30. bölüm · Mavi Sirenler

Bölüm 24: Gölgenin Pusulasını Kıran Sağır Çizgi

Yalnızca Zeynep

MAVİ SİRENLER: "Gölge ve Yankı'nın Hikayesi"

24. BÖLÜM: Gölgenin Pusulasını Kıran Sağır Çizgi

...

"Aşkı bir kumpasa kurban veren adam, kazandığı hiçbir savaşta galip sayılmaz."

"Hiçbir yalan, gerçeğin tetiği çekildiğinde dökülen kan kadar sağır edici ve amansız değildir."

...

Doğmak, tabiatı gereği kanlı ve sancılı bir eylemdir.

Lakin küllerinden yeniden doğmak, insanın kendi kanında boğulmayı, kendi etini kendi dişleriyle koparmayı göze almasını gerektirir.

Bir insanı kusursuz bir silaha dönüştüren şey, namluya sürülen merminin çapı ya da şarjörün kapasitesi değildir.

Asıl dehşet, tetiği çeken parmağın hissizleşmesi, namlunun arkasındaki gözün merhameti tamamen unutmasıdır.

İdealist bir polis, adaleti sağlamak için yemin eder.

Oysa her şeyini kaybetmiş, adı, sanı ve sevdası elinden alınmış bir adamın adaleti kalmaz. Onun sadece kesilmesi gereken bir cezası vardır.

Bir çaylağın, sıradan bir gencin, merhametsiz bir savaş makinesine dönüşmesi için evvela aidiyet duygusunun katledilmesi gerekir.

Çünkü kaybedecek hiçbir şeyi kalmayan bir adam, dünyanın en tehlikeli, en durdurulamaz mermisidir.

Ve her namlunun, o mermiyi ateşleyecek usta bir ele ihtiyacı vardır.

...

(Geçmiş - Temmuz 2010. / Burdur - Afyon Sınır Yolu. - Yazar'ın Anlatımıyla.)

Temmuz sıcağı, asfaltı adeta eritiyor, havada asılı kalan toz bulutları genzi yakan, kesif bir kuraklık kokusu yayıyordu.

Yağız Mert Çağlayan, F Tipi Kapalı Cezaevi'nden dışarı adımını attığında, güneşin kör edici aydınlığına rağmen ruhu zifiri bir karanlığın içine çekiliyordu. Devasa demir kapı arkasından büyük bir gürültüyle kapandığında, çıkan o metalik ses genç adamın zihninde bir devrin kapanış ilamı gibi yankılandı.

Az önce aralarında adeta bir duvar gibi duran camın ardında, saçlarına karlar yağmış babasına verdiği sözler omuzlarına tonlarca ağırlığında bir beton gibi çökmüştü.

Nizamiyeden uzaklaşıp ıssız karayoluna doğru yürürken, adımları mekanikleşmişti.
Yüzünde ne bir mimik, ne de gözlerinde tek bir yaş kırıntısı vardı.

İfadesizdi.

Babasının kelepçeli elleri, ablasının toprağa verilmiş bedeni zihninde yankılandıkça göğüs kafesi daralıyor ama yutkunarak o acıyı midesine, en derine itiyordu. Bakışları uçsuz bucaksız bir boşluğa çakılıydı.

Babası ona intikamı değil, şerefi ve geride kalan çaresiz ailesini emanet etmişti.

Ama Mert cezaevi koridorlarından çıkarken, içindeki o kuralcı, o masum akademi öğrencisini babasının ayaklarının dibine çoktan gömmüştü.

Nizamiyeden yaklaşık iki yüz metre uzakta, Burdur-Afyon karayolunun kenarında duran, boyaları dökülmüş eski bir akaryakıt istasyonuna doğru ilerledi.
İstasyonun hemen arkasında, kerpiç duvarın gölgesine sığınmış eski model, sivil bir araç onu bekliyordu.

Aracın şoför koltuğunda oturan adam, Mert'in yaklaştığını görünce kapıyı içeriden hafifçe araladı ama dışarı çıkmadı.
Bu adam, onu tutulduğu deponun karanlığından çekip alan o gizli istihbarat ağının sadık neferlerinden biriydi.

Aracın arka koltuğuna bindi.

Koltukta, vites kutusunun hemen yanından arkaya doğru uzatılmış, o dönem dinlenmesi ya da sinyal takibi yapılması imkansız olan, doğrudan askeri bir frekansa bağlı kriptolu, eski tip sabit bir hat telefonu duruyordu.

Ahizeyi eline aldı. Parmak boğumları kaskatı kesilerek ahizeyi kulağına bastırdı.
Telefon iki kez çaldı. Üçüncü sese kalmadan karşı taraftan derin, adeta bir sarnıcın dibinden geliyormuş gibi tokça bir ses duyuldu.

Kurt Başkomiser'in sesiydi bu.

"Çocuk?" dedi Kurt. Sesi her zamanki gibi tavizsiz, bir o kadar da korumacıydı. "Sağ salim çıktın mı içeriden? Bir aksilik oldu mu?"

Mert, derin ve sarsak bir nefes verdi. Gözlerini istasyonun tozlu camına dikti. "Çıktım Başkomiserim. Sorun yok. Babamı... Babamı gördüm."

Karşı tarafta kısa, ağır bir sessizlik oldu. Başkomiser Kurt, Yavuz Çağlayan'ın o dört duvar arasında ne halde olduğunu, bir babanın evladının gözlerinin içine bakarken nasıl bir azap çektiğini çok iyi tahmin edebiliyordu.

"Nasılmış Devrem?" diye sordu, sesindeki kaygıyı gizlemeye çalışarak. "Kurt'un selamını ilettin mi ona?"

"İlettim." dedi Mert, boğazındaki o kuru yumruyu yutkunarak parçalamaya çalışırken. "Durumu iyi... Yani dik durmaya çalışıyor. Ama ablamın cenazesine gidememiş olmak onu tamamen bitirmiş. Ciğerim yandı diyor başka bir şey demiyor. Bir de..." Mert duraksadı. Gözleri nefretle kısıldı. Masanın üzerindeki o kanlı parmak izi raporları, Hilal'in dosyayı alışı zihninde yeniden döndü. Babasına bu ihaneti söyleyememişti, şimdi Kurt Başkomiser'e de o kumpasın arkasındaki asıl ismi, söylemeye dili varmıyordu. Bu yükü sadece kendi omuzlarında taşıyacaktı. "...Dosyaları sordu. Bendekileri. Sakladığım yerleri bulup çaldıklarını söyledim. Gerisini kurcalamak istemedi."

"Doğru olanı yapmışsın aslanım." dedi Başkomiser Kurt. Sesi bu kez bir komutan edasıyla sertleşti. "O dosyalar artık Simsar'ın elinde birer kağıt parçası. Asıl savaş, içlerindeki isimlerin sokaktaki yansımalarıyla olacak. Ama şimdi senin tek bir görevin var. Afyon'a, Karacalar köyüne geri döneceksin."

Mert kaşlarını çattı. İçindeki intikam ateşi öyle bir yanıyordu ki, sokağa inmek, o depodaki adamların izini sürmek istiyordu.

"Başkomiserim, köyde oturup yas tutacak zamanım yok benim! Peşimizdeki itler hâlâ dışarıda geziyor. Babama iftira atanların, ablamın ölümüne sebep olanların yakasından yapışmam lazım!"

"Sana sakin olmanı söylemiştim çocuk!" diye gürledi Kurt Başkomiser. Sesi sabit hattın ahizesinden bir kırbaç gibi çarptı Mert'in yüzüne. "Seni o depodan zor aldık! Peşindeki namlular hâlâ kor gibi sıcak. Eğer şimdi öfkenle hareket edip sokağa fırlarsan, seni koruyamam. Dahası... Evde beşiğinde ağlayan yetim yeğenini, evlat acısıyla tutuşmuş acılı ananı ve direği çatlamış yuvanı tek bir saniye dahi koruyamazsın. Simsar ensende. Ve durmayacak! Yapman gereken normal davranmak. Saldırganlaşmak değil. Unutma! Düşman, karşısındaki avın pes ettiğine inandığı an en büyük hatayı yapar. Sana o deponun kanlı zemininde de söylemiştim aslanım. Düşmanının kim olduğunu bilmeden kılıç çekilmez. Hele ki karşındaki düşman devletin kılcal damarlarına kadar sızmış, senin amirlerinin masalarında kahve içen görünmez bir yapıysa."

Mert çenesini sıktı. Omuzları hırsla dikleşti.

"Bana isim verin Başkomiserim!" diye isyan etti aniden. Sesindeki acı, koca bir öfkeye dönüşmüştü. "Babamı o deliğe tıkan, hayatımızı alt üst eden o şerefsizlerin isimlerini verin bana. Gidip kendi ellerimle..."

"Ne yapacaksın?" diye sözünü kesti Kurt. Sesini yükseltmemişti ama tonundaki o keskin alay ve küçümseme, Mert'in yüzüne atılmış bir tokat gibiydi. "Gidip kendi ellerinle ne yapacaksın çocuk? Boğazlarını mı sıkacaksın? Silah çekip alınlarından mı vuracaksın?"

"Gerekiyorsa evet!" diye çıkıştı Mert, gözünden bir damla yaş firar ederken.

"Nesin sen" diye sordu Kurt Başkomiser, kelimelerin üzerine basa basa. "Sana ne olduğunu ben söyleyeyim. Sen daha bir hafta önce akademinin kapısından elinde diplomayla çıkmış, atama yerini bekleyen taze bir çaylaksın. Beylik tabancanın kabzası terinle bile ıslanmadı henüz. Birkaç gün sonraki mezuniyet partilerinde ne giyeceğini planlayan, hayatındaki kızla evlilik hayalleri kuran sıradan bir gençsin. Sen tetiği çekerken parmağının nasıl titreyeceğini, bir adamın gözünün içine baka baka canını alırken o kan kokusunun mideni nasıl bulandıracağını bile bilmiyorsun!"

Mert'in nefesi kesildi. Göğsü hızla inip kalkarken, Kurt'un kelimelerinin her biri o toy cesaretini un ufak edip onu acımasız gerçeklerle yüzleştiriyordu.

"Karşılarına bu ergen öfkenle, bu çaylak cesaretinle dikilirsen eğer seni iki saniyede ezer geçerler!" diye devam etti, acımasızca. "Sadece seni değil! Bütün sevdiklerini, hayatında kim varsa herkesi seninle birlikte aynı toprağa gömerler. Benim de seni o depodan almamın hiçbir anlamı kalmaz."

Mert ahizeyi öyle bir sıktı ki plastik çatırdadı adeta. Gözyaşları artık yanaklarından serbestçe akıyordu. Çaresizlikle, yenilmişlikle başını arabanın koltuğuna yasladı.

"O zaman ne yapacağım..." diye fısıldadı, sesi koca bir çığlığın ardındaki hıçkırık gibiydi. "Nasıl savaşacağım onlarla? Babamı o duvarların ardında nasıl bırakacağım?"

"Savaşmayacaksın." dedi Kurt, sesi hattan sızan zehirli bir fısıltı gibiydi. "En azından şimdilik. Önce ölmeyi, sonra da görünmez olmayı öğreneceksin. Ders kitaplarında yazan saçmalıkları değil, yeraltının kanunlarını, bir gölge gibi hareket etmeyi zihnine bizzat ben kazıyacağım. Ama bunun çok ağır bir bedeli olacak."

Mert yutkundu. Gözlerini kapattı.
"Nedir?"

"Yağız Mert Çağlayan." dedi Kurt Başkomiser. "Bu adam o depoda aldığı darbelerle can verdi kabul edeceksin. O artık öldü. Onu oraya gömeceksin. Annesinin sevgili oğlu, Yavuz müdürün gururu, kimisinin can dostu kimisinin sevdalısı... Bu kimliklerin hepsini yavaş yavaş, acı çeke çeke söküp atacaksın. Aidiyet, bizim işimizde en büyük zafiyettir çocuk. Seversen, vurulursun. Özlersen, açık verirsin. Seni Mert yapan her zerrenle artık teker teker vedalaşacaksın ki Gölge olabilesin."

Mert'in kalbinin tam ortasına paslı bir bıçak saplandı sanki.

Gözlerinin önüne Hilal geldi.

Gülüşü, kokusu, hareketleri, her şeyi...

Ona ihanet etmiş, kumpasın içine atmış olsa bile o, yirmi iki yıllık hayatının tek gerçeğiydi.

Balo için aldığı o takım elbise geldi aklına.

Atama bekleyişleri.
Mezuniyet törenleri.
Annesinin ona sarılışı.

Nasıl yapardı?

Bir insan kendi kalbini kendi elleriyle nasıl durdururdu?

"Yapamam..." diye inledi, ahizeye doğru fısıldayarak. Gözyaşları dudaklarına karışıyordu. "Ben... Benim bir annem var, ablamın emaneti minicik, bebek yeğenim var Başkomiserim. Nasıl vazgeçerim her şeyden? Nasıl hiç olmamışım gibi silinirim?"

"Silinmezsen, onlar fiziksel olarak silinecek!" diye gürledi Kurt, merhamete zerre kadar yer bırakmadan. "Bu gece tekrar evine gittiğinde bebek yeğeninin yüzüne bak, ananın gözyaşlarına bak. Eğer onları yaşatmak istiyorsan, sen öleceksin Mert. Başka hiçbir çıkış yolun yok."

Mert'in göğsünden acı, boğuk bir hıçkırık koptu. Gözlerini sımsıkı yumdu. O karanlık dehlizde, babasının kelepçeli elleriyle, ablasının toprağa verilmiş bedeniyle baş başa kaldı zihninde.

Bunu yapmak zorundaydı.

Sevdiklerini yaşatmak için, kendi hayatının katili olmak zorundaydı.

"Kabul..." dedi, sesi ruhsuz, titrek ama geri dönüşü olmayan bir yemin gibi. "Söyleyin... Ne yapacağım?"

Kurt'un hattın ucundaki nefesi bir anlığına hafifledi. Beklediği itaati, daha doğrusu yaşarken ölmenin kabullenişini duymuştu.

"Bir hafta..." dedi, operasyonun ilk adımını vererek. "Bir hafta köyde kalacaksın. Herkes senin kız kardeşinin acısıyla darmadağın olmuş, köye kapanmış bir adam olduğunu görecek. Simsar'ın adamları seni izlediğinde, karşılarında tehlikeli bir intikamcı değil, bitmiş, tükenmiş bir köylü görecekler."

"Sonra?" diye sordu Mert, gözyaşlarını elinin tersiyle silerken. Gözlerindeki o yeşil irisler artık yavaş yavaş dondurucu bir uçuruma dönüşüyordu.

"Sonra İstanbul'a geri döneceksin." dedi Kurt. "Arkadaşlarının arasına karışacak, hiçbir şey olmamış gibi normal davranacaksın. Akademi atamaların belli olacak. Merak etme, o atama listesine ben müdahale edeceğim. Seni görünüşte kıyıda köşede, sıradan, pasif bir göreve, gözden uzak bir yere atayacağız. Herkes senin o pasif görevde çürüdüğünü, pes ettiğini sanacak. Oysa sen..."
Kurt duraksadı, kelimelerin ağırlığını Mert'in omuzlarına bırakmak istercesine yavaşça devam etti.
"...O pasif görevin paravanının arkasında, sadece bana bağlı, kayıtsız bir hayalet olarak çalışacaksın. Artık seni ben eğiteceğim. Ağrı eşiğini yok edeceğiz birlikte çalışarak. Dijital izini tamamen silmeyi, kimlik değiştirmeyi, yeraltına sızmayı öğreneceksin. Seni öyle bir yoğuracağız ki çocuk, günü geldiğinde Simsar bile senin nereden geldiğini, kim olduğunu anlayamayacak. Sen, Karargah'ın en büyük kör noktası olacaksın."

Mert ahizeyi tutan eline baktı. Tırnakları etine batmış, kanatmıştı. İçindeki o acı çeken, ağlayan çocuğun sesini aldı, karanlık, dipsiz bir kuyuya fırlattı ve üzerini kalın, buzdan bir tabakayla örttü.

"Anlaşıldı Başkomiserim." dedi.
Sesinde ne bir gözyaşı, ne de bir titreme kalmıştı.
"Afyon'a dönüyorum."

"Güzel." dedi Kurt Başkomiser. "Araba seni köyün girişine kadar bırakacak. Oradan sonra yürüyerek geçeceksin. Kimseyle sivil frekanstan iletişime geçme. Geçen sefer arkadaşına attığın o mesaj son bağındı. Artık resmi kayıtlarda da, sokaklarda da sen koca bir hiçsin. Telefonu kapat."

Hat kesildi.

Mert ahizeyi yavaşça yerine bıraktı. Sırtını koltuğa yaslayıp gözlerini karayolunun kenarındaki uçsuz bucaksız sarı bozkıra dikti.

Afyonkarahisar'a, keder kokan memleket topraklarına geri dönüyordu.

Orada ailesini toparlayacak, acısını bir zırh gibi kuşanacak ve o kerpiç duvarların arkasında, günün birinde o kumpasçıların karşısına dikilmek için sabırla pusuda bekleyen bir "Gölge" olarak kendini ilmek ilmek büyütecekti.

Sivil hayatının ilk ve en ağır nöbeti, bozkırın ortasında, kendi ailesinin yasıyla başlıyordu.

...

Sarı otlarla bezenmiş bozkırın ortasından kıvrılarak geçen tozlu yol, kederin başkentine çıkıyordu sanki.

Aracın açık camlarından içeri vuran sıcak rüzgâr, genzindeki tozla birlikte geçmişin kokusunu da taşıyordu.

Yol boyu, zihninin parmaklıkları ardında tek bir düşünceyi evirip çeviriyordu genç adam.

Hilal...

Sevdiği...

Göğsünü bir mengene gibi sıkan öfke, sadece yediği darbelerin değil, inandığı her şeyin de aynen sevdası gibi koca bir ihanet kağıdına dökülmesinin sancısıydı.

Elindeki en kıymetli dosyayı gözünü kırpmadan düşmanlara teslim eden o kadını hayatından nasıl söküp atacaktı?

Hem içindeki o harlı intikam ateşine bir nebze olsun soğuk su serpmek hem de onu kendinden tamamen uzaklaştırmak zorundaydı.

Kurt Başkomiser haklıydı.

Resmi olarak silinmeli, bir hayalete dönüşmeliydi artık.

Ama bunu Hilal'in kalbini paramparça ederek, onu kendinden nefret ettirerek yapmak en büyük cezası olmalıydı.

Yol boyu tekerlekler döndü, zihni bulandı ama bu amansız kördüğümü çözecek o acı hamleyi bir türlü bulamadı.

Araç köyün girişinde durduğunda, bavulunu alıp kerpiç duvarlı baba evine doğru yürümeye başladı.

Evin önü, acının o bildik, sessiz kalabalığıyla dolup taşıyordu.

Kapının eşiğinde sıra sıra dizilmiş ayakkabılar, avluda fısıltıyla taziyede bulunan köylüler...

Çağlayan ailesinin koca çınarı devrilmiş bahçenin en güzel çiçeği solmuş geriye yaprakları dökülmüş ve çürümüş koca bir enkaz kalmıştı.

Mert, bakışlarını yere indirerek kalabalığın arasından sıyrıldı.
Tek amacı odasına çekilmek, günlerin yorgunluğunu ve kafasındaki düşünceleri bir nebze olsun dindirmekti.

Tam mutfağın önündeki holden geçeceği sırada, elinde çay tepsisiyle dışarı çıkan bir çift gözle karşı karşıya geldi.

Dilvin...

Zaman, o daracık koridorda bir anlığına asılı kaldı.

Akademiye başlamadan evvel, henüz hayatına İstanbul'un kirli havası bulaşmamışken bıraktığı o narin kız çocuğu değil, asil bir genç kız karşısındaydı.

Çocuklukları bir arada geçmiş, liseye kadar aynı okulun sıralarını paylaşmışlardı.

Dilvin öyle kırılgandı ki, Mert köyün çocukları onu ne vakit zorbalamaya kalksa bir kalkan gibi önüne dikilir, onun kahramanı olurdu.

Mert, Dilvin'in kendi içinde saklı, kelimelere dökülemeyen hayranlığını, gizliden gizliye kalbinde büyüttüğü o saf sevgiyi öteden beri bilirdi.

Polis lisesini kazanıp köyden ayrılacağı gün, Dilvin'in nemli gözlerinde ilk kez görmüştü bir dostluktan fazlasını.

Dilvin fen lisesine, kendisi ise üniformanın kollarına doğru iki ayrı diyara savrulduklarında, koca bir mesafe girmişti aralarına.

Akademinin yoğun yıllarında köye ancak birkaç günlüğüne gelebilir, tarlalarda çalışmaktan Dilvin'in yüzünü dahi göremezdi. Dilvin ise İzmir'de tıp fakültesi okumasına rağmen bütün telaşı arasında her tatilde bıkmadan usanmadan hemen onu görmeye köye gelirdi.

Şimdi ise dördüncü sınıfı henüz bitirmiş, yaz tatili başlar başlamaz soluğu yine köyde almıştı. Çağlayan ailesinin felaketini duyar duymaz da Mert'e ulaşmaya çalışmış, telefonu kapalı olunca hiç düşünmeden evine koşmuştu.

Kendini bu evin bir kızı gibi hissettiğinden, Vildan'ın o darmadağın halini görünce kollarını sıvamış, mutfaktaki taziye telaşını sırtlamıştı. Babaları zaten eski dosttu, iki aile birbirinin evladını kendi öz çocuğu gibi bilirdi.

Dilvin, elindeki tepsiyi yanındaki sehpaya bırakıp Mert'e doğru bir adım attı. Gözlerinde yoğun bir şefkat ve hüzün vardı.

"Başın sağ olsun Mert..." diye fısıldarken sesi titriyordu. "Çok aradım seni, ulaşamadım. Konuşmak istersen..."

Mert, karşısındaki saf geçmişe bakarken içindeki karanlığı gizlemeye çalıştı. Şu an bir dost eline, bir teselliye ayıracak hsli de gücü de yoktu.

"Sağolasın Dilvin." dedi, sesi olabildiğince mesafeli ve yorgundu. "Yoldan geldim, yorgunum. Sonra konuşsak daha iyi."

Kibarca ama kesin bir dille onu reddedip odasına geçti.

O gün, o kapı öylece kapandı.

Lakin sonraki üç gün boyunca Dilvin bir an olsun eksilmedi o evden.
Her sabah erken saatlerde geliyor, Mert'in acılı annesini teselli ediyor, Yade Mina ilgilenip korkusunu dağıtıyordu.
Vildan'ın omuzlarındaki yükü alıyor, annesiz kalan minik İnci bebeğin beşiğinin başından ayrılmıyordu.
Her fırsatta Mert'in odasının kapısına kadar gidiyor, ona yemek götürüyor, bir bardak sıcak çayla bir iki kelime etmeye çabalıyordu.
Ama Mert her seferinde araya buzdan bir duvar örüyor, onu kestirip atıyordu.

Dördüncü günün sabahında, Mert yine ablasının mezarının başında dua ederken arkasında bir karaltı belirdi. Dilvin, elinde bir ibrik suyla mezarlığın sessizliğine sızmıştı.

Mert ilk kez o gün, o sessiz mezar taşlarının arasında Dilvin'le gerçekten konuştu.
İçinde yanan acıyı, ablasına olan yarım kalmış sözlerini arkadaşça bir dille onunla paylaştı.

Mezarlıktan çıktıklarında, köylülerin bakışlarından uzak, tarlaların arasından uzanan taşlı ve tenha bir köy yoluna saptılar. Ağır adımlarla yürürken yoldaki eski bir taş çeşmenin başında durdular.
Mert, çeşmeden akan buz gibi suyu avuçlarına alıp yüzüne sertçe çarptı.

Su tenine değdiği an, zihninde adeta bir şimşek çaktı.

Bütün fluluklar dağıldı ve aradığı o kusursuz, o acımasız hamleyi buldu.

'İşte bu!' diye geçirdi içinden.

Hilal'i kendinden tamamen koparacak, onu nefrete boğacak oyunun piyonu tam karşısında duruyordu.

Doğruldu, yüzündeki su damlalarını silmeden Dilvin'e döndü. Bakışlarını ciddileştirdi.

"Dilvin..." dedi, sesi tuhaf bir kararlılıkla bürünmüştü. "Senden bir yardım istesem... Kabul eder misin? Hayati bir mesele."

Dilvin merakla ona baktı.
"Nedir Mert? Söyle, elimden ne gelirse..."

"Benim..." dedi Mert, boğazını temizleyip zihnindeki yalanı tedavüle sokarak. "Akademinin ilk senelerinde sevgili olduğum bir kız vardı. Uzun bir süre ilişki yaşadık ama sonra anlaşamadık, bitirdik. Fakat o bunu bir türlü kabullenemedi. Taktı bana. Yakamdan düşmüyor, peşimi de bırakmıyor. Onu hayatımdan tamamen çıkarmanın, bu takıntıyı bitirmenin tek bir yolu var. Beni başka biriyle, kesin olarak mutlu görmesi."

Dilvin'in kaşları hafifçe çatıldı.
Mert devam etti.

"Birkaç gün sonra mezuniyet balosu için İstanbul'a dönüyorum. Benimle oraya gelsen? Yanımda sevgilimmişcesine partiye katılsan... O kız bizi el ele gördüğünde umudunu büsbütün kesecek, benden de nefret edip yakamı bırakacaktır. Bana bu oyunda yardım eder misin?"

Dilvin, duyduğu sözlerle birlikte adeta donakaldı. Saniyeler içinde yüzündeki o şefkatli ifade yerini saf bir öfkeye bıraktı. Gözleri alev alev yanmaya başladı, kollarını göğsünde bağlayarak bir adım geri çekildi.

"Sen ne diyorsun Mert?" diye bağırdı, sesi hiddetle titriyordu. "Kullanılmak mı? Beni ne sanıyorsun sen? Böyle bir şeyi asla kabul etmem! Takıntılı da olsa, bir kızın hayallerini yıkmak, onu cezalandırmak için böyle iğrenç bir oyuna alet olmam ben! Hiçbir hemcinsime numaradan bile olsa bunu yapmam!"

Sert ve kesin bir dille onu reddedip arkasını döndü. Hızlı, öfkeli adımlarla taşlı yoldan aşağıya doğru yürümeye başladı.
Mert hemen peşinden koşturup önünü kesti.

"Dilvin, dur! Dur bir saniye! Öyle demek istemedim, yanlış anladın. Özür dilerim..."

"Neyi yanlış anlayacağım Mert!" diye haykırdı Dilvin, durmayarak onu yana itip yürümeye devam ederken. "Daha ablanın toprağı kurumadı bile! Baban desen dört duvarın içinde! Sen bu kadar taze acının içinde, aklın hala oralarda mı geziyorsun? Gerçekten mi ya? Hiçbir derdin yokmuş gibi tek amacın peşindeki kızı oyunlarla hayatından çıkarmak mı? Yazıklar olsun sana!"

