29. bölüm · Mavi Sirenler
Bölüm 23: Kelebek Etkisi ve Kör Nokta
MAVİ SİRENLER: "Gölge ve Yankı'nın Hikayesi"
23. BÖLÜM: Kelebek Etkisi ve Kör Nokta
..
"Hayatın en zalim yanı, en mutlu rüyanızı görürken, bir başkasının sizin adınıza cehennemi yaşıyor olmasıdır."
"İnsan, felaketin kendi kapısını çalana dek dünyadaki bütün acılara sağır, bütün yangınlara kördür."
...
Zaman, adil bir terazi değildir.
İki ucu iki ayrı evrene açılan, bir kefesinde baharı diğer kefesinde zemheriyi tartan acımasız bir cellattır.
İnsan, felaketin kendi kapısını çalana dek dünyadaki bütün acılara sağır, bütün yangınlara kördür.
Kendi kurduğu o küçük, güvenli fanusun içinde mutlu bir rüya görürken fanusun hemen dışında, uğruna dünyayı yakacağı adamın kendi cehenneminde cayır cayır yandığını hissedemez.
Kader, en büyük oyununu her zaman "tesadüf" kılıfıyla oynar.
Aynı gökyüzünün altında, aynı saatin aynı saniyesinde bir yanda kahkahalar çınlarken, sadece birkaç yüz kilometre ötede bir adamın kaburgaları ihanetin soğuk demiriyle kırılabilir.
Aşk, birbirine görünmez bağlarla bağlı iki ruhun senkronize atmasıdır derler.
Oysa ihanet, o bağları öylesine kusursuz, öylesine sessiz keser ki kalbinizin yarısı karanlıkta paramparça edilirken, diğer yarısı aydınlıkta gülümsemeye devam eder.
O büyük acıyı, o devasa enkazı hissetmeniz için bazen günlerin, haftaların, hatta yılların geçmesi gerekir.
Çünkü insan zihni, en büyük felaketini her zaman en büyük rahatlamasının, en derin sükunetinin ardında saklar.
...
(Geçmiş - Haziran 2010. İstanbul. - Yazar'ın Anlatımıyla.)
Zaman; kimisi için koca bir asır kadar ağır, kimisi için ise bir nefes gibi kısa, acımasız bir kavramdır.
Aynı gökyüzünün altında, aynı şehrin sınırları içinde bir adamın ruhu demir bir sandalyeye çivilenip lime lime edilirken sevdiği kadının dünyası tüllerin, simlerin ve tatlı telaşların arasında dönmeye devam edebilirdi.
Kaderin en büyük ironisi tam olarak buydu işte...
Mezuniyet töreninin ertesi günüydü. Aileler gözyaşları, gurur ve dualarla memleketlerine uğurlanmış, geriye sadece akademi yıllarının son demlerini yaşayan genç ve sevdalı yürekler kalmıştı.
Mert ve Hilal için o günün ertesinde, İstanbul'un efsunlu havasını içlerine çektikleri, el ele İstiklal'de yürüdükleri, Boğaz'ın o serin esintisine karşı birbirlerine sözler verdikleri kusursuz bir gün geçirmişlerdi.
Gece yarısına doğru, Mert sevdiği kadını kız yurdunun kapısına kadar bırakmış, hatta ondan usulca bir öpücük almış kendi elleriyle içeri uğurlamıştı.
Hilal'in aklında sadece o öpücüğün sıcaklığı ve iki hafta sonra gerçekleşecek olan büyük mezuniyet balosunun heyecanı vardı. Adımlarını merdivenlerde hızlandırarak odasına çıktığında, onu bekleyen şey karanlık bir yatak değil, heyecandan gözlerine uyku girmemiş, pijamalarıyla yatakların üzerine bağdaş kurmuş üç oda arkadaşıydı.
Hilal kapıyı açıp içeri adımını atar atmaz, üç kız birden üzerine atladı. Onlar için artık hesap sorma vakti Hilal için ise itiraf vakti gelmişti. Oda anında bir sorgu mahaline döndü.
"Nerede kaldın kızım! Çatladık burada meraktan!" dedi Tuğba, Hilal'in kolundan tutup onu odanın ortasına çekerken.
"Anlat çabuk!" diye atıldı Yelda, gözleri parlayarak. "Zaten yıllarca gizlemişsin bizden bir manitan olduğunu! Çok kızgınım ama çok da meraklıyım! Hesap sormayı bile sonraya bırakıyorum. Dökül!"
"Bütün gün İstanbul turu yaptınız değil mi? Çok romantik!" Deyip ellerini çenesinin altında birleştirdi Hale. Öyle bir iç çekti ki odadaki bütün havayı tüketmişti sanki. "Aileler de öğrendi zaten sizi. Kesin bir şeyler oldu. Harakete geçmiştir diye düşünüyorum artık bizim gizli enişte." Dedi Mert'i kastederek. Bunca yıl onlardan gizlenmeyi başarmalarını hala aklı almıyordu. "Eee yüzük nerede?" Diye sordu Hilal'in ellerine bakarak. "Çıkar o tektaşı hemen, saklama bizden!" Deyip güldü.
Hilal, yanaklarındaki taze, aşık kız pembeliğiyle kıkırdayarak ellerini Hale'den kurtarıp kendini yatağının üzerine bıraktı.
"Kızlar abartmayın, yüzük falan yok. O kadar da değil!" dedi, elleriyle yüzünü yelpazeleyerek. "Sadece... Her şey çok güzeldi. Her şey o kadar normal, o kadar huzurluydu ki... Yediğimiz kuru simidin bile tadı bir başkaydı sanki. Bugün... Bugün farklıydı tek kelimeyle. Özgürdük ilk kez. Saklanmadık. Çekinmedik. Buraya bile el ele girdik. Birbirimize..." deyip cümlesini tamamlayamayacağı o sahne aklına gelince daha da kızardı yanakları ve duraksadı.
"Birbirinize ne?" Diye atıldı Tuğba yatağın ucuna ilişerek. Meraklı gözleri onu tarıyordu.
"Hadi söyle Hilal! Ne?" Deyip üsteledi yanına oturan Yelda.
"Birbirimize öpücük bile verdik..." deyip ellerini yüzüne kapattı Hilal. Tek nefeste söyleyip bitirmenin rahatlığı ile söylemiş olmanın utancı savaş veriyordu içinde.
Kızlar aynı anda sessiz bir çığlık bastılar. Birbirlerini sessiz olmak için uyara uyara şaşırmışlardı.
Sonra Hilal cümlesine bir ekleme daha yaptı.
"Hatta... Ben onu öpmüş olabilirim..."
Ve bu son nokta olmuştu. Kızların sevincine diyecek yoktu.
Yelda, Tuğba ve Hale ilk başta çok kızmışlardı Hilal'e. Bunca yıl en yakınları görüp her şeylerini anlattıkları arkadaşlarının kendilerinden hayatındaki kişiyi gizlemesine çok kırılmışlardı. Hele de bunu herkesle birlikte tören esnasında Mert'in anonsuyla öğrenmek çok bozmuştu morallerini. En azından bir gün önceden gece gelip itiraf etmesini kendinden duymayı yeğlerlerdi. Ancak şimdi bu duydukları arkadaşlarının yüzünden akan mutluluk bütün bunları unutturmuştu bile...
"Ailelerimizin, arkadaşlarımızın ve akademidekilerin öğrenmesiyle üzerimizden bir yük kalktı sanki demiştin ya!" Dedi Hale gülerek. "Gerçekten kalkmış. Anladık!" Deyip Hilal'e takıldı.
"Ya kızlar!" Deyip sitem etti Hilal utanç içinde.
Oda arkadaşları tatlı bir 'Aaa' çekseler de, dedikodu faslı elbette burada bitmedi.
Hilal'in o gün giydiği kıyafetten, Mert'in ona nasıl baktığına, yolda yürürken elini nasıl tuttuğuna kadar her detayı milim milim masaya yatırdılar.
Konu Mert'ten açılıp baloda giyilecek kıyafetlere, saç modellerine ve makyajlara kadar uzandığında, saat çoktan sabaha karşı beşi gösteriyordu bile.
Göz kapakları düşene kadar fısıldaşarak, kıkırdayarak, gençliğin o pervasız ve masum neşesiyle sabahı ettiler.
O sıralarda İstanbul'un bambaşka, izbe bir köşesinde, Esenler otogarının arka sokaklarında Mert'in ensesine ölümcül bir darbe inmiş, dünyası zifiri bir karanlığa gömülmüştü.
Ve Hilal, yatağında huzurlu bir tebessümle uykuya dalarken, sevdiği adamın çoktan kendi cehennemine doğru sürüklendiğinden habersizdi.
Ertesi gün, güneş tam tepedeyken gözlerini büyük bir telaşla açtı.
"Kızlar kalkın kalkın! Çabuk geç kaldık!" diye bağıran Tuğba'nın sesiyle yatağından sıçradı.
Saat öğleden sonra üçe geliyordu ve bugün, haftalardır planladıkları o büyük 'balo alışverişi' günüydü.
Yurttan nasıl çıktıklarını, otobüse nasıl yetiştiklerini bilemediler.
Hilal, otobüsün penceresinden dışarı bakarken elini cebine atıp telefonunu çıkardı. Mert'ten hiç mesaj yoktu.
Hafifçe gülümsedi.
"Kesin onlar da bizim gibi sabaha kadar uyuyamadı, oda arkadaşlarıyla kaynattı, şimdi de ölü gibi uyuyordur." diye geçirdi içinden.
Uyandırmamak için aramaktan vazgeçti, hızlıca kısa bir mesaj yazdı.
"Sevgilim biz kızlarla çarşıya çıkıyoruz. Mezuniyet balosu için kıyafet bakacağız, bu işin bütün gün süreceğini biliyorsun :) Beni merak etme, seni çok seviyorum. Uyanınca yaz."
Mesajı gönderdi ve telefonu çantasına attı.
Sonrası, İstanbul'un kalabalık butiklerinde, İstiklal Caddesi'nin vitrinlerinde ve Nişantaşı'nın şık mağazalarında geçen renkli, gürültülü ve bitmek bilmeyen bir telaştı.
Denenen onlarca elbise, fermuarı çekilemeyen tuvaletler, topuklu ayakkabıların verdiği sızılar...
Hilal, üzerine giydiği bembeyaz, hafif sırt dekoltesi olan zarif bir elbiseyle aynanın karşısında dönerken, kızların "İşte bu!" çığlıklarıyla kendinden geçmişti.
Aynı dakikalarda, Mert üzerinde oturduğu paslı sandalyeye sıkıca bağlanmış, kaburgalarına inen darbelerle kan kusuyordu.
Hilal, elbisenin eteklerini savurarak gülümserken; Mert'in yüzü kan ve ter içindeydi.
Hilal, elbisenin içinde Mert'in ona nasıl hayranlıkla bakacağını hayal ediyorken Mert karanlık bir deponun içinde Hilal'in kumpas videosunu izliyor, ruhunu lime lime eden o ihanet zehrini yutuyordu.
Akşam yurda döndüklerinde kızların hepsi ayaklarına kara sular inmiş, kolları poşetlerle dolu bir haldeydi.
Hilal, yatağına kendini yüzükoyun bıraktığında, telefonuna bakacak mecali bile kalmamıştı. Sadece ekranın tuş kilidini açıp bildirim var mı diye göz ucuyla baktı.
Mert'ten hâlâ bir cevap yoktu.
"Allah Allah..." diye mırıldandı uykulu bir sesle. "Akşama kadar uyudu herhalde koca bebek..."
İçine ufacık bir şüphe düşer gibi olsa da, "Belki o da arkadaşlarıyla çıkmıştır. Son günleri değerlendiriyorlardır." diyerek içindeki şüpheyi anında zihninden savuşturdu ve yorgunluğun verdiği o ağır uykuya teslim oldu.
İkinci gün, telaş kaldığı yerden daha da büyük bir ivmeyle devam ediyordu.
Elbiseler alınmıştı ancak şimdi de onlara uygun çanta, ayakkabı ve takı bulma mesaisi başlamıştı.
Kapalıçarşı'nın kalabalığında dükkan dükkan gezerken, Hilal'in aklına birkez daha sevdiği düştü. Kaldırımın kenarında durup telefonunu çıkardı. Dünden beri ne bir arama, ne de tek bir mesaj vardı.
Kaşları çatıldı.
"Kızlar, siz şu çantacıya girin, ben bir Mert'i arayacağım. Dünden beri hiç sesi çıkmadı, mesajıma da dönmedi. Meraklandım. Bir sesini duyayım da rahatlayayım." dedi.
Tuğba şuh bir gülüş attı.
"Rahatlamakmış. Arayayım da neredesin diye bir hesap sorayım desene sen şuna dürüstçe!" Deyip yanından geçerken omzuna hafifçe vurdu.
Yelda, duyduğuna katılır bir biçimde elindeki pudra rengi çantayı sallayarak güldü. "Kızım rahat bırak çocuğu! Zaten biz bilmesek de yıllardır sürekli yan yanaymışsınız. Bırak şurada iki gün sensiz kalsın, başını dinlesin, arkadaşlarıyla Playstation falan oynasın."
Yüzü düştü Hilal'in.
"Aşk olsun kızlar ya! Ben onu darlıyor muyum?"
"E boşta bırakmıyorsun hayatım?" Deyip güldü Hale. Sonra da ekledi.
"Bence de biraz kendi başına bırak eniştemizi. Zaten balo için aldığımız elbisenle gördüğünde seni aklı başından gidecek bütün gece etrafında pervane olacak."
"Öyle mi diyorsunuz?" dedi Hilal tereddütle.
"Ay öyle tabii canım! Hadi hadi! Gel bak şurada senin elbisene tam uyacak bir ayakkabı var, kaçırmayalım!" Deyip kolundan tutarak sürüklemeye başladı Tuğba.
Kızların enerjisi, Hilal'in içindeki o "aramalıyım" hissini bir kez daha bastırdı. "Nasılsa akşam arar" diyerek telefonunun sesini kıstı ve çantasının en dibine attı.
O mağaza senin, bu dükkan benim derken yine akşamı etmişlerdi.
Yurda döndüklerinde, duşa girmek için eşyalarını hazırlarken çantasından telefonunu çıkardı. Ekranı aydınlattığında, cevapsız bir çağrı olduğunu gördü.
Kalbi hızla çarptı. "Aramış işte." diye gülümsedi ama ekrandaki ismi görünce gülümsemesi soldu.
Arayan Mert değil, Karan'dı.
Saat epey geç olmuştu. "Karan bu saatte niye aradı ki? Kesin balo için kombin taktikleri soracaktı." diye düşünüp kıkırdadı.
Saatin geç olmasından dolayı onu rahatsız etmemek adına geri dönmedi. "Yarın konuşurum nasılsa" diyerek telefonunu şarja taktı ve banyoya girdi.
Üçüncü günün sabahı, İstanbul'un son derece sıcak ve nemli havası bile kızların heyecanını zerre kadar gölgeleyememişti.
Bugün kuaför provası günüydü.
Mezuniyet balosu için saçlarını ve makyajlarını nasıl yaptıracaklarına karar vermek, provalarını tamamlamak için sabahın köründe yurttan çıkmışlardı.
Kuaför koltuğunda otururken; etrafında fön makinelerinin uğultusu, saç spreylerinin genzi yakan kokusu ve kadınların bitmek bilmeyen sohbetleri yankılanıyordu.
Kuaför, Hilal'in saçlarını usulca yukarı doğru toplarken o, aynadaki yansımasına dalıp gitmişti.
Birden, midesine aniden oturan, buz gibi, ağır bir taş hissetti.
Aynadaki görüntüsü flulaştı. Etraftaki fön sesleri uğultuya dönüştü.
"Ben Mert'le üç gündür hiç konuşmadım..."
Bu gerçek, beynine adeta bir çivi gibi çakıldı.
Balo telaşı, alışveriş koşturmacası, kızların dırdırı...
Hepsi bir anda anlamını yitirdi.
Mert üç gündür ne aramış, ne mesaj atmış, ne de onun attığı mesaja cevap vermişti.
Bu yıllardır tanıdığı sevgilisi değildi.
Mert kavgalı olsalar dahi sesini duymadan, nefes aldığından emin olmadan bir günü bitirmezdi.
Aklına dün akşam Karan'dan gelen cevapsız çağrı düştü. Karan onu durduk yere, hem de gece vakti neden arasın ki?
Kalp atışları hızlandı.
Saçını yapan kuaföre, "Bir saniye, lütfen durun!" diyerek ellerini havaya kaldırdı. Saçındaki tokaları umursamadan koltuktan fırladı, çantasını kaptığı gibi kuaför salonunun dışına, sokağın gürültülü havasına attı kendini.
Titreyen elleriyle telefonunu çıkardı ve hızla Karan'ın numarasını tuşladı.
Telefon üç kez çaldı ve açıldı.
"Hilal?" Karan'ın sesi, her zamanki yatıştırıcı ve rahat tınısından tamamen uzaktı. Gergin ve hafifçe öfkeliydi. "Nihayet şu telefonunu açabildin kızım ya! Neredesin sen? Aklım çıktı!"
"Karan..." dedi Hilal, nefes nefese. "Karan, ben buradayım. Dün aramanı duymamışım. Çok geç gördüm. Geç olunca da geri aramadım. Bugün de unuttum. Kusura bakma lütfen."
"Yok. Yok yok önemli değil, ne kusuru? Ama..." deyip sonunu uzattı Karan. "Ne bileyim kızım ya! İkinize birden kaç gündür ulaşamayınca... Meraklandım." Dedi çekinceyle.
Duyduğuyla aklı başından gitti Hilal'in. "Ney?" Diyebildi sadece. "Ney ney! Ne dedin sen!" Deyip hızlı hızlı tüketti kelimeleri. "Mert... Mert de mi dönmedi sana, açmadı seni. Neredeki o zaman? Kiminle... Napıyor ki? İyi mi ki?"
Dediğinin pişmanlığı içerisinde derin bir nefes aldı Karan.
"Tamam tamam sakin! Aradım açmadı sadece. Sen de açmadın. Ben de merak ettim. Nerede bunlar kendilerini açık edince unuttular iyice beni diye düşündüm ya! Tatlı kıskançlık ettim. Endişelenme hemen."
İş işten geçmişti artık.
"Günlerdir ulaşamıyorum dedin Karan kıvırtma! Gayet iyi duydum ben seni." Dedi Hilal ciddi bir tonda. "Yani üç gündür telefonu kapalı, mesajlarıma dönmüyor. Sana da dönmemiş. Bir iş var bu işte."
"Hilal yapma ya o kadar da! Tamam." Diyen Karan kekelemeye başlamıştı. "Genç adam. Takılmıştır bir yerlere..." deyişi bile sıkkın bir tondaydı.
"Benim bu aptal aklım günlerdir balo telaşına gitti, alışverişe kapıldım çocuk gibi arayamadım, aramadım daha doğrusu onu, hem de kaç gündür..." deyip alnına vurdu Hilal. "Bencillik, umursamazlık, sorumsuzluk ettim." Diye söylenmeye başladı. "İnsan sevdiğiyle konuşmadan üç gün geçirebilir mi ya? Yuh olsun bana!"
Karan ise bu söylenmelere karşı kayıtsız kalmıştı.
"Dedim ya işte dün aramışsın beni, geç saat diye dönmedim. Aynı böyle ona da hiç ilişmedim. Karan... Karan bak ben senin bu sessiz kalışlarını bilirim. Bir şey mi oldu? Neden sesin çıkmıyor? Mert niye ortalıklarda yok? Niye ulaşılmıyor ona?"
Karşı tarafta derin, sıkıntılı bir nefes duyuldu.
"Bilmiyorum Hilal." dedi Karan. "Ben de onu arıyorum dedim ya işte. Tamam kabul. Bir kere değil on kere aradım. İki gündür de ulaşamıyorum. En son biraz araştırdım..." deyip sustu.
"Ne araştırdın?" Dedi Hilal hemen bekletmeden. Cevap gelmeyince sesini yükseltip üsteledi.
"Karan ne buldun? Söyle!"
"Kaldığı yurtla görüştüm."
"Eee?"
"E'si mezuniyet töreninden bir sonraki günün gecesi sonrası birdaha hiç giriş yapmamış yurda."
Karan'ın son söylediğiyle Hilal'in karnına derin bir ağrı saplandı.
"Ne?" Diyebildi sadece fısıltı şeklinde.
"Memleketine mi gitti desem, bize haber verirdi. Birine kalmaya gitti desem arkadaşlarından hepsine sordum soruşturdum kimse nerede olduğunu bilmiyor. Hepsi en son seninle dışarı çıktığını birdaha da görmediklerini söyledi. Kafayı yiyeceğim Hilal, nereye kayboldu bu çocuk bir anda? Duramadım işte. Sana da ulaşamayınca ikinize birden bir şey oldu sandım."
Hilal'in beyninden aşağı kaynar sular döküldü.
Yurda hiç gitmemiş miydi?
O gece...
Onu yurdun kapısına bıraktıktan sonra kendi yurduna dönmemiş miydi?
Dizlerinin bağı çözüldü, sırtını kuaför salonunun camına yasladı. Sokaktan geçen insanların gürültüsü, kornalar, her şey silindi.
İçini koca, zifiri bir panik dalgası kapladı.
O an, o aptal alışveriş telaşına kapıldığı için, sevdiği adamı merak edip aramadığı için kendine lanetler okudu.
"Nasıl bilmezsin Karan!" diye bağırdı sesi titreyerek. Gözlerinden yaşlar süzülmeye başladı. "Nasıl yurda gitmez! Nereye gider gecenin o saatinde! İstanbul'un ortasında nereye kaybolur! Karan kesin bir şey oldu ona... Kesin kötü bir şey oldu. Birileri bulaştı... Benim içimde çok kötü bir his var! Başına bir iş geldi kesin!"
"Sakin ol!" dedi Karan, onu yatıştırmaya çalışarak ama kendi sesi de gergindi. "Hemen felaket tellallığı yapma. Ben şimdi emniyetten tanıdık birkaç arkadaşa—"
Karan'ın cümlesi birden yarıda kesildi.
Telefonda birkaç saniyelik, sağır edici bir sessizlik oldu.
"Karan? Karan ordamısın! Ne oldu, bir şey söylesene!" diye feryat etti Hilal.
"Bir dakika..." dedi Karan, sesi aniden değişmiş, rahatlamış bir tona bürünmüştü. "Mesaj geldi şimdi. Mert'tin eniştesinden."
Hilal'in kalbi duracak gibi oldu. "Ne? Eniştesinden mi? Ne diyor! Oku çabuk!"
"Dur, okuyorum..." Karan telefonda duraksadı. "'Karan, kardeşim. Ben Mert. İyiyim. Acil memlekete, Afyon'a geçmem gerekti kardeşim. Kusura bakmayın haber veremedim. Köyde şebeke hiç çekmiyor, merkeze indikçe mesaj atarım böyle. Hilal'in numarası ezberimde değil diye sana haber vermek istedim. Ona da iletirsin olur mu? Beni merak etmeyin. Baloya kadar dönmüş olurum, beni merak etmeyin.'"
Karan derin, kocaman bir "Oh" çekti.
"Ulan Mert... Ulan aklımı aldın be oğlum! Hilal, duyabildin mi? Memlekete gitmiş. Acil diyor... Babası gazi malum, belki adamın rahatsızlığı falan nüksetti de apar topar otobüse atladı gitti. Sesi de o yüzden çıkmadı demek ki."
Hilal, duyduğu bu mesajla birlikte sırtını yasladığı camdan kayarak yavaşça yere, kaldırıma doğru çöktü. Gözlerinden akan panik yaşları, yerini anında büyük bir rahatlamaya, derin bir şükre bıraktı.
Köyde telefon çekmiyordu...
Apar topar memlekete gitmişti.
Her şey mantıklıydı.
Her şey bir açıklamaya kavuşmuştu.
"Salak..." diye fısıldadı Hilal, hem ağlayıp hem de sinir bozukluğuyla gülerek. "Gerizekalı... İnsan otobüse binerken iki kelime yazar be adam! Delirtti beni burada..."
"Al benden de o kadar." dedi Karan gülerek. "Neyse, kızmayalım şimdi. Ailevi bir durumdur, aklı başından gitmiştir. Köyde şebeke sıkıntılı onlarda, biliyorsun. Baloya kadar dönecekmiş işte. Sen elbisene, saçına odaklan. Mert geldiğinde seni kuğu gibi olmuş halinle bir görsün de aklı başından tam gitsin."
Hilal derin bir nefes alarak yerden doğruldu. "Haklısın haklısın..." dedi, eliyle gözyaşlarını silerken. İçindeki boğucu karanlık tamamen dağılmış, güneş yeniden açmıştı. "Tamam. Yeniden haber verecek olursa bana da ilet mutlaka. Kendi telefonuna bir şey oldu herhalde baksana eniştesinden yazmış. Onun numarasını da at bana. Hadi görüşürüz."
Telefonu kapatıp kalbine bastırdı. Gözlerini gökyüzüne çevirip derin, huzurlu bir nefes aldı. "Allah'ım şükürler olsun sana..." diye mırıldandı.
Sonra omuzlarını dikleştirip, kuaför salonunun kapısından içeri, o neşeli, fön kokan ve kahkahalarla dolu kadınlar dünyasına gülümseyerek geri adım attı.
Her şey yolundaydı.
Mert güvendeydi ve bir hafta sonra o görkemli baloda, yeniden yan yana olacaklardı.
Hayali ve ümidi böyleydi.
Oysa bilmiyordu.
İnsan, en büyük felaketini bazen en büyük rahatlamasının ardında saklardı.
O 'rahatlatıcı' mesaj; sevdiği adam olan Mert'in parmaklarından değil, Simsar'ın zehrini yutmuş ihanet enkazının altında kalmış, intikam yemini etmeye hazırlanan Gölge tarafından gönderilmişti.
Hilal, aynanın karşısına geçip saçına takılacak tokanın rengine karar vermeye çalışırken, Yağız Mert Çağlayan, o karanlık depodan çıkarılmış, Afyon'a, kendi evinin sokağındaki taziye çadırına ve babasının kelepçeli infazına doğru geri dönüşü olmayan bir yola çoktan çıkmış acı gerçeklerle yüzleşmişti bile.
Hilal'in, hayatının en mutlu balosuna hazırlandığını sandığı o saniyelerde; aslında yedi yıl boyunca üzerine giyeceği buzdan "Gökçe Komiser" zırhının dikişleri, kader tarafından ilmek ilmek atılıyordu.
...
Bazı adamlar büyümek için yılların geçmesini beklemezdi.
Onlar, bir gecede omuzlarına çöken koca bir enkazın altında, nefes almayı unuttukları o ilk saniyede büyürlerdi.
Çocukluk, babanın omzuna dokunup "Hallederiz" dediği gün biterdi.
Gençlik ise, sevdalanılan kadının kalbe sapladığı o ihanet hançerinin kanıyla toprağa gömüldüğünde...
İstanbul'un ışıltılı, telaşlı ve pervasız neşesinin aksine; Afyon'un Karacalar köyüne çöken ağır matem, gökyüzünü bile kurşuni bir kederle kaplamıştı.
Taziye çadırından yükselen ağıtlar dinmiş, yerini herkesin kendi içine çekildiği o sağır edici, dondurucu kabulleniş sessizliğine bırakmıştı.
Mert, yavaş adımlarını sürüye sürüye, köyün hemen dışındaki ağaçlıklar içindeki mezarlığa doğru yürüyordu.
Rüzgâr, taze kazılmış toprağın o genzi yakan, kesif kokusunu doğrudan yüzüne çarpıyordu.
Mezarlığın demir kapısından içeri girdiğinde, adımları onu doğrudan üzerinde hâlâ kurumamış çiçeklerin bulunduğu tümseğe götürdü.
Başucuna dikilmiş, üzerinde eğreti bir yazıyla "Yeliz Çağlayan Akçakan - Ruhuna El Fatiha" yazan yamuk, tahta tabelanın önünde durdu.
Dizlerinin bağı çözüldü. Yere, o taze toprağın hemen kenarına çöktü.
İki gün olmuştu ablası toprağa verileli.
İki koca gün...
Elindeki su bidonunu usulca toprağa dökerken, kurumuş gözpınarlarından geriye kalan son yaşlar da çamura karıştı.
"Ben geldim ablam..." diye fısıldadı, boğazındaki yumruyu yutkunarak parçalamaya çalışırken. "Geç kaldım, biliyorum... Hakkını helal et be ablam. Sana söz vermiştim, ilk maaşımla sana o çok istediğin hamur yoğurma makinesini alacaktım... Törenime gelemediğin için üzülmüştün. Ben de yeğenimle sizin için birdaha giyerim o üniformayı öyle görürsün kardeşini demiştim. Göremedin... Beni uğurlarken en çok sen alkışlamıştın ve ağlamıştın arkamdan. Sel olmuştu gözyaşların, avuçlarının içi parçalanmıştı birbirine vurmaktan... Gelin çıkarken bile öyle olmamıştın sen. En çok senin hakkındı beni öyle görmek. Nasip değilmiş... Düğüne gelmedim diye de çok kızmıştın bana. İki hafta zaman var baloya. Kız arkadaşın olacak o zilliyle takılacağına gel de hep birlikte olalım demiştin. Dinlemedim seni. O haini... Size tercih ettim... Affet abla! Affet beni... Koruyamadım sizi."
Ellerini toprağa bastırdı. Avuçlarının içi çamurla kaplansa da zerre umursamadı.
Uzun uzun, hıçkıra hıçkıra ağladı dakikalarca. Acıdan kederden kendinden geçmişti adeta...
Yeni yeni bilincine geri kavuştuğunda başını yana çevirmesiyle, hemen birkaç metre ötede, büyük bür ağacın dibine çökmüş, gözleri tamamen boşluğa bakan, dünyadan kopmuş bir adam gördü.
Eniştesi Veli...
Üzerinde hâlâ o buruşuk, çamur içindeki takım elbisesi vardı.
Karısının mezarının başından iki gündür bir saniye bile ayrılmamıştı.
Mert derin bir nefes aldı. İçindeki o acıyan, kanayan çocuğu ablasının mezarının dibine, toprağın yanına gömdü.
Ayağa kalktı. Omuzlarını dikleştirdi.
Artık ağlama, yas tutma sırası onda değildi.
Ağır adımlarla Veli'nin yanına gitti. Eniştesinin omuzlarından sıkıca tuttu.
"Kalk enişte..." dedi, sesi Afyon'un ayazından bile daha sert, daha tavizsizdi.
Veli başını usulca iki yana salladı.
"Bırak beni Mert... Gidemem. Onu bu karanlıkta, bu soğukta tek başına bırakamam..."
"Kalk dedim sana enişte!" diye sesini yükseltti Mert, onu omuzlarından zorla yukarı çekerek.
Veli itiraz edecek gücü bile bulamadan Mert'in kuvvetiyle ayağa kalkmak zorunda kaldı.
Mert, eniştesinin çökmüş, darmadağınık yüzüne, kan çanağına dönmüş gözlerine tam bir kararlılıkla baktı.
"Sen bu toprağın başında böyle eriyip gidersen, evde beşiğinde ağlayan çaresiz yeğenim kime baba diyecek enişte? Söylesene bana! Yeliz ablamın emanetine böyle mi sahip çıkacaksın? Sen düşersen, annem düşer! Vildan düşer! Mina düşer! Ben düşerim... Toparlan! Toparlan enişte! Babam o lanet olası dört duvarın içinden çıkana kadar, bu ailenin direği biziz seninle. Sen ve ben! Şimdi sil o gözyaşlarını da kalk hele! Yürü önümden. Destek çık bana. Ailemizi toparlamaya gidelim enişte..."
Veli, Mert'in gözlerinde kor olup için için yanan ateşi, yaşından beklenmeyecek kadar iyi bir şekilde sergilediği o büyük liderliği gördüğünde yutkundu.
Kendinden on yaş küçük bu genç adamın omuzlarındaki yükü nasıl sırtlandığını görünce utandı. Başını salladı usulca.
"Haklısın kardeşim..." diye mırıldandı. "Haklısın aslanım benim."
Birlikte mezarlıktan çıkıp eve doğru yürüdüler.
Eve adım attıklarında, avludaki manzara Mert'in yüreğini bir kez daha dağladı.
Bir köşede annesi, elinde Yeliz'in yazmasıyla sessizce sallanıyor diğer köşede Vildan, hayatının en mutlu günü cehenneme dönmüş, o lanet olası gün giydiği gelinliğin yerine karalar bağlamış bir halde, boş gözlerle yeri izliyordu. On dört yaşındaki Yade Mina ise bir köşeye sinmiş, korku dolu gözlerle etrafa bakıyordu.
Evin içi adeta nefes almayan hayaletlerle doluydu.
Mert avlunun ortasında durdu.
Önce gidip annesinin ellerini öptü, yüzünü avuçlarının arasına aldı.
"Dik dur anam. Dik dur! Bu hal bize yakışmaz. Çağlayanların hanımı böyle yıkılmaz." dedi.
Ardından amca kızı Vildan'ın yanına gidip saçından öptü. "Sana yeminim olsun, her şeyi düzelteceğim. Yeniden güzel günlere kavuştuğumuzda telini duvağını takıp bu evden bu sefer ben çıkaracağım seni, babam da olacak yanımızda. Sözüm olsun kardeşim." dedi.
