18. bölüm · Mavi Sirenler
Bölüm 15: Beyaz Kuğu, Siyah Çamur
MAVİ SİRENLER: "Gölge ve Yankı'nın Hikayesi"
15. BÖLÜM: Beyaz Kuğu, Siyah Çamur
...
"İnsan, uçurumdan düşerken hissettiği asıl dehşeti yere çakıldığında unutur. Zira yere çakılmak acı vermez; çünkü insanı asıl parçalayan şey gökyüzünün maviliğine duyduğu sarsılmaz inancın devasa bir ihanetle yerle yeksan olmasıdır."
"Kanatları kırılan kuş düşmekten korkmaz. Kuşu asıl parçalayan, uğruna uçtuğu gökyüzünün devasa bir yalandan ibaret olmasıdır."
...
(Geçmiş - Haziran, 2010. İstanbul. - Yazar'ın Anlatımıyla.)
Kader, kurbanlarına en acımasız darbeyi indirmeden evvel, dudaklarına dünyanın en tatlı balını sürer.
İnsanoğlu mutluluğun zirvesinde sarhoşken, ayaklarının altındaki zemin usulca çekilir; gökyüzüne uzandığını sanan eller, cehennemin kapılarını bizzat kendi parmaklarıyla aralar.
İki bin on yılının pırıl pırıl, güneşli bir haziran sabahı...
Polis Akademisi'nin geniş, yeşil bahçesinde eşsiz bir gurur tablosu sergileniyordu. Dört yıllık zorlu eğitimin, dökülen terlerin ve uykusuz gecelerin nihayete erdiği gündü.
Gökyüzü masmavi, umutlar kelimenin tam anlamıyla arşa değecek kadar yüksekti.
Son sınıf öğrencileri, üzerlerinde bembeyaz, jilet gibi ütülenmiş tören üniformalarıyla heykel gibi dikiliyorlardı.
Tören alanındaki marşlar, atılan gururlu adımlar, gökyüzüne savrulan şapkalar...
Ailelerin gözlerinden süzülen sevinç gözyaşları, güneşin altında parıldıyordu.
Tören başlamadan dakikalar evvel, akademi bahçesinin sükunetli bir köşesinde iki ailenin üyeleri bir araya gelmişti.
Hilal'in annesi Zuhal Hanım ve babası Necati Bey; hemen yanlarında Mert'in annesi Latife Hanım, babası Emniyet Müdürü Yavuz Bey ve kız kardeşi Yade Mina mevcuttu. Gençlerin en yakın dostu Karan ise heyecanla taşıdığı üniforması içinde kalabalığın ortasında dikiliyordu. Eğitmen hocalardan bazıları da öğrencilerine veda etmek gayesiyle bu şık grubun etrafında toplanmıştı.
Mert, derin bir nefes alıp kalabalığın ortasına doğru bir adım attı. Sağ elini uzatıp, Hilal'in titreyen parmaklarını sımsıkı kavradı. Genç kızın gözlerinin içine sonsuz bir aşkla baktı.
"Kıymetli ailelerimiz, değerli hocalarım ve sevgili arkadaşlar!" diyerek söze girdi. Sesi, bahçedeki kuş cıvıltılarını bastıracak kadar net, gururluydu. "İzninizle törenimize geçmeden önce sizlere bir açıklama yapmak istiyorum. Bugün kendi adıma konuşmam gerekirse yalnızca bu şanlı akademiden mezuniyetimizi kutlamıyoruz. Açıklamayı bu güne layık gördüğümüz ve en değerli hazinemiz kadar özenle sakladığımız sırrımızı, hayatımızın en büyük kararını sizlerle paylaşmak istiyoruz. Biz, yani Hilal ve ben... Birbirimizi kelimenin tam anlamıyla canımızdan çok seviyoruz. Bunu sizlerden yıllarca saklamanın, kavgaların ardında gizlemenin zorluğunu omuzlarımızdan atarak sizinde ortaklık edeceğiniz bir başka törenle taçlandırmak istiyoruz. Biz dört yıl evvel bu koridorlarda birbirimize gönül verdik. Bunu artık açıkça ve rahatça söylemenin haklı gururu içerisindeyim. Destekleriniz ve hayır dualarınızla... Mezuniyetin hemen ardından hayatlarımızı birleştirmeye niyetli olduğumuzu buradan duyurmak istiyorum. Hepinizi düğünümüze bekleriz!"
