Mavi Sirenler kitap kapağı

20. bölüm / 29

Mavi Sirenler

Bölüm 17: Kuralsız Adaletin Karanlığında Sızlayan Kalpler

Vaveyla Yazarı: Yalnızca Zeynep

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 29Şu an: Bölüm 17: Kuralsız Adaletin Karanlığında Sızlayan Kalpler
  1. 1 GİRİŞ340 kelime
  2. 2 Personel Dosyası492 kelime
  3. 3 Bölüm 1: Çamura Düşen Yeminler5.531 kelime
  4. 4 Bölüm 2: Saklı Yemin, Soğuk Namlu4.437 kelime
  5. 5 Bölüm 3: Kör Noktada, Kesik Nefes10.932 kelime
  6. 6 Bölüm 4: Paslı Namlunun Ucundaki Yalan13.536 kelime
  7. 7 Bölüm 5: Şeytan Mahzeni ve Kırık Aynalar11.608 kelime
  8. 8 Bölüm 6: Küller ve İsimsiz Çocuklar15.357 kelime
  9. 9 Bölüm 7: Turuncu Yapraklar Altında9.896 kelime
  10. 10 Bölüm 8: Bir Eylül Ayazı, Bir Ömür Enkazı15.666 kelime
  11. 11 Bölüm 9: Barut Kokusundan Çatlayan Duvarlar9.944 kelime
  12. 12 Bölüm 10: Ölüm Uykusunun Sağanak Şarkısı16.752 kelime
  13. 13 Bölüm 11: Yıkıntılar Arasında Çarpan Kalpler14.799 kelime
  14. 14 Bölüm 12: Sahte Silüetler Ardındaki Kurşun İzleri13.303 kelime
  15. 15 Bölüm 13: Akrep ve Yelkovan Göstergesindeki Cehennem14.097 kelime
  16. 16 Bölüm 14: Sahte Mühürler, Gerçek Prangalar24.479 kelime
  17. 17 Bölüm 15: Beyaz Kuğu, Siyah Çamur18.423 kelime
  18. 18 Bölüm 16: Kanayan Maziye Geçirilmiş Çelik Zırh16.814 kelime
  19. 19 Bölüm 17: Kuralsız Adaletin Karanlığında Sızlayan Kalpler14.632 kelime · Okuduğun bölüm
  20. 20 Bölüm 18: Yeraltı Dehlizlerinde Dilsiz Düello14.790 kelime
  21. 21 Bölüm 19: Gölgelere Kazınan Kanlı Veda18.344 kelime
  22. 22 Bölüm 20: Kana Bulanan Kırık Yeminler21.795 kelime
  23. 23 Bölüm 21: Fırtınadan Önceki Son Tebessüm29.936 kelime
  24. 24 Bölüm 22: Düğün, Doğum, Demir Parmaklıklar ve Ölüm (PART 1)19.565 kelime
  25. 25 Bölüm 22: Düğün, Doğum, Demir Parmaklıklar ve Ölüm (PART 2)19.372 kelime
  26. 26 Bölüm 23: Kelebek Etkisi ve Kör Nokta26.822 kelime
  27. 27 Bölüm 24: Gölgenin Pusulasını Kıran Sağır Çizgi21.931 kelime
  28. 28 Bölüm 25: Yanan Bir Şehrin Gölgeli Sevdası25.689 kelime
  29. 29 Bölüm 26: Ölümün Koynunda, Kanlı Hesaplaşma27.254 kelime

MAVİ SİRENLER: "Gölge ve Yankı'nın Hikayesi"

17. BÖLÜM: Kuralsız Adaletin Karanlığında Sızlayan Kalpler

...

"Sırtını yasladığın dağ yıkıldığında sadece ezilmezsin; güvendiğin bütün doğruların da bizzat yıkıntıların altında can verir. Düşmanın sıktığı kurşun bedeni delip geçer, güvendiğin gölgenin kaçışı ise ruhu parçalar."

"Bir elin parmakları birbirinden koptuğunda, geriye sadece kanayan bir avuç kalır. Sarsılmaz sandığın zırhlar, içeriden aldığı darbelerle paramparça olmaya mahkumdur."

...

(Geçmiş - Kasım, 2008. Bolu, Askeri Eğitim Sahası. - Yazar'ın Anlatımıyla.)

Zifiri karanlık, Bolu'nun balta girmemiş ormanlarını devasa bir kefen misali sarmalamıştı.

Ay ışığı, bulutların ardına gizlenmiş; yeryüzüne sadece gümüşi, soluk bir sızıntı bırakmıştı.

Mevsim, sonbaharın son demleriydi.

Dondurucu ayaz, ağaçların dallarındaki son yaprakları buzdan kristallere dönüştürmüş; rüzgarın uğultusu kurt ulumalarına karışarak vadinin derinliklerinde yankılanıyordu.

Burası "Kartal Yuvası" olarak bilinen, Polis Akademisi'nin en zorlu tatbikat sahalarından biriydi.

Genç polis adayları için bu gece sadece bir eğitimden ibaret değildi.

Bu gece; iradenin çelikle, sadakatin ihanetle ve nefesin ise mutlak soğukla imtihanıydı.

Hedef belliydi: Sarp kayalıkların zirvesindeki bayrak noktasına ulaşmak ve şifreli telsiz mesajını karargaha iletmek.

Gökçe Hilal Aladağlı, üniformasının içinde bir gölge kadar sessiz, bir kısrak kadar çevikti. Adımları, balçık halindeki toprakta bata çıka ilerlemesine rağmen oldukça sessizdi. Kehribar hareleri, gece görüş gözlüğü kullansada karanlığı adeta yırtıcı bir kuş gibi deliyordu. Sırtında oldukça ağır bir teçhizat çantası, ince bedenine yük değil; adeta vücudunun bir parçası gibi yerleşmişti.

Genç kızın zihninde tek bir cümle yankılanıyordu: "Birinci olmalısın Aladağlı. Rakiplerine aman vermeyeceksin! Her zaman en iyisi sen olacaksın. Babana verdiğin sözü, omzuna takacağın o yıldızları kimsenin elinden almasına müsaade etmeyeceksin kızım."

Onun için başarı, sadece bir derece değildi.

Başarı, diğerlerinin deyimine göre 'kadın başına da' bu cehennemin ortasında var olabileceğinin tek ve yegane ispatıydı.

Her şeyden önemlisi şehit dedesine verdiği şeref sözüydü.

Tam o saniye, yamacın batı cephesinden gelen sert adım sesleri sessizliği bir bıçak gibi yardı.

Hilal, refleksle elindeki eğitim tüfeğini omuz çukuruna yerleştirip namluyu sesin geldiği yöne kilitledi. Ağaçların arasından uzun ve heybetli bir silüet süzüldü.

Gelen kişi Yağız Mert Çağlayan'dı.

Ezeli rakibi, ebedi sevdası...

Üzerindeki üniforma çamur içinde kalmış, yeşil hareleri hırsın ve adrenalinin verdiği o vahşi parıltıyla aydınlanmıştı. Genç adam, Hilal'in namlusunu gördüğü an duraksadı. Dudaklarında her zamanki serseri tebessümü belirdi.

"Namlunu bana karşı indirmeyi düşmana karşı doğrultmayı artık öğrenmelisin Aladağlı..." diyerek fısıldadı. Sesi, rüzgarın uğultusuna karışan bir melodi gibiydi. "Zira bu gece avcı da benim, zirveye ilk varacak olan kahraman da."

Hilal tüfeğini indirse de gözlerindeki rekabet ateşi sönmedi.

"Senin kahramanlıkların sadece hayallerinde kalacak maalesef Emirdağlı!" diyerek meydan okudu.
"Zirveye giden yol, kas gücünden ziyade akıl ve sabır gerektirir. Geride kalmaya hazır ol. Zirvede ikincilik koltuğunu hazırladım bile!"

İkili, birbirlerine attıkları o kısa ve tutku dolu bakışın ardından aynı anda sarp kayalığa doğru hamle yaptılar.

Mert, fiziksel gücünü kullanarak kayalara bir dağ keçisi gibi tırmanırken; Hilal, esnekliğini ve stratejik zekasını kullanarak daha dik, ancak daha kestirme olan rotayı seçti.

Onları biraz geriden takip eden, her iki dostunun da güvenliğini sessizce kollayan bir diğer gölge daha mevcuttu: Karan Soykan.

Karan, bu üçlünün sarsılmaz denge unsuruydu. Gözleri sürekli çevrede, kulakları ise telsizdeki anonslardaydı.
Mert ile Hilal arasındaki çekim ve rekabetin bizzat şahidiydi ve sır ortağıydı.
Biliyordu; bu iki genç kalp birbirine çarptığında sadece aşk değil, devasa bir
fırtına da kopuyordu.

Hilal, kayalığın orta kısmına ulaştığında, ayağını dayadığı kütlenin aslında oynak bir parça olduğunu son anda fark etti.

Ayağının altındaki kaya parçası, ağırlığına dayanamayarak büyük bir gürültüyle koptu. Hilal'in dengesi saniyeler içinde altüst oldu. Genç kız, boşluğa doğru savrulurken; son bir refleksle sağ eliyle keskin ve sivri bir kaya çıkıntısına tutunmuştu ancak hissettiği acıyla inledi.

"Ah!"

Acı dolu feryadı vadinin sessizliğinde devasa bir yankı uyandırdı.

Sağ bileğinden gelen o uğursuz ses, kemiğin zorlandığının, belki de çatladığının en büyük kanıtıydı. Genç kız, tek koluyla elli metrelik uçurumun üzerinde asılı kalmıştı. Aşağısı; sivri kayalarla doluydu ve güvenlikleri için olası bir düşme anına yönelik hiçbir önlem alınmamıştı.

"Hilal!"

Mert, sesin geldiği yöne başını çevirdiği an; hayatının en büyük dehşetiyle yüzleşti. Sevdiği kadının parmakları, kayanın üzerinde milim milim kayıyordu.
Genç adamın zihninde devasa bir savaş koptu. Eğer devam ederse, bir dakikaya zirveye ulaşacak ve en yüksek puanı alarak birinciliği garantileyecekti. Babasına gururla götürebileceği madalya, şu an sadece bir adım uzağındaydı.

Ancak Hilal...

Hilal ölüme gidiyordu.

Bir saniye bile tereddüt etmedi. Birinciliği, rütbeyi, babasının beklentilerini, geleceğini; o saniye oracıkta, Bolu'nun dondurucu toprağına gömdü.

"Dayan Devre'm! Geliyorum!" diye bağırdı.

Kendi rotasını terk edip ani bir hızla Hilal'in asılı kaldığı yamaca doğru atıldı. Ayakları altındaki taşlar kayıyor, elleri keskin kayalar yüzünden parçalanıyordu. Kanı, soğuk taşa bulaşırken; hiçbir acıyı hissetmiyordu.

O an tek bir gayesi vardı: Sevdiği kızın narin parmaklarının kayadan kopmasına müsaade etmemek.

Tam da Hilal'in parmaklarının var olan tüm gücünü kaybettiği, kendini boşluğa bırakmaya hazırlandığı o son milimde; Mert'in iri ve sıcak eli Hilal'in bileğine adeta bir kelepçe gibi mühürlendi.

"Tuttum seni!"

Mert, dişlerini sıkarak, göğüs kafesindeki bütün gücü kollarında toplayarak Hilal'i yukarıya doğru çekti. İkisi beraber, genişçe bir kaya setinin üzerine yığıldılar.
Hilal, nefes nefese Mert'in göğsüne yaslanmış bir haldeydi. Vücudu şiddetle titriyor, sağ bileğinden yayılan acı dalgası beynini uyuşturuyordu. Mert ise kollarını ona sımsıkı dolamış; sanki bıraksa dünyası başına yıkılacakmış gibi sarmalamıştı.

"Bıraktın..." diye fısıldadı Hilal, gözleri şaşkınlıkla genç adamın yüzünde gezinirken. Nefes nefesteydi.

"Bırakmadım. Tuttum işte." Dedi hemen Mert de nefes nefese kesik kelimelerle.

Yüzüne yapışan saçlarını çekti Hilal yavaşça eliyle. "Beni değil..." dedi. "Zirveyi bıraktın."

Yattığı yerden gözlerini geriye bayrağın süzüldüğü noktaya kısa bir anlığına dikti Mert. Sonra dışarıya derin bir nefes verip kapattı gözlerini.

"Evet. Öyle oldu..." derken hala nefesi düzensizdi.

"Birinciliği sırf benim için terk ettin!" Derken yerinde doğruldu genç kız. "Neden Mert?" deyip diğer yanağına yapışan saçlarını da çekti yüzünden. "Neden yaptın bunu?"

Mert, duyduklarıyla kaşlarını çatıp gözlerini açtı. Dikkatli bakışlarını yüzünde gezdirdi. İfadesinde hem bir tutam kızgınlık hem de bolca sitem vardı.

"Ya ne yapsaydım?" Dedi hiddetle. "Bıraksaydım da..." derken cümlesinin sonunu getiremedi. Yeniden yumdu gözlerini başını başka tarafa çevirerek. "Bırakamazdım!" Dedi yüksek bir sesle tekrardan gözlerini açıp ona bakarak. Yerinde doğruldu çevik bir hareketle. "Yemişim birinciliğini!" Deyip dikleştirdi çenesini. "Senden kıymetli mi?"

Ardından Hilal'i hızla kendini çekip göğsüne yasladı. Genç kızın vücudu hala titriyordu. Omuzlarını sıvazlayarak ona sarılırken başını saçlarına gömdü. Ciğerlerine dolan o taptaze çiçeksi koku, en büyük uyuşturucusuydu.

"Bana bak Aladağlı!" diyerek Hilal'in göğsünden ayırdığı yüzünü ellerinin arasına aldı. Yeşil hareleri, kehribar gözlerin içinde eriyordu sanki. "Şu dünyadaki hiçbir rütbe, hiçbir zafer ya da yıldız; senin tırnağının ucu kadar kıymetli değil benim için. Ben o birinciliği her zaman alabilirim; ama seni de bir kez kaybederim. Ve bu benim en büyük felaketim olur. İşte o zaman ben bizzat kendi cehennemimde boğulurum."

Gözlerini kapattı Hilal duyduklarıyla. Yüzünü tutan sıcak elleri tuttu kendi titreyen elleriyle. Başını yan çevirip Mert'in parmaklarındaki kanayıp kurumuş yaralarına minik öpücükler kondurdu. Sonra elleri yüzünden çekip kucağında birleştirdi. Gözlerini sevdiği adamın gözlerine dikti.

"Birinciliği her zaman alamazsın bir kere! Ben varken o biraz sıkar. Söyleyeyim!" Dedi gülerek. Hınzır bir gülüştü bu. Onunla uğraşmayı seviyordu. "İmkanın varken kaderime terk edecektin beni. Şimdi hayatta alamazsın elimden birinciliği. Derdine yan Emirdağlı..." deyip kucağında birleştirdiği elleri dudaklarına götürüp öptü birkez daha.

Gülümserken onu izleyen Mert de müptelası olduğu derin çukurların yeniden belirginleşmesiyle Hilal'in yanaklarında eğilip sevdiği kızı en sevdiği yerden gamzelerinin üstünden öptü, her iki yanağından da.

"Al senin olsun o zaman." Derken bir gamzesisini öpmüştü. Diğerine yeltenirken "Tepe tepe kullan." Deyip ona da koca bir öpücük kondurdu. En son da alnına bir buse kondurup geri çekildi.
"Sen hep nefes al yeter ki. Yaşa! Yaşa ki ben de yaşayayım. Senin olmadığın bir dünya ancak ızdırap bana..." dedi büyülenmiş bir sesle.

Utandı Hilal. Dudaklarını birbirine bastırdı gülmemek için.
"Şair modun açıldı yine en olmadık yerlerde..." derken saçının bir tutamını kulağının arkasına iliştirdi.

Mert, keyif dolu kocaman bir sırıtışla; "Hazır aşık modumu açmışken istersen buradan devam edelim..." deyip genç kızın dudaklarına doğru eğiliyordu ki tam o sırada, Karan elindeki ilk yardım çantasıyla yanlarına gelmişti.

"Hemen bakalım şu bileğine Hilal, çantayı getird..." diye cümlesine devam edecekken yüzleri arasında milimler kalmış Mert ve Hilal'i gördüğü gibi arkasını döndü.

"Ya ben yine en münasebetsiz zamanda mı geldim ya!" Deyip elini alnına vurdu gözlerini kapatarak.

Hilal Karan'ı farkettiği gibi Mert'i göğsünden hızla itip heyecandan elini ayağını nereye koyacağını şaşırmış bir hale girmişken Mert derin bir iç çekerek ellerini saçları arasına götürüp sinirle karıştırdı.

"Yani oğlum! Yine harika zamanla ya! Basmakta üstüne yok! Kayınbabam mısın kankam mısın anlamadım ki ben seni? Necati amca tarafından gönderilmiş bir ajan mısın yoksa lan sen?" Deyip oturduğu yerden öne atıldı. O an omzuna yediği silleyi beklemiyor olacaktı ki ağzı şaşkınlıkla açıldı ve hızla Hilal'e döndü kolundaki acıyan noktayı diğer eliyle tutarak.

"Napıyorsun birtanem ya?"

"Yok Alparslan abim tuttu Karan'ı Mert! Ya hem suçlusun hem güçlü. Az sus be adam!" Diye huysuzlandı Hilal. Yeterince utanmıştı. Mert'in pişkinliğine anlam veremiyordu.

"Ama..." diye cümlesine devam edecekken Mert Hilalin havaya kalkan kaşlarıyla geri yerine pıstı.
"Sus!"

O an Karan'ın yüzünde şaşkın bir ifade oluştu. Aklına gelenle elini alnından çekip arkasını dönerek ışıldayan gözlerini ikili arasında gezdirdi.

"Lan siz napıyorsunuz burada?! O paylaşamadığınız birinciliği şimdi uyuz Ulvi kapacak. Ona mı yedireceksiniz. Oturmuş cilveleşiyordunuz burada! Zamanı mı lan!" Diyerek yerinde tepinerek söylenmeye başladı Karan. Hal ve hareketleri panik halindeki mimikleri Hilal'i güldürmeye yetmişti.

"Yazık valla! Efendi çocuk ne hale geldi. Bandırmalıyı da delirttik Emirdağlı iyi mi?" Deyip güldü kendi kendine.

Gülüşüne Mert de eşlik etti.
"Valla öyle. Ayarları bozuldu garibimin. Ama haksız sayılmaz. O vitaminsiz Ulviye bayrak kaptıracak değilim. Hadi gidelim." Deyip ayaklandı.

"Keşke kardeşim!" Diyen sesi yükseldi Karan'ın. Hilal'in ayak ucuna çökmüş bileğini kontrol ediyordu o esnada.

Yerden kalkıp üstünü silkeleyen Mert'in kaşları çatıldı.
"Nasıl yani kardeşim?" Diye sordu. "Ne demek keşke? Neye keşke?" Dedi elleri belinde sorgu halindeyken.

