileri atılıp adamların düşüş sesini minimuma indirmek için gövdelerini tuttu. Bütün bu işlem, üç saniyeden kısa sürmüştü.
"Koridor temiz." dedi Ece, etrafı hızla tarayarak ve silahını yeniden hedefe doğrultarak. Fırat yanına gelip adamların bellerindeki telsizleri hızla kapattı, silahlarını uzağa tekmeledi.
"Omzunu fazla zorluyorsun." dedi, genç kadının az evvelki hızlı manevrasını kastederek. Sesinde gizleyemediği korumacı bir ton mevcuttu. "Öncü pozisyonu bana bırakman gerekiyor. Bir sonraki çatışmada reaksiyon süren gecikebilir, bu da hayatına mal olur."
Ece, bakışlarını Fırat'ın endişeli gözlerine dikti. Dudaklarına minnettar gelgelelim son derece inatçı bir tebessüm yerleştirdi.
"Gayet iyiyim ben." dedi, silahının şarjörünü kontrol ederek. Sesindeki kararlılık tartışılamazdı. "Sen kendi işine bak. Karşımızdaki düşman acemi bir şebeke değil. Bütün odağımızı hedefe vermeliyiz. Ayrıca ikinci komutan olarak ön saflarda çarpışmak benim görevim. Arkana saklanmaya niyetim yok."
Fırat, Ece'nin bu bitmek bilmeyen inadı karşısında hafifçe tebessüm etti.
"Sancak Timi'nin kadınları, erkeklerinden çok daha inatçı. Buna artık itiraz etmeyeceğim. Yürü, devam ediyoruz. Kör noktalara dikkat et."
...
Poseidon yatının yaklaşık bin beş yüz metre uzağında, karanlık suların üzerinde dalgalarla hafifçe sallanan ufak, zerre dikkat çekmeyen bir balıkçı teknesinin güvertesinde, Sancak Timi'nin en tehlikeli, en keskin gözleri pusuya yatmıştı.
Rüzgar denizin tuzunu yüzlerine çarparken, bu iki adam için dış dünyanın bütün uyarıcıları kapanmış, geriye sadece görev bilinci kalmıştı.
Volkan, elindeki uzun namlulu, gelişmiş gece görüş dürbününe sahip keskin nişancı tüfeğiyle teknenin ucuna boylu boyunca uzanmış, nişangahın içinden yatın güvertesindeki hareketliliği saniye saniye izliyordu. Denizin dalgalı yapısı nişan almayı zorlaştırsa da, Volkan'ın ustalık seviyesi bu tür doğa engellerini aşacak kadar kusursuzdu. Rüzgarın hızını, nem oranını ve hedefin hareketini aynı anda hesaplıyordu.
Hemen arkasında, ağır makineli tüfeğini teknenin paslı korkuluklarına sabitlemiş olan Toprak; heykel gibi sessiz, kıpırtısız ve ciddiyetle bekliyordu. Üzerindeki kalın hücum yeleği, rüzgarın dondurucu etkisini kırıyordu. Toprak'ın gözleri sürekli olarak telsiz ekranındaki koordinatlara ve Volkan'ın çevresindeki kör noktalara kayıyordu.
Volkan, dürbününün açısından güvertedeki sızma ekibini takip ederken, her zamanki geveze ve rahat tavrıyla telsizin ortak olmayan, sadece ikisine ait kanalından konuşmaya başladı. Sessizlik, genç keskin nişancının en büyük düşmanıydı.
"Ulan be!" diye söylendi Volkan, kıkırdayarak. Gözünü dürbünden ayırmamıştı. "Selin Komiserin şu simsiyah, çamur gibi taktik teçhizatın içinde bile podyumda yürür gibi parlaması peki? Maşallah be! Kurban olduğum Rabbim, neler yaratıyor! Özene bezene yaratıyor hem de. Kadındaki asalete bak hele! Sanırsın doğuştan geliyor. Güzelliği silahından daha tehlikeli yemin ederim. Birde şu herife bakacaksın ama! Yanındakine. Bora efendiye. Tam bir fırlama! Tipe gel. Bir bakacan beş tövbe çekecen. O cinsten."
Toprak, Volkan'ın operasyonun en kritik, en ölümcül anında bile çapkınlık ve magazin yapma çabasını duyduğunda; derin, sabır dileyen bir iç çekti. Silahının namlusunu milim oynatmadan, düz, robotik ve son derece kibar sesiyle cevap verdi.
"Volkan!" dedi kelimelerin üstüne basa basa. Sesi, buzdolabından yeni çıkmış bir çelik parçası kadar soğuktu. "Senin beyninin sağ ve sol lobları arasındaki sinirsel iletim hatlarında, doğuştan gelen kronik bir aksaklık mı mevcut aslanım? Zira içinde bulunduğumuz şu kritik saniyelerde, hedef geminin güvertesini taramak yerine silah arkadaşlarımızın özel hayatlarını dikizlemen, zihinsel fonksiyonlarının yetersizliğine işaret ediyor."
Volkan, duyduğu bu cümle karşısında dürbünden gözünü ayırmadan kıkırdadı. Toprak'ın bu entelektüel fırçaları artık timin eğlencesi haline gelmişti.
"Toprak abi?" dedi, eğlenerek. "Sen şimdi bana küfür mü ediyorsun, bilimsel makale mi okuyorsun inan belli değil. Hakaret ediyorsan biraz daha avam bir dil kullan da ben de anlayayım. Bu kadar kibar, bu kadar düzgün bir diksiyonla gömülmek insanın zoruna gidiyor gerçekten."
Toprak'ın yüzündeki mimiksiz ifade zerre değişmedi. Soğuk rüzgar yüzüne çarparken, sesindeki ciddiyet daha da arttı. Namluyu yatın üst güvertesine sabitledi.
"Zeka seviyene inip, en alt düzeydeki bilişsel kapasitenle algılayabileceğin son derece basit kelimelerle ifade etmem gerekirse;" diye devam etti, kelimeleri birer mermi gibi sıralayarak. "Çeneni kapat, gevezelik etmeyi bırak ve sadece dürbününün ucundaki düşman unsurlarına odaklan. Aksi takdirde, operasyon dönüşü Karargahın bütün tuvaletlerini diş fırçasıyla temizleme görevini bizzat Gürkan Başkomiser'den senin adına talep edeceğim. Ki bu talebimin reddedilmeyeceğini ikimiz de çok iyi biliyoruz."
Volkan, tuvalet temizliği tehdidini duyduğu an anında ciddileşti. Boğazını temizleyip dürbününe daha sıkı sarıldı. Gülümsemesi yüzünden tamamen silindi.
"Anlaşıldı Komiserim!" dedi hızla. "Tamamen hedefe kilitlendim. Güverte temiz. Kuş uçurtmuyorum. Bütün odağım düşman hattında."
Toprak sessizce başını salladı. Ekibin duygusuz savaş makinesi, geveze çaylağı bir kez daha kusursuz kelimelerle hizaya sokmayı başarmıştı.
...
Geminin sağ kanadındaki dar, çelik koridorda ilerleyen Pusat ve Sis; kelimenin tam anlamıyla ölümcül bir baleyi sahneye koyuyorlardı.
Sancak Timi'nin bu iki bitirim, inatçı, sürekli atışan üyesi; konu sahaya inmek, düşmanla yüzleşmek olduğunda aralarındaki bütün sorunları bir kenara bırakıp tek bir vücut, tek bir zihin gibi hareket ediyordu.
Aralarındaki çekim ve inkar edilemez uyum, savaş meydanında korkunç bir silaha dönüşüyordu.
Selin'in yaralı eli sıkıca bandajlanmıştı, silahını kavrayışında en ufak bir titreme yoktu. Siyah kar maskesinin altından sadece zümrüt yeşili gözleri, keskin bir yırtıcı gibi etrafı tarıyordu. Duruşundaki asalet, elindeki ölümcül silahla birleştiğinde ortaya büyüleyici bir tezat çıkıyordu.
Bora, hemen Selin'in sol çaprazında, ağır adımlarla ilerliyordu. Görevi, makine dairesinin girişindeki devasa çelik kapıları patlayıcılarla havaya uçurmaktı.
Ancak bu patlamayı gerçekleştirebilmeleri için, Yağız'ın havalandırma pervanelerini durdurup onlara sessiz bir zaman penceresi açması gerekiyordu.
Selin, duvarın kenarına yaslanıp elini kulağındaki telsize götürdü.
"Pervaneler durdu komiserim." diye fısıldadı, Yağız'ın telsizden gelen sinyalini Bora'ya aktararak. "Zamanımız daralıyor. Korumalar durumu fark etmeden patlayıcıları yerleştirmen gerekiyor Pusat."
Bora, sırt çantasından çıkardığı patlayıcı kalıplarını hızla çelik kapının kilit noktalarına, menteşelerin zayıf yerlerine yerleştirmeye başladı. Yüzündeki sırıtış, tehlikenin boyutu arttıkça daha da genişliyordu. Pusat, kaostan beslenen bir adamdı.