Mina'ya sarıldı, ona güven verdi. Ve sonra, oturma odasındaki beşiğe doğru yürüdü.
Usulca eğilip, annesiz kalmış minik mucizeyi, İnci bebeği kucağına aldı.
Küçücük elleri, Mert'in sert, nasırlı parmaklarına dolandı. Kalbinde bir şeyler kopsa da yüzündeki güçlü maskeyi zerre kadar düşürmedi.
Bebeğin süt kokusunu içine çekerken, zihni acımasızca İstanbul'a kaydı.
Sadece birkaç gün önce, cebinde duran yüzükle Hilal'e koşmayı, onunla evlenmeyi, böyle güzel bebekleri olmasını hayal etmişti.
Şimdi ise kucağında annesiz bir bebekle, yıkılmış bir ailenin tek koruyucusu olarak kalakalmıştı.
O kumpas videosu, sahte deliller beyninde yeniden oynadı.
"Seninle bir yuvam olacaktı..." diye geçirdi içinden, gözleri nefretle kısılırken. "Birlikte yaşlanacaktık. Ama sen benim ailemi, geleceğimizi, her şeyi... Tek kalemde silip attın. Düşmanlara sattın. Şu cebimde duran yüzüğü değil kalbimi, kendi ellerinle o deponun karanlığına fırlattın."
İnci'yi beşiğine usulca geri bıraktığında, cebinde eniştesinin ona emanet ettiği telefonun titrediğini hissetti.
Arayan Karan'dı.
Peşinde hâlâ Simsar'ın adamları olabilirdi. O depodan Başkomiser'in yardımıyla sağ çıkmıştı ama peşindeki namlular hâlâ sıcaktı.
Kartal Timi'nin lideri ona açıkça söylemişti: "Seni ölü bilmeliler. Eğer yaşadığını ve ailene döndüğünü anlarlarsa, sadece seni değil, anneni de, kardeşini de hatta yeni doğmuş bebek yeğenini bile yaşatmazlar. Bir süre yok ol. İstanbul'la, akademiyle ilişiği olan herkesle bağını kes. Herkese sıradan bir mesaj at ve onları oyalayıp kendinden uzaklaştır. En azından süre. Bu süre zarfında biz de peşindekileri haklayacağız.'
Telefonun ekranına baktı.
Aramayı reddetti.
Eli titreyerek mesaj bölümüne girdi.
Gözünün önünde Hilal'in ihaneti varken, Karan'a yalandan bir mesajı yazmak, ona hayatının en büyük acısını veriyordu.
Mesajı gönderdiğinde, aslında o baloya eski benliğinde dönmeyeceğini ve herkesin tanıyıp bildiği Mert'in çoktan o depoda, kaburga kıran tekmeler altında can verdiğini biliyordu.
Diğer cebinden kendi telefonunu çıkardı. Bataryasını söküp masanın üzerine fırlattı. Eniştesininkini ise kapattı.
İstanbul defteri, o yalanlar şehri tamamen kapanmıştı.
Şimdi önünde çok daha zor, çok daha yıkıcı bir sınav vardı.
Babası.
...
Burdur F Tipi Kapalı Cezaevi'nin gri ve yüksek duvarları, Afyon'un acısıyla kavrulan Mert'in omuzlarına bir kat daha beton döküyordu sanki.
İçeriye girerken üzerindeki her şeyi x-ray cihazlarına bırakmış, üç ayrı demir kapıdan geçerek ziyaretçi salonuna alınmıştı.
Kalın, kurşun geçirmez camın ardındaki sandalyeye oturduğunda, ellerini dizlerinin üzerinde sımsıkı kenetledi.
Karşıdaki demir kapı ağır bir gıcırtıyla açıldı. İki infaz koruma memurunun arasında, gri bir eşofman takımı, bileklerinde ise kelepçelerle Yavuz Çağlayan içeri girdi.
Mert'in kalbi göğüs kafesini delip geçecek gibi atmaya başladı. Yıllarca bu devlete hizmet etmiş, Şırnak'taki görevinde kolundan gazi olmuş adam, şimdi vatan haini damgasıyla o sandalyeye, oğlunun karşısına oturtuluyordu.
Kelepçeleri çözüldü, memurlar bir adım geriye çekildi.
Mert titreyen elleriyle önündeki telefonu kaldırdı. Babası da aynısını yaptı.
İki adamın gözleri, kalın camın ardından birbirine değdi.
Yavuz Çağlayan'ın saçlarına sadece birkaç gün içinde karlar yağmış, o dik omuzları bir asır yaşamış gibi çökmüştü.
Lakin gözlerindeki baba otoritesi, o çelik gibi duruş hâlâ yerli yerindeydi.
"Baba..." dedi Mert, sesi titreyerek.
Yavuz Çağlayan, oğlunun çökmüş yüzündeki yorgunluğa, kızarmış harelerindeki acıya ve gözaltlarındaki çukurlara baktı.
"Sağ mısın aslanım?" dedi, sesi camı aşıp Mert'in yüreğine otururken. "Dostum Kurt, seni almış o köpeklerin elinden. Duydum. Sağ mısın, ayakta mısın bana onu söyle."
"Sağım baba." dedi Mert, yutkunarak. "Sapağlamım hem de! Seni buradan çıkaracağım. Ne gerekiyorsa yapacağım, uğruna gerekirse dünyayı yakacağım ama o iftirayı senin üzerine atanların boyunlarından aşağı geçireceğim onların! Andım olsun ki yapacağım! Cehennemi olacağım hepsinin! Bedelini ödeyecekler! Teker teker soracağım hesabını. Gözüm arkada kalmasın! Çıkaracağım seni buradan! Kurtaracağım. Yerine de onları sokacağım. Ve sağ, ve ölü!"
Babası usulca başını iki yana salladı. Yüzünde koca bir tevekkül, devasa bir hüzün vardı.
"Benim bu saatten sonra çıkıp çıkmamamın bir ehemmiyeti yok aslanım..." dedi, sesi ilk defa titreyerek. Gözleri doldu. Başını öne eğdi. "Bana... Bana Yeliz'i söyle oğlum. Ablanı söyle..."
Mert'in nefesi kesildi. Babasının bunu nasıl öğrendiğini, o dört duvar arasında kızının ölüm haberini aldığında nasıl bir kıyamet yaşadığını düşündükçe aklını yitirecek gibi oldu.
"Ablam..." diyebildi sadece, yaşlar yanağından süzülürken. "İnci adında bir kızı oldu baba. Aynı sana benziyor... Çok güzel. Kokusu... aynı ablam."
Yavuz Çağlayan, kalın camın ardında sessizce ağlamaya başladı. Bir elini yüzüne kapattı, o koca dağ, oğlunun karşısında dilsizce sarsıldı.
"Ben kızımın cenazesine bile gidemedim oğlum..." diye hırıldadı. "Onun toprağına bir avuç su dökemedim. Benim ciğerim yandı Mert, benim ocağım söndü. Simsar denen o köpek sürüsü sadece rütbemi değil, evladımı aldı benden... Her şeyimi aldı. Yüreğimi söktü, kara toprağın altına gömdü..."
Mert, yumruğunu cama sertçe bastırdı.
"Hesabını soracağım baba! O dosyaların hesabını onlardan kanla soracağım!"
Yavuz Çağlayan hızla başını kaldırdı. Gözyaşlarını elinin tersiyle silip, eski, sarsılmaz istihbaratçı kimliğine büründü.
"O dosyalar..." dedi, gözlerini kısarak. "Bende olanı aldılar. Peki ya sende olanı? Sendekileri de buldular mı? Mert... Yalnızca senin yerini bildiğin mavi dosya ile diğer kırmızı dosyayı? Onları bulabildiler mi?"
Mert'in kalbi tekledi.
Gözlerinin önüne o iğrenç video, Hilal'in diğer dosyayı gizli bölmeden alışı ve kanlı parmak izi raporları geldi.
Babasına gerçeği nasıl söyleyecekti?
"Baba, benim evleneceğim, sana gelin getireceğim kadın, gizli dosyalardan birini alıp Simsar'a verdi. Senin özgürlüğünü kızının da hayatını elinden aldı. Her şeye o sebep oldu" diye nasıl söyleyecekti?
Bu ihanetin ağırlığı, babasının yaşlı kalbini tamamen durdururdu.
Dişlerini sıktı.
Bu ihaneti, o kanlı yükü sadece kendi omuzlarında taşımaya yemin etti.
"Bulmuşlar baba..." dedi, gözlerini kaçırmamaya çalışarak. Ancak sesi buz gibi bir kuyuya düşer gibi çıkmıştı. "Ben... Ben bir hata ettim, dosyalardan birini sakladığım yeri iyi koruyamadım. Bulup çalmışlar."
Yavuz Çağlayan oğlunun gözlerindeki o derin, anlatılmayan karanlığı gördü.
Bir istihbaratçı olarak yalanı sezerdi ama oğlunun o anlattığı "çalınma" hikayesinin arkasındaki dilsiz ihaneti eşelemek istemedi.
Giden gitmiş, kumpasa düşmüştü bir kere...
"Dinle beni Mert." dedi, sesini tamamen alçaltarak. "O dosyaların nerede olduğunun artık bir önemi yok. Onlar istediklerini aldılar. Ama savaş yeni başlıyor aslanım. Sakın ola, tek başına kahramanlık yapıp o itlerin önüne tek başına atlama. Seni kurtaran Başkomiser'le irtibatta kal. Onun sözünden çıkma. Kurt'a güvenirim. Zaten o ve timi de bu işin peşinde. Bu söylediğimi unutma evlat! Sen artık sadece Yavuz'un oğlu değilsin... Sen artık Çağlayan ailesinin babasısın. Veli'ye, anana, o minik yetime sen bakacaksın. Anladın mı beni!"
"Anladım baba." dedi Mert, dikleşerek.
Gözlerindeki titreten küçük çocuk gitmiş, yerine koca bir ailenin ve kanlı bir intikamın lideri gelmişti.
"Ben burada, bu dört duvar arasında devletimin bana biçeceği kaderi bekleyeceğim." dedi babası, ayağa kalkmak için hareketlenirken. "Sen ise dışarıda, ailemizi ayakta tutacaksın. Benim şerefimi yerde bırakma oğlum ama sakın ola da kendi elini o şerefsizlerinkine bulama. Ben senden intikam davası gütmeni istemiyorum. Ben senden şerefimizi kurtarmanı, ülkemize, teşkilatımıza oynan bu kirli oyunu dağıtmada ilgili birimlere yardımcı olmanı bu yola baş koymanı istiyorum. Artık bunu yapabilecek güce ve yetkiye sahipsin. Tamam mı oğlum? Bu sana en büyük nasihatim..."
Süreleri dolmuş, infaz koruma memurları Yavuz Çağlayan'ın kollarına girmişti.
Mert öne doğru eğildi, elini cama bastırdı. Babası da kelepçeli ellerini cama, oğlunun elinin tam karşısına yasladı.
İki adam, o dilsiz ve soğuk temasla birbirlerine söz verdiler.
"Seni bu delikten çıkaracağım babam." diye fısıldadı Mert, kendi kendine. "İhanet edenden de, kumpas kurandan da, Simsar'dan da bunun acısını fitil fitil çıkaracağım. Sen intikam istemesen de ben çoktan o zehiri içtim kana kana... Affet. Yapacağım!"
Babası demir kapının ardında kaybolduğunda, Yağız Mert Çağlayan elindeki telefonu yerine bıraktı.
Arkasını dönüp soğuk koridorlardan çıkarken, artık kalbinde ne bir sevda, ne de tek bir kırıntı kadar merhamet kalmıştı.
O, İstanbul'daki baloya beklenen bir aşık değildi artık.
O, kendi adaletini kendi yazacak olan kuralsız, acımasız ve dondurucu bir Gölge'nin ta kendisiydi.
...
(Günümüz - Mayıs 2017. Karargah Hastanesi Yoğun Bakım Odası. - Yazar'ın Anlatımıyla.)
Bir insanı öldürmenin birden fazla yolu vardır.
Kimi etine bir kurşun sıkar, bedenini toprağa gömer.
Kimi ise ruhunu tenine teyelleyen o şerefli rozeti göğsünden söker alır, onu nefes alan bir cesede dönüştürür.
Bazıları için polislik sadece sabah sekiz, akşam beş gidilen bir meslek, ay sonunda bankamatiğe yatan bir maaştır.
Oysa hayatını namlunun ucuna, vatanın görünmez sınırlarına adamış olanlar için o üniforma bir kumaş parçası değil; deridir, nefestir, ailedir.
Üniforma askıya asıldığında, silah depoya teslim edildiğinde geriye kalan sivil beden sadece üşümez.
Kimsesizliğin ortasında çırılçıplak kalıp donar.
Kelimeler, bazen namludan çıkan bir mermiden çok daha ölümcül olabilir.
Bir mermi bedeni deler geçer, kanatır ama kabuk bağlar.
Oysa bazı kelimeler ruhun tam merkezine saplanır ve bir daha asla oradan çıkmaz.
Yılların emeğini, dökülen kanı, feda edilen gençliği ve o mermer duvarlara edilen yeminleri tek bir saniyede hiçliğe gömebilecek kadar ağır iki kelime...
"Açığa alındık..."
Yağız Mert Çağlayan'ın dudaklarından dökülen bu iki kelime, odanın zeminine devasa bir kurşun kütlesi gibi düştü.
Ne bir yankı yaptı, ne de büyükçe bir gürültü kopardı.
Sadece ezdi geçti.
Odanın içine, beyaz duvarlara öyle bir sessizlik çöktü ki o saniye yeryüzündeki bütün sesler bıçak gibi kesildi sanki.
Sadece Hilal'in başucundaki yaşam belirtisi olan kalp monitörünün tekdüze çıkardığı sesler kaldı geriye.
Hilal'in yorgun kehribarları, duyduğu bu gerçekle irileşti. Göz kapakları bir anlığına açık kaldı, kırpmayı unuttu.
Bakışları, Yağız'ın darmadağınık, uykusuz ama bir o kadar da acımasız gerçeği haykıran yeşillerine kilitlendi.
Bir yalan aradı o gözlerde.
Kötü bir şaka, bir ironi, "Seni kandırdım" diyecek o tanıdık, serseri tebessümü aradı.
Lakin Yağız'ın gözleri, dondurucu bir kış sabahı kadar gerçek ve bir o kadar da üşütücüydü.
Sessizlik uzadı.
Saniyeler, Hilal'in göğsüne saplanan kurşundan çok daha derin bir yara açarak dakikalara evrildi.
Hilal konuşmadı.
Bağırmadı, çağırmadı, itiraz etmedi.
Sadece gözlerindeki kor olup yanan ateşi, mum olup yükselen ışığı titredi ve ağır ağır sönmeye başladı.
Bakışları Yağız'ın yüzünden usulca kaydı boşluğa, beyaz örtünün üzerindeki solgun, titreyen ellerine düştü.
Bu eller...
Yedi yıl boyunca silah kabzasını kavramaktan nasır tutmuş, devletin şerefini korumak için defalarca kana bulanmış bu eller şimdi boştu.
"Rozetim..." diye fısıldadı Hilal. Sesi o kadar derinden, o kadar paramparça çıkmıştı ki, kendi kulağına bile yabancı geldi. Çatlak dudakları zar zor kıpırdamıştı.
"Turgut Müdür'ün masasında." dedi Yağız.
Sesi fısıltıdan farksızdı. Gözlerini Hilal'in yüzünden bir saniye bile ayırmadı.
"Silahlarımızla, telsizlerimizle ve kimliklerimizle beraber."
Hilal yutkundu.
Boğazındaki kesif acı, göğüs kafesini sıkıştıran o devasa boşlukla birleşti.
"Ben..." dedi, nefesi kesik kesik çıkarken. Gözleri hâlâ ellerindeydi. "...Ben otoyolda, asfaltın üzerinde kan kusarken... Bu vatan için göğsümü kurşuna siper ederken... Günlerdir şu hastane çatısı altında ölüm kalım savaşı verirken... Onlar ilk fırsatta benim rozetimi mi söktüler?"
Yağız'ın çenesi şiddetle seğirdi. Ellerini dizlerinin üzerinde sımsıkı yumruk yaptı. Tırnakları avuç içlerini kanatırcasına battı tenine.
Karşısında yatan kadının bu sessiz, dilsiz yıkılışını izlemek, ona binlerce kez işkence edilmesinden çok daha ağır geliyordu.
"Kanunu uyguladıklarını sanıyorlar." dedi, boğuk bir sesle. "İzinsiz operasyona çıktık Selin'i kurtarmak için. Sınırı aştık. Arkadaşımızı kurtarmak, prosedürün kitabında 'itaatsizlik' olarak geçiyor.."
Hilal başını yavaşça kaldırdı. O yorgun, yaşlarla parlayan kehribarlarını yeniden Yağız'ın yeşillerine dikti.
Yağız, o bakışta Hilal'in bütün dünyasının nasıl başına yıkıldığını gördü.
Onun için polislik sadece bir meslek değildi.
O üniforma, onun ailesi, evi, kimliği, nefes alma sebebiydi.
Gökçe Hilal Aladağlı, Karargah'ın kapısından içeri adım attığı gün kendini bu mermer duvarların arkasına kilitlemiş, hayatını o rozete adamıştı.
Şimdi rozeti yoktu.
Hilal, sağ elini usulca kaldırdı. Titreyen parmaklarını, kalbinin hemen üzerine, kalın sargıların bulunduğu yere, kurşunu yediği noktaya bastırdı. Acıyla yüzünü buruşturdu ama elini çekmedi.
"Değdi mi..." diye fısıldadı, gözlerinden ilk sıcak yaş süzülüp yastığına damlarken. "Bunca dökülen kana, bu hastane odalarına, verdiğimiz kayıplara... Bizi bir kalemde silip atmaları için miydi her şey?"
"Selin nefes alıyor." dedi Yağız, hiç tereddüt etmeden. Omuzlarını hafifçe dikleştirdi, gözlerindeki o yeşil uçurumu Hilal'e kalkan yaptı. "Eğer o gün o emre itaat edip Karargah'ta kalsaydık, bugün Selin'in cenazesini kaldırıyorduk. Değdi Hilal. O rozetin sökülmesine de, bu sivil kıyafetlere mahkum edilmemize de sonuna kadar değdi."
Hilal derin, sarsak bir nefes aldı. Yaşları yanaklarından süzülmeye devam ederken, dudaklarında acı, dondurucu bir tebessüm belirdi.
O odada, dakikalar boyunca tek bir kelime dahi edilmedi.
Bakışlar konuştu.
Sessizlik, kelimelerin taşıyamayacağı kadar ağır bir yas tuttu.
Yağız, ona sahte teselliler vermedi.
"Düzelecek, geri döneceğiz, halledeceğim" gibi boş laflarla onun yasını bölmedi.
Hilal'in mermer duvarlarının arkasında ağlayan polis memurunun, üniformasına ettiği veda anına sonsuz bir saygı duyarak sadece yanında durdu.
Sandalyede, ona bir nefes kadar yakın ama dokunulmaz sınırın hemen ardında.
...
Güneş, Karargah Hastanesi'nin pencerelerinden içeri usul usul süzülmeye, odanın içindeki loşluğu dağıtmaya başlamıştı.
Uzun, kahredici sessizliğin ardından Hilal, yaşlı gözlerini Yağız'dan çekip başını yavaşça pencereye doğru çevirdi. Dışarıdaki gri gökyüzüne, özgürce uçan kuşlara baktı.
"Artık... hiçbir şey eskisi gibi olmayacak, değil mi?" diye fısıldadı camdan dışarı bakarken.
Sesi dümdüzdü.
Kabullenişin o en soğuk, en keskin evresine geçmişti.
Yağız Mert Çağlayan, gözlerini Hilal'in yorgun profiline dikti.
"Olmayacak." dedi.
Sesi, pencereden sızan sabah ayazından bile daha sert, daha tavizsizdi.
"Artık kurallar yok. Artık emirler, telsiz anonsları, arkamızı kollayan destek kuvvetleri ve dahası... Hiçbiri yok."
Elini yavaşça uzattı. Dokunmadı, sadece Hilal'in çarşafın üzerinde duran narin parmaklarının hemen yanına, kendi nasırlı, büyük elini bıraktı.
O el, dilsiz bir yemindi.
"Ama biz varız." dedi, fısıltısı odanın içindeki bütün oksijeni yutarken. "Rozetimiz olmayabilir. Sivil olabiliriz. Rozeti, silahı teslim ettik diye o üniformanın içindeki ciğerimizi de masada bırakmadık ya. Onlar bizi durdurduklarını sansınlar... Biz sivilsek, düşmanın Azrail'i artık tam tekmil sokaklardadır demektir."
Hilal, pencereden bakışlarını yavaşça geri çevirdi. Kehribarları, Yağız'ın eline, ardından da o elin sahibinin kararlı yeşillerine tutundu.
Gözlerindeki yaşlar kurumaya, o kırgın, terk edilmiş polis memuru gitmeye, yerine kaybedecek hiçbir şeyi kalmayan, sivil ve kuralsız bir yankı doğmaya başladı.
İki düşman, iki aşık, iki eski polis...
O sessiz hastane odasında, kelimelere dökülmeyen dilsiz bir kanunsuzluk yeminini, sadece birbirlerinin gözlerinin içine bakarak mühürlediler.
...
Odanın içinde derin bir sessizlik hüküm sürüyordu dakikalardır.
Ne monitörün düzenli aralıklarla yükselen bip sesleri...
Ne serum damlalarının ritmik düşüşü...
Ne de koridordan geçen sedyenin metal tekerleklerinin çıkardığı gürültü...
Hiçbiri, Yağız'ın dudaklarından dökülen o tek cümlenin ağırlığını bastıramıyordu bir türlü.
Hilal kıpırdamıyordu yerinden. Yatmıyor, uzanmıyor, ağlamıyor, bağırmıyor, etrafı taramıyordu...
Sadece yatakta dimdik bir şekilde oturup karşıda bakışlarını sabitlediği tek bir noktaya öylece bakıyordu.
Sanki söylenenleri duymamış bunun isyanına girmemiş gibiydi.
Ya da...
Duymayı ve kabullenmeyi reddediyordu.
Bakışları dakikalar sonra olduğu yerden ayrılıp bu sefer de karşı duvarda asılı duran saate takılıp kaldı.
Akrep ilerliyordu.
Yelkovan ilerliyordu.
Zaman ilerliyordu.
Ama onun içinde her şey durmuştu.
Yağız ise olduğu yerde kalmıştı bu süreçte. O da oturduğu sandalyeden kıpırdayamamış bakışlarını ondan ayırmamıştı.
Ona yaklaşmak istiyordu.
Bir şey söylemek...
Bu sessizliği parçalamak...
Belki "geçecek" demek...
Ama söyleyemiyordu.
Çünkü ikisi de polis olmanın en acı gerçeğini biliyordu.
Bazı yaralar iyileşirdi.
Kurşun çıkardı.
Dikiş alınırdı.
Kemik kaynardı.
Ama...
Rozeti elinden alınan bir polisin içinde açılan boşluğun tedavisi yoktu.
Hilal yavaşça başını eğdi. Sağ elini istemsizce hastane önlüğünün göğsüne götürdü. Parmakları, yıllardır üniformasının üzerinde durmaya alışık olduğu noktada durdu.
Boştu.
Orada artık ne bir arma vardı. Ne isimlik.
Ne de omzuna ağırlığını gururla taşıdığı o şanlı rozet.
Sadece incecik bir kumaş ve altında düzensiz atan bir kalp...
Dudakları aralandı. Ama sesi çıkmadı.
İkinci denemesinde, boğazındaki düğümü güçlükle yutabildi.
"...Ne kadar?"
Yağız anlamadı.
"Ne kadar... açığa alındık?"
"Belirsiz."
Hilal gözlerini kapattı.
Belirsiz...
Bir polis için en ağır kelimelerden biriydi.
Çünkü operasyonların tarihi belliydi. Nöbetlerin saati belliydi. Görev yerleri belliydi.
Ama belirsizlik...
İnsanı kendi düşüncelerinin içine hapseder inim inim inletirdi.
"Disiplin soruşturması..." diye devam etti Yağız. "Müfettişler dosyayı devraldı. İfadeler yeniden alınacak."
Hilal başını hafifçe salladı. Sanki duyduklarını zihninde sıraya dizmeye çalışıyordu. Sonra beklenmedik bir şekilde gülümsedi. Çok küçük, kırık, neredeyse görünmeyecek kadar silik bir tebessüm...
Yağız'ın kaşları çatıldı.
"Ne oldu?"
Hilal, tavandan gözlerini ayırmadan konuştu.
"Akademi zamanlarını hatırladım."
Yağız istemsizce sustu.
"İlk günleri..."
Hilal'in sesi artık çok uzaktan geliyormuş gibiydi.
"Üniformayı ilk teslim aldığım günü."
Gözlerini kapattı.
"Hatırlıyor musun?" Diye sordu sorusunu ona yönelterek.
Yağız'ın boğazı düğümlendi.
Hatırlıyordu. Nasıl unutabilirdi?
Hilal aynanın karşısında dakikalarca dönüp durmuştu. Şapkasını eğri taktığı için kendine kızmıştı.
Sonra çocuk gibi gülerek ona dönüp;
"Komiser gibi durmuş muyum?" diye sormuştu.
O ise, "Komiser değil... Efsane gibi durmuşsun." demişti.
On koca yıl önceydi...
Ve o anı hâlâ dün gibi hatırlıyordu.
Hilal derin bir nefes aldı.
"Babam..." dedi. Bu kez söylerken sesi titredi. "...mezuniyet töreninden sonra kimseye vermedi rozetimi."
Yağız gözlerini ona çevirdi.
"Herkes fotoğraf çektiriyordu." Hilal'in kirpikleri usulca kapandı. "O ise beni kenara çekmişti. Senin babanın taktığı apoletlerimin tam hizasına, altına rozetimi kendi elleriyle taktı." Derken dudakları titredi. "Sonra omzumu düzeltti."
Bir damla yaş süzüldü yanaklarına.
"Ağlama..." dememişti.
"Gurur duyuyorum..." da dememişti.
Sadece... Bu rozet ağırdır kızım. Taşıması zordur. Bazen omzunu acıtır... Ama ne olursa olsun, onu kirletme. Onu kaybetme ve ondan vazgeçme' demişti."
Hilal iki eliyle yüzünü kapattı ve ağlamaya başladı.
Yağız ilk kez onu böyle görüyordu.
"...Ben kirletmedim." Deyip hıçkırıkları arasından konuşmaya devam etti Hilal.
Sesi avuçlarının arasından boğuk çıktı.
"Ben..." dediğinde bir hıçkırık daha düğümlendi boğazında.
"...kirletmedim." Diyebildi yalnızca.
Yağız'ın göğsü sıkıştı. Çünkü biliyordu.
Artık biliyordu. Hilal'in gözlerinde yalan yoktu. Yedi yıl boyunca öfkesini ayakta tutan bütün taşlar, son birkaç günde tek tek yerinden oynamıştı.
Ama bunu söylemek...
"Artık sana bütün hücrelerimle inanıyorum." demek...
Hâlâ kolay değildi.
Bir adım attı. Sonra bir adım daha.
Yatağın yanına geldi. Elini uzattı.
Hilal'in omzuna koymak istedi.
Parmakları birkaç santimetre kala durdu.
Cesaret edemedi.
Hilal, yüzünü ellerinin arasından kaldırdı.
Gözleri kıpkırmızıydı. Yağız'ın havada asılı kalan eline baktı.
Sonra hiçbir şey söylemeden kendi elini kaldırdı. Yavaşça ve ürkekçe Yağız'ın geri çekilmeye hazırlanan parmaklarının üzerine bıraktı.
Ne sıkıca tuttu ne de geri çekti.
Sadece... Dokundu.
Yedi yılın ardından ilk kez yapmıştı bunu.
Yağız, elinin üzerindeki o hafif dokunuşla donup kaldı.
Ne kadar zaman geçmişti?
Yedi yıl mı...
Yoksa bir ömür mü?
Hatırlamıyordu.
Tek bildiği şey, Hilal'in parmaklarının eskisi kadar sıcak olmadığıydı.
Buz gibiydi.
İçgüdüsel bir hareketle parmaklarını hafifçe kıvırdı. Sanki o soğukluğu avuçlarının içine alıp ısıtabileceğini sanıyordu.
Hilal gözlerini ondan kaçırmadı.
İkisinin de söyleyecek yüzlerce cümlesi vardı.
Ama kelimeler...
İhanet ettikleri ilk insanlar olurdu bazen.
Sessizlik ise hiçbir zaman yalan söylemezdi.
Yağız derin bir nefes aldı.
"...Doktor, birkaç gün daha müşahede altında kalacağını söyledi."
Hilal başını hafifçe salladı.
"Sonra?"
"Eve çıkacaksın." Diye yanıtladı Yağız tekdüze.
"Eve..."
Hilal bu kelimeyi tekrar etti.
Fakat sesinde eve dönecek bir insanın huzuru yoktu. Sanki o dört harfli kelime artık hiçbir anlam taşımıyordu.
"...Hangi eve?"
Yağız'ın kaşları hafifçe çatıldı.
Hilal gözlerini pencereye çevirdi.
"Üniformamın olmadığı bir ev..."
Dudaklarını ısırdı.
"Rozetimin olmadığı bir ev..."
Bir nefes aldı.
"Sabah alarmını kurmam gerekmeyen bir ev..."
Yağız'ın boğazı düğümlendi.
"...Ben orada ne yapacağım?"
O soru aslında Yağız'a sorulmamıştı.
Kendineydi.
Belki de ilk kez...
Gökçe Hilal Aladağlı ne yapacağını bilmiyordu.
Yağız, yatağın yanındaki sandalyeye yeniden oturdu. Dirseklerini dizlerine dayadı. Başını öne eğdi. Uzun süre konuşmadı. Sonra beklenmedik bir şekilde dudaklarından tek bir cümle döküldü.
"Hatırlıyor musun?"
Hilal ona baktı sorarca.
"İlk atış eğitimini..." diye devam etti Yağız.
Hilal'in gözlerinde belli belirsiz bir parıltı belirdi. İstemsizce gülümsedi.
"Silahını ters tutmuştun." Diyerek hatırladığını belli etti.
Yağız, yıllardır unuttuğunu sandığı o kısa kahkahayı ilk kez duydu.
"Hâlâ onunla mı dalga geçeceksin gerçekten?" Dedi sitemkâr bir şekilde.
Hilal'in ifadesi gayet rahat bir hal aldı.
"E hatırlatmasaydın o zaman?" Dedi gülerek.
"Hatırlaman gereken kısım orası değildi." Dedi Yağız.
Hilal gülmeye devam etti.
"Aklımda orası kalmış. Çünkü çok komikti."
Yağız'ın yüzü iyice düştü. Kaşları çatıldı. Huysuz bir hale bürünmüştü.
"Komik değildi."
"Komikti." Diye ısrar etti Hilal.
"Akademide ilk günler herkes hata yapıyordu bir kere." Deyip savundu kendini Yağız.
"Hayır, mesela ben yapmıyordum." Dedi Hilal bilmiş bir tavırla. Sonra hafifçe gözlerini kıstı.
"Sense şarjörü takmadan hedefe ateş etmeye çalışmıştın. Başına gelenler normal."
Yağız başını iki yana salladı.
"Unutmadın yani hiçbir detayı."
"Unutamadım."
Bu iki kelime havada asılı kaldı. İkisi de aynı anda sustu. Çünkü ikisi de biliyordu.
Konu artık eski zamanlar değildi.
Hilal'in bakışları yeniden yere düştü.
Sessizce konuştu.
"Sana... Bir şey soracağım."
"Sor." Dedi Yağız bekletmeden.
"...Ben vurulduğumda..."
Yağız başını kaldırdı.
"...Çok korktun mu?"
Odanın içindeki hava değişti.
Yağız cevap vermedi.
Çünkü bu soruyu zaten cevaplamıştı. Hilal sorduğunu unutmuş olamazdı.
Hilal bu sessizliği yanlış yorumladı.
Acı bir tebessüm etti.
"Boş ver." Dedi pişmanlık içeren bir sesle.
"Hayır."
Yağız ilk kez gözlerini kaçırdı.
"Boş veremem. Anlatayım."
Ayağa kalktı. Pencerenin önüne yürüdü.
Sırtını ona döndü. Bir süre dışarı baktı.
Sonra neredeyse duyulmayacak kadar alçak bir sesle konuştu.
"...Kurşun sesini duydum. Seni göremedim ilk başta." Dediğinde omuzları hafifçe gerildi.
"Sonra... Yere düştüğünü gördüm."
Boğazındaki düğümü yutkunarak bastırmaya çalıştı.
"Koşuyordum... Ama ayaklarım yetişmiyordu."
Hilal gözlerini ondan ayıramıyordu.
"Hayatım boyunca birçok olay yerine gittim." Diye anlatırken sesi çatlamaya başladı.
"Şehit arkadaşlarımı taşıdım. Çocuk cesetleri gördüm. Patlamalara şahit oldum." Derin bir nefes aldı.