Kelimeler dudaklarından döküldüğü saniye, ailelerin yüzündeki şaşkınlık devasa bir mutluluğa ve ardından gurur gözyaşlarına dönüştü. Latife Hanım sevinçle Hilal'e sarıldı. Zuhal Hanım, kızının saçlarını şefkatle okşadı. Babalar el sıkıştı. Hilal ve Mert teker teker ailelerinin elini öptü. Ortamda bir bayram havası ve çoşkusu yaşandı. Alkışlar, ıslıklar sevinç ve destek nidaları tezahüratlar havada uçuştu. Eğitmenler bile akademinin bu iki parlak öğrencisini alkışlayarak tebriklerini sundu.
Aşkları artık sır değildi; herkesin şahitliğinde, devletin bahçesinde resmileşmişti.
Tören başladığında, günün en büyük gururu kuşkusuz Akademi'yi birincilikle bitiren Gökçe Hilal Aladağlı'ya aitti. Yanı başında, ikincilik derecesiyle mezun olan Yağız Mert Çağlayan dikiliyordu.
İki genç, sadece omuzlarındaki rütbeleri değil; kalplerindeki devasa ve sarsılmaz sevgiyi de aynı güneşin altında, aynı gururla taşıyorlardı. Bütün gösteri, yemin, and, kılıç şovları, konuşmalar ve tebrikler boyunca yanyana durmuş sıralarının gelmelerini beklemişlerdi.
Ve en nihayetinde beklenen an gelmişti. Anonslar ile rütbe ve diplomaları takdim edilmek üzere dönemin birinci, ikinci ve üçüncüsü çağırıldı.
"Kıymetli konuklar, şimdi ise; diplomaları, derece plaketleri ve rütbeleri takdim edilmek üzere sırasıyla: İstanbul Polis Akademisi 2010 yılı dönem birincisi Gökçe Hilal Aladağlı, dönem ikincisi Yağız Mert Çağlayan ve dönem üçüncüsü Firuzan Demirhan'ı, alkışlarınızla sahneye davet ediyorum!"
Üç öğrenci de teker teker eğitmenleri, üstleri, protokol ekibi ve sahne konukları ile selamlaştıktan sonra esas duruşla yerlerini aldılar. Ardından bir anons daha verildi.
"Şimdi de ödüllerini takdim etmesi maksadıyla aramızda bulunan değerli konuklarımızdan, Afyon İl Emniyet Müdürü Yavuz ÇAğlayan'ı; başta oğlu ve diğer derece öğrencilerimize apoletlerini takması adına sahneye davet ediyorum. Büyük alkışlar efendim!"
Mert'in babası Kıdemli Emniyet Müdürü Yavuz Çağlayan, koltukları kabarmış şekilde büyük bir gururla ve ağır adımlarla sahneye çıkarak protokol ekibi ile selamlaşmasının ardından gençlerin yanına geldi. Yüzünde, bir babanın yaşayabileceği en büyük iftihar mevcuttu. Önce müstakbel gelini olduğunu öğrendiği Hilal'in omuzlarına yıldızlarını taktı. Tokalaştı. Genç kızın omzunu sıktı gururla. Ardından yönünü bugün onu her manada gururlandıran ve duygulandıran oğluna, Mert'e çevirdi. Genç adamın rütbelerini takarken, dudaklarında sımsıcak, baba şefkatiyle bezenmiş bir tebessüm yeşerdi. Apoletleri yerleştirdikten sonra oğlunu alnından öptü. Üçüncülük derecesi kazanmış genç kıza da rütbesini taktıktan sonra onunla da tokalaşarak sırtını sıvazladı.
"Şerefli ve şanlı sancağımız bundan böyle size emanet evlatlar!" dedi Yavuz Müdür, gür sesiyle. "Vatana, millete ve her türlü sevdanıza her daim sadık kalın."
...
Törenin ardından, İstanbul'un eşsiz Boğaz manzarasına nazır, ağaçların gölgesindeki geniş bir çay bahçesinde iki aile bir araya geldi.
Masalar birleştirilmiş ortamda şenlik havası esmeye başlamıştı. İçilen tavşan kanı çaylara, simitlerin sıcaklığına, gençlerin birbirine attığı aşık ve kaçamak bakışlar eşlik ediyordu.
Hilal'in annesi Zuhal Hanım ile babası Necati Bey'in gözlerinin içi gülüyordu. Mert'in annesi Latife Hanım ve kız kardeşi Yade Mina ile beraber, masayı kelimenin tam anlamıyla bir şenlik yerine çevirmişlerdi.
Karan, iki aşığın en yakın dostu, masanın başköşesine kurulmuş; edilen sohbetlere kendi neşesini katıyordu.