"Durum net abicim." Dedi Karan gözlerini kısarak, tepesinde dikilen Mert'e bakarken. "Hilal'in bileği kötü durumda. Bu şekilde tırmanmaya devam edemez."

"Ne alakası var ya? İyiyim ben!" Deyip ayaklanmaya çalıştı Hilal ani bir hareketle.
Ancak saniyesinde hissettiği devasa acıyla geri yerine oturdu. Feryadı Mert'in içini sızlattı.

"Tamam!" Dedi Mert hemen sırtındaki ağır çantayı çıkartıp yere fırlatarak. "Tırmanmayacak zaten." deyip Hilal'in yanına çöktü.

"Napıyorsun Mert? O ne demek?!" Diyen Hilal'in itirazlarına zerre kadar kulak asmadan dizlerini kırıp sırtını genç kıza döndü.

"Bin sırtıma." dedi arkasını işaret ederek.

Anında karşı çıktı genç kız.
"Mert, saçmalama!" diye bağırdı hemen. "Daha önümüzde nereden baksan üç kilometre yol var! Bu çamurda, dik yamaçlarda beni taşıyamazsın! Sen taşısan ben izin vermem! Hayatta olmaz! Olamaz! Asla! Hem bak... İkimiz de puan kaybederiz, disipline sevk ediliriz!"

"Umrumda değil hiçbiri..." diyerek geri döndü Mert. Bakışlarındaki o koruyucu ateş, Hilal'in bütün duvarlarını yerle bir etti. "Biz bir elin parmakları gibiyiz sevgilim. Biri eksilirse o el yumruk olmaz. Ne olursa olsun, seni asla geride bırakmam. Gerekirse bu dağı seninle beraber sırtımda taşır, yine de o kampa sağ salim ulaştırırım. Şimdi daha fazla itiraz etme de sözümü dinle ve bin! Son kez söylüyorum."

Hilal, çaresizce Mert'in omuzlarına kollarını doladı. Mert, genç kadının bacaklarını kavrayıp doğruluğunda; Karan da silahını hazır hale getirip önlerine geçti.

"Ben de önden gidip size yolu açayım o zaman." dedi. "Çevre güvenliği sağlarım. Kimsenin bu sessiz kahramanlığı bozmasına da müsaade etmem. İçiniz rahat olsun kardeşlerim!"

Yürüyüş başlamıştı.

Mert'in her adımında, çamurlu zemin adeta ayaklarının altında inliyordu.
Genç adamın ter damlaları, alnından süzülüp şakaklarına akıyordu. Zorlandığı her halinden belli olsa da ses etmiyor devam ediyordu. Nefes alışverişleri bir lokomotif kadar ağır ve ritmik hale gelmişti en sonunda.

Sırtındaki yük sadece bir beden değil; Mert için bütün bir gelecekti.

Hilal, başını sevdiğinin boynuna yaslamış; genç adamın kalbinin vuruşlarını bizzat sırtında hissediyordu.

"İnsan, kimin için ölmeyi göze alabiliyorsa; aslında sadece bahsi geçen şahıs için yaşamaya başlamıştır." diye düşündü Hilal o an. "Şu an bu sırtın üzerinde, sadece bir tatbikat sahasında değil; hayatın tam ortasında yürüyorum."

Saatler süren destansı yolculuğun sonunda, kampın ışıkları görünmüştü en nihayetinde.

Eğitmen hocalar ve diğer öğrenciler; sırtında bir yaralıyla, bitik bir halde kampa giren Mert'i gördüklerinde şaşkınlıktan donakalmışlardo.

Mert, Hilal'i revir çadırının önündeki sedyeye usulca bıraktı. Genç adamın bacakları titriyor, ciğerleri parçalanacak gibi yanıyordu. Ancak yüzündeki o iftihar dolu tebessüm, dünyadaki bütün madalyalardan daha parlaktı.

Karan, Mert'in omzuna elini koydu. "Helal olsun sana be kardeşim. Vallahi helal olsun. Ne yiğit adamsın!"

"Eyvallah Bandırmalı!" Deyip gülümsedi nefes nefese genç adam. Sonrasında ilerleyip Hilal'in elini sımsıkı tuttu. Genç kızın gözlerinde; o güne dek hiç görülmemiş, sadece o geceye mahsus olan o saf ve sırılsıklam aşk parıltısı mevcuttu.

"Sözümü unutma sakın Devre'm." diye fısıldadı, bilincini kaybetmek üzere olan kızın kulağına. "Biz bir elin parmakları gibiyiz. Seni asla, ama asla geride bırakmayacağım. Bu da benim sana şeref sözüm olsun."

O gece, Bolu'nun karlı zirvelerinde verilen o mukaddes söz; yedi yıl sonra İstanbul'un karanlık fabrikasında, esir düşen dostların ardından dökülen gözyaşlarına dönüşecekti.

Mavi Sirenler'in yankısı, aslında o gece omuzlarda taşınan o yaralı aşkla başlayıp günümüze kadar tesir etmeyi başarmış idi.

...

(Günümüz. Nisan, 2017. - Karargah, Otopark Alanı. - Yazar'ın Anlatımıyla.)

Zaman; bazen insanın en büyük dostu, bazen ise bizzat en acımasız celladıdır.

Yıllar evvel toy bir polis memuru adayıyken sevdiği kadını sırtında taşıyarak ölüme meydan okuyan Yağız Mert Çağlayan; bugün tecrübeli ve kıdemli bir komiser olarak, ekibinden iki değerli parçayı, Fırat'ı ve Selin'i, düşmanın kucağında bırakmak zorunda kalmış bir enkaz misali dikiliyordu.

Gökyüzünden boşalan şiddetli yağmur, üzerindeki barut kokusunu siliyor ancak ruhundaki o kara lekeyi zerre kadar temizleyemiyordu.

Toprak zeminde yankılanan postal sesleri, yaklaşan fırtınanın habercisiydi.
Turgut Müdür, yüzünde daha evvel hiç görülmemiş, volkanik bir öfke patlamasıyla yanına ulaştı. Bakışları, Yağız'ın perişan haline sabitlendiğinde; bütün hava saniyeler içinde buz kesti.

"Neredeler!" diye kükredi Turgut Müdür. "Cerrah ile Sis nerede, Gölge! Evlatlarım, arkadaşların nerede! Neden sadece sen karşımda dikiliyorsun!"

Yağız, başını kaldırdığında; yeşil harelerinde sönen o son ışık parçası da yağmur sularına karışıp gitti. Çenesi şiddetle titriyor, kelimeler boğazındaki bir ur gibi canını yakıyordu.

"Onları... Onları geride bırakmak zorunda kaldım müdürüm..." diye mırıldandı. Sesi, bir mezar sessizliği kadar ölüydü. "Pusuya düştük. Frekanslar kesildi. Tünelden sadece ben geçebildim... Kapıları açmak, destek getirmek gayesiyle..."

"Kes!" Diyerek lafını böldü Turgut Müdür. "Destek mi?" diyerek yakasına yapıştı. "Sen benim evlatlarımı, ekibimin en iyilerden sayılabilecek iki elemanı nasıl o cehennemin ortasında bırakırsın lan! Kim dedi sana bunu? Hangi emire dayanak senin bu yaptığın? Söyle!"

"Müdürüm..."

"Kes!" Dedi birkez daha Müdür. Eli şiddetle havalandı. Yakalarını bir anda bırakmasıyla geriye sendeledi Yağız. "Kendi kafanıza göre iş yapıyorsunuz! Onları ardında bırakıp gelmek de ne demek!"

"Mühimmatımız bitmişti..." diyebilmişti fısıltıyla Yağız.

"Bıçaklarınızı çekseydiniz!"

"Kullandık zaten." Diyebildi yine oldukça kısık bir sesle. "Birkaç adamı bıçakları göğüslerine isabet edecek şekilde fırlatıp etkisiz hale getirdik. Onlar da gidince..."

"Ellerinizle boğsaydınız o zaman gerisini!"diye bağırdı birkez daha Turgut Müdür. "Esir bırakmaktan yeğdir!"

"Esir..." diye söylendi kendi kendine Yağız. Ağzının içinde tekrar etti bakışları ayak uçlarında gezinirken. Başını utançla yere eğmişti.

"Esir tabi!" Dedi Turgut müdür nefes nefeseyken. Göğsü hızla inip kalkıyordu sinirden. Kulakları kıpkırmızıydı. "Nasıl hesap vereceğiz şimdi yukarıya?" Derken ellerini başındaki beresine atmıştı. Sürüyerek çekti aldı. Elinde sıktı. "Adamlar takas isteyecek! Ya da sıkacaklar kafalarına. Naaşlarını bile bulamayacağız belki çocukların." Son cümlesini kurarken sesi titremişti. "Bin tane ihtimal var şuan kafamda! Hangi birine cevap vereyim, söyle!" Deyip üstüne yürüdü Yağız'ın.
"Hani kimse geride kalmayacaktı? Hani sizin yemininiz nerede kaldı?"

Turgut Müdür'ün her cümlesi, Yağız'ın kalbine paslı birer hançer gibi saplanmasına sebep oluyordu.

Yeminler bozulmuştu.

Mühürler kırılmıştı.

Bütün ekip, bir köşede dikilmiş; yağmurun altında sırılsıklam olmuş bir halde Yağız'ın linç edilişini izliyordu. Yüzlerinde gram acıma yoktu. Bakışları, Yağız'ın çökmüş silüetinde değil; ruhundaki kırılmalardaydı.

İlker, araçtan çıkıp onları izleyen kalabalığın arasından sıyrılarak Turgut Müdür ile Yağız'ın arasına girdi. Komiserinin bu perişan haline içi sızlasa da onun da gözlerinde büyük bir hayal kırıklığı vardı Yağız'a karşı. Ancak bu kadar üstüne gelinmesine müsaade edemezdi.

"Sakin olun lütfen müdürüm!" dedi, sesini sabit tutmaya çabalayarak. "Yağız Komiserimi burada bu şekilde haksız yere infaz etmek bize arkadaşlarımızı geri getirmez. Sizde biliyorsunuz. Tekrar bir plan yapıp en yakın zamanda içeri birkez daha girmeyi denemeliyiz. Deminden beri sinyalleri tarıyorum. Zamanla yarışıyoruz adeta. Hemen işe koyulmalıyız."

İlker'in bu gibi daha birçok sarfettiği cümle Turgut Müdür'ü biraz olsun yumuşatmış tekrar araca geçip sinyal istasyonun başında yeni bir operasyon planı kurması için kendisiyle birlikte dönmesine vesile olmuştu.

Aracın uzağında ve ekibin diğer üyelerinin oluşturduğu kalabalığın önünde tek başına ve savunmasız halde kalan Yağız Mert Çağlayan ise dizlerinin üzerine çökmüş bir haldeydi. Başını ellerinin arasına almış, yağmur damlaları altında kendini bir cezaya mahkum etmiş gibiydi.
İçeride, iki arkadaşını kendi elleriyle düşmanın kucağına bırakmak, belki de şimdiye kadar omuzlarına binen en ağır yüklerden biriydi. Ve ilk kez sırtladığı bir yükü taşıyamamaktan, taşırken yorulup pes etmekten oldum olası korkuyordu.

...

(Hilal'in anlatımıyla.)

Soğuk...

İnsanın kemiklerini sızlatan o keskin ayazı ilk nerede hissettiğimi hep sormuşumdur kendime.

Dağ başındaki zorlu tatbikatlarda mı, yoksa yıllar sonra çamurun içine itildiğim o karanlık iskelede mi?

Zaman, acımasız bir öğretmendir.

Eskiden düşerken tutunacağımı bildiğim ellerin, gün gelip beni aynı uçurumdan aşağı bizzat kendi parmaklarıyla iteceğini nereden bilebilirdim?

Bazı sözler, edildikleri saniye havaya karışıp kaybolmaya mahkumdur.

Tıpkı bizim gibi...

Tıpkı hiçbir zaman kopmayacağına inandığımız o sahte halatlar gibi.

Sırtını yasladığın dağın bir gün üzerine devrilmesi, insanın sadece nefesini kesmiyor; ruhundaki bütün o çocuksu inançları da enkaz altında bırakarak eziveriyordu.

...

Tüfeğimi omuz çukurumdan sertçe çektim. Emniyetini hızla kapattım. Silahı sırtımdaki askıya asarken, parmaklarım öfkeden zangır zangır titriyordu.

"Yankı kuleyi terk ediyor!" diyerek kullanılan jammerlardan ötürü sesimin öbür tarafa gitmeyeceğini bilsem de kulaklık telsizime doğru hiddetle bağırdım.

Sesim kendi kulaklarımda sağır edici bir etki yarattı. O denli bağırmıştım. Bu bir haykırıştı. Bu, acı dolu bir feryattı.

Kulenin paslı ve yağmur dolayısıyla kaygan demir merdivenlerinden aşağıya doğru inmeye başladım. Adımlarım öylesine hızlı, öylesine kontrolsüzdü ki...
Postallarımın zemine her çarpışında, zihnimde Selin'in o son çaresizce yükselen feryadı yankılanıyordu. Yağmur, yüzüme adeta keskin birer cam kırığı misali çarpıyor; üniformamı sırılsıklam ediyordu.

Kulenin dibine ulaştığımda, fabrikanın arka cephesinden ana giriş kapısına, timin diğer üyelerinin bulunduğu kısma doğru koşmaya başladım. Çamurlu zemin, adımlarımı yavaşlatmaya çabalasa da; içimdeki saf öfke bana insanüstü bir güç veriyordu.

Zırhlı araçların ve beton siperlerin arkasına sığınmış olan ekibinin yanına ulaştım. Gürkan Başkomiser, elindeki telsizi parçalamak istercesine sıkıyordu. Toprak Komiser ile Turan Abi, ağır makineli tüfeklerini indirmiş, çaresizlik içinde fabrikanın delinmez çelik kapılarına bakıyorlar usanmayıp belki olur diye silahlarını tekrar kuşanıp arada atış denemesi yapmaya devam ediyorlardı. Ece'nin yüzü bembeyaz kesilmiş, namlusunu yere indirmişti. Bora ise bir ileri bir geri volta atıyor, elleriyle saçlarını çekiştiriyordu.

"Hala frekans yok!" diye gürledi Gürkan Başkomiser, sinirle zırhlı aracın kaputuna yumruk atarak. "İçeri de sızamıyoruz! Kapıları bile patlatamadık! İlker, kameralardan görüntü alabiliyor musun aslanım!"

Bu soruyla aracın açık kapısından İlker'in çaresiz sesi duyuldu.
"Ağ tamamen kapalı Başkomiserim! Jammer kullanıyor şerefsizler. Ve etkisi hala devam ediyor. Maalesef ki bir süre daha hem kör ve hem de sağırız!"

Bakışlarımı onlardan çevirip ileriye diktim. Fabrikanın arka cephesinde, karanlık ağaçların arasından sendeleyerek yürüyen Yağız'a takıldı gözlerim. Yüzü gözü is pas içinde kalmıştı, elleri kanlar içindeydi. Üzerindeki üniforması yer yer yırtılmış, dizleri çamura bulanmıştı. Adımları öylesine ağır ve ruhsuzdu ki...
Canı çekilmiş gibiydi. Bedenini taşıyan bacakları her saniye iflas edecekmiş gibi titriyordu. Yeşil hareleri, karanlığın içinden sıyrılıp diğerlerinin üzerine kilitlendi. Bakışlarındaki o yıkılmışlık ve derin enkaz; kendi cehenneminden az evvel çıkıp geldiğinin en büyük kanıtıydı.

"Gördün mü Emirdağlı?" diye geçirdim içimden. Kimsenin duyamacağı bir tonda söylendim kendi kendime onu izlemeye devam ederken. "İşte sen tam olarak bu'sun. Her fırsatta insanları cehennemin ortasında öylece ardında bırakıp çekip giden acımasız bir canavar. Bedelini geride bıraktıklarına ödetirdin sen eskiden. Şimdi o bedel senin boynuna dolandığında nasıl hissettiriyormuş gör bakalım." Dedim. Yutkundum. "Sen kendi sonunu kendin yazdın Devre... Şimdi kucağında sadece bir hiçlik mevcut. Artık sen de benim gibi, nefes alan bir ölüden farksızsın."

Ben kendi kendime konuşmaya devam ederken O, artık iyice bize olduğumuz yere doğru yaklaşmıştı. Bora'nın onu gördüğü daha ilk anda gözlerindeki çaresizlik saniyeler içinde saf ve kontrolsüz bir cinnet ateşine dönüşmüştü.

"Gölge!" diye kükredi adeta.

Sesindeki feryat, Çatalca ormanlarını ortadan ikiye yaracak kadar şiddetliydi. Yerinden fırladığı gibi Yağız'ın üzerine atıldı. İki eliyle yakasına, hücum yeleğinin kolonlarına öyle bir yapıştı ki! Bir panteri andırıyordu davranışları. Yanında ona yetişmeye ve engel olmaya çalışan Yiğit ve Volkan'ı bile insanüstü bir şekilde itip gerisinde bırakmıştı. Herkes şok halindeydi. Ellerini yakasına kenetlediği Yağız'ı geriye doğru şiddetle iterek, sırtını zırhlı aracın ön kapısına acımasızca çarptı.

"Neredeler lan!" diye bağırdı, yüzüne doğru tükürürcesine. Gözlerinden yaşlar süzülüyor, çenesi kontrolsüzce titriyordu. "Selin nerede?! Fırat nerede?! Neredeler lan, söyle! Neden o lanet binadan sadece sen çıkıyorsun Gölge! Neden yalnızsın! Neden?!"

Yağız, Bora'ya hiç karşılık vermedi. Hatta onu hırpalamasına izin verdi desem daha doğru bile olabilirdi. Asla onunla göz teması kurmuyor başını dahi kaldırmıyordu. Kemikleri yokmuşcasına yığık duruyor omuzları asla dikleşmiyordu. Bir çuvaldan farksızdı. Ellerini iki yana serbestçe bıraktı. Bedeni, aldığı darbelerle sadece sallanıyordu.

"Söylesene!" Diye bağırdı Bora birkez daha yeri göğü inletecek bir sesle. "Konuşsana, bir şeyler söylesene! Ne susuyorsun?" Diye onu hırpalamaya devam ederken gözlerinden yaşlar süzülmeye başlamıştı bile.

"İçeride..." diye fısıldadı Yağız, boğazına dizilen cam kırıkları vardı sanki. Sesi acı çeker gibi çıkıyor daha doğrusu çıkmaya çalışıyor gibiydi. "Asma katta sıkıştırdılar bizi. Pusuya düştük. Tünelden..." dediğinde boğazından bir hıçkırık kaçtı. "Tünelden çıkmaya zorladılar beni. Kapıları açtırmam maksadıyla..."

Bora'nın gözleri dehşetle irileşti. Yakayı sıkan elleri daha da kenetlendi.
"Seni zorladılar ha!" diyerek Yağız'ı bir kez daha araca çarptı. "Sen saha komutanı değil misin! Başımız değil misin? Ne oldu? Hani 'Aranızdaki en kıdemli kişi benim' diye fors atmayı biliyordun? Noldu şimdi? Cakas atmak gibi olmuyor muymuş Gölge? Gemiyi en son Kaptan terk etmez mi lan? Kadınlara öncelik verilmez mi? Niye ilk ve sadece sen çıktın o zaman? Niye onları kaderine terk ettin?! Buna komutanlık mı diyorsun lan sen! Buna şeref mi diyorsun sen! Söyle!"