"Ama..."
Bir sessizlik daha.
"...Seni yerde gördüğüm o ilk an..."
İlk kez sesi tamamen kırıldı.
"...Sanki nefes almayı unuttum."
Hilal'in gözlerinden yaşlar sessizce süzüldü.
Yağız hâlâ arkasını dönmemişti.
Çünkü dönse Hilal gözlerindeki korkuyu görecekti.
Ve o, bunu istemiyordu.
"Sana bağırıyordum. Adını söylüyordum. Duymuyordun."
Ellerini yumruk yaptı.
"İlk kez... Gerçekten seni kaybettiğimi sandım."
O cümle hastane odasının duvarlarına çarpıp geri döndü.
Hilal'in dudakları titredi.
"Sen beni daha önce hiç kaybetmediğini mi sanıyorsun?"
Bu kez onun sesi de ağlıyordu. Yavaşça yataktan doğrulmaya çalıştı. Yan tarafındaki yara anında sızladı.
Yüzü acıyla buruştu.
"Hilal!" Dedi Yağız. Ani bir refleksle ona döndü. İki adımda yanına ulaştı.
Tam düşecekken belinden tuttu.
Bir eli sırtında diğeri omzundaydı.
İkisi de dondu. Hilal'in nefesi Yağız'ın boynuna çarpıyordu. Yağız'ın kalp atışları avuçlarının altında hissediliyordu.
Hiçbiri geri çekilmedi.
Sadece... Birbirlerine baktılar.
Ne öfke vardı o bakışta, ne de bir suçlama...
Sadece... Yorgunluk, özlem. Ve yıllardır taşınan yüklerin sessiz itirafı.
Hilal kısık bir sesle fısıldadı.
"Yedi yıl önce..."
Yağız'ın bakışları gözlerine kilitlendi.
"...Beni bir kez olsun dinleseydin... Bugün burada olur muyduk?"
Hilal'in dudaklarından dökülen soru, hastane odasının beyaz duvarlarına çarpıp yankılanmadı.
Çünkü bazı soruların yankısı olmazdı.
Onlar, doğrudan insanın vicdanına saplanırdı.
Yağız'ın parmakları, Hilal'in belini desteklediği yerde istemsizce gevşedi.
Bir adım geri çekilmek istedi. Ama yapamadı. Çekilemedi.
Sanki ayaklarının altına yıllar önceki dondurucu kumsal serilmişti.
Hilal'in sesi kulaklarında yeniden canlandı.
"Mert, nolursun bir kez olsun dinle beni. İnan bana. Ben yapmadım..."
Dinlememişti.
Ne o gün...
Ne ertesi gün...
Ne de sonraki yedi yıl boyunca...
Gözlerinin önünden o günkü Hilal geçti.
Bembeyaz elbisesi, çamura bulanmış etekleri, titreyen dudakları, ardından yüzüne kapanan kapılarcasına ona sırtını dönüp gidişi...
O günün öfkesiyle susturduğu her cümle, bugün boğazına düğüm düğüm geri dönüyordu.
Hilal ise onun yüzündeki değişimi okuyabiliyordu.
İlk kez...
Yağız'ın gözlerinde öfke yoktu. İnat yoktu.
Suçlama yoktu. Sadece bitkinlik vardı.
Ve insanı en çok yoran şey, gerçeğin ağırlığı değil yıllarca yanlış olduğuna inandığı bir şeyin çatırdamaya başlamasıydı.
Hilal usulca gözlerini kapattı.
"Ben..." dedi kısık bir sesle. "Sana kendimi anlatmaya çalışmaktan yoruldum artık."
Yağız'ın çenesi gerildi.
"...Biliyorum."
Hilal acı bir tebessüm etti.
"Hayır..." deyip başını iki yana salladı.
"Bilmiyorsun." Derin bir nefes aldı.
"Çünkü bilseydin..." Kirpikleri titredi.
"...Bana bakarken hâlâ o günkü Hilal'i görmezdin."
Sessizlik...
Monitör, inatla aynı ritimde ötmeye devam ediyordu. Sanki hastane odasında iki insanın hayatı altüst olmamış gibi... Sanki dünya normal seyrinde dönüyormuş gibi...
Yağız yavaşça yatağın kenarına çöktü.
Dirseklerini dizlerine dayadı. Başını öne eğdi. Hilal ilk kez onu bu kadar küçük görüyordu. Bir zamanlar bütün akademinin "Emirdağlı" diye hayranlıkla baktığı adam... Şimdi omuzlarında görünmeyen bir enkaz taşıyordu.
"İki gece..." dedi Yağız.
Hilal anlamadı. Başını hafifçe eğdi.
"Ne?" Diye sordu.
"İki gece boyunca..." diye devam etti Yağız. Sesi neredeyse fısıltıya dönüşmüştü.
"...Şu camın önünden birkez olsun ayrılmadım. Doktorlar her geldiğinde aynı şeyi sordum."
Parmaklarını birbirine kenetledi.
"'Uyandı mı? Ne zaman uyanacak?'"
Acı bir gülümseme belirdi yüzünde.
"'Gözlerini açacak mı? İyi olacak mı? Bize dönecek mi?'"
Bir yutkunma...
"'Beni yeniden duyacak mı? Anlatacaklarımı dinleyebilecek mi?'"
Yutkunup devam etti.
"Bir ara..."
Derin bir nefes aldı.
"...Elini tuttum." Deyince Hilal şaşkınlıkla başını kaldırdı.
Yağız gözlerini ona çevirdi.
"Çünkü..." dediğinde dudakları aralandı.
Kelimeler gelmedi. Kelimeler ona ihanet ediyordu sanki.
"...Korktum." Dedi.
Bu kelime, yıllarca inşa ettiği bütün duvarlarda ince bir çatlak oluşturdu.
"Yedi yıl boyunca... Her gün. Her Allah'ın günü... Senden nefret ettiğimi sandım."
Hilal gözlerini ondan ayırmadı.
"Meğer... Nefret etmek çok daha kolaymış. Asıl zor olan..." deyip gözlerini kapattı.
"...Seni hâlâ unutamamış olduğumu kabul etmekmiş."
Hilal'in göğsü hızla inip kalkmaya başladı.
Bu... Bir yenilgiydi.
Yağız'ın kendi gururuna karşı ilk yenilgisi.
Tam o anda kapının dışından aceleci ayak sesleri duyuldu. Koridorda bir hemşirenin telaşlı sesi yükseldi.
"Beyefendi! Biraz sessiz olur musunu? Burası yoğun bakım. Lütfen sakin davranın!"
Ardından tanıdık bir ses duyuldu.
"Hanımefendi sizi anlıyorum. Ama yetişmem lazım. Lütfen çekilir misiniz önümden?!"
Toprak.
Yağız ile Hilal aynı anda kapıya döndüler.
Kapı kolu sertçe aşağı indi ve kapı büyük bür gürültüyle açıldı.
İçeriye bir fırtına gibi dalan Toprak, nefes nefeseydi.
Yüzünde, her zamanki sakin halinin aksine, damarları fırlamış, öfkeden delirmek üzere olan bir sokak dövüşçüsünün ifadesi vardı.
Gözleri önce yatakta doğrulmaya çalışan Hilal'e, ardından anında onun önüne korumacı bir kalkan gibi geçen Yağız Mert'e kaydı.
"Komiserim..." dedi, soluk soluğa. Sesi titriyordu ama bu korkudan değil, saf bir sinir harbindendi.
Yağız'ın bütün vücudu yay gibi gerildi. Az önce gözyaşı döken adam saniyeler içinde kaybolmuştu.
"Neler oluyor Toprak?" diye sordu, sesini alçak ama tehditkâr tutarak. "Biri falan mı sızdı hastaneye? Bu ne telaş? Tehdit mi var?"
Toprak başını iki yana salladı. Elini deri ceketinin iç cebine attı ve siyah, kalın bir zarf çıkardı. Zarfın üzerinde hiçbir isim, hiçbir adres yoktu. Sadece arka yüzünde kan kırmızısı bir mum mühür vardı.
"Sızmalarına gerek kalmamış komiserim..." dedi Toprak, zarfı Yağız'a doğru uzatarak. "Şerefsizler, zaten kapımızın önüne, yatak odalarımızın içine kadar girmişler!"
Hilal yattığı yerden kaşlarını çatarak doğruldu. Göğsündeki acıyı tamamen unutup öne doğru eğildi.
"Ne zarfı o Toprak? Kimden gelmiş, belli mi?"
"Simsar denen o köpekten..." diye tısladı Toprak.
Yağız zarfı elinden sertçe çekip aldı. Gözleri kısıldı.
"Tam olarak nerede buldun bunu?"
"Bizim evde." dedi Toprak. "Dış kapının altından içeri atmışlar yüksek ihtimalle. Üstümü değiştirmek için Karargah'tan eve geçtiğimde buldum. Görür görmez de hemen Bora'yı aradım."
Derin, öfkeli bir nefes aldı. Dişlerini sıkarak devam etti.
"Ona da gelmiş aynından. O hastanede Selin'in yanındayken Fırat bulmuş evlerinin kapısının altında. Ece'yi aramışlar hemen panikle. Sizin eve baksın diye..." Toprak bakışlarını Hilal'e çevirdi. "Ve... Ece de bulmuş aynı zarftan yine kapının önünde."
Yağız'ın gözlerindeki o yeşil orman alev aldı adeta. Zarfı henüz açmamıştı ama içinden sızan o psikolojik zehri parmak uçlarında hissedebiliyordu.
"Benimki?" diye sordu sadece. Sesi buz gibiydi.
"Sizinki de muhtemelen şu an evinizin kapısının altından atılmış, sizi bekliyor olmalı komiserim." dedi Toprak, yumruklarını sıkarak. "Açığa alındığımızı, rozetlerimizin söküldüğünü bizden bile önce öğrenmişler kansız herifler. Sadece öğrenmekle de kalmamışlar, 'Ensenizdeyiz' diye mesaj veriyorlar bir de şerefsiz hain köpekler."
Yağız, zarfın üzerindeki kan kırmızısı mührü başparmağıyla ezerek tek hamlede kırdı. İçinden siyah, kalın bir kağıt çıktı. Kağıdın üzerinde daktiloyla yazılmış, son derece düz ve alaycı tek bir cümle vardı.
Yağız notu okurken çenesi öyle bir kasıldı ki, kemiklerinin çatırdama sesi odada yankılandı adeta.
"Ne yazıyor?" diye sordu Hilal, dayanamayarak. Sesinde az önceki o ağlamaklı tondan eser yoktu. Uyanan bir öfke, hırçın bir itiraz vardı. "Gölge, ne yazıyor orada! Söylesene!"
Yağız, siyah kağıdı Hilal'in görebileceği şekilde ona doğru çevirdi.
Kağıtta şu yazıyordu:
"Üniforma sizi koruyan bir zırh değil, tırnaklarınızı söken bir tasmaydı. Tasmanızdan kurtulduğunuza göre, asıl av şimdi başlıyor. Sivil hayata hoş geldin, Toprak Komiser."
Odanın içine bir kez daha sessizlik çöktü.
Ama bu seferki, rozetine veda edip yas tutan, boyun eğen o acı dolu sessizlik değildi.
Bu, pimi çekilmiş bir el bombasının patlamadan hemen önceki o sağır edici, ölümcül sessizliğiydi.
Hilal'in az önce "Rozetimi söktüler" diye ağlayan o kırgın, çaresiz bakışları siyah kağıdı okuduğu saniye buharlaşıp uçtu. Gözlerindeki yaşlar anında kurudu. Yerine, Simsar'ın bile görmekten korkacağı o dondurucu kehribar alevleri yerleşti.
Simsar, onların acısıyla alay etmek, rozetsiz kalmalarını yüzlerine vurarak onları psikolojik bir yıkıma uğratmak, panikletmek istemişti.
Oysa bilmediği koca bir gerçek vardı.
Kafesin kapısını açıp, tasmasını çıkardığınız yaralı kurtlar ağlamazdı.
Parçalardı.
Yağız, elindeki kağıdı yavaşça buruşturup avucunun içinde acımasızca sıktı. Toprak'a döndü.
"Gürkan Başkomiser'in, Müdürlerin ya da Karan'ın haberi var mı bundan?"
"Yok." dedi Toprak anında. "Sadece biz. Açığa alınanlar ve Fırat'la Ece biliyor şu an."
"Güzel." dedi Yağız, sesi adeta cehennemin dibinden geliyordu. "Zaten bu not Karargah'taki polislere değil, sokaktaki sivillere atılmış."
Yağız yavaşça arkasını dönüp Hilal'e baktı. Hilal, yatağında dimdik oturuyordu. Göğsündeki kurşun yarasına, sargılarına, solgun yüzüne rağmen o an o odada Sancak Timi'nin en tehlikeli, en gözü kara komiseri duruyordu.
İkilinin gözleri birbirine değdiğinde, kelimelere ihtiyaç kalmadı.
İkisi de aynı şeyi düşünüyordu.
Av başlıyordu.
Ve bu sefer, tutanak tutmak yoktu.
Yağız'ın avucunun içinde sıktığı kâğıdın hışırtısı henüz odadaki sessizliği tam anlamıyla dağıtmamıştı ki, kapı bir kez daha, bu sefer çok daha temkinli ama hızlı bir şekilde açıldı.
İçeriye ilk girenler, sivil kıyafetleri içinde nefes nefese kalmış Ece ve Fırat oldu.
İkisinin de yüzünde, ellerinde tuttukları mühürlü zarfların getirdiği derin bir öfke vardı.
Hemen arkalarından, bir koluyla koltuk değneğinden yardım alarak ayakta duran Selin ve diğer kolundan onu sımsıkı tutan Bora girdi odaya.
"Gördüğüm kadarıyla posta kutularımız bugün epey doluymuş." dedi Yağız, sesini tehlikeli bir dinginlikte tutarak. Avucunda buruşturduğu siyah kâğıdı yavaşça açıp, Hilal'in yatağının ucunda duran portatif masasının üzerine koydu.
Fırat ve Ece de ellerindeki açılmış zarfları ve kâğıtları masaya bıraktılar. Üç ayrı kâğıt, üç ayrı tehdit, aynı daktilo yazısıyla onlara bakıyordu.
"Şerefsizler..." diye hırıldadı Bora, sandalyenin arkasını sıkarken. "Evlerimize kadar girmişler. Açığa alındığımızı bizden bile önce duyup kapımıza zarf bırakacak kadar ensemizdeler. Ne duruyoruz komiserim? Cephanelikten yedek silahlarımızı alalım, bu itlerin bildiğimiz bütün inlerini teker teker başlarına yıkalım!"
"Ve gidip tam olarak Simsar'ın kurduğu o koca tuzağın ortasına düşelim, değil mi Bora?"
Bu sözler Yağız'dan değil, yatağında dimdik oturan, göğsündeki sargılara rağmen gözlerindeki o analitik ve keskin Karargah zekâsıyla etrafı süzen Hilal'den gelmişti. Herkesin bakışları anında ona döndü.
"Simsar bizimle kedinin fareyle oynadığı gibi oynamak istiyor." dedi Hilal. Yatağın üzerinden notlara uzanıp parmağının ucuyla birine dokundu. "Bizi açığa alan o değil, Turgut Müdür daha doğrusu Ankara. Ama Simsar bu durumu fırsata çeviriyor. Düşünün... Elinden rozeti, silahı, yetkisi alınmış gururlu polisler ne yapar? Öfkelenir. Hele bir de evlerine kadar girip onlarla alay eden bir not bırakırsanız ne olur? Mantıklarını tamamen kaybederler."
Yağız, Hilal'in bu kusursuz analizini dinlerken dudaklarında hayranlık dolu, belli belirsiz bir tebessüm belirdi. Gözleriyle onu onaylayarak lafı devraldı.
"Haklı." dedi, masanın etrafındaki tim üyelerine bakarak. "Simsar, tam olarak Bora'nın az önce dediğini yapmamızı bekliyor. Dışarı çıkıp, öfkemize yenilip, kanunsuz bir şekilde adamlarının mekânlarını basmamızı istiyor. Böylece hem Turgut Müdür'e 'Alın işte sizin serseri polisleriniz' diyecek bir koz verecek, hem de bizi o hazırlıksız baskınlarda kendi çöplüğünde kolayca avlayacak. Bir taşla iki kuş."
Toprak Komiser kaşlarını çattı. "Yani sessiz mi kalacağız komiserim? Evimize giren bu itlere cevap vermeyecek miyiz?"
"Vereceğiz..." diye araya girdi Selin, oturduğu sandalyede dikleşip kollarını göğsünde bağlayarak. Zekâ fışkıran gözleri kısıldı. "Ama onun beklediği şekilde değil. Bizi fare sanıyor. Biz o fare kapanındaki peyniri yemeyeceğiz. O koca tuzağı, kedinin kendi boynuna geçireceğiz."
Ece, Selin'in bu lafı üzerine heyecanla öne atıldı. "Nasıl yapacağız peki? Siber odadan çıkmadan önce evlerin etrafındaki bütün MOBESE ve güvenlik kameralarını taradım. Hiçbir şey yok. Zarfı bırakan kuryeler adeta hayalet. Kameraların kör noktalarını kullanarak sızmışlar. İz bırakmamışlar."
"Herkes arkasında illaki küçük de olsa bir iz bırakır." dedi Fırat, cerrah titizliğiyle kâğıtları incelerken. "Zarfların üzerinde parmak izi yok, kâğıtlar standart. Ama bu, adamların oraya gelmediği anlamına gelmez."
"Zarfların üzerindeki o kırmızı mühür..." diye mırıldandı Hilal, gözlerini kısıp kâğıtlara dikkatle bakarak. "Simsar gibi zeki bir adam, arkasında takip edilecek hiçbir fiziksel kanıt bırakmaz. Bu mühür bir imza değil aksine bir tahrik bence. Bize 'Benim kim olduğumu biliyorsunuz ama bana ulaşamazsınız' deme şekli."
"O zaman ona ulaşmaya çalışmayacağız." dedi Yağız. "Simsar bizi nerede görmek istiyor? Dağılmış, öfkeli ve çaresiz bir halde, sokaklarda kendi adamlarına saldırırken."
Ellerini masaya dayayıp time doğru hafifçe eğildi.
"Peki biz ona ne göstereceğiz? Tam da beklediği şeyin 'başka' bir versiyonunu. Yenilgiyi."
Bora'nın yüzü buruştu.
"Yenilgiyi mi? Nasıl yani komiserim?"
"Açığa alınmak bizi psikolojik olarak bitirmiş gibi davranacağız." diye devam etti Yağız, kusursuz planını ilmek ilmek işlerken. "Evlerimize kapanacağız. Perdeler çekilecek. Sokaklara inmeyeceğiz. Turgut Müdür'e itaat edip köşemize çekilmiş, korkmuş ve dağılmış sivil polisler portresi çizeceğiz. Kameraların kör noktasından evlerimize zarf atan adamlar, evlerimizi izlemeye devam ediyordur. Bırakın izlesinler."
"Tepki vermezsek paranoyaya kapılır." dedi Hilal, Yağız'ın ne yapmak istediğini saniyeler içinde çözerek. "Simsar kurguladığı senaryonun tıkır tıkır işlemesini sevecektir. Biz öfkeyle dışarı fırlamazsak, sessizliğe gömülürsek, oyun kurucu olma vasfını kaybettiğini düşünür. Acaba ne planlıyorlar, neden saldırmadılar diye şüpheye düşer."
"Ve şüphe, hata yaptırır." diye tamamladı Toprak Komiser, yüzünde nihayet o vahşi, planlı sırıtış belirerek.
"Aynen öyle." dedi Yağız. "Fırat, Ece. Siz zaten hâlâ görevdesiniz. Karargah'taki işleyişe devam edeceksiniz, hiçbir şey olmamış gibi. Ancak siber odada bizim için gizli bir arka kapı oluşturacaksınız. Toprak, Bora ve ben evde depresyondaymış gibi görünürken, arka kapıdan çıkıp tamamen sivil, kamerasız ve telsizsiz bir şekilde iz süreceğiz. Zarfları bırakan o hayaletleri değil, zarfların mumunun kokusundan o mührü eriten asıl ocağı bulacağız. Ece," dedi Yağız, Ece'ye dönerek. "Zarfların üzerindeki o kırmızı balmumu sıradan bir mum değil gibi. Dikkatli bakarsanız içinde hafif yaldızlı bir toz var. Bu, özel yapım bir mühür mumu. İstanbul'da bu tür antika mühür mumlarını döküm olarak satan, sipariş üzerine hazırlayan sadece birkaç el sanatları atölyesi ya da gizli yeraltı matbaası vardır. Bize o zarfları getiren kuryeleri bulamayız ama o zarfları hazırlayan matbaayı bulabiliriz."
Hilal'in dudaklarında gururlu bir tebessüm belirdi. "Matbaayı bulduğumuzda, o siparişi kimin verdiğini, paranın hangi kaynaktan ödendiğini de buluruz. Simsar'ın nakit akışını yöneten o görünmez 'Kasası'na giden ilk çentik, işte bu basit bir kırmızı mühür olacak."
"Biz bu adamlarla bilek güreşi yapmayacağız." dedi Yağız. "Onlarla satranç oynayacağız. Onlar piyonlarını (zarfları) ileri sürdü. Biz şahımızı koruyup, atlarımızla onların arkasına sızacağız."
"O zaman ilk iş..." dedi Selin, gözleri parlayarak. "Boracığım, beni evime götürüyorsun. Malum artık taburcu oldum nihayet. Kapıyı sertçe çarpıp, içeride saatlerce yüksek sesle televizyon izliyorum. Dışarıdaki köpeklere 'Selin Komiser bitti, evinde yatıyor' mesajını veriyorum."
"Emrin olur Kraliçe'm." dedi Bora, sandalyenin kulplarını sıkıca kavrayarak. İçindeki o serseri mayın, yerini disiplinli bir casusa bırakmıştı.
"Ece ve Fırat. Siz Karargah'a." diye komut verdi Yağız. "Turgut Müdür'ün gözüne çok batmayın ama siber odada İstanbul'daki o özel mühür satan matbaaların listesini de çıkarın. Toprak, sen de buradan çıkıp direkt evine git. Göz önünde ol. Volkan ve Yiğit'e de bir şey çaktırma. Akşama doğru arka kapıdan çıkıp belirlediğimiz noktada buluşuruz."
Herkes başıyla sessizce, büyük bir ciddiyetle onay verdi.
Karargah'ın söküp aldığı rozetlerin yerini, çok daha tehlikeli, çok daha zeki bir sivil yeraltı teşkilatı almıştı.
Oda yavaş yavaş boşalırken, Fırat ve Ece zarfları toparlayıp odadan çıktılar.
Bora, Selin'i asansörlere doğru götürürken, Toprak da Yağız'a son bir baş selamı verip kapıyı kapattı.
Odanın içinde yeniden sadece Yağız ve Hilal kaldı.
Yağız, masanın üzerinden kalan ve Hilal'e ait kırmızı mühürlü zarfı alıp cebine attı. Adımlarını Hilal'in yatağına doğru yöneltti.
Sandalyeye oturmadı bu kez. Yatağın hemen kenarında, dimdik ayakta durdu.
Gözlerini Hilal'in o zehir gibi çalışan zihninin yansıdığı kehribarlarına dikti.
"Seninle sahada omuz omuza çarpışmayı..." dedi, sesini kadife gibi yumuşatarak, "...O keskin zekânı izlemeyi ne kadar da özlemişim."
Hilal, dudaklarında beliren ve gizlemeye çalıştığı o incecik tebessümle alttan, hafifçe başını kaldırarak ona baktı.
"Daha hiçbir şey görmedin Gölge." dedi fısıltıyla. "Şu yataktan kalktığımda o matbaaya seninle beraber girecek olan benim. Sakın beni evde oturup depresyona giren o sahte senaryonun içine dahil etmeyi düşünme."
Yağız usulca güldü. Başını hafifçe eğip yüzünü ona yaklaştırdı.
"Seni o senaryonun içine dahil etmek, Simsar'ı evcil bir kedi yapmaktan daha zordur, bilmez miyim? Şimdi iyileşmene bak. Matbaayı Toprak'la hallederiz. Ama asıl büyük avda... Omuz omuza olacağız. Söz."
Konuşmadan, sadece bakışlarıyla birbirlerine "Hazır mısın?" diye sordular.
Ve o bakışmanın ardında İstanbul'un karanlık sokakları için çok daha büyük, çok daha ölümcül bir fırtınanın yeminini ettiler.
Simsar, karşılarına rozetli polisleri değil, kaybedecek hiçbir şeyi olmayan kanunsuz gölgeleri almıştı.
Kedi ve farenin oyunu asıl şimdi başlıyordu.
Lakin bu defa, fare zehirliydi.
...
Akşam karanlığı, Karargah lojmanlarının üzerine ağır ve puslu bir yorgan gibi çökmüştü.
Yağız Mert Çağlayan, hastaneden çıkıp lojmandaki kendi dairesine geldiğinde, apartmanın merdivenlerini omuzlarında hem koca bir hafifliğin hem de devasa bir savaşın ağırlığıyla çıktı.
Dairesinin kapısına geldiğinde duraksadı. Anahtarını deliğe sokmadan önce, gözleri kapının eşiğinin altından sızan o ince boşluğa takıldı.
Orada olmalıydı.
Toprak'ın, Fırat'ın ve Hilal'in anlattığı o meşhur, siyah, isimsiz zarf...
Dudaklarında alaycı ve tehlikeli bir tebessümle kapıyı açtı.
İçeri adımını atıp kapıyı arkasından sıkıca kapattıktan sonra eğilip yerdeki siyah zarfı aldı.
Holün loş ışığında zarfın arkasındaki kan kırmızısı, yaldız tozlu mum mührüne baktı.
Simsar'ın kibirli imzası, kendi evinin, kendi mahreminin içine kadar girmişti.
"Görelim bakalım, bize nasıl bir sivil hayat dilemişsin..." diye mırıldandı, zarfı parmaklarının arasında çevirirken.
Mührü başparmağıyla tek hamlede kırıp zarfı yırttı. İçindeki siyah, kalın kâğıdı çıkardı. Kâğıdı açıp daktiloyla yazılmış satırları okumaya başladığı anda Yağız dudaklarındaki tebessüm donup kaldı.
Göz bebekleri irileşti. Göğüs kafesinin içindeki nefes, adeta beton dökülmüş gibi asılı kaldı.
Kâğıtta, diğerlerine giden o basit gözdağı yazmıyordu.
"Üniformayı üzerinden çıkarmak seni özgürleştirdi sanıyorsun, değil mi Gölge? Oysa senin asıl tasmaların omuzlarındaki o rozette değil, Burdur'da demir parmaklıklar ardında çürüyen babacığnın boynunda ve yedi yıldır gizlice yoldaşlık ettiğin o kanadı kırık 'KARTAL'ın hücresinde gizli. Sancak'ın içine sızmış sağır ve dilsiz bir ajan olduğunu, o ihtiyar kurdun kılıcını salladığını kimsenin bilmediğini mi sandın? Oyun yeni başlıyor Yavru Çağlayan. Babanın ve o çok güvendiğin Eski Kurt'un oksijeni benim avuçlarımda. Hamleni dikkatli yap, yoksa o hücrelerde nefes alacak tek bir saniye bile bırakmam."
Kâğıt, parmaklarının arasından kayıp parkenin üzerine düştüğünde, odanın içindeki sessizlik artık bir zaferin değil, koca bir yıkımın sessizliğiydi.
Beyninden aşağı kaynar sular dökülüyordu. Görüşü bulanıklaştı, sendeledi ve sırtını holün duvarına sertçe yasladı.
"Biliyor..." diye inledi, kendi sesinden bile korkarak. "Biliyor... Lanet olsun, her şeyi biliyor!"
Mavi Sirenler operasyonu için bu göreve atandığı ilk andan beri bu ekip arasında adeta bir hayalet gibi yaşamıştı.
Hilal'e, en yakın dostu Karan'a, timine, devlete, herkese o maskeyi takmıştı.
İçerideki asıl yılanı bulmak için, Eski Kurt'un dört duvar arasındaki gözü kulağı olmak için kendini bir enkaza çevirmiş, bütün duygularını katletmişti.
Bu sırrı kimse bilmiyordu.
Bilemezdi!
Eski Kurt ile yaptığı gizli görüşmeler, şifreli telsiz mesajları, Van sınır hattından Sancak'a çekildiği o stratejik hamle...
Hepsi kusursuz bir kılıfla, gölgelerin arasında yürütülmüştü.
Oysa Simsar...
Simsar onu sadece izlememişti.
Onun oyun kurduğunu sanmasına izin vermiş, onu kendi labirentinde yedi yıl boyunca bir fare gibi gezdirmişti.
Yağız ellerini saçlarının arasına geçirdi. Duvara yaslanmış bedeni yavaşça yere doğru kayarken, dizlerinin üzerine çöktü. Parkenin üzerindeki kâğıda dehşetle baktı.
Bu, bir matbaa izi sürmekle, birkaç adamın mekânını basmakla çözülecek bir mesele değildi.
Simsar, sadece Sancak Timi'nin sivil hayata geçişiyle dalga geçmiyordu doğrudan şah damarlarına basıyordu.
Eğer Simsar, onun kimin adamı olduğunu biliyorsa...
Bu, Eski Kurt'un cezaevindeki hayatının saniye saniye tehlikede olduğu anlamına geliyordu.
Babası Yavuz Çağlayan'ın da öyle...
Dişlerini öyle bir sıktı ki, çenesinden bir çıtırtı koptu.
"Matbaa falan umurumda değil..." diye hırıldadı ayağa fırlayarak.
Hızla yatak odasına geçti, gardırobun gizli bölmesini açıp ruhsatsız yedek tabancasını beline yerleştirdi.
Siyah deri ceketini omuzlarına geçirip evden adeta bir kasırga gibi çıktı.
Toprak'la buluşmayacaktı.
Ece'nin bulacağı o adreslerin şu saniye hiçbir hükmü kalmamıştı.
Karşısındaki düşman öylesine devasa, öylesine her yere sızmış bir istihbarat ağına sahipti ki kendi başına sokağa inip hamle yapması, babasının ve Eski Kurt'un hücresine ölüm emrini göndermekten başka bir işe yaramazdı.
Bu düğümü artık tek başına çözemezdi.
Simsar'ın kartlarını bu kadar açık, bu kadar korkusuzca masaya sürmesi, onun boyunu aşan bir derin devlet satrancıydı.
Asansörü beklemeden merdivenleri üçer beşer atlayarak lojmandan çıktı.
Arabasına bindiğinde kontağı çevirdi ve direksiyonu doğrudan o karanlık, aşılmaz duvarlara doğru kırdı.
Gölge, yedi yıl sonra ilk defa bir çıkmaz sokağa girmişti.
Şimdi o sokağın sonundaki tek ışığa, aklına ve tecrübesine sığınabileceği tek adama gitmek zorundaydı.
Kartal'ın Şefi'ne.
Eski Kurt'a.
Gaza bastı.
Lastikler asfaltta acı bir çığlık eşliğinde ilerliyordu adeta. Direksiyonu sıkan parmak boğumları kaskatı kesilmişti.
Kafasının içinde sadece Simsar'ın tehditleri dönüyordu.
"Babanın ve Eski Kurt'un oksijeni benim avuçlarımda..."
Araba nizamiye sınırlarından çıkıp ana caddeye saptığında, dikiz aynasından arkasına baktı.
İstanbul'un gri, puslu akşam trafiği akıp gidiyordu.
Tam o saniyede, ayağı gaz pedalının üzerinde donakaldı.
Gözleri kısıldı.
Göğüs kafesi hızla inip kalkarken, aniden ayağını gazdan çekti.
"Ne yapıyorum lan ben?" diye fısıldadı kendi kendine. Sesi, boş arabanın içinde yankılandı.
Direksiyonu sağa kırdı, aracı kaldırımın kenarına yanaştırıp sert bir frenle durdurdu.
Başını direksiyona yasladı, gözlerini sımsıkı kapattı.
Derin ve sarsak nefesler alarak içindeki o vahşi, gözü dönmüş çocuğu susturmaya çalıştı.
"Ne yapıyorsun oğlum sen? Kendine gel..." diye mırıldandı, dişlerini sıkarak. "Simsar'ın tam olarak istediğini yapıyorsun şu an. Adam seni paniğe sevk etmek, planı bozmak, seni o hastane odasındaki akılcı sessizlikten koparıp sokağa fırlatmak istiyor. Eğer şimdi Eski
Kurt'un yanına gidersen, peşindeki gölgeleri de oraya götürürsün. Avcı olduğunu sanırken, av olursun."
Başını direksiyondan kaldırdı. Yeşil gözlerindeki panik dalgası saniyeler içinde buharlaştı, yerini dondurucu, analitik bir zekâya bıraktı.
Simsar onlarla kedi fare oyunu oynamak istiyorsa, bu oyunda farenin kim olacağına henüz karar verilmemişti.
Vitese taktı, direksiyonu kırdı ve arabayı lojmana doğru, geldiği yoldan geri çevirdi.
Dairesinin kapısını bu kez çok daha sessiz, çok daha temkinli açtı. İçeri girdiğinde lambaları yakmadı. Perdeleri fonlarıyla birlikte çekti. Evin içindeki o loş karanlık, onun en güvenli sığınağıydı.