Mert, Dilvin'in bu sonuna kadar haklı olduğu laflarını tam da kalbinin ortasına hiç acımadan yapıştırmasıyla duraksadı.

Dilvin bunun aslında bir hayatta kalma görevi olduğunu, o kızın kendi ailesinin katili olduğunu bilmiyordu tabii.

Mert, onun bu inatçı ve ahlaklı duruşunu kırmak için elindeki son, en kirli kozu oynamaya karar verdi.

"Peki ya sen?" diye seslendi arkasından, sesi buz gibi ve suçlayıcıydı. "Senin yaptığın farklı mı sanki? Sen de günlerdir acımız bu kadar tazeyken, evim barkım başımıza yıkılmışken günlerdir peşimdesin ya Dilvin? Ona ne demeli? Neden her gün kapımdasın? Bu yaptığın da fırsatı değerlendirmek, zayıflığımdan yararlanmak değil mi?"

Dilvin işittiği bu ağır ithamla birlikte anında durdu. Arkasını döndü. Yüzü sinirden bembeyaz kesilmişti. Mert'e doğru birkaç büyük adım attı, gözlerinden akan o öfkeli yaşların arasında sağ elini havaya kaldırdı ve Mert'in suratının tam ortasına koca bir tokat patlattı.

"Rezil!" derken bakışları iğrenti, sesi nefret doluydu.

Mert'in başı yediği tokatla yana düşerken, yanağındaki keskin sızıyı hissetti ve olduğu yerde donakaldı.
Dilvin ise hıçkırıklarını tutarak arkasını döndü ve köy yolunda koşarak gözden kayboldu.

Aradan iki üç gün geçmişti.

Mert, evin eksiklerini tamamlamak için gittiği ilçenin pazar yerinde, kalabalığın arasında Dilvin'le yeniden karşı karşıya geldi.

İkisi de bir anlığına duraksadı.

Mert, genç kızın gözlerindeki o kaçış ifadesini gördüğünde ilk adımı atan kişi oldu.

"Dilvin, biraz konuşabilir miyiz? Lütfen..." dedi.

Dilvin hâlâ ona hala çok kırgındı ama geçen sefer attığı tokadın pişmanlığı da günlerdir içini kemiriyordu.

O tokadı Mert'e kızdığı için değil, aslında Mert'in kurduğu cümleyle yıllardır içinde sakladığı duygularını çırılçıplak ifşa ettiği ve yüzleşmekten korktuğu için attığının farkındaydı.

Başını usulca sallayarak kabul etti.

İlçenin kenarında, çınar ağaçlarının gölgesindeki sakin bir çay bahçesine geçip oturdular. Masaya gelen iki çay bardağının buğusu aralarında tüterken Mert sessizliği bozdu.

"Öncelikle... O gün söylediklerimin hepsi için teker teker özür dilerim." dedi, gözlerini gözlerine dikerek. Planının ikinci ve asıl tehlikeli evresine giriş yapıyordu şimdi. Sesini yumuşattı, profesyonel manipülasyon yeteneğini ilk kez bu masada kullandı.
"Acılar beni avare etmişti Dilvin. Ne dediğimi, kime sataşacağımı bilemez haldeydim. Seni kırdım, incittim. Bağışla."

Dilvin çay kaşığını bardağın kenarına vururken başını öne eğdi.
"Önemli değil... Ben de ne olursa olsun sana tokat atmamalıydım zaten."

"Asıl o hiç önemli değil. Şimdi, dinle beni lütfen." dedi Mert, elini masanın üzerinde ona doğru hafifçe uzatarak. "O fırtınalı günlerde, sen bizimle yani ailemle ilgilenirken... Bize çok iyi geldin. En çok da bana... Sen bana çok iyi geldin Dilvin. Bunu ancak kafam biraz toparlanınca anlayabildim. Bak, bana karşı olan duygularının uzun yıllardır farkındayım. Ama arkadaşlığımız bozulmasın, seni tamamen kaybetmeyeyim diye bunu sana hiç yansıtmadım. Çünkü sen benim için çok kıymetlisin ve hep de öyleydin."

Dilvin yutkundu, gözleri irileşerek masadaki adama baktı. Kalbi göğüs kafesini dövmeye başlamıştı.

"Ama o evin içinde, bütün bu acıların ortasında bana ve aileme destek oluşunu izlerken fark ettim ki..."
Mert derin bir nefes aldı, gözlerindeki o sahte ama kusursuz yeşil alevi onun gözlerine akıttı.
"...Bende de sana karşı, yani duygularına karşılık bir şeylerin filizlendiğini hissettim. Şimdi sana aşığım diyemem, seni deli gibi seviyorum diyemem. Çok erken, yalan olur. Ama... Seni sevmek istiyorum Dilvin. Seni hayatıma almak, seninle bir yola baş koymak istiyorum. Eğer sen de kabul edersen tabii."

Dilvin nefes almayı unuttu sanki o saniye. Yıllardır beklediği, hayalini kurduğu o cümleler, Mert'in dudaklarından dökülüyordu şimdi.

"Senden hemen bir cevap beklemiyorum." dedi Mert, ayağa kalkarak. Ceketinin önünü ilikledi. Çay tabağının altına hesabın parasını usulca sıkıştırdı. "Ben yarın akşam tekrar İstanbul'a gidiyorum. Ve bilmeni istiyorum ki otobüste, yanımdaki koltuk boş olacak. Kararı tamamen sana bırakıyorum."

Başka tek bir kelime etmeden arkasını dönüp çay bahçesinden uzaklaştı.

...

Ertesi gün akşam saatleriydi.

Mert annesiyle, bebek yeğeni inciye, kız kardeşi Mina'yla ve amca kızı Vildan'la gözyaşları içinde vedalaştıktan sonra bavuluyla köy garajına geldi.

Eniştesi Veli sırtını sıvazlayıp, "Yolun açık olsun aslanım, aklın burada kalmasın." diyerek onu otobüsüne uğurladı.

Otobüse bindiğinde yanındaki koltuk boştu.

Beklediği yirmi dakika boyunca da kimse gelmedi.

Camdan dışarıyı seyrederek, planının başarısız olma ihtimalini düşündü.

Eğer Dilvin gelmezse, Hilal'i yıkacak o sahte tiyatroyu tek başına oynamak zorunda kalacaktı.

Otobüs köyden çıkıp, yarım saat sonra ilçedeki büyük otogarın peronuna yanaştı.

Yolcu alımı için kapılar açıldığında Mert, başını cama yaslamış, dışarıdaki muavinlerin bağırışlarını izliyordu.

Tam o esnada, yan koltuktan gelen tanıdık, narin ve nefes nefese kalmış bir ses kulaklarında yankılandı.

"Burası boşsa oturabilir miyim?"

Mert, başını yavaşça camdan ayırıp yanına döndü. Elinde küçük bir çantayla, gözlerinde hem koca bir korku hem de delicesine bir aşkla ona bakan Dilvin karşısındaydı.

Dudaklarının kenarında, karanlığın içinden sıyrılan tehlikeli ve galip bir tebessüm belirdi.
Başını hafifçe sallayarak yer verdi ona.

"Boş tabiki..." dedi, sesi bir hayaletin fısıltısı gibiydi. "Sana rezerve."

Dilvin yanına oturup kemerini takarken, Mert yeniden camdan dışarıya, İstanbul'a doğru uzanan o karanlık asfalta baktı.

İçindeki çaylak polis o saniye tamamen susmuştu.

Planının ilk evresi başarıyla raya girmişti.

Gölge, yedi yıl sürecek o koca yalanlar sahnesinin ilk perdesini, masum bir kızın aşkını piyon yaparak işte o otobüs koltuğunda açmıştı.

...

Otobüsün tekerlekleri, ilçe garajından da ayrılıp İstanbul'un o ışıltılı, yalanlarla dolu silüetine doğru dönmeye başladığında Mert, yan koltuğunda oturan ve ona büyük bir umutla bakan Dilvin'e değil, camdaki kendi yansımasına bakıyordu.

Ruhu, otobüsün bagajına atılmış koca bir ceset gibiydi.

Planının ilk ve en kirli evresi raya girmişti.

Artık geri dönüş yoktu.

Gölge, sadece kendi hayatını değil, uğruna canını vereceği kadının da hayatını yıkmak üzere yola çıkmıştı.

Aynı saniyelerde, yüzlerce kilometre ötede, İstanbul'un kalbindeki o kutu kadar öğrenci evinde bambaşka bir mevsim yaşanıyordu.

Orada kış yoktu.

Orada ihanet, kumpas, kan veya intikam yoktu.

Köşedeki sarı abajurla aydınlanan sıcacık salonda, radyoda çalan hafif bir melodiye karışan neşeli kıkırdamalar vardı.

Firuzan, ince ve narin parmaklarıyla Hilal'in üzerinde kuğu gibi duran o bembeyaz balo elbisesinin eteklerini düzeltiyordu.
Odanın ortasındaki boy aynasından yansıyan görüntüleri, dışarıdan bakıldığında kusursuz bir tablo gibiydi.

Firuzan'ın gözleri, aynada gülümseyen Hilal'e takılı kaldı bir an. Parmakları, elbisenin ipek kumaşını belki olması gerektiğinden bir saniye daha uzun, bir milim daha sıkı kavradı. Lakin yüzündeki o büyüleyici, her yeri aydınlatan parlak gülümsemesiyle bu ufak, dilsiz detayı saniyeler içinde mükemmel bir illüzyona çevirdi.

"İnanılmaz..." diye fısıldadı Firuzan, başını hafifçe Hilal'in omzuna yaslayarak. Hilal'in heyecandan parlayan kehribarlarına bakıyordu.
"Kızım, resmen kuğu gibi olmuşsun. Bembeyaz, tertemizsin... Mert seni bu elbiseyle gördüğünde var ya, yemin ediyorum aklını yitirecek. Gözünü senden bir saniye bile alamayacak benden söylemesi."

Hilal, yanaklarına hücum eden utançla kıkırdadı. Ellerini yelpaze gibi yüzüne doğru salladı.

"Ya deme öyle Firuz, abartıyorsun. Çok mu iddialı oldu sence? Rengi falan... Acaba sırıtır mıyım diğerlerinin yanında avize gibi?"

Firuzan gülerek Hilal'in omuzlarından tuttu, onu kendine doğru çevirdi. Gözlerinin içi, isminin anlamı gibi ışıl ışıl parlıyordu.

"Ne sırıtması kızım, delirdin mi sen? O kadar güzel oldun ki... Bence Mert de balı günü salonda seni gördüğünde onca insanın içinde bile dayanamayıp cebinden yüzüğü çıkaracak önünde diz çökecek. Kesin evlenme teklifi edecek sana. O bakışlarını bir görsen var ya... Sana nasıl baktığını bir bilsen, bana hak verirsin, inan."

Firuzan bu sözleri söylerken, sesi öylesine yumuşak, öylesine inandırıcıydı ki Hilal ona sımsıcak bir dostlukla, minnetle sarıldı.

Tam o esnada salonun kapısında elinde kupalar dolusu, dumanı tüten çayla Karan belirdi.

"Ne o, kız kıza dedikodu mu yapıyorsunuz yine?" dedi Karan, yüzündeki cana yakın gülümsemesiyle odaya girip kupaları masaya bırakırken.
"Hilal, yemin ediyorum kardeşim seni böyle görünce küçük dilini yutacak. Hazır ol."

Firuzan, Karan'a dönüp gülümseyerek onu onayladı.

"Değil mi ama? Ben de onu diyorum işte. Mert bu güzelliği görünce dayanamaz artık."

"Hiç dayanamaz hem de!" dedi Karan, güvende hissetmenin verdiği o rahatlıkla çayından bir yudum alırken.

Karan ve Firuzan birbirlerine bakıp gülerken, Hilal ellerini göğsünde birleştirdi.

İçinde koca, sıcacık bir huzur denizi dalgalanıyordu.

Sevdiği adam, her anında yanında olan can dostları, üzerine giydiği bembeyaz umutlar...

Dünyanın en şanslı, en güvende kadını gibi hissediyordu kendini.

Sanki bu kutu kadar öğrenci evinin duvarlarından içeri hiçbir acı, hiçbir ihanet sızamazdı.

Onlar görünmez bir fanusun içinde, hayatlarının en güzel baharını yaşıyorlardı.

Tam o kahkahaların, o dertsiz tasasız anın ortasında masanın üzerinde duran, tuşlu telefon kısa bir melodi ve sert bir titreşimle ahşap masayı titretti.

Küçük ekran aydınlandı.

Hilal'in gözü yanan ekrana takıldığı an, nefesi kesildi. Yüzünde koca, aydınlık bir tebessüm patladı.

"Mesaj!" diye şakıdı adeta. Eteklerini hafifçe kaldırıp heyecanla masaya doğru koştu. "Mert'ten!"

Karan gülerek Firuzan'a göz kırptı.

"Al işte, kulakları çınladı hemen beyefendinin. Oku bakalım kuğu kız, ne diyormuş dertsiz damadımız?"

Firuzan da ağır adımlarla masaya yaklaştı. Gözleri telefonun ekranına değil, Hilal'in yüzündeki o saf heyecana kilitlenmişti.

Hilal, titreyen parmaklarıyla telefonun tuşlarına peş peşe basarak tuş kilidini açtı. Ekrandaki yazının üzerine tıklattığında, kalbi yerinden çıkacak gibi atıyordu. Mesajı okurken, gözleri küçük ekrandaki pikselli satırların üzerinde hızla kaydı.

"İstanbul'a dönüyorum sevgilim. Yanımda bir sürprizle hem de... Baloda görüşürüz, seni çok özledim."

Hilal'in dudakları usulca aralandı. Elindeki kalın, tuşlu telefonu sanki dünyadaki en kıymetli hazineymiş gibi kalbinin tam üzerine sımsıkı bastırdı.

Gözleri sevinçten yaşarmıştı.

Derin, huzur dolu bir nefes alıp odayı aydınlatan gülüşüyle Karan ve Firuzan'a döndü.

"Geliyor..." diye fısıldadı. "Mert, İstanbul'a geri dönüyormuş sonunda. Söz verdiği gibi... Baloda yanımızda olacakmış!"

O an odanın içindeki herkes kendi dünyasında kocaman gülümsedi.

Karan kardeşinin dönüşüne, Firuzan Mert'in gelişine, Hilal ise sadece o saf sevdasına sevinmişti.

Oysa bilmiyordu...

İnsan, en büyük felaketini daima en derin rahatlamasının ardında saklardı.

Hilal o bembeyaz elbisenin içinde, elinde telefonuyla sevdiği adamın gelişini bekleyen masum bir kuğu olduğunu sanıyordu.

Ama İstanbul'a doğru yaklaşan o otobüsün içinde artık bir aşık değil, o sıcak eve masum hayallere ve bembeyaz elbiseye koca bir ihanet çamuru çalmak için hızla yaklaşan dondurucu bir fırtına yaklaşıyordu.

O gece o salonda, pimi çoktan çekilmiş bir bomba, saniyelerini geriye doğru saymaya başlamıştı bile.

Hepsi habersizdi.

...

(Günümüz. Mayıs 2017, İstanbul. Karargah Hastanesi/ Hilal'in Anlatımıyla.)

Siz hiç, kendi celladınıza hem delicesine bir nefret duyup hem de ondan sadece tek bir damla gerçek, tek bir damla merhamet dilendiniz mi?

Beklemek...

İnsanın zihnini en çok çürüten, ruhunu en sessiz şekilde kemiren eylem budur aslında.

Geleceğini, size doğruları söyleyeceğini bildiğiniz birini beklemek umuttur.

Yürekteki ateşi harlar.

Ama size sadece içi boş yalanlar, asılsız vaatler sunan birini beklemek...

İşte bu, kendi kendi kazdığınız mezarın içine girip üzerinize atılacak toprağı beklemekten farksızdır.

Ben o mezarın içinde tam yedi yıl yattım.

Şimdi, göğsümdeki sargıların altında sızlayan bir kurşun yarasıyla, şu hastane odasının soluk, beyaz florasan ışıkları altında oturmuş, yatağımın ayakucunda duran adama bakıyordum.

Yağız Mert Çağlayan...

Gözlerimi ondan çekemiyordum.

Ellerini ceplerinden çıkarmış, omuzlarını dikleştirmişti.

Yüzünde, daha önce Karargah koridorlarında ya da o operasyonların kanlı sahnelerinde bile görmediğim kadar çıplak, duvarları yıkılmış, koca bir kararlılık vardı.

Dağınık, alnına düşen koyu kumral saçlarının altında parlayan yeşil gözleri, doğrudan benim gözlerime kilitliydi.

Nasıl bakıyordu bana?

Öyle bir bakıyordu ki...

Sanki dünyadaki bütün savaşları kaybetmiş ama elinde kalan son bayrağı, benim ayaklarımın dibine dikmek için yemin etmiş gibiydi.

Çenesi kasılmış, boynundaki damarlar gerginliğini ele verircesine belirginleşmişti.

Yorgundu.

Hem de çok yorgundu.

Bunu omuzlarının o çöküşünden, gözaltlarındaki belli belirsiz açılmış çukurlardan anlayabiliyordum.

O yeşillerin içinde düşmanların korkulu rüyası Gölge yoktu.

Orada, sadece yedi yıl önce o sağanak yağmurun altında bana "İçimi seninle ısıtıyorum" diyen, kalbi kırık, yaralı Mert vardı.

Peki bu benim için ne ifade ediyordu?

Koca bir araf.

Beni bu arafta, bu güvensizliğin o dondurucu eşiğinde tutan şey onun bana attığı o şefkatli, o teslim olmuş bakışlar değildi.

Beni burada tutan şey, geçmişti.

Zihnim, acımasız kancasını yine anılara taktı.

İçimdeki saf, ona inanmak isteyen masum kızı susturup, mantığımı devreye soktu.

Bana daha önce kaç kere söz vermişti?

Kaç kere "Sana her şeyi anlatacağım" diyerek beni gerçeğin uçurum kenarına kadar getirip, sonra da boşluğa itmişti?

Hatırlıyordum.

Terastaki konuşmamızın ardında aramızda tutuştuğumuz o iddiayı, operasyondaki kapışmayı hatırlıyordum.

Dediği kadar hedefi vurduğumda, iddiayı kazandığımda gözlerimin içine baka baka, "Tamam," demişti. "Sen kazandı. Neler olduğunu anlatacağım."

Beni gecenin bir vakti o soğuk poligona çağırmıştı. "Gel, yüzleşelim" demişti. Ben de bir saf gibi sabaha kadar beklemiştim onu. O soğukta, sessizlikte, içimde filizlenen o küçücük umutla saatlerce beklemiştim.

Ama gelmemişti.

Hatta ertesi sabahında sevgilisiyle nişanlanacağı haberi gelmişti.

Evet, şimdi dönüp bakınca belki kendince sebepleri, o gece poligona gelmesini engelleyen mazeretleri olabilirdi.

Bunu hissedebiliyordum.

Ama bu benim gerçeğimi değiştirmiyordu ki!.

Benim tek bildiğim, yine ortada bırakıldığım, yine oyalandığım, yine bir yalana kurban gittiğimdi.

Şimdi karşımda durmuş, "Seni biriyle tanıştıracağım." diyordu.

O derin, o dünyayı yerinden oynatacak sesiyle odanın ortasına pimi çekilmiş bir bomba bırakıyordu adeta.

"Eski Kurt'la..."

Odanın içine koca bir sessizlik çökmüştü bu isim duyulduğundan beri.

Monitörden yükselen ritmik kalp atış sesleri, saniyelerin geçişini adeta bir metronom gibi beynime vuruyordu.

Eski Kurt.

Bu iki kelime, benim için zihnimde hiçbir kapıyı açmadı.

Hiçbir dosyayı, hiçbir anıyı tetiklemedi.

Karargah'taki yeraltı dünyasına ya da mafya jargonu listelerine ait sıradan bir kod adı gibi çınladı kulaklarımda.

Gözlerimi usulca kıstım.

Yüzümdeki o beklenti dolu, o yaralı ifade saniyeler içinde yerini buz gibi bir hayal kırıklığına, ardından da harlı bir öfkeye bıraktı.

İstemsizce, acı ve alay dolu bir kahkaha döküldü dudaklarımdan. Göğsümdeki dikişler sızladı ama umursamadım.

"Eski Kurt mu?" dedim, sesim o kadar yabancı, o kadar tahammülsüz çıkmıştı ki. Sağ elimi yatağın kenarına bastırıp ona doğru hafifçe, tehditkâr bir şekilde eğildim.
"O da kim? Yeni oyun arkadaşın mı? Yoksa arkasına saklanacağın yeni maskenin kod adı mı?"

Kaşları hafifçe çatıldı, omuzları gerildi.

Tepkim beklediği o 'aydınlanma' ya da 'şok' değildi elbette.

Çünkü ben o söylediği adamı tanımıyordum.

"Bak, önce bir dinle..." diye söze girmek, yatağa doğru bir adım atmak istedi.

"Hayır, sen dinle!" diye sesimi yükselttim aniden. "Sen beni dinle! Ben senden yeni bir operasyon dosyası, kod adları, devletin gizli sırlarını ya da yeraltı bağlantılarını istemiyorum! Ben senden yedi yılımın hesabını istiyorum!"

Göğüs kafesim şiddetle inip kalkıyordu.

O kadar öfkeliydim ki, gözlerime dolan yaşların akmaması için tırnaklarımı avuç içlerime geçiriyordum.

"Bana Eski Kurt'tan, Simsar'dan ya da Karargah'tan bahsetme! Bana bizden bahset!" diye bağırdım, sesim hastane odasının duvarlarına çarpıp yankılanırken. "Sen bana neden o iğrenç damgayı yapıştırdın, ondan bahset! O iskelede... Ben sana bembeyaz bir elbiseyle, bütün hayatımı sana adayacak o saf kalbimle gelirken... Neden yüzüme baka baka bana 'hain' dedin? Neden beni o çamurun içinde, o buz gibi yağmurun altında bir paçavra gibi bırakıp gittin? Onu söyle! Onun hesabını ver!"

Gözleri kapandı. Çenesi öyle bir kasıldı ki, kemiklerinin çatırtısını duyduğuma yemin edebilirdim. Yutkundu ama konuşamadı. Konuşmasına izin de vermedim zaten.

"Cevap ver!" diye üstüne gittim. "Sonra o kız... Dilvin! O kızı benim gözümün içine baka baka neden hayatına soktun? Neden bana o tiyatroyu oynattın, neden beni aldattın? Neden benim kadınlığımı, gururumu, mesleğimi tek kalemde silip attın! Benim sorularımın cevabı senin Eski Kurt dediğin o meçhul adamda değil! Benim sorularımın cevabı senin kalbinde! O karanlık zihninde!"

Sustuğumda, odanın içinde sadece benim kesik kesik, isyankâr nefes alışverişlerim duyuluyordu.

Yoruldum, diye geçirdim içimden.

Yemin ederim çok yoruldum.

Gözlerimi ondan çekip başımı yastığa doğru çevirdim.

Savaşacak, bu bilmeceleri çözecek gücüm kalmamıştı.

"Şimdi..." dedim, sesim az önceki o fırtınanın aksine, kırık, bitkin bir fısıltıya dönüşürken. "...Yine geçmişimizin, bizim yaralarımızın önüne meçhul bir adamı, yeni bir bahaneyi kalkan yapıyorsun. Eğer o adam bana 'Mert sana neden ihanet etti?' sorusunun cevabını vermeyecekse, onu benden uzak tut. Çünkü ben, senin anlattığın o 'büyük resim' palavralarına inanıp, kendi yedi yıllık acımı bir kenara bırakacak kadar aptal değilim artık."

Dediğimde o yumruklarını sıktı ben devam ettim.

"Çünkü benim yedi yılımı çalan adamın, bana önce bir yabancıyı değil, kendisini anlatması gerekiyor. Ben artık başkalarının hikâyesini dinlemeden önce, kendi hayatımın neden mahvolduğunu öğrenmek istiyorum."

Odada yankılanan isyanımın, boğazımı yırtarcasına haykırdığım o soruların ardından koca bir sessizlik oldu.

Bekledim.

Öfkelenmesini, "Sen hiçbir şey bilmiyorsun!" diye bağırmasını, kendini savunmasını bekledim.

Yedi yıl boyunca kurduğum bütün mahkemelerde, onun bana vereceği o öfkeli savunmayı ezberlemiştim çünkü.

Ama o, bunların hiçbirini yapmadı.

Başını usulca öne eğdi. Derin, sarsak bir nefes aldı. Omuzları, sözlerimin ağırlığı altında milim milim çöktü ama yıkılmadı.

Yüzünü yeniden bana kaldırdığında gözlerinde savunmaya geçen bir adamın telaşı değil bütün günahlarını boynuna asmış, idam mangasının karşısına dikilmiş bir mahkumun kabullenişi vardı.

Ağır adımlarla yatağın ayakucundan dolanıp, tam yanıma, başucuma kadar geldi. Bana dokunmadı. Sınırımı biliyordu.
Ama varlığıyla bütün dünyamı kapatacak kadar yakınımdı.

"Haklısın..." dedi, sesi o kadar alçak, o kadar kırıktı ki az önceki fırtınamı tek bir kelimeyle yuttu.
"Söylediğin her kelimede, yüzüme vurduğun her nefrette sonuna kadar haklısın. Sana o gün iskelede arkamı dönüp gidişimi, bütün o tiyatroyu, ihaneti yaşatan benim. Zehrimi damarlarına kendi ellerimle ben enjekte ettim."

Yutkundu. Adem elmasının acıyla aşağı inip çıkışını izledim.

"Ama..." dedi, gözlerini gözlerime öyle bir kenetledi ki, sanki ruhumun en dibine bir çapa atıyordu.

"Benim yıllar evvel taktığım maskenin de, sana yaşattığım bütün o yalanların da, Dilvin tiyatrosunun da, kendi kalbimi söküp atmamın da tek bir nedeni vardı.
Ve o nedenin adı işte... Eski Kurt."

Nefesim boğazımda düğümlendi.
Çatık kaşlarım usulca gevşedi.

"Eski Kurt, yeni bir operasyon dosyası ya da ardına saklanacağım bir kod adı değil." diye fısıldadı. Sesi şimdi çok daha net, çok daha kesindi.
"O, senin bana az önce sorduğun 'Neden beni o iskelede bıraktın? Neden bana o damgayı vurdun?' sorularının tek ve mutlak cevabı. Senin benden istediğin o hesabın faturası, o adamın masasında duruyor. Hem de yedi yıldır..."

Şaşkınlıktan dudaklarım aralandı.

Zihnim, bu yeni bilginin ağırlığıyla sarsıldı.