Ece, hızla öne atılıp Bora'nın kollarına yapıştı. Onun da gözyaşları yağmur damlalarına karışıyordu.
"Bora, tamam. Bırak! Bırak adamı, delirme!"

"Delirme mi? Bu delirecek halim gibi mi?" Diyerek ona çevirdi başını. "Zaten delirdim! Dua edin zırdeli halimle karşınıza dikilmeyeyim." Gözleri kolunu tutan ellere ilişti. "Asıl sen bırak Ece Komiserim! Zira benim bir süre daha bu adamın yakasından düşeceğim yok!" diye haykırdı Bora, çırpınarak. "Silah arkadaşlarımızı düşmanın kucağına atıp gelen bu..." deyip yumdu gözlerini. Sözlerinin devamını getiremedi. Adeta söylemek istediklerini yutup yerine yenilerini getirmeye çabaladı. "Kendi canını kurtarmış bu..." dedikten sonra yine yutkundu. Birkez daha devamını getiremedi. Kendini zor tuttuğu her halinden belliydi. Gözlerini sonuna kadar açıp Ece'ye baktı. "Söyle şimdi! Ben bu adamın neyini bırakayım?"

Toprak ile Turan Abi de araya girerek Bora'yı Yağız'ın üzerinden zorla çektiler. Bora, kollarını tutan iki devasa adama rağmen çırpınmaya, Yağız'a doğru savrulmaya devam ediyordu. Arbede devam edince dayanamayıp gelen Gürkan Başkomiser, Yağız'ın karşısına dikildi. Yüzündeki ifade, bir babanın evladına duyduğu hayal kırıklığıyla eşdeğer denilebilirdi.

"Nasıl oldu Yağız?" diye sordu Gürkan Başkomiser, sesini dondurucu bir tona ayarlayarak. "Ne oldu oğlum içeride? Niçin geride bıraktın arkadaşlarını? Neden buna zorunda bırakıldın? Tünelden beraber çıkamadınız mı? Neler oldu? Anlat. Anlat aslanım! Savun kendini. Madem yaptın bir şey. Bir açıklaması olmalı. Sen mantıksız hareket etmezsin, ben seni bilirim. Söyle aslanım. Anlat koçum! Hadi!"

Yağız, yutkunarak gözlerini yere indirdi.
"Tünel dardı Başkomiserim..." dedi suçlu bir çocuk gibi üzgün bir sesle. "Sadece tek bir kişinin geçebileceği kadardı. Adamlar merdivenlerden üzerimize akın akın geliyorlardı. Ellerinde taramalı tüfeklerle. Mermimiz bitmişti. Son kurşunumuza, beylik tabancalarımıza, bıçaklarımıza hatta iplerimize kadar kullandık. Fırat... Fırat söyledi bana tünele girmemi. En yakında ben vardım. Hepimizin sırayla geçeceği kadar vaktimiz yoktu. Ensemizdelerdi. Selin tünele en uzak konumda olan kişiydi. Metreler vardı arasında. Yoksa yemin ederim ilk onu gönderirdim. Kendim savaşa devam ederdim. İçeriden aldığımız belgeler de bendeydi. Fırat o yüzden bana gitmemi söyledi. Yoksa kendi de çıkabilirdi. Selin'i korumak istedi. Kalmak istedim onlarla. Yemin ederim. Sonuna kadar ısrar ettim. Birlikte ölelim dedim. Ama ikisini de ikna edemedim. Zorla ittiler beni. Çıkıp dışarıdan kapıları patlatmanızı sağlamam için, onlara destek getirmem umuduyla gönderdiler beni. Birdaha içeri giremeyeceğimizi bilmiyorduk bunu hesaplarken. Bilsem hiç gelir miydim... Tutardı deliliğim. Fırat falan dinlemezdim."

"Ama işine gelmedi tutmadı deliliğin, tek başına çıkıverdin, geride kim kalıyor demeden. Öyle mi?" Dedim cümlesinin hemen ardına gelecek şekilde. Bütün gözler üzerime döndü.

Sesim, gecenin karanlığını, yağmurun gürültüsünü, Bora'nın isyanını bıçak gibi keserek bütün kalabalığın üzerine buz gibi bir örtü misali serildi. Adımlarımı yavaşça öne doğru attım. Silahımı sırtımdan çıkarıp göğsüme hizaladım. Postallarımın çamurda çıkardığı tok sesler, aramızdaki mesafeyi sıfırlarken; timin bütün üyeleri sessizliğe gömülüp geri çekildi.

Yağız, o ana kadar hiç kaldırmadığı başını usulca dikleştirip gözlerini gözlerime sabitledi. Bakışlarında çırpınan o çaresiz adamı gayet net görebiliyordum.
Tam karşısına dikildim. Çenemi dikleştirdim.

"Bakıyorum da görmeyeli söz dinler olmuşsun Devre. Sana yap denileni inadına yapmazdın eskiden. Ne oldu da bu kadar hassas oldun sen? Söylesene?" diyerek fısıldadım. Sesimdeki iğneleyici, zehir zemberek tını; ruhunu lime lime etmeye programlanmıştı. "Kendi canın söz konusu olduğunda, silah arkadaşlarının geride kalması, düşmana esir düşmesi falan zerre kadar umurunda olmuyor anlaşılan."

"Hilal..." diye mırıldandı Yağız, sesi yalvarırcasına titriyordu. "Yapma. Sen bari yapma. Beni en iyi sen tanırsın. Yapar mıyım böyle bir şey? Durum sandığın gibi değil."

"Durum tam olarak da sandığım gibi!" diyerek sesimi aniden yükselttim. Öfkem göğüs kafesimden taşıp Çatalca ormanlarına bir çığ gibi düştü. Sağ elimin işaret parmağını sertçe çelik yeleğine, tam da kalbinin üzerine bastırdım.
"Evet haklısın! Burada seni en iyi ben tanırım! Ve bildiklerim üzere söylüyorum ki, sen korkağın tekisin! Bir komutan timini ne olursa olsun geride bırakmaz! Asla bırakmaz! Ben olsam bırakmazdım! Duyuyor musun! Bırakmazdım! Bırakamazdım. O tünelin içine girip kendi canımı kurtarmaktansa; pusuya düştüğüm asma katta silah arkadaşlarımın yanında savaşırdım! Son mermime kadar sıkar son nefesime kadar da orada onlarla kalırdım!"
Parmağımı göğsüne her kelimede biraz daha şiddetle bastırıyordum. Bedeni parmağımın baskısıyla geriye doğru sarsılıyordu.
"Mermim biterse bıçağımı çekerdim!" diyerek sözlerime devam ettim, gözlerimi çökmüş harelerinden zerre ayırmadan. "Bıçağım kırılırsa tırnaklarımla, hatta gerekirse yumruklarımla savaşırdım! O merdivenden çıkan şerefsizlerin boğazına kendi ellerimle yapışırdım! En nihayetinde; kollarım kopana dek savaşır, sırtımı silah arkadaşlarıma yaslar, onlarla beraber şerefimle kanımı döker, şehitlik mertebesine anlım ak, başım dik bir şekilde ulaşırdım! Kendi canımı kurtarmak maksadıyla o paslı tünelin içine bir sıçan gibi saklanmazdım! Aynen senin yaptığın gibi!"

Sözlerim, yüzüne inen tokatlar misali iniyordu. Sinirden ve üzüntüden titreyen dudakları aralandı, itiraz etmek istedi; ancak gözlerindeki suçluluk hissi dilini tamamen bağlamıştı.

"Ben de kaçmadım!" diye haykırdı, aniden kontrolünü kaybederek. Kollarını iki yana şiddetle açtı. Yağmur suları yüzünden süzülüyordu. "Kendi canımı kurtarmak maksadıyla girmedim o tünele! Daha kaç kere söyleyeceğim?! Anlamıyorsun! Anlamıyorsunuz? Neden! Açıkladım işte. Anlattım size. Niye bana hak vermiyorsunuz. Niye birkez olsun kendinizi benim yerime koymuyorsunuz? Bu ortak bir karardı diyorum size! O an yapılması gereken, bu milletin, başta da operasyonumuzun selameti için yapılması gereken en mantıklı, en tutarlı şey buydu! Buna Fırat ve Selin'le birlikte karar verdik. Ben herhangi bir insiyatif almadım. Ki bana kalsa zaten bu kararı da sittin sene alamazdım! Fevri davranırdım! İçeride üçümüzde telef olur, giderdik! Eğer ben o tünele girmeseydim, kalıp savaşsaydım; üçümüz birden ölecektik! Hem de elimizde verilerle. Mermimiz tamamen bitmişti! Bıçakları da kullandık diyorum. Yaparım dediğiniz her şeyi yaptık zaten? Sizin aklınıza gelen bizim aklımıza gelmedi mi sanıyorsunuz! Bütün ihtimalleri zorladık! Geriye bir tek bu seçenek kaldı. Her şeyi yaptık! Ne bu tantana daha? O an insan ancak bu kadar mantıklı düşünüyor işte. Buna yetiyor! Dışarı çıkıp bu kapıları açtırmam, size ulaşmam şarttı! Fırat'ın isteğiydi! Selin'in fikriydi! Ben timimi satmam! Asla da satmadım! Onları yaşatmak gayesiyle, o lanet yükü omuzlamak zorunluluğuyla o tünele girdim! Yeter artık, üzerime gelmeyin. Zaten yeterince altında ezildim. Görmüyor musunuz şu halimi? Yeter..."

Dudaklarımda acı bir tebessüm yeşerdi. Başımı iki yana yavaşça salladım.
"Kendini kandırmaya devam et Devre." diyerek fısıldadım. "Sen hep kolayı seçerdin zaten. Hiç değişmemişsin. Hala aynısın. İşler zorlaştığında, işin ucunda fedakarlık gerektiğinde her daim kaçış yolları arardın. Yine öyle yaptın. Kendi kararlarının sorumluluğunu almak yerine, suçu hep başkalarının üzerine yıkmak da ata sporun senin. Meraklanma. Ben seni gayet iyi anladım."
Yutkunup bir adım daha ona doğru atarak başımı kulağına doğru yaklaştırdım.
"Yıllar evvel de aynısını yapmıştın." dedim, sadece ikimizin duyabileceği kadar boğuk ve sessiz bir fısıltıyla. "Kendi doğrularınla yüzleşmek, yanımda durup savaşmak yerine; beni o soğuk ve iğrenç çamurun içine itip kendi yalan dünyana yani bugünün tasviriyle kendi tüneline kaçmıştın. Şimdi de Cerrah ile Sis'i o fabrikanın betonlarına gömdüğün gibi... Geçmişte de zavallı Hilal'i o iskelenin tahtalarına yine bizzat sen gömmüştün. Hatırla ve sakın unutma! Sen belki unutmuş olabilirsin ama ben hiç unutmadım." Deyip yaklaştırdığım başımı ondan uzaklaştırıp geri adımladım.
"Sen bir korkaksın..."

Yağız'ın bedeni, yediği bu son darbeyle beraber kelimenin tam anlamıyla iflas etti. Adamın omuzları düştü, gözlerinden süzülen bir damla yaş yağmura karışıp gitti. Cevap veremedi. Verecek tek bir mantıklı cümlesi dahi kalmamıştı. Kendi vicdanının, kendi korkaklığının esiri olmuş bir mahkumdan farksızdı.

Bora bir köşede Ece, Toprak ve Turan Abi tarafından sakinleştirilmeye çalışılırken Volkan ve Yiğit ellerini önlerinde bağlamış Gürkan Başkomiserin verdiği direktifleri boşluğa attıkları ciddi bakışlarıyla dinliyorlardı. Çeneleri de en az omuzları kadar dikti.

"Geri çekiliyoruz!"

Aracın açık kapısından yankılanan, Turgut Müdür'ün sesi herkesin bakışlarını tek bir noktada kendisinde toplamaya yetti.

"Müdürüm!" diye itiraz etti Gürkan Başkomiser, hızla araca doğru dönerek. "Ne diyorsunuz siz? Ne geri çekilmesi? Unuttunuz galiba, şuan iki adamımız esir! İçeri girmek zorundayız! Geri dönemeyiz! Olmaz!"

"Girmeyeceksiniz!" diye kükredi Turgut Müdür. Sesindeki çaresizlik, üzüntüsünü belli edecek tonda olsa da kararından şaşmayacak gibiydi. "Karargahtan Şahika Müdür ve Karan Amir ile az evvel durumu değerlendirdik. Nihayet ki jammerin etkisi geçti ve telsizlerimiz yeniden aktif."

Bu son duyduğumuzla hepimizin aklına aynı şey gelmiş olmalıydı ancak kahredici haber peşisıra geldi.
"Boşuna kulaklıklarınıza davranmayın. İlker denedi. Ne Selin'e, ne de Fırat'a ulaşamadık. Kopmuşlar. Yüksek ihtimalle esir alındıklarında telsizlerine de el koydular." Diyen Turgut Müdür titreyen sesine engel olamayarak sözlerine devam edemedi. Yaşayıp yaşamama ihtimalleri onun da aklına uğramış olmalıydı. Burnunu çekti. Bakışları yeniden bizi buldu.
"Sistemlerimize sızan hacker, fabrikanın etrafındaki yüzlerce kiloluk patlayıcıların şifrelerini aktif etmiş." Dediğinde hepimizin hüzünle öne eğdiği başladı birer birer havalandı.

"Ney?" Diyerek ilk şaşırma tepkisini vermişti Volkan. Kolları istemsizce iki yana açıldı.

"Nasıl?" Diyerek ona eşlik eden kaşlarını çatarak Müdür'e bakan Yiğit'ti.

"Anlamadım?" Diyen Turan Abi,
"Patlayıcı mı?" Diye sorma ihtiyacı hisseden Ece ve "Lan!" Diyerek yükselen gözleri sinirle ışıldayan Bora ile ekip tamamdı.

Turgut müdür başını sallayarak onayladığında Toprak bir adım öne çıktı.
"Ne kadarlık bir patlayıcıdan bahsediyoruz peki?" Sorusunu yöneltti.

"Duvarlara dokunduğunuz an binayı havaya uçuracak kadar!" Eklenmesini yapan bizim milli felaket tellalı İlker'den başkası değildi.

"Ulan!" Deyip havaya kaldırdığı eliyle yumruğunu sıkan Bora yeniden sinirle volta atmaya başlamış, Turan Abi silahlarını kuşanmaya arka tarafa gitmiş Ece verilere bakmak üzere bilgisayar başına İlker'in yanına fırlamıştı.

Turgut Müdür ekibimizin endişeli halleri arasında göz gezdirdikten sonra yerinden ayaklandı. Araçtan inip yanımıza geldi."Düşmanın elinde rehinelerimiz mevcut. Şu saniye yapacağınız herhangi bir zorlama hamle ya da en ufak bir atış denemesi dahi Cerrah ile Sis'in doğrudan infaz edilmesine yol açacaktır."

"Tabi hala yaşıyorlarsa..." diyerek iç sesimizi dışa vurarak gereksiz bir hamle yapan Volkan'ın üstüne atılmaya çalışan Bora'yı Toprak ensesinden yakalamıştı.

"Derhal araçlara binin! Sözümü dinleyeceksiniz. Karargaha dönüyoruz! Strateji değiştireceğiz!"

Bora, duydukları karşısında Toprağın kolları arasından sıyrılıp dizlerinin üzerine sert zemine çöktü. Ellerini yüzüne kapatarak sakinleşmeye çalıştı. Bir şeyler düşünüyor gibiydi. Başını kaldırıp ayaklandı. Müdüre doğru hızlı adımlar atmaya başlayınca Toprak onu yeniden tutmak için hamle yaptı. Kendini Toprak'tan kurtarmaya bile çalışmadan söze girdi.

"Müdürüm gitmeyelim!" Dedi heyecanla.

Turgut Müdür yeniden araca binmek için kapıya tutunmuştu. Yerinde kalakaldı.
"Oğlum..." deyip başını yanına yatırarak söylenme moduna geçecekti ki sözü kesildi.

"Üç beş kilo patlayıcıdan mı korkacağız Müdürüm? Tanker tanker, konteyner konteyner bombanın içine girdim ben yeri geldi. İmha ederim. Çözerim hepsini. Deaktif ederim! Vallahi bakın. Çekilmemize gerek yok. Bir de biz ardımızda bırakıp da çekip gitmeyelim be Müdürüm..." dedi kollarını iki yanına açarken. Başını hafifçe Yağız'a döndürüp kısa, ters bir bakış atıp tekrar beklentiyle bakan gözleriyle Turgut Müdür'e döndü. Sesi bile bir çocuk gibiydi.

"Üç beş kilo dediğin patlayıcı aylarca ilmek ilmek işlenmiş her bir üyesi titizlikle seçilmiş koca bir timi yokedecek güçte Pusat! Birine girişsen öbürü ne olacak. Diğeri nolacak? Donatılmışız oğlum anlamıyor musun? Sen değil burada hepimiz birer imha uzmanı olsak da yetemeyiz. Zaten her biri uzaktan kumandalı düzenekler. Yanlarına yaklaştığımız anda gümleriz! Ben bunları düşünmüyorum mu sanıyorsun? Her ihtimali değerlendiriyorum. Hepsini! Şuan en mantıklı olanı bu. İtiraz istemiyorum. Birdaha bana emir tekrarlatmayın. Geri çekiliyoruz. Bit-ti!"

"Kumandalı düzeneklerin kalın kırmızı bir bağlantı kablosu olur. Her bombanınkini uzaktan ateş ederek kurşunla kesersek deaktif olurlar. İki tane keskin nişancımız var yapabiliriz!" Dedi Bora son bir umutla. Heyecandan dudakları titriyordu.

"Sancak timi! Pusat'ı da alın ve araçlarınıza binin! Karargahta görüşürüz."

Turgut Müdür, Bora'nın bu son teklifini kale bile almadan kollarını arkasında birleştirip ağır adımlarla İlker'in olduğu araca geri yönlendi. Ece Bora'nın sırtından sıvazlayıp Müdür'ün arkasına takıldı. Bora öylece kalakalmıştı. Fikri onun için çok mantıklı olacaktı ki boşa çıktığını görmek onu epeyce bir yıktı. Omuzları düşmüştü. Saldığı omuzlarından biri Gürkan Başkomiser'in destek dolu vuruşu ile sarsıldı. Buruk bir gülümseme ile yanından geçip o da İlker'in olduğu araca bindi. O aracın otomatik sürgülü kapısı kapandığında yola koyuldu bile.

Sözleri ciddiye alınmayan Bora sinirle yumruklarını sıktı haraket eden aracın gidişini izlerken. Yumruklarından birini ağzına götürüp ısırdı. Yerinde duramıyordu. Turan Abi ile Toprak iki koluna girip arkadaki zırhlıya yönlendirdiler. Volkan ve Yiğit aralarında bir şeyler konuşarak peşlerine takıldı.