Dışarıda, sokaktaki o kiralık katiller, kuryeler ya da gölgeler onun içeride depresyonda olduğunu, köşesine çekildiğini sanmalıydı.
Ama o, gecenin başlamasını beklerken evini tam anlamıyla görünmez bir kaleye çevirecekti.
Ceketini çıkardı, elindeki dışarı ışık sızdırmayacak şekilde tasarlanmış özel fenerle birlikte mutfağa geçip tezgahın altındaki alet çantasını aldı.
Adımları bir makine gibi pürüzsüz ve hızlıydı.
İlk iş olarak, holdeki gömme dolabın köşesine gizlenmiş, küçük, özel frekanslı böcek arama cihazını çıkardı. Evinde böyle bir şey olduğundan şüphelenmiş ve şüphesinde haklı çıkmıştı.
Evin her köşesini; priz diplerini, avizelerin içini, süpürgelikleri tek tek taradı.
İçeride şu an bir dinleme ya da görüntüleme cihazı yoktu lakin bu, bir daha sızmayacakları anlamına gelmezdi.
Yatak odasından, Van sınır hattındayken kullandığı yüksek çözünürlüklü, gece görüşlü minik casus kameraları ve ses kayıt cihazlarını çıkardı.
Birini salonun tavanındaki florasanın kör noktasına, diğerini holü tamamen gören antika saatin içine yerleştirdi. Cihazları kendi telefonundaki kriptolu ağa senkronize etti.
Ve son olarak, antrenin girişine, dış kapının hemen arkasına yürüdü.
Mutfaktan aldığı kalın, siyah karbon kâğıdını paspasın altına, zeminle keçe arasına milimetrik bir simetriyle yerleştirdi. Üzerine çok hafif, belli belirsiz bir pudra tabakası serpti.
Eğer kendisi evde yokken herhangi birisi kapıyı maymuncukla açıp içeri sızmaya kalkarsa karbon kâğıdı o kişinin postallarının ya da ayakkabılarının taban desenini, numarasını ve ağırlık merkezini zemine net bir mühür gibi kazıyacaktı.
İşleri bittiğinde saat gece yarısına yaklaşmıştı.
Yatak odasına geçti. Üzerindeki kıyafetleri çıkardı. Dolabın en dibinden, Özel Harekat'ın sivil operasyonlarda kullandığı siyah, esnek kargo pantolonunu ve siyah triko kazağını giydi. Üzerine de siyah deri ceketini geçirdi.
Aynanın karşısına geçtiğinde, karşısındaki adama uzun uzun baktı.
Gözlerinde ne bir korku vardı ne de bir tereddüt.
Simsar onu babasını ve kurtarıcısını oksijensiz bırakmakla tehdit ediyordu.
Ama Yağız Mert Çağlayan, nefes almayı yedi yıl önce bir hapishane avlusunda zaten bırakmıştı.
Ruhsatsız birer yedek tabanca olan iki silahını da beline ve bileğinin iç kısmındaki gizli kılıfa yerleştirdi.
Telefonunu çıkardı, Toprak'a tek kelimelik bir mesaj attı.
"Hazırım."
Evden çıkarken lambalara dokunmadı. Kapıyı usulca kilitledi, paspasın kenarını son kez göz ucuyla kontrol etti.
Av'a hazırdı.
...
Gece yarısı, İstanbul'un üzerine zifiri bir sessizlikle çöktüğünde, Balat'ın terk
edilmiş eski bir troleybüs garajının arkasındaki kör sokakta, lambaları söndürülmüş eski model, soluk gri bir panelvan duruyordu.
Aracın içinde ne bir telsiz cızırtısı vardı, ne de dışarıya sızan bir ışık.
Toprak Komiser, şoför koltuğunda oturmuş, dikiz aynasından sokağın girişini milim milim süzüyordu.
Arka koltukta ise Bora, elindeki ruhsatsız tabancanın şarjörünü sessizce yerine oturtuyordu.
Panelvanın sürgülü kapısı usulca açıldı ve içeriye simsiyah kıyafetleri, yüzünün yarısını gölgeleyen şapkasıyla Yağız süzüldü. Kapıyı aynı sessizlikle kapattı.
"Böcek taraması yapıldı mı?" diye sordu, arkaya otururken. Sesi fısıltıdan farksız ama buz gibiydi.
"Aracı akşam üstü hurdalıktan nakit parayla çektim komiserim." dedi Toprak, arkaya dönmeden. "Üzerinde tek bir devre, tek bir dijital aksam yok. Kontrol de ettim. Merak etmeyin. Tamamen mekanik. Karargah'ın uydusu bile bu hurdayı sıradan bir metal yığını olarak görecektir."
Bora öne doğru eğildi, gözleri parlıyordu. "Ece'den liste geldi mi komiserim? İstanbul'da bu mühür mumunu basabilecek kaç matbaa varmış?"
Yağız, ceketinin iç cebinden o siyah kâğıtları çıkardı. Panelvanın tavanındaki zayıf sarı lambayı yaktı. Kâğıtları yan yana dizdi.
"Ece'ye liste çıkarttırmadım" dedi dümdüz bir sesle.
Bora afalladı.
"Nasıl yani? Listesiz nasıl bulacağız matbaayı Komiserim?"
"Çıkartmadım çünkü Ece'ye Karargah sisteminden arama yaptırsaydım, Turgut Müdür'ün ya da içerideki köstebeğin sistem filtrelerine takılırdık." dedi Yağız, kâğıtlardan birini parmağıyla işaret ederek. "Simsar bizim dijital iz sürmemizi bekliyor. Biz ise analog gideceğiz. Çok sevdiğim bir söz var. 'Dünya, hiçbir zaman fark edilmeyen doğru şeylerle doludur.' der. Şimdi bu dört kâğıda iyi bakın. Ne görüyorsunuz?"
Bora ve Toprak kâğıtlara yaklaştı. Daktilo yazısıyla yazılmış standart tehditlerdi.
"Dümdüz daktilo yazısı işte!" dedi Bora. "Ama sanırım eski usul bir makine kullanmışlar."
"Eski olduğu doğru ama düz ya da sıradan bir daktilo değil." dedi Yağız, gözlerini kısarak. "Yazı tipine iyi bakın. 'e' harflerinin sol alt köşesi her kelimede hafifçe yukarı doğru kaymış. Mürekkep, harfin o kısmında daha yoğun birikmiş. Bu, harf çubuğunun eğildiğini gösterir. Eski daktilolarla uğraşan biri bunu hemen fark ederdi. Ayrıca 'm' harfinin sağ bacağı silik çıkmış. Aynı hata Van'da ele geçirdiğimiz sahte pasaport baskınında kullandıkları Olympia'da da vardı. Oradan tanıdık geldi. Bildim. Bu hata sadece tek bir daktilo modelinde kroniktir. Tam adıyla 1974 yapımı Olympia Monika. Bu makineler Almanya'dan Türkiye'ye sınırlı sayıda ithal edildi."
Toprak aynadan Yağız'ın gözlerine baktı. "İstanbul'da bu makinelerden hâlâ yüzlerce olabilir komiserim."
"Hâlâ eksik parçayı görmüyorsunuz, Toprak." dedi Yağız, cebinden çıkardığı dördüncü zarfı olan kendine ait özel notu masaya bırakarak. "Diğer üç zarfın arkasındaki kırmızı mühür dairesel. Ama benim kapıma bırakılan zarftaki mühür... Hafifçe oval. Dikkat edin, sol kenarı milimetrik olarak daha ince."
Bora şok içinde zarfları kıyasladı.
"Harbi lan... Fark edilmiyor bile."
"Balmumu dökülürken mühür basılır. Eğer döküm kalıbında bir aşınma yoksa, mühürlerin hepsi aynı şekli alır," dedi Yağız, arkasına yaslanarak. "Bunun oval çıkmasının tek bir sebebi var. Kalıbı basan solak. Sol elini kullandığı için baskıyı sol tarafa daha fazla uygulamış ve mumu o yöne doğru esnetmiş. İstanbul'da antika matbaacılık yapan, elinde Olympia Monika daktilo bulunduran ve solak olan kaç usta kalmıştır Toprak?"
Toprak'ın gözleri anında parladı, hafızasını zorladı. "Cağaloğlu..." diye mırıldandı. "Eski basımcılar... Şeref Usta! Adam solaktı. İki yıl önce dükkânı borç yüzünden kapandı diye duymuştum."
"Kapanmadı," diye düzeltti Yağız, sesindeki o ölümcül soğukkanlılıkla. "Simsar, borca batmış o eski ustaların dükkânlarını el altından satın alır. Onları borçtan kurtarır ama kendi yeraltı işleri için birer köle gibi kullanır. Şeref Usta'nın eski dükkânı Cağaloğlu'nda kör bir pasajın alt katındaydı, değil mi?"
"Evet," dedi Toprak, kontağı çevirirken. "Yerebatan Caddesi'nin arkasında."
"Siren yok, ışık yok, acele etmek yok!" dedi Yağız, şapkasını biraz daha öne eğerek. "Bizi evde uyuyor sanıyorlar. Bırakın öyle bilsinler."
...
Yerebatan Caddesi'nin altındaki tarihi, rutubet kokan pasajın demir kapısı zincirlenmişti. Dışarıdan bakıldığında içerisi tamamen terk edilmiş, karanlık bir dehliz gibiydi.
Üç sivil gölge, pasajın arka sokağa açılan mal kabul kapısının önünde durdu.
Bora cebinden ince bir tel çıkarıp kilide sokacakken Yağız hızla elini tuttu.
"Dur," dedi. Kapının alt eşiğine eğildi. Cebindeki feneri yakıp ışığı zemine yatay bir açıyla tuttu. "Zemindeki toza bak. Eğer kuryeler burayı aktif kullanıyor olsaydı, tozdaki ayak izleri kapıya doğru yönelirdi. Ama buradaki izler kapıdan uzaklaşan tek bir çizgi halinde."
"Yani içeride kimse yok mu?" diye sordu Bora.
"İçeride biri var." dedi Yağız. "Ama bu kapıdan girip çıkmıyor. Bu kapıyı sadece bir yem olarak arkadan kilitlemişler. Eğer kilidi kurcalarsan, kapının arkasındaki mekanik alarm düzeneği devreye girer ve içerideki adam üst kattaki gizli tünelden kaçar. Simsar bizim gibi profesyonellerin kilidi açacağını bilir."
Toprak kaşlarını çattı.
"Peki nereden gireceğiz?"
Yağız başını yukarı kaldırdı. Pasajın havalandırma fanlarının dışarıya açılan eski ve paslı demir ızgaralarına baktı.
"Fanın pervaneleri dönmüyor. Rutubet kokusu dışarıya çok keskin vuruyor. Motoru yanmış ama pervaneyi elle sabitlemişler. Bora, Toprak'ın omuzlarına çık, pervanenin arkasındaki çelik teli hissedeceksin. O teli kesmeden pervaneyi çevirme, yoksa tırnağı çeker."
Bora, Toprak'ın omuzlarına basıp yukarı uzandı. Parmak uçlarıyla pervanenin arkasını yokladı.
"Teli gördüm Komiserim. Kesiyorum."
Tel kesildiğinde pervane serbest kaldı.
Bora sessizce içeri süzüldü, ardından Toprak ve Yağız da havalandırma boşluğundan pasajın küf ve mürekkep kokan karanlığına indiler.
Pasajın en alt katındaki eski matbaanın kapısı hafifçe aralıktı.
İçeride zayıf bir gaz lambasının ışığı yanıyordu. Devasa, eski döküm baskı makinelerinin gölgeleri duvara canavarlar gibi yansıyordu.
Masanın başında, arkası kapıya dönük yaşlı bir adam oturuyordu. Önündeki daktilonun tuşlarına büyük bir yavaşlıkla basıyordu.
Bora silahını çekip içeri dalacakken Yağız bir kez daha onu omzundan tutarak durdurdu. Gözlerini adamın oturuşuna, omuzlarının açısına dikti.
"Geri çekiliyoruz" dedi fısıltıyla. "O Şeref Usta değil."
"Nasıl yani komiserim?" diye fısıldadı Bora.
"Adamın sağ eliyle daktilo yazdığını göremiyor musun Pusat? Şeref Usta solaktı." dedi Yağız. "Dahası... Adamın omuzları çok dik. Yaşlı bir basımcının duruşu değil bu. Ve en önemlisi; daktilodan çıkan ses de senkronize değil. Adam tuşlara basıyor ama daktilonun şeridi ilerlemiyor. İçerideki adam sadece bir ses kaydını taklit ediyor."
Toprak silahının emniyetini açtı.
"Tuzak..."
"Bizi buraya çektiler." dedi Yağız, gözleriyle matbaanın tavanındaki ahşap kirişleri tararken. "Zarfları bilerek bıraktılar ki bu izi sürüp buraya gelelim. İçerideki adam canlı bomba ya da odada bir gaz sızıntısı var. Biz içeri girdiğimiz an kapı arkamızdan kilitlenecek."
Tam o saniyede, matbaanın içindeki daktilo sesi aniden kesildi.
Masadaki adam yavaşça ayağa kalktı.
Arkasını döndü.
Yüzünde siyah bir maske vardı.
Elinde ise küçük, dijital bir kumanda tutuyordu.
"Gölge..." dedi maskeli adam, boğuk bir sesle. "Simsar, buraya kadar gelebilecek kadar akıllı olduğunu biliyordu. Ama burası yolun sonu."
Adam kumandadaki butona basmak için başparmağını hareket ettirdiği an, Yağız belindeki ruhsatsız tabancayı kılıfından bile çıkarmadan, deri ceketinin cebinin içinden tetiğe bastı.
Susturucusuz, sivil bir silahtan çıkan kurşun cebi delip geçti ve tam maskeli adamın kumandayı tuttuğu sağ el bileğinde patladı.
Kumanda yere düşüp parçalanırken adam acıyla yere yığıldı.
"Bora, Toprak, adamı alın ve havalandırmaya geri dönün! Oda havaya uçacak, gaz kokusu başladı!" diye kükredi Yağız.
Toprak ve Bora saniyeler içinde yaralı adamı yaka paça kavrayıp havalandırma boşluğuna doğru fırlatırken, Yağız masanın üzerindeki daktiloya sarılı kâğıdı tek hamlede çekip aldı.
Arkasını döndü ve tam kapıdan çıkacağı sırada, odanın köşesindeki eski bir hoparlörden mekanize, boğuk bir ses yükseldi.
"Satrançta piyonu almak, şahı mat etmeye yetmez Yavru Çağlayan. İlk hamleni beğendim. Ama hücrelerdeki pencereleri kapatmaya başladım bile. İkinci hamleni bekliyorum."
Matbaanın içindeki gaz borusu büyük bir gürültüyle patlarken, Yağız kendini havalandırma boşluğundan yukarı, sokağa doğru fırlattı.
Arkasındaki pasaj alevler içinde kalırken, ellerindeki kâğıtla panelvana doğru koştular.
Arabaya binip hızla uzaklaşırken, Yağız elindeki kâğıdı sarı ışığın altına tuttu.
Daktiloda yarım kalmış bir sonraki kurbanın ismi yazıyordu.
Ve o isim, Sancak Timi'nin içinden birine aitti.
...
Eski, gri panelvan Balat'ın dar ve karanlık sokaklarında farları sönük bir şekilde, bir hayalet gibi süzülürken içerideki atmosfer, pimi çekilmiş bir el bombasından farksızdı.
Araç, Yerebatan'daki patlamanın alevlerini geride bırakmıştı lakin Yağız Mert Çağlayan'ın gözlerindeki ateş, o pasajı küle çeviren gaz patlamasından çok daha harlıydı.
Arka koltukta, tepedeki zayıf, sarı lambanın altında matbaadaki masadan, patlamaya saniyeler kala çekip aldığı kâğıdı inceliyordu.
Bora, sabırsızlıkla öne doğru eğildi.
"Kimin ismi yazıyor komiserim? Hedef kimmiş? Meraktan çatlayacağım şimdi. Söylesenize Allah aşkına!"
Yağız'ın gözleri daktiloyla basılmış isme kilitlendi.
Kâğıtta büyük, siyah ve kusursuz harflerle tek bir isim yazıyordu.
E C E
"Ece mi?" dedi Toprak, direksiyonu sıkarken aynadan dehşetle Yağız'a bakarak. "Komiserim kız şu an Karargah'ta siber odada! Güvenlik var gerçi ama Simsar içeri sızdıysa onu masasında avlarlar! Hemen Fırat'ı aramamız lazım, onu korumaya aldırsın!"
Toprak bir eliyle telefonuna uzanırken, Yağız onun bileğini kavrayıp durdurdu.
"Hayır Toprak. Kimseyi aramayacaksın."
"Nasıl aramayacağım komiserim? Kız hedefte diyorum!"
"Hedefte falan değil." dedi Yağız, sesindeki dondurucu sakinlikle. Gözlerini kâğıttan ayırmadı. "Kâğıda iyi bakın. Mürekkebin parlaklığına ve dağılımına özellikle."
Bora kâğıda yaklaştı.
"Ne var mürekkepte Komiserim? Vallaha dedektiflik geçmişim yok anlamıyorum. Kusura bakmayın. Siz anladıysanız ki öyle görünüyor açıklayın lütfen."
"Matlaşmış. Kurumuş," dedi Yağız, kâğıdı parmaklarının arasında hafifçe bükerek. "Eğer içerideki o sahte kurgu tıkır tıkır işliyor olsaydı, ses kaydından duyduğumuz daktilo tıkırtıları kâğıda az önce basılmış olmalıydı. Mürekkep ıslak olmalıydı yani. Ama bu kâğıt buraya saatler önce, sırf biz oraya geldiğimizde bulalım diye yerleştirilmiş. Hala anlamadınız mı?"
Toprak afalladı.
"O kısmı anladım. Ama hala bunun Ece'yi kurtarmaları için aramamamla ne alakası var anlamadım."
"Simsar bizimle satranç oynuyor," dedi Yağız, dudaklarının kenarı alaycı bir şekilde yukarı kıvrılırken. "Ve şahı mat etmek için bazen piyonu feda etmeniz gerekir. Bize Ece'nin ismini verdi. Neden?"
"Neden?" Dedi Bora büyük bir merakla.
"Çünkü Karargah'a, yoğun bir şekilde korunan binaya karşı paniğe kapılıp koşmamızı istiyor. Biz telaşla Karargah'a yığılırken, asıl büyük ve tamamen korumasız olan hedefimizi vuracak da ondan!"
Bora'nın kanı çekildi. İhtimal hesapları zihninde hızla döndü. Ve korkuyla irkildi. "Bizi Balat'a çekti... Ece ve Fırat Karargah'ta. Timin geri kalanı da. Selin'i lojmana bıraktım, kapıya da ikisi kadın üç memur diktim koruma adına. Dikkat çekmemek için evde kalıyorlar hatta..."
Bora'nın gözleri fal taşı gibi açıldı. Nefesi boğazında düğümlendi.
"Ama... Ama hastane..." diye kekeledi. "Gökçe Komiser... Hastanede tek başına!"
"Evet, evet işte bu! Aferin Bora." dedi Yağız dümdüz bir sesle. Kâğıdı ters çevirdi.
"Komiserim delirdin mi sen!" diye kükredi Toprak, panelvanın gazına aniden köklerken. "Eğer asıl hedef Gökçe Komiser'se bu daha büyük bir felaket! Ece karargahta. Bin küsür adamın içinde. Köstebekle aynı yerde de olsa güvende. Ya Gökçe Komiser? Hastane polisi dışında kimse yok. Ki onlar da kendi odalarında. Gökçe Komiser açığa alındığı için resmi polis koruması da kapıdan çekildiyse, orası artık açık hedef demektir! Biz korumaya gidelim desem... Yetişemeyiz, hastaneye en az yirmi dakika yolumuz var!"
"Sakin ol Toprak. Hız falan da yapma. Çek ayağını gazdan. Kaza bela çıkarma başımıza." dedi Yağız, elini yavaşça deri ceketinin cebine atıp küçük, siyah bir marangoz kurşun kalemi çıkarırken.
"Nasıl sakin olalım Komiserim? Siz iyi misiniz ya!" Bora neredeyse saçlarını yolacaktı. "Adamlar Gökçe Komiserimizi resmen öldürmeye gidiyor siz burada oturmuş sakin sakin kalem açıyorsunuz komiserim!"
"Simsar, o sahte notu basarken bir acemi hatası daha yaptı." dedi Yağız, Bora'nın paniğini zerre kadar umursamadan. Kâğıdı dizinin üzerindeki düz dosyaya yasladı. "Dedim ya size daha önceki görev yerimde karşılaştım bu cihazlarla. Uzun soluklu derin bir operasyondu. Kurdu oldum artık bu makinelerin. Eski tip daktilolarda, kâğıdı saran siyah kauçuk bir silindir vardır. Eğer daktilonun şeridini çıkarıp doğrudan kâğıtsız bir şekilde silindire basarsanız veya ince bir kâğıtla sert tuşlarsanız, harflerin çelik uçları o kauçuk silindirde iz bırakır. Ve bir sonraki temiz kâğıdı taktığınızda..."
Yağız, elindeki kurşun kalemi yan tutarak kâğıdın boş olan alt kısmına hafif ve ritmik hareketlerle sürtmeye başladı. Kalemin grafiti kâğıdın yüzeyini boyadıkça, kâğıdın arkasında görünmez olan, ancak silindirin baskısıyla kâğıda kazınmış o kabartma izler ters bir şekilde belirmeye başladı. "İşte böyle olur." Deyip sırttı.
Beyaz boşluklar halinde ortaya çıkan harflere baktı ardından.
"Satrancı iyi oynuyor olabilir..." diye mırıldandı, beliren yazıları okurken. "...Ama polisiye dünyasına hakim olmadığı kesin."
Toprak dikiz aynasından olanları gördüğünde ağzı açık kaldı.
"Ne yazıyor orada Komiserim?"
Yağız, tersten çıkan harfleri zihninde saniyeler içinde düzlüğe çevirdi.
"HEDEF YANKI. 3. KAT. YOĞUN BAKIM. 02:00."
Yağız saatine baktı.
Akrep ve yelkovan 01:50'yi gösteriyordu.
"On dakikaları var!" diye bağırdı Bora. "Yetişemeyiz komiserim! Gökçe Komiserin yanında silahı bile yok! Ne yapacağız?"
Yağız dondurucu ve bir o kadar da tehlikeli tebessümüyle arkasına yaslandı.
"Kim demiş silahı yok diye?"
Bora ve Toprak aynı anda donup kaldılar.
"Nasıl yani?"
"Hepsi plan dahilindeydi. Rakininin hamlesini önceden tahmin etmek budur işte." dedi Yağız, gözlerindeki gurur ve kararlılıkla. "Bırakın onu savunmasız sansınlar. Gerçi yastığının altına bıraktığım silah olmasa da tırnakları ve yumruklarıyla yine de haklarından gelirdi ya! Bu seferlik yaralı olmasından kaynaklı kıyak geçtik diyelim..."
Toprak yutkundu. Tüyleri diken diken olmuştu.
"Yani... Simsar'ın oraya adam göndereceğini..."
"Biliyorduk." diye tamamladı Yağız.
"Matbaanın tuzak olduğunu, bizi dışarı çekip hastaneyi savunmasız bırakacaklarını tahmin ettik. Lojmana geçmeden önce konuştuk hepsini onunla. Planımızı yaptık. Her şeyden haberdar. Merak etmeyin. Simsar bizi avladığını sanıyor. Oysa biz, onu Karargah'tan, sokaklardan ve matbaalardan çıkarıp en savunmasız kalemiz sandıkları hastane odasına çektik. Kedinin fareyle oynaması bitti beyler. Fare zehirliydi."
...
(Aynı Dakikalarda - Karargah Hastanesi 3. Kat. Yazarın Anlatımıyla.)
Saat tam 01:58'i gösteriyordu.
Hastane koridoru, gecenin ölü sessizliğine gömülmüştü.
Gökçe Hilal Aladağlı artık açığa alınan bir memur olduğu için kapısındaki resmi polis nöbetçileri çoktan geri çekilmişti.
Aniden, 3. katın tavanındaki florasan lambalar cızırdadı ve bütün koridorun ışıkları bir saniyede kesildi.
Sadece acil çıkış tabelalarının o kan kırmızısı loş ışığı kaldı geriye.
Asansörün merdiven boşluğundan sessizce çıkan, tepeden tırnağa siyah giyinmiş, yüzleri kar maskeli iki tetikçi koridorda belirdi.
Ellerinde susturucu takılmış, profesyonel suikast silahları vardı.
Sessiz, kauçuk tabanlı ayakkabılarıyla Hilal'in odasına doğru ilerlediler.
Etrafta ne bir hemşire ne de bir nöbetçi vardı.
Plan kusursuz işliyordu.
Hedefleri rozetsiz, korumasız ve yaralı bir kadındı.
Sadece uyuyan bir bedene iki el ateş edip çıkacaklardı.
Bu Sancak'a indirilen ilk hamle olacaktı.
Kapının kolunu yavaşça, sıfır sesle aşağı indirdiler.
Oda zifiri karanlıktı.
Sadece pencereden sızan cılız sokak lambasının ışığı, yatağın üzerindeki hafif kabarık, battaniyenin altındaki silüeti aydınlatıyordu.
Monitörden ritmik kalp atış sesleri geliyordu.
İki tetikçi birbirine başıyla onay verdi. Adımlarını yatağa doğru hızlandırdılar.
Silahlarını yatağın üzerindeki silüetin tam göğüs hizasına doğrulttular.
Susturucudan çıkan üç el ateş, yatağın ortasındaki kabartıyı delip geçti.
Tetikçilerden biri, işi bitirmenin verdiği rahatlıkla yatağın yanına gelip hedefin öldüğünden emin olmak için battaniyeyi hızla geriye doğru çekti.
Ve o an, kanları damarlarında dondu.
Battaniyenin altında kimse yoktu.
Sadece bir araya getirilip insan silüeti verilmiş yastıklar vardı.
Kalp monitörünün sesi ise gerçek bir cihaza değil, yastığın altına konmuş ve Bluetooth hoparlörden çalınan bir ses kaydına aitti
Tetikçiler ne olduğunu anlamak için arkalarını döndükleri an odanın en karanlık köşesinden buz gibi, dondurucu ve metalik bir ses yükseldi.
Bu, mermiyi namluya süren bir silahın horoz sesiydi.
"Patronunuza söyleyin..."
İki tetikçi dehşetle sesin geldiği köşeye döndü.
Gökçe Hilal Aladağlı, hastane önlüğünü üzerinde odanın köşesindeki tekli koltukta oturuyordu.
Sol eliyle yaralı göğsünü hafifçe destekliyor olsa da, sağ eliyle kavradığı Yağız'ın ağır, ruhsatsız tabancasını onlara doğrultmuştu.
"Gökçe Komiser açığa alınmaz." dedi dudaklarındaki kışkırtıcı tebessümle. "...açığa alır."
Susturucusu takılı silahlardan çıkan iki mermi hedefini şaşmadı.
Tetikçiler, silahlarını bile kaldıramadan biri alnına diğeri kalbine yediği o kusursuz atışlarla acı içinde çığlık atarak odanın zeminine yığıldılar.
Hilal, yarasının sızlamasına aldırmadan ağır ve kendinden emin adımlarla koltuktan kalktı.
Yerde kıvranan tetikçilerin silahlarını ayağıyla tekmeleyip uzağa attı.
Eğildi ve adamlardan birinin kulağındaki telsiz kulaklığı çekip kendi kulağına taktı.
Kulaklığın diğer ucunda, operasyonun başarılı olup olmadığını dinleyen Simsar'ın teknik oda çalışanlarının boğuk nefesleri
vardı.
Hilal, Yağız'ın silahının namlusunu yerde yatan adamlardan hala can çekişeninin şakağına bastırırken, kulaklığın mikrofonuna doğru fısıldadı.
"Küçük oyunun şimdilik sona erdi Simsar. Sivil hayata hoş bulduk. Bizden sana tavsiye... Kilitlediğin hayatlarımızın anahtarlarına iyi sahip çık. Çünkü o kapıları üstünüze yıkmaya son gaz geliyoruz."
Odanın içine çöken barut kokusu, hastanenin o alışıldık, genzi yakan dezenfektan kokusunu saniyeler içinde yutmuştu.
Yerde, aldıkları kusursuz mermilerle biri kanlar içinde kıvranan ve acıdan inleyen diğeri ise çoktan son nefesini vermiş iki kiralık katil vardı.
Hilal, kulağından çıkardığı o küçük siyah telsiz kulaklığını yere, adamların tam ortasına doğru fırlattı.
Gözlerinde zerre kadar acıma, zerre kadar tereddüt yoktu.
Sağ elinde sımsıkı kavradığı ağır, ruhsatsız tabancanın namlusundan hâlâ ince, gri bir duman tütüyordu.
Tam o saniyede, koridorun sonundan yankılanan tok, hızlı ve sert ayak sesleri duyuldu.
Asansörleri beklemeyip merdivenleri üçer beşer atlayarak yukarı fırlayan üç karaltı, koridordaki dondurucu karanlığı yararak 7 numaralı odanın kapısına ulaştı.
Kapı, büyük bir gürültüyle, adeta menteşelerinden sökülürcesine geriye doğru itildi.
İçeriye ilk dalan kişi Yağız Mert'ti.
Elleri silahında, göğsü aldığı şiddetli nefeslerle körük gibi inip kalkıyor, gözlerindeki o vahşi yeşil ateş adeta odanın içini aydınlatıyordu.
Hemen arkasından namlularını odaya doğrultarak Toprak ve Bora içeri daldı.
Üç adam, odanın ortasındaki manzarayı gördüklerinde oldukları yerde, adeta zamana çivilenmiş gibi donakaldılar.
Ne dağılmış bir yatak, ne de savunmasız bir kurban vardı.
Yerde iki seksen uzanan işi bitmiş tetikçiler ve köşede, dimdik ayakta duran, namlusunu hâlâ adamlara doğru tutan Gökçe Komiser vardı.
Hilal, kapıdan içeri dalan nefes nefese kalmış ekibi gördüğünde, dudaklarının kenarına asi bir tebessüm yerleştirdi.
"Geç kaldınız beyler. Ben buraları çoktan temizledim."
Bora'nın silahı tutan elleri usulca aşağı indi. Ağzı bir karış açık, yerdeki adamlara ve köşedeki Hilal'e bakıyordu.
"Oha ya..." diye mırıldandı, şaşkınlıktan kendi sesini bile tanıyamayarak. "Abi... Yankı falan değil bu bildiğin terminatör mübarek! Biz kimi kurtarmaya geldik, acaba? Yemin ediyorum kadın yaralı olduğu halde aldırmamış adamları yere çivilemiş!"
Toprak Komiser, yüzünde kocaman, gururlu bir sırıtışla silahının emniyetini kapattı. Ağır adımlarla yerdeki adamların yanına gidip ikisinin de yakasından tuttu, yüzükoyun çevirip ellerini plastik kelepçeyle birbirlerine sımsıkı bağladı.
"Sancak'ın aslanı yattığı yerden bile avlanır demiştik." dedi Toprak, adamların belindeki silahları tekmeleyerek uzağa atarken. "Kendi çöplüğüne yanlış adam
yollamış Simsar."
Yağız Mert ise olduğu yerden milim kıpırdayamıyordu. Silahını yavaşça kılıfına yerleştirdi. Gözleri, köşede duran kadının üzerinde milim milim gezindi.
Yaşadığını, nefes aldığını, o çelik gibi iradesiyle dimdik ayakta durduğunu gördüğü o an omuzlarındaki tonlarca ağırlıktaki stres, ölüm korkusu ve kaybetme paniği bir saniyede buharlaşıp uçtu.
Yutkundu.
Boğazındaki kuru ve sert düğüm çözüldü.
Ağır adımlarla, sanki bir rüyaya yürüyormuş gibi Hilal'e doğru yaklaştı.
Hilal, Yağız'ın ona doğru geldiğini gördüğünde, kanında dolaşan o vahşi adrenalin yavaş yavaş çekilmeye başladı.
Eli titredi, elindeki silahı usulca aşağı indirdi. Göğsündeki dikişler, ani hareketlerinin bedelini ödetmek istercesine şiddetle sızlamaya başladı. Acıyla yüzünü buruşturup hafifçe sendeledi.
Yağız, son iki adımı adeta uçarak attı.
Düşmesine fırsat vermeden, kollarını onun beline ve omuzlarına sımsıkı doladı. Onu incitmemek için insanüstü bir çaba harcıyor ama bir yandan da onu bir daha hiç bırakmamak istercesine kendine bastırıyordu.
Hilal'in elindeki silah yere, halının üzerine tok bir sesle düştü. İki eliyle Yağız'ın omuzlarına tutundu ve destek alarak kendine geldi. Bu kadar aksiyon bünyesine fazla gelmişti.
"Biliyordum..." diye fısıldadı Yağız.
Sesi titriyordu.
"Silahı yastığının altına bıraktığımda, o şerefsizlerin buraya geldikleri güne lanet okuyacaklarını biliyordum. Sen muazzamsın Aladağlı... Mükemmel bir delisin."