"O zaman..." dedim, sesim titreyerek. İçimdeki öğrenme arzusu, o yedi yıllık açlık bir anda bütün yorgunluğumu bastırmıştı. "Anlat. Hemen şimdi anlat. Kim bu adam? Neden yaptı bunu bize?"

Dikleşmeye, ona doğru atılmaya çalıştım ama göğsümdeki acı bir kez daha nefesimi kesti. İstemsizce yüzümü buruşturup sağ elimle sargımın üzerine bastırdım. Dudaklarımdan kaçan ufak inlemeyle birlikte yüzündeki sakin ifade saniyeler içinde paramparça oldu. Elleri havaya kalktı, bana dokunmamak için kendini zor tutarken çenesi şiddetle kasıldı.

"Hayır." dedi, sesini bir anda çelik gibi sertleştirerek. "Şimdi değil."

"Anlat dedim sana!" diye direttim, acımı hiçe sayarak. Gözlerimden akan yaşlar yanaklarımı yakıyordu. "Bunca yıl bekledim, bir saniye daha beklemem! Söyleyeceksin!"

"Söylemeyeceğim!" diye gürledi, ama bu öfkeden değil, tamamen benim canımın yanmasına duyduğu tahammülsüzlüktendi.

Eğildi, göz hizama indi. Yeşil gözlerinde harlanan korumacı ateş, içimdeki bütün isyanı saniyeler içinde bastırdı.

"Benim tek bir şartım var Hilal." dedi, kelimelerin üzerine basa basa. "Sana o kapıdan ilk girdiğimde de aynı şeyi söyledim. Bütün gerçekleri, tek bir satırını atlamadan önüne sereceğim. Seni o adamla, geçmişimizin asıl kilit noktasıyla yüzleştireceğim. Ama bugün değil. Sen bu haldeyken, göğsündeki o yara her hareketinde kanarken, acıdan nefes alamazken değil!"

"Ben acıya dayanıklıyımdır..." diye fısıldadım inatla, ama sesim çoktan gücünü yitirmişti bile.

"Dayanıklı olmak zorunda değilsin!" dedi, sesi ilk defa bu kadar çaresiz, bu kadar yalvarır gibi çıkmıştı. "Benim karşımda zırhını giymek, her darbeye göğüs germek zorunda değilsin! Seni bu halde, geçmişin kanlı enkazının altına sokmam. Buna izin vermem. Eski Kurt'la tanışmak, o gerçekleri duymak istiyorsan... Önce iyileşeceksin Aladağlı."

Gözlerini gözlerimden bir an bile ayırmadan yavaşça doğruldu.

"Şu yataktan kalkacaksın." dedi, parmağıyla beni işaret ederek. "Dikişlerin kaynayacak. Yüzündeki solgunluk gidecek. Benim karşıma yaralı, acı çeken bir kadın olarak değil her şeyiyle dimdik ayakta duran, yenilmez, savaşçı bir kadın olarak dikileceksin. Ancak o zaman... Sen tamamen iyileştiğin gün, seni o masaya oturtacağım."

Başımı çaresizce yastığa yasladım. İnadı, benim inadımdan daha büyüktü.

Gölgelerin ardında saklanan, kendi kurallarını kendi yazan bir adamdı o.

"O zamana kadar..." diye devam etti, ağır adımlarla kapıya doğru geri geri giderken.
"...Sormayacaksın. Ben de anlatmayacağım. Senin tek görevin iyileşmek. Benim tek görevim ise, sen o yataktan kalkana kadar o kapının ardında beklemek. Şuana kadar olduğu gibi..."

Kapının kulpuna elini attı. Açmadan önce son bir kez bana baktı.

"Sen ayağa kalktığında, söz veriyorum bu karanlık bitecek. Artık aramızda hiçbir yalan olmayacak."

İşte tam o saniye, içimdeki kabulleniş yerini Gökçe Komiserin hırçın ve asla pes etmeyen inadına bıraktı.

Gidecekti.

Yine kendi kurallarını koyup, o kapının ardına geçip beni bu dört duvar arasına mahkum edecekti.

Ben yedi yıl beklemiştim.

Bir yedi gün, yedi saat ya da yedi saniye daha beklemeye zerre kadar tahammülüm yoktu.

"O zaman..." dedim. Yağız'ın kapı kulpundaki eli anında duraksadı. Omzunun üzerinden bana dönmedi lakin bedeni kaskatı kesilmişti.
"...O zaman hazır ol Yağız Mert Çağlayan." diye devam ettim.
Yattığım yerden ona doğru kışkırtıcı, tehlikeli bir bakış atarak çenemi hafifçe yukarı kaldırdım.
"Beni çok iyi tanıyorsun. Ben Aladağlı'yım. Bu yataktan kalkmayı, o dikişlerin kaynamasını uslu uslu beklemem. Belki yarın, belki iki saat sonra... Belki iki gün sonra... Bilemezsin. Sırf o masaya oturup o gerçekleri senden söküp alabilmek için ayağa kalkarım. İyileşmemiş olsam bile iyileşmiş numarası yaparım. Acıdan nefesim kesilse de, dikişlerim kanasa da bunu senden saklar, yüzüme o kusursuz maskemi takar ve dimdik karşına dikilirim. O masaya oturmak için, kendi canımı hiçe saymaktan bir saniye bile çekinmem. Yaparım."

Yutkundu. Sırtındaki o ani gerginliği, omuzlarına binen paniği yattığım yerden bile net bir şekilde görebiliyordum.

Onu tam kalbinden, en zayıf noktasından, benim canımın yanmasına olan o delicesine tahammülsüzlüğünden vurmuştum.

Benim bu deliliği yapabileceğimi, o sırrı öğrenmek uğruna kendimi parçalayabileceğimi adı gibi biliyordu.

"Eğer buna razıysan..." dedim, sesimi bir bıçak kadar keskin ve alaycı tutarak. "...Benim o gerçekleri öğrenmek için kendimi zorlamama, kanamama, kendi kendime zarar vermeme razıysan... Buyur, çık git o kapıdan. Çık ve ben sahte bir iyileşmeyle, kanayan yaralarımla karşına dikilene kadar o kapının ardında nöbet tutmaya devam et."

Derin bir nefes aldım. Son kozumu, pimi çekilmiş bir bomba gibi tam da ayaklarının dibine bıraktım.

"Ama eğer değilsen..."

Lafımı bilerek yarım bıraktım. Cümlenin sonunu, onun korumacı, kontrolü elden bırakamayan zihnine terk ettim.

Odanın içine çöken birkaç saniyelik sessizlik, adeta koca bir asır gibiydi.

Kapı kulpundaki nasırlı parmakları yavaşça gevşedi. Eli usulca aşağı düştü. Derin, hırıltılı bir nefes aldı ve yavaşça bana doğru döndü.

Yeşil gözlerindeki kararlılık duvarı tuzla buz olmuş, yerini saf bir teslimiyete bırakmıştı.

Bana bakarken çenesi seğiriyordu.

Zekamla ve inadımla onu kendi oyununda mat etmiştim.

Bana kıyamayacağını, kendi inatları uğruna benim canımın yanmasına bir saniye bile izin vermeyeceğini çok iyi biliyordum ve o da bunu bildiğimi biliyordu.

Ağır, yenilmiş adımlarla kapıdan uzaklaştı.

Yeniden başucuma, yatağımın kenarındaki sandalyeye doğru yürüdü.
Gözlerini gözlerimden ayırmadan usulca sandalyeye çöktü. Dirseklerini dizlerine dayayıp ellerini yüzüne kapattı ve derin bir iç çekti.

"Delisin..." diye fısıldadı ellerinin arasından. "Zırdelisi hem de. Sırf kendi kurallarını koymak için kendi canını yakmayı göze alacak bir deli."

Dudaklarımda asi, ufak bir tebessüm belirdi.

"Eserinle gurur duyabilirsin." dedim fısıltıyla. "Şimdi dökül. Eski Kurt kim? Ve yedi yılımı benden neden çaldınız?"

Arkasına yaslandı. Omuzlarındaki yükü nihayet bırakacak olmanın verdiği o ağır havayı soludu. Gözleri uzaklara, geçmişin o kanlı dehlizlerine dalarken, dudakları aralandı.

"Beni nereden vuracağını çok iyi biliyorsun..." diye fısıldadı dişlerinin arasından. Sesinde hem koca bir isyan hem de çaresiz bir yalvarış gizliydi. "Beni kendi canınla, kendi kanınla tehdit etme Hilal. Ne olursun yapma bunu..."

Gözlerimi ondan bir saniye bile ayırmadım. Zerre kadar geri adım atmadım.

"O zaman anlat." dedim, sesimdeki o tavizsiz ve emredici tonla. "Şimdi. Burada."

Ellerini saçlarının arasına geçirdi, çaresizce etrafına, bu steril, beyaz ve soğuk hastane odasına bakındı. Ardından iki eliyle yatağın demirlerini kavrayıp yüzünü yüzüme yaklaştırdı.

"Yıllardır yapmayı beklediğimiz o yüzleşmeyi burada mı yapacağız?" dedi, sesi acıyla doluydu.
"Bu halde mi? Sen hasta yatağında, göğsünde taze bir kurşun yarasıyla, nefes alırken bile canın yanarak yatarken mi? Bütün enkazımızı bu odanın içine, senin bu yaralı bedeninin üzerine mi yıkacağız? Bunu mu hak ediyordu bizim yüzleşmemiz?"

Dudaklarımda acı, zehir zemberek bir tebessüm belirdi.

"Bunu sen istedin." dedim, gözlerinin içine baka baka. "Bizi bu raddeye sen getirdin. Aylardır bu noktada olmaktan, yüzleşme masasını kurmaktan kaçan, her fırsatta köşe bucak saklanan sendin. Şimdi bu yüzleşmenin nerede, nasıl olacağını seçme hakkını çoktan kaybettin."

Kelimelerim yüzüne ağır bir tokat gibi çarptı. Gözlerindeki direniş yavaş yavaş söndü. Boyun eğdi. İnadımın, benim gerçeğe olan açlığımın onun kurallarından çok daha keskin olduğunu nihayet kabullendi.

Derin bir iç çekerek yatağın kenarındaki sandalyeye çöktü. Dirseklerini dizlerine dayadı, başını öne eğdi. Bir süre sadece beyaz fayansları izledi. Omuzlarındaki yükü sırtından indirmeye hazırlanıyordu sanki. Sonra yavaşça başını kaldırdı. O yorgun yeşilleri yeniden benim kehribarlarımı buldu.

"Hani..." diye söze girdi. Sesi o kadar uzaklardan, o kadar derinden geliyordu ki, adeta yedi yıl öncesinin yankısı gibiydi. "...Hani bir keresinde bana demiştin ya. 'Bu hayatta en çok önem verdiğim, uğruna ölebileceğim iki şey var: Biri mesleğim, diğeri ailem.' Diye. Hatırlıyor musun?"

Kaşlarım usulca çatıldı.
"Evet." dedim fısıltıyla.
"Senin için de öyle değil mi?"

Dudaklarının kenarında kırık, paramparça olmuş, acı dolu bir tebessüm belirdi.
"Öyleydi..." dedi.
Sesi, koca bir mezarlığın sessizliği kadar ağır ve üşütücüydü.
"...Tabi bir ailem olduğu kavramı yok olmayana kadar."

Kaşlarım usulca çatıldı.

Nefesim boğazımda asılı kaldı.

Ne demekti bu?

Söylediği cümleye hiçbir anlam veremedim.

Babasına ne kadar düşkün olduğunu bilirdim. Annesine duyduğu sevgiye...Ablasına bağlılığına... Kız kardeşini evladı gibi gördüğüne...

Gözlerindeki ormanın alev alev yandığını, o yeşillerden kopan bir damla yaşın yanağından aşağı ağır ağır süzüldüğünü gördüğümde içime tarifsiz bir korku düştü.

Yedi yıldır onlardan bir haberdim.

Ne yaşadıklarını, başlarına ne geldiğini hiç bilmiyordum ki.

Benim bildiğim tek şey kendi acımdı.

"Ne... Ne demek bu?" diye fısıldadım çekinerek. Sesim titriyordu, içimdeki o korku bütün bedenimi sarmıştı. "On... onlara bir şey mi oldu yoksa? Latife Hanım, Yavuz Müdür... Mina? Kötü bir şey mi oldu onlara?"

Gözlerini benden ayırıp yatağın beyaz örtüsüne dikti.
O an, fiziksel olarak bu odadaydı ama ruhu çoktan başka diyarlara savrulmuş gibiydi.

"Mezuniyet törenimizin ertesi günüydü." diye başladı, sesi titrememek için büyük bir savaş veriyordu. "Hani şu İstanbul'u el ele turladığımız, Boğaz'a karşı oturup simit yediğimiz, her şeyin kusursuz olduğu o sıradan ama rüya gibi geçen güzel gün... Gece seni kız yurdunun kapısına kadar bırakmıştım. Oraya ilk kez korkmadan çekinmeden el ele gitmiştik. Dünyanın en mutlu adamıydım sanki. Seni yurduna bıraktıktan sonra, adeta ayaklarım yere basmadan, uçarak kendi yurduma dönüyordum."

O güzel gün...

Zihnim bir anda kız yurdunun kapısındaki o ana kaydı.

Gece ayazı vardı.

Dönerken üşümesin diye boynumdan o gün bana aldığı mavi şalı usulca boynuna dolamış, sonra da gözlerinin içine bakmıştım. Ve... Onu öpmüştüm. İlk kez. Kalbim yerinden çıkacak gibi atarken, dudaklarım usulca dudaklarına değmiş, zaman ikimiz için de o saniyede asılı kalmıştı.

Gözlerim doldu.

Bakışlarımı titreyen ellerimden çekip ona kaldırdığımda, Yağız'ın sol elinin işaret parmağının istemsizce, usulca kendi alt dudağına dokunduğunu gördüm.

O da o andaydı.

Parmak uçları, yedi yıl öncesinin o masum anısında asılı kalmıştı.

Gözlerimiz yeniden buluştuğunda, ikimizin de bakışlarından aynı hüzün, aynı kanayan özlem akıyordu.

Yutkundu, boğazındaki düğüm adem elmasını sertçe hareket ettirdi.
"Sonra..." dedi, parmağını usulca dudağından çekip elini dizinin üzerinde yumruk yaparken. Sesi çatallanmıştı. O anın büyüsünden çıkıp gerçeğin soğuk yüzüne dönmek ikimize de koca bir tokat gibi çarptı.

"Yurda yaklaşmıştım. Belki de kapıya elli yüz metre falan kalmıştı. Telefonum çalmaya başladı. Hani sana bahsettiğim, hamile bir ablam vardı. Son ayında olduğu için, çok istemesine rağmen törene gelememişti."

"Yeliz abla..." diye fısıldadım.

Yağız'ın dudaklarında acı, minnet dolu bir tebessüm belirdi. İsmini hatırlamama teşekkür eder gibi başını usulca salladı.

"Evet... Yeliz ablam. Arayan onun eşiydi. Veli eniştem."

Sustu. Göğsü hızla inip kalkmaya başladı. Kelimeleri boğazından çıkaramadığını görüyordum. Çenesi titriyordu.

Elimi usulca uzattım, sargıma dikkat ederek beyaz örtünün üzerinde duran eline doğru yaklaştırdım ama dokunmaya cesaret edemedim. Yarı yolda havada asılı kaldı elim.

"Ne oldu?" diye fısıldadım, kalbim korkuyla gümbürderken. "Ne dedi enişten?"

Gözlerini sımsıkı kapattı. Yanağından bir damla yaş daha süzülüp çenesinden düştü.
"Babamı..." dedi, kelimeler boğazını yırtarak, kanatarak çıkarken. "Babamı hain damgasına çarptırıp... yaka paça içeri aldıklarını söyledi."

Duyduklarım zihnimde bir bomba gibi patladı. Dünyanın bütün gürültüsü bir anda kesildi, sadece kulaklarımda sağır edici bir uğultu kaldı.

Yavuz Amca...

O ömrünü vatanına adamış, dürüstlükten milim sapmamış şerefli adamdı.

Hain olmak, hapse atılmak mı?

Akıl almaz, korkunç bir kabustu bu.

"Nasıl?" diye fısıldadım, gözlerim dehşetle açılırken. Kelimeler boğazıma birer cam kırığı gibi batıyordu. "Nasıl olur bu? Yavuz Amca... O öyle bir şeyi yapmaz ki! Kim? Kim, neden böyle bir iftira atar ona?"

Cevap vermedi, sadece bakışlarını biraz daha yere indirdi. Yumruk yaptığı ellerinin, dizlerinin üzerinde titrediğini görüyordum.

"Peki ya ben?" dedim, sesim çatallanarak, öfkeyle karışık derin bir kırgınlıkla. "Neden bana hiçbir şey söylemedin? Neden tek bir kelime bile etmedin bana? Biz sevgiliydik. Bir gün önce el ele yürüyorduk o sokaklarda, birbirimize sözler veriyorduk! Neden acını benden gizledin, neden beni bir yabancı gibi o yangının tamamen dışında bıraktın? Biz bir olmayacak mıydık? O telefonu aldıktan sonra niye beni aramadın?"

Evet, babasının hapse atılması korkunçtu.

Evet, acısı devasaydı.

Ama bu bir yüzleşmeydi.

Yedi yılın irini bugün burada, bu odada akacaktı.

Yarım kalmayacaktı.

"Ne?" diye fısıldadı Yağız, sorumun altındaki o keskin sitemi yeni yeni idrak ederek.

"Niye beni aramadın diyorum?" diye tekrarladım, yattığım yerden ona doğru diklenmeye çalışarak. Gözyaşlarım öfkeme karışıyordu. "Hadi yanıma gelemedin, o anın şokuyla yurdun kapısına dönemedin. Neden aramadın? Neden bana 'Hilal, dünyam başıma yıkıldı, babama hain dediler içeri aldılar' demedin?"

Ellerini yatağın demirlerinden çekip geri çekildi.

Sorum onu kendi savunma mekanizmasının en karanlık köşesine itmişti sanki.

Gözleri alev alev yandı, omuzları gerildi ve birden sesini yükseltti.

"Nevrim dönmüştü çünkü!" diye bağırdı, ellerini çaresizce iki yana açarak. "Aklımı, şaşırdım! Kendimi şaşırdım! Ölüden farksızdım, komutlarla çalışıyor gibiydim! Aklımın ucuna bile gelmedi!"

Aklının ucuna bile gelmedi...

Bu cümle, göğsümdeki kurşun yarasından çok daha derin, çok daha ölümcül bir yere saplandı.

İçimdeki o onarmaya çalıştığım kadın, bir kez daha tuzla buz oldu.

Dudaklarımdan acı, zehir gibi bir nida koptu.

"Aklının ucuna bile gelmedi, öyle mi?" diye haykırdım, sesimdeki o derin kırıklığı zerre kadar saklamadan. Gözlerimden yaşlar boşanırken ona doğru işaret parmağımı salladım. "Dünyan başına yıkıldı ve sen ilk sığınman gereken limana, yani bana geleceğine bambaşka yerlere savruldun ama ben aklına gelmedim, öyle mi? İnsan yangından ilk kurtarılacak olanı unutur mu? Sen beni o yangının ortasında nasıl unutursun!"

Çenesi seğirdi. Gözlerindeki mahcubiyet, yerini harlı, savunmacı bir öfkeye bıraktı. Üzerime doğru bir adım atıp o da sesini yükseltti.

"Sen olsan ne yapardın?" diye gürledi. Yüzü kasılmış, boynundaki damarlar belirginleşmişti. "Söyle bana, sen olsan ne yapardın! İlk ailene mi koşardın, yoksa bana mı? Babana 'vatan haini' dediklerinde, onu o deliğe tıktıklarında ilk ne yapacağını mantık çerçevesinde düşünebilir miydin? Hiç mi yanlışa düşmezdin? Hiç mi fevri davranmazdın!"

Kelimeleri boğazıma koca bir taş gibi oturdu.

Cevap veremedim.

Dudaklarım aralandı ama içimden tek bir harf bile dökülmedi.

Haklıydı belki.

O dehşetin içinde kim mantıklı kalabilirdi ki?

Sessizliğimi gördüğünde, omuzları aniden düştü. Yüzünü buruşturup ellerini saçlarının arasına daldırdı.

"Tamam..." dedi, nefes nefese kalarak. Sesi titriyor, göğsü hızla inip kalkıyordu. "Tamam, ben hatalıyım. Tamam, ben düşünemedim. Tamam, o an olayın sıcağıyla unuttum. Sana gelemedim. Haber vermedim. Tamam, hepsi kabul! Ben buna itiraz etmiyorum ki!"

Gözlerini kapatıp derin, sarsak bir nefes aldı ama benim durmaya, bu hesabı yarım bırakmaya hiç niyetim yoktu.

"Tamam." dedim, gözyaşlarımı elimin tersiyle sertçe silerek. "Bunların hepsi tamam. Hadi ilk şaşkınlıkla gelmedin. Ya sonrası?"

Gözlerini açıp bana baktı, ne diyeceğimi bekliyordu.

"Sen tam iki hafta yoktun ortalarda be adam!" diye bağırdım. Sesim bütün hastane koridorlarında yankılanacak kadar gürdü. "Yoktun! Ta üç beş gün geçti, Karan'a kuru bir mesaj attın! Yine bana haber vermedin. Yine ilk seçeneğin ben değildim. Yazmışsın oraya, 'Karan, Hilal'e de haber edersin'. Lütfettin ya! Sağ ol! Çok sağ ol!"

Yüzündeki kaslar seğirirken, ben içimdeki bütün irini kusmaya devam ediyordum.

"Ta geri döneceğin gün attığın o 'geliyorum' mesajına bile tav oldum, havalara uçtum, salak ben! Şimdiki aklım olsa o mesajı attığın gibi tıkardım ağzına, 'Yeni mi aklına geldim?' diye! Neredeydin koskoca iki hafta? Neredeydin? Hiç mi aklına gelmedim? Hiç mi zamanın olmadı? Bir saniye bile mi olmadı? Hiç mi imkanın olmadı aramak için! Ben neyindim senin ya?"

Hıçkırıklarım nefesimi kesiyordu ama durmadım.

"Hadi ilk günlerin şok içindeydi, tamam! Dünyanın en kötü şeyi gelmiş başına, babanı haksız yere içeri almışlar... Hepsine tamam! Ama bunların hiçbiri beni onca zaman habersiz bırakmana sebep miydi?"
Sesim artık koca bir ağlamaya, kırık dökük bir feryada dönüşmüştü.
"Ben meraktan ölürken..."

"Sen meraktan ölürken öyle mi!"

Yağız'ın odanın içinde patlayan o tahammülsüz kükremesiyle sözüm bıçak gibi kesildi.

Bana doğru öyle bir adım attı ki, yattığım yerde istemsizce nefesimi tuttum.

"Buraya gelirken kendime söz vermiştim," dedi dişlerinin arasından tıslayarak. İşaret parmağını şakağına bastırmış, delirmemek için kendini zor tutuyor gibiydi. "Seni bir kez olsun kırmayacağım diye söz vermiştim ulan! Sırf seni dinleyeceğim, kendimi haklı çıkarmaya çalışmayacağım en ufak yerde bile diye yemin ettim kendi kendime! Ama laf öyle bir yere geldi ki..."

Ellerini havaya kaldırıp çaresizce başını iki yana salladı. Gözleri alev alev, kıpkırmızıydı.

"Ya Hilal!" diye bağırdı, sesi acıdan yırtılarak. "Ben tam dört gün sonra ilk kez telefonumu açtığımda... Benim arama ekranım bomboştu ya! Bomboş!"

Nefesim kesildi. Gözlerim kocaman açıldı.

"Bir kere aramamışsın beni!" diye haykırdı, göğsüne yumruğunu vurarak. "Bir kere ya! Bir kere! Ucuz, önemsiz bir mesaj atmışsın. Onda da beni merak eden, bana ne olduğunu soran tek bir cümle yok! Ben sana bunun hesabını sordum mu? Ben sana bir şey dedim mi bugüne kadar!"

Odanın ortasında dikilmiş, nefes nefese, göğsü şiddetle inip kalkarken o yaralı yeşillerini doğrudan gözlerimin içine dikti.

"Sen benim o cehennemin içinde ne çektiğimi bilmeden... Benden neyin hesabını soruyorsun şimdi, he? Neyin!"

Yağız'ın o gür, acı dolu kükremesi hastane odasının duvarlarına çarpıp üzerime devrildiğinde, nefesim bıçak gibi kesildi.

Arama ekranım bomboştu...

O an, zamanın akışı durdu.

Yağız'ın göğsü hızla inip kalkarken, gözlerinden saçılan o haklı sitem beni tam kalbimden, en savunmasız yerimden vurdu.

Sustuğunda, sadece ikimizin de kesik kesik, titreyen nefes alışverişleri duyuluyordu.

Zihnim, o dört günlük sessizliğin ardındaki o koca mezarlığı yeni yeni idrak ediyordu.

Evet, o bir cehennemin içindeydi.

Evet, benim arama ekranımın bomboş olması onun yarasını daha da kanatmıştı.

İçimdeki o onarmaya çalıştığım Gökçe, utancından yerin dibine girmek istedi o saniye.

Ama sonra...

Zihnimin karanlık köşesinden, yedi yıldır her gece kabuslarıma giren o iskele, o bembeyaz elbise ve Mert'in koluna girmiş o kızın silüeti sızdı.

Utancım, yerini saniyeler içinde büyük bir kırgınlığa bıraktı.

Göğsümdeki kurşun yarası değil, kadınlık gururum sızladı.

Bu yüzleşme burada bitmeyecekti.

O kendi cehennemini kusmuştu, şimdi sıra benimkine gelmişti.

Gözyaşlarımı elimin tersiyle sertçe sildim.
"Nasıl bir cehennemin içinde olduğunu bilmeden..." diye fısıldadım, onun az önce kurduğu cümleyi sanki zehirli bir yemişmiş gibi dudaklarımda tartarak.

Omuzları usulca düştü. Yüzümdeki değişimi, o hüzünden sıyrılıp taarruza geçen ifademi gördüğünde kaşları hafifçe çatıldı.

"Bilsem kaç yazardı ki?" dedim, sesimi yavaş yavaş yükselterek. Gözlerimi onun yeşillerine öyle bir diktim ki, bakışlarımla adeta etini deşiyordum. "Bilsem ne olurdu? Senin acına ortak mı olacaktım? Ya da senin o koca dağını beraber mi sırtlayacaktık?"

Kısa, acı dolu bir kahkaha attım. Hastane odasının duvarlarında yankılanan bu gülüşüm, hıçkırıktan farksızdı.

"Doğru söylüyorsun..." dedim başımı sallayarak. "Ben neyin hesabını soruyorumki sana, öyle değil mi? Hakkım yok! Benim senin iki hafta boyunca nerede olduğunu, neden beni hiç aramadığını sorgulamaya zerre kadar hakkım yok!"

Yutkundu.
"Ben öyle demek..."