Bense olduğum yerde daha fazla dikilmeme kararı verince silahımı usulca emniyete aldım. Yağız'ın yüzüne son kez olacak şekilde, sadece saf bir iğrenti barındıran ölü bir bakış fırlattım. Arkamı dönüp onu olduğu yerde tek bırakarak zırhlı araca doğru adımladım.

Kendi inşa ettiği cehennemin ve vicdan azabının tam merkezinde bir başına kalmıştı.

Çok geçmeden o da olduğu yerden ayrılıp yanımıza geldi. Zırhlı aracın demir kapısı arkamdan binmesiyle büyük bir gürültüyle kapandığında; dışarıdaki şiddetli yağmurun sesi, içimdeki Yankı'nın o sessiz ve kan dondurucu intikam yeminine karışıyordu.

Mavi Sirenler'in şarkısı, bu kez de sarsıcı bir savaşı ruhlarımıza mühürlenmişti.

Düşman sadece fabrikanın içindeki karanlık mafya değildi; en büyük düşman, bizzat yanı başımızda, kendi korkularından beslenen o gölgenin ta kendisiydi.

Sancak Timi karargaha doğru yola çıkarken; savaşın asıl acımasız ve kuralların tamamen rafa kalktığı devri daha yeni başlıyordu.

...

(Birkaç saat sonra...)

Kriz masasının etrafındaki sandalyelere yerleşmiştik her birimiz.

Şahika Müdür ile Turgut Müdür masanın başında dikiliyordu. Karan, İlker'in hemen arkasındaki ekranlara odaklanmıştı. Odanın sessizliği, sadece İlker'in klavyesinden yükselen sert tıkırtılarla bozuluyordu.

"İlker, bağlantıyı sağlar mısın?" diyerek en nihayetinde bu sessizliği bozdu Şahika Müdür.

Ana ekranda beliren parazitli görüntü, saniyeler içinde netleşti. Gördüğümüz manzara, göğüs kafesimize devasa birer beton bloku düşmesine sebep oldu.
Karanlık, rutubetli ve duvarlarından sular sızan bir mahzendi görüntüdeki mekan.

Fırat, iki kolundan ayrı ayrı kalın zincirlerle tavana asılmış olsa da Selin'in hemen önüne siper etmişti bedenini. Üniformasının bazı kısımları liğme liğme olmuş saçları tamamen toza boyanmış, sol kaşı boydan boya patlamıştı. İs içinde kalmış şakağından kanlar süzülse de başı bir milim dahi öne eğilmemişti. Asil duruşundan zerre kadar taviz vermeden doğrudan kameraya bakıyordu.

Selin'in ellerini ise önünde birleştirip dikenli telle bağlamışlar, sol ayak bileğine de kalın bir zincirden uzanan kelepçe geçirmişlerdi. Ancak tüm bu işkence unsurlarına karşı bile onun da gözlerinde korku değil, aksine deli cesareti ardında gizlenmiş saf bir nefret ve vahşi bir öfke parlıyordu.

Kameranın arkasından iğrenç, paslı bir ses yükseldi.

"Sancak Timi... Kasa'yı istiyordunuz. Elinize sadece basit bir muhasebeci geçti. Nasıl? Simsar'ın sizin için hazırlattığı sürprizimi beğendiniz mi? Hala almadı kalın kafalarınız içinizdeki hainlerin varlığını. Tek bir adam mı sokacaktık içinize? Hemen kurtulacağınızı sandınız. Sizi ahmaklar! Bence siz bizimle uğraşmayı galan bir boşverin de kendi içinizdeki temizliğinizi adam akıllı yapın derim. Yoksa daha çok elemanınızı paket ettirirsiniz. Büyük teslimat gerçekleşene dek bu ikisi misafirimiz. Şayet peşimize düşerseniz, size sadece parçalanmış cesetlerinden birkaç parça yollarız."

Görüntü aniden kesildi. Ekran zifiri bir karanlığa gömüldü.

Bora, masanın kenarını öylesine şiddetli sıktı ki parmak boğumları bembeyaz kesildi. Çenesi seğiriyor, dişlerini kırarcasına sıkıyordu. Gözlerinden adeta ateşler fışkırıyordu. Bütün damarları gözler önündeydi.
"Şerefsizler!" diye kükredi, ses tellerini yırtarcasına. "Dikenli telle bağlamışlar bir de kızın ellerini! Pislik herifler! Fırat deseniz yüzü kan revan içinde! Ben bu kanı bozukların tamamını kendi ellerimle boğmazsam bana da Pusat demesinler! Andım olsun ki bütün dünyalarını başlarına yıkacağım!"

Ece, yumruklarını masaya dayamış, kıpkırmızı kalan gözleriyle ekrana bakıyordu. Gözünden damlamak üzere olan tek damla yaşı elinin tersiyle sertçe sildi.
"Biraz daha haraket etmezsek öldürmekten beter edecekler onları. Kıllarına dahi zarar gelmesini istemezken daha ilk andan gördüğümüz hallerine de bir bakın! Pusat haklı. Bende hiç düşünmeden o binayı içindeki bütün pisliklerle beraber diri diri yakmaya yemin ediyorum! Bir an evvel gidelim!"

Gürkan Başkomiser derin bir nefes aldı. "Teslimat diyorlar. Demek Tarık Yılmaz hala malları sınır dışına çıkarma peşinde. Zaman kazanmaya çabalıyorlar. Rehineleri de bize karşı bir kalkan misali kullanıyorlar."

"Zamanları doldu." diyerek söze girdi Karan. Sesi, bilenmiş bir kılıç kadar keskindi. "İlker, sinyalin kaynağını tespit ettin mi?"

"Ettim Amirim!" diyerek yerinde doğruldu İlker. Ekrandaki haritayı saniyeler içinde büyüttü. "Video, fabrikanın altındaki eski soğuk hava depolarından yollandı. Yerin iki kat altındalar. Duvarlar kurşun geçirmez beton. Sinyal kesiciler yüzünden bağlantı çok zayıf. Şebeke tamamen ölü. Mahzenin tek bir giriş kapısı mevcut."

Yağız, masanın diğer ucundan öne atıldı. Gözlerindeki vicdan azabı, yerini mutlak bir intihar arzusuna bırakmış gibiydi. Bedeni yorgunluktan sarsılsa da, çenesini inatla dikleştirdi.
"Sızma işlemini izninizle ben yapmak isterim Başkomiserim! Havalandırma şaftından yahut kanalizasyon borularından bir yol bulur içeri girer dikkatleri üzerime çekerim. Benim de sizlere yeminim olsun ki canım pahasına Cerrah ile Sis'i oradan sağ salim çıkaracağım. Bütün sorumluluk benim omuzlarımda. Cehenneme dönmek gerekiyorsa, bizzat ben döneceğim."

Dudaklarımda acı, zehirli bir tebessüm yeşerdi. Sandalyemden ağır ağır kalktım. Postallarımın tok sesi odada yankılanırken, bütün bakışlar üzerime kilitlendi. Adımlarımı Yağız'a doğru yönlendirdim.

"Tek başına hiçbir yere gidemezsin! Gölge Komiser..." diyerek fısıldadım.
"Şahsi vicdan rahatlatma seansların uğruna, arkadaşlarımızın hayatını ikinci kez riske atmana müsaade edemem. Başarısız oldun. Kabullen. Artık işi ehline bırakma vakti geldi."

Yeşil hareleri şaşkınlıkla irileşti.
"İleri gidiyorsun! Ben sadece..."

"Sen sadece susacaksın!" diyerek lafını bıçak gibi kestim. Gözlerinin içine saf bir iğrentiyle baktım. Bakışlarımı Gürkan Başkomiser'e çevirdim. Duruşumu dikleştirdim.
"Başkomiserim. Keskin nişancı tüfeğimi bu operasyonluk bırakıp izninizle sızma ekibinin başına geçmek istiyorum. Sessiz infaz, gölge ilerleme, yakın dövüş uzmanlıklarımın hepsi mevcut ve eğitimlerim tam. İçeri sızıp mahzenin kapılarını içeriden bizzat ben açacağım."

Gürkan Başkomiser başını salladı. Gözlerindeki güven parıltısı, planımı desteklediğinin en büyük kanıtıydı.
"Planını dinliyorum Yankı. Dökül."

Haritanın üzerine eğildim. Kalemi elime alıp dijital ekranın üzerindeki mavi hatları çizmeye başladım.
"Eski soğuk hava depolarının tek bir zayıf noktası mevcuttur: Drenaj kanalları. İlker, fabrikanın su tahliye hatlarının krokisini ekrana yansıtır mısın?."

İlker saniyeler içinde mavi renkli, karmaşık bir şema yansıttı.

"Süper!" diyerek devam ettim. "Ece ile beraber bu drenaj hattından sızacağız. Onun esnekliği ve sessiz ilerleyişi sayesinde mahzenin zemin ızgaralarına ulaşacağız. Tünellerden geçerken zerre kadar ses çıkarmayacağız. Bora! Sen bizim hemen arkamızda olacaksın. Mahzenin kapısındaki elektronik kilitleri C-4 ile değil; sessiz lazer kesicilerle eriteceksin. Patlama sesi istemiyorum. İçerideki adamları ürkütürsek, rehinelerin kafasına hiç düşünmeden sıkarlar. Onları tehlikeye atacak hiçbir hamleye mahal vermeyeceğiz."

Bora, başını salladı. Gözlerindeki intikam ateşi artık bir amaca yönelmişti.
"Emriniz olur Komiserim. Tereyağından kıl çeker gibi halledeceğimden şüpheniz olmasın. Dediğiniz gibi kilitleri sessizce buharlaştıracağım. Yeter ki siz beni o deliğe sokun. Sonrası Allah Kerim! Fırat'ı da Selin'i de o yılanların arasından çekip alacağız inşallah!"

"Toprak, Turan Abi, Yiğit!" diyerek erkeklere döndüm. "Çevre güvenliği sizde olacak. Fabrikanın doğu kapısında büyük bir patlama yaratmanızı istiyorum. Düşmanın dikkati tamamen dışarıya çekilmeli. Tarık Yılmaz'ın kiralık itleri dışarıya akın ettiği saniye; biz aşağıdan rehineleri çıkaracağız."

Toprak, iri ellerini birbirine çarparak sırıttı. "Ağır makineli tüfeklerimin dışarıda cehennemi yaşatacağından şüpheniz olmasın Komiserim. Bilirsiniz ki dikkat çekmek benim işim. İçerideki bütün fareleri dışarıya dökeceğim. Siz işaret verin yeter."

Turan Abi, Toprak'a deli bir sırıtıp attıktan sonra bana bakıp omuzlarını dikleştirdi. "Dış kapıyı bir kağıt gibi yırtar atarız evelallah! Efor bile sarfetmeyiz! Olmuş bil Hilal Komiserim! Gözünüz arkada kalmasın. Siz sadece kardeşlerimi sağ salim çıkarın gerisi teferruat."

Yiğit, silahının şarjörünü kontrol etti. "E madem öyle, Hançer pusuya yatar öyleyse. Dışarı sızan tek bir toz zerresi bulamazsınız Komiserim. Namlumun ucundan gözümün arpacığından kurtulamazlar, namussuzlar!"

Plan kusursuz bir şekilde işliyordu.

Herkesin görevi belliydi.

Sessizlik yeniden kriz masasına çöktüğünde, Yağız'ın boğuk, titrek sesi duyuldu.

"Ya ben?" diye sordu. Sesi çatallı ve çaresizdi. Dışlanmışlığın verdiği yıkım, omuzlarını daha da çökertmişti. Yeşilleri, adeta bir dilenci gibi dudaklarımdan dökülecek kelimelere muhtaçtı.

Adımlarımı ona doğru yönelttim. Tam karşısında durdum.
"Sen geride bekleyeceksin Gölge Komiser." dedim. "Geçen sefer sahnede yeterince fazla kalmıştın. Yeni yüzlere fırsat tanıma zamanın geldi. Olası bir baskına karşı destek kuvvet olmak üzere tetikte bir şekilde siperlerin arkasından bizi izleyeceksin. Namlunu bize arkadan kalleşçe kilitlenen ve farkedemeyeceğimiz derecedeki her düşmana çevireceksin. Ellerini kana bulamadan, sahaya inmeden, sadece uzaktan destek vereceksin. Zira senin sahadaki komutanlık devrin benim nezdimde tamamen bitmiştir."

Yağız, duydukları karşısında gözlerini kapattı. Yumruklarını sıktı. En önde savaşmaya, mermilerin üzerine atılmaya alışkın bir adam için; geride bırakılmak, sadece bir izleyici konumuna düşürülmek kelimenin tam anlamıyla bir ölümdü. Sahadan men edilmişti. İntikamını bizzat kendi elleriyle alamayacaktı.

Volkan, araya girerek ellerini beline attı. "Beni unuttunuz galiba hatırlatayım dedim. Kulede gözünüz arkada kalmasın Komiserim. Rüzgarı hesaplar size uzaklardan bir şahin gibi tam koruma sağlarım."

Ona bakıp gözlerimi kısarak onaylar emin bir gülüş attım. O da bana aynı şekilde karşılık verdiğinde karşılıklı olarak yalnızca bakışlarla anlaşmıştık.

Turgut Müdür, planın kusursuzluğu karşısında başını gururla salladı.
"Yankı haklı. Risk almayacağız. Gölge, sen arka siperlere geçiyorsun. İtiraz istemiyorum. Bu operasyonun saha komutası Gökçe Komiserde olacak. Sancak Timi'nin yeni lideri, rehineleri çıkarana dek sensin kızım, Başkomiserinden sonra."

Şahika Müdür kollarını kavuşturdu. "Sancak Timi! Planı duydunuz! Hazırlıklarınızı tamamlayın. On dakika içinde hareket ediyoruz. Düşmanın ensesine kabus gibi çökeceksiniz. Arkadaşlarınızı o cehennemden söküp almadan gelmeyin."

Karan, yanımdan geçerken omzumu şefkatle sıktı.
"Dikkatli ol. İçerisi yılan deliği. Gözüm hep üzerinizde olacak. Telsizden sürekli irtibat halinde kalalım, bir delilik yapayım deme ve kendine çok dikkat et. Tamam mı?"

"Merak etme Amirim." diyerek gülümsedim. "O yılanların tamamını kendi zehirlerinde boğacağım. Fırat ile Selin'i almadan da zerre kadar geri adım atmam. Kendimi de tanırım. Endişen olmasın."

Silah odasına doğru yürürken, daha komutasını almış olduğum bu yeni operasyonun soğuk yüzü, namlunun ucundaki adalet hissiyle birleşip bütün benliğimi sarmıştı.

Sancak Timi, parçalanmış ruhlarını birleştirip; intikam ateşiyle yoğrulmuş yeni bir yumruk haline gelmişti.

Hazırlıklar tamamlandı.

Siyah taktik üniformalar kuşanılarak, yüzlere siyah boyalar sürüldü.
Susturuculu silahlar namluya sürüldü.
Zırhlı araçlar, Çatalca'nın o dondurucu karanlığına doğru yeniden yola çıkarken; bu kez kaçmak maksadıyla değil, bizzat ölümü düşmanın kalbine taşımak gayesiyle teker döndürüyordu.

Operasyonun asıl kanlı ve merhametsiz evresi işte şimdi tam anlamıyla başlıyordu.

...

Çatalca'nın ıssız ormanlarının altında, toprağın metrelerce derinliğine uzanan drenaj kanalları bir mezar kadar soğuk ve karanlıktı.

Dizlerime kadar ulaşan çamurlu ve buz gibi suyun içinde ağır ağır ilerliyordum.

Sağımda Ece, solumda ise Bora vardı.

Tünelin içi öylesine dardı ki, nefes alışverişlerimiz beton duvarlara çarpıp yankılanıyor, rutubet kokusu ciğerlerimize bir zehir gibi doluyordu.

Bora, elindeki su geçirmez fenerin ışığını tünelin sonundaki kalın demir ızgaraya doğru tuttu. Yüzündeki o serseri ve alaycı ifade tamamen silinmiş, yerine sadece gözü dönmüş bir özel harekatçının tehlikeli ciddiyeti yerleşmişti.

"İşte geldik!" diye fısıldadı Bora, sesini suyun şırıltısına gizleyerek. Çamurlu eldivenleriyle belindeki sessiz lazer kesiciyi çıkardı. "Şu demirleri bir peynir kalıbı gibi eriteyim de alem şov görsün. Onları bu pis köpeklerin elinden almaya sadece birkaç dakikamız kaldı, hazır olun. Kraliçem'in bileklerine doladıkları dikenli telleri münasip bir taraflarından sokup ağızlarından geri çıkarıp ileri geri yapmazsam bana da..."

Ece, silahının emniyetini sessizce açarken derin bir nefes aldı ve Bora'nın sözünü kesti.
"Düşünme şimdi bunları. Ve sakın ellerini titretecek bir şey yapma Pusat. Sessiz ve hızlı olmalıyız. Geldiğimizi yukarıdaki şerefsizlerin ruhu bile duymayacak."

Bora onaylar manada başını salladı. Lazer kesicinin düğmesine bastığı an, cihazın ucundan yayılan ince, mavi bir ışık hüzmesi zifiri karanlığı yardı. Kalın demir parmaklıklar, sessiz bir tıslama sesi eşliğinde kor gibi kızararak erimeye başladı.

Telsizimin frekansını açıp fısıltıyla konuştum.
"Sancak 1, Yankı konuşuyor. Kriz Masası, durum bildir. Biz ızgaraya ulaştık. Tekrar ediyorum, hedefe ulaştık!"

Şahika Müdür'ün sesi, parazitlerin arasından netleşti.
"Kriz Masası dinliyor, Yankı. Sistemlerin büyük bir kısmını İlker aştı. Tarık Yılmaz'ın adamları, rehineleri soğuk hava depolarından çıkardılar. Fabrikanın arka cephesindeki yükleme alanına, büyük sevkiyat rampasına doğru hareket halindeler. Dikkat edin ve elinizi çabuk tutun! Kaçmaya hazırlanıyorlar."

Karan'ın gergin sesi frekansa dahil oldu. "Toprak, Turan Abi! Doğu kapısındaki şaşırtma atışını başlatabilirsiniz! Bütün dikkatleri üzerinize çekin hemen. Yankı, yükleme rampasına en yakın çıkış sizin drenaj hattınızın hemen solunda. Oraya yönelin!"

"Anlaşıldı, çıkıyoruz!" diyerek telsizi kapattım.

Tam o saniye, fabrikanın doğu cephesinden gökyüzünü yırtan ve adeta yeri göğü inleten devasa bir patlama sesi koptu. Toprak ile Turan Abi, ağır makineli tüfekleriyle dış kapılara cehennemi yaşatmaya başlamışlardı bile. Duvarlar sarsıldı, başımıza ufak beton tozları döküldü.

Bora, eriyen demir ızgaraya sağlam bir tekme atarak yolu tamamen açtı.
"Hadi! Dalalım!" diye fısıldadı.