"Sen sadece benim ritmime ayak uydur güzelim..." diye mırıldandı Bora, patlayıcıların fünyelerini kablolara ustalıkla bağlarken. "Patlama şiddeti yüksek olacak. Arkama geç, şarapnel parçaları isabet etmesin."
Selin, Bora'nın bu korumacı tavrına gözlerini devirdi.
"Ben kendimi korumayı gayet iyi bilirim Pusat. Sen elini çabuk tut. Koridordan ayak sesleri geliyor. Muhabbeti kes."
Gerçekten de, çelik merdivenlerden aşağı inen iki silahlı korumanın postal sesleri yankılanmaya başlamıştı. Bora'nın patlayıcıları kurması için hâlâ on saniyeye ihtiyacı vardı. Selin, zerre tereddüt etmeden silahını kılıfına geri soktu. Dar alanda silah sesi yankı yapıp içerideki Simsar'ı uyarabilirdi. Beline taktığı taktiksel bıçağını çekerek karanlık köşeye sığındı. Bekledi. Adamlar köşeyi döndüğü saniye, Selin adeta bir panter gibi karanlığın içinden fırladı. İlk korumanın ağzını sol eliyle sıkıca kapatıp, sağ elindeki bıçağın kabzasıyla adamın şakağına sert, ölümcül bir darbe indirdi. Adam tek bir ses dahi çıkaramadan, bilincini kaybederek yığılırken; ikinci koruma durumu fark edip silahına davranmaya yeltendi. Bora, patlayıcının son kablosunu bağladığı saniye hızla dönüp elindeki boş şarjörü ikinci adamın tam alnının çatına fırlattı. Şarjörün isabetiyle sersemleyen adamın üzerine atılan Selin, tekvando geçmişinin verdiği kusursuz çeviklikle adamın boynuna bacaklarını dolayarak bir boğma hareketiyle yere yıktı. Saniyeler süren çırpınışın ardından ikinci koruma da tamamen etkisiz hale gelerek zemine serildi. Bütün bu boğuşma süreci boyunca Bora ve Selin arasında tek bir kelime dahi edilmemiş, sadece göz temasıyla anlaşmışlardı. Birbirlerinin kör noktalarını öylesine kusursuz kapatmışlardı ki, dışarıdan izleyen birisi bu ikilinin yıllardır beraber savaştığını zannedebilirdi. Uyumları ürkütücü derecede iyiydi.
Bora, ayağa kalkan Selin'e doğru eğilip alaycı bir şekilde sırıttı.
"Fena değilsin ha?" diye fısıldadı Bora, adamların silahlarını kenara tekmelerken. Gözleri genç kadının üzerinde gururla gezindi. "İyi iş çıkardın."
Selin, bıçağını kılıfına sokup üzerindeki tozu silkeledi. Yeşilin en asil tonuyla Bora'ya öldürücü bir bakış attı.
"İşine dön Serseri!" dedi Selin, nefes nefese kalmış olmasına rağmen kibrinden ödün vermeyerek. "İçeri giriyoruz. Konuşacak vaktimiz yok."
...
Gürkan Başkomiser, zodyak botun üzerinde, Poseidon yatının karanlık gövdesine yapışmış bir halde telsizden gelen raporları dinliyordu.
Rüzgar yüzünü yalayıp geçerken, zihninde bütün operasyonun şeması saniye saniye işliyordu. Bütün tim, Kriz Masası'nın kusursuz yönlendirmesiyle hedef noktalara yerleşmişti.
Şahika Müdür ve İlker üst katta, kalabalığın arasında, yılanın başını ezmek için tetikte bekliyordu.
Ece ve Fırat sol kanadı temizlemiş, Pusat ve Sis sağ kanattan patlayıcıları başarıyla kurmuştu.
Volkan ve Toprak denizden keskin nişancı desteğini, çıkabilecek her türlü kaosu önlemek adına sağlamıştı.
Kriz Masası'ndaki Yağız ve Hilal, geminin bütün dijital sinir sistemini felç etmişti. Kameralar kör, alarmlar sağır, telsiz frekansları tamamen bloke edilmişti. Düşman sağır ve dilsiz bırakılmıştı.
Simsar, geminin alt katında, zafer kazandığını sandığı karanlık bir masada otururken; aslında etrafının devasa bir kurt sürüsü tarafından sarıldığından tamamen habersizdi. Devlete kafa tutmanın bedelini ödeme saati yaklaşmıştı.
Gürkan Başkomiser, telsizin mandalına bastı. Sesi, yılların verdiği tecrübeyle, kararlı, sert ve geçmişin intikamını taşıyordu.
"Bütün tim, dinlemede kalın!" dedi. "Hedef noktasındayız. Karargahımızı başımıza yıkan bu şebekeye, Sancak Timi'nin asıl gücünü gösterme vakti geldi. Pusat, patlayıcıları ateşle. Sancak Timi... Operasyon başlamıştır! Ateş serbest!"
"Ateşliyorum," dedi Bora'nın telsizdeki heyecanlı ve soğukkanlı sesi.
ÜÇ.
İKİ.
BİR.
Sağır edici, yeri göğü sarsan devasa bir patlama sesi, Poseidon yatının alt katmanlarını beşik gibi salladı.
Makine dairesinin ağır çelik kapıları, C4'lerin muazzam gücüyle paramparça olup koridorun içine doğru şarapnel parçaları halinde savruldu. Patlamanın yarattığı şok dalgası ve yoğun duman, içerideki ağır silahlı korumaları saniyeler içinde sağır edip etkisiz hale getirdi. Duvarlardan sarkan kablolar kıvılcımlar saçıyordu.
Dumanların arasından, ellerindeki ağır makineli tüfeklerle Pusat ve Sis içeri daldı. Mermiler namlulardan acımasızca boşalıyordu.
Hemen karşı koridordan Ece ve Fırat, kusursuz bir zamanlamayla destek atışına başladı. Düşman, çapraz ateşin ortasında kalmıştı ve karşılık verecek fırsatı dahi bulamıyordu. Çelik koridorlar barut kokusu ve silah sesleriyle inliyordu.
Güvertede, patlama sesini duyan baronlar, yeraltı patronları panikle sağa sola kaçışırken, Yiğit havaya üç el ateş edip kalabalığı kontrol altına aldı. Çığlıklar klasik müziğin sesini tamamen bastırdı.
Şahika Müdür, elbisesinin yırtmacından çıkardığı susturuculu tabancayla yanındaki en tehlikeli silah kaçakçısının diz kapağına hiç acımadan, gözünü dahi kırpmadan bir kurşun sıktı. Adam acı dolu bir feryatla yere yığıldı.
"Yere yatın!" diye bağırdı Şahika Müdür, salonun ortasında dimdik dikilerek. Yüzündeki zarafet yerini devletin acımasız otoritesine bırakmıştı. "Kıpırdayan herkesi vururum!"
İlker, saniyeler içinde ana sunucu odasının kapısını omuz atarak kırıp içeri daldı ve Simsar'ın bütün kirli dosyalarının, para transferlerinin bulunduğu bilgisayarlara flaş belleği taktı. Elleri artık titremiyordu. Görev bilinci korkuyu yenmişti.
"Merkez, veri aktarımı başladı!" diye bağırdı İlker telsizden. "Dosyaları kopyalıyorum."
Alt katta, toz bulutunun dağılmasıyla beraber Simsar ve yanındaki üst düzey adamları neye uğradıklarını şaşırmış halde silahlarına davranmaya çalıştı.
Karşılarında, gözleri intikam ateşiyle yanan, yenilmez Sancak Timi mevcuttu. Namluların hepsi doğrudan onların üzerine çevrilmişti. Kaçış yoktu.
Gürkan Başkomiser, elindeki silahın namlusunu doğrudan Simsar'ın alnına doğrultarak karanlık odadan içeri adımını attı. Postal sesleri çelik zeminde yankılandı.
"Oyun bitti Simsar!" dedi Başkomiser, sesi çelik gibi soğuk ve keskindi. Gözlerinde yitip giden karargahın, ölümden dönen silah arkadaşlarının öfkesi vardı. "Devletin Karargahını yıktın, gelgelelim devletin temeli çelikten atılmıştır. Çöken sadece duvarlardı. Şimdi, hesap verme vakti! Silahlarını bırak, yoksa beynini şu çelik duvara dağıtırım."
Sancak Timi, gecenin karanlığında kusursuz bir zafere imza atmıştı.
Düşmanın kalbi, bizzat kendi kalesinde sökülüp alınmıştı.
...
(Hilal'in Anlatımıyla.)
Sancak Timi'nin kuruluş tarihi, 8 Mart 2017'ydi.
Takvim yaprakları şu an 8 Nisan 2017'yi gösteriyordu.
Dile kolay, koca bir efsane gibi hissettiren, sırt sırta verip dünyaları yaktığımız bütün bu yaşanmışlıkların başlangıcından itibaren sadece ve sadece bir ay geçmişti.