"Sus!" diye bağırdım aniden, yatağın demirini sımsıkı kavrayarak. "Sana neler olduğundan, babana ne olduğundan benim haberim olmasına ne gerek varsa sanki! Ben kimim ki? Senin hayatında, senin o acılarında benim yerim neydi ki?"
Nefes nefese kalmıştım.
"Sonuçta sen..." dedim, sesimdeki o derin nefreti ve aşağılanmışlığı zerre kadar saklama gereği duymadan, kelimelerin üzerine basa basa. "...Benim yerime teselli olacağın kişiyi bulup da dönmedin mi gittiğin yerden?"

Odanın içine koca bir yıldırım düştü.

Dilvin.

İsmini anmadım ama cümlenin içindeki silüeti, ikimizin de boğazına koca bir urgan gibi dolandı.

Yüzündeki o az önceki haklı sitem saniyeler içinde silindi.

Rengi kireç gibi soldu.

Kelimelerimin onu nasıl kanattığını, nasıl nefessiz bıraktığını izledim.

Çünkü bu bir yüzleşmeydi.

Ve ben o yedi yılın diyetini, onun canını yakmadan ödetmeyecektim.

Bekledim.

Yağız'ın omuzlarının çökmesini, benden özür dilemesini, yüzündeki o paramparça ifadeyle bana hak vermesini bekledim.

Ama o, beklediğimin aksine boyun eğmedi.

Yüzündeki solgunluk saniyeler içinde kayboldu. Gözlerini kıstı. Çenesindeki kaslar seğirirken üzerime doğru bir adım daha attı.

"Dilvin konusu senin sonuna kadar mağdur olduğun, benimse son nefesime kadar boynumun borcu olan, asla inkar etmediğim ve edemeyeceğim koca bir günah. Bu kabulüm."

Ellerini yatağın demirlerine yaslayıp yüzünü yüzüme doğru biraz daha yaklaştırdı. Gözlerindeki yeşiller artık savunmada değil, doğrudan taarruzdaydı.

"Ama şu an konu o değil. Orayı karıştırma."

"Nasıl konu o değil!" diye çıkıştım aniden, yattığım yerden ona doğru diklenerek.
"Sen benim gözümün içine baka baka—"

"Değil!" diye gürledi Yağız, sesini öyle bir yükseltti ki kelimelerim boğazıma dizildi. Yüzündeki o sert, o sarsılmaz ifadeyle beni olduğu yere çiviledi. Otoritesiyle beni susturduktan sonra, derin, hırıltılı bir nefes aldı. Gözlerindeki o harlı ateşi usulca söndürüp, kelimelerinin üzerine basa basa devam etti.

"Konumuz senin beni merak etmemen, benim seni aramamam." dedi, sesini alçaltarak ama ağırlığını bir o kadar artırarak.
"Sen beni aramadın. Sormadın. Çünkü balo telaşındaydın. Hadi bunu o zamanki toyluğuna, tatlı genç kız heyecanına veriyorum. Sonuçta bilemezdin bana neler olduğunu, müneccim değilsin. Ben seni anlıyorum. Aranıp sorulmamaya kızsam da, o cehennemin içinde buna kırılsam da... seni haklı çıkaracak sebepleri düşünüp tartıp susuyorum. Seni yaralamıyorum."

Yutkundu. Gözlerini gözlerimden bir an bile ayırmadan, o ağır yükü omuzlarıma usulca bıraktı.

"Sen bana dişlerini çıkartmadan önce de bunu hiç yapmadım. Yapmaya da zerre niyetim yoktu. Benden habersiz geçirdiğin o mutlu günleri senin yüzüne vurup seni suçlamadım hiçbir zaman."

Duraksadı.

"Ama ben... Ben seni boş yere aramamazlık yapmadım. Toyluk etmedim. Gençlik hevesine kapılmadım!"

Nefesim göğsüme battı. Gözlerimden süzülen yaşlara inat, çenemi dikleştirip içimdeki o koca fırtınayla ona baktım.

"Ya ney?" diye çıkıştım, sesim titreyerek. "Ney o zaman!"

Yatağın demirlerini kavrayan ellerini daha da sıktı. Parmak boğumları bembeyaz olmuştu. Gözlerindeki o yeşil ormanlar, benim karanlığıma karıştı.

"Beni tanırsın." dedi fısıltıyla, ama bu fısıltı koca bir çığlıktan daha sağırdı. "Kendi ağzınla da söyledin az önce... Eğer ben o şeyleri yaşamamış olsaydım, dediğin gibi imkansız da olsa bir yolunu bulur, ne yapar ne eder canım pahasına bir saniyelik bile olsa seni arar, haberdar eder, seninle acımı derdimi paylaşırdım. Ama altını çiziyorum..." dedi, her bir kelimenin sonuna nokta değil, koca bir ünlem koyarak.
"...O şeyleri yaşamamış olsaydım. Yani benim, sana o mesajı atamadan geçirdiğim iki koca haftanın altında... aklının sınırlarını zorlayacak, senin dünyanı baş aşağı edecek sebeplerim vardı."

Zerre kadar yumuşamadım.

Gözlerinden okuduğum yıkıma ve acıya merhamet etmedim.

Şimdi sadece hakkım olanı, benden çalınan o yedi yılın asıl cevaplarını istiyordum ve onları ondan kopara kopara alacaktım.

"Sebeplerin mi vardı?" diye tısladım. Sesimdeki o acımasız, o keskin alayı yüzüne bir kırbaç gibi çarptım. Yattığım yerden çenemi dikleştirerek ona meydan okudum. "Neymiş o senin aklımın sınırlarını zorlayacak, dünyamı baş aşağı edecek koca sebeplerin? Söyle! Susma hadi, söyle! Hangi sebep, bir adamın sevdiği kadını iki hafta boyunca bir koca hiçliğin ortasında bırakmasını haklı çıkarır? Dökül!"

Benim bu bitmek bilmeyen öfkem, o gram geri adım atmayan hırçınlığım karşısında Yağız da zerre kadar sinmedi.
Yüzündeki o sert hatlar bir milim bile gevşemedi. Gözlerini gözlerime öyle bir mıhladı ki, kaçmama, saklanmama zerre kadar izin vermedi.

"Dedim ya az önce..." diye söze girdi. Sesi buz gibi, karanlık ve kestiği yeri kanatan bir jilet kadar keskindi. "...Üç günün sonunda, dördüncü gün telefonumu ilk kez açtığımda, arama ekranım bomboştu diye."

"Evet!" diye çıkıştım hızla, kelimelerini ağzından kaparak. "Evet, dedin! Ne demek bu? Telefonunu neden dört gün sonra açtın? Neden kapattın o telefonu?"

Yağız, yatağın demirini tutan ellerinden birini usulca çekti. Gözlerimin içine baka baka, "Çünkü o üç gün..." dedi, nefesini ağır ağır vererek. "...Afyon'da bile değildim."

Kaşlarım şiddetle çatıldı. İçimdeki o harlı öfke, yerini anlık bir sarsıntıya, koca bir kafa karışıklığına bıraktı.

"Nasıl Afyon'da değildin?" diye sordum, sesimdeki o emredici tonu kaybetmemeye çalışarak ama zihnimdeki duvarların yavaş yavaş titrediğini hissediyordum. "Sen Afyon'a gittin! Karan bana öyle söyledi! Neredeydin o üç gün? Bana yalan mı söyledin yine!"

"Ben sana hiç yalan söylemedim." dedi, sesindeki o dipsiz karanlık odayı bir kez daha yuttu. "Sadece sana hiçbir zaman tamamını anlatamadım."
Üzerime doğru hafifçe eğildi.
"Hani..." diye fısıldadı, kelimeleri adeta boğazına batan birer cam kırığıymış gibi yutkunarak. "...Hani o gece eniştemden telefon gelince, haberi duyar duymaz koşa koşa otogara gittim demiştim ya."

"Eee..." dedim nefes nefese. "Dedin. Ne olmuş?"

"Gittim..." diye tekrarladı, gözlerini yeniden açıp o darmadağın, o paramparça yeşillerini doğrudan ruhuma saplayarak. "Başıma bir çuval geçirilip... bayıltılıp... karanlık, rutubetli bir depoya, işkenceye götürüldüğümü bilmeden."

İşkenceye götürüldüğümü bilmeden...

O an...

Hastane odasının o soluk ışıkları titredi.

Monitörden gelen kalp atış sesim bir anda durdu sanki.

Zamanın akışı, nefesim, kanımın damarlarımda dolaşması...

Her şey ama her şey o saniye, o kelimenin altında ezilip yok oldu.

Gözlerim fal taşı gibi açıldı.

Dudaklarım aralandı ama içinden tek bir nefes bile çıkamadı.

Bütün dünyam, o yedi yıl boyunca üzerine basarak yükseldiğim, kendimi haklı çıkardığım o koca kibir dağım...

Tek bir saniyede, tek bir kelimeyle un ufak olup başıma yıkıldı.

Ben...

Ben o üç gün boyunca, yatağımda dönüp durarak "Neden mesaj atmadı, neden Karan'a haber verdi?" diye çocukça, aptalca bir gurur savaşı verirken...

Sevdiğim adam...

Benim kıyamadığım, yüzüne bakmaya doyamadığım sevgilim...

Başına bir çuval geçirilip kaçırılarak günlerce işkence mi çekmişti?

"Ne..." diye fısıldayabildim sadece. Sesim bana ait değilmiş gibi, boşluktan gelen boğuk bir iniltiydi. "Ne işkencesi... Kim? Nasıl? Sen ne diyorsun?"

Ellerim titremeye başladı.

Göğsüme batan kurşun yarasını unuttum, yataktan ona doğru nasıl uzandığımı, titreyen ellerimle onun kolunu nasıl kavradığımı bilemedim.

"Kim yaptı bunu sana?" diye hıçkırdım, gözlerim fal taşı gibi açılmış, onun o yorgun yüzünde, bedeninde yedi yıl öncesinin o görünmez izlerini arıyordu. "O üç gün... Neler yaşadın..."

Yağız, koluna yapışan ellerimi usulca ama sıkıca tuttu. Gözlerindeki o alev sönmüş, yerini buz gibi, ölü bir durgunluğa bırakmıştı.

"Ben o üç gün boyunca gün ışığı bile görmedim Hilal.."

Onu o karanlık depoya, o işkence tezgahına götürenleri, canını yakanları kendi ellerimle parçalamak istiyordum o an.
Neler yaşadığını bilmek, bütün o kanlı detayları öğrenmek için deli oluyordum. Sormak istediğim binlerce soru, beynimi kemiren binlerce ihtimal vardı.

Ama Yağız, ellerimi usulca göğsümün üzerine doğru itip beni yatağa geri yasladı. Geriye doğru bir adım attı. Yüzündeki o darmadağın ifadeyi saniyeler içinde toparladı ve asıl duruşuna geri döndü. Anlatmayı durdurmuştu.

"Hayır..." dedim yalvarırcasına, "Lütfen, devam et... Ne oldu o depoda? Nasıl kurtuldun oradan? Anlat nolur!"

"Hayır. Buraya kadar yeter." dedi, aksine bir adım daha atmama zerre kadar izin vermiyordu.

"Nasıl buraya kadar? Delirtme beni, yarım bırakma! Kim kurtardı seni o cehennemden?" diye ağlayarak isyan ettim.

Ellerini ceplerine soktu. Yeşillerini, gözyaşları içinde boğulan kehribarlarıma sabitledi.

"İşte Eski Kurt..." dedi, ismin ağırlığını her bir heceye yükleyerek. "Beni o karanlık, rutubetli depoda... o günlerce süren işkencelerin ardından, hakkımda infaz kararı verildiği anda... İpin ucundan, ölümün tam kıyısından çekip alan adam."

Nefesim boğazımda asılı kaldı.

"O adam benim hayatımı kurtardı." dedi fısıltıyla. Sonra da o kesin, sarsılmaz şartını bir kez daha masanın üzerine koydu: "Ve yedi yılın, babamın, ablamın, senin ve benim hikayemin geri kalanını... Bundan sonra sana o anlatacak."

Odanın kapısına uzandı.

"Dur..." dedim. "Dur, gitme. Nolur."

Kapı kulpundaki eli kaskatı kesildi. Omzunun üzerinden bana dönmedi ama sırtının, aldığı her solukta nasıl gerildiğini, o koca gövdenin nasıl bir mengenede sıkıştığını görebiliyordum.

"Bu anlattıkların seni aklamadı Çağlayan," diye fısıldadım, sesimdeki o titrek ama keskin tonla. "İçimdeki ateşi söndürmedi, aksine daha da harladı. Sen bir de kaçırıldın... İşkence gördün. Ölümün kıyısından döndün. Ama yine de bana tek bir kelime etmedin ha? Bu daha büyük bir sorun."

Yataktan destek alarak öne doğru atıldım, göğsümdeki sargıların altından sızan o yırtıcı sızıya dişlerimi sıkarak göğüs gerdim. Gözlerimden akan yaşlar yanaklarımı dağlarken, bakışlarımı onun kaskatı kesilmiş sırtına çiviledim.

"Hadi babanın başına gelenleri, o hainlik iftirasını bana söylemedin... 'Devlet sırrıdır, kumpastır ya da en basitinden ailesi istememiştir' der, kendime binbir yalan uydurur geçerdim. Ya bu? Sana yapılan bu vahşeti niye sakladın benden? Ben neydim ya senin için? Bu kadar mı altı boş, bu kadar mı değersiz bir şeydim senin hayatında?"

Acı dolu, alaycı bir nefes döküldü dudaklarımdan.

"Gerçi... Senin için gerçekten bir nebze olsun önemli olsam, bunları yaşamaz hatta bu yüzleşmeyi bile yapıyor olmazdık değil mi?"

Duydukları karşısında yavaşça kapıdan ayrıldı. Yüzünü bana döndüğünde, o yeşil gözlerinde öfkeden ziyade, ruhu lime lime olmuş bir adamın çaresizliği vardı. Bana doğru bir adım attı, ellerini iki yana açarak adeta yalvardı.

"Hilal, lütfen..." dedi, sesi ilk defa bu kadar kırık, bu kadar yalvarır gibi çıkarak. "Lütfen yine en başa dönmeyelim. Yapma bunu bize."

İşte o an, bende kayış tamamen koptu.

"Niye ya niye?" diye haykırdım, sesim hastane odasının tavanını delecek kadar gür ve isyankardı artık. "O zaman niye? Sebeplerim vardı diyorsun sürekli! Ama senin o sebeplerin, sebep olduklarından çok daha beter çıkıyor her seferinde! Acıyı dağlayarak mı susturursun sen hep Emirdağlı? Ha? Söylesene!"

Yatağın demirini parmak boğumlarım bembeyaz olana kadar sıktım.

"Anlattıklarının hiçbiri, bir öncekinin tesellisi değil ki! Daha büyük bir yara, daha dipsiz bir kuyu! Canın yanmış... Günlerce o rutubetli depoda kan kusmuşsun ama benim haberim yok! Niye bilmiyorum diyorum, 'Niye beni aramadın' diye yine ben suçlu oluyorum, yine ben gurur yapmakla itham ediliyorum! Ya niye bilmiyorum Mert? Neden benden esirgedin o kanayan yaralarını?"

Nefes nefese kalmıştım, kalbimin ritmi monitörü çıldırtıyordu ama durmadım. İçimdeki fırtınayı yüzüne kusmaya devam ettim.

"Hadi ilk günlerin şokuyla, gördüğün vahşetin acısıyla aklına gelmedim, beni unuttun, tamam. Peki ya sonrası? Güle oynaya İstanbul'a geri geldiğinde niye tek bir kelime etmedin bana? Hadi onları da geçtim... Madem sen bunca şey yaşadın... O zaman mezuniyet balosuna nasıl hiçbir şey olmamış gibi, güle oynaya geri dönebildin? Nasıl o maskeyi yüzüne takıp karşıma dikilebildin? Anlamıyorum... Anlamıyorum ve biraz daha cevap alamazsam, şu karanlığı biraz daha aydınlatmazsan aklımı yitireceğim! Şunu adamakıllı anlat artık! Neler oldu o balodan önce?"

Gözyaşlarım çenemi ıslatırken, karşımda dikilmeye devam etti. Derin, titrek bir nefes aldı. Ellerini ceplerinden çıkardı ve yatağın kenarına, tam başucuma yeniden çöktü. Bütün gardını, bütün sırlarını yavaş yavaş ayaklarımın dibine dökmeye hazırdı.

"Hatırlıyor musun?" diye söze girdi. "Yerini sadece sana söylediğim bir dosya vardı."

Kaşlarım usulca çatılırken, zihnim zamanı hızla geriye sardı.

Dosya...

"Yavuz Amca'nın sana emanet ettiği..." diye mırıldandım. Sesim boşlukta süzülür gibi çıkmıştı. "Kendi hayat sigortası olduğunu söylediği o kırmızı dosya... Senin şehir dışına yakın bir yerde kiraladığın, izbe bir depodaki şifreli kasaya sakladığın hani..."

Usulca başını usulca salladı ve "Evet." dedi fısıltıyla. "Yeryüzünde benden başka bir tek senin bildiğin o depo."

Yutkundu. Adem elması ağır ağır inip çıktı. Bakışlarını bir saniye bile gözlerimden ayırmadı.

"O gece otogara gittiğimde..." diye devam etti, her kelimesini özenle seçerek, beni o karanlığa yavaş yavaş sokarak. "...Beni otobüse bindirmediler dedim ya. Kafama çuval geçirip o karanlık depoya kapatmalarının, günlerce kan kusturmalarının nedeni buydu işte. Babamın içeri girmesine sebep olan o dosyaydı."

Gözlerim istemsizce irileşti. Kafamdaki çarklar dönüyor ama bir yerlerde takılıp kalıyordu.

"Nasıl yani?" dedim, titreyen ellerimle yatağın örtüsünü sıkarken. "Dosyanın yerini öğrenmek için mi kaçırmışlar seni? O şifreli kasayı açtırmak, gizli belgeleri ele geçirmek için mi işkence yapmışlar günlerce?"

Dudaklarının kenarında acı, paramparça olmuş, kanlı bir tebessüm belirdi. Başını iki yana salladı. Omuzları görünmez bir ağırlığın altında biraz daha ezildi.

Anlamamıştım nedenini.

"Hayır." dedi, sesi odanın içindeki bütün oksijeni emen bir girdap gibiydi. "Bana o deponun yerini ya da kasanın şifresini sormadılar. Çünkü o dosya... Daha doğrusu yerini senin de bildiğin o dosya, zaten onların elindeydi."

"Ne?" diye inledim, inanamayarak. "Nasıl onların elindeydi? O deponun yerini ikimizden başka bilen yoktu ki! Öyle demiştim! Kasa şifreliydi! Nasıl bulmuşlar?"

"Bulmuşlar işte." dedi. Sesi şimdi çok daha ağır, çok daha karanlıktı. "İçindeki her şeyi de ele geçirmişler. Babamı o uydurma kumpasın içine çekip vatan haini damgasıyla içeri tıktıkları evraklar, bizzat o kasadan aldıkları dosyanın ta kendisiymiş."

Sustu.

Gözlerindeki cehennem ateşi yeniden harlanırken, üzerime doğru hafifçe eğildi.

"O dosya ellerindeydi." diye devam etti fısıltıyla. "Ama mesele o değildi."

"Ya neydi?" Diye sordum bekletmeden.

"Mesele... Bilmedikleri, bulamadıkları bir dosyanın daha olmasıydı."

Kaşlarım şiddetle çatıldı.
"Bir dosya daha mı vardı senin elinde?"

"Evet." diye yanıtladı. "Farklı bir yerde sakladığım, çok daha kritik, çok daha tehlikeli başka bir dosya daha vardı. Sana bile söyleyemeyeceğim kadar gizli. Adamların bütün planı, asıl ele geçirmek istedikleri şey oydu işte. İlk dosyayı ele geçirerek babamı yaktılar. Ama o ikinci, asıl önemli dosyayı bulamadılar."

Yüzünü yüzüme doğru biraz daha yaklaştırdı.

"İşte beni o gece otogardan alıp o cehenneme sürüklemelerinin asıl nedeni buydu." dedi dişlerinin arasından. "İkinci dosyanın yerini benden öğrenmek istediler. Günlerce, saatlerce... Bana o deponun zemininde sadece tek bir soru sordular. 'Diğer dosya nerede?'"

Odanın içine çöken o ağır gerçeğin altında ezilirken, beynimdeki bütün dağınık yapboz parçaları korkunç bir hızla, kanlı bir tablo oluşturarak birleşmeye başladı.

İkinci dosya...

Konuşmayan bir baba...

Ve ondan gerçeği koparmak için işkence tezgahına yatırılan bir oğul.

"Sen de vermedin..." dedim yutkunarak.

Az önceki hırçın, tavizsiz isyanım yerini derin, buz gibi bir ürpertiye bırakmıştı. Gözlerimi yüzünde gezdirirken sesim fısıltıdan farksızdı. "...ve infaz emrini verdiler, öyle mi?"

Gözlerindeki o karanlık dehlizlerde hiçbir kıpırtı, hiçbir pişmanlık yoktu. Sadece ölümüne sadık dik bir duruş vardı. Başıyla usulca, ağır ağır onayladı.

"Evet." dedi, o tek kelimenin içine koca bir ölümü, koca bir vedayı sığdırarak. "Beni konuşturamayacaklarını, ne yaparlarsa yapsınlar o ikinci dosyanın yerini asla öğrenemeyeceklerini anladıklarında... işimi bitirmek istediler. İşte o an, benim için yolun sonu gelmişti."

Göğsü ağır ağır, yorgun bir ritimle inip kalktı. Bakışları bir anlığına benden koptu, sanki o deponun zeminine, o namlunun ucuna geri dönmüş gibi uzaklara daldı.

"Ama tam o ipin ucundayken..." diye devam etti, sesi şimdi minnet ve koca bir saygıyla titriyordu. "...Tam da tetiğin çekileceği, gözlerimi tamamen kapatacağım o son saniyede yardımıma babamın en kadim dostu yetişti. Kurt Başkomiser."

Duraksadı.

"Yani şu anki adıyla... Eski Kurt."

Yeşillerindeki o keskin meydan okumayla, benden alacağı cevabı bekliyordu.
Gözlerini gözlerimden bir an bile ayırmadan, dudaklarında hafif, yorgun ama her şeye rağmen kazanmış bir tebessüm belirdi.

"Şimdi..." diye fısıldadı, kelimelerin üzerine basa basa. Sesindeki o karanlık, cezbedici ton iliklerime kadar işliyordu. "...Hâlâ onunla tanışmak istemiyor musun?"

"Bu da soru mu?" diye fısıldadım.
"Babanın şerefini, bizim gençliğimizi yok edenlerin baş düşmanıyla nasıl olur da tanışmak istemem?"

Gözyaşlarımı elimin tersiyle tek bir hamlede, umursamazca sildim. Boştaki elimle üzerimdeki beyaz hastane örtüsünü hızla kenara ittim. Göğsümdeki kurşun yarası, bu ani hareketimle derimi yırtarcasına sızladı.

"Bana o adamı getir. Ya da beni ona götür." dedim, sesim bir ricadan ya da bir sorudan tamamen uzak, net bir emirdi. Yattığım yerden doğrulmaya, ayaklarımı yataktan aşağı sarkıtmaya çalıştım.

"Ne yapıyorsun sen? Delirdin mi!" diye gürledi, yeşilleri korkuyla büyümüştü. "Yat şuraya, dikişlerin patlayacak, kanaman başlayacak sonra önünü alamayacağız! Dur, kıpırdama!"

Omuzlarımı tutan ellerini itmeye çalıştım ama koca gövdesiyle beni yatağa adeta çiviledi. Acıdan gözlerim kararsa da zerre kadar taviz vermedim. Gözlerimi doğrudan onun alev alev yanan, endişeli yeşillerine diktim.

"Sana kapıdan çıkmadan önce ne dedim ben Çağlayan?" dedim dişlerimin arasından, acıdan seğiren çenemi inatla ona doğru dikleştirerek. "Çalınan hayatlarımızın hesabını sormak için canımın yanmasını zerre kadar umursamam demedim mi! Ben, birdaha yarım kalan bir hesabı asla yarına bırakmayacağıma dair şerefim üzerine yemin ettim."

Çenesi kaskatı kesildi. Omuzlarımdaki elleri beni incitmekten ölesiye korkar gibi titriyor ama beni durdurmak için zerre kadar gevşemiyordu. İnadımın, onun korumacı duvarlarına nasıl şiddetle çarptığını ikimiz de o saniye iliklerimize kadar hissediyorduk.

"Bak tekrar ediyorum! Eğer bu hikayenin, bu kanlı geçmişin asıl mimarının adı o adamdaysa..." diye devam ettim, nefes nefese ama kelimeleri birer mermi gibi yüzüne sıkarak. "...Eğer benim o iskelede boynuma geçirilen ilmeğin, senin o depoda gördüğün işkencenin geri kalanını o anlatacaksa... Çağır onu ya da biz gidelim."

Gözlerimi ondan bir an bile ayırmadan, yattığım yerden ona son restimi çektim.

"Ya sen onu bu odaya, ayaklarımın dibine getirirsin... Ya da ben kan revan içinde, bu sargılarla o kapıdan çıkar, onu kendim bulurum. Seçim senin."

Derin bir nefes alıp omuzlarını düşürdü. Ellerini dizlerinin üzerinde birleştirip gözlerini bana öyle bir dikti ki, asıl fırtınanın Kurt'tan değil, ikimizin arasındaki o devasa uçurumdan koptuğunu hissettirdi.

"Onunla nasıl konuşacağını zamanı geldiğinde göreceksin." dedi, sesini alçaltıp konunun yönünü ustaca tamamen kendi eksenimize, bu odanın içine çekerek. Ardından hafifçe öne eğildi. Yüzündeki o karanlık ifadede, yedi yılın asıl hesaplaşmasını arayan, beni zihnimin sınırlarına iten o kışkırtıcı meydan okuma vardı.

"Peki bu anlattıklarım..." diye sordu, her bir kelimenin üzerine basarak. "...Sence hâlâ aklındaki o koca soruların cevabı mı Aladağlı? Yüzleşme... sadece bu kadar mıydı?"

O an duyduklarımla gözlerim irileşti sanki.

Nefesim boğazımda asılı kaldı.

Az önce duyduğum o işkencelerin, o karanlık deponun, Yavuz Amca'ya kurulan kumpasın dehşetiyle kör olmuş, asıl sormam gereken o can alıcı soruyu tamamen atlamıştım!

Bütün o kanlı hikaye, beni asıl vurması gereken o devasa mantık hatasını gizlemişti.

Taşlar şimdi, tam şu saniye büyük bir sarsıntıyla yerine oturuyordu.