Tünelden çıkıp fabrikanın bodrum katındaki loş ve uzun koridora adım attık. Silahlarımızı göğüs hizamıza kaldırıp, sırt sırta vererek ilerlemeye başladık. Koridorun sonundaki metal merdivenler, Karan'ın bahsettiği yükleme rampasına açılıyordu. Fakat merdivenlerin hemen başına ulaştığımız an, karanlığın içinden fırlayan beş ağır silahlı koruma ile burun buruna geldik. Adamlar, dışarıdaki patlamaya destek gitmek için aşağı inmişlerdi.

"Pusu!" diye bağırdı Ece, anında kendini yan taraftaki paslı jeneratörün arkasına atarak.

Mermiler, bulunduğumuz dar koridoru saniyeler içinde delik deşik etmeye başladı. Başımızın üzerinden vızıldayan kurşunlar, duvarlardaki sıvaları yüzümüze doğru patlatıyordu. Bora ile beraber kendimizi beton bir kolonun arkasına zor attık.

"Lanet olsun! Sayıları çok fazla!" diye bağırdı Bora, kolonun kenarından silahını uzatarak kör atış yaparken.

Ece, mermilerin susmasını beklediği o kısacık anda karşı ateşe karşılık verse de, koridorun darlığı ve adamların ağır silahları yüzünden adım dahi atamıyorduk. İlerleyemiyor, rehinelerin tutulduğu rampaya ulaşamıyorduk.

Zaman akıp gidiyordu.

Selin ve Fırat'ı dışarı çıkarmak üzerelerdi ama biz bu lanet koridorda sıkışıp kalmıştık.

Tam o an...

Korumaların arkasındaki karanlık merdiven boşluğundan sessiz, ölümcül bir gölge süzüldü.

Susturucu takılmış bir tabancadan art arda çıkan üç net tok ses duyuldu.

Bize ağır ateş açan korumalardan üçü de, kafalarına aldıkları isabetle tek bir nida dahi çıkaramadan yere yığıldı. Kalan iki koruma neye uğradıklarını şaşırıp arkalarına döndüklerinde; gölgelerin arasından fırlayan o silüet, adamlardan birinin boğazına kolunu dolayıp bıçağını acımasızca sapladı. Son kalan koruma silahını doğrultmaya yeltendiğinde ise, göğsüne yediği iki mermiyle sırtüstü yere çakıldı.

Koridor saniyeler içinde ölümcül bir sessizliğe gömümüştü.

Gözlerimi kısıp, silahımın namlusunu o karanlık silüete çevirdim. Işığın altına adım attığında, nefesim boğazımda düğümlendi.

Yağız Mert Çağlayan.

Üzeri sırılsıklam olmuş, gözlerindeki karanlık ve son derece yırtıcı ifadeyle elindeki silahın namlusundan dumanlar tüterek karşımızda dikiliyordu.

"Senin burada ne işin var!" diye gürledim, saklandığım kolonun arkasından çıkarak. "Sana iperlerin gerisinde olman, görev konumunda beklemen emredildi Gölge! Her zamanki gibi söz dinlemedin ve içeri mi girdin? Emirlerime nasıl karşı gelirsin!"

Yağız, silahının şarjörünü hızla değiştirirken bana doğru yürüdü. Yüzünde zerre kadar pişmanlık ya da itaat yoktu. "Orada öylece durup telsizden sizin ölüm haberinizin gelmesini bekleyemezdim daha fazla. Ben de bu timin bir parçasıyım. Hadi onu geçtim! Sen bana demedin mi? Bizim görmediğimiz, farkedemediğimiz, arkamızdan gelecek her türlü mevcut tehlikeyi etkisiz hale getirecek destek elemanı olmak senin görevin, diye. Al işte! Dediğini yaptım. Sizi, arkanızı kolladım! Destek attım! Ben senin dediğini yaptım. Ama sen beni neyle görevlendirdiğini hatırlayamadın! Bakıyorum da daha emir komutayı eline aldığın ilk operasyondan verdiğin görevleri unutur olmuşsun. Lakin ben hatırladım! Bence sen beni sorgulayacağına dön de bir kendine bak, Devrem! Ha! Bir daha da sakın benim adamlarım düşmanın elindeyken, siper arkalarına saklanmamı bekleme benden! Çünkü birdahaki sefere bu kadar itaatkâr olmam, baştan dalarım. Bilginize! Unuttuklarının hesabını da sonra sorarsın. Şimdi daha fazla oyalama bizi de yürü hadi!"

Bora, Yağız'ı gördüğünde kısa bir an afallasa da, içinde bulunduğumuz durumun aciliyeti sebebiyle tartışmaya girmedi.
"Eyvallah Komiserim," diye mırıldandı sadece. "Hayatımızı kurtardınız."

Cevap olarak başını sallamakla yetindi Yağız.

"Hadi! Yükleme rampasına gidiyoruz!" diyerek hızla merdivenlere doğru atıldım.

Dediği gibi, itaatsizliğinin cezasını kesmeye vaktim yoktu. Bizi kurtarmış olması, içimdeki öfke ateşini söndürmeye yetmezdi.

Merdivenleri üçer beşer tırmanıp, yükleme rampasının devasa demir kapılarını hafifçe araladık. Gördüğümüz manzara, kanımızı dondurmaya yetmişti.

Dışarıya açılan geniş beton avluda, siyah ve zırhlı iki büyük minibüs çalışır halde bekliyordu. Yağmur bardaktan boşanırcasına yağıyor, yerdeki su birikintileri projektörlerin ışığıyla parlıyordu.

Adamlar, Fırat ve Selin'i kollarından sürükleyerek araçlara doğru götürüyorlardı. Fırat'ın yüzü gözü kan içindeydi, ellerinin arkadan plastik kelepçeyle bağlandığı yetmiyormuş gibi bir de iki bacağını birbirine bağlayan zinciri sürüklemekte zorlanıyor adımlarını zar zor atıyordu. Selin'in ise elleri arkadan kalın plastik kelepçelerle bağlanmıştı. Onun da kıyafetleri perişan halde yüzü kızarıklık ve morluklarla doluydu. Çırpınıyor, kendisini tutan iri yarı adamın kaval kemiğine tekmeler savuruyordu.

"Bıraksana beni şerefsiz, çam yarması!" diye bağırıyordu Selin, yağmurun altında sırılsıklam olmuş saçları yüzüne yapışmışken.

Korumalar, dışarıda Toprak ve Turan Abi'nin yarattığı kaostan faydalanıp rehineleri bu arka rampadan kaçırmanın peşindeydi. Fırat ve Selin'i kendi bedenlerine siper etmiş bir halde, adım adım araçlara yaklaşıyorlardı.

Yağız, silahını omuzuna yaslayıp derin bir nefes aldı.
"Herkes silahlarını indirsin. Şuan ateş edemeyiz. Bizimkileri kendilerine siper etmişler. Vurma ihtimalimiz çok yüksek."

Hemen telsizimin mandalına bastım.
"Gözcü! Yankı konuşuyor. Yükleme rampasındayız. Hedefler araçlara bindirilmek üzere! Görüş açın nasıl?"

Batı kulesinde konuşlanmış olan Volkan'ın gergin, hızlanmış nefes alışverişi kulaklıklarımıza doldu.
"Görüyorum Komiserim! Dürbünümün ucundalar. Ama hedef olumsuz. Çok hareketliler. Şemsiye niyetine kullanıyorlar resmen bizimkileri."

"Bizi beklemeyeceksin Volkan!" diye emir verdim. "Fırat'ı tutan adamın kafası biraz olsun açığa çıktığı an indireceksin o şerefsizi. Senin için atış serbest! Sakın ola onları o araca bindirtme!"

"Anlaşıldı!" dedi Volkan.

Bora, Ece, Yağız ve ben; siper aldığımız beton kolonların arkasından nefesimizi tutarak namlularımızı avluya doğrulttuk.

Zaman adeta yavaşladı o anlarda.

Yağmur damlalarının yere düşüşünü, Selin'in çırpınışlarını, Fırat'ın adamın tutuşundan kurtulmak için yaptığı o ufak hamleyi milim milim izliyorduk.

Fırat, kendisini tutan adamın bir anlık dikkatsizliğinden faydalanarak başını hızla sağa doğru eğdi ve bacağına sert bir tekme attı. Koruma, acıyla sendelediğinde başı Fırat'ın arkasından açığa çıktı.

Gecenin karanlığını yırtan, tok bir keskin nişancı atışı duyuldu. Volkan bu boşluktan yararlanmış ve sanatını konuşturmuş olmalıydı. Mermi, Fırat'ı tutan adamın tam şakağına isabet etti. Kanlar Fırat'ın yüzüne sıçrarken, koruma cansız bir yığın halinde yere yığıldı.

"Fırat boşta!" diye bağırdı Ece.

Fırat, adamın yere düşmesini fırsat bilip, arkadan bağlı ellerine ve ayaklarına bağlı zincire rağmen bütün gücüyle bizim bulunduğumuz siperlere doğru koşmaya başladı.

"Sıra diğerinde Volkan!" diye kükredim telsize. "Bir yolunu bul ve Selin'i tutan adamı da indir hemen!"

Selin'i tutan koruma, arkadaşının beyni dağılarak yere yığıldığını gördüğü an paniğe kapıldı. Selin'i daha sert bir şekilde kendine siper ederek silahını Fırat'ın arkasından kaldırdı.

Volkan, ikinci atış için tetiğe asıldığında koruma Selin'i kendine doğru daha da şiddetle çektiği için mermi hedefini şaştı. Havayı yararak ilerleyen o ölümcül çekirdek, adamı vurmak yerine Selin'in sol omzunu sıyırarak geçti. Selin, omzundan yediği bu sıyrıkla tiz bir çığlık atarak geriye doğru sendeledi. Saniyeler içinde üzerinde kırmızı bir kan lekesi çiçek açtı.

"Hayır!" diye feryat etti Bora, siperden fırlamaya yeltenerek. Yağız, onu omzundan tutup sertçe geri çekti.

Selin, omzundaki yarayı ve acıyı zerre kadar umursamadı. Pes etmeyerek mücadele etmeye devam etti. Adamın dengesinin bozulmasını ve gevşeyen tutuşunu fırsat bilip, bütün gücüyle ondan kurtulmayı başardı. Yağmurun altında, arkadan kelepçeli elleriyle Fırat'ın peşinden bizim siperlerimize doğru bar gücüyle koşmaya başladı.

"Koş Kraliçe'm! Koş! Daha hızlı!" diye bağırıyordu Bora, silahıyla korumalara koruma ateşi açarak.

Ece ve Yağız da namlularından alevler kusuyor, araçların etrafındaki diğer adamları yere seriyorlardı. Fırat, yarı yola ulaştığında arkasına dönüp Selin'in koştuğunu gördü. Yüzünde rahatlayan bir ifade belirdi.

Kurtuluyorlardı.

O lanet fabrikadan söküp alıyorduk onları.

Fakat savaşın kaderi, her daim en acımasız saniyelerde yön değiştirirdi.

Volkan'ın mermisinden ucu ucuna kurtulan, Selin'i elinden kaçıran koruma çamurun içinden hızla toparlandı. Gözü dönmüş bir halde, elindeki otomatik tüfeği kaldırıp kaçan Selin'in sırtına doğru doğrulttu.

"Volkan, adam kalktı indir onu! İndir!" diye çığlık attım, bir yandan kendi silahımla da adama nişan alarak.

Ancak ben tetiği çekmeye fırsat bulamadan gecenin dondurucu sessizliğini parçalayan o kahredici ve lanet olası üç el silah sesi duyuldu.

Zaman, işte o saniye tamamen durdu.

Yağmur damlaları adeta havada asılı kaldı.

Selin'in koşar adım atan bedeni, sırtına yediği o ölümcül kurşunlarla adeta bir yaprak gibi sarsıldı. Gözleri şaşkınlıkla irileşti. Dudaklarından ufak ve sessiz bir inilti döküldü. Yorgun ama savaşçı bedeni, yüzüstü bir şekilde çamurlu su birikintisinin içine, otoparkın tam da ortasına yığılıverdi.

"Seliin!"

Bora'nın boğazından kopan feryat birkez daha Çatalca ormanlarını ortadan ikiye yardı.

"Hayır!" diye bağırdı Fırat. Kendisi güvenli siperimize sadece beş adım kalmışken, adımlarını bıçak gibi kesip geriye, Selin'e doğru yöneldi anında. Arkadan bağlı elleriyle, ayak bileklerindeki ağır zincirlerle mermilerin yağdığı avlunun ortasında hayatını hiçe sayarak Selin'e koşmaya çalıştı.

"Fırat, hayır! Dur!" diyerek siperden fırladı Ece. O da mermi yağmurunun altına hiç düşünmeden atladı. Fırat'ın yakasına yapışıp, adamı bütün gücüyle geriye, beton kolonun arkasına doğru sürükledi.

"Bırak beni Ece!" diye çırpınıyordu Fırat, gözlerinden yaşlar süzülürken. "Geri dönmem, yanına gitmem lazım! Selin'i almam lazım. Lütfen bırak beni! İzin ver gideyim!"

"Öleceksin, öleceksin!" diye bağırarak ağladı Ece, Fırat'ın üzerine kapanıp ona siper olurken. "Mermilerin arasına böyle pervasızca ve silahsız atlayamazsın! Ölürsün!"

Selin, çamurun içinde hareketsiz yatıyordu. Yerde biriken yağmur suları, sırtından süzülen kanlarla kızıla boyanmaya başlamıştı bile.

Ve tüm bunların sonunda adamlar, yerde yatan Selin'i geride bırakmaya hiç de niyetli değildi. İçlerinden ikisi hızla koşup, baygın haldeki Selin'i kollarından ve bacaklarından vahşice kavradılar. Bedenini bir çuval gibi sürükleyerek, çalışır halde bekleyen zırhlı minibüsün içine fırlattılar.

"Bırakın lan onu!" diye kükreyen Bora, aklını tamamen yitirmiş bir halde siperden çıktı. Elindeki silahla delicesine ateş ederek minibüse doğru koşmaya başladı.

Yağız, Bora'nın bu intihar koşusunu gördüğü an üzerine atladı. İkisi birlikte çamurun içine yuvarlandılar.

"Bırak beni Gölge!" diye ağlıyordu Bora, Yağız'ın altında çırpınarak. Yumruklarını çamurlu toprağa vuruyordu. "Görmüyor musun? Selin'i götürüyorlar! Vurdular onu! Vurdular! Sırtından vurdular kalleş herifler! Üç kurşun sıktılar! Kanıyordu, görmedin mi! Bırak beni!"

"Sakin ol Pusat! Gidemezsin!" diye bağırıyordu Yağız, Bora'yı yere bastırmaya çabalarken. Onun da gözlerinden yaşlar akıyordu.

Minibüsün kapıları büyük bir gürültüyle kapandı. Zırhlı araç, tekerleklerini çamurda patinaj yaptırarak, fabrikanın arka tel örgülerine doğru yöneldi. Araç, paslı demir kapıyı bir koçbaşı gibi kırarak ormanın karanlık yollarına doğru son sürat gözden kayboldu.

"Gidiyorlar! Olamaz! Olamaz! Volkan! Bir şey yap! Lastiklere ateş et! Engel ol Volkan! Yap bir şey!" diye bağırdım telsize, kendi silahımla minibüsün arkasından çaresizce ateş açarak.

"Görüş açımdan çıktılar Komiserim!" dedi Volkan, onun da sesi ağlamaklı bir haldeydi. Kendi attığı ve Selin'i vuran isabetsiz merminin vicdan azabı, sesine de yansımıştı. "Ormanın içine girdiler! Yetişemedim..."

Dizlerimin üzerine, çamurlu betonun üzerine çöktüm. Yağmur, yüzümü amansızca dövüyordu. Gözlerimin önünde, sadece metrelerce uzağımda... Silah arkadaşım, kardeşim dediğim kadın sırtından vurulmuş ve kanlar içinde o lanet aracın içine atılarak kaçırılmıştı.

Ece, beton kolonun arkasında Fırat'ın boynuna sarılmış, hıçkırarak ağlıyordu. Fırat, başını duvara yaslamış, boş gözlerle gökyüzüne bakıyordu. Elleri hala arkadan kelepçeliydi.

Bora'nın sesi, avlunun sessizliğinde sadece yaralı bir kurdun ulumasına benziyordu. Yağız'ın kollarının arasında diz çökmüş, başını çamura gömmüştü.
"Koruyamadım onu..." diye inliyordu Bora. "Gözlerimin önünde vurdular. Alamadım onu o şerefsizlerin elinden. Kurtaramadım..."

İlker'in sesi telsizden duyuldu.
"Araçların peşine dron takmaya çalışıyorum ama orman çok sık. Sinyalleri tamamen kaybettim Başkomiserim. Şerefsizler, kaçtılar."

Turgut Müdür'ün sesi, kriz masasındaki yıkımın en büyük kanıtıydı.
"Sancak Timi! Hemen karargaha dönüyorsunuz!"

Savaş alanının ortasında, çamurun ve kanın birbirine karıştığı o soğuk betonda hepimiz donakalmıştık.

Fırat'ı o yılan deliğinden çekip almıştık almasına ama bunun bedeli çok ağır ve kanlı olmuştu.

Selin'i, o gülen gözlerini, neşeli şuh kahkahalarını...

Düşmanın acımasız ellerine esir bırakmıştık.

Gözlerimden süzülen yaşlar, yağmur sularına karışıyordu.

Sancak Timi, tarihinin en büyük mağlubiyetini almıştı. Hem de benim saha komutamda...

Kasa yakalanamamış, timin kalbi parçalanmış ve en önemlisi; arkamızda kanayan, yaralı bir kız kardeşimizi karanlık ormanın derinliklerine terk etmek zorunda kalmıştık.

Mavi Sirenler'in şarkısı, bu gece kelimenin tam anlamıyla bir cenaze marşına hatta sağır edici bir yas ninnisine dönüşmüştü.

...

"Karargah'a falan dönmek yok!"

Gürkan Başkomiser'in telsizden gelen sesi, beynimin içinde adeta bir bomba gibi patlamıştı.

Çamurun ortasında diz çökmüş, ellerimi başımın arasına almışken duyduğumla yerimde dikleştim. Elimi kulağıma götürdüm.

"Nasıl yani Başkomiserim?"

"Kimseyi ardımızda bırakacak değiliz! Selin'den ümidimizi kesemeyiz. Peşlerine düşüyoruz! Toparlanın ve hemen araçlara atlayın! Herkes telsizlerini karargah güçlerine kapatsın. Turgut müdür de bu seferlik kusura bakmasın. Ben daha önce hiçbir arkadaşımı geride bırakıp yuvama dönmedim. Dönmem! Hadi davranın!"

Hepimiz aldığımız komutla kulaklıklarımızı kulaklarımızdan çekip alıp karargaha kapattık. Artık Turgut Müdür, Şahika Müdür, Karan ya da İlker'den herhangi birini duyamayacaktık. Onlar da bizi. Yalnızca aramızda haberleşme frekansımız açık kalacaktı. Ayarlamalarımızı bitirip kulaklıklarımızı tekrar yerleştirip silahlarımızı kuşandık.