Aileler kaynaşmış, ebeveynler birbirlerini sonsuz bir hürmetle kucaklamıştı.
Öyle ki, söz tepsilerinin tutulacağı gün hatta nişan yüzüklerinin takılacağı tarih bile usulca masaya yatırılmış; ebeveynlerin hayır dualarıyla mühürlenmişti.
Gelecek, Hilal'in gözlerinde bembeyaz bir gelinlik kadar parlak görünüyordu.
...
Akşam çöktüğünde, ayrılık vakti gelip çattı.
Esenler Otogarı'nın karmaşık ve gürültülü havasında; gençler ailelerini memleketlerine uğurlamak üzere peronlarda bekliyordu.
Hilal'in abisi Alparslan uzun dönem askerlik görevinde bulunduğundan, kız kardeşini sadece telefonda tebrik edebilmişti. Zuhal Hanım ile Necati Bey'i Ankara otobüsüne bindirmelerinin ardından, kendi araçlarıyla Afyon'a doğru yola çıkacak olan Yavuz Müdür, Latife Hanım ve Yade Mina ile de sımsıkı kucaklaşıp vedalaştılar.
Mert ile Hilal, bir hafta sonra gerçekleşecek mezuniyet balosu için İstanbul'da baş başa kalmışlardı bu süreçte.
Otogardan çıkıp yurtlarının yolunu tuttuklarında, Hilal'in içi kelimenin tam anlamıyla kıpır kıpırdı. Genç kız, sevdiği adamın koluna girmiş, başını Mert'in geniş omzuna yaslamıştı.
"Sevgilim..." dedi Hilal, dudaklarında kışkırtıcı ve muzip bir tebessümle. Kehribar harelerini sevdiği adamın yeşil gözlerine dikti. "Ailelerimiz tanıştı, kaynaştı. Söz tarihimiz bile neredeyse belirlendi. Nişanımız olacak ya birkaç aya! Ama gelgelelim sen bana hala bir evlilik teklifi dahi etmedin?! Ne olacak bizim bu halimiz sevgilim? Yüzüğüm nerede Emirdağlı?!"
Mert, genç kızın burnunun ucunu hafifçe sıktı. Dudaklarında gizemli, son derece sakin bir sırıtış mevcuttu.
"Sabırlı ol güzelim..." diye fısıldadı adam, sesine pürüzsüz bir güven yükleyerek. "Benim teklifim öyle herkesinki gibi sıradan olmayacak. Sen sadece zamanını bekle. Doğru vakit geldiğinde, inan bana ayaklarını yerden keseceğim!"
Hilal, genç adamın bu kendinden emin tavrı karşısında eridiğini hissetti. Gözlerini kapatıp başını yeniden sevdiği adamın güvenli omzuna gömdü. Hayatının en büyük sürprizini yaşayacağına zerre kadar şüphesi yoktu.
Fakat kader, görünmez hançerini bilemeye çoktan başlamıştı bile...
Baloya kadar geçen bir haftalık süreçte, Mert'in zihnine korkunç bir yalanın ve devasa bir ihanet kurgusunun tohumları usulca ekilecekti. Hilal'in, kız arkadaşlarıyla beraber balo elbisesi bakmak gayesiyle İstiklal Caddesi'ne çıktığı o güneşli çarşamba günü; Mert'in dünyası karanlık bir telefonla tamamen yıkılacaktı. Aldığı haber; genç adamın beyninden vurulmuşa dönmesine sebep olacaktı. Mert günlerce ortadan kaybolacak, tamamen kendi cehennemine çekilecek; sonrasında ise inandığı yalanın intikamını almak gayesiyle kusursuz ve canavarca bir oyun planlayacaktı.
Bütün bu karanlık arka plandan ve korkunç sahneden, heyecanla bir hafta sonraki mezuniyet balosuna hazırlanan Hilal'in zerre kadar haberi yoktu.
Genç kız, bembeyaz bir kuğu gibi olacağı geceye hazırlanırken; simsiyah bir çamurun tam kalbine düşmek üzere adımlarını saydığından bir haberdi.
...
(Geçmiş - Haziran, 2010/ İstanbul. Bir Hafta Sonra - Hilal'in Anlatımıyla.)
Aynadaki yansımama bakarken, kalbimin göğüs kafesimi delecek kadar hızlı çarptığını hissediyordum.
Üzerimdeki elbise, bembeyaz ipekten dokunmuş, omuzlarımı açıkta bırakan, etekleri yere kadar dökülen muazzam bir parçaydı.
Saçlarımı tepemde şık, asil bir topuz yapmış; birkaç bukleyi yüzümün iki yanına serbest bırakmıştım.