"Doğru..." diye fısıldadım. "Doğru söylüyorsun. Bu anlattıkların... bana yaptıklarını açıklamıyor. Bunlar senin acıların." dedim, kelimelerin üzerine basa basa. İşaret parmağımı göğsüme doğru bastırdım. "Senin cehennemin, senin ailenin yıkımı, senin gördüğün işkenceler! Peki ya suçlusu niye benim? Neden ceremesini ben çektim? Niye sevdiği adam tarafından iğrenç bir oyunla terkedilen ben oldum? Niye?"

Nefesim hızlandı, göğsümdeki kurşun yarası sızlıyordu ama umrumda bile değildi. İçimdeki o yedi yıllık feryat nihayet dudaklarımdan dökülüyordu.

"Madem o cehennemden çıktın... Niye hiçbir şey olmamış gibi davrandın? O baloya hiçbir şey olmamış gibi, yüzünde o sahte maskeyle geri döndün! Bana tek bir kelime anlatmadın, beni o karanlığın tamamen dışında bıraktın ama... benim dünyamı başıma yıktın!"

Sesim hastane odasının duvarlarında acı bir tokat gibi patladı.
Gözyaşlarım yeniden yanaklarımdan süzülüyordu.

"Yaşadıklarının faturasını niye bana kestin sen ya?"
Çaresizce, darmadağın bir halde ellerimi iki yana açtım.
"Niye kıydın bize?" diye haykırdım, sesim acıdan yırtılırken.
"Nasıl yapabildin bunu? Gözümün içine baka baka... Niye geleceğimizi, geçmişimizi, aşkımızı... bizi bir hiç ettin? Sen o gece sadece kendini yakmadın ki, sen bizi diri diri o mezara gömdün! Niye yaptın? Niye?"

"Çünkü sen de beni yaktın sandım!"

Odanın ortasında patlayan bu kükreme, gök gürültüsü gibi odanın duvarlarına çarpıp bütün enkazı üzerime yıktı.

O saniye, hastane odasındaki bütün oksijen tükendi sanki.

Yağız'ın gözlerinden sicim gibi yaşlar boşalırken, gözlerimin önünde sarsıla sarsıla ağlıyordu.
Yüzü acıdan kasılmış, boynundaki damarlar çatlayacak gibi belirginleşmiş, sesi yaralı, kan kaybeden bir kurdun son feryadına dönüşmüştü.

"Buna inandırıldım!" diye haykırdı, ellerini saçlarına daldırıp çaresizce çekiştirirken. Göğsü öylesine şiddetli inip kalkıyordu ki, kendi nefesinde boğulacak gibiydi.

"O dosyalar için olduğu kadar, bunun için de günlerce işkence gördüm ben o depoda! Her şeyin sorumlusu diye seni gösterdiler bana. O kasayı senin açtığına, belgeleri onlara senin verdiğine, babamı senin yaktığına inandırmak için acı verdiler bana günlerce!"

Gözlerinden akan yaşlar çenesinden yere damlarken, bana doğru, yatağın kenarına sarsak bir adım attı.

"Senden nefret etmemi istediler!" diye bağırdı, sesi acıdan yırtılarak. "Seni benden koparmak, kökünden söküp atmak istediler! Hem de bunu kendi ellerimle yaptırmaya çalıştılar bana..."

Omuzları birden çöktü. Elleri iki yanına çaresizce düşerken, başını öne eğip o kahreden, darmadağın cümleyi fısıldadı.

"...Ve başardılar!"

Donakaldım.

Parmak uçlarımdan omuzlarıma kadar bütün kanımın çekildiğini, bedenimin buz kestiğini hissettim.

Az önce içimde cayır cayır yanan o isyan ateşi, o hesap soran, yakıp yıkan öfke tek bir saniyede sönmüş, yerini dipsiz, karanlık bir boşluğa bırakmıştı.

Gözlerim fal taşı gibi açılmıştı. Dudaklarım aralık kalmış ama içinden tek bir nefes, tek bir harf bile dökülememişti.

Yattığım yerde, öylece, kaskatı kesilmiş bir halde ona bakakaldım.

Bunu ilk kez duyuyordum.

Yedi koca yıldır zihnimde kurduğum bütün senaryolar, bütün ihanet teorileri paramparça oldu.

Onun beni sadece hevesi geçtiği için terk ettiğini sanıyordum. Ya da bazen çok üzüldüğümde belki sadece beni üzerimize kurulan bir kumpastan korumak için yapmıştır diye kendimi teselli ediyordum.

Ama asıl gerçek bu değildi.

Asıl gerçek, benim hayal gücümün bile erişemeyeceği kadar vahşi, iğrenç ve acımasızdı.

O karanlık depoda, ardında kimin olduğunu bile bilmediğim köpekler sadece onun bedenine işkence etmemişlerdi.

Onun zihnine, kalbine, bana olan o masum inancına da darbe indirmişlerdi onlarca kez.

Mert...

Benim uğruna dünyayı yakacağım, saçının teline zarar gelse canımı vereceğim adam...

Koskoca bir cehennemin ortasında, can çekişirken, benim onu yaktığıma inandırılmıştı.

Bizi birbirimize düşürmüşler, aşkımızı kendi ellerimizle katletmemizi sağlamışlardı.

Zaman durmuştu o an odanın içinde.

Sadece pencereye vuran yağmur damlaları, dışarıdaki koridordan gelen sedye tekerlerinin yuvarlanma sesleri ve monitörün ritmik tekrar edişi yankılanıp durdu zihnimde.

Her şeyi tartıp düşününce dakikalar sonra gözlerimdeki o donuk de ifade yavaşça çözülmeye başladı.

Başımı hafifçe öne doğru eğdim, gözyaşlarımın arasından ona, karşımda ağlamaktan darmadağın olmuş adama baktım.

Ve o odanın içindeki bütün sessizliği, bütün o acılı havayı kılıç gibi kesen o soruyu sordum.

"Ve sen de buna inandın... Öyle mi?"

Sesim fısıltıdan biraz daha yüksek, ama bir fırtınanın tam öncesindeki o ürkütücü sessizlik kadar tehlikeli çıkmıştı.

Yağız'ın başı o saniye hızla bana doğru kalktı. Gözlerinde vereceğim tepkiden ölesiye korkan, suçlu bir çocuğun çaresizliği vardı.

Dudakları titredi, "Hilal, ben..." diye bir şeyler gevelemeye çalıştı ama ona izin vermedim.

"Buna inandın öyle mi!" diye haykırdım aniden.

Sesim hastane odasının duvarlarını sarsacak kadar şiddetliydi. Yattığım yerden, göğsümdeki dikişlerin sızlamasını zerre kadar umursamadan ona doğru öyle bir atıldım ki, istemsizce geriye doğru sendeledi.

"Benim!" diye bağırdım, göğsüme şiddetle vurarak. "Bir zamanlar sevdiğin kadının! Senin için canını, nefesini, gençliğini verebilecek o masum kızın... Seni satabileceğine, seni arkandan vurup kendi elleriyle ateşe attığına inandın, öyle mi!"

"Bana sahte deliller gösterdiler!" dedi çaresizlikle, ellerini saçlarına daldırıp başını iki yana sallarken. "Zihnimle oynadılar! Günlerce türlü oyunlarla türlü işkencelerle beynimi yıkamaya çalıştılar!"

"Yıkasalardı!" diye feryat ettim, gözlerimden ateş saçarak. Acımasızdım. Zerre kadar acımıyordum ona o an.
"Eğer beni gerçekten tanısaydın... Sevseydin..." deyip duraksadım. Dudağımdaki bir damla yaşı umursamadan devam ettim. "Eğer kalbimi gerçekten bilseydim, sana değil onlarca sahte delil, dünyada bulabilecekleri bütün delilleri altın tepside sunsalar gelip önüme beni konuştursalar yine de dönüp onlara gülerdin! 'Benim sevgilim yapmaz' derdin! 'Benim sevdiğim kız benim canımı yakmaz' derdin!"

Nefes nefese kalmıştım. Gözyaşlarım öfkeme karışıyor, içimdeki volkan yıllar sonra ilk kez böyle şiddetli patlıyordu.

"Hadi o itler sana kumpas kurdu... Hadi devletin içine sızdılar, o dosyaları ayarladılar..." diye devam ettim, her bir kelimeyi suratına birer tokat gibi çarparak. "Sen benim gözlerimin içine baktın be adam! Sen benim ruhuma dokundun! Benim sana olan aşkım, sana olan sadakatim senin gözünde bu kadar mı ucuzdu? Bu kadar mı satılıktı!"

Yağız yatağın kenarına, dizlerinin üzerine çöktü. Koca omuzları sarsılıyordu. Başını ellerinin arasına almış bir şekilde öylece duruyordu.

"Ben bunca yıl..." dedim, sesim artık koca bir hıçkırığa dönüşürken. "Senin hayaletini bile kimseyle aldatmadım. Seni anılarımla bile aldatmadım. Ama sen... Sen o depoda, o itlerin sana sunduğu iki tane sahte delil için benim kalbimi, benim sadakatimi aldattın. Öyle mi?"

Yatağın kenarından ona doğru biraz daha eğildim. Yüzündeki o kahreden acıya, o mahvolmuşluğa zerre kadar merhamet göstermeden, en öldürücü darbeyi tam kalbine indirdim.

"Beni namlunun ucundan, ğstğmüze kıracakları kumpastan kurtarmak için bırakıp gitmeni anlarım... Ki kim bize niye kumpas kursun? İki sıradan insanız." diye fısıldadım, sesimdeki o buz gibi hayal kırıklığıyla. "...Ama eğer benim sana duyduğum sevgiden bir saniye bile şüphe ettiysen, bana o ihaneti yakıştırdıysan... Sen o iskelede sadece kendini değil, asıl benim kalbimi katletmişsin Çağlayan. Sana en çok da bunun için yazıklar olsun."

"Yazıklar olsun..."

Bu iki kelime, dudaklarımdan kanlı bir zehir gibi dökülüp odanın zeminine çarptığı an, göğsümde o zamana kadar bastırdığım, adrenalinle hissetmediğim adeta devasa bir yanardağ gibi patladı.

Kelimelerim bittiğinde, nefesim de benimle birlikte kesildi gitti.

Odada oluşan sessizlik başucumdaki monitörden kopan tiz ve kulak tırmalayıcı bir çınlamayla paramparça oldu.

Yeşil çizgiler ekranda zıvanadan çıkmış gibi bir inip bir çıkıyor, kalbimin o düzensiz ve ölümcül ritmini hastane koridorlarına haykırıyordu.

Göğsümdeki kurşun yarasının olduğu yerde, derimin yırtıldığını, içeriden sıcak bir sıvının hızla dışarı boşaldığını hissettim.

Yağız dizlerinin üzerinden nasıl kalktığını, yanıma nasıl fırladığını bilemedi. Yüzündeki o darmadağın ifadeyle hunharca ağlayan adam saniyeler içinde yerini saf, deli bir dehşete bıraktı. O yeşiller, hayatında hiç olmadığı kadar büyük bir korkuyla irileşti.

"Hilal!" diye kükredi.

Bu az önceki o acı dolu kükreme değil, canı o saniye bedeninden sökülen, dünyası başına yıkılan bir adamın feryadıydı.

Elleri titreyerek omuzlarıma uzandığında, bakışları aniden aşağıya, göğsüme kaydı.
Göğümde, tam da kalbimin üzerinde hızla büyüyen o kıpkırmızı lekeyi gördü.

Ani gelen öfke nöbetiyle, yerimden doğrulup ona haykırışlarımla dikişlerim patlamıştı ve kan kaybediyordum.

"Hayır... Hayır, hayır, hayır!" diye inledi Yağız, elleri ne yapacağını bilemez halde havada asılı kalırken. Kapıya doğru döndü ve ciğerlerini yırtarcasına bağırdı.

"DOKTOR! YARDIM EDİN! DOKTOR!"

Sesi hastanenin bütün katlarında yankılandı sanki.

Ama benim kulaklarımdaki uğultu giderek artıyor, dış dünyanın bütün sesleri bir suyun altındaymışım gibi boğuklaşıyordu.

Bedenimdeki son güç kırıntısı da beni terk ettiğinde, başım cansız bir manken gibi geriye, yastığa düştü.

"Hilal, yalvarırım dayan..."

Büyük ve her daim sıcak olan elleri bu sefer buz kesmiş halde anında yüzümü avuçladı. Titreyen parmakları yanaklarımı okşarken, yüzü yüzüme santimler kalana kadar eğildi. Nefesi kesik kesikti.

"Kapatma gözlerini... Yalvarırım kapatma! Hilal! Kapatma gözlerini! Kal benimle, gitme!"

Göz kapaklarım artık tonlarca ağırlıktaydı.

Işıklar hızla sönüyor, her şey gri bir sise bulanıyordu.

Dışarıdan koşuşturan ayak seslerini, odaya doluşan hemşirelerin bağrışlarını, birilerinin Yağız'ı benden koparıp geriye doğru çekmeye çalışmasını hayal meyal algılayabiliyordum.

O ise koca gövdesiyle onlara direniyor, elimi bırakmamak için savaş veriyordu.

"Bırakın beni! Onunla ilgilenin! Hilal! Hilal!"

Görüşüm tamamen bulanıklaşmadan önce gördüğüm son şey, odadan atılmadan önce kapının önünden banaattığı o çaresiz bakıştı.

Onun o paramparça olmuş yeşilleri son kez zihnime kazındı ve ardından koca, dipsiz bir karanlık beni tamamen içine çekti.

...

(Yazarın Anlatımıyla.)

Monitörden yükselen ses, hastane odasının içini adeta bir yangın yerine çevirdi.

Bir saniye önce birbirlerine acılarını kusan iki insanın arasında duran bütün kelimeler, bütün öfke ve hesaplar o tek sesle anlamsızlaşmıştı.

Yağız'ın gözleri, Hilal'in göğsünün üzerinde giderek büyüyen o koyu kırmızı lekeye kilitlendi.

Bir an...

Sadece bir an...

Beyni gördüğünü reddetti.

Olamazdı.

Olmamalıydı.

Nefesi boğazında düğümlendi. Parmakları havada asılı kaldı. Sanki bütün vücudu komut almayı bırakmıştı.

Sonra Hilal'in başı yavaşça geriye düştü.
Göz kapakları ağır ağır kapanmaya başladı. İşte o an Yağız'ın içindeki bütün dünya yıkıldı.

"Hilal!" Diye bağırdı boğazı yırtılırcasına.

Sesi artık insan sesi değildi. Ciğerleri parçalanan bir adamın, canını kendi elleriyle kaybeden bir adamın feryadıydı.
Tek hamlede yatağın yanına çöktü. Titreyen elleri Hilal'in omuzlarına uzandı.

Ne yapacağını bilmiyordu.

Yarasına mı bastırmalıydı?
Başını mı tutmalıydı?
Yüzünü mü okşamalıydı?
Yoksa sadece sımsıkı tuttuğu elini bırakmamalı mıydı?

Diğer elinin parmakları havada çaresizce dolaştı.

Hiçbir eğitim, hiçbir operasyon ya da çatışma...

Hiçbiri insana sevdiği kadının kanının kendi avuçlarına akmasını öğretmiyordu.

"Hayır..." dedi.
Sesi neredeyse duyulmayacak kadar kısıktı.
"Hayır..." diye tekrarladı birkez daha.
Başını iki yana salladı.
"Olmaz... Gidemezsin!"

Titreyen avucunu Hilal'in yüzüne koydu. Yanakları buz kesmeye başlamıştı.
"Bak bana..." dedi. Sesi kırılmıştı.
"Bak bana Hilal... Kapatma gözlerini!"

Hilal'in göz kapakları yarıya kadar kapanmıştı. Bakışları artık onu seçemiyordu. Yağız'ın kalbi göğsünün içinde paramparça oldu sanki.

Yine aynı korku.

Yine aynı his.

Yine onu kaybediyordu.

"Hayır!" diye haykırdı.
"Hayır lan hayır!"

Bir eliyle Hilal'in bir türlü bırakmadığı elini tutarken diğer eliyle de göğsündeki kanamaya bastırmaya çalıştı.

Kan...

Parmaklarının arasından taşıyordu.

Ve... Sıcacıktı.

Kan avuçlarının içine doluyordu. O sıcaklığı tanıyordu. Hem de çok iyi tanıyordu .

Kendi kanını, meslektaşlarının kanını, şehitlerinin kanını...

Defalarca hissetmişti.

Ama Hilal'in kanı...

Onu defalarca dahi hissetse hissizleşemezdi. Biliyordu.

"Doktor!" diye bütün gücüyle bağırdı.
"Doktor yok mu? Yardım edin! Doktor!"

Koridor yankılandı.

Kimse gelmiyordu. Ya da ona öyle geliyordu.

Zaman uzamıştı sanki. Akrep yelkovanı tutuyordu. Her saniye saatler sürüyor gbiydi.

"Dayan..." diye fısıldadı.
"Ne olur dayan..."

Başını alnına yasladı. Nefesi titriyordu.

"Daha yeni konuştuk..." dedi.
"Ben daha senden özür bile dileyemedim... Daha seni sevmekten vazgeçmediğimi doğru düzgün söyleyemedim..."
Boğazındaki düğüm nefesini kesiyordu.
"Daha sana adam akıllı sarılamadım..."

Hilal'in başı yavaşça yana düştü.
Yağız'ın yüreği durdu.

"Hilal! Lütfen..."
Parmaklarıyla yanağını usulca okşadı.
"Sakın kapatma gözlerini."
Yutkunamadı. Çünkü boğazında koca bir kaya vardı.
"Ne olur..."
Sesinin sonu tamamen kırıldı.
"İkinci kez yapma bana bunu..."

Bu cümleyi söyler söylemez kendi söylediği sözün altında ezildi.

İkinci kez...

İlkini kendi elleriyle yapmıştı.

Bu kez kader yapıyordu.

Ve o yine hiçbir şey yapamıyordu.

Kapı bir anda açıldı. Koridorun sessizliği, koşan ayak sesleriyle parçalandı.
İçeri ilk giren hemşire oldu. Arkasından iki doktor.

"Çekilin!" diye bağırdı biri.

Yağız duymadı. Hilal'in elini iki eliyle sımsıkı tutuyordu.

"Çekilin beyefendi!"

Bir hemşire koluna dokundu. Sanki dokunulmamış gibi kaldı. Gözleri sadece Hilal'deydi.

"Hilal..." diye fısıldadı.
"Bak ben buradayım."

"Çekilin!"

Bu kez daha sert bir ses yükseldi.

İki sağlık görevlisi aynı anda omuzlarından tuttu.

Yağız istemsizce direndi.
"Bırakın!" diye kükredi.
"Bırakın beni!"

Hilal'in parmakları avuçlarından kayıyordu. Bir daha onun elini bırakamazdı.

İki görevli bütün güçleriyle onu geriye çekmeye çalışırken Yağız son bir hamleyle yeniden yatağa uzandı. Titreyen parmakları Hilal'in parmak uçlarına ancak dokunabildi.

Kapı büyük bir gürültüyle kapandı.

Yağız'ın uzanmaya çalışan eli, boşlukta öylece asılı kaldı. Hilal'in parmaklarının sıcaklığı avuçlarından kayıp gitmişti.

"Basıncı düşüyor!"

"Kan hazırlayın!"

"Monitörü bağlayın!"

"Çabuk!"

Her biri, beyninin içinde patlayan bir kurşun gibiydi.

Bir adım attı.

Sonra bir tane daha.

Bacakları kendisine ait değilmiş gibi titriyordu. Ne doktorların aceleci bağırışlarını duydu. Ne koridorda koşuşturan ayak seslerini, ne de sedyenin
metal tekerleklerinin zeminde çıkardığı o tiz sürtünmeyi...

Hiçbirini.

Sanki biri bütün sesleri tek tek boğmuştu.

Koridorun floresan ışıkları başının üzerinde uğulduyor, gözlerinin önünde beyaz lekeler oluşturuyordu.

Bakışları hâlâ avuçlarının içindeydi.

Kan...

Hilal'in kanı...

Parmaklarının arasındaki ince çizgilere kadar işlemişti.

Sıcaktı.

Henüz kurumamıştı.

Başparmağını istemsizce diğer avucuna sürdü.

Kan yayıldı.

Silinmedi.

Bir kez daha denedi.

Bu kez daha sert.

Sanki biraz bastırırsa...

Biraz daha ovalarsa...

Az önce yaşananlar da avuçlarından akıp gidecekti.

Gitmedi.

Tam tersine...

Kırmızı renk avuçlarının içinde daha da büyüdü.

Boş gözlerle ellerine baktı.

Sonra...

Çok yavaş bir hareketle ellerini burnuna yaklaştırdı.

Kan kokusu...

Demir...

Barut...

Nem...

Ve bir anda...

O rutubetli depo.

Soğuk beton.

Bileklerini kesen plastik kelepçeler.

Yüzüne dökülen buz gibi su.

Karanlığın içinden gelen ses...

"Diğer dosya nerede?"

Nefesi düzensizleşti.

Başını sertçe iki yana salladı.

Hayır...

Orada değildi artık.

Orası geçmişte kalmıştı.

Ama...

Neden hâlâ aynı kan kokusunu alıyordu?

Duvara yaslanmak istedi.

Sırtı daha duvara değmeden boş düştü bedeni.

Ne bağırdı...

Ne küfretti...

Ne de ağladı.

Sadece öylece olduğu yerde kalakaldı.

Sanki omurgasını ayakta tutan son parça da kırılmıştı. Başını kaldırıp cam bölmeden
içeriyi görmeye çalıştı.

Beyaz önlükler...

Koşturan hemşireler...

Kanlı gazlı bezler...

Ve onların arasında seçemediği, sadece saçlarının bir tutamını görebildiği Hilal...

"Allah'ım..."

Kelime kendiliğinden döküldü dudaklarından.

Hayatında kaç kez ölümle burun buruna gelmişti?

Kaç kez namlunun karşısına geçmişti?

Kaç kez "şehit olursam..." diye başlayan cümleler kurmuştu?

Hiçbirinde korkmamıştı.

Ama şimdi...

Kapının ardındaki tek bir kalp atışı, bütün cesaretini elinden alıyordu.

Sağlam bir yumruk yemiş gibi öne doğru eğildi.
Parmaklarını saçlarının arasına daldırdı.

"Ben ne yaptım..." diye fısıldadı.
"Ben ne yaptım sana..."

O anda koridorun diğer ucundan hızlı ayak sesleri duyuldu. Gece boyunca uyuyamamış gözlerin verdiği o yorgun ama telaşlı yürüyüştü bu.

Karan.

Elindeki kahve bardağı daha köşeyi döner dönmez yere düştü. Plastik kapak açıldı.
Kahve beyaz zemine yayıldı. Ama Karan dönüp bakmadı bile.

Çünkü gördüğü manzara...

Aklının ucundan bile geçmezdi.

Hilal'in kaldığı hasta odasının kapısı önünde kan revan olmuş elleriyle yere çökmüş titreyen omuzlarıyla nefes almaya çalışan adam can dostuydu.

Mert'ti.

Karan birkaç saniye olduğu yerde kaldı.

En zor anda bile soğukkanlılığını kaybetmeyen adam şimdi öylece durmuş ellerine bakıyordu. Avuçlarının içi kıpkırmızıydı.

Kan...

Hilal'in kanı...

"Kardeşim..." diye fısıldadı Karan derince. Sesinin nasıl çıktığını kendisi bile duymadı.

Hiç hareket yoktu. Bir adım attı. Sonra bir tane daha.
Yaklaştıkça kanı daha net görüyordu. Bu kez daha yakından seslendi.

"Mert."

Tepki gelmedi. Sanki karşısındaki adam nefes alıyor ama yaşamıyordu.
Karan ağır ağır önüne çömeldi.

"Mert, kardeşim."

Yine...

Hiçbir şey.

Sadece boş gözlerle ellerine bakıyordu.

Karan ilk kez korktu.

Çünkü bu... Tanıdığı Mert değildi.

En ağır operasyondan çıkınca bile ilk yaptığı şey rapor isteyen...
Omzundan vurulduğunda bile "Mermi içeride kalmış mı?" diye soran...
Patlamanın ortasında bile ekibini sayan adam... Gitmişti.

Yerine... Boş bir kabuk kalmıştı.

Usulca omzuna dokundu. Arkadaşı irkilmedi bile. Dakikalar sonra çatlamış dudakları güçlükle aralandı.

"...Karan."

Sesi o kadar kısıktı ki. Adını söyleyenin gerçekten Yağız olduğuna inanmak zordu.

Karan eğildi.
"Buradayım. Buradayım kardeşim, söyle." Dedi.

Uzun bir sessizlik oldu.

Sonra Yağız gözlerini hâlâ avuçlarından ayırmadan fısıldadı.
"...Ben yine yetişemedim."

Karan'ın kaşları çatıldı.
"...Neye?"

Bu kez başını çok yavaş kaldırdı Yağız.
Yeşil gözlerinin içindeki o tanıdık ışık tamamen sönmüştü.

Tam o sırada yoğun bakım kapısının üzerindeki kırmızı ışık yeniden yandı.
Koridorun sessizliği, içeriden yükselen telaşlı seslerle bir kez daha parçalandı.
Bir hemşire koşarak içeri girdi. Arkasından başka biri. Kapı tekrar kapandı.

Yağız'ın bakışları kapıya kilitlendi. Bir santim bile kıpırdamadı. Sadece tek bir cümle döküldü dudaklarından.

Öyle sessiz...
Öyle kırık...
Öyle çaresizdi ki...

Karan o an hayatı boyunca hiçbir duanın bu kadar ağır söylenebileceğini düşünmemişti.

"Ne olur Allah'ım..." derken sesi titremişti arkadaşının.
"...Ne olur? Bari bu sefer alma onu benden."

Kelimeler dudaklarından dökülür dökülmez, koridor yeniden sessizliğe gömüldü.

Dakikalar...

Belki saniyeler...

Belki de saatler...

Hiçbiri artık birbirinden ayırt edilemiyordu.

Koridordaki duvar saati tıkırdamaya devam ediyordu ama Yağız için zaman çoktan durmuştu.

Karan sessizce yanındaki sandalyeye oturdu.

Ne konuştu ne de teselli etmeye çalıştı.

Çünkü bazı acıların yanında kurulan her cümle hakaret gibi kalırdı.

İlk defa. Belki de hayatında ilk defa...
Arkadaşına nasıl yardım edeceğini bilmiyordu.

Başını eğdi. Sessizce Yağız'ın avuçlarına baktı. Kan hâlâ oradaydı.

"Gel..." dedi usulca.
"Cama gidelim."

Duymadı.

"Mert."

Tepki yoktu.

Karan bu kez biraz daha eğildi.

"Hadi kardeşim gel. Gel de şu ellerini yıkayalım."

Yağız yavaşça başını iki yana salladı.

"Hayır... olmaz."

Karan'ın boğazı düğümlendi.
"Neden?" Diye sordu güçlükle.

"...Silinmesin."

Karan'ın nefesi kesildi.