Hepimizin gözlerinde dondurucu bakışlar belirdi. Gürkan Başkomiser bu sürünün lideri ve gerçek bir Börü olduğunu birkez daha ispat etmiş bizi düştüğümüz çamurdan çekip alıp kendimize getirmişti.

Haklıydı.

İşimize koyulmalıydık.

En son toparlanan kişi Bora olmuştu. Yağız'ın kollarının arasından zorlukla silkinip kurtuldu. Gözleri, Selin'in kanının damladığı su birikintisine kilitlenmişti.

"Kimse hiçbir yere kaçamaz!" diye fısıldadı. Gözlerinde ne bir polisin mantığı ne de bir insanın merhameti kalmıştı; o an karşımda sadece Selin'i ölümün pençesinden söküp almaya yemin etmiş vahşi bir canavar dikiliyor gibiydi.

Yerden hızla doğruldu. Çamurlu postallarını yere vura vura, fabrikanın avlusunda bekleyen operasyon araçlarımızdan olan zırhlı SUV'a doğru delicesine koşmaya başladı.

"Pusat! Bekle!" diye bağırdı Fırat, arkadan kelepçeli elleriyle çamurun içinde sendelerken. Ece, cebinden çıkardığı taktik bıçakla Fırat'ın arkasına geçip kalın plastik kelepçeyi tek bir hamlede kesti.
Elleri serbest kalan Fırat, bileklerini ovuştururken Ece beylik tabancasını kılıfından çıkarıp tek gözünü kapattı nişan alırcasına. Fırat'a uzak durması manasında bir işaret çakıp hedef aldığı zinciri iki el atışta parçalayarak ayaklarının da serbest kalmasını sağladı. Fırat küçük bir teşekkür edip kanlar içindeki yüzüne, patlayan kaşına ve ezilmiş dudaklarına zerre kadar aldırış etmeden Bora'nın peşinden araca doğru fırladı.

"Hadi herkes araçlara!" diye gürledim, zemin katın çamurundan hızla toparlanarak. "Toprak, Turan Abi! Siz de arkadan destek aracıyla gelin! Volkan, sen tepeyi kollamayı bırakma! Üstlerden gel! Şuan senin inmeni bekleyemeyiz! Çıkıyoruz!"

Yağız, yerden kalkıp silahının şarjörünü değiştirirken yüzüme bakmadan doğrudan aracın arka kapısına atladı. O an kimin komutan olduğu, kimin kime ihanet ettiği ya da aramızdaki uçurum zerre kadar umurumuzda değildi.

Tek bir gerçeğimiz vardı.

O da Selin'di.

Bora hiddetle direksiyona geçtiği an, kontağı öyle bir çevirdi ki zırhlı aracın motoru Çatalca ormanlarını titreten bir aslan gibi kükredi. Fırat ön yolcu koltuğuna, ben, Yiğit, Ece ve Yağız da arka koltuklara sırayla geçtik.

Kapılar kapandığında Bora gaza sonuna kadar asıldı.

Zırhlı SUV, patinaj çekerek çamuru etrafa savurdu; fabrikanın kırık demir kapısından bir mermi gibi fırlayıp adamların kaçtığı zifiri karanlık orman yoluna daldı.

Yağmur bardaktan boşanırcasına yağıyor, silecekler en son hızda çalışmasına rağmen ön camdaki suyu temizlemeye yetmiyordu. Farların aydınlattığı dar ve çamurlu toprak yol adeta bir ölüm tuzağı gibi duruyordu.

Bora, direksiyonu parmak boğumları bembeyaz kesilene kadar sıkıyordu. Araç, çukurlara girip çıktıkça savruluyor, uçurumun kenarından tekerleklerimiz kayarak dönüyordu ancak Bora'nın ayağı gaz pedalından milim dahi geri çekilmiyordu. İbre yüz yirmiyi devirmişti; bu şartlarda, böyle bir yolda bu hız, açık bir intihar sebebiydi.

"Daha hızlı Bora! Daha hızlı!" diye bağırdı Fırat, torpidoya tutunarak. "Çok fena kanaması vardı. Müdahale etmezlerse fazla dayanamaz! Zaman kaybedemeyiz Pusat, bas gaza bas!"

"Basıyorum lan basıyorum!" diye kükredi Bora, gözlerini yoldan zerre ayırmadan. Sesi çatallanmış, boğazı yırtılırcasına bağırıyordu. "Bu kadar gidiyor zalımın icadı ne yapayım?! Ben de gördüm! Sırtından vurdular! Gözümün önünde vurdular! Gördüm! O şerefsizlerin nefes borularını kendi ellerimle söküp almazsam varya... Yazıklar olsun bana!"

Ece, yanımda titreyen elleriyle silahının namlusuna bir mermi sürdü.
"Sakin olmalıyız," diye dikte etti bizi ama daha çok kendi kendini ikna etmeye çabalıyor gibiydi. "Sakin olup mantıklı davranmalıyız. Eğer kaza yaparsak ona asla ulaşamayız. Bora, sadece teker izlerini takip et! Yağmur izleri silmeden yetişmeliyiz!"

Yağız, arka koltuğun diğer bir köşesinde, gözleriyle camdan dışarıdaki zifiri karanlığı tarıyordu. Sol kolundaki sargıdan sızan kan, üniformasını ıslatmaya başlamıştı lakin umrunda bile değildi. O an farketmiştim vurulduğunu. Sesini bile çıkarmamıştı. Yarası ağır görünüyordu oysaki.

"Farların aydınlattığı menzilin dışına odaklanalım!" dedi. "O zırhlı minibüs ağır yüklü. Çamurda bizim kadar hızlı ilerleyemezler. Elbet bir virajda ya da yokuşta yavaşlamak zorundalar."

İlerledikçe orman adeta bir tünel gibi üzerimize kapanıyordu. Çamur deryasına dönmüş yolda, ilerideki virajı döndüğümüz an; karanlığın içinde parlayan iki kırmızı stop lambası gördük.

"Oradalar işte!" diye bağırdı Bora, direksiyonu kırarak aracı o yöne doğru şiddetle savurdu. "Yaklaştık sütü bozuk, şerefsizlere!"

Adamlarının kullandığı siyah, zırhlı minibüs, virajı dönerken çamurda kaymış ve yavaşlamak zorunda kalmıştı. Aradaki mesafe hızla kapanıyordu.

Yüz metre...

Elli metre...

Otuz metre...

Minibüsün arka kapakları aniden iki yana açıldı.

"Siper alın!" diye bağırdı Yağız.

Kapıların arkasında pusu kurmuş iki ağır silahlı koruma, ellerindeki makineli tüfeklerle aracımıza doğru ölümcül bir yaylım ateşi başlattı.

Mermiler, SUV'un zırhlı ön camına ve kaportasına sağanak bir yağmur gibi çarpmaya başladı. Camlarda devasa örümcek ağı çatlakları oluşuyor, kıvılcımlar havada uçuşuyordu.

Bora, başını direksiyona doğru eğerek aracı adeta bir yılan gibi sağa sola kıvırıyor, mermilerin doğrudan motor bloğuna gelmesini engelliyordu.

Fırat, o saniyelerde torpidodan destek alıp camı araladı. Silahını namlusundan çıkarıp ateş eden adamlara doğru peş peşe üç el ateş etti.

"Selin de içeride, unutmayın! Atışlarımızı dikkatli yapalım. Boşa sıkmayın, aracı taramayın! Ona bir zarar daha gelsin istemeyiz!" diye uyardı bizi.

Haklıydı.

Minibüsün kasasını körlemesine tararsak, içeride yaralı bir halde yatan Selin'i birkez daha kendi mermilerimizle vurma ihtimalimiz vardı.

Nokta atışı yapmalıydık.

Camı sonuna kadar indirdim. Yağmur ve dondurucu rüzgar yüzüme bir kamçı gibi çarparken, belime kadar camdan dışarı sarkıp gövdemi kaportaya sabitledim. Tüfeğimi omuz çukuruma sıkıca yerleştirdim. Rüzgarın hızını, aracın sarsıntısını ve Bora'nın manevralarını zihnimde saniyeler içinde hesapladım.

"Pusat! Aracı sabit tutmaya bak! Ve sadece üç saniye ver bana!" diye bağırdım rüzgarın uğultusu arasında.

Bora saniyesinde, "Emrin olur Komiserim!" deyip direksiyonu sıkıca kavrayıp aracı çamurlu yolda milisaniyelik bir düzleme soktu.

Nefesimi tuttum. Dürbünün içindeki kırmızı noktayı, minibüsün açık kapılarından bize ateş kusmaya devam eden sağdaki korumanın tam omzuna sabitledim.
Susturucusu çıkarılmış tüfeğimin patlaması ormanı inletti. Mermi, karanlığı delip geçerek korumanın omuz boşluğuna saplandı. Adam, elindeki makineli tüfeği düşürerek geriye, minibüsün karanlık kasasına doğru savruldu.

"Biri indi!" diye bağırdı Ece arka koltuktan.

Sol taraftaki diğer koruma, arkadaşının düştüğünü görünce paniğe kapıldı. Namlusunu doğrudan bana çevirdi.
Tam tetiğe asılacağı saniye, sol camdan dışarı sarkan Yağız'ın silahından çıkan iki el ateş gecenin karanlığını inletti. Mermiler, adamın göğüs çelik yeleğine çarpıp onu dengesizleştirdi. Koruma, sarsıntının da etkisiyle açık kapıdan çamurlu yola sırtüstü uçtu. Adamın bedeni aracımızın tekerlekleri hizasında yuvarlanırken, Bora direksiyonu kırarak adamı ezmekten son anda kurtuldu.

"Arka tarafta temiz!" diye içeri bağırdı Yağız, ıslanmış saçları yüzüne yapışmış bir halde camı kapatırken.

"Tekerleklere de sıkın!" diye gürledi Fırat ön koltuktan. "Durdurun şu lanet aracı! Ama dikkat edin şarampole yuvarlanmasınlar sağa değil sola ateş edin!"

Silahımın namlusunu hızla minibüsün sağ arka tekerleğine indirdim. Üç el peş peşe ateş ettim. Mermiler kalın kauçuğu delip geçtiğinde, minibüsün arka tarafı şiddetli bir patlama sesiyle yere çöktü. Lastiği patlayan zırhlı minibüs, çamurlu yolda kontrolü tamamen kaybetti. Araç, arka arkaya zikzaklar çizerek savruldu, yolun kenarındaki kalın ağaç gövdelerine doğru sürüklendi.

"Fren yap Pusat!" diye bağırdı Ece.

Bora frenlere asıldı, zırhlı aracımız çamurda kayarak minibüsün sadece birkaç metre gerisinde, çapraz bir pozisyonda durmayı başardı.

İçinde Selin'in de olduğu minibüs, büyük bir çam ağacına çarparak durmuştu. Ön kaputundan dumanlar tütüyordu.
Araç tam olarak durduğunda kapıları açıp adeta birer mermi gibi dışarı fırladık. Namlularımız minibüse kilitlenmiş bir halde, yağmurun altında taktiksel adımlarla araca yaklaştık.

Bora, elindeki silahla doğrudan arka kapaklara koştu. Gözleri yuvalarından fırlayacak gibiydi, nefes nefeseydi.

"Selin!" diye haykırdı. "Buradayız!"

Fırat ile Yağız da eş zamanlı bir şekilde iki taraftan minibüsün ön kapılarına yöneldiler. Fırat, şoför kapısını şiddetle açtı. Direksiyon başındaki şoför, çarpmanın etkisiyle başını cama vurmuş, baygın bir halde kanlar içinde yatıyordu. Fırat adamı yakasından tutup çamurun içine fırlattı, aracın içini kontrol etti.

Bora, minibüsün açık kalan arka kapaklarından içeri atladı. Silahının feneriyle kasanın içini aydınlattı.

Ben ve Ece ise, namlularımızla çevre güvenliğini alırken, kalbimin atışı göğüs kafesimi delecek kadar hızlanmıştı.

Ancak Bora'nın içeriden yükselen o kahredici ve sessiz çöküşü, damarlarımdaki bütün kanı dondurmaya yetmişti.

Pusat'ın omuzları düştü. Silahı tutan elleri iki yanına cansızca sarktı. Başını ağır ağır bize doğru çevirdi. Gözlerindeki o son umut kırıntısı da tamamen sönmüş, yerini dipsiz, korkunç bir karanlığa bırakmıştı.

"Yok..." diye fısıldadı Bora. Sesi, yağmurun sesinin altında adeta eziliyordu.

"Ne demek yok oğlum?!" diye bağırarak kasanın içine atladı Fırat. Yüzü, fenerin ışığıyla aydınlanan boş kasayı taradığında dehşetle kasıldı.

Minibüsün kasası tamamen boştu.

Sadece köşede, kan lekelerine bulanmış kalın bir koli bandı, Selin'in kıyafetlerinden yırtılmış birkaç parça kumaş ve boş mermi kovanları duruyordu.

Ne kaçan adamlardan ne de sırtından vurulan Selin, hiçbiri yoktu.

"Nasıl olmaz ulan! Nasıl!" diye kükredi Bora, kasanın çelik duvarlarını yumruklamaya başlayarak. Yumrukları kanayana dek demire vuruyor, acıdan çok içindeki o devasa çaresizliği dövüyordu. "Gözlerimizin önünde bindirdiler! Bu araca attılar işte kızı! Şimdi nasıl oldu da kaydoldular? Nereye buharlaştılar!"

Yağız, çamurun içine fırlatılan baygın şoförün yakasına yapışıp adamı şiddetle sarstı.
"Konuş lan! Neredeler!" diye bağırdı, adamın yüzüne peş peşe iki tokat atarak onu ayıltmaya çabalarken. "Diğerleri nerede! Kızı nereye götürdüler!"

Şoför, ağzından kanlar sızarak yarı baygın bir halde sırıttı.
"Orman girişi... Yol ayrımında..." diye hırıldadı. "Kasa ve adamları... Kızı başka bir araca, siyah arazi aracına aktardılar. Biz... Sizi oylamak, peşimize takmak için devam ettik. Onlar çoktan... sınır yoluna sapmıştır bile... Zokayı yuttunuz."

Duyduklarımız, ruhumuzu sanki bir mengene gibi sıkıştırdı.

Yine tuzağa düşmüştük.

Orman girişindeki kör noktada, kameraların ve bizim göremediğimiz o saniyelik boşlukta araç değiştirmişlerdi.

Bizi boş bir minibüsün peşinden ölümüne bir takibe sokarken; yaralı ve hunharca kan kaybeden Selin'i ise tamamen farklı bir rotaya, bir bilinmezliğe doğru kaçırmışlardı.

Ece'nin silahı elinden kayıp yere düştü. Dizlerinin üzerine çöküp elleriyle yüzünü kapattı.
"Kan kaybediyordu ama..." diye hıçkırdı. "Çok kan kaybediyordu... Omzundan sıyrık aldığı yetmezmiş gibi sırtından da vurdular, pislik herifler! Kalleşler! Kansız köpekler!"

Fırat, yumruklarını sıkarak gökyüzüne doğru acı ve uzun bir feryat kopardı. "Benim yüzümden!" diye bağırdı, kendi kafasına vurarak. "O tünelden ilk onu geçirmeliydim! Israr ettim. Yağız Komiser gitsin dedim, onu dinlemedim. Yanımda Selin'i bırakmamalıydım! Al işte, kurtulamadı. Kaldı arkada!"

Bora, minibüsün kasasından atlayıp Fırat'ın yakasına yapıştı. İki adam çamurun içinde birbirine girdi.
"Doğru ulan! Senin yüzünden!" diye bağırdı, Fırat'ı araca yapıştırarak. Gözleri delilik sınırında dönüyordu. "Hatta hepinizin yüzünden! Stratejiniz batsın, kahramanlığınız batsın! Yerin dibine girdin! Allah beni de kahretsin! Kızı kendi ellerimizle ölüme attık!"

Yağız araya girmeye, onları ayırmaya çalışırken Bora'dan sert bir yumruk yedi. Çamurun içinde üç adam, çaresizliğin ve acının getirdiği linç haliyle birbirlerine vuruyor, aslında sadece kendi vicdanlarını dövüyorlardı.

Ben ise o kargaşanın ve birbirini parçalayan silah arkadaşlarımın ortasında cansız bir put gibi dikiliyordum.

Minibüsün kasasındaki Selin'e ait kan lekelerine baktım. Dokunmak istercesine uzattım elimi. Göğüs kafesimde yanan intikam ateşi, artık zapt edilemez bir cehenneme dönüşmüştü. Gözlerimi kapattım.

Selin'i bulacaktık.

Onu o köpeklerin elinden alacaktım.

Kasa'nın ve bütün o şebekenin nefes borularını kendi ellerimle sökecektim.

Artık sadece kan kanı temizlerdi.

"Kendinize gelin!"

Yağız'ın sesi, gecenin dondurucu ayazını adeta bir bıçak gibi keserek hepimizin üzerine şelale misali döküldü. Yerinde dikleşti; yeşil harelerinden fışkıran otorite, hepimizi hizaya sokmaya yetecek kadar keskindi.

"Diz çökmek, ahlanmak-vahlanmak, sızlanmak, birbirimizin yakasına yapışmak bizim kitabımızda yazmaz!" diye gürledi, silahının emniyetini sertçe açarak. "Karşımızdaki düşman şu an zafer sarhoşluğunda. Bize düşen bu sarhoşluğu onların kursaklarında bırakmak olmalı! Ağlamak çözüm değil! Vazgeçmek ise yol değil! Toparlanın! Devam ediyoruz! Cerrah! Selin'in olası sağlık durumu hakkında rapor ver!"

"Kurşunlar sırtından girmişti." diyerek ayaklandı Fırat. "Kanın rengine bakılırsa atardamar zedelenmiş olabilir. Kan kaybı son derece şiddetli. Şok evresine girmesi yakındır. Pıhtılaşma süresi aleyhimize işliyor olmalı. Zamanımız hızla tükeniyor."

Bora da yerdeki çamurdan hızla doğruldu. Demin feryat eden, çırpınan Pusat gitmiş; yerine sadece hedefe kilitlenmiş, gözü kara, sessiz bir ölüm makinesi gelmişti. Çenesi kasılmıştı; gözlerinde ne bir isyan ne de bir şikayet kırıntısı barındırıyordu. Sadece avını parçalamaya yemin etmiş vahşi bir kurdun sessizliği mevcuttu.

"İzlerini bir bulalım," diye fısıldadı, elindeki tüfeğini göğsüne sabitleyerek. "Hangi cehenneme girerlerse girsinler bir bulalım. Doğduklarına pişman edeceğim onları! Ölümlerine dek arkalarından gideceğim. Asit kuyularında çürüteceğim o şerefsizleri! Bırak parçalarını, hücrelerini bile bulamayacak kimse!"

Ece ise o saniyelerde dizlerinin üzerine çökmüş bir halde minibüsün tekerlek hizasındaki toprağı inceliyordu. Yüzünde gram panik yoktu; lakabının hakkını vererek tamamen analitik bir zihne bürünmüştü. Elindeki feneri çamurlu su birikintisine tuttu.