Dudaklarımdaki şeftali tonlarındaki ruj, gözlerimdeki heyecan ışıltısıyla kusursuz bir uyum içindeydi.
Bu gece sadece bir mezuniyet balosu değildi. Bu gece, sevdiğim adamın bana evlenme teklifi etmesini beklediğim geceydi.
Yani hayatımın dönüm noktasıydı.
İstanbul'un en ihtişamlı, en eski saraylarından birine ait devasa bir balo salonuna doğru adım attığımda; atmosferin büyüsü nefesimi kesmeye yetmişti.
Devasa kristal avizelerden süzülen ışıklar, akademinin genç erkek subaylarının beyaz üniformalarına çarpıp göz alıcı bir şölen sunuyordu.
Genç kızların ipek elbiseleri, müzik eşliğinde edilen danslar, kılıçlarla yapılan şovlar...
Eğitmenlerimizin gurur dolu bakışları eşliğinde yenen şık yemek...
Kelimenin tam anlamıyla bir peri masalının tam ortasına düşmüştüm.
Gelgelelim ki bu masalın eksik ve kanatan devasa bir parçası mevcuttu.
Mert yoktu.
Gecenin ikinci yarısından sonra ortadan kaybolmuştu. Yemek sonrası tatlılarımızı yerken acil bir telefon gelmiş ve telaşla kalkış gitmişti. Giderken haber edeceğini söylemişti ama aradan koca bir saat geçmesine rağmen hiçbir haber yahut ses yoktu.
Karan da ortalarda görünmüyordu. Diğer erkeklerle eğlenmeye gittiğinden beri onu da görmemiştim hiç. Zaten çoğu kişi gruplaşarak dağılmış eğitmenler gittikten sonra ayrı ayrı takılmaya başlamışlardı.
Ben de el mecbur yurt odasında birlikte kaldığımız kızlarla geceye devam ediyordum. Gerçi ettikleri sohbeti duyamayacak aralarına katılıp keyif alamayacak kadar da meraktaydım Mert adına. Elimde telefonumu sallayarak etrafa attığım endişeli bakışlarımla bekliyordum geri dönmesini.
Saat gece on sularına yaklaşmış, salon usulca tenhalaşmaya başlamıştı bile. Balo yavaş yavaş bitiyordu. Gözlerim hala kalabalığın içinde fırıl fırıl dönüyor, sevdiğim adamı arıyordu bi çare.
Göremiyordum.
Kalbime ufak, iğne gibi batan bir endişe tohumu yerleşmişti artık.
Eski model tuşlu telefonumun ekranını defalarca kontrol ettim. Aradım. Cevap yoktu.
İçimdeki huzursuzluk giderek büyürken, telefonum kısa bir titremeyle avucumda canlandı.
Mesajı açtım.
Ekranda sadece tek bir cümle ve son derece kısa, emredici bir adres mevcuttu.
Mert: "Bir saat sonra aşağıya yazdığım adreste ol."
Kaşlarımı çattım.
Bu da ne demekti şimdi?
Balo salonunda benimle dans etmek, son birlikte günümüzü geçirmek dururken, neden beni başka bir yere çağırıyordu?
Aklıma bir şeyler geliyordu ama kendimi boş yere de heyecanlandırmak istemiyordum. Yine de işim el vermemiş ve endişem, yerini usulca tatlı ve baş döndürücü bir heyecana bırakmaya başlamıştı.
Sürprizdi bu.
Bahsettiği o sarsıcı sürprizin vakti gelmişti kesinlikle...
Hissediyordum.
Hızla rehbere girip Karan'ın numarasını tuşladım. İlk aramam yanıtsız kaldı. Salon tamamen boşalana, kapıdaki son öğrenciler de dağılana dek bekledim bir umut çıkmasını. Arkadaşları bile çıkmıştı. Ama Karan yoktu.
Belki çıkagelir, bana neler döndüğünü anlatır umuduyla kapıda dikilsem de nafileydi. Son kişi de salondan ayrılmıştı. Gelen kimse yoktu. Karan yoktu.
Tam umudumu kesmek üzereyken telefonum çalmaya başladı.
Arayan Karan'dı.
"Karan!" diye yanıtladım heyecanla, telefonu hızla kulağıma götürerek. "Neredesin sen? Balo bitti, herkes dağıldı. Mert de ortalıkta yok, bana tuhaf bir adres mesajı atmış. Oraya gelmemi söylemiş. Seni de bulamadım zaten. Neler oluyor?"