Yağız ise avuçlarına bakmayı sürdürüyordu.

"Silersem eğer..." deyip yutkundu.
"...onu gerçekten kaybetmişim gibi hissederim."

Karan gözlerini kapattı.

O sırada yoğun bakım kapısı yeniden açıldı. İçeriden genç bir hemşire telaşla
çıktı. Elindeki dosyayla hızla koridorun sonuna doğru koştu.

Yağız refleksle ayağa kalktı.
"Hilal!"

Hemşire durmadı bile. Koşmaya devam etti.

Yağız olduğu yerde kaldı. Bir adım atmaya cesaret edemedi. Sanki o kapıya yaklaşırsa içeriden kötü bir haber çıkacaktı.

Karan bunu fark etti. Sessizce ayağa kalktı. Hiçbir şey söylemeden Yağız'ın tam yanına geçti.

İkisi de aynı kapıya bakıyordu.

Dakikalar yeniden ağır ağır aktı.

Sonra...

Koridorun diğer ucundan hızlı adımlar duyuldu.

Bu kez gelen kişi koşmuyordu. Ama yürüyüşünde öyle keskin bir acele vardı ki, herkes istemsizce dönüp baktı.

Beyaz önlüğünün etekleri yürüdükçe hafifçe savruluyordu. Saçları aceleyle toplanmıştı. Yüzünde makyaj namına hiçbir şey yoktu. Sadece bütün gece nöbet tutmuş doktorların taşıdığı o ağır yorgunluk ve gözlerinin altında belirgin mor halkalar...

Gelen Doktor Dilvin'di.

Koridorun başında durdu. Önce yoğun bakım kapısına baktı. Ardından yavaşça bakışlarını Yağız'a çevirdi.

Yağız onu fark etmedi bile. Gözleri hâlâ kapıdaydı. Dilvin birkaç saniye olduğu yerde kaldı. Sonra bakışları yavaşça aşağı indi.

Yağız'ın ellerine.

Kanın üzerine.

Dizlerindeki kırmızı lekelere.

Ve...

Yüzündeki ifadeye.

İçinden sessizce nefes verdi.

Kararırının haklılığı birkez daha çok acı bir şekilde vurdu yüzüne apağır bir balyoz darbesi gibi...

Bu adamın gerçekten neden hiçbir zaman kendisine ait olmadığı işte ortadaydı.

Bu adam...

Yedi yıldır aynı kadını seviyordu.

Hiç vazgeçmemişti.

Hiç unutmamıştı.

Hiç iyileşmemişti.

Dilvin gözlerini bir anlığına kapattı. İçinden geçen o ince sızıya rağmen yüzündeki doktor maskesini yeniden taktı. Profesyonel duruşunu topladı. Sakin adımlarla yanlarına geldi.

"Karan Bey." Dediğinde Karan hemen ayağa kalktı.
"Dilvin Hanım?." şeklinde cevapladı onu.

"Hastanız içeride." Dedi Dilvin. Başını kapıya doğru çevirdi.
"Ekibimiz müdahale etmeye devam ediyor."

Yağız nihayet başını çevirdi. Yeşil gözleri boştu.
"Söyle Dilvin..." dedi güçlükle.
"Yaşıyor mu?"

"Bunun için herkes elinden geleni yapıyor."
Deyip bakışlarını doğrudan Yağız'ın gözlerine dikti.
"Metanetli olun."

Yağız'ın dizleri yeniden çözüldü. Tam düşecekken Karan onu kolundan yakaladı.

Mert itiraz etmedi. Bedeninde ona karşı koyacak tek bir kas dahi çalışmıyordu sanki. Sırtı soğuk duvara sürtünerek yere çökerken, kanlı avuçları dizlerinin üzerine cansızca düştü.

Karan hızla yanına çömeldi. Gözlerini dostunun darmadağın olmuş yüzüne dikti.
"Mert..." dedi, sesi koridorun sessizliğinde fısıltı gibi ama bir o kadar da sert çıkmıştı. "Ne oldu oğlum içeride? İyiydi Hilal. En son görüşümde iyileşiyor gibiydi. Hayati tehlikeyi atlatmıştı artık! Ne oldu da yine bu hale geldi bir anda?"

Mert, boşluğa çivilenmiş kanlı ellerinden gözlerini ayırmadan, kesik kesik bir nefes aldı.

"Söyledim..." diye hırıldadı. Boğazındaki cam kırıkları sesini lime lime ediyordu. "Beni o gece iskelede, o kumpası kurmaya iten asıl sebebin ne olduğunu anlattım ona. Başıma gelenleri... Hepsini. Ve en sonunda da, o sahte delillere, babamı onun yaktığına inandığımı söyledim."

Karan'ın nefesi boğazında düğümlendi. İri elleri istemsizce yumruk halini aldı.

"Yüzüme baka baka sordu..." diye devam etti Mert, başını usulca arkasındaki duvara vurarak. Gözlerinden süzülen yaşlar sakallarına karışıyordu. "'İnandın mı?' dedi... 'İnandım' dedim Karan."

Karan, duydukları karşısında sırtını Mert'in yanına, duvara yasladı. Sinirle, inanamayarak acı bir nefes verdi. O an, yedi yıldır göğüs kafesinde kilitli tuttuğu o paslı sandığın kapağı büyük bir gürültüyle açıldı.

"Ulan..." dedi, dişlerinin arasından tıslayarak. Başını hızla Mert'e çevirdi. Gözlerinde yedi yıllık koca bir isyan alev alev yanıyordu. "Madem günün birinde karşısına geçip, acımadan, dan diye suratına çarpacaktın bu gerçeği... Beni niye susturdun lan o zaman yıllarca!"

Mert'in yorgun yeşilleri usulca Karan'ı buldu.

"Hatırlamıyor musun o günü?" diye üstüne gitti Karan, sesini biraz daha yükselterek. Omuzundan itti usulca dostunu. "Seni Afyon'da fellik fellik arayıp bulamadığım, en sonunda annen Latife Teyze'nin elime
tutuşturduğu o gizli numaradan ulaştığım günü? İstanbul'da, bir kafede karşıma oturduğunda... Ben senin yakana yapışmadım mı? Masayı yumruklayıp, 'Hilal yapmaz! O kız senin için ölüyor, babanı o yakmış olamaz!' diye bağırmadım mı sana!"

"Bağırdın..." diye fısıldadı Mert. O gün Karan'ın gözlerindeki hayal kırıklığı, dün gibi aklındaydı.

"Bağırdım ama sen ne yaptın?" diye kükredi Karan, ellerini iki yana açarak. "Beni dinlemedin bile! O soğuk, o iğrenç maskenle yüzüme bakıp, yediğimiz içtiğimizin üzerine, kardeşliğimizin üzerine yemin ettirdin bana! 'Hilal bu gerçeği asla bilmeyecek Karan' dedin! 'Gerekirse beni şerefsiz bilsin, hevesi geçti aldattı bilsin ama ona o iftiraya inandığımı asla söylemeyeceksin' dedin! Neden ulan? Madem bugün bu kızın kalbini bu gerçekle durduracaktın, niye yıllarca benim ona doğruları anlatmama izin vermedin!"

Mert'in omuzları çöktü. Karan'ın isyanı, haklılığı yüzüne tokat gibi çarpıyordu ama onun da dayanamadığı, altında ezildiği bir gerçek vardı.

"Çünkü ben de o zamanlar sana anlattıklarıma, gerçek sandığım delillere inanıyordum Karan!" diye bağırdı Mert aniden.
"Ben yedi yıl boyunca, o kızı severken ondan nefret etmeye çalışarak yaşadım! Ta ki... Ta ki açığa alınmadan gittiğim o son liman operasyonuna kadar."

Karan'ın çatık kaşları usulca gevşedi.

"O operasyonda..." diye devam etti Mert, nefes nefese kalarak. Sesi şimdi bir yakarış gibiydi. "Bana gösterilen deliilerin sahte olduğunu, montaj olduğunu, parmak izi analizlerinin sahte kalıplarla yapıldığını kendi gözlerimle gördüm! Hilal'in masum olduğunu daha o gün, o operasyonun ortasında anladım ben!"

Mert ellerini saçlarının arasına geçirdi, çaresizce çekiştirdi.

"Daha yeni... Daha yeni akladım onu kendi içimde Karan. Yedi yıllık zehri daha yeni attım damarlarımdan. Ve aklar aklamaz da, o suçlulukla, utançla ona koşup her şeyi anlatmak istedim. İçimde tutamadım."

Karan başını iki yana salladı. Mert'in bu çaresizliğini, bu kanayan halini anlıyordu ama yine de mantığı kabul etmiyordu.

"Ah be oğlum..." dedi Karan, sesi şimdi öfkeden çok koca bir hüzne bulanmıştı. "Ah be kardeşim... Onca acı, onca ihanet, onca geçmiş... Art arda, bir nefeste söylenir mi lan? Kız yedi yıldır senin onu aldatıp başkasına gittiğini sanıyor! Zaten ağır yaralı, zaten kurşun yemiş... Nasıl kaldırsın bu kadar gerçeği bir anda, hiç mi düşünmedin?"

"Düşünmez miyim!" diye isyan etti Mert. Eliyle göğsüne vurdu. "Ben ona 'Şimdi değil' dedim! 'Sen yaralısın, sen acı çekerken bu enkazın altına sokmam seni' dedim! 'İyileş, ondan sonra o masaya oturacağız' dedim Karan! Yalvardım resmen!"

"E niye durmadın o zaman?" diye sordu Karan çaresizlikle.

"Nasıl durayım?" dedi Mert, gözlerinden akan yaşlara engel olamayarak. "Tanımıyor musun onu? İnadını bilmiyor musun? 'Ya şimdi anlatırsın, ya da iyileşmesem bile öyle bir oynarım ki seni iyileştiğime ikna ederim' dedi! Tehdit etti beni kendi canıyla! Mecbur bıraktı, köşeye sıkıştırdı... Biliyordu ona kıyamayacağımı, canı yanmasın diye her şeyi dökeceğimi. Konuştum işte... Konuştum ve onu kendi ellerimle..."

Cümlenin sonunu getiremedi. Boğazından kopan acı bir hıçkırıkla başını dizlerinin arasına gömdü.

İki dost, o soğuk duvarın dibinde, yedi yıllık bir yalanın ve zamanlaması ölümcül olan bir gerçeğin altında ezilerek öylece kaldılar.

Tam o sırada, koridorun sessizliği köşeden dönen hızlı, telaşlı ayak sesleri böldü.
Gecenin bu kör saatinde, nefes nefese kalmış bir adam belirdi koridorda.

Fırat.

Dilvin'den kendisine gelen kısacık, paniğe bulanmış bir telefonla yatağından fırladığı gibi hastaneye koşmuştu.

Köşeyi dönüp de yoğun bakım kapısının önünde duvar dibine çökmüş, biri çaresizce tavana bakan, diğerinin üzeri kan revan içinde kalmış iki adamı gördüğünde adımları saniyeler içinde hızlandı.

Gözleri doğrudan Mert'in kırmızıya boyanmış ellerine ve kıyafetine kaydı.

"Komiserim!" diye seslendi, sesindeki dehşete düşmüş tonla yanlarına doğru koşarken. Adımlarını hızla yanlarında durdurup, hiç düşünmeden dizlerinin üzerine, çöktü. "Yağız Komiserim! Ne oldu burada?"

Bakışlarını hızla Karan'a çevirdi. "Amirim... Bu kan... Gökçe Komisere mi ait?"

Karan, başını yasladığı duvardan yavaşça ayırdı. Yorgun, kan çanağına dönmüş gözleriyle Fırat'a bakıp sadece yutkunabildi ve başını ağır ağır salladı.

"Maalesef öyle Fırat..." dedi pürüzlü bir sesle. "Dikişleri patlamış. Yarası kritik bir noktada olduğundan kanamayı durduramamışlar. Apar topar müdahele altına aldılar."

Fırat'ın çenesi kasıldı. Gözlerini sımsıkı kapatıp derin bir nefes aldı. Acil bir müdahale gerekebileceği ihtimaliyle gelirken cebine attığı steril gazlı bezleri ve ufak bir temizleme solüsyonunu çıkardı. Gözleri boşluğa çakılı, ellerindeki kana bakarak adeta can veren Yağız'a döndü.

"Komiserim..." dedi, sesini olabildiğince alçak, sakin ama kararlı bir tonda tutarak. Uzanıp Yağız'ın titreyen, kaskatı kesilmiş ellerini tutmak istedi. "Müsaade edin de şu ellerinizi bir temizleyelim."

Yağız, Fırat'ın dokunuşunu hissettiği an ellerini büyük bir panikle, sanki ateşe değmiş gibi geriye çekti.

"Dokunma, bırak!" dedi, sesi paramparça, adeta koca bir mezarlığın sessizliğini taşıyordu. Gözlerini Fırat'a dikti. "Silme... Silersen gider."

"Gitmez komiserim..." dedi Fırat, saygısını zerre kadar bozmadan ama adamın bu çaresizliğine de boyun eğmeden. Tekrar usulca uzanıp o kanlı avuçları kendi ellerinin arasına aldı. Yağız bu kez direnemedi. Ruhu öylesine yorgundu ki, elleri Fırat'ın avuçlarına cansızca teslim oldu.

"Bu kan buradan silinir komiserim ama sizin Gökçe Komiserime olan bağınız silinmez." diye devam etti Fırat, solüsyonu döktüğü gazlı bezle o kurumaya yüz tutmuş, derinin arasına sızmış kanı yavaşça, incitmekten korkar gibi silerken. "Sizin ne olursa olsun ayakta kalmanız lazım. Dirayetli durmanız lazım. Siz onun dayanağısınız. Eğer siz ayakta durmazsanız, o kime tutunacak?"

Yağız'ın başı, Fırat'ın bu sözleriyle birlikte yavaşça arkasındaki duvara çarptı. Gözlerinden süzülen yaşlar yanaklarını yakıp geçerken, dudaklarından o kahredici itiraf döküldü.

"Ben onun hiçbir şeyi olmayı beceremedim Fırat..." diye fısıldadı boşluğa bakarak. "...Kendi ellerimle uçurumdan aşağı ittim onu defalarca kez. Ben onun kalesi değil... Kendi elleriyle kazdığı mezarıyım."

Karan, dişlerini sıkarak başını diğer yöne çevirdi. Dostunun bu tükenmişliği onun da canından can alıyordu.

Fırat, Yağız'ın ellerindeki son kan lekesini de temizledikten sonra gazlı bezi cebindeki poşete koydu. Ayağa kalkmadan önce, Yağız'ın dizine usulca elini koydu.

"Gökçe Komiser çok güçlü bir kadın." dedi, gözlerindeki inançla her ikisine birden bakarak. "Ve yine o masadan kalkacak. Buna inanın." Ve yavaşça ayağa kalktı. Koridorun başındaki hemşire bankosuna doğru gidip durumdan haber almaya, en azından kan ihtiyacı olup olmadığını öğrenmeye yöneldi.

Karan ve Yağız ise hala aynı yerlerinde, duvar dibinde, başlarının üzerindeki o kırmızı yoğun bakım ışığına kilitlenmiş bir halde beklemeye devam ettiler.

Kelimeler tükenmiş, sırlar ortaya dökülmüş, yedi yıllık koca bir irin hastane koridorunun zeminine akıp gitmişti.

Artık yapabilecekleri tek bir şey kalmıştı.

O da kaşının üzerindeki kırmızı ışığın sönmesi ve Hilal'in yeniden yaşama tutunmasını beklemekti.

...

(Günümüz - Karargah Lojmanları / Arka Bahçe - Yazar'ın Anlatımıyla.)

Volkan'ın neşeli ıslığı bahçe yolunda yavaş yavaş silinirken, kamelyanın içinde kopan fırtına henüz yeni başlıyordu.

Selin, elindeki koltuk değneğini yere sertçe vurduktan sonra gözlerinden ateş saçarak Bora'ya döndü. Utancı yerini çoktan devasa bir sinir harbine bırakmıştı.

Bora ise hâlâ kendi dünyasındaydı. Ellerini beline koymuş, burnundan soluyarak kendi kendine söyleniyordu.

"Ulan..." dedi dişlerinin arasından. "Şu herife basılmak... Yağız komiserime basılmaktan bin kat daha fena oldu ya! Keşke yine o bassaydı! En azından adamın bir ağırlığı, bir sus payı var. Bu sepetin çenesi durmaz şimdi. Gitti benim karizmam, madara olduk herife!"

Selin'in gözleri şaşkınlık ve dehşetle fal taşı gibi açıldı.

"Senin derdin hala bu mu gerçekten?!" diye cırladı, sağlam adımıyla Bora'ya doğru bir adım atarak. "Ben burada meslek onurum bitti, adım çıkacak diye
kriz geçiriyorum, Karargah'ın diline düşeceğiz diye kalbime sayısız inme iniyor. senin tek derdin hala Volkan'ın karizmanı çizmesi mi yani?!"

Bora, Selin'in bu yükselişiyle ellerini savunma pozisyonunda havaya kaldırdı.
"Kızım ne yapayım, herif resmen..."

"Sus!" diye bağırdı Selin ve boşta kalan
eliyle Bora'nın koluna sert bir tokat indirdi. "Hepsi senin yüzünden! 'Suç mu işledik, kimseden saklayacak bir şeyim yok' diye pişkin pişkin sırıtıyordun az önce! Al sana pişkinlik! Şimdi hafta sonları paşa paşa o herifin arabasını köpüklerken bol bol düşünürsün kimseden saklayacak bir şeyin olup olmadığını!"

Selin hızını alamayıp Bora'nın göğsüne bir tane daha vurduğunda Bora geri çekilmeye çalışıyordu.

"Ya kızım tamam, bak hastaneden daha yeni çıktın zaten! Yapma, dur!"

"Seni kendi ellerimle boğacağım Bora! Kendi ellerimle!"

Selin tam koltuk değneğini hafifçe havaya kaldırıp Bora'nın bacağına doğru hamle yapacaktı ki tanıdık bir ses onları böldü.

"Yalnız koltuk değneğiyle adam dövmek Cenevre Sözleşmesi'ne aykırı Selinciğim, belirteyim istedim."

Selin ve Bora, aynı anda çalan bir alarmı duymuş gibi kaskatı kesildiler. İkisi de dehşet içinde sesin geldiği yöne döndü.

Sarmaşıkların arasından, kamelyanın girişinden sadece kafasını uzatmış olan Volkan, cin gibi parlayan mavi gözleri ve yüzündeki o iflah olmaz sırıtışıyla onlara bakıyordu.

Gitmemişti.

Daha doğrusu gitmiş gibi yapıp sessizce geri dönmüştü.

Selin'in ağzı bir karış açık kaldı. Havaya kaldırdığı koltuk değneği öylece asılı duruyordu. Bora ise gözlerini kapatıp, sabır dilercesine derin bir nefes aldı. Boynundaki damar seğiriyordu.

"Ulan Volkan sepeti!" diye yükseldi. "Sen hâlâ gitmedin mi lan?!"

"Gidiyordum aslında..." dedi Volkan, kafasını biraz daha içeri uzatıp ellerini sarmaşıklara yaslayarak. "Ama sonra kendi kendime dedim ki; oğlum Volki, sen bu Karargah'ın en düşünceli, en vizyonlu, en yaratıcı, en sıradışı..." derken araya Selin girdi.

"En gerzek!" Diye yükseldi. "Ne söyleyeceksen söyle sonra da defol git! Sana sus payını vermedik mi? Aranızda anlaştınız işte! Hadi dökül de defol!"

Oysa Volkan onu hiç umursamadan devam etti.
"En yakışıklı adamısın. Eh, bu taze aşıkları bir başlarına koca bir stresle, krizle baş başa bırakmak sana yakışır mı?' Sonra cevap geldi; Yakışmaz."

Selin değneğini yere vurup tek ayağı üzerinde hafifçe sekerek Volkan'a doğru atıldı.
"Ben şimdi sana neyin yakışıp yakışmayacağını göstereceğim Volkan! Gel buraya! Yemin ederim o kirpi fönü saçlarını tek tek yolacağım şimdi! Yürü git şuradan!"

Volkan, Selin'in bu öfkeli hamlesine karşı sadece bir adım geriledi ama yüzündeki o keyifli sırıtış zerre kadar bozulmadı. Bakışlarını doğrudan, dişlerini sıkarak ona bakan Bora'ya çevirdi.

"Şşşt, yavaş Selinciğim! Aman diyeyim, tansiyonlar gerilmesin." dedi Volkan, parmağını havada bilmiş bilmiş
sallayarak. Sonra dudaklarını yalayarak Bora'ya döndü. "Şahsi kölem..."

"Şahsi andavalım!" Diye karşılık verdi Bora ciddiyetsiz bir tavırla. Sonra aniden kendine geldiğinde gözleri yuvalarından fırlayacak gibi oldu. "Ne dedin lan sen?!"

"Şahsi kölem diyorum, Bobi." dedi Volkan, üzerine basa basa ve büyük bir keyifle. "Aklıma süper bir fikir geldi. Şimdi bu küçük, tatlı, romantik ve bir o kadar da olaylı sırrınızı Karargah'taki tüm dedikodu gruplarına sızdırmamam için... Beni tam şu an, derhal, acilen tantuni yemeye çıkarmaya ne dersiniz?"

Selin ve Bora aynı anda, birbirlerinden tamamen habersiz bir şekilde "Ne?!" diye serzenişe geçtiler.

"Evet!" dedi Volkan, omuzlarını silkerek. Ceketinin yakalarını düzeltti. "Bunu ilk çift terapisi deneyiminiz olarak düşünebilirsiniz. Masa başında aranızdaki bu gerginliği çözeriz, ben size arabuluculuk yaparım. Hem beni şu an küçük çocuğunuz gibi düşünün. Acıktım, kan şekerim düştü ve tantuni diye tutturuyorum! Ortalığı ayağa kaldırırım bak! Eğer beni hemen şimdi Alemdağ'ın en meşhur tantunicisine götürüp, masayı da çift lavaşlı, bol limonlu tantunilerle donatmazsanız... Yemin ediyorum Karargah'ın telsiz frekansından herkese ana manşetle aşkınızı anons geçerim ona göre!"

Selin elleriyle yüzünü kapattı.
"Allah'ım, bu bir kabus olmalı ya... Lütfen uyanayım artık."

Bora ise ellerini yumruk yapmış, Volkan'ın o pişkince uzattığı kafasını koparmamak için kendiyle devasa bir savaş veriyordu.

"Gecenin bu kör saatinde... Tantuni... Ulan Volkan..."

"Hadi ama!" diyerek ellerini çırptı Volkan, onları cesaretlendirir gibi. "Ne duruyorsunuz taze aşıklar? Kredi kartın yanındadır umarım Bobi, çünkü çocuğunuz çok aç! Cüzdanı boşaltmaya geliyorum, sıkı tutunun!"

...

Gecenin ikisinde, florasan lambaların göz aldığı, içeriden yoğun bir et ve baharat kokusunun yayıldığı o meşhur tantunicinin en ücra köşesindeki masada Karargah tarihinin açık ara en absürt ve sinir bozucu tablosu çiziliyordu.

Masadaki oturma düzeni tam bir fiyaskoydu.

Volkan, masanın başköşesine adeta bir padişah, bir şirket CEO'su edasıyla kurulmuştu. Karşısında ise omuz omuza oturmaya mecbur bırakılmış, yüzlerinden düşen bin parça olan Bora ve Selin vardı.

Selin koltuk değneğini masanın altına sıkıştırmış, utançtan kolları göğsünde çapraz bağlı otururken Bora kollarını masaya dayamış, Volkan'ı gözleriyle çiğ çiğ yiyordu adeta.

"Ustam!" diye bağırdı Volkan, elini havaya kaldırıp parmaklarını şıklatarak. "Bize oradan üç tane çift lavaşlı, bol etli, acısı tam ayarında tantuni! Ama bak benimki ekstra porsiyon olsun ha! Yanına da üç tane bol köpüklü, yayık ayran!"

Volkan siparişi verdikten sonra ellerini masada birleştirip kocaman, pişkince bir gülümsemeyle karşısındaki çifte döndü.

"Evet..." dedi sesini incelterek, sanki sabah kuşağı magazin programı sunucusu gibi. "Gelelim günün anlam ve önemine. Anlatın bakalım, dinliyorum. Çekinmeyin yahu, benden sır çıkmaz biliyorsunuz. Tam olarak ne zaman başladı bu kıvılcımlar? Dökülün bakalım."

Selin masanın altından ayağıyla Bora'nın kaval kemiğine okkalı bir tekme geçirdi. Bora acıyla inleyip dişlerini sıkarken, Selin dudaklarına sahte, sinir bozucu bir tebessüm yerleştirerek Volkan'a döndü.

"Ortada anlatılacak bir sır yok Volkan. Sen tamamen yanlış anladın. Biz hiçbir şey değiliz!"

Volkan kıkırdadı. Uzanıp masadaki peçetelikten bir peçete çekti ve özenle dizine serdi.

"He canım, he. Ben yanlış anladım. Zaten Boracığım da kamelyada sana suni teneffüs yapıyordu, ben fesat olduğumdan yanlış anladım. Aynen! Herif hortumladı resmen seni be! Bir an Karargah bahçesinde değil de Sahil Güvenlik setindeyiz sandım."

Bora'nın sabrı taşıyordu. Masaya doğru eğilip işaret parmağını Volkan'a doğru salladı.

"Bana lan sepet! Eğer tantuniyi masaya gelmeden boğazına dizmemi istemiyorsan, o ağzından çıkan laflara dikkat edeceksin! Öyleyse bile sanane lan! Seni ne ilgilendirir? Kapat artık şu konuyu. Yemeğini ye, zıkkımlan da kalkıp gidelim. Zaten her saniyesi işkence..."

"Ama sana da aşk olsun be Bobi!" dedi Volkan, alt dudağını büzerek. "Ben burada sizin ilişkinizin temellerini sağlamlaştırmaya çalışıyorum. Gördüğüm muameleye de bakın. Vallahi ayıp! Düşünsenize, yıllar sonra çocuklarınıza 'Volkan amcanız olmasaydı biz o kamelyada inatlaşmaya devam eder, bu günlere gelemezdik' diyeceksiniz. Sayemde aranızdaki o anlamsız gerginlik de bitecek inşallah zamanla. Bir teşekkür
bile etmediniz, çok kırılıyorum ama!"

"Ben şimdi sana öyle bir teşekkür edeceğim ki..." diye tısladı Selin, gözleri ateş saçarak. "Kafanı o ayran bardağının içine sokup köpürte köpürte tertemiz bir teşekkür edeceğim! Öylesi tatmin eder mi seni?"

Tam o sırada garson, dumanı tüten tantunileri ve buz gibi ayranları masaya bıraktı. Volkan anında tantunisine gömülmeden önce ayran bardağını havaya kaldırdı.