Dört koca hafta.
Dışarıdan bakan sıradan bir gözlemci, bu kadar kısa sürede bir araya gelmiş insanların birbirleri için kurşunların önüne atlamasını, yanan enkazların arasına dalmasını asla mantıklı bulmazdı.
Ancak Sancak Timi sıradan bir polis birimi değildi.
Bizler, acının ve kanın en koyu tonuyla birbirine lehimlenmiş çelik bir halattık.
Yıllara ihtiyaç duymadan, geçirdiğimiz şu kısacık otuz günün her bir saniyesinde ölümle burun buruna gelerek; birbirimizin yarasına merhem, sırtına siper olmuştuk.
Yeni Karargahın eksi birinci katındaki geniş, beyaz ışıklarla aydınlatılmış dinlenme odası; şu saniye tam anlamıyla bir aile salonunu andırıyordu. Odada yankılanan neşeli kahkahalar, çay bardaklarına çarpan çay kaşıklarının o tanıdık, huzur veren şıngırtısına karışıyordu. Gecenin bütün karanlığı, barut kokusu ve Poseidon yatında kopan kıyamet geride kalmış; yerini zaferin getirdiği eşsiz, tatlı bir yorgunluğa bırakmıştı.
Karan'ın hastanedeki tedavisi sürüyordu, hayati tehlikeyi atlatmıştı. Bu haber hepimizin göğsünden koca bir dağı kaldırmıştı.
Odanın tam merkezinde, geniş deri koltukta Turan Abi oturuyordu. Aldığı ağır yaraların ardından nihayet ayaklanmış, sargılarına ve hafifçe aksayan bacağına rağmen aslanlar gibi timinin arasına dönmüştü. Yüzündeki babacan, sarsılmaz tebessümle etrafını saran bizlere bakıyordu.
"Kardeşlerim benim..." dedi Turan abi, elindeki ince belli çay bardağını havaya kaldırarak. Gözleri gururla parlıyordu. Sesi, dinlenme odasındaki bütün uğultuyu anında kesti. "Ben hastane köşelerinde yatarken, sizoperasyonun sancağını yere düşürmediniz. Karargah yıkıldı, üstünüze gökyüzü devrildi, ancak siz kalkıp düşmanın şah damarını bizzat kendi ininde kestiniz. Hepinizle ayrı ayrı gurur duyuyorum. Alınlarınızdan öpüyorum. İyi ki varsınız!"
Dinlenme odasında büyük bir alkış koptu. Islık çalanlar, çay bardaklarını masaya vurarak ritim tutanlar...
Zaferin tadı kelimenin tam anlamıyla damağımızdaydı.
"Estağfurullah Turan abim!" diye atıldı İlker, heyecandan yanakları al al olmuş bir şekilde. Üzerindeki o şık smokini çoktan çıkarmış, standart siyah tişörtünü ve kargo pantolonunu giymişti. "Asıl sen iyi ki başımızdasın. Yalnız ne yalan söyleyeyim, şu gemiye sızma işi ömrümden rahat on yıl çaldı! Şahika Müdürümün yanında yürürken dizlerim titredi resmen! Smokin sırtıma yapıştı terden. Bir ara 'Kesin anladılar, şimdi beynime mermiyi yiyeceğim' diye düşündüm. Silahımın kabzasını sıkmaktan sağ elimin parmakları uyuşmuş, inanın farkında bile değilim!"
İlker'in bu dürüst, çocuksu itirafı odada yeni bir kahkaha tufanı kopardı.
"Korkmak iyidir çaylak!" diye seslendi Yağız, sırtını odanın köşesindeki soğuk duvara yaslamış, kollarını göğsünde kavuşturmuş haldeyken. Yeşil hareleri her zamanki gibi alaycı, ukala lakin bir o kadar da korumacı bakıyordu. "Korku, insanı hayatta tutar. En azından ilk görevinde takım elbisenin içine kusmadın, bence bu koca bir başarı."
Yağız'ın bu sivri dilli takılmasına karşılık İlker ensesini kaşıyarak gülerken, Fırat çayından bir yudum alıp lafa girdi.
"Bizim görevimiz çok daha sterildi şükürler olsun." dedi Fırat, her zamanki doktor soğukkanlılığıyla. Bakışlarını, hemen yanındaki tekli koltukta oturan Ece'ye çevirdi. "Kriz Masası'nın yönlendirmesiyle alt kata indiğimizde, Ece Komiser ile mükemmel bir eşzamanlı atış gerçekleştirdik. Anatomik olarak kusursuzdu. Hedeflerin medulla oblongata bölgesine isabet eden mermiler, bilinçlerini saniyenin onda biri kadar bir sürede kapattı. Ses çıkarmalarına dahi fırsat kalmadı."
Ece, Fırat'ın bu aşırı tıbbi, duygusuz anlatımı karşısında gözlerini devirdi. Dudaklarında yorgun bir tebessüm belirdi.
"Cerrah, şu çatışma anlarını araştırma tezi gibi anlatmaktan ne zaman vazgeçeceksin cidden çok merak ediyorum!" dedi, başını iki yana sallayarak. "Alt tarafı iki tane iri kıyım mafya bozuntusunu indirdik. Anatomik kusursuzlukmuş! Sok anda omzum sızlamasa, ikinci adamı da tek başıma hallederdim. Sen çok yavaş nişan alıyorsun, hep böyle nefes egzersizini beklersek işimiz var valla."
Fırat, Ece'nin bu çıkışına karşılık anında savunmaya geçti. Çatık kaşlarının altında gizleyemediği, tatlı bir inatlaşma yatıyordu.
"Yavaş nişan almıyorum Komiserim!" diye düzeltti Fırat, ciddiyetini hiç bozmadan. "Sadece rüzgarı, namlu sapmasını ve merminin balistik yörüngesini hesaplıyorum. Sen fazla fevrisin. Omzunun sızladığını da adım gibi biliyordum. O kadar da sordum ve uyardım. Bir sonraki sefere öncü pozisyonu kesinlikle bende, itiraz kabul etmiyorum."
"Emredersin!" diye mırıldandı Ece, alaycı bir şekilde asker selamı vererek. İkili arasındaki bu profesyonel, zıt lakin son derece senkronize iletişim; odadaki herkesin yüzünde ufak tefek tebessümler yaratmıştı.
Tam o esnada, odanın diğer köşesinden, Bora'nın gür, serseri kahkahası yükseldi. Siyah tişörtünün kollarını dirseklerine kadar kıvırmış, geniş omuzlarını arkasındaki duvara yaslamıştı. Acı kahve gözleri, hemen karşısında bacak bacak üstüne atmış, çayını son derece asil bir yudumla içen Selin'e sabitlenmişti.
"Siz bir de asıl Kraliçe'nin şovunu görecektiniz!" dedi, sesini bütün odaya duyurarak. "Kapıyı patlatmadan saniyeler evvel, koridordan iki tane izbandut gibi koruma geldi. Ben tam kablolarla uğraşırken, bizim sosyete güzeli karanlığın içinden bir fırladı! Adamın şakağına bıçağın kabzasıyla bir vuruşu vardı, yemin ederim Hollywood filmlerinde böyle estetik bir dövüş sahnesi çekilmemiştir. İkinci adamın boynuna bacaklarını dolayıp yere yıktığında, şifreli kapıyı patlatmayı unutup bu manzarayı izleyesim geldi resmen!"
Selin, Bora'nın bu abartılı, hayranlık dolu anlatımı karşısında çay bardağını ufak sehpaya kibarca bıraktı. Zümrüt yeşili gözlerini Pusat'a çevirdiğinde, bakışlarındaki tehlikeli kıvılcım herkesin dikkatini çekmişti.
"Abartmayı kes Serseri Mayın!" dedi, sesini bilerek düz ve mesafeli tutarak. "Sıradan bir yakın dövüş tekniğiydi sadece. Ayrıca sen beni izlemek yerine işine odaklansaydın keşke! İkinci adamın üzerine fırlattığın boş şarjör az kalsın kafama isabet edecekti. Zor kurtardım. Zamanlaman berbattı."
Bora hiç istifini bozmadan, aksine daha da keyiflenerek sırıttı.
"Zamanlamam kusursuzdu bir kere!" diye karşılık verdi, genç kadına doğru çapkın bir göz kırparak. "Şarjörü bilerek adamın alnına nişanladım. Senin kusursuz dövüş yeteneğini gölgelememek adına kendimi geri plana attım diyelim. Benim yanımdayken sırtının yere gelmeyeceğini bir kez daha kanıtladım bence. Her zaman arkandayım."
Selin hafifçe öksürerek bakışlarını kaçırdı. Bora'nın bu herkesin içinde kurduğu, alt metni oldukça yüklü cümleler, genç kadının asil maskesini hafifçe sarsıyordu.
"Arkamda durmak yerine kapıları zamanında patlatmayı öğrenirsen çok daha mutlu olurum Boracığım." diye kestirip attı, çay bardağına yeniden uzanarak.