Hilal, hafifçe gülümsedi.
"Kim acaba deli? Silahın çok ağırdı. Nasıl taşıyorsun onu sen? Bir kere onunla kıvrak haraket edemezsin. Neyse yine de iş gördü. Sonuçta kullanan benim gibi bir profesyonel."
"Yarana bir şey oldu mu?" diye sordu, Yağız dediklerine aldırmadan. "Acı çekiyorsun. Kanaman falan var mı? Canın çok yanıyor mu?"
"İyiyim." dedi Hilal, başını iki yana sallayarak. Sonra bakışlarını yerde yatan ve Toprak'ın paketlediği adamlara çevirdi. Dudakları tehlikeli bir şekilde yukarı kıvrıldı. "Asıl canı yananlar, efendilerine başarısızlık haberi verecek halleri bile kalmayan bu iki hamamböceği."
Bora, yerdeki adamlardan birinin kulağındaki kırık kulaklığı ayağının ucuyla ezdi.
"Abi ben hâlâ şoktayım ya. Biz kan ter içinde ta Balat'tan buraya yetişelim diye ralli yapalım, komiserim burada adamları hastane odasında yaraları yaralı kendi başına ipe dizsin! Resmen şov!"
"Toprak!" dedi Yağız, gözlerini Hilal'den ayırmadan, sesindeki o mutlak lider tonuyla. "Gürkan Başkomiser'e şifreli hattan mesaj geç. Bu süreçte güvenebileceğimiz tek kişi o. Adamları hastanenin arka kapısından sivil bir araçla alıp temizlesinler. Bu operasyondan onun dışında kimsenin özellikle de Turgut Müdür'ün haberi olmayacak."
"Anlaşıldı komiserim." dedi Toprak, adamları yerden ensesinden tutup kaldırırken. "Sivildeki ilk paket servisimizi yapıyoruz o zaman."
Yağız, Hilal'in kolundan tutarak onu yavaşça, dikkatlice yatağına doğru yönlendirdi.
"Hadi, sen de yat dinlen artık. Bu gecelik bu kadar aksiyon ve kahramanlık yeter."
Hilal yatağın kenarına oturdu ama uzanmadı. Bakışları Yağız'ın belindeki boşluğa, sonra da yerde duran silaha kaydı.
"Rozetlerimizi aldılar." dedi, sesi odanın içindeki barut kokusuna karışırken. Başını kaldırıp, Toprak'a, Bora'ya ve karşısında dikilen Yağız'a baktı.
"Ama unuttukları bir şey var. Biz o yeminleri yakamızdaki metale değil, bu vatana ettik."
Yağız Mert, yerde duran tabancasını eğilip aldı. Şarjörünü kontrol edip belindeki kılıfa yerleştirdi. Ceketinin yakalarını düzeltti.
"Bitti..." dedi, odadaki herkese tek tek bakarak. "Resmi mesaimiz resmen bitti."
Gözleri yeniden Hilal'in kehribarlarıyla buluştu.
"Sivil hayatımızın ilk gecesi, vatana millete hayırlı olsun!"
Ve o gece, Karargah Hastanesi'nin 3. katındaki odada üniformalarını masada bırakmış ama ciğerlerini, cesaretlerini ve zekâlarını yanlarına almış dört gölge, İstanbul'u yerinden oynatacak devasa bir yeraltı savaşının ilk büyük zaferini mühürlemişti.
Simsar'ın kurduğu oyun tahtası, kendi piyonlarının kanıyla kirlenmişti.
Kral henüz devrilmemişti belki ama şahı çekenler, artık kurallara bağlı oynayan polisler değil kaybedecek hiçbir şeyi olmayan vahşi gölgelerdi.
..
İnsan ne zaman ölür?
Kalbi durduğunda mı?
Bedeni kara toprağın altına, o dar ve soğuk çukura girdiğinde mi?
Hayır...
İnsan; uğruna yandığı doğruların birer yalana, sırtını yasladığı dağların koca bir enkaza dönüştüğünü gördüğü an ölür.
Peki insan bir gecede iki kez ölür mü?
Ölür.
Ben öldüm.
Yirmi iki yaşındaydım.
Akademiden yeni mezun olmuş, dünyanın en mutlu, en yenilmez kadınıydım.
Üzerimde bembeyaz bir elbise, kalbimde dünyaları sığdırabileceğim kadar koca bir sevda vardı.
Mezuniyet balosunun o ışıklı, müzik dolu salonunda geçirdiğim gecenin ardından gittiğim rüyalar alemi kadar güzel o iskelede, sevdiğim adamın bana uzatacağı yüzüğü, "Bir ömür benimle omuz omuza, aynı meslekte yaşar mısın?" sorusunu bekliyordum.
Ama o gece o iskelede bana uzatılan bir yüzük değil boynuma geçirilen yağlı bir urgan oldu.
Sevdiğim adam beni terk etti.
Hiçbir açıklama yapmadan, gözlerimin içine baka baka, "Bitti" deyip beni o dondurucu iskelede, çamurların içinde yapayalnız bırakıp gitti.
O gece sadece kalbim kırılmadı benim.
O gece benim gençliğim, kadınlığım, geleceğe dair kurduğum bütün umutlarım o lanet olası iskelenin çamurunda boğularak can verdi.
Eğer o günkü enkazın altından sağ çıkabildiysem, delirmeden nefes almaya devam edebildiysem, bunun tek bir sebebi vardı.
Mesleğim.
Aşkımı elimden almışlardı ama üniformam duruyordu.
Ben de o üniformaya öyle bir sarıldım ki, kumaşı derim oldu.
Taktığım rozet, kanayan kalbimin üzerine bastırdığım kurşun geçirmez bir kalkana dönüştü.
"Gökçe Komiser" oldum.
Gündüzleri suçluların, geceleri kendi anılarımın peşine düşüp hiç durmadan koştum.
Mesleğime adandım.
Çünkü eğer bir an bile durursam, o iskeledeki terk edilmiş kız çocuğunun acısıyla yüzleşir ve paramparça olurdum.
Aileme ve mermerden ördüğüm duvarlarımın arkasındaki adalet kavgama tutunarak hayatta kaldım ben.
Oysa şimdi...
Turgut Müdür'ün Ankara'dan aldığı o lanet olası emirle, rozetim omuzlarımdan sökülüp alındığında yedi yıl sonra o çamurlu iskeleye yeniden fırlatılmış gibi hissettim.
Kalkanım kırılmış, derim yüzülmüştü sanki.
Nefesimi yavaşça dışarı verdim. Odada genzi yakan ağır bir barut kokusu ve yerdeki kan izleri vardı.
"Anlaşıldı komiserim." dedi Toprak, adamları yerden ensesinden tutup kaldırırken. "Sivildeki ilk paket servisimizi yapıyoruz o zaman."
Bora ve Toprak, elleri arkadan kelepçeli, iki tetikçiyi yaka paça sürükleyerek odadan çıkardılar.
Kapı, tok bir sesle kapandı.
Odanın içinde sadece Yağız ve ben kaldık.
Aramızdaki sessizlik, varoluşunun aksine sağır ediciydi.
Ağır adımlarla bana doğru yürüdü. Gözlerinde az önceki çatışmanın adrenalini yavaş yavaş çekiliyor, yerini yorgun, karanlık bir ifadeye bırakıyordu. Aramızda bir adım mesafe kala durdu.
İkimiz de biliyorduk, şu an aynı cephede omuz omuza ateş ediyor olmamız aramızdaki yedi yıllık nefreti ve özlemi kaldırmıyordu.
Bakışları, silahı tutmaktan bembeyaz kesilmiş parmaklarıma, ardından da göğsümdeki sargıların altından sızan ince kan lekesine kaydı. Çenesi seğirdi.
"Yaran kanamış." dedi. Sesi, buz gibi bir duvarın arkasından geliyormuşçasına sert ve mesafeliydi. "Zorlama artık kendini. Yat, dinlen."
Gözlerimi ondan kaçırmadım. Namlusu hâlâ sıcak olan tabancayı usulca komodinin üzerine bıraktım.
"Benim kanayan tek yaram bu sargıların altındaki kurşun deliği değil. Alışkınım."
Gözlerindeki yeşil ormanda bir rüzgar koptu, bir şeyler yıkıldı ama dışarıya zerre kadar belli etmedi.
"Biliyorum." dedi yutkunarak. Sesi pürüzlüydü. "Biliyorum."
Ardından arkasını döndü. Kapıya doğru yürürken adımları yavaştı. Eşiğe geldiğinde durdu ama bana bakmadı. "Kapının önündeyim. Sabaha kadar. O eşikten içeri Azrail gelse, yeminim olsun ecelini benden bulur. Uyu şimdi."
Kapıyı çekip çıktı. Kilit sesini duydum.
Ve oda, kendi karanlığıyla, kendi zihnimin o boğucu duvarlarıyla baş başa kaldı.
Başımı yavaşça arkadaki yastığa yasladım.
Göğsümdeki ince sızıyla birlikte gözlerimi kapattığımda, zihnim beni acımasızca koma günlerine, o zifiri karanlığa geri götürdü.
İnsanlar komadaki birinin hiçbir şey duymadığını sanırdı.
Oysa ben o karanlıkta, üzerime atılan her bir toprak parçasının sesini işitmiştim.
Dilvin'le Yağız'ın geçen geceki konuşması...
Bütün yüzleşmeleri, benim üzerime örtülen sessiz bir kefen gibi kulaklarıma dolmuştu.
"Senin o 'takıntılı eski sevgilim' dediğin kadın... Uğruna kan ağladığın, yaşamak için tek sebebin olan kadınmış meğer."
Dilvin'in bu sözleri karanlığın içinde yankılanırken, içimde kopan fırtınayı durduramamıştım.
O kadının, benim ölüm döşeğimde, bunca zaman inandığı sahte hayatı bir kenara itip asilce çekip gidişine dilsizce şahit olmuştum.
Yağız'ın beni kendinden uzaklaştırmak için, benim içimdeki sevgiyi öldürmek için Dilvin'le kurduğu o sahte nişan yalanını duyduğumda... Nefes alamamıştım.
Dilvin'in, Yağız'ın küçük kardeşi Yade Mina'nın hayatını kurtardığını, Yağız'ın ona ömür boyu sürecek bir vefa borcuyla bağlandığını o karanlıkta öğrenmiştim.
Kızamamıştım o an Dilvin'e.
Nasıl kızabilirdim ki?
O, sadece aşık olduğu adamın yalanına inanmayı seçmişti.
Suçlu o değildi.
Suçlu, bu çarkı çeviren, o koca yalanı ikimizin de boynuna geçiren adamın ta kendisiydi.
Mert, yedi yıl boyunca kalbinde beni taşırken, gözlerinin içine baka baka kadının elini tutmuş, bana ise koca bir yalan miras bırakıp, koca bir tiyatroyu izlettirmişti o gece.
"Nefret etmek kolaymış. Asıl zor olan, seni hâlâ unutamamış olduğumu kabul etmekmiş" derken başucumda nasıl darmadağın olduğunu hissetmiştim o zifiri uykumda.
Yedi yıldır benden nefret ettiğini zannettiğim adam meğer yedi yıl boyunca bir an bile eksiltmeden taşımış beni kalbinde.
Ama...
Bu onu affetmeme yeter miydi?
Dilvin'e, Karan'a, bana bunca yıl yalan söylemesi, kardeşinin can borcunu ödemek için kendi hayatını yakması...
Benim o gece iskelede, gelinlik hayalleri kuran masum kalbimi katletmesini haklı çıkarır mıydı?
Gözümden süzülen bir damla yaş, yanağımı yakarak yastığıma damladı.
Bizim hesabımız henüz kapanmamıştı.
Biz henüz yüzleşmemiştik.
Şu an aynı düşmana kurşun sıkıyor olmamız, aramızdaki kanlı geçmişi temize çekmiyordu.
Gözlerimi açtım ve bakışlarımı komodinin üzerinde duran silaha çevirdim.
Zihnim, birkaç saat öncesine, Toprak ve diğerleri odayı boşalttıktan sonra Yağız'la baş başa kaldığımız anlara gitti.
...
Toprak, Fırat, Bora ve Ece odadan çıkmış, güya evlere dağılıp saklanacağımız senaryosunu oynamak üzere kapıyı kapatmışlardı.
Odada sadece Yağız'la ikimiz kalmıştık.
Aramızda hiçbir romantizm, hiçbir duygusal zaaf yoktu o saniyelerde.
Sadece iki Özel Harekatçı, devleti için aynı cephede savaşan, birbirinin zihnini ezbere bilen iki kurttuk.
Yağız, ceketinin kendşne gönderilmiş kırmızı mühürlü zarfı çıkardı ve yatağımın ucundaki seyyar masanın üzerine bıraktı.
"Ece mühür döküm atölyelerini araştırmakla vakit kaybedecek." dedi, sesi fısıltıdan farksız ama son derece keskindi. Parmağıyla mührün oval sol kenarını işaret etti. "Bu kalıbı basan kişi solak. Cağaloğlu'ndaki Şeref Usta'nın eski matbaası. Toprak ve Bora ile oraya gideceğiz."
Yattığım yerden hafifçe doğruldum, yaramın sızlamasını zerre umursamadan masadaki zarfa baktım. Dudaklarımda alaycı bir tebessüm belirdi.
"Simsar gibi paranoyak bir adam, parmak izini bile silerken kapımıza adres tarifi gibi kırmızı mühürlü bir yönlendirme levhası bırakmaz Emirdağlı." dedim, gözlerimi onun zekayla parlayan gözlerine dikerek. "Bu bir illüzyon. Hedef saptırıyor olmalı."
"Biliyorum." dedi Yağız, dudakları koca bir gururla kıvrılırken. Yatağımın kenarına yaklaştı. "Kusursuz bir satranç oynamaya çalışıyor. Bizi Karargah'tan ve güvenli alanlardan çıkarıp kör bir noktaya, o matbaaya çekmek istiyor."
"Benim yatağa bağlı, korumasız ve en önemlisi açığa alınmış rozetsiz bir polis olmam..." dedim, planın asıl can alıcı noktasını masaya yatırarak. "...Onun iştahını kabartacaktır. O matbaaya gitmek zorundasınız. Oyununu yuttuğunuzu, kontrolü kaybettiğinizi sanmalı. Dışarıdaki av köpekleri sizi takip etmeli."
Yağız başını usulca salladı.
"Biz Balat'a giderken, o asıl hedefi vurmak için buraya, en savunmasız olduğunu düşündüğü yere, sana yönlendirecektir adamlarını." dedi.
Ceketinin iç cebine elini attı ve ruhsatsız yedek tabancasını çıkardı. Tereddüt bile etmeden silahı yastığımın altına, sağ elimin rahatlıkla ulaşabileceği bir noktaya itti.
"Beni yem mi yapıyorsun Gölge?" diye sordum, kaşlarımı hafifçe kaldırarak. İçimde zerre kadar korku yoktu, sadece meydan okuma vardı.
"Seni yem yapmıyorum..." dedi, üzerime doğru hafifçe eğilirken. Gözleri, doğrudan ruhuma, içimdeki o yenilmez savaşçıya bakıyordu. "Seni Azrail yapıyorum."
Gözlerimi onun yeşillerine diktim. Bir süre birbirimizde takılı kaldı bakışlarımız.
"Namluya mermi sürülü." diye fısıldadı, nefesi yüzüme çarparken. "Şarjör tam dolu. Emniyeti açık. Biz matbaadayken... Hastanenin şalterlerini indirecekler. Karanlıkta vurabilir misin?"
Dudaklarımda, onun o acımasız gülüşüne eşdeğer bir tebessüm belirmişti.
"Ben karanlığın ta kendisiyim." dedim. "Işıkları kapattığımda, yatağın ortasına yastıklardan bir silüet yapacağım. O içeri girecek olan çakallara, rozetimi masaya bıraksam da tırnaklarımı kimsenin sökemeyeceğini bizzat göstereceğim."
Başını usulca salladı.
"Kısacası onları zevkle bekliyor olacağım." diye fısıldadım.
Ve arkasını dönüp odadan çıkıp gitti.
...
Bakışlarımı komodindeki silahtan çekip yeniden hastane odasının tavanına diktim.
Göğsümdeki yara sızlıyor, günlerin verdiği o tarifsiz ağırlık bedenimi uyku için yalvartıyordu.
Ama zihnim, Karargah'ın en dipsiz ve karanlık dehlizlerinde fink atmaya devam ediyordu.
Simsar'ın adamlarını indirmiştik.
O siyah zarfı ona yutturmuş, kendi kazdığı kuyuya onu itmiştik.
Biz sivil olarak sahadaydık ve bu savaş asıl şimdi, bizim kurallarımızla, bizim zekamızla yeniden başlıyordu.
Ve ben...
Sadece Simsar'la değil, kapının hemen ardında nöbet tutan o adamla da büyük bir savaşın eşiğindeydim.
Yüzleşecektik.
Ama bu gece değil.
Derin, sarsak bir nefes aldım.
Göz kapaklarım yavaşça kapanırken, içimde ne bir huzur ne de bir rahatlama vardı.
Sadece, pusuya yatmış yaralı bir kurdun, şafağı bekleyen ölümcül sessizliği...
Çünkü biliyordum, dışarıda benim için dünyayı yakmaya yemin etmiş zeki ve acımasız bir adam, kapımın eşiğinde nöbet tutuyordu.
Ve ben yedi yıl sonra ilk defa...
Üşümüyordum.
...
(Günümüz - Karargah Lojmanları / Yazar'ın Anlatımıyla.)
Sancak Timi'nin serseri mayını Bora için hayat, durağanlığın ve sessizliğin olduğu her yerde tam bir Çin işkencesiydi.
Alt kattaki erkekler evinin darmadağınık salonunda, L koltuğa kafası aşağı sarkacak şekilde ters uzanmış, elindeki televizyon kumandasını havaya atıp tutuyordu.
Evde koca bir sessizlik hakimdi.
Ne Volkan'ın genzi yakan ağır parfümleri, ne Yiğit'in uykulu mızmızlanmaları, ne Fırat'ın çamaşır suyu kokan temizlik krizleri, ne İlker'in söylenmeleri, ne de Toprak Komiser'in babacan fırçaları vardı.
Karargah'taki hummalı operasyon süreci yüzünden bekar evi adeta bir hayalet kasabaya dönmüştü.
"Sıkıntıdan şimdi şuracığa dan diye patlayacağım yemin ederim C4 misali..."
diye homurdandı Bora, kumandayı havada son bir kez yakalayıp koltuğa fırlatarak. Kendi kendine oflaya puflaya doğruldu. Ayaklarını sehpaya uzattı.
Normalde açığa alınmış bir polis olarak bu boş vakti uyuyarak, dinlenerek ya da oyun oynayarak geçirmesi gerekirdi.
Ama damarlarındaki hiperaktif kan, durduğu yerde fokurduyordu.
Bakışları tavana kaydı anlık. Dudaklarının kenarında istemsiz, yaramaz ve serseri bir tebessüm belirdi.
"Kraliçe'm de saatlerdir yukarıda tek başına..." diye mırıldandı.
Selin hastaneden yeni taburcu olmuştu. Üstelik kızlar evinde o da tıpkı Bora gibi yapayalnızdı. Ece Karargah'ta görev başındaydı, Hilal ise hastanedeydi.
"Kızcağız, şimdi yaralı haliyle koca evde bir bardak su bile dolduramaz kendine. Yazık." diyerek yalandan bir vicdan azabına büründü.
Oysa asıl derdinin su doldurmak değil, Selin'in çatık kaşlarını, ona sinirlenişini ve o deli dolu hallerini özlemek olduğunu kendi bile itiraf edemiyordu.
Anında ayağa fırladı. Ceketini düzeltip, elini saçlarından geçirdi ve merdivenleri ikişer üçer atlayarak üst kata, kızların dairesine doğru tırmandı.
Aynı dakikalarda Selin, evdeki sessizliğin ortasında kendi kendisiyle hummalı bir sinir harbi veriyordu.
Hastanenin boğucu havasından kurtulup kendi evine dönmek güzeldi elbet.
Ancak sağ elindeki tekli koltuk değneği ve hâlâ tam olarak iyileşmeyen yaraları yüzünden hareketleri fazlasıyla kısıtlanmıştı.
Mutfağa geçmiş, kendine basitçe bir çay demlemek istemişti. Ama çaydanlığı tek eliyle ocağa koymak, diğer eliyle değnekten destek almak tam bir denge oyununa dönüşmüştü.
"Lanet olsun böyle işe ya..." diye söylendi, çaydanlığın kapağını tezgaha düşürdüğünde. "İki üç mermi yedik diye düştüğümüz hallere bak. Bir çay bile demleyemiyorum doğru düzgün. İyice madara oldum."
Tam o sırada, dış kapının zili adeta alacaklı gibi, peş peşe ve son derece melodik bir ritimle çalmaya başladı.
Selin, gözlerini devirerek koltuk değneğini koltuk altına yerleştirdi ve kapıya doğru sekmeye başladı.
Bu sabırsız, saygısız ve sinir bozucu zil çalış tarzının dünyada tek bir kişiye ait olduğunu ve o kişinin de kim olduğunu adı gibi biliyordu.
Kapı deliğinden bakmaya bile gerek duymadan kilidi çevirip kapıyı sertçe açtı.
"Ne var Bora!" diye patladı anında.
Karşısında, yüzünde dünyanın en geniş, en pişkin sırıtışıyla, ellerini cebine sokmuş kapı pervazına yaslanan Bora duruyordu.
"Devletin gazisine, Sancak'ın Kraliçe'sine şükranlarımı sunmaya ve hizmetinde bulunmaya geldim ama karşılama tavrın pek bir hoşnut olunası cinsten değil ne yalan söyleyim!" dedi Bora, yalandan bir asker selamı çakarak. Gözleri Selin'i baştan aşağı taradı. Üzerindeki tozpembe bol eşofman takımıyla bile Bora'nın gözüne dünyanın en güzel kadını gibi görünüyordu.
"Eksik kalsın senin hizmetin." dedi Selin, kapıyı onun yüzüne kapatmaya çalışarak. "Hastanede başımın etini yediğin yetmedi, şimdi de evime mi dadandın? Yürü git kendi çöplüğünde oyna, uykum var benim."
Bora, kapının kapanmasına izin vermeden ayağının ucunu ustaca araya sıkıştırdı ve omuz atarak içeri süzüldü.
"Uyku muyku yok kızım! Saat kaç olmuş, açlıktan miden sırtına yapışmıştır senin." diyerek ayakkabılarını fırlattı ve doğrudan mutfağa doğru yöneldi. "Ayrıca teessüf ederim yani. Karşında İstanbul'un en tehlikeli, en yakışıklı ve en yetenekli komiseri olduğu gibi çay demleyicisi de duruyor. Rizeli olmasam da en az bir Rizeli kadar iyiyim bu çay konusunda! Geç sen bakayım salona, uzat ayacıklarını rahatça. Keyfine bak! Ben her şeyi halledeceğim. Tamam?"
Selin, koltuk değneğiyle onun peşinden mutfağa sekerek girdi.
"Ya istemiyorum çay falan! Hallediyorum ben kendi işimi. Ya Bora! Çık git Allah aşkına şu mutfaktan! Emri tekrarlatırsan yemin ediyorum vurulmuşum falan demem deşerim seni!"
Bora çoktan tezgaha geçmiş, düşen çaydanlık kapağını almış ve ocağın altını yakmıştı bile.
"Bana bak Kraliçe..." dedi, arkasını dönüp elindeki çay kaşığını Selin'e doğru sallayarak. "Senin şu an o bastonla mutfakta bir yeri dağıtmadan çay demleme ihtimalin, benim herhangi bir bombayı imha edememe ihtimalimden daha düşük. O yüzden itiraz etmeyi ve katil civcivler gibi tehdit savurmayı bırak da geç otur şuraya. Madem salona gitmiyorsun en azından sandalyeye falan otur. Yorulma."
"Ona baston denmez bir kere koltuk değneği denir geri zekalı!" diye yükseldi sinirle Selin aniden. "Ayrıca ben muhtaç değilim sana. Ver şunu bana!"
Selin, inatla Bora'nın elindeki çay kutusunu almaya çalışırken, koltuk değneği mutfağın ıslak zemininde hafifçe kaydı. Dengesini kaybedip geriye doğru sendelediğinde dudaklarından ufak bir çığlık kaçtı.
Ancak düşmedi.
Bora, elindeki çay kutusunu tezgaha fırlattığı gibi tek bir çevik hamleyle Selin'in belini kavradı ve onu kendine doğru çekti.
Selin'in nefesi, Bora'nın göğsüne çarptığında mutfağın içindeki o gürültülü ve didişmeli atmosfer saniyeler içinde bıçak gibi kesildi.
İkisi de taş kesilmişti.
Selin'in elleri, düşme refleksinin getirdiği anlık hamleyle Bora'nın omuzlarına tutunmuştu. Bora'nın elleri ise Selin'in belini sımsıkı, adeta bırakırsam kırılır dercesine nazik ama sağlam bir şekilde kavramıştı.
Göz göze geldiler.
Bora'nın serseri, sürekli alay eden gözlerindeki maske anında düşmüş yerine hastane odasında onun elini tutarken büründüğü o aşık adam gelmişti.
Aralarında sadece birkaç santimlik bir mesafe vardı. İkisinin de kalp atışları, mutfaktaki sessizliğin içinde adeta birbirine karışıyordu.
"Ben sana..." diye fısıldadı Bora. Sesi az önceki yüksek volümünden tamamen sıyrılmış, boğuk ve titrek bir hal almıştı. "...Sana demedim mi inat etme diye. Düşecektin az daha..."
Selin yutkundu. Normalde anında onu itmesi, "Bırak beni be!" diye çemkirmesi gerekirdi. Ama Bora'nın gözlerindeki o saf koruma içgüdüsü ve burnuna dolan kokusu onu olduğu yere çivilemişti.
"Düşmezdim..." diyebildi sadece, sesi inatçı ruhuna tamamen ihanet ederek oldukça cılız çıkarak. "Tutmasaydın da toparlardım ben kendimi."
Bora'nın dudaklarının kenarında, hafif, muzip ama içi titreyen bir tebessüm belirdi. Belindeki elini çekmedi. Hatta aralarındaki mesafeyi milim milim daha kapattı.
"Toparlardın elbet..." dedi fısıltıyla. "Boşuna mı diyoruz? Sen Kraliçe'sin. Kendi başına her şeyi halledersin. Ama bazen... Bazen şu bastonu bir kenara bırakıp birinin seni tutmasına izin vermen gerekir. Sırf sen düşmeyesin diye dünyayı yakacak adamlar var şu hayatta, haberin olsun."
Selin'in yanaklarına hücum eden sıcaklık kulaklarına kadar kızarmasına sebep oldu.
Bora'nın bu açık ve pervasız iltifatları karşısında savunmasız kalmaktan hem nefret ediyor hem de içten içe bayılıyordu.
Gözlerini kaçırmaya çalıştı ama Bora buna izin vermeyip bakışlarını ondan ayırmadı.
"Bırak artık beni..." dedi Selin, sesini biraz daha otoriter tutmaya çalışarak. "Ocağın altı yanıyor, çay taşacak şimdi!"
Bora, sanki hipnozdan uyanmış gibi gözlerini birkaç kez kırptı. Boğazını temizleyip hafifçe geri çekilirken, Selin'in dengede olduğundan emin olana kadar ellerini tam olarak çekmedi.
"Taşsın." dedi, ocağın altını kısarken sırıtarak. "Ortalık yangın yeriyken çaydan sebep oluşacak ufak tefek yanıklar sorun olmaz."
Selin, mutfak masasının sandalyesine otururken koltuk değneğini kenara yasladı. Kalbi hâlâ depar atıyordu sanki.
"Laf kalabalığı yapma da şu çayı doldur artık hadi." dedi, ellerini önünde bağlayarak. "Madem oda servisi dedin, hakkını ver bakalım."
Bora, ocağın başından ona dönüp asker selamı çaktı.
"Emredersiniz Kraliçe'm! Yanına da şöyle kaşarlı, sucuklu, tam sanayi tipi bir tost patlatıyorum ki, hastane yemeklerinin o tatsız tuzsuz iğrençliği tamamen silinsin midenden ve zihninden."
Selin, Bora'nın tezgâhta tost makinesiyle boğuşurken ekmeği fazla kızartıp yakmasını, sonra da çayı doldururken bardağın yarısını taşırmasını gizli bir tebessümle izledi.
O bu beceriksiz ama bir o kadar da içten adamın, sırf onun yüzünü güldürmek, onu yalnız bırakmamak için üst katta nöbet tuttuğunu çok iyi biliyordu.
"Tost makinesini bozarsan Ece seni o çaydanlığın içine sokar, bilesin. Pek kıymetlidir hanımefendinin eşyaları. Ona göre..." diyerek takıldı ona.
"Ececim Komiserime yeni bir makine alırız canım, sorun mu o da?" dedi Bora, yanan tostun kenarlarını bıçakla kazımaya çalışırken. "Yeter ki sen iste, bütün tost makinelerini feda ederim senin o bir gülüşüne."
Selin başını iki yana sallayıp gülümsedi.
Dışarıda kıyametler kopuyor, Simsar'la ölüm kalım savaşları veriliyordu.
Rozetleri sökülmüş, Bora ve diğerleri açığa alınmışlardı.
Ama o küçücük mutfakta, yanık tost kokusu ve taşıp demliğe akan çayın buğusu arasında Selin belki de ilk defa o soğuk koltuk değneğine değil, Bora'nın serseri ama bir o kadar da güvenli limanına yaslanabileceğini iliklerine kadar hissediyordu.
Sandalyeden koltuk değneği yardımıyla doğrulup tezgaha adımladı. Tezgahın üzerindeki hafif yanık, kenarları kömür karası olmuş kaşarlı sucuklu tostlar onu güldürmeye yetmişti. Çekmeceden aldığı çatalın ucuyla tostun yanık kenarını dürterken yüzünü buruşturdu.
"Sana kalsa bütün patlayıcı mühimmatını gözü kapalı kurarsın ama bir tostu yakmadan makineden almayı beceremezsin ha Serseri Mayın?" Diyerek takıldı.
"Ya kızım, ben tostlar odun ateşinde pişmiş hissi versin diye özel bir teknikle o hale getirdim. Hem sen bu sosyetik halinle, ne anlarsın ki pişirme sanatından?" dedi Bora, yaptığı diğer bir tost denemesini de makineden tabağa alırken.
Selin gözlerini devirse de dudaklarındaki ince tebessümü saklayamadı.
Mutfağın içi, eriyen kaşar peynirinin, kızaran sucuğun ve hafifçe yanan tereyağının kokusu ile doldurmuştu.
Bora, tost makinesinin başında adeta bir orkestra şefi gibi dikiliyordu. Bir eliyle makinenin kapağını bastırırken, diğer eliyle tezgaha dökülen kırıntıları topluyor ve bir yandan da keyifle mırıldanıyordu.
"Kimileri okur yazar, kimileri yanar tozar... Kimileri boşa gezer, sen benden daha güzelsin..."
En sevdiği müzik grubunun şarkısını kendi serseri tonuyla, hafif detone ama inanılmaz keyifli bir şekilde mırıldanırken, omuzlarını da şarkının ritmine uydurarak hafifçe sallıyordu.
Selin ise yeniden mutfak masasının sandalyesine oturmuş, koltuk değneğini yanına yaslamış bir halde kollarını göğsünde kavuşturmuştu.
Normalde bu manzaraya tüm ısrarlarına rağmen tahammül edemeyip onu mutfaktan tekme tokat kovması gerekirdi ama Bora'nın bu evcimen, rahat ve umursamaz hallerini izlemek inanılmaz keyif veriyordu ona.
"Ya Bora..." dedi, gözlerini kısarak. "O elindeki ekmeği tost makinesine mi bastırıyorsun, yoksa şüpheliyi asfalta yatırıp ters kelepçe mi takıyorsun belli değil. Ezdin zavallı ekmeği ezdin! Çıtır çıtır olacaktı o!"
Bora, mırıldandığı şarkıyı yarıda kesip başını omzunun üzerinden Selin'e doğru çevirdi. Yüzünde dünyanın en pişkin, en özgüvenli sırıtışı vardı.
"Kraliçe'm, sen hiç gerçek bir sanayi tostu yemedin galiba hayatında? Bunun raconu bu kızım. O ekmek makinenin demirinde iyice bir preslenecek, içindeki sucukların yağı dışarı kusacak, kaşar kenarlardan akıp o demirde hafifçe yanacak ki kıvama gelsin. Sen bana bırak, parmaklarını yiyeceksin bak söz diyorum sana."
Selin burun kıvırdı. Ve o an Bora'nın belinde takılı olan pembe puantiyeli mutfak önlüğünü yeni farketti. Kahkahasını daha fazla içinde tutamayarak hunharca gülmeye başladı.
"Ya sen ne ara taktın onu beline? Nereden buldun da taktın? Bizim evde bile takan yok? Ama itiraf ediyorum yakışmış! Cuk oturmuş hem de!" dedi alaycı bir tonda. "Şu pembe önlükle Karargah'a bir girsen, inanıyorum ki Turgut Müdür açığa alma kararını iptal edip seni doğrudan mutfak şefi yapardı. O kadar oturmuş üzerine."