Karan'ın sesi, telefonun diğer ucundan hışırtılı ve epeyce yorgun bir tonla geliyordu. Arka planda bir otobüs motorunun gürültüsü mevcuttu.
"Kızım, sorma ya!" dedi, nefes nefese. "Annem aniden fenalaşmış. Memleketten komşular aradı. Apar topar otogara koştum, şu an Balıkesir otobüsündeyim. Sana haber veremedim, telaştan aklımdan tamamen uçup gitmiş."
"Ne diyorsun sen?" diyerek endişeyle soludum. "Çok geçmiş olsun Karan. Ciddi bir şeyi yoktur inşallah?"
"Sağolasın. Ben de tam bilmiyorum ki, telaştan anlamadım. Kötü olduğunu duyunca attım kendimi direkt otobüse. Tansiyonu fırlamış, bayılınca hastaneye kaldırmışlar işte. Aklımdaki tek şey bu. İyidir inşallah, yanına varmaya çalışıyorum." Karan derin bir nefes alıp ses tonunu usulca değiştirdi. Gizemli, imalı bir tını yerleştirdi kelimelerine. "Hilal, Mert'in durumunu soracak olursan da onun ortadan kaybolması pek hayra alamet değil gibi duruyor. Ya başında bir dert ver ki sanmıyorum benim haberim olurdu ya da bir işler peşinde, hayırlı işler. Sürprizi bozmak istemem. Sen en iyisi onun dediğini yap, verdiği adrese git. Beklediğin teklif bu gece gelecek gibi hissediyorum. Tadını çıkar. Sonra bütün detayları konuşuruz."
Karan'ın bu imalı sözleri, kalbimin atışlarını kelimenin tam anlamıyla saniyede bin defa attırmaya yetti. Ellerim titremeye, dudaklarıma engel olamadığım, kocaman, sırılsıklam aşık bir tebessüm yerleşmeye başladı.
"Tamam..." diye şakıdım, sesimdeki sevinci zerre gizlemeden. "Tamam öyleyse! Çok teşekkür ederim Karan. Annene de acil şifalar diliyorum. Allah'a emanet ol. İyi yolculuklar."
Telefonu kapatıp çantama attığım gibi balo salonunun tuvaletlerine koştum.
Aynanın karşısına geçip önce bu gece için yaptırdığım topuzu açtım. Çantamdaki mini tarakla saçlarımı tarayıp önlerimde serbest bıraktığımdan dağılan saç buklelerimi düzelttim. Bir kaç tutamı alıp arkada birleştirerek ördüm. Zarif bir incili tokayla süsledim. Önce rujumu sonra da bozulmaya yüz tutmuş makyajımı özenle tazeledim. Yüzüme biraz bir şeyler dokundurdum. Parfüm sıktım.
Karşımdaki yansımam, dünyanın en şanslı, en mutlu kadınıydı. Hayatımın aşkına, yeminler ettiğimiz adama doğru koşuyordum. Tuvaletten çıkıp sarayın bahçesine indim.
Ana caddeye çıkıp oradan bir taksi çevirdim. Ardından Mert'in mesajda verdiği adresi şoföre uzattım. Taksi İstanbul'un gece karanlığına karışırken, camdan yansıyan yıldızları izliyordum.
Her şey kusursuzdu.
Her şey kelimenin tam anlamıyla bir peri masalıydı.
Taksi, şehrin gürültüsünden tamamen uzak, denize nazır, ağaçların arasına gizlenmiş şirin bir mekanın girişinde durdu.
Ücreti ödeyip araçtan indim.
Etraf zifiri karanlıktı.
Mekanın ana binası tamamen kapalı ve ışıksızdı. Fakat tam ayak ucumdan başlayıp sahilin karanlık kumsalına doğru uzanan ince bir yol mevcuttu. Yolun iki yanı, ufak, cam fanuslar içindeki mumlarla aydınlatılmıştı. Yere, bembeyaz gül yaprakları serpilmişti. Ellerim heyecandan titreyerek, beyaz elbisemin eteklerini hafifçe havaya kaldırdım. Mumların titrek ışığı altında, beyaz gül yapraklarının üzerinden yavaş, kalbim göğüs kafesimi parçalayacakmışçasına şiddetle atarak yürümeye başladım.
Yolun sonu, denizin dalgalarının hafifçe yaladığı, ahşap, ufak bir iskeleye açılıyordu. İskele, kelimenin tam anlamıyla bir rüya alemini andırıyordu.