"Karargah'ın en yeni, en tutkulu ve en gizli sızma operasyonuna!" dedi, bardağı Bora ve Selin'e doğru uzatarak. "Şerefe taze aşıklar!"

Bora sinirle kendi bardağını alıp Volkan'ınkine sertçe tokuşturdu. İçindeki o deli serseri ruh, Volkan'ın üstüne atlamamak için zor duruyordu. "İç lan iç! İç de boğul inşallah!"

"Kıyamazsın ama sen bana!" diye kıkırdadı Volkan, tantunisinden devasa bir ısırık alırken. Ağzı doluyken bile konuşmaya devam etme gibi iğrenç bir yeteneği vardı. "Peki şeyi çok merak ediyorum... İlk adımı önce kim attı? Gerçi bizim serseri mayının o kalın kafasıyla böyle ince işlere girmesi zor ama... Selinciğim, yoksa sen mi sıkıştırdın çocuğu köşeye? Söylesene. Utanma bizbizeyiz şurada sonuçta. Aramızda yabancı yok."

Selin'in yanakları utançtan bir kez daha domates gibi kızardı. Masanın altından Bora'ya bir tekme daha savurmak istedi ama Bora bu kez hazırlıklıydı, bacağını hızla çektiği için Selin'in ayağı masanın demir ayağına çarptı.

"Ah!" diye inledi Selin acıyla.

Bora anında kalkanlarını indirip büyük bir panikle ona döndü.

"Kızım ne yapıyorsun ya? İyice şiddet meraklısı oldun çıktın sende. İşimiz var valla. İyi misin? Bir şey oldu mu?"

Volkan lokmasını yutarken kahkahayı bastı.
"Ooo, masa altından şiddet de başladı demek ha! Vallahi çok hareketli bir çift oldunuz siz. Hiç beklemezdim. Sonuçta benim Bobim şeker gibi herif. Ama seni bilemiyorum Selinciğim. Sen biraz yırtıcı ve tuttuğunu koparan bir kadınsın. Tırsılası... Ben şahsen daha izlerken yoruldum. Allah sana sabır versin cancağızım." Deyip elini Bora'nın omzuna koymasıyla itilmesi bir oldu. Hiç bozmadan devam etti. "Yalnız Boracığım, hesaplar senden unutmuyorsun değil mi tatlım? Cüzdanını hazırla. Malum, sus payı bedava olacak değil. Tatlı da yiyeceğiz daha, bu çocuk şekersiz uyuyamıyor biliyorsunuz!"

Bora, arka cebindeki cüzdanını çıkarıp masanın üzerine sertçe fırlattı. Gözlerini Volkan'ın keyifli yüzüne dikti büyük bir sinirle.

"Ye lan, ye! Patlayana, çatlayana kadar ye istersen! Ne istiyorsan ye! Yeter ki o çeneni kapat artık!"

Volkan cüzdanı görünce gözleri daha da parladı. Elini havaya kaldırıp mekânı inletecek bir sesle mutfağa doğru bağırdı.

"Ustam! Bize oradan üç tane de künefe at sana zahmet be! Bol fıstıklı, bolca dakaymaklı olsun, hesabı Serseri Mayın ödüyor!"

Selin, utanç, öfke ve çaresizlikle başını kollarının arasına alıp masaya yasladı. Bora ise bir yandan Volkan'ı tenha bir köşede nasıl infaz edeceğinin planlarını yapıyor, bir yandan da eliyle masaya yaslanmış Selin'in kolunu usulca okşayıp onu sakinleştirmeye çalışıyordu.

Volkan, önündeki tantuni yığınından kalan son lokmayı da büyük bir iştahla yutup
üzerine buz gibi ayranından koca bir yudum çektikten sonra, arkasına yaslanıp ellerini göbeğinde birleştirdi. Yüzünde, Bora'nın aylığının neredeyse yarısını tek başına hortumlamışçasına tatmin olmuş, pişkince bir ifade mevcuttu.

"Ustam sen neymişsin be! Ellerine sağlık valla!" diye mırıldandı keyifle. "Beleşin tadı da bir başka oluyor hani!" Dedikten sonra aniden doğruldu ve gözlerini doğrudan cüzdanı çoktan rehin alınmış olan Bora'ya dikti.

"Bora Baba, eve giderken üç tane de paket yaptıralım ya! Evdekiler de nasiplensin."

Selin, masanın altındaki sağlam bacağını usulca kendine doğru çekerken kaşlarını çatarak Volkan'a baktı.
"Üç niye? Bu yediklerin yetmedi, bir de üstüne eve mi istiyorsun gecenin bu saatinde?"

Volkan elini havada 'yok canım' dercesine salladı.
"Yok be, bu kadarı bana kâfi. Malum, formuma dikkat ediyorum. Tüm genç polis memuru kızları kendime hayran bırakmak kolay iş değil takdir edersiniz ki. Kasları korumak lazım. Biri çok sevgili ev arkadaşım Yiğitciğime, diğeri de diğer ev arkadaşım dairemizin koğuş reisi Toprak abimize gidecek."

Bora, sabrının son kırıntılarını da masadaki peçetelikle birlikte ezip ufalamak üzereydi.

"Üçüncü kime lan uzatma! Söyle de hesabı ödeyip kalkalım artık, vallahi fenalık geldi bana!"

Volkan, yüzüne son derece sevecen, adeta bir anaç tavuk edası yerleştirerek sırıttı.
"İlkerciğime ya! Bobi! Onunkini de eve gittiğinde İlkerciğime verirsen çok sevinirim be! Yazık! Nasiplensin çocuk. Seviyorum şerefsizi biliyonuz mu? Şeytan tüyü var elemanda. Tatlı, safça bir şey. Zararsız. Kıyağım olsun bizim yerli Einstein'a."

Selin hafifçe kıkırdamamak için dudaklarını birbirine bastırdı ama yine de o haklı soruyu sormadan edemedi.

"E Fırat'ın başı kel mi? Çocuğa ayıp değil mi, madem timdeki herkese aldırıyorsun niye onu saymadın?"

Bora da Selin'i başıyla onayladı.
"Harbi lan. Almışken kadroyu tamamlayalım. Kandemir'e niye almıyoruz?"

Volkan yüzünü abartılı bir şekilde buruşturdu. Sanki ağzına limon sıkılmış gibi bir ifadeyle ellerini iki yana açtı.

"Aman yok be! O Domestos kılıklı herif ne anlar tantuniden, sokak lezzetinden? Şimdi götürsek yok limonu sıçradı, yok yoğurdu aktı, yok içindeki soğan koktu diye hijyen krizi geçirir. Mikrop kapacağım diye sabaha kadar evi çamaşır suyuyla yıkar, vallahi uğraşamam onunla!"

Bora, Volkan'ın Fırat için yaptığı benzetmeyi duyunca istemsizce gülümsedi. Zihni o an, tantunici dükkânından aylar yıllar öncesine kaydı.
Gözlerinin önüne Yağız, Hilal, Fırat ve kendisinin o zorlu plaza operasyonundan sonra sanayide salaş bir lahmacuncuda karınlarını doyurdukları anlar geldi. 'Fırat o gün Volkan'ın anlattığının aksine nasıl da hijyen kaygısına girmeden iştahla yemişti lahmacunları' diye geçirdi içinden.
Dudaklarındaki tebessüm, yerini usulca içten, sıcak ama biraz da hüzünlü bir gülümsemeye bıraktı. Aklına düşen bu hatırayla birlikte derin bir nefes alıp masadakilere döndü. Konuyu o anki hislerinin yönlendirmesiyle usulca değiştirdi.

"Ya ne diyeceğim..." dedi, sesindeki o tatlı-sert çatışma tonunu tamamen bir kenara bırakarak. Ciddi ve vefalı bir sesle konuştu. "Bir ara toplanalım da Gökçe Komiser'i ziyarete gidelim hep beraber. Kadın ne badireler atlattı, günlerce komada kaldı. Uyandığından beri operasyondu, Karargah işleriydi derken doğru düzgün, adamakıllı bir ziyarete gidemedik hiçbirimiz."

Selin de başını usulca sallayıp onayladı. "Valla iyi dedin onu ya! En kısa zamanda bir çiçek yaptırıp gidelim, çok ayıp oldu kıza gerçekt—"

Selin'in cümlesi, Volkan'ın cebinden yükselen ve gecenin o saatinde insanın kalbine ufak bir iğne gibi batan tiz telefon ziliyle yarıda kesildi.

Volkan, "Kim arıyor lan beni bu saatte?" diye mırıldanarak cebinden telefonunu çıkardı. Ekrana baktığında kaşları usulca çatıldı. "Aa... Valla da Domestos Fırat arıyor. İyi insan lafının üstüne mi denir, yoksa başka bir şey mi bilemedim. Efendim komiserim?" diyerek telefonu kulağına götürdü.

Bora ve Selin, Volkan'ın yüzündeki ifadeyi izliyorlardı.

Ve Karargah'ın en umursamaz, en ciddiyetsiz adamının yüzündeki o pişkince ifade, saniyeler içinde dondu.

Volkan'ın gözleri dehşetle irileşti. Bedeni, oturduğu sandalyede kaskatı kesildi.

"Ne..." diye fısıldadı, sesi az önceki neşesinden tamamen arınmış, buz gibi bir korkuya bulanmıştı. "Nasıl yani? Komiserim ne diyorsunuz siz?"

Bora'nın kalbi göğüs kafesinde şiddetle kasıldı. Selin ile birbirlerine baktılar. İkisinin de gözlerindeki o saf korku saniyeler içinde ortak bir dehşete dönüştü.

"Tamam..." dedi Volkan, ayağa fırlayarak. Sesi titriyordu. "Tamam komiserim, lafı mı olur? Hemen geliyorum! Kapatın siz ben on beş dakikaya oradayım!"

Telefonu cebine attığı gibi masaya, Bora ve Selin'e döndü.

"Gökçe Komiser..." dedi nefes nefese, gözleri korkuyla açılmış halde. "Fenalaşmış. Kanaması başlamış. Durduramamışlar, çok fazla kan kaybetmiş. Acil kana ihtiyaç varmış. Kan grubum uyumlu diye aramışlar. Hastaneye çağırıyorlar, lazım olabilir diye!"

"Hay ben böyle işe ya!" diye kükredi Bora, oturduğu sandalyeyi geriye doğru şiddetle iterek ayağa fırladı.
"Kalk hadi Selin, kalk! Gel, yardım edeyim." dedi Bora, masadaki cüzdanının içinden ne kadar nakit varsa çıkarıp masanın üzerine savurarak fırlattı.

Künefeler, tantuniler, o sahte çift terapisi şakaları...

Hepsi ölümün soğuk nefesi karşısında anlamsız birer çöp yığınına dönüştü.

Selin panikle koltuk değneğini kavradı. Tek bacağının üzerinde dengede durmaya çalışırken Bora anında belinden kavrayıp ona destek oldu.

"Hadi Volkan, koş arabayı çalıştır, hesabı ödeyip geliyorum. Koş!" diye bağırdı Bora, Selin'i kolunun altına alıp dükkânın çıkışına doğru sürüklerken.

Gecenin bir yarısı, tantunici dükkânından fırlayan üç polis az önce gülüştükleri hayatın ne kadar pamuk ipliğine bağlı olduğunu bir kez daha hatırlayarak, lastikleri acı acı bağırtıp Karargah Hastanesi'nin o karanlık, kan ve gözyaşı kokan koridorlarına doğru yola çıktılar.

Artık hesaplaşma, komedi veya utanç yoktu.

Şimdi yalnızca zamanla, kanla ve ölümle verilecek olan amansız bir yarış vardı.

...

Acil servisin otomatik kapıları iki yana açıldığında, koridorlarda panik dolu ayak sesleri yankılandı.

Volkan, köşeyi dönen ilk kişi oldu. Yüzündeki alaycı ifadeden eser kalmamıştı. Gözleri yuvalarından fırlayacak gibiydi, nefes nefeseydi ve ceketinin düğmeleri yarı yarıya açılmış, kravatı gevşemişti.

Hemen arkasından, Bora'nın beline sımsıkı tutunmuş, diğer elindeki koltuk değneğini mermer zemine acımasızca çarparak ilerleyen Selin ve onu bir an olsun bırakmayan Bora belirdi.

Üçünün de adımları, yoğun bakım ünitesinin önündeki duvar dibinde yaşanan o ağır enkazı gördüklerinde bıçak gibi kesildi.

Manzara, bir savaş meydanından farksızdı.

Yağız Komiser, sırtını soğuk duvara yaslamış, bacaklarını kendine çekmiş bir halde yerde oturuyordu. Kıyafetleri, kolları ve yakaları tamamen kurumaya yüz tutmuş, koyu kırmızı bir kanla kaplıydı. Gözleri boşluğa çivilenmiş, bedeni orada olsa da ruhu çoktan o kapının ardında, can çekişen kadının yanına gitmiş gibiydi.

Karan Amir ise hemen onun yanı başında, kollarını dizlerine dayamış, omuzları çökmüş bir halde başını eğmiş bekliyordu.

"Fırat Komiserim!"

Volkan'ın koridoru yırtan sesi, Yağız'ın kılını bile kıpırdatmadı ama Fırat anında başını kaldırıp onlara doğru hızla adımladı.
Volkan, Fırat'ın yakasına yapışır gibi kollarından tuttu. Gözleri panikten dolmuştu.

"Geldim, komiserim. Buradayım! Nereye veriyorum, kime veriyorum? Ne kadar lazımsa alın, damarı kökünden sökün gerekirse! Yeter ki Gökçe Komiserimize bir şey olmasın, hadi!"

Fırat, Volkan'ın bu darmadağın halini görünce omuzlarından sıkıca kavrayıp sarsarak kendine getirdi.

"Volkan, bana bak! Derin bir nefes al ve sakin ol. Kan merkezine iniyoruz hemen, hemşireler tüplerle hazır bekliyor. Benimle geliyorsun, koş!"

Fırat, Volkan'ı kolundan yakaladığı gibi yoğun bakımın önünden uzaklaştırıp alt kattaki laboratuvara doğru koştururken Bora ve Selin ise o kan donduran manzarayla baş başa kaldılar.

Selin'in koltuk değneğini tutan eli zangır zangır titremeye başladı. Gözleri doğrudan Yağız Komiser'in üzerindeki kan lekelerine kaymıştı. Midesine koca bir yumru oturmuş, nefesi boğazında cam kırıkları gibi dizilmişti.

"Yağız Komiserim..." diye fısıldadı Selin, sesi o kadar kırılgan çıkmıştı ki kelimeler dudaklarından adeta dökülerek parçalandı. Sağlam ayağıyla bir adım öne çıktı. "O kan... Gökçe'ye mi ait? Ne oldu ona böyle birdenbire?"

Yağız cevap vermedi. Selin'in sesini duymuştu ama tepki verecek, başını kaldırıp ona bakacak gücü yoktu. Sadece çenesinin kasıldığını ve boğazında koca bir düğümün yutkundukça hareket ettiğini görebiliyorlardı.

Karan, yavaşça duvardan destek alarak ayağa kalktı. Yüzü kağıt gibi bembeyazdı. Gözaltlarında morluklar oluşmuştu.

"Dikişleri patlamış..." dedi, pürüzlü ve koca bir çaresizlikle dolu sesiyle. "Doktorların söylediğine göre hemofili hastası olabilirmiş. Kanının pıhtılaşmasında sorun yaşanıyor yani. Yara kapanmadıkça kanadığından... durduramıyorlar. Apar topar müdahaleye aldılar."

Bora'nın çenesi kasıldı. Selin'in belindeki elini biraz daha sıkarak onu kendine yasladı, zira kızın ayakta duracak hali
kalmamıştı.

"Nasıl olmuş peki Amirim?" diye sordu Bora, sesindeki o isyanı ve gerginliği bastırmaya çalışarak. "Bu kadın daha bu akşam bize operasyonda yardım etti. İki tane tetikçiyi paketledi de bir şey olmadı. Hem... Artık hayati tehlikeyi atlatmamış mıydı? Uyanmıştı, konuşuyordu! Normal seyrindeydi. Diyorum ya iki tane adamı zımbaladı ya! Durduk yere, hastane yatağında yattığı yerde o dikişler nasıl o kadar kanayacak kadar patlar!"

Karan, Bora'nın hangi operasyondan bahsettiğini anlamasa da bu haklı isyanı karşısında derin ve titrek bir nefes aldı. Şuan başka bir konuyu sorgulayacak halde değildi. Gözleri yavaşça yerde, kendi cehenneminin içinde yanarak kül olan Yağız'a kaydı.

"Durduk yere değil elbet..." dedi. "Bazı gerçekleri öğrenmek ona ağır gelmiş olmalı... Kaldıramadı."

Selin, duydukları karşısında elini dudaklarına kapatırken gözyaşlarına daha fazla engel olamadı. Bora ise Karan'ın ne demek istediğini tam olarak anlamasa da, meselenin tıbbi bir komplikasyon değil, Yağız ve Hilal arasındaki o karanlık geçmişle ilgili olduğunu o an, Yağız'ın tükenmiş haline bakarak idrak etti.

Şimdi hepsinin yapabileceği tek bir şey vardı hala.

Karan'dan, Yağız'dan ve Volkan'dan ünite ünite alınan kanların Hilal'in damarlarından içeri nüfuz ederek onu yeniden hayata bağlaması için sessizce dua etmek.

...

İstanbul, sabahı hiçbir zaman gerçekten aydınlık karşılamayan şehirlerden biriydi.

Güneş doğmuştu.

Ama gökyüzü hâlâ gri bulutların altında nefes alıyor, Boğaz'ın üzerine çöken pus, şehrin bütün yaralarını ince bir tül gibi örtüyordu.

Bazı savaşlar en zorlu geceler bittiğinde sona ermezdi.

Sadece üniformasını değiştirirdi.

Sancak Karargâhı'nda yine telaşlı bir sabah yaşanıyordu.
Sabah saat sekizi birkaç dakika geçmişti.
Koridorlar yeniden o bildik seyrine kavuşmuştu.
Telefonlar susmuyor, evraklar masalar arasında dolaşıyor, yeni operasyon dosyaları birimlere dağıtılıyordu.

Sanki dün gece hiçbir şey yaşanmamış gibiydi. Sanki Balat'ta bir matbaa alevler içinde kalmamış, Karargâh Hastanesi'nin üçüncü katında iki profesyonel tetikçi sessizce ortadan kaldırılmamış ve İstanbul'un yeraltında görünmez bir savaş başlamamıştı.

Hayat her zamanki gibi, hiçbir şey olmamış gibi akmaya devam ediyordu.
Ama bazılarının hayatı artık eskisi gibi değildi.

Brifing odasının kapısı usulca açıldı. İçeri ilk giren Komiser Volkan oldu. Kolunun altında dosyalar vardı. Yüzündeki yorgunluk, bütün gece uyumadığını açıkça ele veriyordu.

Arkasından Karan Amir içeri girdi. Her zamanki gibi sakin ve makuldü. Ama dikkatli bakan biri, gözlerinin altındaki mor halkaların biraz daha belirginleştiğini fark edebilirdi.

Sonra Komiser Fırat göründü. Elinde kahvesi vardı. Yüzünde ise o uykusuz insanların taşıdığı donuk, ağır ifade. Masadaki yerine geçti. Önündeki bilgisayarı açtı. Hiç konuşmadan doğrudan ekrana bakmaya başladı.

Onların bu perişan halini fark eden ekibin geri kalanı da aynı sessizlikteydi.

Karargahta sabahlamış, masada yan yana çalışan ve tuşlara basmaktan parmakları sızlayan İlker'le Ece zaten her şeyden haberdar oldukları için onları sorgulamamışlardı. Gerçi buna mecalleri de yoktu.

Şahika Müdür elindeki dijital dosyayı inceliyor, başında dikilen Yiğit ise olaylardan birhaber olsa da ortamın ağırlığından dolayı sessizliğini koruyordu.

Bir diğer köşede ise Komiser Turan, Gürkan Başkomiser ve Turgut Müdür vardı. Kriz masasını kurmuş, harita üzerinde plan yapıyorlardı.

Odanın içinde alışılmadık, boğucu bir sessizlik vardı.

Volkan sonunda dayanamadı.
"Sizce de garip değil mi?" diye ortaya bir soru attı.

Şahika Müdür ona kısa bir bakış atıp gözlerini devirerek önündeki işiyle ilgilenmeye devam etti. Yiğit de el mecbur ona odaklandı.

Karan başını kaldırdı.
"Neymiş o garip olan?" diye sordu.

Yarım ağız güldü Volkan. Acı bir tebessümdü bu.
"Halimiz." deyip etrafına baktı.

İlker ve Ece aynı anda başlarını kaldırıp ona baktılar.

"Toprak Komiser yok. Bora yok. Yağız Komiser yok. Selin raporlu. Gökçe Komiser hastanede." Derin, titrek bir nefes verdi Volkan. "Resmen bir avuç toz gibi savrulduk." deyip kederli bir bakış attı.

Sesli bir iç çekti Turan. Dudaklarını anlıyormuşçasına büküp dertli bir şekilde sandalyesinde arkaya yaslandı.
"Ne iyi dedin onu evlat. Bir avuç toz gibi savrulduk. Doğru... Darmadağın olduk valla."

Başkomiser Gürkan, Turan Komiser'e kızgın ve uyarıcı bir bakış attı.
"Ama kendimizi salmadık! Öyle değil mi Balyoz? Salmayacağız da! Asıl eksiklerimiz için daha güçlü ayakta duracağız. Düşmek yok! Sen de kendine gel Volkan. Burası efkar dağıtacağın bir yer değil!"

Turan yediği bu ültimatomla sessizleşip yerine sinerken, Volkan Başkomiserine usulca bir baş selamı verdi.

"Ama ne olursa olsun insan alışıyor galiba." diyen ise bu sefer Karan Amir'di.

Kimse cevap vermedi. Gürkan Başkomiser bile. Herkesi ayakta diri tutmaya çalışsa da, masadaki herkes gibi o da aynı şeyi hissediyordu.

Bu oda...

Eksikti.

Sanki dört duvarın arasından bir şeyler söküp alınmıştı.

Karan ağır ağır yerine oturdu. Masasının çevresindeki boş sandalyelere baktı. En son birinde takılı kaldı gözleri.

Mert'in sandalyesi...

Olduğu yerde öylece, bomboş duruyordu.

Dosyaları, defteri, kalemi, kupası... Her şey bıraktığı gibiydi.

Sadece sahibi yoktu.

Bir süre sessizce baktı. Sonra gözlerini bilgisayar ekranına çevirdi.
"Evraklarını ayıralım." dedi. Sanki kendi kendine konuşuyor gibiydi.

Volkan başını kaldırdı şaşırmış bir ifadeyle.
"Efendim Amir'im?"

Tekrar etti Karan düz bir sesle.
"Açığa alınan personellerin dosyalarını
ayıralım diyorum."

Volkan'ın yüzü asıldı.

Yiğit bu sefer tutamadı kendini.
"İyi de neden Amir'im?" diye sordu.

Karan makuldü. Mantığın sesi olmaya devam etti.
"Resmiyette artık bu soruşturmaya dahil değiller."

Fırat, kahvesini içerken göz ucuyla Karan'a baktı. Hiçbir mimik göstermedi. Ama içinde küçük bir huzursuzluk kıpırdadı. Çünkü gerçeği biliyordu. Ve bilmediğini göstermek zorundaydı.

Karan derin bir nefes aldı.
"Dosyalarını ayırın. Süreç bitene kadar kenarda dursunlar. Eşyaları da toparlansın. Geldiklerinde kendileri yerleştirir nasıl olsa. Daha fazla etrafta sürünmesinler."

Bu söyledikleri, odadaki havayı görünmez bir şekilde değiştirdi. Fırat'ın eli kahve bardağının üzerinde durdu.

Volkan başını kaldırdı itiraz etmek için bir adım öne atıldı dik duruşuyla.
"Hayır Amir'im." dedi. Sesi titrer gibiydi. "Bunu yapamayız! Onları kaldırıp atamayız aramızdan. Onları silmeye çalışanlara karşı bir başkaldırıdır eşyalarının bıraktıkları gibi kalması. Dönecekleri zamana kadar da bu düzeni korumalıyız. Yanlış yaparsınız. Bir daha düşünün derim."

Ece de yerinden doğrulup kararlı bir ifadeyle amirine baktı.
"Katılıyorum. Bence de öyle Amir'im. Volkan Komiser doğru söylüyor. Böyle bir şey yapmamız etik olmaz. Ruhları bizlerle yaşamalı."

İlker de destek attı.
"Ben de bu fikri destekliyorum Amir'im. Yapmayalım."

Yiğit de elini kaldırıp dahil oldu, "Ben de!" diyerek. Neşeli ifadesi Şahika Müdür ile göz göze gelince solmak zorunda kalsa da kararlıydı.

Turan ise gözlerini yumarak Karan'a onlar gibi düşündüğünü belli etti.

Gürkan Başkomiser ve Turgut Müdür'ün bakışları bile bu yöndeydi.

Karan kaşlarını hafifçe çattı.
"Emin misiniz?" dedi son derece ciddi bir şekilde. Gözlerini hepsi üzerinde gezdirdi.

Bekletmeden cevapladı Volkan.
"Evet."

Diğerleri de başlarını salladılar.

Anlayışlı bir şekilde başıyla onayladı Karan.
"Peki öyleyse. Dediğiniz gibi olsun. Hiçbir şey yerinden kımıldamasın. Fırat!" deyip ondan tarafa döndü. "Sabaha karşı biz hastaneden ayrıldıktan sonra herhangi bir pürüz yaşanmış mı? Haberdar mısın?"

Derin bir nefes alıp yerinden ayaklandı Fırat. Ağır adımlarla masanın yanına kadar geldi.
"Güvenlik raporları temiz." dedi. "Yalnızca saat 6.30 sularında kısa zamanlı bir elektrik kesintisi olmuş. Onda da çözüm olarak jeneratör devreye girmiş zaten. Hepsi bu."

Karan birkaç saniye sustu. İçini kemiren o tanıdık his yine oradaydı. Bir şeyler sanki tam olarak yerine oturmuyor gibiydi.
Ama ne olduğunu bulamıyordu.
"Herkes çalışmalarına devam etsin öyleyse. Kolay gelsin arkadaşlar." deyip önündeki operasyon planlama dosyasını açtı ve konu kapandı.

En azından şimdilik.

...

Sabah.

İstanbul'un üzerine çöken kurşuni gökyüzü, gece yaşananların tek bir izini bile taşımıyormuş gibi ağır ağır aydınlanıyordu Karargah Hastanesi'nin üstüne.

Yedi numaralı odanın bulunduğu yoğun bakım koridorunda ise zaman, gün doğumuyla birlikte ilerlemeyi reddetmişti.
Gece boyunca yanan acil servis lambaları hâlâ sönmemiş; beyaz fayansların üzerine düşen o donuk ışık, koridoru bir hastaneden çok bir sorgu odasına benzetmişti.