"Yapar vallahi, neden yapmasın?" dedi Bora hiç alınmadan. Aksine, önlüğün eteklerinden tutup manken gibi hafifçe poz verdi. "Bende bu karizma, bu yetenek varken adam beni Emniyet Genel Müdürü bile yapar da işte, harcanıyoruz buralarda, hey yavrum hey! Ve katılıyorum sana bence de bu önlük çok yakıştı bana. Zaten pembeyi çok iyi taşıyorum ben. Çok da seviyorum."
Selin, Bora'nın bu hiçbir lafın altında ezilmeyen, her şeyi espriye vuran serseri ruhuna karşılık dudaklarını birbirine bastırarak gülmesini engellemeye çalıştı.
"Hadi hadi, laf yetiştirme de bitir işini. Midem sırtıma yapıştı beklemekten."
"Emredersiniz komiserim!"
Birkaç dakika sonra Bora, kenarları hafifçe kızarmış, tam da anlattığı gibi kaşarı erimiş koca iki sanayi tostunu ve tavşankanı demlenmiş iki bardak çayı salondaki orta sehpaya taşıdı.
Ardından geri dönüp Selin'in koluna girdi.
Selin itiraz edecek gibi olsa da Bora ona fırsat vermeden koltuk değneğini aldı ve Selin'in sağlam tarafına girerek ona salona kadar dikkatlice destek oldu.
Televizyonun karşısındaki üçlü koltuğa yan yana kuruldular. Bora kumandayı alıp haber kanallarını hızla geçti ve rastgele bir aksiyon filminin açık olduğu kanalda durdu.
İkisi de ilk birkaç dakika boyunca sadece tostlarının tadını çıkarmakla meşguldü. Çıtırdayan ekmek sesinden ve yudumlanan çay sesinden başka bir şey duyulmuyordu.
"Haklıymışsın..." dedi Selin, ağzındaki lokmayı yutarken itiraf etmenin verdiği hafif bir zorlanmayla. "Tost hiç de fena olmamış. Gayet idare eder bir durumda."
"İdare eder mi?" Bora çay bardağını sehpaya bırakıp elini kalbine koydu. "Beni şu an aha tam da buramdan acımasızca ve hoyratça vurdun Kraliçe. Hayatımda yediğim en iyi tost desene sen şuna, ne gurur yapıyorsun?"
Selin güldü. Gerçek, içten, gözlerinin içini aydınlatan bir gülüştü bu.
"Tamam be, tamam! Şımarma hemen. Ellerine sağlık çok güzel olmuş."
Bir süre sessizce filmi izlediler.
Ekranda, iki özel harekat polisinin eski, terk edilmiş bir fabrikada uyuşturucu çetesine yaptığı baskın sahnesi oynuyordu.
"Çok amatör giriyorlar ya..." diye mırıldandı Selin, gözleri ekrandaki polislerdeyken. "Öyle paldır küldür kapıdan girilmez ki be kardeşim. Kör nokta bırakıyorlar arkalarında. Acemilik!"
Bora sırıtarak ona döndü. "Bursa Narkotik'te siz daha mı iyi giriyordunuz
kapılara yoksa Selin Komiserim?"
Selin'in gözlerinde eski, hareketli günlerin anısıyla bir kıvılcım parladı. Omuz silkti.
"Bursa Narkotik'te biz kapıdan girmezdik ki kapıları yerinden söker girerdik." dedi gururla. "Çingene mahallelerine, o daracık, güneş görmeyen arka sokaklara dalardık hep. Oranın raconu Karargah'taki gibi takım elbiseli operasyonlara benzemezdi hiç. Nerede pis iş varoş uçmuş kaçmış hücre evi var. Biz oradaydık."
"Düşünüyorum bazen de..." dedi Bora, dirseğini koltuğun sırtlığına dayayıp tamamen Selin'e dönerek. Onu dinlemek, televizyondaki filmden bin kat daha ilgi çekiciydi. "Nasıl bir polistin orada? Yine böyle herkese kök söktüren, sert bir komiser miydin yoksa?"
Selin çayından bir yudum aldı, yüzünde nostaljik bir tebessüm belirdi.
"İlk atandığımda çömezdim tabii. Yirmi iki yaşındaydım daha. Sarışın, minyon da bir tipim diye kimse beni sahaya sürmek istemezdi başta. 'Sen masa başında evrak yap' derlerdi. Ayak işlerine sürerlerdi. 'Keşke narkotiğe değil de trafik şubeye gitseydim. Güneş altında ceza yazmak bile daha iyidir' diye sızlanırdım hep hatta. O kadar sinirlenmiştim ki yaptıkları haksızlığa. Bir gün büyük bir uyuşturucu operasyonu için üniversite öğrencisi kılığında sivil bir polise ihtiyaçları oldu. Gittim amirin kapısına dikildim. 'Ben yaparım' diye."
Bora'nın kaşları hafifçe havaya kalktı.
"Yaptın mı peki?"
"Yaptım tabii." dedi Selin, gözleri parlayarak. "Sırtıma bir okul çantası taktılar, elime iki kitap verdiler. Çete liderinin torbacılarından birine yaklaştım kafede. Adam beni gerçekten de vize stresi çeken, masum bir öğrenci sandı. Malları bana uzattığı saniye, elimdeki kalın anatomi kitabını adamın suratına öyle bir çarptım ki, burnu kırıldı herifin. Sonra da ters kelepçeyi takıp amirin önüne attım. O günden sonra birdaha bensiz tek bir operasyona bile gitmediler."
Bora katıla katıla gülmeye başladı. O kadar içten gülüyordu ki, koltuk sarsılıyordu.
"Anatomi kitabıyla adamın burnunu kırmak mı? Demek ki senin bu psikopat damarın hep varmış! Özel harekat getirisi değil. Efsanesin!"
Selin de kahkahasına eşlik etti. "Sen sanki çok normalmişsindir de bana laf atıyorsun. Çanakkale'deki Özel Harekat ekibinde çalışırken çok mu masum, çok mu kuralcıydın sanki? Sen eminim ki akademinin duvarlarından gizlice atlayan o serseri tiplerdenmişsindir. Ekibin maskotu. Sürekli ceza yiyen maskotu..."
Bora gülüşünü yavaşça durdurdu, elindeki yarım kalan tostu sehpaya bıraktı ve arkasına yaslandı. Gözlerinde yaramaz bir parıltı vardı.
"Akademide öğrencilik zamanları duvarlardan atlamak benim uzmanlık alanımdı, doğru." diye itiraf etti, hiç saklamadan. "Yatakhanede gece yoklamalarından sonra pencereden kaçar, dışarıdaki büfeden sosisli yaptırıp geri dönerdim. Ceza nöbetleri benim ikinci evim gibiydi. Komiserler saç baş yoluyordu benim yüzümden."
"Bak, al işte! Hiç şaşırmadım." dedi Selin kıkırdayarak. "Peki o kadar disiplinsizlikle nasıl Özel Harekat'a girebildin? Hem de ilk görev yeri olarak?"
"Çünkü..." dedi Bora, omuzlarını dikleştirip göz kırparak. "...Uzmanlığım var. Bomba imha talimlerinde kimse elime su dökemezdi. Eğitim sahasında isterse on tur süründürsünler, düzeneğin önüne geçtiğimde bütün o serseriliğim biterdi. Ne kablo sekme payı, ne sayaç akma hızı... Gözümü kısıp en doğrusunu kesip atardım. Daha akademideyken merak salmıştım. Herkesten gizli çalışırdım. Çok sahte düzenek bozdum. En son o kadar uzmanlaştım ki kendim bomba kurup imha ettim."
"İyi de kendi kurduğun düzeneği bilirsin ki zaten. Ne anlamı var?" diye sordu Selin merakla.
"Kırmızı ışık altında filmli gözlükle kuruyordum. Kırmızı ışıkta kabloların hepsi aynı renk görünür. Hangisi hangisi bilemezsin. Ayırt etmek zordur."
"Delisin sen!" Deyip ters bir bakış attı Selin arkasına yaslanırken ama şaşkınlığı yüzünden akıyordu adeta. "Tam bir deli!"
"Deliyim tabi!" Dedi Bora gülüp. Sonra o da arkasına yaslandı. "Başka türlü nasıl baş edilir ki zaten bu yalan dünyayla!"
"Hiç arabeske bağlama valla!" Diye çıkıştı Selin. "Ama zorlu eğitimler için çıtırından bir delilik şart. Buna katılıyorum. Başka türlü dayanılmaz valla. En unutamadığın eğitim neydi mesela?"
"Kaz Dağları..." diye derin bir iç çekti Bora. "Kışın o dağlarda eğitim yapmak var ya... İnsanın ciğerleri donuyordu resmen. Ama çok efsane anılarım var orada. Bir keresinde kış tatbikatındayız. Kamuflajlıyız, ormanın derinliklerinde üç gündür siperdeyiz. Soğuktan
parmaklarımızı hissetmiyoruz valla. Telsizden 'sessizlik' emri gelmiş."
Selin dikkatle dinliyor, Bora anlattıkça onun mimiklerine odaklanıyordu.
"Ne oldu peki sonra?"
"Gece yarısı, zifiri karanlık." diye anlatmaya devam etti Bora, ellerini kullanarak olayı canlandırarak. "Ben ağacın dibinde kamuflajla yatıyorum. Bir hışırtı duydum. Yaklaşıyor, ağır ağır... Aha dedim, eğitimde sürpriz saldırı var, komutanlar bizi deniyor. Nefesimi tuttum. Karaltı tam üstüme gelirken, 'Teslim ol!' diye bağırarak ayağa bir fırladım... Benim boyum kadar bir yaban domuzuyla burun buruna geldik!"
Selin elini ağzına kapatıp gülmemek için kendini zor tuttu ama başaramadı. Sesli bir kahkaha attı.
"Ne yaptın hayvancağıza? Vurmadın inşallah?" diye sordu gülmekten gözleri yaşarırken.
"Ne yapacağım be domuza?" dedi Bora, kendi de kahkahalara boğularak. "O bana baktı, ben ona. Ayrıca hiç de 'cağız' falan değildi yani? Dinazor gibi bir şeydi. Allahtan heybetimden korktu da hönkürüp ters yöne doğru tozu dumana katarak kaçtı. Yoksa belamı bellerdi şerefisizim. Günlerce dağda dağ ayılarına benzediysem demek! Kocaman hayvan korktu kaçtı benden. Kim kimden korkuyor acaba?"
"Ha korktuğunu kabul ediyorsun yani?" Dedi Selin eğlenerek.
"O dinazorla karşı karşıya gelip sesi titremeden korkmadım diyecek bir babayiğit çıkar bakayım benim karşıma. Alnından öperim onu!" Dedi Bora.
"O kadar mı büyüktü ya?"
"Dev gibiydi dev!" Dedi Bora elleriyle tarif ederek. "Gözleri karanlıkta bir parlıyordu ki! Korkup kaçıp gitmese saldırsa, beyaz ışıktan önce gördüğüm son ve en parlak ışık olabilirdi yani!"
Selin gülmeye başladı hunharca.
"Allah seni ne yapmasın Bora ya!" Derken hala durduramıyordu gülmesini.
"Sonra ne oldu ya? O kadar bağırdın sonuçta..."
"Ne olacak? Bütün tim benim 'Teslim ol' diye bağırtıma ayaklanmıştı. Komutan geldi, 'Lan Bora kime teslim ol diyorsun oğlum, ıssız ormanın ortasında' diye fırça kaydı. Üç gün boyunca alay konusu oldum timde, 'Domuz Avcısı Bora' diye."
Selin koltukta iki büklüm olmuş, gülmekten karnına ağrılar girmişti. Bora'nın anlattığı anı, onun jest ve mimikleriyle birleşince ortaya inanılmaz komik bir tablo çıkmıştı.
"Allah seni kahretmesin Bora ya!" dedi, gözünden gelen yaşı silerek. "Yemin ederim seninle aynı birlikte olmak, operasyondan daha büyük bir sınavmış."
Bora, Selin'in bu içten, neşeli haline bakarken gülümsemesi yavaş yavaş duruldu.
Gözleri, Selin'in gülerken kısılan gözlerine, yüzündeki samimi ve doğal aydınlığa kilitlendi.
"Sen hep böyle gül be Kraliçe..." diye fısıldadı aniden. "Sen güldüğünde, yemin ederim şu dünyada arabeske bağladığım bütün dertleri unutuyorum."
Selin'in gülüşü şaşkınlıkla yavaşça solsa da dudaklarındaki tebessüm tamamen kaybolmamıştı.
Sadece bakışları yumuşadı.
Yutkundu.
Bora'nın bu beklenmedik, filtresiz iltifatları onu her seferinde hazırlıksız yakalıyordu.
Konuyu ustaca, paniklemeden ve daha yumuşak bir şekilde değiştirmeye karar verdi. Başını televizyona doğru çevirdi.
Ekranda film bitmiş, jenerik akıyordu.
"Ne tür filmleri seviyorsun?" diye sordu, konuyu dağıtmak istercesine. "Ben daha çok psikolojik gerilim ya da zihni zorlayan kurguları severim mesela. Ters köşeleri, izledikten sonra günlerce düşündüren filmleri falan."
"Hadi canım!" dedi Bora, anında. "Beni sadece vurdulu kırdılı filmler izleyen sığ bir adam mı sandın yoksa sen? Kurgu benim işim kızım. Hele favori bir filmim var, izlerken beynimin yandığını hissediyorum her seferinde. Sıkılmadan da defalarca izliyorum. Sinemadan çıktığımda iki gün boyunca sokaktaki binalar üstüme devrilecekmiş gibi gezmiştim etkisi altında kalmaktan."
Selin'in ilgisi anında çekildi. "Hangi filmmiş o ya? Ben de çok iddialıyım da o konularda, kesin izlemişimdir diye düşünüyorum."
"İzlemişsindir ya! O kadar gizli köşede kalmış bir iş değil. Kült sayılır hatta, benim nezdimde hele de!" dedi Bora, arkasına yaslanıp kendinden emin bir şekilde kollarını kavuşturarak. "Christopher Nolan'ın efsanesi. Rüya içinde rüya. Inception (Başlangıç)."
Selin'in gözleri fal taşı gibi açıldı. Dudakları hafifçe aralandı.
"Şaka yapıyorsun..." dedi fısıltıyla. "Benim... benim en sevdiğim film o! Hayatımda izlediğim en kusursuz kurgu. Sinemadan çıktığımda, bende gerçekten bir rüyanın içinde olup olmadığımı sorgulamıştım günlerce."
Bora'nın gözleri de şaşkınlıkla irileşti. Bedeni hafifçe öne doğru kaydı.
"Ciddi misin sen? Yemin et! Senin de mi favori filmin o?"
"Evet!" dedi Selin, heyecanla. İki çocuğun aynı oyuncağı sevdiğini fark etmesi gibi saf bir coşkuyla birbirlerine bakıyorlardı. "Hatta hiç unutmuyorum, film Türkiye'ye geldiği ilk gün, ilk seansa gitmiştim heyecanla. Akademideydim o zamanlar. Yaz tatiline denk geldiği için giderilmiştim İzmir'e izlemeye. Düşünsene bir film için günü birlik şehir değiştirmiştim. Ne delilik ama!"
Bora'nın yüzündeki şaşkınlık yavaş yavaş, yerini tarif edilemez bir afallamaya bıraktı. Omuzları dikleşti, gözlerini Selin'in gözlerine kilitledi.
"Dur, dur bir saniye..." dedi, elini havaya kaldırarak. "Türkiye'de vizyona girdiği ilk gün... 30 Temmuz 2010. Cuma günü."
"Evet!" dedi Selin, başını hızla sallayarak. "Cuma günüydü. Hatta öğleden sonra seansıydı. 14:30 seansı."
Bora'nın ağzı bir karış açık kaldı. Sırtını koltuktan tamamen ayırdı.
"Yok artık..." diye fısıldadı. "Ben de aynı gün, cuma günü, 14:30 seansına gittim o filme. Hem de İzmir'de. Tatile gitmiştik arkadaşlarla. Sırf bu film için hepimiz iznimizi o güne denk getirip gitmiştik hatta! Alsancak'taki bir sinemada izlemiştik."
Selin'in kalbi tekledi. Elleri dizlerinin üzerinde istemsizce birleşti.
"Ben... Ben de!" diye mırıldandı Selin, sesi titreyerek. "Ben de Alsancak'taki salonda izlemiştim. Oha ya?!"
Odanın içine çöken sessizlik, bu kez utançtan ya da gerginlikten değil kaderin görünmez ve efsunlu ağlarının üzerlerine serilmesinden kaynaklanıyordu.
İki farklı hayat, iki farklı akademi öğrencisi...
Biri kuralcı ve hırslı bir kız, diğeri okuldan kaçan serseri bir çocuk.
Yıllar önce, aynı şehrin aynı sokaklarında, aynı sinema salonunda, aynı saatte...
Aynı karanlık salonda, belki de birbirlerinden sadece birkaç koltuk uzakta oturup aynı perdeye bakmışlardı.
Aynı sahnelerde nefeslerini tutmuş, aynı saniyelerde büyülenmişlerdi.
"Belki de..." diye fısıldadı Bora. Sesi o kadar derinden, o kadar büyülenmiş çıkıyordu ki, salon sadece ikisine ait küçücük bir evrene dönüşmüştü. "...Belki de sen o salonun en önlerinde, bu her zamanki dik başlı duruşunla filmi izlerken... Ben arka koltuklardan birinde, bilmeden senin enseni, saçlarını izliyordum. Belki çıkışta çarpıştık, belki aynı merdivenden inip gittik."
Selin'in yutkunması duyuldu hafifçe. Gözleri, Bora'nın serserilikten tamamen sıyrılmış, sadece saf bir inanç ve aşkla bakan kahverengi gözlerine kilitlenmişti.
"Kader..." diye mırıldandı, gözleri usulca dolarken. "Bizi yıllar önce aynı salona sokmuş ama... Tanıştırmak için Mavi Sirenler'i beklemiş anlaşılan."
"İyi ki de beklemiş..." dedi Bora. Elini yavaşça uzattı.
Bu kez kaçmadı Selin.
Bu kez elini geri çekmedi.
Bora'nın sıcak, nasırlı parmakları, Selin'in titreyen ellerini usulca kavradı. Başparmağıyla Selin'in elinin üzerini yavaş, ritmik hareketlerle okşadı.
"Eğer o gün seninle o sinema salonunda tanışsaydım..." dedi Bora, aralarındaki mesafeyi adeta bir nefes kadar kapatarak. Yüzü, Selin'in yüzüne sadece birkaç milim uzaklıktaydı. "...Emin ol, o çok sevdiğim ve her şeyi onun için ayarladığım filmin sonunu izlemezdim Kraliçe. Benim için en büyük kurgu, en büyük başyapıt o gün senin gözlerinde başlardı."
Selin'in nefesi kesildi. Bora'nın bu sözleri, kalbinin etrafındaki son mermer duvarı da tuzla buz etmişti.
Gözleri yavaşça kapandı.
Bora'nın sıcak nefesi dudaklarına çarpıyordu.
Bora da başını hafifçe yana eğmiş, aylardır beklediği, uğruna kurşunların önüne atladığı kadınla aradındaki o son milimetreyi de kapatmak üzereydi.
Birbirlerine karıştıkları o sihirli andaydılar.
Sancak'ın serseri mayını ve inatçı kraliçesi, yedi yıl önce aynı sinema salonunda başlayan filmlerinin en güzel sahnesini yıllar sonra kızlar evinin salonunda, birbirlerinin dudaklarında bulacakları o ilk, masum ve tutkulu mühürle tamamlamak üzerelerdi.
"Bazen beni gerçekten şaşırtıyorsun Bora Karaduman..." diye mırıldandı Selin, sesi kadife kadar yumuşaktı. "Hep, sadece silah tutmayı bilen, aklı beş karış havada, her şeyi şakaya vuran kalın kafalı bir adam olduğunu düşünürdüm."
Bora'nın dudakları olduğu yerde kaldı ve ihtiraslı bir tebessümle kıvrıldı.
"Öyle mi?" diye fısıldadı. Sesi öylesine boğuk, öylesine derindendi ki Selin'in tüyleri diken diken oldu. "Beklediğin kadar kalın kafalı biri değilmişim demek... Peki nasılmışım? Ne görüyorsun şu an karşında?"
Selin yutkundu. Bora'nın kahverengi gözlerinde alev alev yanan ateşe bakarken, kendi kalbinin de aynı hızla ateşe yürüdüğünü hissediyordu.
"Tehlikeli..." diyebildi sadece, nefesi Bora'nın dudaklarına çarparken.
"O tehlike yalnızca düşmanlara karşı Kraliçe..." diye fısıldadı Bora. "Sana karşı sadece teslim olmuş aşık bir adamım."
Selin'in gözleri yavaşça kapandı. Mantığı "Geri çekil" diye bağırsa da, bedeni milim kıpırdamıyor, aksine o da çekime kapılarak hafifçe öne doğru eğiliyordu.
Sadece bir milim, tek bir nefes kalmıştı ki dış kapının kilidine sokulan ve büyük bir gürültüyle iki kez çevrilen anahtar sesi bütün dairede adeta bir bomba gibi patladı!
Selin ve Bora, sanki üzerlerine on bin voltluk elektrik verilmiş gibi, adeta yerlerinden zıplayarak birbirlerinden koptular.
Bora panikle geriye doğru sıçrarken sehpaya çarpıp az kalsın takla atıyordu. Selin ise refleksle ayağa fırlayayım derken yarasını unutup acıyla yüzünü buruşturdu.
İkisinin de yüzü, saniyeler içinde domates gibi kıpkırmızı olmuştu.
Dış kapı ağır ağır açıldı.
İçeriye giren adımların tok ve kendinden emin sesi koridorda yankılandı.
Ve salonun eşiğinde elinde Hilal'in hastanedeki eşyalarının arasından aldığı anahtarla Yağız Mert Çağlayan belirdi.
Yağız'ın yeşil gözleri, salonun ortasında nefes nefese kalmış, yüzleri alev alev yanan, birbirlerinden en az iki metre uzağa kaçmış ama az önce ne halt yediklerini on kilometre öteden bile belli eden ikiliyi gördüğünde olduğu yere çivilendi.
Bora, elini nereye koyacağını bilemeyerek üstünü başını düzeltiyor, Selin ise tırnaklarını avuç içlerine geçirmiş, yer yarılsa da içine girsem diye dua ediyordu.
İkilinin bu yakalanmış lise öğrencisi halleri, Yağız'ın içine koca bir kahkaha bombası bıraktı. Göğsü sarsıldı, dudakları iki yana kıvrılmak üzereydi ki, dişlerini dilinin iç kısmına geçirerek kıdem maskesini ustaca yüzüne sabitledi.
Gözlerini hafifçe kısıp, zerre kadar bir şey anlamamış gibi son derece sıradan, dümdüz bir ifadeyle onlara baktı.
Ama içinden yerlere yatarak gülüyordu o anlarda.
"Selam." dedi, gayet rahat ve soğukkanlı bir sesle. "Afiyet olsun gençler. Bölmedim ya?"
Bora'nın adem elması asansör gibi inip kalktı. Elleri titreyerek masadaki boş çay bardağını tuttu.
"Ko-komiserim!" diye kekeledi, sesi çatallanarak. "Hoş... Hoş geldiniz! Bölmediniz estağfurullah. Biz de... tost yiyorduk öyle. Çayla falan... Buyurun siz de..."
"Yok yok ben almayayım. Sağolun." Dedi Yağız sesini sabit tutmaya çalışarak. Gülememek onu çok zorluyordu.
"Komiserim ya? Siz nasıl öyle sessizce girdiniz? Anahtarınız mı var?"
"Hilal'in çantasından aldım." dedi Yağız, ellerini cebine sokup hiçbir şey olmamış gibi etrafa bakınarak. "Hastanede malum, bikaç parça eşyaya, temiz kıyafete ihtiyacı vardı. Onları almaya geldim."
Selin, yanaklarında alev alev yanan ateşi bastırmaya çalışarak boğazını temizledi. "Ta-tabii komiserim... İyi yapmışsınız. Geçin."
Yağız, dudaklarını birbirine bastırarak içindeki kahkahayı zorla zapt etti. Ciddiyetini korumak onun için şu an Simsar'ın adamlarını sorgulamaktan daha zordu.
"Yalnız..." dedi, son derece masum ve bilgisiz bir tavırla etrafına bakınıp Selin'e dönerek. "Hilal... yani Gökçe'nin odası ne taraftaydı Selin? Evi tam bilmiyorum da. Yanlış odaya falan girmeyeyim."
Selin'in gözleri şaşkınlıkla irileşti. Laf, tam dilinin ucuna kadar gelmişti.
"Sanki daha önce bizi numaradan dışarı çıkarıp hiç evi basmamış gibi nasıl da salağa yatıyor. Evin projesini benden iyi biliyorsunuzdur be siz! Kör karanlıkta bile bulursunuz o odayı, kimi yiyorsunuz?" demek istedi.
Ama az önce Bora'yla o koltukta basılmanın verdiği utanç yüzünden sesini çıkaramadı. Lafı mecburen yutkundu. Boğazına dizilen iğneleyici kelimeleri zorla midesine geri gönderdi.
"Sağ... Sağdan ilk kapı komiserim." diyebildi sadece, başını eğerek.
"Eyvallah." dedi Yağız. Arkasını dönüp koridora ilerlerken, artık kendini tutamadığı için yüzünde koca, sinsi bir sırıtış belirmişti. Onlar görmeden başını iki yana sallayıp sessizce güldü.
Hilal'in odasına girip kapıyı kapattığında, kıkırdaması odanın içinde yankılanıyordu.
Yağız'ın koridorda kaybolmasıyla birlikte Bora için kaçış çanları çalmaya başlamıştı.
Durum öylesine utanç verici, öylesine rezil bir andı ki, Sancak'ın serseri mayını ilk defa bir olay yerinden çarçabuk kaçmak istiyordu.
"Benim..." dedi, elleri titreyerek masadaki boş bardakları ve tabağı alıp hızla mutfağa doğru seğirtirken. "Benim de aşağıda çok acil bir işim vardı zaten! Fırat... Fırat mesaj atmıştı! Çamaşır asacaktım ben! Beyazlar makinede kalınca kokuyormuş da. Çıkarmayınca komiserim kızıyor sonra! Gideyim de onları halledeyim." Diye bağırdı odaya doğru.
İçeriden Yağız'ın "Tamamdır!" Diyen sesi geldiğinde Selin, Bora'nın bu saçma sapan bahanesine karşılık "Bari yalanı destekli at" der gibi baktı ama o da en az Bora kadar yerin dibine girmiş durumdaydı.
"Kolay gelsin size komiserim! Gökçe Komiserime de selamlar! Hadi ben kaçtım!" diye avazı çıktığı kadar holün sonuna doğru bağırdı Bora bu sefer de. Ardından Selin'in yüzüne bile bakamadan, adeta arkasından atlı kovalıyormuş gibi dış kapıdan fırlayıp kendini apartman merdivenlerine, oradan da bahçeye doğru attı.
Selin salonda tek başına kaldığında ellerini yanan yanaklarına bastırdı.
"Allah'ım rezil olduk ya! Yemin ederim rezil olduk! Ciddi ciddi öpecekti beni... Yağız komiser de gördü kesin. Ben bu evde duramam daha fazla! Birkez daha yüzyüze gelemem adamla, aynı akşam. Bastı bu ev beni. Hava bitti sanki. Dışarı çıkmam lazım!"
Yağız odadan çıkmadan bu utançla onun karşısına bir kez daha çıkmamak için hızla kararını verdi. Tıpkı Bora gibi o da kaçacaktı. Bahçeye çıkıp biraz hava almak, yüzündeki bu ateşi söndürmek zorundaydı. Koltuk değneğini koltuk altına sıkıştırdı. Kapıya doğru sekti. Kapı zaten Bora'nın kaçışıyla aralık kalmıştı. Dışarı çıkıp kapıyı usulca çekti ve merdivenlerin başına geldi.
Ama unuttuğu, panikle aklından tamamen çıkardığı çok büyük bir detay vardı.
Koltuk değneği...
Düz yolda sekerek gitmek kolaydı ama iki kat merdiveni tek bir koltuk değneğiyle inmek imkansız bir görevdi.
Bir basamak indi. Değneğin ucu mermere çarptı. İkinci basamağa adımını atmaya çalışırken, sağlam olan ayağı eşofmanın paçasına takıldı. Değnek mermer zeminde kaydı. Dengesini kaybetti.
Gözleri dehşetle açıldı, "Ah!" diye bir çığlık dudaklarından koptuğu an ellerini havaya doğru savurdu ama yere çakılmadı.
Bedeninin merdivenlerden yuvarlanmasına saniyeler kala, alt kattan rüzgar gibi fırlayan iki güçlü kol onu havada, düşmek üzereyken sımsıkı yakaladı.
Selin'in nefesi kesilmişti. Gözlerini açtığında, kendisini bir gelin gibi havada kucaklamış olan Bora'nın o endişeli, kahverengi gözleriyle bir kez daha burun buruna geldi.
Bora, kaçtığı alt kattan Selin'in değneğinin sesini duyar duymaz saniyeler içinde geri fırlamıştı. Şimdi Selin'i kucağında, kalbinin tam hizasında tutuyordu.
"Bastonla merdiven inmeye mi çalışıyordun sen?" diye fısıldadı Bora, nefes nefese. Sesi, az önceki utancından tamamen sıyrılmış, yine o şefkatli, korumacı adama bürünmüştü. "İlla benim ömrümden ömür yiyeceksin değil mi?"
Selin'in kolları, düşme refleksiyle Bora'nın boynuna dolanmıştı. Yüzü, Bora'nın yüzüne az önceki andan bile çok daha yakındı şimdi. Bora'nın göğüs kafesini döven kalp atışlarını kendi sırtında hissedebiliyordu.
Aralarındaki yoğun çekim merdiven boşluğunda bir kez daha ateşlenmişti.
"Ben..." diye kekeledi Selin, yutkunarak. "Hava alacaktım... Bunaldım da içeride."
"Alırız..." dedi Bora, bakışları bir anlığına Selin'in dudaklarına kayıp hemen gözlerine geri dönerken. Onu kucağında milim bile sarsmadan yavaş, temkinli adımlarla merdivenleri inmeye başladı. "Sen ne istersen yaparız. Ama önce şu merdivenleri bir sağ salim inelim de."
Selin, başını usulca Bora'nın omuzuna doğru yasladı. Az önceki utancı henüz tamamen geçmemişti, yanakları hâlâ al aldı. Konuşmaya, o serseriye laf yetiştirmeye dahi mecali kalmamıştı.
Sadece sustu.
Ve Bora onu kucağında bahçeye doğru indirirken, ikisi de kelimelerden çok daha fazlasını anlatan sessizliğin ve kalp atışlarının tadını çıkardılar.
...
Koridorda Bora ve Selin'in o tatlı paniğine kısık sesle gülerek arkasını dönen Yağız, Hilal'in odasının kapı kulpunu indirdiği an yüzündeki sırıtış yavaşça silindi.
Kapıyı açıp içeriye adımını attı.
Ve kapı arkasından tok bir sesle kapandığında, dışarıdaki bütün dünya, bütün operasyonlar, bütün neşe saniyeler içinde dışarıda kaldı.
Burası Gökçe Komiser'in odası değildi.
Burası, yedi yıl önce o dondurucu iskelede bıraktığı, uğruna kendi kalbini kendi elleriyle söktüğü kadının, sevdiğinin yani Hilal'inin odasıydı.
Olduğu yerde, kapının hemen eşiğinde durakladı. Derin, titrek bir nefes aldı.
Odanın içine sinmiş yasemin kokusu saniyeler içinde ciğerlerine doldu ve yedi yıllık bir fay hattını göğsünün tam ortasında ortadan ikiye yardı.
Gözleri odanın içinde ağır ağır, milim milim gezindi. Her bir detayı, her bir köşeyi ezberlemek istercesine inceliyordu.
Odanın düzeni, renkleri, sadeliği...
Her şey tam da Hilal'in karakterini yansıtıyordu.
Daha önce de gelmişti bu odaya ama hiç bu gözle bakacak halde olmadığı zamana denk gelmişti. Şimdi fırsatı varken incelemek istedi.
Bakışları pencerenin önündeki o küçük, huzurlu okuma köşesine kaydı. Tekli, rahat bir berjer ve hemen önünde duran ahşap, küçük bir sehpa.
Sehpanın üzerinde üst üste dizilmiş, sayfaları yıpranmış birkaç kitap duruyordu.
Ağır adımlarla o köşeye doğru yürüdü.
Gözleri, kitap yığınının tam ortasında duran, kapağı aşınmış kitaba takıldığında nefesi boğazında asılı kaldı. Eli istemsizce o kitaba doğru uzandı.
Attilâ İlhan... Bütün Şiirleri.
Kitabı parmaklarının arasına aldığında, zihni onu acımasızca yedi yıl öncesine, sağanak bir yağmurun altına geri götürdü.