Salaş, beyaz boyalı ahşap bir masa kurulmuştu. Masanın üzeri beyaz güllerle, gümüş şamdanlarla, şık kadehlerle donatılmıştı. Masanın hemen gerisinde, ahşap direklerine sarmaşıklar dolanmış, ufak sarı led ışıklarla süslenmiş bir pergola duruyordu. Pergolanın tam altına, gergin beyaz bir perde asılmıştı. Perdede, bizim akademi yıllarımızda çekilmiş, birbirimize gülerek baktığımız, gizlice el ele tutuştuğumuz fotoğraflarımız yavaş, romantik bir slayt eşliğinde dönüyordu.
İskelenin köşesinde, varillerin içinde yanan ateşin çıtırtısı duyuluyordu. Ilık bir rüzgar, saçlarımı usulca havalandırıyordu. Deniz, karanlıkta ışıl ışıl parlıyor, dalgaların iskelenin ayaklarına vuran şarıltısı, kalbimin ritmine eşlik ediyordu.
"Mert?" diye seslendim, sesimdeki titrek, aşık tınıyla.
Ortalıkta yoktu.
Gülümsedim. Sürprizi sonuna kadar yaşatmak istiyordu şüphesiz. Birazdan karanlığın içinden çıkacak, ellerimi tutacak, diz çöküp o beklediğim sözcükleri fısıldayacaktı.
Masanın başına, perdedeki fotoğrafların tam karşısına geçtim. Slaytı izlerken, gözlerimde biriken mutluluk yaşlarına engel olamıyordum. Hayatımın kelimenin tam anlamıyla en mutlu saniyesindeydim.
Bütün acılar, bütün zorluklar bu an için yaşanmıştı sanki...
Perdede dönen mutlu ve gülümseyen fotoğraflarımız aniden dondu. Görüntü şiddetli bir cızırtıyla dalgalandı. Romantik fon müziği bir bıçak gibi kesildi. Yerine, güvenlik kameralarına ait, renksiz, karanlık bir video kaydı oynamaya başladı.
Kaşlarımı çattım. Yüzümdeki o kocaman ve aşık tebessüm saniyeler içinde donarak dudaklarımda asılı kaldı. Ekrandaki görüntüye odaklandım.
Kamera, akademinin yüksek güvenlikli eğitmenler odasını gösteriyordu. Gece yarısıydı. Odaya karanlık bir silüet girdi. Görüntü yakınlaştı. Silüet, saçları benimki gibi toplanmış, benim üniformamı giymiş benim boyutlarımda bir kızdı. Kız, eğitmenlerin kilitli dolaplarına yöneldi. Elindeki maymuncukla dolapları ustaca açtı. İçinden kalın, gizli sınav evraklarını, not çizelgelerini çıkardı. Sayfaların fotoğrafını çekip yerine geri koydu. Kameralara dönük yüzü karanlıkta kalsa da, duruşu, bedeni, kıyafetleri bizzat bana ait gibi görünüyordu. Montajlanmış, ustaca ayarlanmış bir yıkım kasediydi bu.
"Ne..." diye fısıldadım, dehşetle gerileyerek. Ellerim istemsizce ağzıma kapandı. "Ne bu? Kim bu?"
Sonra kamera kaydı aniden kesildi.
Perdede, doğrudan kameraya bakan Mert'in yüzü belirdi.
Onda en sevdiğim, bakmaya doyamadığım gözleri, yemyeşil, orman yeşili hareleri...
Benim tanıdığım, sevdiğim adama ait değildi sanki.
Gözlerindeki ifade, saf bir nefretle, kelimenin tam anlamıyla canavarca bir tiksintiyle harmanlanmıştı. Çenesi kasılmış, alnındaki damarlar belirginleşmişti.
"Beni kandırdığını sandın, öyle değil mi?" dedi Mert, sesi iskelenin boşluğunda yankılanarak ruhumu parçalarken. "O masum, çalışkan, temiz kız maskesinin ardında; şerefini ayaklar altına alan, birinci olmak uğruna sınav sorularını, not evraklarını çalan aşağılık bir hırsız yattığını görmeyeceğimi sandın! Öyle değil mi?! Bana olan bütün sözlerin, bütün gözyaşların, başarın, omuzlarına taktığın birincilik yıldızları devasa bir yalandan ibaretmiş! Sen, sadece hırsları için kendi şahsi şerefini satabilecek kadar ucuz bir karaktermişsin meğer! Sana duyduğum sevgiden de, sana inandığım her saniyeden de tüm benliğimle iğreniyorum!"
Göğüs kafesime saplanan milyarlarca paslı çivi gibiydi. Nefes alamıyordum. Dizlerimin bağı çözüldü. Beyaz ipek elbisemin eteklerinden tutarak masaya tutunmaya çabaladım.