Dinlenme odasındaki bu tatlı, enerjik atışmalar devam ederken; kapıdan içeri giren Volkan ve Yiğit, ellerindeki kuruyemiş tabaklarıyla muhabbetin tam ortasına dalıverdiler. İkisi de operasyonun ciddiyetinden tamamen sıyrılmış, lise öğrencileri gibi kıkırdaşıyordu.
"Abi var ya yemin ederim!" dedi Volkan, ağzına bir avuç leblebi atarken. "İlker sunucu odasına daldığında güvertede kopardığımız yaygara çok komikti! Yiğit havaya üç el ateş edince, o kodaman mafya babaları, baronlar falan var ya... Şampanya kadehlerini bırakıp yerlerde sürünmeye başladılar! Ütülü pantolonlarıyla yerleri sildiler resmen! Bir tanesi 'Vurmayın, ne isterseniz vereyim' diye ağlıyordu. Yeraltı dünyasının hali buysa, biz dükkanı kapatıp gidelim!"
Yiğit de Volkan'a katılarak gülmeye başladı.
"Gerçekten rezaletti. Şahika Müdürüm bir tanesinin diz kapağına kurşunu basınca, salondaki diğer yılanların hepsi süt dökmüş kediye döndü. Hiçbiri silahını çekmeye cesaret edemedi. Çerez gibi topladık hepsini."
İkilinin bu laubali, operasyonu adeta bir mahalle kavgası gibi basite indirgeyen halleri; odanın tam köşesinde sessizce çayını yudumlayan Toprak'ın radarından kaçmadı. Çay bardağını yavaşça masaya bıraktı. Üzerindeki taktik tişört, kaslı ve iri gövdesini sımsıkı sarıyordu. Yüzünde hiçbir duygu belirtisi yoktu. Sadece dümdüz, robotik ve buz gibi bir ifadeyle Volkan'a doğru döndü.
"Gençler!" dedi Toprak, sesini zerre kadar yükseltmeden. Tonlamasındaki o tehlikeli ve keskin tını; odadaki bütün kahkahaları saniyeler içinde bıçak gibi kesmeye yetti. "Şu an sergilediğiniz lakayt tavır ve karşınızdaki düşman unsurlarını küçümseyen bu sığ yaklaşımınız; beyninizin frontal lobundaki muhakeme yeteneğinin ne derece az gelişmiş bulunduğunun en bariz kanıtı."
Volkan'ın ağzındaki leblebiler resmen boğazına dizildi. Öksürerek yutkunmaya çalıştı.
Toprak, sözlerine aynı nezaket ve öldürücü soğukkanlılıkla devam etti.
"Güvertesinde bulunduğunuz şahıslar, yıllardır devletin bütün kurumlarına sızmış, binlerce insanın kanına girmiş, acımasız cinayet şebekelerinin liderleri. Verdikleri anlık panik tepkisini bir zafiyet olarak algılamak, sahada ölümcül bir hata yapmanıza zemin hazırlar. Düşman ağlıyor dahi olsa namlunuzu indirmeyeceksiniz. Şayet operasyonun ciddiyetini idrak edemeyecek kadar düşük bir algı seviyesine sahipseniz, Sancak Timi'nin taarruz gücünden derhal ayrılıp arşiv dairesinde evrak düzenleme görevine geçişiniz için dilekçenizi bizzat hazırlayabilirim. Ne dersiniz? Devam edecek misiniz?"
Dinlenme odasına derin, buz gibi bir sessizlik çöktü.
Toprak'ın bu son derece kibar(!) sözcüklerle bezeli yalnız bir o kadar da ağır fırçası; Volkan'ı kelimenin tam anlamıyla yerin dibine sokmuştu.
Yağız, duvara yaslandığı yerden gülerken Bora muzipçe sırıtıyordu.
Volkan kıpkırmızı bir yüzle başını eğdi.
"Anlaşıldı Toprak Komiserim. Haklısınız, cıvıttık biraz. Kusura bakmayın."
Bense bir köşede oturmuş, timin bu muazzam dinamiklerini izliyordum. Gözlerim ara sıra Yağız'a kayıyordu. Etrafı süzüyor ancak benden tarafa zerre kadar bakmıyordu. Sanki bakışlarımı hissetmiş gibi aniden başını bana doğru çevirdi. Göz göze geldiğimiz saniyede, ikimizin de nefesi çok ufak, milimetrik bir düzeyde sekteye uğradı. Yeşil harelerinde, sadece benim çözebileceğim kadar derine gizlenmiş o tanıdık ifade parladı. Gözlerini benden kaçırmadı. Aksine, çenesini hafifçe dikleştirerek, meydan okuyan lakin bir o kadar da sıcacık bir bakışla yüzümü ezberlemeye devam etti. Dudaklarımda buruk, zafer kazanmış bir tebessüm yeşerirken, başımı hafifçe eğerek çayımı yudumladım.
Biliyordum...
Çelik zırhlarında çoktan gedikler açılmıştı.
Timin içindeki bu neşeli, tatlı sert atışmaların ve zafer sarhoşluğunun hüküm sürdüğü dakikalar; dinlenme odasının ağır çelik kapısının büyük bir hızla, duvara çarparak açılmasıyla saniyeler içinde paramparça oldu.
Hepimiz aynı anda irkilerek kapıya döndük.
Gürkan Başkomiser, yüzünde kan kalmamış, bembeyaz ve dehşet dolu bir ifadeyle kapının eşiğinde dikiliyordu.
Nefes nefeseydi. Elindeki siyah telsizi o kadar sıkı kavramıştı ki, parmak boğumları bembeyaz olmuştu. Kravatı gevşemiş, saçları dağılmıştı. Onu daha önce hiç bu kadar sarsılmış, bu kadar kontrolünü kaybetmiş bir halde görmemiştik.
Odadaki bütün neşe, bütün kahkahalar saniyeler içinde buharlaşıp yerini dondurucu bir gerilime bıraktı.
Turan abi, elindeki çay bardağını masaya sertçe bırakıp hemen ayaklandı.
"Başkomiserim?" dedi Yağız, duvardan ayrılarak hızla öne doğru bir adım atarken. Sesi, yaklaşan fırtınanın habercisi gibi kalındı. "Ne oldu? Simsar'ı güvenli odaya almıştık en son, sorgusu mu ters gitti yoksa?"
Gürkan Başkomiser, yutkunmaya çalıştı ancak boğazındaki düğüm kelimelere izin vermiyor gibiydi. Gözlerini tek tek hepimizin üzerinde gezdirdi. Bakışlarında saf bir çaresizlik, ağır bir yenilgi hissi yatıyordu.
"Kutlamayı kesin arkadaşlar." dedi, sesi çatallı ve titreyerek çıkıyordu. Dinlenme odasının duvarlarına çarpan her bir hecesi, içimize işleyen birer buz parçası gibiydi. "Derhal teçhizatlarınızı kuşanın. Bütün operasyon... Bütün baskınımız koskoca bir tiyatrodan ibaretmiş."
Nefesim kesildi. Oturduğum koltukta adeta taş kesildim.
Odadaki herkesten aynı anda şaşkınlık dolu nidalar yükseldi.
"Ne tiyatrosu Başkomiserim?" diye sordu Fırat, kaşlarını sonuna kadar çatarak.
"Adamı bizzat geminin alt katında, ağır silahlı korumaların ortasında enselendik. Bütün dosyalar, bütün yasadışı transfer evrakları İlker'in kopyaladığı flaş bellekte mevcut!"
Gürkan Başkomiser, yumruğunu dinlenme odasının ahşap kapısına öyle bir şiddetle geçirdi ki, kapının kasası sarsıldı.
"Evraklar sahte! Tamamı sahte!" diye kükredi, çaresizliği öfkeye dönüşürken. "Sorgu odasındaki şerefsizi biraz hırpalayınca ötmeye başladı. İçerideki adam, Simsar değilmiş! Sadece bir dublörmüş. Sıradan bir piyon! Gerçek hedefin sesi dahi yok ortada!"
Odadaki bütün oksijen saniyeler içinde tamamen tükenmiş gibiydi. Kalp atışlarım kulaklarımda gümbürdemeye başladı.
"Çakma Simsar mı?" dedi Bora, inanamayarak. Gözleri dehşetle irileşmişti. "Nasıl yani? Bütün o koruma ordusu, kapalı devre kameralar, geminin rotası... Hepsi bizim için hazırlanmış bir oyun muydu?"
"Oyun kelimesi hafif kalır Pusat!" dedi Gürkan Başkomiser, dişlerini sıkarak. "Adam, karargahımızı başımıza yıkmakla kalmamış; bir de sahte bir şov hazırlayıp bizi bizzat kendi ellerimizle Poseidon gemisine çekmiş. Kendi dublörünü yakalatıp devletin aklıyla alay ediyor! Göz göre göre bizimle dalga geçiyor!"