Birkaç damla olarak başlayan yağmurun saniyeler içinde tufana dönüştüğü o gün... Hilal kucağında ıslanmaktan korumaya çalıştığı kitaplarıyla huysuz bir şekilde koşarken, Mert onu kolundan çekip yol kenarındaki kırmızı, daracık bir telefon kulübesinin içine sokmuştu. Yağmur damlaları camları döverken, o daracık alanda nefesleri birbirine karışmıştı. Hilal'in ıslak saçlarından yayılan yasemin kokusu, aklını başından almıştı. Orada, o kulübenin buğulu camları ardında, ne zamandır içinde tuttuğu yangını daha fazla saklayamamış, titreyen elleriyle onun yüzünü kavrayıp aşkını fısıldamıştı.
Hilal o an hiçbir şey söyleyememişti. Sadece koca, şaşkın ve aşk dolu kehribarlarıyla ona bakakalmış, ardından göğsüne sımsıkı bastırdığı, yağmurdan korumaya çalıştığı o kitabı, sessizce ona uzatmıştı. Dilsiz bir "Ben de" deme şekliydi bu.
Yağız, o gün o kulübede Hilal'in ona verdiği kitabı yedi yıl boyunca kendi odasında, en gizli çekmecesinde bir kutsal emanet gibi saklamıştı.
Ve şimdi görüyordu ki Hilal de o kitapsız yapamamış, kendine aynı kitaptan bir tane daha edinmişti.
Başparmağıyla kitabın kapağını usulca okşadı. Rastgele değil, zihninin en derinlerine kazınmış sayfanın yerini biliyormuş gibi kitabı tam ortasından açtı.
Gözleri satırlara değdiğinde, dudakları satırları okumadan ezbere fısıldamaya başladı.
"Ben sana mecburum bilemezsin.
Adını mıh gibi aklımda tutuyorum.
Büyüdükçe büyüyor gözlerin...
Ben sana mecburum bilemezsin,
İçimi seninle ısıtıyorum."
Sesi odanın sessizliğinde kırık bir döküntü gibi yankılanırken, açtığı sayfanın arasından küçük, parlak bir fotoğraf kâğıdı kayıp usulca ahşap sehpanın üzerine düştü.
Duraksadı. Kitabı tek eliyle tutup, sehpaya düşen fotoğrafa uzandı. Fotoğrafı ters çevirip baktığı an kalbine, yediği bütün kurşunlardan, depodaki o ağır işkencelerden çok daha büyük bir darbe indi.
Karan'ın kutu kadar olsa da birlikte kurdukları sıcacık öğrenci eviydi burası.
Sınav haftasıydı. Masanın üzeri bir sürü kağıt ve kalın ders kitaplarıyla, renkli fosforlu kalemlerle ve yarım içilmiş, soğumuş çay bardaklarıyla doluydu.
Arka planda duvara asılı birkaç fotoğraf ve sarı, sıcak bir abajur ışığı vardı.
Kendisi kaygısız bir tebessümle en solda oturuyordu. Hemen yanında elinde beyaz bir kupa ve yüzünde naif gülümsemesiyle Hilal vardı. Hilal'in yanında, çenesini usulca eline dayamış, saçlarını dağınık bir şekilde toplamış ve buz mavisi gözleriyle doğrudan kameraya gülümseyen Firuzan oturuyordu. En sağda ise onun hemen dibine sokulmuş, siyah kazağının içinde dünyanın en mutlu adamı gülüşüyle Karan duruyordu.
Karan'ın telefonunu kitapların üzerine ters bir şekilde yaslayıp zamanlayıcıyı kurduğu, dördünün de kameraya bakıp kahkaha attığı o an yeniden canlanmıştı zihninde. Parmağını fotoğraftaki dört mutlu arkadaşın üzerinde usulca gezdirdi.
Ne Firuzan hayatlarındaydı artık, ne masum Hilal, ne de her şeyden habersiz mutlu Mert. Yalnızca Karan olduğu gibi kalmayı başarmıştı.
"Öylesine hesapsız, öylesine dertsiz günlermiş ki... Keşke..." diye fısıldadı, gözünden bir damla yaş süzülüp fotoğrafın kenarına düşerken. "Keşke o masadan hiç kalkmasaydık."
O günleri, yarasız, ihanetsiz zamanları ne kadar çok özlediğini bütün hücrelerine kadar hissetti.
Fotoğrafı usulca kitabın arasına geri koyup kapağı kapattı.
Gözleri sehpadaki diğer kitaplara kaydı.
Dostoyevski, Sabahattin Ali, Oğuz Atay...
Dudaklarında acı ama derin bir tebessüm belirdi. Bunlar, yıllar önce akademideyken "Bunu kesinlikle okumalısın" diyerek ona önerdiği, altını çizdiği kitaplardı.
Hilal'in okuma zevki, sevdiği satırlar...
Hiçbiri değişmemişti.
Yıllar, onun ruhundaki ince zevki çalamamıştı.
Yağız ağır adımlarla kitaplıktan uzaklaşıp doğrudan yatağa yöneldi. Yatak düzenliydi ve odanın asıl kalbi burasıydı. Yatağın ucuna geldi, dizlerinin bağı çözülmüş gibi yavaşça yatağın kenarına oturdu. Eli, Hilal'in başını koyduğu yastığa gitti. Yastığı iki eliyle kavrayıp yavaşça yüzüne doğru kaldırdı ve burnunu kumaşa gömdü. Gözlerini sımsıkı kapattı.
Yasemin...
Bütün hücrelerini ele geçiren, yıllardır aynı kalan değişmeyen o koku.
Omuzları sarsılmaya başladı. Günlerdir dik tutmaya çalıştığı çelikten duvarları, bu odanın, bu kokunun içinde tuzla buz oldu.
Yastığa sımsıkı sarıldı, bedenini yavaşça yatağa bıraktı. Hilal'in yatağına, kokusunun içine kıvrıldı.
Yedi yıl...
Koskoca yedi yıl boyunca bu kokuyu unutmamak için kendi zihniyle verdiği savaşın acısını çıkarırcasına, hıçkırıklarını yastığa bastırarak sessizce, sarsıla sarsıla ağladı.
Dakikalar sonra, içindeki zehri ve hasreti bir nebze olsun gözyaşlarıyla akıttıktan sonra derin bir nefes alarak yavaşça yerinden doğruldu.
Buraya geliş amacını, hastane odasında kapısında nöbet tutmaya söz verdiği Hilal'i hatırladı.
Toparlanmalıydı.
Gözlerini elleriyle silip ayağa kalktı. Odanın köşesindeki beyaz, sürgülü gardıroba yöneldi. Kapakları açtığında, rafların düzeni onu kısa bir anlığına duraksatsa da, alt rafta duran küçük, lacivert valiz çantasını çekip aldı.
Valizi yatağın üzerine açtı. Hilal'in hastanede ihtiyaç duyabileceği temiz tişörtleri, yumuşak eşofmanları ve birkaç parça eşyayı dolaptan alıp valize özenle yerleştirmeye başladı.
Son olarak üstüne alabileceği sıcak tutacak bir iki kazak seçmek için dolabın alt çekmecesini çekti. Katlanmış kazakların arasından birkaç tane alırken, gözü en altta, herkesten saklanmış gibi özenle preslenmiş, koyu renkli, kalın bir kazağa takıldı. Elindeki diğer kıyafetleri bırakıp o kazağı yavaşça yerinden çekti.
Kazak açıldığında, kalp atışları bir kez daha kulaklarında yankılandı.
Bu az önce kitapta bulduğu fotoğrafta, kendi üzerinde olan kazaktı.
Yine akademinin zorlu kış aylarından biriydi. Kaloriferlerin yanmadığı soğuk bir amfide Hilal'in titrediğini gördüğünde, kendi üzerinden çıkarıp "Al, sende kalsın." diyerek omuzlarına attığı, Hilal'in de kazağın içinde kaybolup masumca gülümsediği o gün...
"Saklamış..." diye fısıldadı, kazağı parmaklarının arasında sıkarken. "Benden nefret ederken bile, bana ait olan kazağı saklamış."
Kazağı valize koymak için yatağa doğru döneceği sırada, az önce kazağı çektiği çekmecenin dibinden tok bir ses geldi.
Kazağın katları arasına gizlenmiş ağır bir şey, çekmeceden sıyrılıp parke zemine düşmüştü.
Duraksadı.
Elindeki kazağı yatağa bırakıp eğildi. Yerde, siyah, deri kaplı, kalınca bir defter duruyordu. Kapağının üzerinde hiçbir yazı yoktu. Ama eskimiş, sürekli açılıp kapanmaktan kenarları hafifçe yıpranmış sayfaları, bunun sıradan bir not defteri olmadığını bağırıyordu.
Defteri eline aldı. Deri kapağın üzerindeki aşınmış dokuyu parmaklarıyla hissetti.
Bu, Hilal'in günlüğüydü.
Yedi yıl boyunca gizli kapaklı, duvarların arkasında kanayarak yazdığı, kimseye anlatamadığı her şeyi kustuğu o sessiz çığlıklarının saklı olduğu defter...
Şimdi Yağız'ın parmaklarının arasındaydı.
Kapağının aşınmış dokusu, defalarca açılıp kapanmaktan yıpranmış köşeleri, bu sayfaların arasına ne kadar çok gözyaşı ve sessiz çığlık sığdırıldığının en büyük kanıtıydı.
Biliyordu...
Bu bir insanın en mahrem yeriydi.
Zihninin döküntüsü, kimseye gösteremediği yaralarının arşiviydi.
Açmamalıydı belki de.
Ama kumsalda, o dondurucu iskelede onu çamurların içinde bırakıp gittiği günden beri Hilal'in neler yaşadığını, o yedi yılı nasıl sağ çıkıp da geçirdiğini öğrenmeye olan devasa açlığı mantığını tamamen susturdu.
Yatağın kenarına çöktü. Nefesini tutarak siyah deri kapağı yavaşça araladı.
İlk sayfalardaki el yazısı, Hilal'in düzenli yazısından çok uzaktı. Harfler titrek, mürekkep yer yer dağılmış, bazı kelimelerin üzerine düşen gözyaşı damlaları kağıdı buruşturmuştu.
Tarih: 17 Temmuz 2010.
Yağız yutkunarak, titrek harflerle yazılmış ilk satırları okumaya başladı.
"Karan'ın öğrenci evinde, yeşil çekyatın üzerinde duvara bakarak geçirdiğim on beş günlük zifiri karanlığın ardından bugün yeniden memleketime, Ankara'ya... Aile evime geri döndüm. Karan beni kendi elleriyle getirdi, kapıda babama teslim edip uzun uzun sarıldı bana. Gözlerindeki o çaresizliği, sonsuz acımayı gördüm. Oysa bana acımaması gereken tek kişi oydu, çünkü nefes almayı bana o hatırlatmıştı."
Yağız'ın göğsüne devasa bir kaya oturdu. Karan'ın hastane koridorunda yüzüne haykırdığı o nefessiz kalma krizleri...
Hepsi şimdi Hilal'in kendi kaleminden ruhunu deşiyordu. Sayfaya odaklanıp okumaya devam etti.
"Ev aynı ev... Her şey bıraktığım gibi. Annem yine mutfakta o alışıldık, telaşlı ev hanımı halleriyle en sevdiğim kahvaltıları hazırlıyor, önüme tabak tabak yemekler yığıyor, 'Eridin bittin İstanbul'da, ye kızım' diye başımda pervane oluyor. Babam desen... Sabahları erkenden okulun yolunu tutuyor. Her zaman olduğu gibi hayatındaki en önemli şey öğrencileri. Ama yine de bütün yoğunluğuna rağmen akşamları haritalar üzerinde sınav soruları hazırlarken bana bakıp gururla gülümsüyor. Abim askerde. Ev onsuz ne kadar keyifli olacak kim bilir diye heyecanlanırdım hep. Bir anlamı kalmadı. Hatta keşke altı ay çarçabuk geçse de gelse. Yatsam dizine. Ağlasam. Dertleşsem onunla. Beni bir tek o dinler bu dünyada. O anlar. Ama onun da gelmez ya elinden bir şey... Benim acıma derman olamaz. Döndüğünde yoğun olacak zaten. Savcılık sınavlarına hazırlanacak. Sıkılmış avukat olmaktan beyimiz. Sözün özü derdi başından aşkın. Biz sıradan ve mutlu bir aileyiz dışarıdan bakıldığında. Bense... Bu evin içinde dolaşan, kalbi İstanbul'daki lanet bir iskelede çürümeye bırakılmış bir hayalet gibiyim. Onlara gülümsüyorum, 'İyiyim' diyorum. Oysa içimdeki devasa mezarlıktan hiçbirinin haberi yok. Eğer bilselerdi... Kızlarının ruhunun nasıl paramparça edildiğini görselerdi, sanırım bu ev başımıza yıkılırdı."
Yağız, okuduğu bu satırlarla birlikte dudaklarını birbirine sımsıkı bastırdı.
Hilal ihaneti, terk edilişi ve yaşadığı travmayı kendi ailesinden bile saklamış, onların huzuru bozulmasın diye kendi kanayan yarasının üzerine oturup onlara gülümsemişti.
Parmakları titreyerek birkaç sayfa ileriye çevirdi defteri. El yazısı artık ilk sayfalardaki gibi titrek değildi. Daha dik, daha sert, daha keskin bir hal almıştı. Mürekkep kağıda adeta kazınarak basılmıştı.
Tarih: 15 Ekim 2010.
"Bugün, Ankara Emniyeti Terörle Mücadele (TEM) Merkezinde komiser yardımcısı olarak göreve başladım. İlk defa... İlk defa üniformamı giydim, rozetimi babam kendi elleriyle taktı omzuma. O kadar gururluydu ki, ağlamamak için zor tuttu kendini.
Emniyetin kapısından içeri adımımı attığımda, bana ilk kez 'Gökçe Komiserim' dediler. Hilal demediler. İsmimin o yumuşak, kırılgan yarısını değil soğuk, gökyüzü gibi ulaşılmaz olan tarafını kullandılar. Hoşuma gitti.
Çünkü Hilal, o iskelede sevdiği adam tarafından sırtından vurulmuştu. Hilal ölmüştü. Artık Gökçe doğdu. Küllerinden doğdu. Bundan sonra sadece Gökçe Komiser var. Canım yandıkça, içimdeki boşluk beni boğmaya başladıkça sokağa iniyorum. Terör yuvalarına, o izbe mekanlara, operasyonlara korkusuzca atlıyorum kendimi. Çünkü namlunun ucunda durmak, geceleri yatağa uzanıp da 'Neden beni sevmedi? Neden inandı o yalanlara?' diye düşünmekten çok daha acısız. Mesleğim, benim tek sığınağım. Ben bu rozete tutunmazsam, yok olur giderim."
"Yok olmadın..." diye fısıldadı Yağız, yanağından süzülen sıcak gözyaşı siyah deri kapağın üzerine damlarken. "Yok olmadın Aladağlı. Sen küllerinden öyle bir Gökçe Komiser doğurdun ki... Ben senin o ışığının altında kör oldum."
Sayfaları hızla atladı.
Yıllar geçiyordu.
2012... 2014... 2016...
Sayfalarda artık gözyaşlarından ziyade, başarılı operasyonlar, kaybedilen şehitler, alınan terfiler ve Ankara'nın soğuk gecelerinde içilen yalnız kahvelerin notları vardı.
Hilal, ailesi için o sımsıcak kız çocuğu rolünü kusursuzca oynamış sokağa çıktığında ise Ankara TEM'in efsanevi, gözü pek Gökçe Komiseri olmuştu.
Defteri göğsüne bastırıp, çekmecenin en dibine koymak üzere uzanmıştı ki parmakları donakaldı.
Kapatamadı.
Kapağı örtüp, Hilal'in sessiz çığlıklarını o karanlık çekmeceye geri gömmeye vicdanı, daha da ötesi hasreti elvermedi.
Kendi kurduğu kumpasın, sevdiği kadının ruhunda açtığı kraterleri tam anlamıyla görmeden, o acıyla yüzleşmeden buradan gitmek korkaklıktı.
Defteri usulca geri çekti. Yatağın kenarına yeniden, bu kez çok daha ağır bir yükün altına giriyormuş gibi çöktü. Derin bir nefes alıp rastgele birkaç sayfa daha çevirdi.
Tarih: 8 Ağustos 2010.
"Bugün akşam yemeğinde babam o soruyu sordu. Boğazıma dizilen lokmayı yutamadım. Mezuniyet törenimizde ailelerimizin tanıştığı, söz kesmek için tarih belirlemeye karar verdikleri o koca hayal, masanın tam ortasına bir ceset gibi düştü.
'Mert oğlum nerelerde kızım? Niye sesi çıkmıyor, bir sorun mu var? Ailesiyle ne zaman görüşeceğiz?' dedi babam.
O an masadaki çatal bıçak sesleri bile sustu sanki. Annem de büyük bir beklentiyle yüzüme baktı. Boğazımdaki cam kırıklarını yuta yuta, yüzüme dünyanın en hissiz maskesini takarak, 'Bitti baba.' dedim. 'Anlaşamadık. Yollarımızı ayırdık, bir daha adını bu evde anmayalım lütfen.'
Babamın o anki omuzlarının çöküşü, annemin şaşkınlığı... Benim asıl cenazem o yemek masasında kalktı işte. İçim kan ağlarken, ciğerlerim cayır cayır yanarken aileme karşı dimdik durmak, o konuyu kestirip atmak ruhumu lime lime etti. Onlara 'Beni çamurların içinde bırakıp gitti, beni terk etti' diyemedim. Gururum buna izin vermedi. Oysa ben o gün o masada, kalbimi de, gençliğimi de o iskelede bıraktığımı kimseye haykıramadım."
Yağız'ın gözünden süzülen yaş, çenesinden damlayıp parkeye düştü.
Ailelerin tanıştığı, babası Yavuz Çağlayan'ın Necati Bey'in elini sıktığı o gurur dolu mezuniyet günü gözünün önüne geldi.
Yediği dayağın, inandığı yalanın bedelini sadece Hilal'e değil, iki tertemiz aileye de ödetmişti.
Titreyen parmaklarıyla sayfaları hızla ileriye doğru çevirdi.
Aylar hatta yıllar geçiyordu birkez daha sayfalar arasında.
Tarih: 13 Mayıs 2013.
"Merkezdeki Cinayet Büro'dan Komiser Yardımcısı Tarık bugün yanıma geldi. Uzun zamandır bakışlarını üzerimde hissediyordum ama görmezden geliyordum. Bugün bütün cesaretini toplayıp bana bir kahve içmeyi, beni daha yakından tanımak istediğini söyledi.
Tarık... Efendi, mesleğinde başarılı, son derece kibar ve etraftaki herkesin 'Dört dörtlük adam' dediği biri.
Ona öyle soğuk, öyle buz gibi bir duvar ördüm ki... 'Benim hayatımda mesleğimden başka hiçbir şeye yer yok, lütfen bir daha bu konuyla bana gelme' diyerek kestirip attım. Tarık'ın yüzündeki hayal kırıklığını, o mahcubiyeti gördüğümde kendimden nefret ettim. İyi bir insanın kalbini kırdığım için, onu üzdüğüm için kendimden iğrendim.
Ama asıl nefretim kime biliyorum. Beni bu hale getiren o adama. Beni aşka, sevgiye, bir erkeğin gözlerinin içine güvenle bakmaya tövbe ettiren o korkak adama lanet ediyorum. Beni bu kadar hissiz, bu kadar sevgisiz bir taşa çevirdiği için... Senden tüm benliğimle nefret ediyorum Yağız Mert Çağlayan."
Çenesi şiddetle kasıldı. Midesine koca bir yumruk yemiş gibi iki büklüm oldu.
Tarık ismini okuduğu o ilk saniye, damarlarında usul bir kıskançlık ateşi parlamıştı. Hilal'e yaklaşan, onunla kahve içmek isteyen başka bir adamın varlığı bile onu delirtmeye yetmişti. Lakin satırların devamını okuduğunda, o kıskançlık ateşi saniyeler içinde devasa bir utanca ve iğrenç bir vicdan azabına dönüştü.
"Ben ne yapmışım sana..." diye inledi, ellerini saçlarının arasına geçirerek. "Ben seni aşktan korkutmuşum... Seni sevilmekten kaçan yaralı bir kuşa çevirmişim."
Kıskanmaya bile hakkı yoktu.
Hilal'in hayatına giren herhangi bir adamı değil, Hilal'in hayatındaki güven duygusunu bizzat kendi elleriyle katletmişti.
Defterin yapraklarını çevirmeye devam etti. Zihni artık aldığı darbelerle uyuşmaya başlamıştı.
Tarih: 7 Şubat 2014.
"Abim Alparslan nişanlanıyor. Evde tatlı bir telaş, koca bir koşturmaca var. Annem çeyizler diziyor, babamın gözlerinin içi gülüyor. Abim sevdiği kadına bakarken gözleri parlıyor. Onları izlerken gülümsüyorum ama içimde kıyametler kopuyor. Benim de böyle olacaktı diyorum kendi kendime. Ben de o gelinliği giyecektim. Benim için de evde böylesine telaş olacaktı. Neden olmadı? Neden benim payıma sadece eksik kalmak, yarım bırakılmak düştü?"
Birkaç sayfa sonrası...
Tarihler sonbaharı gösteriyordu.
"Nişan atıldı. Abim darmadağın. Annem günlerdir ağlıyor. Evdeki şenlik havası yerini koca bir kışa bıraktı. Abimi o halde teselli etmeye çalışırken kendi acımı bir kez daha yaşadım. Acaba diyorum... Aladağlı ailesi olarak biz genetik bir lanetin içinde miyiz? Gönül işlerinde neden bu kadar kadersiziz? Neden sevdiğimiz kimseyle mutlu sonu göremiyoruz? Bizim soyadımızda bir vefasızlık mı var, yoksa kaderin bize kestiği ceza mı bu?"
Yağız derin, sarsak bir nefes aldı. Bir ailenin umutlarının nasıl tükendiğini, Hilal'in o evin içinde hem polis, hem kardeş, hem de kanayan bir kız çocuğu olarak nasıl tek başına direndiğini okumak kalbini söküyordu.
Rasgele çevirdi yaprakları. Fazlaca kabarık bir sayfa vardı. Gözyaşlarının çokça kuruyup iz bıraktığı. Elleri titreyerek açtı.
Tarih: 5 Ocak 2012.
"Karan'dan da koptum.
Başlarda ayda bir arardı, sonra sadece bayram mesajlarına döndü. Şimdi nerede olduğunu, ne yaptığını bile bilmiyorum. Belki de dediği gibi istihbaratçı oldu, belki tehlikeli bir görevde... O yüzden kayboldu. O kutu kadar öğrenci evinde üç kişiydik biz. Dünyayı fethedeceğimizi sanan üç aptal çocuk. Şimdi üçümüz de darmadağınız. Eski günleri özlüyorum. Karan'ın kahkahalarını, evinin sıcaklığını... Ve..."
Yazı burada duraksamış, mürekkep kağıtta küçük bir leke bırakmıştı. Hilal, o kelimeyi yazmakta ne kadar zorlandığını kalemiyle bile belli etmişti.
"Ve onu özlüyorum. Mert'i.
Nerede? Yaşıyor mu? O gözü kara halleriyle başını belaya mı soktu, yoksa çoktan unuttu mu beni? O güzel yeşil gözleriyle şimdi kime bakıyor? Kimin ellerini tutuyor? Hala o kızla mı birlikte acaba? Yoksa başka başka insanlar mı girdi hayatına? Bunları düşündükçe delirecek gibi oluyorum.
Ama en çok da kendime kızıyorum. Bana bunları yaşatan, beni o çamurun içinde bir paçavra gibi bırakıp giden, güvenimi, gençliğimi çalan bir haini hâlâ deli gibi merak ettiğim için, onu hâlâ özlediğim için kendimden iğreniyorum. Ben bu aşktan da, onu söküp atamayan kendimden de nefret ediyorum!"
Yağız, bu son satırları okuduğunda defter ellerinin arasından kayıp yatağın üzerine düştü.
"Ben sana kurban olurum..." diye fısıldadı, başını dizlerine doğru eğip sarsıla sarsıla ağlarken. "Benden iğrenme... Ne olur kendinden nefret etme. Sen dünyanın en tertemiz, en büyük sevdasına sahip çıktın. Hain olan benim, iğrenç olan benim..."
Bunca yıl boyunca Hilal onu unutmuş, hayatına devam etmiş, belki de içindeki öfkeyle onu tamamen bir hiçliğe gömmüş sanıyordu.
Oysa Hilal, ondan nefret etmeye çalışırken bile onu özlemiş, o yeşil gözlerin kime baktığını merak ederek kendi kendini tüketmişti.
Bu defter, yedi yılın sadece bir günlüğü değil Yağız Mert Çağlayan'ın faili olduğu cinayet dosyasıydı.
Ve dosya ruhunu öldürdüğü kadının yani makdülün bıraktığı kanıtlarla doluydu.
Defteri yeniden eline aldı. En sonlarına, mürekkebi henüz tamamen kurumamış gibi duran, en taze yazılmış sayfalardan birine geldi.
Tarih: 7 Mart 2017.
Gözleri bu tarihi gördüğünde kısıldı. Sancak Timi'ne katılmak üzere İstanbul'a çağrıldığı, Mavi Sirenler operasyonunun tam olarak ayak seslerinin duyulduğu o kritik gündü bu.
"Bugün, merkeze gittiğim gibi müdürüm beni odasına çağırdı. Ankara'daki yedi yıllık düzenim, ailemin yanındaki o sakin ve izole hayatım, yukarıdan gelen tek bir emirle saniyeler içinde darmadağın oldu.
Tayinim çıkmadı, özel bir görev için acil çağrı aldım. Mavi Sirenler.
Yedi yıl... Tam yedi yıl sonra o şehre geri dönüyorum. İstanbul'a. Gençliğimin, hayallerimin, kadınlığımın katledildiği o kanlı şehre. Gitmek istemiyorum. O iskelenin, yağmurlu sokakların yanından bile geçmek istemiyorum. Ama devlet çağırıyor. İtiraz hakkım yok.
Üstelik... Karargah'ta kiminle karşılaşacağımı çok iyi biliyorum. İçimde bir yerlerde, onun da bu özel operasyon için seçileceğini, o koridorlarda yeniden onunla göz göze geleceğimi hissediyorum.
Korkuyor muyum? Hayır. Ben artık yirmi iki yaşındaki o ağlayan kız çocuğu değilim. Ben Gökçe Komiserim. Karşısına çıkacağım. Gözlerinin içine dimdik bakacağım. Bana yaşattığı cehennemi Karargah'ı ona dar ederek ödeteceğim. İstanbul'a boyun eğmeye değil, kendi savaşımı kazanmaya gidiyorum."
Defterin son sayfaları boştu.
Yağız Mert, okuduğu bu son satırlarla birlikte defteri yavaşça kapattı.
Elleri titriyor, göğüs kafesi aldığı derin nefeslere rağmen yetersiz kalıyordu.
Yedi yıl boyunca onu unutmak için, acısını dindirmek için mesleğine bir kalkan gibi sarılan o kadını, Ankara'nın soğuk gecelerinde yalnız bırakan kendisiydi.
Kendi ailesini, babasının onurunu korumak uğruna, Hilal'in bütün hayatını bir enkaza çevirmişti.
Defteri usulca göğsüne bastırdı. "Affet..." diye inledi. "Sana yaşattığım her bir gözyaşı için, o çekyatın üzerinde geçirdiğin her nefessiz saniye için beni affet. Biliyorum, yüzleşeceğiz. İntikamını benden alacaksın. Ve ben, sen hıncını alana kadar, sen beni yeniden affedene kadar bir kez bile olsun geriye adım atmayacağım."
Defteri yavaşça çekmecenin en dibine geri koydu. Üzerini o kazakla usulca örttü.
Hilal'in sırlarını, çığlıklarını ondan izinsiz aldığı için büyük bir mahcubiyet hissediyordu ama aynı zamanda içindeki sevda, Hilal'in bu çelikten iradesini okuduktan sonra bin kat daha büyümüştü.
Valizi hızla kapattı. Fermuarını çekti.
Artık hastaneye dönme, o uyanmadan yeniden başucundaki nöbetçi koltuğuna oturma vaktiydi.
Valizi eline alıp kapıya doğru yöneldiğinde, odanın eşiğinde son bir kez durup arkasına baktı. Yasemin kokusunu ciğerlerine derin bir nefesle bir kez daha çekti.
"İstanbul'a savaşmaya gelmişsin ya..." diye fısıldadı dudaklarında gururlu, hüzünlü ama bir o kadar da aşık bir tebessümle. "Sen o savaşı çoktan kazandın. Artık bütün duvarlarını yıkıp, ait olduğun yere, bana dönme vaktin geldi."
Işıkları kapattı ve kapıyı çekerek doğrudan hastanenin yolunu tuttu.
...
(Günümüz - Karargah Lojmanları / Arka Bahçe - Yazar'ın Anlatımıyla.)
Bora, Selin'i kucağında lojmanların arka bahçesindeki sarmaşıklarla çevrili ahşap kamelyaya kadar getirdi.
Onu kamelyanın ahşap bankına yavaşça ve incitmekten korkarak bıraktığında, Selin'in nefesi hâlâ Bora'nın boynundaydı. Bora doğrulurken, elleri saniyelerce Selin'in belinde asılı kaldı. Geri çekilmek dünyanın en zor eylemiymiş gibi ağır ağır uzaklaştı ondan ve hemen yanına, aralarında sadece birkaç santimlik bir mesafe bırakarak oturdu.
Ilık mayıs rüzgarının hafif esintisi yüzlerine çarptığında ikisinin de yanaklarında alev alev yanan sıcaklık bir nebze olsun hafifledi. Ancak göğüs kafeslerinin içindeki davul ritmi, yavaşlayacak gibi değildi.
İkisi de önüne, bahçedeki kurumuş yapraklara bakıyordu. Kimse ilk kelimeyi etmeye cesaret edemiyordu.
Mutfaktaki çarpışma, salondaki o efsunlu itiraflar ve tam dudakları birbirine değecekken Yağız Komiser tarafından "suçüstü" basılmaları...
Hepsi ikisinin de beynini kısa devreye sokmuştu.
Sessizliği bozan ilk kişi, ellerini dizlerine vurup derin bir nefes alan Bora oldu.
"Valla..." dedi Bora, başını iki yana sallayıp hafifçe kıkırdayarak. Sesi hâlâ az hafifçe titriyordu. "...Gölge Komiserime boşuna o ismi vermemişler yani. Adam cidden hayalet gibi, bir anda duvarın içinden sızdı sanki. Sesini bile duymadım yemin ederim."
Selin, Bora'nın bu lafıyla birlikte elleriyle yüzünü tamamen kapattı. Utançtan omuzları sarsılıyordu.
"Allah'ım sen beni al... Yemin ederim yer yarılsa da içine girseydim keşke o an!" diye inledi ellerinin arasından. "Adamın yüzüne nasıl bakacağız biz şimdi Bora? Kesin anladı. Kör değil ya bu adam, suratımız domates gibiydi! Anladı ya! Anladı!"
Bora, Selin'in bu utançtan küçücük kalmış, kendi kendini yiyip bitiren haline bakarken dudaklarında serseri ama hayranlık barındıran bir tebessüm belirdi. Yan dönüp sağ kolunu bankın sırtlığına, Selin'in omuz hizasının hemen arkasına yerleştirdi.
"Anlarsa anlasın..." dedi, son derece rahat ve net bir sesle. "Benim kimseden saklayacak bir şeyim yok ki. Hayır yanlış bir şey mi yaptık? Suç mu işledik yani?"
Selin ellerini yüzünden çekti. Kaşlarını çatarak ona döndü ama yanaklarındaki kızarıklık hâlâ geçmemişti.
"Suç işlemedik de, lise öğrencileri gibi Karargah'ın en kıdemli komiserinden birine basıldık sanki, he Bora! O da yetmezmiş gibi 'Çamaşır asmaya iniyorum, beyazlar makinede kalmış' diye yalan atıp kaçtın! Zeka seviyemizi yerlerde süründürdün resmen!"
Bora kahkahayı bastı. "Kızım ne yapayım! O an beynime oksijen mi gidiyordu sanki? Adamın gözlerindeki o 'Sizi gidi sizi' bakışını görünce panikledim işte. Ne deseydim? 'Komiserim biz de tam..."
"Bora!" diye tısladı Selin, koluna hafifçe vurarak. "Sus, biri duyacak şimdi!"
"Duysun." dedi Bora, hiç istifini bozmadan. Aksine, Selin'e doğru biraz daha eğildi. Gözlerindeki alaycı tavır eriyip yerini az önceki o tehlikeli ve büyüleyici ciddiyete bıraktı. "Ben az önce yukarıda, salonda söylediklerimin hiçbirinde şaka yapmıyordum ki Selin."
Selin'in nefesi, Bora'nın aniden değişen bu tonuyla bir kez daha boğazında düğümlendi. Gözlerini kaçırmak istedi ama Bora'nın kahverengileri onu adeta esir almıştı.
"Benim için..." diye fısıldadı Bora, bakışları Selin'in gözlerinden dudaklarına kayarken. "...O sinema salonunda, arka koltukta izlediğim en güzel kurgu sendin. Ve ben bu kurgunun yarım kalmasına izin vermeyeceğim."