"Tekerlek izleri burada çatallanıyor." diyerek kesin bir tonda konuştu. "Minibüsün lastikleri standart. Sağ tarafa sapan diğer aracın izleri ise kalın dişli off-road lastiklerine ait. Çamuru derin yarmış. Araç ağır yüklü. Batı yönüne, sahil şeridine inen dağ yoluna sapmış olmalılar. İzler son derece taze. Henüz çok uzaklaşmış olamazlar. Hemen yola çıkarsak küçük de olsa onları yakalama ihtimalimiz var! "

Tam bu analizin ortasında, ormanın girişinden yükselen ağır motor sesleri kulaklarımıza doldu. Gürkan Başkomiserin idaresindeki destek zırhlısı, çamurları savurarak yanımızda sert bir frenle durdu. Aracın kapıları hızla açıldı. Turan Abi, Volkan, Toprak ve Gürkan Başkomiser tam teçhizatlı bir halde dışarı fırladılar.

Toprak, durumun vahametini saniyeler içinde süzdü.
"Nerede kaybettiniz onları? Hangi yöne sapmışlar?"

"Araç değiştirip batıdaki dağ yoluna girmiş şerefsizler." diyerek cevapladı Yağız. "Zamanımız daralıyor Başkomiserim. Toprak, siz destek aracıyla sağ kanattan orman yolunu tamamen kesin. Biz sol kanattan izleri takip edeceğiz. Hedefi gördüğünüz an haberleşip hiç bekletmeden çapraz ateşe alıyoruz herifleri. Öncelikle şoförü indireceğiz. Rehinemize asla zarar gelmeyecek. Herkes dikkat edecek! Atışlar sadece tekerleklere, motor bloğuna yönelik olacak. Kendine güvenmeyen ateş etmesin!"

Yiğit, elindeki mühimmat çantasını sırtına asarken başını salladı.
"Bütün cephaneliği getirdik Komiserim. Bu gece bu ormanı onların başına yıkacağız."

Volkan, şiddetli yağmura rağmen elindeki özel üretim termal dronu çantasından çıkardı.
"Yağmur sensörleri körleştiriyor. Biliyorum. Cihazı alçak irtifada uçuracağım. Arazi aracının motor sıcaklığı, egzoz gazı mutlaka ısı haritasına düşecektir. Ben havadaki gözünüz olup size her daim haber uçuracağım. İlker kadar olmasak da bizde anlıyoruz az buçuk bu teknoloji işlerinden..."

Turan Abi silahının kurma kolunu sertçe çekti.
"Hadi çıkalım öyleyse evlatlar! Sancak Timi'nin kızını o itlerin eline bırakacak değiliz!"

Araçlara yeniden yerleştik.

Bora, direksiyonun başında taştan yontulmuş bir heykel gibiydi. Aracı öyle sessiz, öyle pürüzsüz bir ustalıkla kullanıyordu ki en tehlikeli virajları bile hız kesmeden alıyor, direksiyon hakimiyetiyle hepimizi hayrete düşürüyordu. Gözünü kırpmadan, sadece farların aydınlattığı kalın lastik izlerine odaklanmıştı. İçindeki şimdilik kendini gizlemeyi seçen o ürkütücü delilik; görev bilincinin ardında kendini zor da olsa tutuyor devasa bir yanardağ misali patlamayı bekliyordu.

Telsizden Volkan'ın sesi duyuldu.
"Isı izi yakalandı!" dedi. Sesi müthiş derecede heyecanlıydı. "Siyah, modifiyeli bir arazi aracı. Sizin bulunduğunuz rotanın iki kilometre ilerisinde. Doğrudan Kıyıköy sahilindeki terk edilmiş balıkçı barınaklarına doğru iniyorlar."

"Anlaşıldı!" diyerek yanıtladı Yağız. "Toprak, barınakların çıkışını kapatın. Biz enselerindeyiz."

Bora, gaza sonuna kadar yüklendi. Motorun homurtusu, dağların arasında yankılanıyordu.

Dakikalar süren takibin ardından, ağaçların seyrekleştiği sahil yoluna ulaşmıştık nihayet.

İleride, denizin azgın dalgalarının dövdüğü kayalıkların hemen üzerinde siyah arazi aracını gördük. Araç, sahildeki eski iskelenin ucunda durmuştu. İskelenin sonunda, motorları çalışır halde bekleyen bir sürat teknesi mevcuttu. Düşman, karayolunu tamamen bırakıp denize açılmayı planlıyor olmalıydı.

"Tekne!" diye bağırdı Fırat, silahını camdan dışarı uzatarak. "Sakın! Sakın binmelerine müsaade etmeyin!"

Bora, zırhlı aracımızı hiçbir fren yapmadan doğrudan siyah arazi aracının yan tarafına doğru sürdü.

Çarpışma anı korkunçtu.

Metal metale sürttü, kıvılcımlar havada uçuştu. Düşman aracı iskelenin beton bariyerlerine çarpıp durmak zorunda kaldı.

Aynı saniyede, Toprak'ın kullandığı destek aracı da iskelenin diğer ucundan yolu tamamen kapattı.

Tuzağa düşen bu kez Tarık Yılmaz'ın adamlarıydı.

Arazi aracının kapıları hızla açıldı. Dört ağır silahlı koruma, ellerindeki sis bombalarını iskelenin ortasına fırlattı. Yoğun, gri bir sis bulutu saniyeler içinde etrafı kapladı. Görüş açımız sıfıra indi.
Sislerin arasından silah sesleri yükselmeye başladı. Düşman, rastgele yaylım ateşi açarak tekneye doğru geri çekiliyordu.

"Ateşi kes!" diye kükredi Yağız, aracın kapısını siper alarak. "Selin'i unutmayın! Hedefi görmeden tetiğe basmak yok! Bekleyin!"

Sis bulutunun bir anlık dağılmasıyla, o kahredici manzarayı gördük. İki koruma, Selin'in hareketsiz, baygın bedenini kollarından tutmuş, sürükleyerek tekneye doğru götürüyorlardı. Başı geriye düşmüş, yüzü bembeyaz kesilmişti.

Bora, bu görüntüyü gördüğü an zıvanadan çıktı. Siperin arkasında durmak, beklemek onun kitabına ters düştü. Elindeki uzun namlulu tüfeği yere fırlattı. Bacağındaki bıçağı kınından çektiği gibi mermilerin, sisin içine doğru fırladı.

"Pusat, geri dön!" diye bağırdı Ece, dehşet içinde. "Vurulacaksın!"

Bora kimseyi duymuyordu. Gözü kararmıştı sanki. Üzerine yağan mermilere hiç aldırış etmeden, zikzaklar çizerek iskelenin sonuna doğru koştu. Karşısına çıkan ilk korumanın üzerine havada uçarak atladı. Bıçağını adamın omzuna saplayıp onu denizin azgın sularına doğru tekmeledi.

"Bora'ya koruma ateşi sağlayın hemen! Selin'e dikkat edin!" diye gürledi Yağız. Kendi silahıyla, tekneye binmeye çalışan diğer silahlı şahıslara nişan alarak tek tek indirmeye başladı.

Fırat, Bora'nın açtığı yoldan sise dalarak ona destek verdi. Silahının kabzasıyla bir korumayı bayıltırken, gözleri sürekli Selin'in baygın bedenindeydi.

Selin'i taşıyan iki adam, bedenini tekneye adeta bir eşya gibi fırlattı. Kendileri de peşinden atlayıp teknenin halatlarını kestiler. Sürat teknesinin kaptanı, gaz kolunu sonuna kadar itti. Motorların kükremesiyle beraber tekne, iskeleden kopup Marmara'nın zifiri karanlık sularına doğru şahlandı.

"Hayır!" diye feryat etti Bora.

İskelenin en uç noktasına kadar koştu. Teknenin giderek uzaklaşan beyaz köpüklerine bakarken, zerre kadar tereddüt etmedi. Ceketini, çelik yeleğini çıkarmaya başlıyordu ki peşinden Fırat yetişip iki kolundan tutarak suya atlamasına engel oldu.

"Bora!" diye çığlık attı Ece, iskelenin kenarına koşarak.

Fırat, dermanı kalmayan Bora ile birlikte iskelenin kenarına çöktü. Silahını kenara bırakıp onu teselli etmeye çalıştı sarılarak.

Toprak da yanlarına iskeleye varmıştı, Fırat'ın omzundan sıkıca tuttu destek olurcasına. "Tekne hızlı. Deniz de çok dalgalı. Merkezden sahil güvenliği istedik. Helikopter de kalkıyor. Bütün birimler devrede."

Fırat ona bakıp onaylar anlamda başını sallarken Bora, kollarından kurtulup iskele zeminine sırtüstü bıraktı kendini. Yağmur suları deniz suyuna karışırken, göğüs kafesi şiddetle inip kalkıyordu. Gözlerini zifiri karanlık gökyüzüne dikmiş, yumruklarını beton zemine kanatırcasına vuruyordu.

Ece, dizlerinin üzerine çöküp Bora'nın omzuna dokundu. Gözyaşlarını yağmura gizlemeye çabalıyordu.
"Bulacağız onu. Gerekirse gökleri, denizleri birbirine katacağız. Yine de pes etmeyip Selin'i o yılanların elinden alacağız. Sana sözüm olsun."

Yağız da iskelenin kenarında durmuş, teknenin kaybolduğu ufuk çizgisine bakıyordu.

Ben de silahımı sıkıca kavramış bir halde, denizin hırçın dalgalarını izliyordum.

Düşman son zamanlarda hep bir adım öndeydi.

Savaşımız artık kuralsız ve merhametsiz bir boyuta geçmişti.

Selin'in dökülen her damla kanının bedelini, bu denizin sularından çok daha ağır ödetecektik onlara.

Yeminliydik!

...

Karargaha dönmek, cehennemin yanan ateşinden çıkıp mutlak bir arafın dondurucu soğuğuna hapsolmaktan farksızdı.

Şahika Müdür, Turgut Müdür ve Karan bir şekilde frekansımıza sızıp bizimle bağlantı kurmuş ve Gürkan Başkomiser'in bu çıkışına oldukça kızarak kesin bir emir vermişlerdi.

Çatalca'nın karanlık ormanlarını geride bırakıp, operasyonun yeni stratejisini belirlemek üzere merkeze dönmeye mecbur bırakılmıştık.

Bekleme odasının gri duvarları, içerideki oksijeni yutuyordu sanki.

Zihnimin içinde Selin'in vurulduğu, minibüs kasasında olmayışı veya sonrasında tekneyle kaçırıldığı anlar sürekli başa saran bozuk bir kaset misali oynatılıyordu.

Bora artık çıldırmış durumdaydı. Gözleri yuvalarından fırlayacak gibiydi. Boğazından kopan vahşi hırıltılarla odanın içinde bir aşağı bir yukarı volta atıyor, önüne çıkan her nesneyi parçalıyordu. Elindeki sıcak kahve kupasını karşıki duvara öyle bir şiddetle fırlatmıştı ki, porselenin bin parçaya ayrılışı kulaklarımızı sağır etmişti sanki.

"Ben oturup elim kolum bağlı bir şekilde bekleyemeyeceğim daha fazla bu lanet odada!" diye kükredi, ses tellerini yırtarcasına. "Hayır anlamıyorum! Neyin planı bu? Neyin toplantısı! Selin şu an kim bilir hangi deliğin içinde kan kaybediyor! Biz burada sıcak odalarda beklerken, o şerefsizler kim bilir kızcağıza hangi işkenceleri ediyor! Benim gitmem lazım! Orayı başlarına yıkmam, Selin'i ellerinden çekip almam lazım! Bir şeyler yapmalıyım artık! Dayanamıyorum!"

Toprak, Bora'nın üzerine atılıp iri kollarıyla adamı göğsünden sımsıkı kavradı.
"Tamam koçum! Tamam!" dedi, Bora'nın çırpınışlarını engellemeye çabalayarak. "Dışarı çıkıp körlemesine ateş etmek bize bir şey kazandırmaz! Şanımıza da yakışmaz. Değil mi kardeşim? Müdürler, amirler, İlker kardeş... Hepsi istihbarat topluyor. Bu iş için çabalıyor. Elimiz boş oturmuyoruz ki! Buradan çalışmaya devam ediyoruz sadece. Hem sana söz vermedik mi biz? Yerin dibine dahi girseler bulacağız onları diye. Sen benim sözüme itimat etmez misin? De bakayım bana? Hadi. Hadi otur bakayım şuraya. Efendi ol. Hadi koçum."

"Bırak beni abi!" diyerek Toprak'ın kollarından kurtulmaya çalıştı Bora. "Benim içim içime sığmıyor anlıyor musun! Nefes alamıyorum! Yerimde duramıyorum! Olmuyor!"

Volkan, oturduğu sandalyede dikleşerek kollarını göğsünde kavuşturdu. Yüzündeki ifade; şu an odanın içindeki en tehlikeli ve en sinir bozucu unsura dönüşmüştü bile.

"Az rasyonel düşün be oğlum!" diyerek söze girdi Volkan. Sesindeki o duygusuz tını, hepimizin tüylerini diken diken etmeye daha şimdiden yetmişti. "Gerçekçi olmak zorundayız. Kurşun kızın sırtından girdi. Hem de üç tane! E kan kaybı da şiddetliydi. Hastaneye götürecek halleri yok. Tıbbi müdahale şansları da yok. Belki de çoktan..."

Volkan'ın cümlesini tamamlamasına fırsat kalmadan Bora, duyduğu kelimelerin yarattığı cinnetle Toprak'ın kollarından insanüstü bir güçle sıyrıldı. Gözü dönmüş bir halde Volkan'ın üzerine bir atmaca misali uçtu. Sinirle sıktığı yumruğu, Volkan'ın kemikli ve karakteristik çenesine adeta bir balyoz gibi indi. Volkan, sandalyesiyle beraber geriye doğru savrulup yere çakıldı.

"Ağzını topla lan, Sepet!" diye bağırdı Bora, Volkan'ın üzerine yürümeye devam ederek. "Eğer bir daha Selin hakkında böyle gevşek gevşek konuşursan o çatal dilini koparır boynuna atkı diye dolarım lan senin! Anladın mı? Sakın birdaha da onun için öldü deme bana! Yaşıyor! Ölemez! Yaşıyor! Onu alacağız! Alacağız onu! Değil mi Toprak?" Deyip hızla yalvaran bakışlarını omu zaptetmeye çalışan Toprak'a döndürdü Bora, hiddetle.

Toprak güven veren bakışlarıyla ona bakarken Yiğit araya girip neredeyse sakinleşecek olan Bora'nın göğsünden hızla itip fitili birkez daha ateşledi.
O sırada Fırat da Volkan'ı yerden kaldırmaya çalışıyordu. Yiğit'in hamlesiyle başını kaldırıp neler olduğuna anlam veremez bakışlarını aralarında gezindirmeye başladı.

Odanın içi saniyeler içinde devasa bir savaş alanına dönmüştü.

"Kesin şunu!"

Yağız'ın sesi, odanın içindeki bütün gürültüyü keskin bir bıçak gibi kesip attı saniyesinde. Kapı pervazında dikilmiş; yeşil harelerinden fışkıran karanlık bir otoriteyle kalabalığı süzüyordu. Bakışları Bora'nın üzerinde kilitlendi.

"Toprak!" diye emir verdi, sesini dondurucu bir tona ayarlayarak. "Hemen Pusat'ı al ve derhal nezarete indir. Sonra da tek kişilik karanlık bir hücreye kapat! Siniri geçene kadar, aklını başına toplayana kadar da çıkarma! O kapı yemek vermek hatta su vermek için bile açılmayacak o kendine gelene kadar. Bu bir emirdir!"

Fırat, duydukları karşısında hemen yakalanıp hızla Yağız'ın önüne dikildi.
"Ağzından çıkanı kulağın duysun Gölge! Nasıl yaparsın bunu! Neler söylediğinin farkında mısın?! Bora'yı bir suçlu gibi hücreye kapatmak da neyin nesi? Saçmalama istersen!"

Yiğit de Fırat'ın yanına geçti.
"Gölge Komiserim, Pusat'ın yükselmelerine bende karşıyım ama Cerrah haklı! Bu kadarı da ağır bir ceza değil mi? Arkadaşımızı demir parmaklıkların ardına tıkmak bize yakışmaz!"

Ben de onlara katılıyordum. Adımlarımı Yağız'a doğru yönlendirdim.
"Bora'yı bir hücreye tıkarak mı örtbas edeceksin başarısızlığımızı, Emirdağlı?" diyerek fısıldadım, yüzüne doğru eğilerek. "Böyle mi susturacaksın aklındaki sesleri. Bora'nın feryatlarını duymamak mı iyi gelecek sana? Selin'i senin yüzünden geride bıraktık. Unutma! Burada hepimiz hatırlıyoruz bu gerçeği. Kabullenmeyen sadece sensin! Pusat'ın bu hali de senin eserin. Bence sen onu cezalandırmak yerine otur da önce bir kendi kararlarını sorgula."

Yağız, çenesini dikleştirip üzerine yürüyen bana karşılık geri adım atmak yerine daha da bana yaklaşmayı tercih etti. Yeşillerindeki inatçı karanlık, sözlerime karşı etten bir duvar örmüş gibiydi.
"Ben bu timin komutanıyım Yankı! Siz de hepiniz bunu unutuyorsunuz! Disiplinsizliğe, kendi içimizde birbirimizi parçalamaya tahammülüm yok. Emrimi verdim. Son sözümü söyledim. Bir kere ağzımdan çıktı. Daha da dönmem yolumdan! Toprak! Dediğimi yap ve hemen götür şunu!"

"Senin komutan olduğun kadar ben de komutanım! Ve hayır diyorum! Toprak, dur!" Deyip elimi kaldırdığım anda bir başka ses daha yükseldi arkamdan.

"Durun!"

Turan Abi, gür ve tok sesiyle ortamdaki çatışmayı durdurdu. Tecrübesinin verdiği o ağırbaşlı edayla hepimizin üzerinde gözlerini gezdirdi. Derin bir nefes alıp Yağız'ın yanında yerini aldı.

"Gölge doğru söylüyor, Gökçe kız." dedi Turan Abi. Sözleri, kalbime batan bir kıymık gibiydi. "Şu an ihtiyacımız olan son şey tim içi kavga. Birbirimize düşersek, kızımızı asla bulamayız. İki seçenek söz konusu: Ya Cerrah hemen şuracıkta sert bir sakinleştirici yapacak Bora'ya, ya da Toprak denileni yapıp bu delikanlıyı hücreye atacak. Başka türlü bu cinnet durulmaz. Yağız oğlan, haklı."

Turan Abi'nin sözleri benim için kanundu. Ona karşı gelmek, rütbeye değil, bizzat bir babaya karşı gelmekle eşdeğerdi. Çaresizce başımı eğip geri çekildim.

Toprak, Bora'nın koluna sıkıca yapıştı. "Yürü hadi aslanım. Zorluk çıkarma olur mu?"