Yağız'ın çenesi öyle bir kasıldı ki, kemiklerinin çatırtısı sessiz odada duyulacak raddeye geldi. Yeşil hareleri, saniyeler içinde saf ve karanlık bir cinayet mahalli haline büründü. Sağ elini yumruk yapıp, yanındaki masanın yüzeyine şiddetle indirdi.
"Şerefsiz!" diye kükredi, sesi adeta Karargahın temellerini sarsıyordu. "Bizi oyalıyor! Biz burada sahte bir baronla uğraşırken, asıl yılanın başı kim bilir hangi deliğe girdi, hangi kanlı planı devreye soktu!"
Toprak Komiser, yüzündeki o sarsılmaz maskeyi yeniden kuşandı. Hızla silah kılıfını beline takarken, soğukkanlı sesini dinlenme odasına bir kez daha duyurdu.
"Emirlerinizi bekliyoruz Başkomiserim!" dedi, net ve keskin bir tonda.
"Karşımızdaki şebekenin istihbarat ağı beklediğimizden çok daha derin. Dublörün kimliğini sorgulayıp, asıl şahsın izini bulana kadar sahayı dar edeceğiz. Bize bir isim veya bir ipucu verdi mi?"
Gürkan Başkomiser başını iki yana salladı. Çaresizliğin en acı tonu sesine yansımıştı.
"Hiçbir şey." dedi Başkomiser. "Adam, Simsar'ın gerçek yüzünü hiçbir zaman görmediğini, emirleri sadece şifreli dijital mesajlarla aldığını söylüyor. Kim olduğunu kimse bilmiyor. Adam bir hayalet! Tam bir hayalet! Ve biz, bir hayaleti kovalarken kendi gölgemizde boğulmak üzereyiz."
Dinlenme odasındaki zafer havası, yerini zifiri ve korkunç bir karanlığa bırakmıştı. Sadece bir aydır birlikte olan bu tim, hayatlarının en büyük kumpasının tam ortasına düştüklerini yeni yeni idrak ediyordu.
Simsar...
Kimsenin yüzünü bilmediği, kendi adamlarına bile silüetler ardından seslenen bu karanlık şeytan, devlete karşı koca bir satranç oynamaya devam ediyordu.
Ve biz, daha ilk hamlede şah çekildiğimizi son derece acı bir yolla öğrenmiştik.
Gözlerimi Yağız'a çevirdiğimde, gözlerindeki o parçalanmış öfkeyi gördüm. İkimiz de aynı şeyi düşünüyorduk.
Bu savaş basit bir polis-mafya çatışması değildi.
Bu, bizi tonlarca betonun altına gömen o karanlık elin ta kendisiydi.
Sancak Timi'nin en uzun, en acımasız ve en karanlık gecesi, asıl şimdi başlıyordu.
...
İnsanoğlunun en büyük yanılgısı, karanlıkta gördüğü ilk gölgeyi asıl düşman sanmasıdır.
Işığı yaktığınızda, kovaladığınız karaltının sadece bir yansımadan ibaret bulunduğunu görmek; bedeninize saplanan bir kurşundan çok daha büyük
bir yıkım yaratır.
Yeni Karargahın eksi üçüncü katındaki geniş, beyaz florasanlarla aydınlatılmış devasa brifing odasında, Sancak Timi'nin üzerine çöken o ölümcül sessizlik tam olarak bu yıkımın eseriydi.
Devasa, oval masanın etrafında toplanmıştık. Hiçbirimizin üzerinde üniforma yoktu; çatışmanın ve yıkımın izlerini taşıyan sivil kıyafetlerimizle, yorgun argın sandalyelerimize çökmüştük.
Havanın içindeki gerilim öylesine yoğundu ki, nefes almak bile göğüs kafesimizi sızlatıyordu.
Masanın en başında Turgut Müdür, ellerini önünde kavuşturmuş, yüzündeki asırlık devlet ciddiyetiyle dimdik duruyordu.
Hemen sağında Şahika Müdür, siyah bir takım elbiseyle değiştirmiş, elindeki kalın dosyayı masanın üzerine bırakmıştı.
Gürkan Başkomiser ise masanın diğer ucunda, devasa dijital ekranın önünde bir ileri bir geri adımlıyor; sinirden seğiren çenesini gizlemeye dahi gerek duymuyordu.
"Bir dublör..." diye mırıldandı Fırat, sessizliği bozan ilk kişi olarak. Sesi, tıbbi bir vakayı inceliyormuş gibi soğuk yalnız bir o kadar da hayal kırıklığıyla doluydu. "Bunca hazırlık, koca bir gemi, etraftaki onca yeraltı baronu... Hepsi sadece bir piyonu korumak için mi dizayn edilmişti?"
Şahika Müdür, masanın üzerindeki siyah dosyayı yavaşça açtı. İçinden çıkardığı birkaç fotoğrafı masanın ortasına doğru itti.
"Karşımızdaki şebekenin zekasını hafife aldık." dedi, sesindeki o asil, tavizsiz otoriteyle. "Sorgu odasındaki şahsın kimlik tespiti tamamlandı. Adı Rıza. Yeraltı dünyasında 'Gölge Simsar' olarak bilinen, asıl hedefin sadece ayak işlerini yürüten ve sahada yüzü görünen bir taşeron. Simsar'ın gerçek kimliğini, yüzünü, yaşını, hatta cinsiyetini dahi bilmiyor. Emirleri, karanlık web üzerinden şifreli, tek kullanımlık dijital frekanslarla alıyor. Poseidon yatındaki bütün o tiyatro, Sancak Timi'ni açık hedef haline getirmek ve asıl operasyonlarını perdelemek için kurulmuş bir tuzaktı."
Gürkan Başkomiser adımlarını durdurup, ellerini masanın kenarına sertçe dayadı. Gözlerindeki öfke, Karargahın enkazından kurtulan bir adamın haklı isyanıydı.
"Bizi kendi kurduğumuz oyunun içinde boğmaya çalışıyorlar!" diye kükredi. "Karargahımızı başımıza yıkıp, ardından 'Gelin beni burada yakalayın' diyerek koca bir filoyu denizin ortasına çekiyorlar. Asıl şeytan kim? Nerede saklanıyor bu adam? Yüzü olmayan bir hayaletle nasıl savaşacağız?"
Masanın hemen sol çaprazımda oturan Yağız, dirseklerini masaya dayayıp ellerini çenesinin altında birleştirdi. Yeşil harelerindeki serseri parıltı tamamen silinmiş, yerini salt bir katilin soğukkanlı odaklanması almıştı.
"Hayalet diye bir şey yoktur Başkomiserim!" dedi, sesi brifing odasının soğuk duvarlarına çarparken. "Sadece henüz ışığı doğru yere tutmayı başaramadığımız silüetler vardır. İz bırakmayan hiçbir sistem, hiçbir lider mevcut değildir. Poseidon yatından kopyaladığımız sunucu verileri, sahte bile olsa bize bir kapı aralayacaktır. Dublörün kullandığı şifreli iletişim kanallarını, para transferlerinin ulaştığı son durakları Kriz Masası'nda satır satır, kod kod ayıklayacağız. Dijital dünyada attıkları her adımı birer birer geriye doğru takip edeceğiz. Eninde sonunda bir açık verecekler."
Yağız'ın bu kararlı, sarsılmaz cümleleri, masadaki gerginliği bir nebze olsun dindirmeyi başarmıştı. Turgut Müdür, ağır ağır başını sallayarak sözü devraldı.
"Gölge haklı." dedi Turgut Müdür, masadaki herkese tek tek bakarak. "Düşman, bizi psikolojik olarak çökertmeye çalışıyor. Bundan sonraki süreçte, sahada körü körüne operasyon yapma devri kapanmıştır. Tamamen pasif izleme ve istihbarat toplama evresine geçiyoruz. Bakanlık ile bizzat görüştüm. Üst kademeden gelecek yeni, teyitli istihbarat dosyaları elimize ulaşana dek sahaya inmeyeceğiz. Hedefin finansal ağını, uluslararası bağlantılarını, içimizdeki olası köstebekleri tespit etmek için tam bir sessizlik yemini edeceğiz. Fırtına öncesi sessizliği biz yaratacağız."
Toprak Komiser, yüzündeki o mimiksiz, heykelsi ifadeyle hafifçe öne eğildi.
"Pasif izleme evresinde timin güvenliği nasıl sağlanacak Müdürüm?" diye sordu. "Karargahımızın yerle bir edildiği gerçeğini göz önüne alırsak, düşmanın dışarıdaki sivil hayatlarımıza, evlerimize saldırma ihtimali yüzde yüzdür. Timin dağınık kalması büyük bir güvenlik zafiyeti doğurur."
Turgut Müdür, Toprak'ın bu rasyonel tespitine karşılık dudaklarında ince bir tebessümle geriye yaslandı.