Selin yutkundu. Kalbi, göğüs kafesini kırıp çıkacak gibi atıyordu. Başını hafifçe yana yatırdı. Dudaklarının kenarında, bu kez kaçmak yerine teslim olmayı seçen incecik, titrek bir tebessüm belirdi.
"Biliyor musun..." dedi Selin, sesi rüzgarın fısıltısı kadar yumuşaktı. "...Karargah'a ilk geldiğimde, senin o vurdumduymaz hallerine, her şeyi şakaya vurmana sinir oluyordum. 'Bu adam nasıl Özel Harekatçı olmuş, kalın kafalının teki' diyordum içimden."
Bora'nın dudakları tehlikeli bir şekilde yukarı kıvrıldı. Aralarındaki mesafeyi bir milim daha kapattı.
"Peki şimdi?" diye sordu fısıltıyla. "Şimdi ne diyorsun içinden? Hâlâ kalın kafalı mıyım?"
Selin, Bora'nın gözlerinin içine, o kahverengilerdeki dipsiz kuyuya baktı. İçindeki bütün korkuları, bütün o 'muhtaç olmama' kalkanlarını o kuyuya fırlatıp attı.
"Şimdi..." dedi Selin, elini usulca kaldırıp Bora'nın ceketinin yakasına dokunarak. "Şimdi diyorum ki... Biz ne yapacağız?!" ve sağlam bacağından güç alarak Bora'nın göğsünden sertçe itti kendini.
Yanaklarındaki utanç kızarıklığı, yerini saf bir panik ve sinir harbine bırakmıştı.
"Uzak dur benden!" diye çemkirdi nefes nefese bankın en köşesine doğru kayarak. "Allah'ım sen beni değil bu serseriyi al... Her şey onun yüzünden zaten."
Bora, Selin'in bu ani patlaması karşısında ellerini havaya kaldırıp, hiçbir şeyden pişman olmayan bir sırıtışıyla ona baktı.
"Benim yüzümden mi? El insaf be Kraliçe! Adamın duvarın içinden hayalet gibi geçip geleceğini ben nereden bileyim? Hem ayrıca ne rezilliği? Yalan mıydık sanki?"
Selin'in gözleri fal taşı gibi açıldı. Sağlam koluyla Bora'nın omzuna sert bir yumruk indirdi.
"Sus! Hâlâ konuşuyor, hâlâ pişkin pişkin sırıtıyor!"
Bora attığı kahkahayı zor zapt ederek ensesini kaşıdı.
"Ya başka ne yapayım? Var mı çaren?"
"Gülme! Hala gülüyor ya!" diye bağırdı Selin, sinirden köpürerek. Sağlam eliyle Bora'nın göğsüne bir kez daha vurdu.
"Turgut Müdür'e söylerse ya da timdekilere falan anlatırsa bittim ben! 'Selin Komiser yaralı haliyle mutfak tezgahlarında kırıştırıyor' diye adım çıkacak senin yüzünden! Her şey senin o ukala, o ciddiyetten uzak serseriliğin yüzünden işte!"
"Ne kırıştırması kızım, sanki gizli kapaklı bir iş yapıyoruz! Alt tarafı..."
"Sus, konuşma!" Selin oturduğu yerden bir kez daha Bora'yı itmeye çalıştı. Gözlerindeki panik ve inatçılık, kalbindeki o deli gibi çarpan ritmi bastırmaya çalışıyordu. "Evime zorla giriyorsun, tost yapıp aklımı çeliyorsun, sonra da dibime kadar girip beni..."
"Seni ne?" diye sordu Bora, yüzündeki sırıtış yavaş yavaş silinirken. Ses tonu anında değişti, o alaycı tavrın yerini tehlikeli bir ciddiyet aldı.
Selin yutkundu, gözlerini kaçırdı. "Uzak dur dedim benden! Nefret ediyorum senin bu pişkinliğinden! Hiçbir şeyi ciddiye almıyorsun! Senden de o ukala tavırlarından da nefret ediyorum!"
Selin, ona bir kez daha vurmak için elini kaldırdığı o saniyede Bora'nın sabrı, içindeki taşmaya hazır volkanla birlikte son buldu. Havadaki elini havada bileğinden yakaladı. Selin ne olduğunu anlayamadan, Bora'nın diğer eli belindeki ince boşluğa adeta bir mengene gibi sarıldı. Tek bir kusursuz hamleyle genç kızı bankın üzerinden kendi bedenine doğru öyle bir çekti ki Selin'in göğsü Bora'nın göğsüne hızla, nefes kesici bir şekilde çarptı.
Aralarındaki atışma, itiş kakış ve mesafe bir saniyede sıfıra inmişti.
Selin'in dudaklarından küçük bir çığlık kaçacak gibi oldu ama Bora'nın nefesi dudaklarına çarptığında boğazında asılı kaldı.
"Demek nefret ediyorsun..." diye fısıldadı Bora. Gözleri, Selin'in titreyen dudaklarına, ardından da şaşkınlıkla açılmış gözlerine kilitlendi.
Selin'in nefesi kesildi belki onuncu kez. Göğüs kafesi Bora'nın göğsüne yaslıyken, kalbinin deli gibi atışını zapt etmesi imkansızdı. İtecek mecali, bağıracak sesi kalmamıştı artık.
"E-ediyorum..." diye kekeledi, inatçılığının son kırıntılarına tutunmaya çalışarak. "Bıraksana beni."
Bora'nın yüzü, Selin'in yüzüne sadece bir milim mesafedeydi. Kahverengi gözlerinde tutuşan alevler, Selin'in bütün duvarlarını eritiyordu.
"Et o zaman." dedi Bora, sesi rüzgarın fısıltısı kadar pürüzlü ama bir o kadar da emindi. Belindeki elini biraz daha sıkarak onu kendine tam olarak mühürledi. "Bütün nefretini kus hatta bana. Gıkımı çıkarmam. Valla. Ama şimdi izin ver de içeride yarım kalan sahneyi tamamlayalım..."
Selin'in "Bora..." diye fısıldamaya çalıştığı bu son itirazı, Bora'nın dudaklarının kendi dudaklarına kapanmasıyla sonsuza dek sustu.
Bora'nın eli Selin'in belini kavrarken, diğer eli usulca ensesine kaymış, saçlarının arasına karışarak onu kendine daha da bastırmıştı.
Selin'in mantığı "Onu it" diye çığlık atarken, bedeni bu komutun tam aksini yaptı. Havada asılı kalan elleri yavaşça gevşedi, parmakları usulca Bora'nın ceketinin yakalarına tutundu ve gözleri ağır ağır kapandı. Direnmek şöyle dursun içindeki bütün öfke ve utanç saniyeler içinde yerini koca bir yangına bırakmıştı.
Bütün o itişmeler, bağırışlar ve utanç dolu kaçışlar birbirlerine saklı sevdanın içinde eriyip bitti.
Sancak'ın Kraliçesi, kendi tahtını Serseri Mayın'a, en çok kaçmaya çalıştığı o tutkulu savaşın tam ortasında kendi elleriyle teslim etmişti.
Bora geri çekildiğinde, aralarında neredeyse yok denecek kadar az bir mesafe kalmıştı. İkisi de nefes nefeseydi.
"Çok konuşuyorsun..." diye fısıldadı Bora, nefesi Selin'in titreyen dudaklarına çarparken. "...Ve ben, seni susturmanın en güzel yolunu işte böyle yapmakta buldum."
Selin yutkundu. Göğüs kafesi Bora'nın göğsüne yaslıyken, kalp atışlarını ve nabzını zapt etmesi imkansızdı. Ne az önceki utancı kalmıştı, ne de o bitmek bilmeyen sinir krizi.
"Pislik..." diye mırıldandı, dudaklarında engelleyemediği bir tebessümle. Parmakları hâlâ Bora'nın ceketini sıkıca kavramıştı. "...Kalın kafalı bir pisliksin sen."
"Öyleyim." dedi Bora, yüzündeki aşık adam gülüşüyle. Başını hafifçe eğdi, burnunu Selin'in burnuna sürttü. "Ama senin pisliğinim... Bunu da sakın unutma."
Selin'in gözleri yavaşça kapanırken, ceketinin yakalarına tutunmuş parmakları gevşemiş, yerini teslimiyetin o sımsıcak uyuşukluğuna bırakmıştı.
Zaman, ikisi için tamamen durmuş gibiydi.
Bora, Selin'in belindeki elini biraz daha sıkıp onu birkez daha kendine mühürlerken, aralarındaki didişmenin, inatlaşmanın ve görev gereği varolan ölüm kalım savaşının bütün acısını o ilk, masum mühürle siliyor gibiydi.
Ta ki genzi yakan ama bir o kadar da iddialı, ağır bir erkek parfümü kokusu kamelyanın içindeki aşk kokusunu acımasızca yırtana kadar.
Hemen ardından, beton zeminde bile parıl parıl parlayan ayakkabıların çıkardığı o ritmik ses duyuldu.
Ve bir de üzerine, son derece keyifli ve uzun uzadıya çalan bir ıslık sesi eklendi.
Selin ve Bora, sanki başlarından aşağı bir kova buzlu su dökülmüş gibi, adeta birbirlerinden fırlayarak koptular.
Bora panikle arkasındaki ahşap direğe çarpıp sırtını ovuştururken, Selin nefes nefese bankın en ucuna kaydı ve koltuk değneğini eline alıp güya bahçedeki çiçekleri inceliyormuş gibi bir pozisyona büründü.
Yüzleri az öncekinden iki kat daha fazla kızarmıştı.
Kamelyanın girişinde, tek eli cebinde, lacivert takım elbisesinin ceketini düzelterek duran kişi Volkan'dı.
Saçları tek bir teli bile bozulmayacak şekilde arkaya taranmış, parlak ayakkabılarıyla bahçede dikilen Volkan, kamelyanın içindeki bu kaskatı kesilmiş, darmadağın olmuş manzarayı gördüğü an şoka uğramış ve adımları bıçak gibi kesilmişti.
Gözleri fal taşı gibi açık haldeydi.
Bakışları önce yerde bir şeyler arıyormuş gibi bakınan Bora'ya, ardından da yan dönmüş, utançtan kulaklarına kadar kıpkırmızı kesilmiş Selin Komiser'e kaydı.
Volkan'ın yüzünde, hayatı boyunca elde edebileceği en büyük hazineyi bulmuş gibi devasa, sinsi ve bir o kadar da kışkırtıcı bir sırıtış belirdi.
Bu karargahta, hatta bu dünyada en gıcık olduğu, her gün laf dalaşına girdiği Bora'yı avlamak için eline öyle bir koz geçmişti ki, IQ'sunun bir anda tavan yaptığını hissetti.
"Vay vay vay vay..." dedi Volkan, sesini iyice yayarak ve ceketinin düğmesini yavaşça açıp kamelyanın direğine yaslanarak. "Sancak Timinin ileri gelenleri açığa alınmış, operasyonlar durdurulmuş falan sanıyordum ama... Bakıyorum da arka bahçede sivil harekat tam gaz, sızma operasyonunu başarıyla tamamlamış! Rastgele gençler!"
Bora'nın adem elması panikle indi çıktı. Dişlerini gıcırdatarak ayağa fırladı, üstünü başını düzeltirken Volkan'ın üzerine doğru bir adım attı.
"Bana bak lan Volkan..." diye tısladı Bora, sesini alçak tutmaya çalışarak ama içindeki o serseri mayın patlamak üzereydi. "Ulan kaşını gözünü çizerim senin, jilet takımını mutfak bezine çeviririm! Yürü git işine, takılma bize! Hem gecenin bu vakti iki dirhem bir çekirdek ne dikiliyorsun burada dikili taş gibi!"
"Aaa, ayıp oluyor ama Boracığım..." dedi Volkan, ellerini havaya kaldırıp keyifle gülerek. Gözlerini Selin'e çevirdi, hafifçe baş selamı verdi. "Selin Komiserim, geçmiş olsun, taburcu olmuşsunuz. Ama görüyorum ki fizik tedavi seanslarına hızlı başlamışsınız. Bora'nın bu korumacı, bel destekli tedavi yöntemlerini tıp literatürüne sokmak lazım bence. Ne dersiniz? Etkili mi?"
Selin, koltuk değneğinin sapını öyle bir sıktı ki, parmak boğumları bembeyaz kesildi.
"Volkan!" dedi, sesini olabildiğine buz gibi tutmaya çalışarak. "Hakikaten başka işin gücün yok mu senin? Karargah'a geçsene sen, istihbarattaki kızlar fönlü saçlarını seni bekliyordur, hadi canım. Sağdan sağdan!"
"Geçiyordum zaten komiserim!" dedi Volkan, cebinden arabasının anahtarını çıkarıp parmağında tur attırarak. Bora'ya doğru yaklaştı, yüzündeki alaycı ve zafer kazanmış ifade paha biçilemezdi. "Ama malum, yolda giderken canım sıkılmasın diye ağaçlık alandan yürüyeyim temiz hava alayım demiştim. Ne bileyim kamelyada aşk filmi çekildiğini? Şimdi Karargah'a bir gireceğim Fırat komiserime mi anlatsam bu sanayi tipi arka bahçe tostunu, yoksa Yiğit kankama mi desem 'Abi bizim serseri mayın pimi çekilmiş el bombası gibi Kraliçe'nin üzerine doğru uçtu' diye... Bilemedim. Kararsızım şuan."
Bora, Volkan'ın yakasına yapışmamak için kendini zor tutuyordu.
"Ulan Volki Tolki! Bak eğer hemen şimdi şu saniye burada gördüklerini derhal zihninden silip kendi isteğinle paşa paşa ikilemezsen o iki maaş saydığın kokarca kokulu parfümünü sana zorla içiririm ona göre!"
"Silmek öyle bedava mı aşk böcüğü?" Dedi Volkan sırıtarak.
"Ne istiyorsun? Hadi dökül çabuk!" Diye karşılık verdi Selin bekletmeden sabırsız bir sesle.
Volkan, beklediği tavizi almanın verdiği keyifle hafifçe öne eğildi. Sesini sadece Bora'nın duyabileceği ama Selin'in de netçe hissedeceği bir tona indirdi.
"Bundan sonra..." dedi, göz kırparak. "Bizim evde bulaşık sırası bana her geldiğinde seni çağıracağım. Sen de itiraz etmeden 'paşa paşa' bize gelip o eldivenleri giyeceksin ve benim yere yıkayıvereceksin Bobi. Anladın?"
"Yürü git lan işine!" Deyip itekledi Bora.
Oysa Volkan yeniden koluna yapışıp gülerek şartlarını saymaya devam etti.
"Ayrıca arabamı da hafta sonları köpükleyecek sivil bir yardımcıya ihtiyacım vardı. O göreve de tam şuan seni atadım. Şimdilik iki görevle başlayalım sonrasını ben daha geniş bir zamanda etraflıca düşünüp sana ileteceğim. Aklın kalmasın. Ne dersin, anlaşma sağlandı mı, yoksa telsiz anonsunu geçeyim mi tüm karargaha?"
Bora yutkundu. Hayatının en büyük mağlubiyetini, en nefret ettiği adamın karşısında alıyordu. Arkasına, bankta utançtan kafasını çevirmiş olan Selin'e baktı. Selin'in bu dedikoduyla karargahta diline düşeceği durumu düşündükçe pes etmekten başka çaresi kalmamıştı.
"Tamam lan..." dedi Bora, dişlerinin arasından tıslayarak. "Tamam. Bulaşıklar bende, araban da bende. Ama tek bir kelime, tek bir ima dahi duyarsam birinden... Yeminim olsun o fönlü saçlarını tek tek yolarım senin! Kirpiye çeviririm affetmem!"
"Anlaşma kabul edilmiştir öyleyse!" dedi Volkan, koca bir kahkaha patlatarak arkasını dönerken. Ceketinin yakalarını düzeltti, omuzlarını dikleştirdi. "Selin Komiserim, tekrardan geçmiş olsun size! Dikkat edin kendinize, malum, etrafta serseri mayın çok, her an patlayabilir! Bum!" Deyip daha da arttırdı kahkahasını.
Volkan, bahçe yolundan keyifli bir ıslık eşliğinde uzaklaşırken arkasında bıraktığı kamelyada adeta soğuk bir savaş başlatmıştı.
Bora yavaşça arkasını döndü, yerdeki koltuk değneğini alıp Selin'e doğru uzatırken yüzü hâlâ kıpkırmızıydı.
"Ulan..." diye mırıldandı. "Şu herife basılmak... Yağız komiserime basılmaktan bin kat daha fena oldu ya! Keşke yine yağız komiser bassaydı illa biri basacaksa. Onunla azıcık da olsa aram iyiydi. Bu sepet şimdi öter kesin herkese. Durmaz çenesi."
Selin değneği elinden sertçe çekti, banktan doğrulurken Bora'ya öyle bir baktı ki, Bora bir anlığına gerçekten patlayacağını sandı.
"Bora..." dedi Selin, dişlerini sıkarak. "Hafta sonu sen, o Volkan gerzeğinin kaportasına tükürüp kapılarını çizeceğim arabasını köpüklerken ben de senin o koca kafanı köpük kovasının içine sokup sokup çıkaracağım! Boğacağım seni, hatırlat bana. Yapmazsam, benim adım da Selin olmasın bundan sonra!"
...
(Hilal'in Anlatımıyla.)
İnsan zihni, en acımasız ve en yorucu savaş alanıdır bazen.
Kendi kurduğunuz mahkemede hem savcı, hem hakim, hem de sanık koltuğuna oturtursunuz ve o duruşma günlerce hatta belki de yıllarca sürer.
Yağız odadan çıkıp gideli ne kadar olmuştu, bilmiyorum.
Dakikalar mı, yoksa saatler mi?
Tam bir çıkarım yapamıyorum.
Zaman algımı tamamen yitirdim sanki.
Gözlerimi tavandaki ışığa dikmiş, içimdeki harabeyle baş başa kalmıştım.
Ona karşı ördüğüm duvarların, yüzüme taktığım maskelerin arkasında aslında tir tir titreyen, kanayan yaralı bir kadın vardı.
O her yaklaştığında, gözleri gözlerime her değdiğinde, yedi yıldır öfkeyle beslediğim, acıyla büyüttüğüm o koca kinin nasıl da saniyeler içinde erimeye yüz tuttuğunu hissetmek...
İşte en çok bundan nefret ediyordum.
Kendime en çok, ona hâlâ bu kadar zaafım olduğu için kızıyordum.
Ben bu yaşama o lanet günden sonra yalnızca tek bir şeyle yeniden bağlanmıştım. Şanlı üniformama, babamın omzuma taktığı rozetime tutunarak hayatta kalmıştım.
Beni o iskelenin çamurunda donarak ölmekten kurtaran tek şey, mesleğime olan bağlılığım ve sadakatimdi.
Şimdi o da yoktu.
Kimliğim, yetkim, her şeyim elimden alınmıştı.
İnsanın en büyük yenilgisi, celladına duyduğu o bitmek bilmeyen özlemiydi.
Düşüncelerimin gürültüsü kapıya usulca, temkinli bir şekilde iki kez vurulmasıyla kesildi.
Göğsümdeki sargıların sızlamasını umursamadan yattığım yerde hafifçe doğruldum. Boğazımı temizledim.
"Girin." diyebildim sadece. Sesim, zihnimdeki fırtınanın aksine dümdüz, tamamen ruhsuz çıkmıştı.
Kapı yavaşça aralandı. Yağız gözlerinde tarif edilemez bir dinginlikle içeri adımını attı. Elinde, küçük, lacivert valizim vardı.
Üzerini değiştirmişti. Gözleri anında gözlerimi buldu. Ağır adımlarla yatağıma doğru yaklaştı. Ayakucuma doğru geçip elindeki lacivert valizi usulca yatağın kenarındaki boşluğa bıraktı.
"Eşyalarını getirdim. Temiz eşofman, rahat pijama, tişört falan koydum bulabildiklerinden."
Gözlerimi valizden çekip onun yüzüne diktim.
Odamın içine girmişti...
Benim en mahrem, en saklı alanıma girmiş, eşyalarıma dokunmuş, dolabımı açmıştı. Bu düşünce, içimde tuhaf bir savunmasızlık hissi yarattı.
"Zahmet etmişsin." dedim. "Kızlara söyleseydin onlar getirirdi, senin yorulmana gerek yoktu."
Dudaklarının kenarında kırık ve yorgun bir tebessüm belirdi.
"Senin için attığım hiçbir adım, yaptığım hiçbir şey bana zahmet değil. Hiçbir zaman olmadı da." dedi, gözlerini gözlerime bir saniye bile kırpmadan kilitleyerek. "Ben senin tek bir nefes alışını duymak için bile, gerekirse bu hastanenin koridorlarında bin yıl hiç uyumadan volta atarım. O yüzden bana zahmetten bahsetme."
Yutkundum. Bana karşı böyle konuşması, böyle çırılçıplak, bütün kalkanlarını indirip teslim olmuş bir şekilde karşıma dikilmesi işimi zorlaştırıyordu.
Kavga etmek, bağırmak, onu itmek istiyordum ama o, bana itebileceğim bir duvar sunmuyordu.
Su gibiydi. Nereye vursam sadece etrafımdan dolanıp beni yeniden sarmalıyordu.
Bakışlarımı ondan kaçırıp valize çevirdim yeniden.
"Teşekkür ederim." dedim sadece. Başka tek bir kelime edemedim.
Fermuarı yavaşça çekip valizi araladı. İçine baktığımda özenle katlanmış kıyafetlerimi gördüm. İçimde bir yerler yine sızladı. O kadar özenli, o kadar dikkatli yerleştirmişti ki... Benim neleri sevdiğimi, neyle rahat edeceğimi yedi yıl geçmesine rağmen unutmamıştı.
"Zorlama kendini hareket etmek için." dedi, valizin içinden çıkardığı gri, yumuşak pamuklu bir hırkayı yatağın kenarına bırakırken. "Hemşireyi çağırırım, o sana yardım eder giyinmen için. Dikişlerin taze, canını yakarsın."
"Ben hallederim. Çocuk değilim." dedim inatla, sağ elimle yatağın kenarından destek alarak biraz daha dikleşmeye çalışırken. Ama göğsümdeki acı, anında yüzümü buruşturmama ve dişlerimi sıkmama sebep oldu. Dudaklarımdan istemsiz, ufak bir inleme kaçtı.
O sakin ve sabırlı hali saniyeler içinde buharlaştı sanki böylelikle. Panikle yatağın başucuna doğru atıldı, elleri refleksle omuzlarıma doğru uzandı ama tam bana dokunacakken, havada kaskatı kesilip durdu.
Bana dokunmaya hakkı olmadığını, o sınırı geçmemesi gerektiğini kendi kendine hatırlatıyordu adeta.
Eli havada, titreyerek yumruk oldu ve yavaşça yanına düştü.
"İnat etme işte..." dedi, çenesi kasılarak. Gözlerindeki ateş, acı çektiğimi gördüğü için yeniden harlanmıştı. "Sırf bana duvar öreceksin, benden yardım istemeyeceksin diye kendi canını yakıyorsun. Yapma."
"Defalarca söyledim sana. Canımın yanmasına alışkınım ben." dedim, nefes nefese kalmış bir halde ona alttan bakarak. "Senin endişelenmene gerek yok. Ben yedi yıldır kendi yaramı kendim sarıyorum. Şimdi de sararım."
Gözleri kapandı. Derin, titrek bir nefes aldı. Göğüs kafesinin şiddetle inip kalktığını o mesafeden bile net bir şekilde görebiliyordum.
Gözlerini yavaşça açtığında, o yeşillerde zerre kadar öfke yoktu. Sadece saf bir pişmanlık vardı.
"Haklısın..." diye fısıldadı. Sesi o kadar kırıktı ki, sanki boğazında cam kırıkları çiğniyordu. "Sen kendi yaranı hep kendin sardın. Ben sadece... o yaraları açmayı bildim. Ama..."
Bir adım daha yaklaştı. Yatağın demirine sıkıca tutundu.
"...Bundan sonra senin canını yakan her şeyin, herkesin cehennemi olacağım. Sen beni affetmesen de, benim yüzüme bakmasan da... Ben senin o kendi kendine sardığın yaralarına merhem olmak için kapında köle olacağım."
Gözlerimi ondan kaçırdım. Eğer biraz daha o gözlere bakarsam ya da ses tonundaki çaresizliğe biraz daha kulak verirsem, içimdeki nefret ve acının tamamen yok olacağından korkuyordum.
"Hemşireyi çağır..." dedim, sesimi olabildiğince düz, olabildiğince emredici tutmaya çalışarak. "...Üzerimi değiştireceğim. Sonra da uyuyacağım. Yorgunum."
Dediklerime karşın usulca başını salladı. İtiraz etmedi, tek bir kelime dahi üstelemedi.
"Hemen çağırıyorum." dedi, ağır adımlarla kapıya doğru geri geri giderken. Gözleri benden bir saniye bile ayrılmıyordu. "Sen dinlen."
Kapı açılıp da bedeni koridora doğru kaybolduğunda, odanın içindeki bütün oksijen de onunla birlikte çekilip gitmiş gibiydi.
Başımı yavaşça yastığa yasladım.
Elimi, az önce yatağın kenarına bıraktığı hırkanın üzerine koydum. Kumaşın üzerindeki tanıdık koku, odamda eşyalarımı toplarken kıyafetlerime sinen kokusuydu.
Gözlerimi sımsıkı kapattım.
Ne kadar inkar edersem edeyim, ne kadar ondan nefret ettiğimi haykırırsam haykırayım...
Ben bu adamın gölgesinden, o yeşil gözlerinin hapsinden asla kurtulamayacaktım.
...
Hemşire içeri girdiğinde, yüzünde kocaman ve oldukça samimi bir tebessüm vardı. Gencecik, naif bir kızdı.
Üzerimdeki hastane önlüğünü çıkarıp, Yağız'ın getirdiği o gri, yumuşak hırkayı ve temiz kıyafetleri giydirirken canımı yakmamak için büyük bir özen gösterdi.
Adının Fidan olduğunu öğrendiğim hemşire kız işini bitirip çıktıktan saniyeler sonra kapı usulca yeniden açıldı.
Gelen O'ydu.
Odanın kapısını sessizce kapatıp, başucumdaki sandalyeye oturmak yerine, doğrudan yatağımın ayak ucuna, tam karşıma geçti yeniden.
Ellerini eşofmanının ceplerinden çıkardı. Omuzlarını dikleştirdi. Yüzünde, daha önce hiç görmediğim kadar net bir kararlılık vardı. Gözlerini, kaçacak hiçbir yer bırakmamacasına doğrudan gözlerime kilitledi.
"Konuşacağız." dedi birdenbire.
Ne yapmaya çalıştığını anlamaya çalışarak kaşlarımı çattım ama o devam etti.
"Yüzleşeceğiz artık. Vakti geldi. Yedi yıl önce o iskelede ne olduysa, öncesinde ve sonrasında neler yaşadıysak hepsini... Her şeyi, tek bir satırını bile atlamadan konuşacağız."
Gözlerimi kıstım. Kalbim göğüs kafesimi dövmeye başlamıştı ama dışarıya o bildik, buz gibi duvarımı ördüm.
"Sen... Konuşmak? Benimle?" Dudaklarımda acı, zehir zemberek bir tebessüm belirdi.
"Sen mi anlatacaksın bana gerçekleri? Kaçmadan? Arkana bile bakmadan gitmeden? Hem de bana?"
"Evet." dedi, tavizsiz bir netlikle. "Bütün günahlarımı, bütün çaresizliklerimi ve bütün yalanlarımı önüne sereceğim. Hesap soracaksın, ben de vereceğim. Ama... Bu gece değil."
Beklediğim o bahane gelmişti işte.
Gözlerimi devirdim.
"Sen şu yataktan sapasağlam kalktığında..." diye devam etti, itiraz etmeme fırsat tanımadan. "Yaraların iyileşip dikişlerin kaynadığında. Yeniden ayaklandığında. O zaman karşına geçeceğim işte."
Alaycı bir şekilde başımı iki yana salladım.
"Beni oyalamaktan bıkmadın değil mi?" dedim, sesimi hafifçe yükselterek. "Yine zaman kazanıyorsun. Yine arkasına saklanacağın bir kılıf, beni uzak tutacağın yeni bir senaryo, yeni bir yalan uydurmak için süre istiyorsun. Ben artık senin bu 'sonra konuşuruz' masallarına inanmıyorum Emirdağlı! Sen busun işte. Gerçeğin kıyısına geldiğinde daima kaçan bir korkak!"
Her zaman sarfettiğim bu zehirli sözlerim karşısında zerre kadar geri adım atmadı. Aksine, bana doğru bir adım daha yaklaştı. Yatağın demirini elleriyle sımsıkı kavradı.
"Seni biriyle tanıştıracağım." dedi.
Sesi öylesine derinden, öylesine gizemli ve iddialı çıkmıştı ki, şaşırdım.
"Biriyle mi?"
Dudaklarımdan benden izinsiz çıkan kelimeler, sırf canını yakmak için dökülüverdi sanki bir bir.
"Ne o? Dilvin masalı bitti, inandırıcılığı kalmadı... Şimdi de bu yedi yıllık boşlukta yaptığın çocuğun falan mı çıkacak ortaya? Yeni kalkanın o mu?"
Yüzündeki kararlı ifade, duyduğu bu cümleyle anında dondu. Elleri yatağın demirinden usulca kaydı. Gözlerinde öyle bir kırgınlık, öyle büyük ve dilsiz bir sitem belirdi ki... Konuşmadı. Bağırmadı. Kendini savunmadı bile. Sadece gözlerimin içine, kalbinden tek kurşunla vurulmuş gibi sessizce, uzun uzun baktı.
İçimde koca bir pişmanlık dalgası kabardı o an. Dilimi ısırmak, o iğrenç cümleyi geri almak istedim. Çok ileri gitmiştim. Biliyordum. O yedi yıl boyunca sevgisine sadık kalmış, tenine başka birini haram kılmış, sırf benden alacağı intikam uğruna yalan bir hayat yaşamıştı. Dilvin'le bile o çizgiyi asla geçmediğini çok iyi biliyordum ama öfkem, dilimin sivriliğine yenik düşmüştü.
Yutkundum. Boğazımda beliren kuruluğu gidermeye çalışarak, sesimi olabildiğince yumuşattım. İnadımı bir kenara bıraktım.
"Özür dilerim, ileri gittim..." diye fısıldadım, gözlerimi bir anlığına kaçırıp pişmanlıkla tekrar ona bakarak. "...Kim? Kiminle tanıştıracaksın beni? Samimi soruyorum."
Gözlerindeki kırgınlığı söylediklerimle usulca içine gömdü. Bakışlarını benden ayırmadan odanın ortasına pimi çekilmiş bombayı bıraktı.
"Eski Kurt'la..."
...
23. Bölüm Sonu.
...
Selamlar canlarım! 🚨💙
Nasılsınız, kalplerimiz bu bölümün hızına ve duygu seline dayanabildi mi bakalım?
Sizden gelen "Hilal'in iç dünyasını özledik, biraz da Bora ve Selin görelim" çığlıklarını duydum ve bence tek kelimeyle dopdolu bir bölümle karşınıza geldim!
Bir yanda rozetleri sökülmesine rağmen devleti ve Karargah'ı o yüzen bombadan kurtaran Sancak Timi'nin nefes kesen operasyonu, diğer yanda hepimizin bölüm başından beri "Ha öptü ha öpecek" diye beklediği o efsane BorSel anı!
Tabii Volkan'ın onları basıp eline yüzyılın kozunu geçirmesini ve Bora'yı kölelikle tehdit etmesini saymıyorum bile! 😂
Okurken ne kadar güldünüz bilmiyorum ama ben yazarken kahkahalarla eğlendim o sahnede.
Ve o sahne...
Yağız'ın, Hilal'in günlüğünü bulduğu an...
Yedi yıllık o dilsiz çığlıkların, o sessiz harabenin Yağız'ın yüzüne bir tokat gibi çarpması... çocuğumun gözyaşları benim de burnumun direğini sızlattı itiraf etmeliyim.
Peki ya final?
Yağız Mert'in, Hilal'in bütün o zehirli sözlerine karşılık masaya vurduğu o son ve en büyük koz...
Eski Kurt!
Sizce Hilal bu ismi duyduğunda, Yağız'ın arkasındaki sır perdesinin aralandığını gördüğünde ne yapacak?
Bütün öfkesi yerini neye bırakacak?
Volkan, Karargah'ta Bora'ya neler çektirecek?
Ve sivil Sancak Timi, o siyah defterin içindeki isimlerin peşine nasıl düşecek?
Lütfen satır arası yorumlarınızı, teorilerinizi ve en sevdiğiniz sahneleri benimle paylaşmayı unutmayın.
Biliyorsunuz, sizin yorumlarınız benim en büyük motivasyon kaynağım! Oylarınızı o güzel parmaklarınızla parlatmayı ihmal etmeyin. ✨
Bir sonraki bölümde görüşmek üzere...
Kendinize çok iyi bakın, sevgiyle ve Sancak'la kalın!
~Zeynep.
🚨💙❤️🔥