Bora direndi. Dişlerini sıkarak, omuzlarını silkerek Toprak'ın elinden kurtulmaya çabaladı.
"Olmaz! Beni o hücreye kapatamazsınız! Kraliçe'yi almadan şuradan şuraya gitmem!"

Toprak, Bora'yı kendine doğru sertçe çekti. Dolgun dudakları, Bora'nın kulağına değecek kadar yaklaştı. İri adam, sadece Bora'nın duyabileceği kadar sessiz, gizli bir şeyler fısıldadı.

Fısıltı halinde söyledikleri bittiğinde Bora'nın gözlerindeki o cinnet ateşi anında sönmüştü şaşırtıcı bir şekilde. Çırpınan bedeni de kaskatı kesilmişti. İlginçti. İtiraz etmeyi de bırakmıştı; başını uysalca sallayıp Toprak'ın yanında durdu öylece ve sakince.

Toprak, Bora'nın bu teslimiyetinden tatmin olmuş bir halde başını kaldırdı. Gözleri doğrudan bende kilitlendi. Kaşlarıyla hafif ve gizli bir işaret yaptı. Beni yanına çağırıyordu. Bu o demek olsa gerekti.
Anlar ve onaylar biçimde salladım başımı çok da belli etmeden.

Ardından boğazımı temizleyerek ortamda oluşan sessizliği bozdum.
"Peki abi. Dediğiniz gibi olsun. Ama yemek ya da su vermemek falan olmaz! O kadarını da kabul etmiyorum!" Dedim konuyu değiştirmek istercesine.

Turan abi direkt Yağız'a döndü.
"Bu sefer de Gökçe kız haklı. O kadar da değil, Yağız oğlan!"

Yağız'ın bakışları yere düştü. Ellerini önünde birleştirdi usulca.
"Eyvallah abi."

Turan abi onaylar biçimde başını sallayıp omzunu sıktı. Bana dönüp gözlerini yumup açtı. Gülümsedi. Bende ona aynı şekilde karşılık verdim.

Toprak, Bora'yı çıkışa doğru haraketlendirirken önlerine gerildim.
"Ben de sizle geleyim!" Diye çıkış yapmamla Yağız başını yerden kaldırıp bakışlarını bende sabitledi. Bana bakmasıyla bende ona baktım. Açıklamaya geçtim. "Nezaret giriş kayıtları, hücre protokolleri falan bende olacaktı. Sorumlu amir olarak onlara refakat edeyim bari."

Yağız, şüpheli bir bakış fırlatsa da itiraz etmedi.

Üçümüz, bekleme odasının ağır havasını geride bırakarak, Sancak Yerleşkesi'nin eksi ikinci katındaki soğuk nezarethanelere doğru yürümeye başladık. Hücrelerin bulunduğu loş ve sessiz koridora ulaştığımızda Toprak cebinden anahtarları çıkardı. Kalın demir kapıyı açtı. Bora, tek kelime etmeden hücrenin içine girdi. Toprak, demir parmaklıkları büyük bir şangırtıyla üzerine kilitledi. Anahtarları cebine atıp kolumdan tuttu. Beni hücrenin birkaç adım ötesine, güvenlik kameralarının kör noktasına doğru çekti. Yüzündeki ifade tarif edilir cinsten değildi. Onda daha önce görmediğim bir izlenimdi. Bunun adı keder olabilirdi...

"Size güvenebilir miyim Komiserim?" diyerek fısıldadı, sesinin yankılanmamasına özen göstererek.

Yerimde dikleşip başımı onaylar anlamda salladım anında.
"Elbette! Her konuda. Sorun nedir?"

"Kanun dışı işlere, emirsiz hamlelere şiddetle karşı olduğumu bilirsiniz." Dedi onay bekler bir biçimde.

Birkez daha başımı salladım konuşmadan. Devam etti.

"Biliyorum. Siz de öylesiniz. Kurallara bağlı, zırhı kalın... İşin aslı, bu yapacağımız hamle bütün sicilimizi yakacak cinsten bir delilik içeriyor."

Kaşlarımı çattım.
"Ne deliliğinden bahsediyorsun sen Toprak? Aklında neler dönüyor?"

Toprak, başını öne eğip derin, titrek bir nefes aldı. O an farketmiştim ki gözleri dolmuştu.

"Benim bir nişanlım vardı Komiserim..." diye mırıldandı.

Sözleri, kalbimin ortasına bir balyoz gibi indi. Sancak Timi'nin en sessiz, en ketum adamının bu denli büyük bir yarasını ilk defa görüyordum. Ve bunu bana açması pahabiçilemezdi.

"O da özel harekat polisiydi. Aynı şubede, aynı birlikteydik. Elif..."

"Elif..." diye tekrarladım aynı anda.

Burnunu çekip devam etti.
"Yiğit, korkusuz bir kadındı Elif'im... İki yıl evvel, bir rehine kurtarma operasyonundaydık. Rehine bir çocuktu. Hiç dayanamazdı Elif'im çocuklara... Kıyamazdı da... Rehin alan adama çocuğu bırak beni al dedi. Türlü şeyler söyleyip adamı ikna etti. Engel olmak istedim. Yapma dedim. Dinlemedi. Adamla anlaşmaya vardılar. Çocuğu aldım. Güvenli bölgeye gönderdim. Ama adam Elif'imi rehine aldı. Birkaç kişi daha vardı ellerinde. Hepimiz açık hedeftik. Keskin nişancımız da yoktu. Mecbur silahları bıraktık. Adamlar onları salmamızı kaçak malları alıp gitmelerine izin verirsek onlara bir araç ayarlarsak rehineleri vereceklerini söylediler. Ama sizde biliyorsunuz yapamazdık. Şubeyle iletişime geçti ekip liderimiz. Şube müdürü, destek kuvvetlerin ve müzakere ekibinin gelmesini beklememizi emretti. Müzakereciler geldi. Başladılar saldırganları ikna etmeye çalışmaya. Dedik tam ikna oldular. Elif'i saldılar. Yarı yolda Elif'im bana doğru gelirken onu sırtından vurdu şerefsizin biri. Hem de üç kurşunla..."

"Üç kurşun..." döküldü dudaklarım arasından fısıltıyla. Bakışlarım boşlukta donakalmıştı.

"Üç kurşun ya? Aynı Selin kardeşime sıkılan gibi... Elif'im, kollarımın arasında can verdi Komiserim!. Onu kurtaramadım. Emirleri beklemek, sevdiğim kadının kanını ellerime bulaştırmaya yetti sadece. Başka bir şeye değil!"

Toprak yutkundu. Gözlerini yeniden hücrenin içindeki Bora'ya çevirdi.

"Şimdi Pusat'ın gözlerindeki acıyı tanıyorum işte bu yüzden Komiserim. O çocuğun Selin'e beslediği saf ve dizginlenemez duyguları görüyorum. Bora şu an benim yıllar evvel yaşadığım o cehennemin tam ortasında yanıyor. Cayır cayır! Aynı senaryonun, aynı filmin ikinci kez gözlerimin önünde yaşanmasına ben birkez daha müsaade edemem Komiserim. Beni anlayın. Emirleri beklemek, prosedürlere uymak bu gece aynen o gün Elif'e olduğu gibi şimdi de Selin'in sonu olacak. İçim elvermiyor Komiserim. Pusat'ın da Selin'i kaybetmesine göz yumamam. Bunu birkez daha yapamam!"

Sözleri karşısında adeta donup kalmıştım. Ondan böyle bir hikaye beklemiyordum. İşin açığıydı. Ve içime işlemişti. Kurallar, rütbeler, müdürlerin emirleri saniyeler içinde benim için de anlamını tam o anda yitirdi.

"Peki benim sizi bu yolda yalnız bırakacağımı sana düşündüren nedir Toprak'çım?" diyerek gülümsedim, elimi adamın omzuna koyarak. "Sevdiği insanı kaybetmenin ne demek olduğunu bu timde benden daha iyi kim bilebilir? Eğer o yediğimin kuralları bugün çiğnemeyeceksek, şu yıldızları omuzlarımızda taşımanın ne manası var oğlum? Sizinleyim. Sonuna kadar sizinleyim. Yeter ki Selin'i sağ salim getirelim. Ne yapıyoruz, nereden başlıyoruz? Var mı bir planın?"

Toprak, bu kararlılığım karşısında minnetle gülümsedi.
"Gelin benimle." Deyip başıyla yönlendirdi beni. Birlikte hücrenin demir parmaklıklarına yaklaştık.
Bora, demir yatağın üzerinde dikiliyordu.
"Dinliyoruz seni Serseri Mayın!" dedi Toprak, yüzündeki zafer gülümsemesiyle sesini alçaltarak. Ona Selin'in seslendiği gibi seslenmesi Bora için bir işaret olmalıydı ki o da gülerek yerinde diklenmişti. "Anlat bakalım şu videoyu."

Bora, cebinden gizlice soktuğu şahsi telefonunu çıkardı. Toprak üstünü aratmamış olmalıydı. Ekranı bize doğru çevirdi.

"Karargaha geldikten kısa bir süre sonra şahsi hattıma gizli bir numaradan bu video düştü." diye fısıldadı Bora. "O ana kadar sakindim. Aklımda planlar yapmaya çabalıyordum. Mantıklı kalmaya çalışıyordum. Tuvalete giderken koridorda gördüm videoyu. Çıldırdım..."

Titreyen parmaklarıyla videoyu oynattı.

Ekranda, yüzü siyah kar maskesiyle kapalı bir adam mevcuttu. Adamın hemen arkasında, sandalyeye bağlanmış, baygın halde yatan Selin görünüyordu. Sırtı görünmese bile omzundaki yara dahi hala kanamaya devam ediyordu.

"Pusat!" diyordu maskeli adam videoda, sesi boğuk, mekanik bir filtreden geçirilmişti. "Yoksa Serseri Mayın mı demeliydim?" Dediğinde bakışlarım dehşetle irileşti ve Toprak ile Bora arasında gezindi. Adam konuşmaya devam ediyordu. "Kraliçe'n elimizde. Eh, telefonu da öyle... Ulan romantik komedi kuşağına konu olacak sohbet mesajlaşmalarınız varmış be! Anlaşılan bu sarışın bomba senin için değerli. Bana kalırsa bu hatun sana aşık da yüz vermiyor! Bak bana senden müjde. Sen peşinden koşmaya devam et. Yakında düşürürsün ağına... Diyecektim ama, çıtır benim elimdeydi değil mi? Tüh! Baksana! Ben düşürmüşüm onu ağıma..."

"Şerefsiz!" Mırıltısı yükseldi o an Bora'dan. İkinci kez duysa da hala aynı şekilde sinirleniyordu bu konuşmalara.

Video devam ediyordu.
"Belki ben de bir tur şansımı denerim onunla ha? Ne dersin? Rakip olayım mı sana?"

"Adi herif!" Diye yükseldi bu sefer Bora yüksel sesle. Yumruğunu duvara geçirdi sertçe. Toprak omzundan tutmaya yeltendi hızla.

"Gerçi benim senden daha fazla şansım olduğu kesin baksana. Hem hatunun dibindeyim. Bir nefes uzağında... Hem de senden yakışıklıyım."

"Şerefsiz!" Bir yumruk daha indirdiğinde duvara videoyu durdurup sonunakadar açtığım gözlerimle baktım ona.
"Bora!" Diye uyardım ürkütücü bir tonda.

"Afedersiniz komiserim..." deyip yerine oturdu.

Videoyu tekrardan başlattım sakinleşmesiyle.

"Neyse gelelim asıl konumuza... Şayet bu çıtırı sağ istiyorsan, gece yarısı sana yolladığım konuma tek başına geleceksin. Eski Beykoz taş ocaklarına. Bir düello yapacağız seninle. Resmi polis telsizlerine ya da müdürlerine tek bir haber dahi uçurursan; güzel demem afet demem yeminle sıkarım ha bu kızın kafasına. Acımam. Yazık olur güzelliğine. Ona göre! Seçim senin. Cevap bekliyorum bombacı! Göreyim seni..."

Video bittiğinde telefonu ona uzattım. Bora, telefonu elimden alıp kapatarak hızla cebine attı ve kararlı bakışlarını yüzümde sabitledi.

"Komiserim. Size güvenirim. Toprak Komiserime de öyle. Ondan sizi çağırmasını istedim. Eyvallah. Kırmadınız, geldiniz. Şuan buradaysanız yoluma da yoldaş olmaya gelmişsiniz demektir. Teşekkür ederim."

"Sadede gel Pusat!" Dedim ellerim belimde.

"Eğer Turgut Müdür'e söyleseydik, resmi araçlarla, sirenlerle koca bir operasyon çekerlerdi. Oraya vardığımızda Kraliçe'min sadece cesedini bulurduk. Fark edilmememiz şart."

"Planımız belli öyleyse." diyerek söze girdim. Zihnimdeki bütün taktiksel çarklar saniyeler içinde dönmeye başlamıştı. "Rütbeleri, telsizleri ve çelik yelekleri karargahta bırakıyoruz. Tamamen sivil kıyafetlerle, kişisel silahlarımızla ve kayıt dışı mühimmatlarla gidiyoruz çağrılan mekana. Dikkat çekmemek elzem. Toprak, sen ve ben şimdi bekleme salonuna geri dönüyoruz. Normal davranacağız. Gece vakti, herkes yorgunluktan sızıp uykuya daldığında, arka kapıdan çıkıp sivil aracımızla buluşuruz. Her şey konuştuğumuz gibi."

Bora da başını salladı.
"Beni de burada unutmayın." Dedi gülerek. "Laflarını boğazına tıkmam gereken bir sözde yakışıklı var da! Tipini..." deyip gözlerini kapatıp başını yana yatırdı. "Neyse... Bu gece o taş ocaklarını başlarına yıkalım Komiserim! Alalım Kraliçe'mi."

...

Toprak ile beraber hücrenin önünden ayrılıp asansörlere yöneldik.

Yüzüme, hiçbir şey olmamışçasına soğuk, ve kuralcı maskemi yerleştirdim.

Bekleme salonunun kapısını araladığımızda; odanın içindeki sessizlik aynen devam ediyordu.

Toprak, köşedeki koltuğa geçip başını arkaya yasladı. Ben de pencerenin kenarına, kollarımı göğsümde kavuşturarak dikildim. Toprak'a doğru kısa, neredeyse görünmez bir baş işareti yaptım. 'Her şey yolunda' manasına gelen bu ufak, saniyelik onayı kimsenin fark etmeyeceğinden emindim.

Göz ucuyla Yağız'a baktım. Keskin yeşil harelerini üzerime dikmiş, ruhumun en derinliklerini okuyormuşçasına bakıyordu.

...

Gece yarısını devirdiğimizde, karargahın koridorlarına sessizlik çöktü.

Müdürler evlerine dönmüş, timin geri kalanı yorgunluktan lojmanlarına sızmıştı.

Gölgelerin arasından süzülerek kendi odama geçtim. Üniformamı, polis kimliğimi ve telsizimi yatağın üzerine bıraktım. Siyah kargo pantolonumu, koyu renkli boğazlı kazağımı ve deri ceketimi üzerime geçirdim. Çekmecemin gizli bölmesini açıp; bana zimmetli olmayan, ruhsatsız, susturuculu Glock tabancamı çıkardım. Şarjörleri ceketimin iç ceplerine doldurdum. Bıçağımı belimdeki kılıfına sabitledim.

Karanlık, sessiz ve tamamen yasadışı bir Yankı'ya dönüşmüştüm.

Lojman binasından çıkıp genel bahçeyi de geçerek karargahın arka yangın merdivenlerine yöneldim. Kamera kör noktalarını ezbere biliyordum. Binanın arka bahçesine çıktığımda, Toprak'ın kendi şahsi, siyah jipinin yanında beklediğini gördüm. Bora'yı çoktan hücreden çıkarmış, aracın arka koltuğuna yerleşmişti bile.

"Herkes hazır mı?" diye fısıldadım, ön yolcu koltuğuna oturarak.

"Hazırız Komiserim. En az sizin kadar..." dedi Toprak, kontağı sessizce çevirirken. "Cehenneme yolculuk başlasın."

Siyah jip, farlarını dahi yakmadan karargahın arka kapısından süzülüp İstanbul'un zifiri karanlık yollarına karıştı.

Hedefimiz Beykoz taş ocaklarıydı.

Silahlarımız belimizde, öfkemiz kalbimizde atıyordu.

...

Gecenin kalbine doğru farları sönük bir jipin içinde ilerlerken, artık bir komiser değildim.

Omuzlarımdaki yıldızları, göğsümdeki rozeti ve inandığım bütün o kutsal kanunları karargahın soğuk dolaplarında bırakmıştım.

Adalet terazisinin şaştığı, kız kardeşimin kanının o çamurlu toprağa döküldüğü yerde benim için kanun da nizam da biterdi.

Sancak Timi'nin kuralcı Yankı'sı susmuştu artık; şimdi konuşacak olan sadece namlumun ucundaki sarsılmaz intikam ateşiydi.

Beykoz'un karanlık çukurlarında bizi neyin beklediğini bilmiyordum.

Bildiğim tek bir gerçek vardı: O delikten ya Selin'i alıp hep beraber çıkacaktık ya da o taş ocakları hepimizin ortak mezarı olacaktı.

Dönüş yoktu.

Zira bazı yollara sadece adalet için değil, bizzat kan dökmek için girilirdi.

...

17. Bölüm Sonu.

...

Kıymetli okurlarım!

Nefeslerimizi tuttuğumuz, kalbimizin tam ortasına yumruk yediğimiz sarsıcı bir bölümün daha sonuna geldik.

Bolu'daki o karlı geceden, Çatalca'nın çamur deryasına uzanan bu yolda ne çok şey değişmiş değil mi?

Mert'in Hilal'i sırtında taşırken verdiği o "Seni asla geride bırakmam" sözünün, yıllar sonra karanlık bir tünelde nasıl da paramparça olduğunu okurken benim bile içim sızladı yemin ederim.

Yağız mantığına sığındı, Fırat kendini feda etti...

Peki ya Bora?

Kraliçesinin o minibüse kanlar içinde atıldığını gören Pusat'ın feryatları hangimizin kulaklarından silinecek?

Hele Toprak...

Yıllardır içinde kanayan Elif yarasını okuduğumuz an, kuralları neden böylesine gözü kara bir şekilde çiğnediğini iliklerimize kadar anladık diye düşünüyorum.

Şimdi üçlümüz rütbelerini bir kenara bırakıp kendi adaletlerini sağlamaya gidiyorlar.

Satır arası yorumlarınızı ve devam teorilerinizi benimle paylaşmayı bana bu yolda destek olmayı unutmayın...

Yıldızları öyle bir parlatın ki, karanlık yolumuzu bir güneş gibi aydınlatsın!

Sizi çok seviyorum!

Bunu hiç unutmayın...

Bir sonraki bölümde Beykoz'un dondurucu taş ocaklarında, kuralsız bir savaşın tam ortasında görüşmek üzere...

Şimdilik hoşçakalın.

~ Zeynep.

@bendenizzeyiniz

🚨💙❤️🔥