"İşte tam olarak bu yüzden, dışarıdaki bütün sivil hayatlarınızı şu saniye itibarıyla askıya alıyorsunuz arkadaşlar." dedi Turgut Müdür, otoriter bir ses tonuyla. "Sancak Timi'nin güvenliğini eski karargahta da sağladığımız gibi destek ekibimizi de artık doğrudan yerleşkemizin duvarları içine alıyoruz."
Gürkan Başkomiser, cebinden çıkardığı bir listeyi masanın üzerine açarak konuya açıklık getirdi.
"Yeni yerleşkemiz sadece yeraltı sığınaklarından, brifing odalarından ve cephaneliklerden ibaret değil." dedi, hafifçe sırıtarak. "Yerleşkenin arka bahçesinde, yüksek güvenlikli duvarlarla çevrili, son derece izole dört adet lojman binası mevcut. İnşaatları ve tefrişatları bizzat Şahika Müdürümün gözetiminde tamamlandı. Operasyonun selameti, istihbaratın gizliliği ve en önemlisi kendi can güvenliğiniz için; fırtına dinene dek bu lojmanlarda, hep bir arada konaklayacaksınız."
Gürkan Başkomiser elindeki listeyi havaya kaldırdı. "Şimdi beni iyi dinleyin. Lojmanların dağılımı şu şekildedir: Birinci lojman binası, tamamen ailesi ile birlikte yaşayacak personellere ayrılmıştır. Turgut Müdürüm, Turan Komiser ve ben; ailelerimizle birlikte altlı üstlü bu binadaki dairelerde konaklayacağız."
Şahika Müdür devam etti.
"Üçüncü lojman binası, tamamen bekar personelin paylaşımına sunuldu. Daireler üçer kişiliktir. Birinci dairede; Fırat, İlker ve Bora kalacak."
"Ne?!" diye feryat etti Bora, saniyeler içinde yerinden fırlayarak. Gözleri dehşetle açılmıştı. "Müdürüm, gözünüzü seveyim bari bu sefer yapmayın! Cerrah ile aynı evde kalınır mı hiç? Adam çoraplarını bile renk kodlarına göre katlıyor! Eve girerken bizi dezenfektan havuzuna sokar bu! Benim özgür ruhum bu steril ortamda boğulur, kurur giderim yemin ederim!"
Fırat, Bora'nın bu dramatik isyanına karşılık yüzündeki ciddiyeti zerre bozmadan çayından bir yudum aldı.
"Kendi dağınıklığını ve hijyen yoksunluğunu, benim düzenli yaşam tarzıma saldırmak için bir bahane olarak kullanman son derece ilkel bir savunma mekanizması Pusat." dedi Fırat, buz gibi bir sesle. "Ayrıca merak etme, dairenin ortak kullanım alanlarında hijyen kurallarına uyduğun sürece, kişisel odanda istediğin kadar bakteri üretebilirsin. Seni karantinaya almak ilk tercihim olacaktır zaten."
Bora ellerini yüzüne kapatarak dramatik bir iç çekerken, Gürkan Başkomiser gülmesini zor tutarak listeyi okumaya devam etti.
"İkinci daire." dedi. "Toprak, Yiğit ve Volkan."
Bu sefer feryat etme sırası Volkan'daydı. Genç komiser, oturduğu sandalyede resmen küçüldü. Korku dolu gözlerle hemen çaprazında oturan, yüzünde hiçbir mimik barındırmayan Toprak'a baktı.
"Başkomiserim..." diye kekeledi Volkan, sesi titreyerek. "Beni resmen idam mangasının önüne atıyorsunuz. Toprak Komiser ile aynı evde yaşamak demek, sabah beşte tam teçhizatlı şınav çekmek, akşam yemeğinde protein tozundan başka bir şey tüketmemek demek! Adamın evinde televizyon bile yoktur eminim, duvarlara bakıp mermi yörüngesi hesaplıyordur boş vakitlerinde!"
Toprak, Volkan'ın bu sızlanmaları karşısında ağır ağır başını çevirdi.
"Volkan." dedi Toprak, kelimelerin üzerine basa basa. "Birlikte yaşayacağımız habitatın kurallarını henüz belirlememiş olmamıza rağmen, zihnimde oluşturduğum taslak programda; Ev içindeki iletişimimizi günde maksimum yüz kelimeyle sınırlandırmayı planlıyorum. Şimdiden kelime dağarcığını buna göre filtrelemeye başlasan iyi edersin."
Volkan başını masaya gömerken, odadaki herkes kahkahalara boğuldu. Turgut Müdür bile bıyık altından gülüyordu.
"Son olarak, üçüncü daire." diyerek listeyi tamamladı Gürkan Başkomiser. "Sancak Timi'nin kadınları; Ece, Selin ve Gökçe Komiser'e ayrıldı. Üçünüz yine birlikte kalacaksınız."
Ece, Selin ve ben aynı anda birbirimize bakıp, yüzlerimize yayılan eşsiz bir rahatlama ve dayanışma tebessümüyle başlarımızı salladık. Erkeklerin o bitmek bilmeyen kaosundan uzak, kendi güvenli, asil ve huzurlu kalemizi burada da birlikte kuracaktık.
Selin, zümrüt yeşili gözlerini Bora'ya çevirip kışkırtıcı bir şekilde gülümsedi.
"En azından bizim dairemizde çorap tartışması yahut sabahın beşinde şınav cezası olmayacak. Son derece elit, medeni bir ortamda operasyon stratejilerini tartışacağımıza eminim."
"Tabi tabi!" diye mırıldandı Bora, kollarını kavuşturarak. "Sizin dairenizden çıkacak dedikodunun desibeli, makine dairesindeki patlamayı bastırır eminim. Dışarıdan asil kraliçeler, içeriden tam bir kız meslek lisesi!"
Selin'in yeşil harelerinden tehlikeli bir kıvılcım sıçradı. "C4 kalıbını yutmak istemiyorsan, o geveze çeneni kapatman senin sağlığın açısından çok daha faydalı olur Serseri Mayın."
"Peki ya ikinci lojman binası?" diye sordu İlker, merakla araya girerek. "Orası kimlere tahsis edildi?"
Turgut Müdür, ellerini masada birleştirip ciddiyetle yanıt verdi.
"İkinci bina, durumun hassasiyeti ve görev tanımları gereği özel olarak ayrıldı." dedi Turgut Müdür. "Şahika Müdürüm birinci dairede, bizzat istihbarat ağını kendi evinden, izole bir şekilde yönetmek üzere kalacak. İkinci dairede Karan Amir ikamet edecek. Hastaneden taburcu olduğunda doğrudan oraya geçiş yapacak, tedavisine evde devam edilecek. Üçüncü daire ise Yağız Komiser'e tahsis edildi."
Başımı anında hızla Yağız'a çevirdim.
Yine tek başına mı kalacaktı?
Neden diğerleriyle aynı binada değildi?
Gürkan Başkomiser, Yağız'a kısa bir bakış atıp akıllardaki o soruyu daha biz sormadan yanıtladı.
"Yağız Komiserin kalacağı dairede dijital operasyonların, derin web sızmaları ve sistemlerin yüksek güvenlikli olacağı tamamen bağımsız bir sunucu odası olacak. Dairesinin bir odası tamamen Kriz Masası'nın mini bir kopyasına çevrildi. Bu nedenle tek kalacak."
Yağız, bu açıklamaya karşılık hiçbir tepki vermedi. Sadece başını hafifçe sallayarak onayladı.
"Dağılabilirsiniz arkadaşlar." dedi Turgut Müdür, ayağa kalkarak. Toplantının bittiğini resmen ilan etmişti. "Eşyalarınızı lojmanlara taşıyın. Yarın sabah erkenden Kriz Masası'nda, yeni istihbarat raporlarını incelemek üzere toplanıyoruz. Hepinize iyi istirahatler."
Sandalye gıcırtıları, toplanan dosyaların hışırtısı ve yorgun adımların sesi brifing odasını doldururken; herkes kendi dairesine geçmek, günlerin getirdiği uykusuzluğu sıcak bir duşla atmak üzere ayaklandı.
Ece ve Selin'le birlikte koridora doğru yönelmiş, kendi dairemizin planını yapmaya başlamıştık. Tam kapıdan çıkmak üzereyken, sırtımda hissettiğim o yoğun, tanıdık ağırlıkla adımlarım istemsizce yavaşladı.
Başımı usulca omuzumun üzerinden geriye doğru çevirdim.
Yağız, masanın diğer ucunda dimdik ayakta duruyordu. Diğerleri odadan çıkarken, ellerini siyah pantolonunun ceplerine sokmuş, yeşil harelerini doğrudan bana sabitlemişti. Göz göze geldiğimizde, başını milimetrik bir açıyla sağa doğru eğdi ve gözlerini kasten, yavaşça kısıp açtı.
Bu bakış...
Bu baş hareketi...
Zihnimin duvarlarında tozlu anılar yankılandı.
Akademinin soğuk koridorlarında, komiserlerin gözünden kaçmak, "gizli buluşma" ayarlamak için kullandığı o meşhur, sessiz şifreydi bu.