Koridorun sonundaki yedinci odanın kapısı kapalıydı. Kapının hemen dışında duran iki metal sandalyeden birinin üzerinde Bora oturuyordu. Daha doğrusu oturmaya çalışıyordu. Başını duvara yaslamıştı. Gece boyunca gözünü kırpmamış olmanın ağırlığı omuzlarına çökmüştü. Sağ eliyse hâlâ belindeki tabancanın bulunduğu o boşluğa gidip geliyor, sanki silahı oradaymış gibi istemsizce belini yokluyordu.

Karşı duvarda ise Selin vardı. İkili sandalyeye uzanmıştı ama uyumuyordu.
Gözleri kapalıydı yalnızca. Çünkü o koridorda kimse gerçekten uyuyamamıştı.
Hilal'in kaldığı odanın önündeki koridorda ölümcül bir sessizlik hakimdi.

Ve o odaya bakan camekânın önünde, saatlerdir aynı noktada duran tek bir adam...

Yağız Mert Çağlayan.

İki eli pantolonunun ceplerindeydi. Sırtı koridora dönüktü. Çenesindeki kaslar bir kez daha gerildi. Parmakları cebinin içinde yumruk olmuştu.

Hilal'in çatılan kaşlarını gördüğünde onun acı çektiğini fark etti. Dudakları aralanmıştı. Hafif bir inleme dökülmüş olmalıydı.

Hilal... Uyumuyordu artık.

Ama uyanmış da sayılmazdı. Ne dediği anlaşılmayan bir halde, ateşler içinde sayıklıyordu.

Yüzü geceye göre daha solgundu. Göğsündeki pansuman kanamadan dolayı yeniden değiştirilmiş, omzundan aşağı yeni bir serum hattı bağlanmıştı.

Doktor Dilvin, birkaç dakika önce odadan çıkarken oldukça net konuşmuştu.

"Bir daha böyle bir komplikasyon gerçekleşirse, ikinci kez ameliyata almak zorunda kalırız."

Yağız, ağır adımlarla Bora'nın oturduğu sandalyelerin yanına geldi.

Tam o anda koridora açılan asansörün kapısı aralandı. İçinden koca bir cüsse çıktı.

Bora doğruldu. Refleksle ayağa kalktı. Selin de gözlerini açıp yerinde doğrulmuştu.

Yağız ise gelene bakmadan konuştu.
"Gel Toprak, gel."

Gelen gerçekten de Toprak Komiser'di. Sivil kıyafetleri üzerindeydi. Gece boyunca hiç uyumadığı yüzünden belliydi. Sakal dipleri belirginleşmiş, gözlerinin altı morarıp çökmüştü.

Sessizce Bora'nın yanındaki sandalyelerden birine çöktü. Onunla birlikte Bora ve Yağız da oturdular.

Toprak önce camekânın arkasında bitkin bir halde yatan Hilal'e baktı. Sonra Bora'ya. Sonra Selin'e. En son da Yağız'a.
Önce hiç konuşmadı. Odadaki havayı tarttı. Sonra derin bir nefes aldı ve konuya girdi.

"Komiserim..." demesiyle Yağız usulca gözlerini kaldırdı.
Toprak'ın sesi her zamanki gibi sakindi. Ama içinde taşıdığı o devasa yük belli oluyordu.
"Planladığımız gibi o büyük hamleyi yaptık," dediğinde karşılık olarak kimse konuşmadı. "Simsar ilk kez istediğini alamadı. Ama..." diyen Toprak'ın gözleri bir an Hilal'e kaydı. "...Bu yüzden daha tehlikeli olacak."

Yağız cevap vermedi.
Toprak sözlerine devam etti.

"Biliyorum. Dün gece hepimiz ya evlerimizde ya da burada, ölümün kıyısında nöbet tuttuk Gökçe Komiser için. Geçirilen gece hiç kolay değildi. Anlıyorum... Ama biz bu yola birlikte çıktık. Hep birlikte koyduk başımızı." Dediğinde sesi biraz daha sertleşti. "Ve bu savaş, dün gece bitmedi komiserim."

Yağız uzun süre hiçbir şey söylemedi. Sadece yere baktı. Sonra yavaşça başını kaldırdı.

Toprak haklıydı.

Ne kadar istemese de...

Hayat, ona yas tutacak bir vakit bırakmıyordu.

Derin bir nefes aldı. Ve fısıltıya yakın bir sesle, "Haklısın aslanım." dedi.

Bu iki basit kelime bile odadaki herkesin omuzundaki o boğucu yükü biraz olsun hafifletmeye yetmişti. Ceketini sandalyenin üzerinden aldı. Giyerken gözleri tekrar Hilal'e döndü.

"Bora." Dediğinde Bora hızla ayağa fırlayıp hazırola geçti. Selam durarak,
"Hazırım komiserim!" diye tekmil verecekti ki Yağız araya girdi.

"Rahatta kal. Sen burada kalıyorsun diyecektim." Deyip ardından başını Selin'e çevirdi.
"Selin."

Selin, Yağız'ın o bakışındaki ince komutu almıştı. Samimice gülümsedi ve elini kalbine götürdü.

"Kıpırdamıyorum bile."

Bu, yokluğunda Hilal bize emanet demekti.

Yağız, Selin'e minnettar bir bakış atıp tekrar camekânın önüne ilerledi ve Hilal'in tam karşısında durdu. Bakışları birkaç saniye o solgun yüzün üzerinde gezindi ve en son yarasında asılı kaldı.

"Söz ver." diye mırıldandı içeriye doğru. "Ben dönene kadar iyi olacağına söz ver."

Sonra Hilal'in o tanıdık, ukala sesi yankılandı kulaklarında. Eğer onu duyuyor olsaydı, "Tamam ama çok oyalanırsan sözümü bozarım ona göre." derdi kesin diye geçirdi içinden. Dudaklarının kenarında belli belirsiz bir tebessüm oluştu.

Ardından Toprak'a döndü.
"Hadi Toprak, çıkalım."

Toprak aldığı komutla ayaklanırken üstünü silkeledi.
"Nereye komiserim?"

Yağız çıkışa yönelirken sadece tek bir cümle kurdu.
"Harekete geçmeden önce gitmemiz gereken tek yere." Deyip asansöre doğru yürümeye başladı.

Toprak onun neyi kastettiğini henüz anlamamıştı. Ama Yağız'ın sesindeki ton değişmişti.

Artık içinde hastane odasındaki o panik, o çaresizlik yoktu.

Kesin ve tavizsiz bir karar vardı.

Ve o karar İstanbul'un en karanlık duvarlarının ardında yaşayan, adını kimsenin bilmediği, geçmişin kilitlerini elinde tutan o adama çıkıyordu.

...

Bazen en ağır kapılar demirden değil, sükutun çelikten halatlarından dövülürdü.

Gerçek, ışığın ulaşamadığı o kör kuyularda rutubet ve kan kokusuyla beslenen zehirli bir sarmaşık gibi ağır ağır büyürdü.

İnsanın sırtındaki en büyük yük, namlusunda taşıdığı kurşun değildi her zaman.

Zihninde taşıdığı sırlar ve günü geldiğinde o sırları kime miras bırakacağıydı.

Oyunun bittiğini, şahın devrildiğini sandığın an, aslında satranç tahtasının altındaki gizli taşların sahaya sürüldüğü o ölümcül saniyeden ibarettir.

Çünkü bazı kumpaslar o kadar derindir ki, onları yıkmak için aydınlığa değil, zifiri bir karanlığın tam kalbine inmek gerekir.

...

Demir kapının arkalarından kapanırken çıkardığı tok ses, koridorun buz gibi taş duvarlarına çarpıp defalarca yankılandı.

Ses yavaş yavaş sönüp sustuğunda, geriye yalnızca tavandan süzülen su damlalarının beton zemine düşerken çıkardığı o tekdüze ve sinir bozucu ritim kaldı.

Cezaevlerinin kendine has, insanın ruhunu çürüten bir kokusu vardı.

Pas, kan, yıllardır tek bir güneş ışığı dahi görmeyen o devasa taşların içine sinmiş ölümcül rutubet ve insanın iliklerine kadar işleyen o ağır, klostrofobik sessizlik.

Ciğerlere çekilen her nefes, havadan çok çaresizlik kokuyordu.

Yağız Mert Çağlayan, sonu görünmeyen o uzun ve kasvetli koridorun başında durdu. Adımları ağır ama sarsılmazdı.
Yanındaki Toprak ise, istemsizce kaskatı kesilmiş bir halde etrafına bakınıyordu. Açığa alınmış olmanın verdiği o sivil savunmasızlık hissi, bu duvarların arasında çok daha ezici bir hal almıştı.

Duvarların arasında dolaşan gölgeler, loş ve cızırdayan sarı ampullerin altında olduğundan çok daha büyük, çok daha tehditkâr görünüyordu.

Hiç konuşmadılar.

Çünkü burası konuşulacak, dertleşilecek ya da plan yapılacak bir yer değildi.

Burası kelimelerin öldüğü, sadece gölgelerin fısıldaştığı bir araftı.

Koridorun en sonunda, adeta bir cehennem bekçisi gibi dikilen infaz koruma memuru, onlara doğru yaklaştıklarında cebinden çıkardığı paslı anahtarı demir kapının kilidine geçirdi. Anahtar yuvasında dönerken çıkan o tiz metal sürtünmesi, sanki yıllardır açılmayan, lanetli bir mahzenin kapağını aralar gibiydi.

Kapı, menteşelerinden inlercesine ağır ağır, içeriye doğru açıldı. Memur, elini içeri buyur edercesine uzatırken gözlerini Yağız'dan kaçırarak tek bir cümle kurdu.

"Beş dakikanız var."

Yağız başını usulca, sadece anladığını belirtecek kadar hafif bir şekilde salladı. Ve o karanlık boşluğa doğru ilk adımını attı. Toprak da, yutkunarak onun hemen peşinden içeri süzüldü.

İçerisi, dışarıdaki o loş koridordan bile daha karanlıktı.

Penceresi olmayan, adeta bir tabutu andıran bu dar ve rutubetli odanın yalnızca tavana yakın, kalın demir parmaklıklarla kapatılmış daracık bir havalandırması vardı.
O delikten süzülen solgun, gri ışık huzmesi, odanın tam ortasına dahi ulaşamadan karanlığın içinde eriyip kayboluyordu.

Havadaki toz zerreleri, o cılız ışığın içinde ağır ağır dans ediyordu sanki.

Odanın en dip köşesinde, karanlığın adeta etten ve kemikten bir duvar gibi örüldüğü o noktada, sırtı kapıya dönük iri bir siluet oturuyordu.

Hiç kıpırdamıyordu.

Omuzları o kadar geniş, duruşu o kadar sarsılmazdı ki, odadaki o ağır havayı tek başına emiyor gibiydi.

Sadece sağ elinin yüzük parmağı, oturduğu eski koltuğun ahşap kolçağına ağır, hesaplı ve ritmik bir şekilde vuruyordu.

Parmağındaki yüzük, tavandan süzülen zayıf ışığı her hareketinde kısa bir anlığına yakalayıp parlıyordu.

Yüzüğün üzerinde, kanatlarını iki yana heybetle açmış bir kartal kabartması vardı.

Karanlığın içinde, o gümüş kartaldan başka hiçbir ayrıntı seçilmiyordu.

Ne yüzü, ne gözleri, ne de yaşı...

Hiçbir şeyi.

Sadece saf ve dondurucu bir otorite.

Yağız Mert Çağlayan, kapının eşiğinde durdu. Gözlerinde daim yanan isyankar ateş, bu eşikten içeri girememişti.
Bir an bile tereddüt etmedi. Ellerini iki yanına saldı ve başını, derin bir itaatle hafifçe öne eğdi.

Toprak, Yağız'ın bu halini gördüğünde istemsizce irkildi ve ona baktı. Hayatında ilk kez namlunun ucunda bile boyun eğmeyen, amirlerine kafa tutan, sokakları ateşe veren Komiser Gölge'yi günün birinde karanlık bür silüetin karşısında bu kadar büyük, bu kadar mutlak bir saygıyla eğildiğini görüyordu.

Bu, sıradan bir hürmet değildi.

Bu tam anlamıyla bir teslimiyetti.

Odadaki sessizliği, derinden, adeta yerin metrelerce altından gelen tok, pürüzlü ve ürpertici bir ses böldü.

"Gel."

Tek kelimeydi.

Ama o tek kelime bile odadaki oksijeni emmeye, havayı anında değiştirmeye yetmişti.

Yağız, postallarının beton zeminde çıkardığı sesi bile kontrol etmeye çalışarak yavaşça birkaç adım ilerledi.

Toprak ise kapının hemen yanında, karanlıkta kaldı.
İçeri girmesi söylenmediği sürece tek bir kasını dahi hareket ettirmedi.
Varlığını silikleştirdi.

Karanlığın içindeki adam, koltuğunda milim bile kıpırdamadan yavaşça konuştu.

"Geç kaldın çocuk."

Yağız başını kaldırmadı. Gözleri, adamın ayaklarının dibindeki beton zemindeydi.

"Affedin." dedi sadece. Sesinde hiçbir bahane, hiçbir mazeret yoktu.

Karşıdan gelen sesin tonu değişti. Havada görünmez bir tehlike dalgası yayıldı.

"Affetmemi gerektirecek bir hata mı yaptın?"

Yağız, içeri girdiğinden beri ilk kez çenesini usulca kaldırdı. O karanlık dehlizin içinde parlayan gümüş kartala, ardından da görünmeyen gözlere dikti bakışlarını.

"Göremiyorum."

Bu tek kelimelik itiraf, koca Sancak Timi'nin saha liderinden, Simsar'ın korkulu rüyası Gölge'den dökülen en ağır çaresizlikti.

Karanlığın içinden, belli belirsiz, tatmin olmuşçasına bir nefes sesi geldi.

"Demek sonunda bunu söyleyebildin."

Sessizlik, paslı su damlalarının ritmi eşliğinde yeniden çöktü odaya.

Yağız, elini yavaşça ceketinin iç cebine attı. O uğursuz siyah zarfı çıkardı. Ardından içindeki mektubu.
Ve en son, matbaadan aldığı o şifreli daktilo kâğıdını.

Hiçbirini ona doğru uzatmadı.

Gölgelerin arasındaki o adama bir şey uzatılmazdı; o isterse alırdı.

Yağız sadece elinde tuttu, o belgelerin ağırlığıyla dikildi karşısında.

"Her şeyi biliyor." dedi, sesindeki bastırılmış öfkeyle Simsar'ı kastederek. "Geçmişimi, adımlarımı, en zayıf noktalarımı..."

Karanlıkta oturan silüet kıpırdamadı. Kolçaktaki parmağının ritmi değişmedi.

"Hayır." dedi, sesi odanın duvarlarına çarpan ürpertici bir kesinlikle yankılandı. "Her şeyi bildiğini sanıyor sadece."

Bu cümleyle birlikte, odanın içindeki sessizlik bambaşka, ölümcül bir ağırlığa dönüştü.

Adam, ilk kez başını hafifçe yana çevirdi. Yüzü hâlâ o yoğun gölgelerin ardında saklıydı. Sadece elini hafifçe hareket ettirdiğinde, yüzüğün üzerindeki gümüş kartal yeniden ışığı yakaladı.

"Ne gördün o kağıtlarda?"

Yağız hiç düşünmeden, içini kemiren korkuyu kustu.

"Babama dokunacak."

"Başka?" Dedi adam.

Yutkundu Yağız. Sesini daha da kıstı.

"...Size."

"Başka?"

Bu sefer Yağız sustu. Gözlerini kıstı. Odanın içindeki havayı ciğerlerine doldurdu. Zihni, karşısındaki adamın ona öğretmeye çalıştığı asıl gerçeği, asıl hedefi bulmaya çalışıyordu. Yaklaşık on saniye boyunca odada yalnızca tavandan düşen su damlalarının sesi duyuldu.
Sonra, Yağız'ın yeşil gözleri aniden irileşti. Gerçek, zihninde bir şimşek gibi çaktı.

"Bana."

Karanlıktaki adam, görünmese de, sesindeki o ince titreşimden belli belirsiz gülümsediği anlaşılabiliyordu.
Bu, bir ustanın çırağının nihayet uyanışını izlerken duyduğu o tehlikeli hazdı.

"Oyun asıl şimdi başlıyor demek..."

Ses artık daha da ağırlaşmış, kelimeler birer balyoz gibi inmeye başlamıştı.

"Şimdi beni iyi dinle çocuk. Sana gönderilen o mektup, sandığın gibi bir tehdit değil. Sadece basit bir ilandan ibaret."

"Neyin ilanı?" diye sordu Yağız, kaşları şiddetle çatılırken.

"Köstebeğin."

Toprak'ın, kapının yanındaki karanlığa gömülmüş olan gözleri bu kelimeyi duyduğu an dehşetle irileşti. Nefesini tuttu.

Adam, acele etmeden sözlerine devam etti.

"İçinizdeki hain, artık saklanmayacak. Daha da cüretkarlaşacak. Çünkü o mektupla birlikte, seni görünmez tahtından indirip paniğe sürükleyebildiğini gördü. Avcının telaşlandığı an, avın en büyük zaferidir. Bunu unutma çocuk."

Yağız dişlerini sıktı. Çenesi seğiriyordu. Kendi zaafının ve öfkesinin onlara nasıl bir koz verdiğini şimdi çok daha iyi anlıyordu.

"Ben hata yaptım öyleyse. Yine..."

"Herkes yapar." dedi adam, buz gibi bir gerçeklikle.

"Bir daha yapmayacağım." diye ant içti Yağız, sesi odayı titretecek kadar net bir şekilde.

"Kendine güvenme çocuk." diye kesti onu karanlıktaki ses. Bir nasihatten çok, bir emirdi bu. "Şüpheye güven."

Yağız'ın bakışları keskinleşti. Yüzündeki acımasız ve hesap yapan bir ifade belirdi.

"Peki ya bundan sonra ne olacak?" Diye sordu.

Bu kez karanlıktaki adam, cevap vermeden önce uzun bir süre sustu.
O sessizlikte, bütün ihtimaller, bütün kanlı satranç hamleleri zihninde tartıldı.
Sonra, ağır ağır, fısıltıdan farksız ama hükmü kesin bir tonda konuştu.

"Artık yalnız yürümeyeceksin." Dedi. "Bu savaşı tek başına kazanamazsın. Güçlü, sınırları olmayan ve güvenilir bir desteğe ihtiyacın olacak."

Yağız, kaşlarını çatarak bekletmeden sordu.

Kendi timi varken, dışarıdan kime güvenebilirdi ki?

"Kime?"

Karanlığın içindeki iri el usulca havaya kalktı. Gümüş yüzük, tavandan süzülen zayıf ışığı son bir kez yakaladı.

"Mirasçı'ya."

"O da kim?" diye sordu Yağız, merakı ve şüphesi anında devreye girerken. Bu ismi hayatında ilk defa duyuyordu.

"Onun bildiği kadarını, hatta bu oyunun köklerini bile bilen başka kimse yok bu hayatta. Onu bul ve oyuna dahil et." dedi karanlıktaki ses, Yağız'ın sorusunu tamamen es geçerek.

"Ama..." diye itiraz edecek oldu Yağız, içindeki dürtüyle.
"Benim ona güvenebileceğimi nereden..."

"Kimseye..." diyerek sözünü kesti adam. Sesi, odanın duvarlarına çarpan son ve mutlak bir ferman gibiydi. "Sana daha önce de söylemiştim çocuk. Bu hayatta hiç kimseye gerektiğinden bir adım fazlasını dahi söyleme. Ailene bile. Sevdiklerine bile! Ama ona söyle." Deyip yutkundu adam.

Yüzüğünü tekrar vurarak bir ritim tuttu ve son noktayı koydu.

"Mirasçı'ya güven."

...

Demir kapılar, arkalarından birbiri ardına kapanırken, Yağız ve Toprak yüzlerine vuran yakıcı güneşe doğru adımlarını attılar.

İçerideki o zifiri karanlıktan, küf ve pas kokan havasızlıktan çıkıp gün ışığına adım attıklarında, ikisi de derin birer nefes aldı.

Lakin aldıkları nefes, ciğerlerini temizlemeye yetmedi.

Çünkü asıl karanlık, o cezaevinin hücrelerinde değil, az önce omuzlarına yüklenen yeni ismin, "Mirasçı"nın gölgesinde saklıydı.

Toprak, güneşten kısılmış gözleriyle Yağız'a baktı. Sorulacak yüzlerce soru, çözülmesi gereken devasa bir düğüm vardı ama Yağız'ın yüzündeki o kaskatı olmuş ifadeye bakıp sustu.

Yağız, postallarını tozlu asfalta sağlamca basarak durdu. Gözlerini uçsuz bucaksız, asfalta dikti.

'Bazen en büyük savaşlar, tetiği çekmekle değil; kime güveneceğini seçmekle başlar.' diye mırıldandı.

Sonra dudaklarını araladı.
"İnsan, hayatı boyunca kendi inşa ettiği duvarların arkasına saklanıp, en sevdiklerini bile o duvarların dışında bırakır. Ama gün gelir, kendi elleriyle binbir emek sarfedip ördüğü o duvarları yine kendi elleriyle yıkması gerekir. Ve en acısı ise içeriye hiç tanımadığı bir yabancıyı almakla mükellef hale gelir Toprak." deyip bakışlarını onda sabitledi.

Toprak kaşlarını çatmış bir şekilde lafı getireceği yeri bekliyor dikkatle omu dinliyordu o sırada. Kollarını göğsünde bağlamıştı bir haldeydi.

"İçerideki bana..." deyip cezaevini işaret etti kolunu o tarafa doğru açarak. "Önce ölmeyi ardından ise ölü bir "Gölge" olmayı öğretmişti." Deyip güldü. Acının tatlı tebessümünü andıran bir sırıtıştı bu.
"Şimdi ise bana, hayatta kalmam ve bu satrancı yeniden kazanmam için tek bir hamle bıraktı."

"Nedir komiserim?" Dedi Toprak bekletmeden. Aslında cevabı çok iyi biliyordu.

Yağız güldü, Toprak da öyle...

Ve birbirlerine bakıp aynı ismi fısıldadılar;

"Mirasçı."

Yağız usulca elini cebine attı. O siyah zarfın, kanlı geçmişin ve ucu bucağı olmayan bu kumpasın ağırlığını parmaklarının ucunda hissetti.

Başını yavaşça gökyüzüne kaldırdı.

Simsar, masadaki bütün piyonları devirdiğini, şahı köşeye sıkıştırdığını sanıyordu.

Oysa oyun bitmemişti.

Oyun, asıl şimdi başlıyordu.

Tahtın altındaki gizli varisin yani o meçhul Mirasçı'nın sahaya inmesiyle yeniden, çok daha kanlı bir şekilde başlıyordu hem de.

Rüzgar, yüzlerine çarptı.

"Dönüyoruz Toprak." dedi Yağız.

"Nereye komiserim? Karargah'a mı?" Diye sordu Toprak.

Yağız'ın dudaklarının kenarında tehlikeli bir tebessüm belirdi.

"Hayır." dedi, adımlarını kendilerini bekleyen araca doğru yönlendirirken. "Oyunun kurallarını yeniden yazacağımız yere." Deyip ona baktı.
"Mirasçı'yı bulmaya."

...

Gölgeler, artık sadece geceleri değil güpegündüz güneşin tam alnında avlanmaya başlıyordu.

Mavi Sirenler'in acı çığlığı, bu kez kanunlar için değil intikamın en saf ve en merhametsiz hali için Karargah'ın duvarlarını aşarak tüm İstanbul'un üzerine çökecekti.

...

24. BÖLÜM SONU.

...

Merhabalar benim canım Mavi Sirenler ailem!

Koca bir nefes vererek bitirdiğimiz, kalbimizi hastane koridorlarında bırakıp, aklımızı o zifiri karanlık cezaevi hücresinde yitirdiğimiz bir bölümün daha sonuna geldik!

Yemin ederim bu bölümü yazarken benim bile parmaklarım kaskatı kesildi.

Hilal'in haklı isyanı, Yağız'ın yıllardır göğsünde taşıdığı enkazın altında ezilişi falan...

Resmen bitirdi beni.

Hastane odasındaki yüzleşme sahnesini yazarken her bir kelimeyi kalbimin sızısıyla yazıya döktüm inanın.

Yeri geldi ağladım, çok fazla duraksadım. Düşündüm. Ve resmen onlarla birebir aynı acıları yaşadım.

Sizler neler hissettiniz?

Ve en merak ettiğim!

Kimi haklı buluyorsunuz.

Vallahi ben çocuklarıma kıyamıyorum.

İkisinin de haklı olduğu o kadar nokta var ki!

Ama Hilal bir noktada çok haklı.

Niye birkez olsun gelip sormadın be Yağız? Niye birkez olsun bu kıza gelmedin?

Ne dersiniz?

Peki ya Karargah?

Ya da yada!

#BorSel sahnemiz!

Ve ayrıl otu Volki Tolki.

Bora ve Selin'i yazmaya bayılıyordum orası ayrı ama Bora Selin ve Volkan'ı yazmanın tadı inanın hiçbir şeyde yokmuş.

Ben yazarken aşırı aşırı aşırı keyif aldım. Umarım sizlerde aynını yaşamışsınızdır.
Üzerimize Karabulut gibi çöken yüzleşme sahnemizden sonra biraz olsun nefes aldırmış yüzünü parlatmıştır.

Ama asıl bombayı bölümün sonunda, Eski Kurt'un o rutubetli odasında patlattık diye düşünüyorum.

Ne diyorsunuz?

"Mirasçı!"

Kim bu Mirasçı sizce?

Sancak Timi'nin içinden biri mi, yoksa geçmişin tozlu raflarından çıkıp gelecek yepyeni, gizemli bir karakter mi?

Eski Kurt neden sadece ona güvenmesini söyledi?

Ve tabiki o soru da gelsin?

Eski Kurt kim?

O güzel, çılgın ve efsanevi teorilerinizi satır aralarında ve yorumlarda okumak için pusuda bekliyorum!

Lütfen düşüncelerinizi benden esirgemeyin, sizin her bir yorumunuz benim kalemime güç katıyor hep diyorum!!

Sol alt köşedeki o güzel yıldızımızı parlatmayı unutmayın olur mu?

Bizi o karanlık cezaevinden aydınlığa çıkaracak olan şey sizin o güzel destekleriniz.

Bir sonraki bölümde, Mirasçı'nın peşindeki o büyük avda ve Karargah'taki sinsi köstebeğin ensesinde buluşmak üzere diyor ve bu bölümde de uzadıkça uzayan balkon konuşmamı burada kapatıyorum canlarım.

Kendinize çok ama çok iyi bakın, mavi ışıkların altında hep güvende kalın...

Sizi çok seviyorum!

~Zeynep

@bendenizzeyiniz

🚨💙❤️🔥