"Mert..." diye hıçkırdım, gözyaşlarım yanaklarımdan çağlarken. "Yalan! Bunların hepsi yalan! Ben yapmadım! İnanma, yemin ederim ben yapmadım! Ben değilim o! Değilim!"
Makyajım gözyaşlarıma karışıp yanaklarımdan süzülüyordu. Titreyen ellerimle perdeye doğru bir adım attım. Boğuluyordum. Hayatımın en mutlu saniyesinden, cehennemin en karanlık dibine tek bir video ile çakılmıştım.
Tam o saniye mekanın etrafını saran ağaçların arasından devasa spot ışıklar büyük bir gürültüyle patlamaya başladı. Hepsi teker teker yanmaya yüzümü ve önümde göreceğim kocaman bir gerçeği görmemi sağladı. Karanlık kumsal, gecenin zifiri siyahlığı saniyeler içinde gündüz gibi aydınlandı.
Gözlerim, yüzüme çarpan kör edici ışık huzmeleri yüzünden şiddetle kamaştı. Ellerimi yüzüme siper ederek geriledim. Gözlerimi kırpıştırıp etrafı algılamaya çabaladım. Neye uğradığımı, hangi kabusun içine düştüğümü şaşırmıştım.
Geriye doğru döndüm. Ve işte asıl dehşet oradaydı...
Karşımdaki manzara kalbimi tamamen durdurdu.
Aydınlanan kumsalın üzerinde, sadece ben yoktum.
Bütün Akademik ve idari personel, öğrenciler...
Dönem arkadaşlarım, dört yıl boyunca aynı yatakhaneyi paylaştığım kızlar, beraber eğitim gördüğüm subaylar, eğitmen hocalarım...
Hepsi, yarım ay şeklinde dizilmiş, spot ışıklarının altında dikiliyordu.
Yüzlerce göz...
Hepsinin bakışlarında saf bir tiksinti, kınama, tarifsiz bir aşağılama mevcuttu. Dudaklarından yükselen yuhalama sesleri, mırıltılar, fısıltılar iskeleyi dolduruyordu.
"Hırsız!"
"Birinciliği çalmış!"
"Yazık, kandırmış çocuğu!"
"İki paralık şerefi yokmuş bunun!"
"Yalancı pislik!"
"Yüzsüz, bir de evlilik teklifi bekliyormuş?"
"Melek yüzlü şeytan!"
Ve dahası...
İğrenç fısıltılar, aşağılayıcı bakışlar...
Bembeyaz ipek elbisemin içinde, yüzlerce insanın önünde çırılçıplak bırakılmış gibi hissediyor, derisi yüzülmüş bir kurban gibi dikiliyordum resmen. Gözyaşlarım çenemi ıslatıyordu. Başımı iki yana sallayarak kalabalığa bakıyordum.
"Yapmadım..." diye mırıldanıyordum, sesim çıkmıyordu. "Yemin ederim ben yapmadım. Masumum. İnanın, nolur?!"
Kimse beni duymuyordu.
Kimse bana inanmıyordu.
Ve o saniye kalabalığın tam ortası yavaşça yarıldı. İnsanlar iki yana çekilerek bir koridor oluşturdu. Aradan, tok, yavaş ve alaycı alkış sesi yükseldi.
Mert.
Üzerinde jilet gibi simsiyah, şık bir takım elbise mevcuttu. Saçları özenle taranmış, duruşu kelimenin tam anlamıyla bir intikam tanrısı kadar asildi. Ellerini birbirine çarparak, dudaklarında kan dondurucu bir sırıtışla kalabalığın arasından sıyrılıp karşıma, iskelenin başlangıcına kadar yürüdü.
Karşıma dikildiğinde alkışlamayı kesti. Yeşil harelerini doğrudan yaşlı ve paramparça olmuş kehribar gözlerime dikti. Bakışlarında zerre kadar acıma, zerre kadar sevgi kırıntısı yoktu.
"Mert..." diye fısıldadım, "Sevgilim..." dedim ona doğru titreyen adımlarla bir adım atarak. "Neler oluyor? Neden yaptın bunu bize?"
"Bunu asıl sorması gereken sence de ben değil miyim?" Dedi dümdüz, dondurucu tonda bir sesle.
Kollarımı iki yana çaresizce açtım. "Hayır değilsin! Çünkü bu video yalan, bu video sahte! Montaj! Yemin ederim o kişi ben değilim! Gerçekten ben değilim! Ben yapmadım öyle bir şey. Yapmam! Bunu en iyi sen bilirsin. Sen gördün sen şahit oldun benim gündüzümü geceme katmama, hunharca çalışmama. Ben hakkettiğimden başkasına el uzatmadım yemin ederim!"