'Dışarı gel, arka bahçeye. Konuşmamız lazım.' Diyordu.
Nefesim boğazıma dizildi.
Neden şimdi?
Bütün bu kaosun, sahte baronların, lojman dağılımının arasında benimle ne konuşmak istiyordu?
"Siz önden gidin." dedim Ece ve Selin'e dönerek, sesimi bilerek düz ve yorgun tutmaya çabalayarak. "Benim içeride yedeklediğim ufak bir flaş bellek kalmış. Onu alıp geliyorum hemen, siz daireyi seçin."
Ece başını sallayarak Selin'le birlikte koridorda gözden kayboldu.
Derin bir nefes aldım. Üzerimdeki sivil kazağın eteklerini çekiştirerek, brifing odasının tersi istikametine, yerleşkenin karanlık ve ıssız arka bahçesine doğru yürümeye başladım.
Gece yarısının dondurucu ayazı, yüzüme keskin bir bıçak gibi çarpıyordu. Arka bahçenin yüksek güvenlikli, devasa beton duvarlarının dibinde, sadece cılız bir sokak lambasının aydınlattığı o kör noktaya ulaştım. Kollarımı göğsümde kavuşturup beklemeye başladım.
Çok geçmeden, karanlığın içinden o tanıdık, ağır ve kendinden emin postal sesleri duyuldu. Yağız, elleri ceplerinde, sargılı göğsünün üzerine giydiği ince siyah tişörtüyle gölgelerin arasından süzülüp tam karşıma dikildi. Rüzgar, saçlarını alnına doğru dağıtmıştı. Yüzünde, az evvelki o sert komiser maskesinden eser yoktu; sadece geçmişten kopup gelmiş, serseri ve tanıdık bir adam duruyordu karşımda.
İçimdeki o devasa karmaşayı, kalbimin göğüs kafesimi döven ritmini gizlemek adına; çenemi inatla dikleştirip en ters, en aksi maskemi yüzüme geçirdim.
"Ne oldu?" diye sordum, sesime bilerek soğuk, huysuz bir tını katarak. "Niye çağırdın beni? Lojmanlara dağılıyorduk ne güzel dinlenmeye, oyalıyorsun burada beni. Uyku gözümden akıyor zaten."
Yağız, bu aksi tavrım karşısında zerre kadar bozulmadı. Aksine, dudaklarının kenarında o kışkırtıcı, dünyaları yakan yamuk sırıtışı belirdi. Sağ elini cebinden çıkarıp ensesindeki saçları yavaşça karıştırdı.
"Vay be..." diye mırıldandı, yeşil harelerindeki o muzip, tehlikeli parıltıyla doğrudan gözlerimin içine bakarak. "Yedi koca yıl geçti, dünyanın en ağır teçhizatlarını kuşandık, Karargahlar yıktık, baronlar avladık... Yine de şu ufacık, sessiz kafa işaretini milisaniyesinde çözmeyi başarabiliyorsun. Hala anlıyorsun benim dilimden, ha Aladağlı?"
Yanaklarımın gecenin ayazına inat alev alev yandığını hissettim. Bu kadar açık, bu kadar geçmiş kokan bir giriş yapmasını beklemiyordum. Kendimi toparlamak için zihnimdeki bütün savunma kalkanlarını anında devreye soktum.
"Asıl sen kendine şaşır istersen Emirdağlı!" diye karşılık verdim, kollarımı göğsümde biraz daha sıkı kavrayarak. "Koskoca komiser olmuşsun, devletin en gizli timinde görev yapıyorsun... Yine de ergen akademi öğrencileri gibi köşelerde kafa göz işareti yapmayı aklında tutmuşsun. Ben sadece eski bir alışkanlık refleksine yenik düştüm, hepsi bu."
Yağız'ın sırıtışı daha da genişledi. Üzerime doğru çok yavaş, tehditkar lakin bir o kadar da çekici bir adım attı. Aralarındaki mesafe daraldığında, burnuma dolan o tanıdık barut ve temiz hastane sabunu kokusu, zihnimi darmadağın etmeye yetiyordu.
"Refleks ha?" dedi, sesini kadife gibi yumuşatıp fısıltıya dönüştürerek. "Bugün Kriz Masası'nda, benim elim kazara kalemliğe çarpınca verdiğin o refleksler, attığın o keyifli kahkahalar falan... Hepsi geçmişten kalan basit birer alışkanlıktı yani, öyle mi? Benim ufacık bir paniğim bile seni bu kadar eğlendirmeye yetiyor demek ki."
Konunun buraya geleceğini adım gibi biliyordum.
Yutkundum.
Bakışlarımı kaçırmadan, yeşil harelerine inatla dikildim.
"Eğlenmek benim en doğal hakkım." dedim, sesimi jilet gibi keskin tutmaya çalışarak. "Koca Sancak Timi'nin Gölge'si, yere birkaç kalem düştü diye suçüstü yakalanmış lise talebesi gibi panikliyorsa; ben buna gülerim kusura bakma, affetmem. Şimdi daha fazla uzatma da sadede gel. Beni buraya eski anıları yad etmek veya kalemlik muhabbeti yapmak için çağırmadın herhalde."
Yağız'ın yüzündeki muzip ifade, benim bu sert çıkışımla beraber saniyeler içinde buharlaştı. Başını hafifçe yere eğip derin bir nefes aldı.
"Haklısın." dedi, sesindeki bütün oyuncu tınıyı silerek. "Seni buraya atışmak için çağırmadım. Bir teklifim var."
"Ne teklifi?" diye sordum, kaşlarımı çatarak.
Rüzgarda uçuşan saçlarını geriye doğru itti. "Karan..." dedi, kelimenin üzerine ağır bir vurgu yaparak. "Hastanede, yoğun bakımdan normal odaya alındı. Bilinci açıkmış, doktoru az evvel mesaj attı. Bacağı epeyce kötü durumdaymış. Kardeşim benim! Karargah enkazında kendi canını hiçe sayıp senin üzerine kapaklandı. Koca bir beton bloğunun ağırlığını bacağında taşıdı."
Boğazıma koca bir yumru oturdu. Karan'ın o karanlık dehlizde, "Size bir can borcum var" diyerek kendi bedenini bana siper edişi zihnimde canlandığında, gözlerimin dolmasına engel olamadım.
Yağız sözlerine devam etti. "Bu gece, bütün tim yorgunluktan sızıp kalmadan evvel... İkimiz, beraber hastaneye gidelim diyorum. Karan'ı ziyaret edelim. Moral verelim. Ancak... Senden bir ricam var."
"Ne ricası?" diye fısıldadım, sesimdeki titremeyi gizleyemeyerek.
"Kısa bir süreliğine..." dedi, elini uzatıp sanki aramızdaki o görünmez ateşi söndürmek istercesine havada tutarak. "Sadece bu ziyaret boyunca; aramızdaki bütün o kavgayı, didişmeyi, iğneleyici sözleri kapının dışında bırakalım. Ateşkes ilan edelim. Birbirimize karşı samimi yahut aşık rolü yapmamıza da gerek yok. Sadece nötr kalalım. Saygılı, sakin iki silah arkadaşı gibi davranalım. Karan'ın odasında hır gür çıkarmayalım. Çocuk zaten canıyla cebelleşiyor, bir de bizim gerginliğimizi çekmesin. Bizi yan yana, omuz omuza görmek onun moralini düzeltecektir eminim."
Bu teklif karşısında afalladım.
Yağız Mert Çağlayan, bizzat kendisi bana "ateşkes" teklif ediyordu.
İçimdeki o kırgın, duvarları kalın kadın hemen itiraz etmek, "Seninle aynı arabaya bile binmem" diyerek kestirip atmak istedi.
Zira onunla daracık bir alanda, üstelik kavga etmeden, nötr bir şekilde yan yana durmak; kavgadan çok daha tehlikeli, çok daha savunmasız bir eylemdi.
Dudaklarımı aralayıp "Hayır" demek üzereydim ki...
Zihnimde yankılanan tek bir cümle beni durdurdu: Benim yüzümden o sedyede yatıyor.
Karan, o enkazda beni korumasaydı...
Derin bir nefes aldım. Çenemi sıktım. Yağız'ın gözlerinin içine, bütün ciddiyetimle baktım.
"Tamam. Kabul ediyorum." dedim, sesimi olabildiğince düz, duygusuz bir tona ayarlayarak. "Sırf Karan'ın hayatımı kurtarmış olması hatırına, bu ateşkesi onaylıyorum. Yalnız kurallar belli Devre. Tek bir iğneleyici söz, tek bir imalı bakış istemiyorum. Hastaneye gidiyoruz, geçmiş olsun diyoruz ve geri dönüyoruz. Anlaştık mı?"
Yağız, dudaklarında minnettar, buruk bir tebessümle başını yavaşça salladı.
"Anlaştık Devre'm," dedi. "Garajda bekliyorum."
...
(İstanbul Eğitim ve Araştırma Hastanesi - Yazar'ın Anlatımıyla.)
Zırhlı, sivil SUV aracın içindeki yolculuk kelimenin tam anlamıyla sağır edici bir sessizlik içinde geçmişti.
Ne radyodan bir müzik sesi, ne de aralarında tek bir kelime duyulmuştu.
Yağız direksiyonu sıkıca kavramış, gözlerini yoldan zerre ayırmadan arabayı sürerken; Hilal başını soğuk cama yaslamış, dışarıda akıp giden İstanbul'un karanlık sokaklarını izliyordu.
İkisi de, ilan ettikleri bu "ateşkesin" kavgadan çok daha yorucu, çok daha ağır bir yük bulunduğunu iliklerine kadar hissediyorlardı.
Savunma mekanizmaları olan "didişmeyi" bir kenara bıraktıklarında, geriye sadece birbirlerinin varlığından duydukları o devasa, sarsıcı hasret kalıyordu.
Bu sessizlik, ikisi için de bir nevi işkenceydi.
Hastane koridorlarına adım attıklarında, genizlerini yakan keskin antiseptik kokusu ikisini de gerçekliğe döndürdü.
Gece yarısı olması sebebiyle koridorlar oldukça sakindi. Sadece birkaç yorgun hemşirenin nöbet masasında fısıldaşmaları duyuluyordu.
Karan'ın yattığı özel odanın önüne geldiklerinde, kapıda bekleyen iki sivil polis memuru hızla toparlanıp selam verdi.
Yağız başıyla selamı alıp, kapının kulbunu usulca indirdi.
Odanın içi, sadece başucundaki cılız bir gece lambasıyla aydınlatılmıştı. Kalp monitörünün sesi odanın sessizliğini ritmik bir şekilde bölüyordu.
Karan, geniş hastane yatağında yarı oturur pozisyonda uzanıyordu. Sol bacağı, kalın sargılar ve atellerle tamamen sabitlenmiş, hafifçe havaya kaldırılmıştı. Yüzü, çektiği acılardan ve kan kaybından dolayı kağıt gibi bembeyazdı. Gözleri kapalıydı.
Hilal ve Yağız, birbirlerine tek bir kelime dahi etmeden, adımlarını pamuk üzerinde yürürcesine sessiz atarak yatağın iki yanına doğru ilerlediler.
"Uyuyor mu?" diye fısıldadı Hilal, sesindeki o devasa şefkat ve endişeyle.
Bu fısıltıyı duyan Karan'ın göz kapakları ağır ağır aralandı. Genç adamın bakışları, önce başucunda dikilen Hilal'in yüzüne, ardından hemen sağ tarafında, ellerini ceplerine sokmuş, dik ve saygılı bir duruşla bekleyen Yağız'a kaydı. Solgun dudaklarında, acıya inat eşsiz, yorgun bir sırıtış belirdi.
"Uyumuyorum..." diye mırıldandı Karan, sesi çatallı ve pürüzlüydü. "Sadece... bacağımdaki şu sızıntıyı görmezden gelmeye çalışıyordum. Sizi burada, aynı odanın içinde, üstelik birbirinizin boğazına sarılmadan yan yana görmek... Sanırım bana verilen en ağır ağrı kesiciden bile daha etkili oldu."
Hilal gülümsedi. Gözleri dolmuştu. Yatağın kenarındaki sandalyeye usulca oturdu.
"Bizim boğazlaşmalarımız Karargahın duvarları arasında kaldı Bandırmalı." dedi, sesini kadife gibi yumuşatarak. "Buraya, odana gelirken barış bayraklarını çektik. Nasılsın? Ağrın çok mu?"
Karan başını hafifçe iki yana salladı.
"İyiyim... Doktorlar bacağı kurtardıklarını söylüyor. Sadece birkaç ay saksı bitkisi gibi yatmam gerekecekmiş. Poseidon'daki operasyon... Nasıl geçti? Simsar olacak o şerefsizi aldınız mı?"
Yağız, yatağın ayakucuna doğru bir adım atarak devreye girdi. Sesi, bir amire duyulan saygının ötesinde, hayatını kurtaran bir dosta duyulan minnetle doluydu.
"Operasyon başarılıydı." dedi, nötr lakin son derece samimi bir tonda. "Ama aldığımız kişi Simsar çıkmadı. Kendisi olmasa da Dublörü elimizde. Maalesef asıl yılanın başı hala kayıp. Turgut Müdür bütün saha operasyonlarını durdurdu. Pasif izleme evresindeyiz. Sen bunları kafana takma. Sadece kendi tedavine odaklan. Sancak Timi'nin sana sapasağlam ihtiyacı var."
Karan, Yağız'ın bu sakin, olgun ve iğneleyici sözlerden tamamen arınmış konuşması karşısında tek kaşını havaya kaldırdı. Gözlerini Hilal ve Yağız arasında mekik dokurcasına gezdirdi.
"Siz ikiniz..." diye mırıldandı, gülümsemesini saklamaya çalışarak. "Gerçekten ateşkes mi ilan ettiniz? Bana laf sokmuyorsun Emirdağlı, Hilal'e ters ters bakmıyorsun. Hilal de sana laf yetiştirmeye çalışmıyor. Yemin ederim, sizin bu medeni, saygılı ve 'nötr' halleriniz, kavga ettiğiniz hallerden çok daha korkutucu. Etrafta bir bomba patlayacakmış gibi hissediyorum şu an."
Hilal kıkırdadı. Göz ucuyla Yağız'a kısa bir bakış attı.
"Söz verdik Karan. Bu odanın içinde sadece senin sağlığın konuşulacak. Bizim bitmek bilmeyen meselelerimiz kapının ardında bekliyor."
Yağız da dudaklarını hafifçe kıvırarak onayladı.
"Aynen öyle Bandırmalı. Senin huzurunu bozmak bize yakışmaz. Ayrıca..."
Yağız sözünü yarım bıraktı. Yutkundu. Gözlerini doğrudan Karan'ın yorgun harelerine dikti. Yeşil gözlerindeki o devasa kalkanların hepsi tamamen inmiş, geriye sadece saf, dürüst bir adam kalmıştı.
"Ayrıca," diye devam etti Yağız, sesi hastane odasının sessizliğinde titreyecek kadar derinden geliyordu. "Sana bir can borcum var artık. Kendi hayatını hiçe sayıp, sevdi... yani silah arkadaşımın üzerine kapaklanmışsın. Onu o karanlıkta, betonların altında da yalnız bırakmamışsın. Ben sana bu hakkı, bu can borcunu ömrüm boyunca nasıl öderim inan bilmiyorum. Sadece... Eyvallah kardeşim. Gerçekten eyvallah."
Karan'ın gözleri, duyduğu bu şeffaf, sarsıcı itiraf karşısında hafifçe yaşardı.
"Biz bir timiz kardeşim." diye fısıldadı Karan, başını yastığa gömerken. "Bizde hesap tutulmaz, borç yazılmaz. O parkta, yıllar evvel tanıştığımız ilk gün... Ben size zaten sözümü vermiştim. Sadece sözümü tuttum, hepsi bu."
Sessizlik, bu kez kelimelerin yetersiz kaldığı, sadece kalplerin konuştuğu eşsiz bir huzurla hastane odasına çöktü.
Üçü de, birbirlerine görünmez çelik halatlarla bağlandıklarının; geçmişin, bugünün ve gelecekteki bütün fırtınaların karşısında sırt sırta vereceklerinin farkındaydılar.
Simsar isimli hayalet, dışarıda ne kadar büyük bir cehennem kurarsa kursun; bu hastane odasındaki saf sadakati ve sevgiyi yıkmaya asla gücü yetmeyecekti.
Henüz karanlık suların en dibinde, patlamaya hazır bir mayın gibi sessizce zamanını bekliyordu.
...
12. Bölüm Sonu.
...
Veee kelimenin tam anlamıyla nefes kesen, aksiyonun zirveye tırmandığı upuzun bir bölümün daha sonuna geldik canım okurlarım!
Sancak Timi, Poseidon gemisinde gerçek bir kıyamet kopardı, Kriz Masasında destansı bir dijital savaş verildi.
Bütün bu zafer sarhoşluğunun arasında, düşmanın asıl yüzü belirsizliğini korumaya devam ediyor!
Karşımızdaki şebeke beklediğimizden çok daha karanlık, çok daha şeytani çıktı.
Karan Amir'in sarsılmaz fedakarlığı, hastane odasında ilan edilen "ateşkes"...
Bakalım bu kırılgan barış ne kadar sürecek?
Satır aralarını eşsiz yorumlarınızla doldurmayı, yıldızları parlatmayı sakın unutmayın.
Sizin teorileriniz, hissettikleriniz benim için dünyalara bedel, biliyorsunuz.
Mavi Sirenler'in yankısı sizlerle birlikte giderek daha da büyüyor!
Yeni bölümde, yepyeni fırtınalarda görüşmek dileğiyle.
Sizi çok seviyorum!
~ Zeynep.
🚨💙❤️🔥