"Belki de hakettiğini düşündüğün budur?" Dedi yine aynı tonda.
"Mert..." dedim omuzlarımı düşürerek. Ağlamaktan ıslanmış yanaklarıma yapılan saçlarımı yüzümden çekip kulaklarımın arkasına yapıştırdım. "Bak sana birkez daha söylüyorum. Bak ben söylüyorum. Ben! Hilal. Sevdiğin kadın. En yakın arkadaşın... Kıymetlin! O evrakları ben çalmadım! Yapmadım! Neden ısrarla bana inanmıyorsun?"
"Her şey böylesine apaçık bir şekilde ortadayken niye sana inanayım?" Dedi yine birkez daha aynı ürkütücü tonda. Böylesine bir sakinlik hayra alamet değildi ve beni daha da üzüyor ve sinirlendiriyordu.
Derim bir nefes aldım. Yetmedi birkaç nefes daha aldım. Konuşmak için biraz sakinleşmem biraz nabzımı düşürmem gerekiyordu. Gözlerimi göğe dikip sakinleşmeye çalıştım. Nefes alışverişim düzene girince gözlerimi gözlerine dikip devam ettim.
"Çünkü sen, ben dersem inanırsın!" Dedim büyük bir kararlılıkla. İşaret parmağımı kaldırıp tam kalbinin üzerine bastırdım. "Sen benim sevgilimsin, sevdiğimsin! Her şeyimsin..." derken titremişti sesim. Elimi çektim göğsünden. Dudaklarımı birbirine bastırıp ağlamamı tutmaya çalıştım. Derin bir nefes alıp sordum. "Neden tüm bunları yapmadan önce gelip birkez olsun bana sormadın?" Derken bir damla gözyaşımın gözümden düşüp yanağıma süzülmesine engel olamadım.
"Her şey apaçık ortada." Dedi az önceki dediğini tekrarlayarak. Yalnız bu sefer farklı olarak hecelemişti söylediklerini. Sinirlenmeye başladığında yapardı bunu.
"Neyi sorsaydım?"
"Beni suçladığın şeyin gerçekliğini!" Diye yükselttim sesimi. Yanağımdaki gözyaşını ittirdim elimin tersiyle. Üzerine yürüdüm. "Hani sen gözünle gördüğün şeye ben hayır dersem hayır kabul ederdin? Ne oldu?!" Diye bağırdım. "Ha! Ne oldu?"
Mert, yüzünü buruşturarak benden bir adım geriledi. Sanki vebalı bir hastaya bakıyormuşçasına tiksintiyle süzdü bedenimi.
"Yalan söylüyorsun çünkü!" dedi Mert, sesi bütün kumsalı inletecek kadar net ve gürdü. Bütün kalabalığa duyurmak istercesine bağırıyordu. "Deliller, kamera görüntüleri, şahitler... Hepsi ortada. Sen, kendi hırsların için beni ve bana ait olan her şeyi, en başta da sana olan sevgimi kullanıp parçalamayı, paramparça etmeyi göze aldın. Benim sevgimi bir kalkan, sana olan zaafımı bir basamak olarak kullandın. Şerefini beş paralık ettin! Karakterini sattın! Şanlı mesleğimize ihanet ettin. Ve ben de istedim ki herkes senin o masum, çalışkan ve birinci maskenin altındaki asıl şeytanı görsün. Ondan sebep topladım onları buraya! Görkemli bir şölen olsun istedim. Kendi başımıza, baş başa geçirip de bu şovu kaçırsınlar istemedim! Sen beni kandırdığını sandın. Gözümün kör olduğunu sandın. Aptallık ettin!"
Ceketinin düğmesini yavaşça ilikledi. Dudaklarındaki sırıtış genişledi.
"Çünkü asıl kandırılan, asıl ahmak yerine konulan bizzat sendin!"
Sözleri, zihnimde devasa bir deprem etkisi yarattı. Gözlerimi kırpıştırdım.
"Ne... Ne demek bendim?"
Başını kalabalığa doğru çevirdi. Eliyle birini işaret etti. Sonrasında kalabalığın arasından tıkırtılı bir topuk sesi yükseldi.
Sarı, dalgalı saçları beline dökülen, üzerinde göz kamaştırıcı, kan kırmızısı bir gece elbisesi taşıyan genç bir kadın göründü insanların arasından.
Kalabalıktan zarifçe süzülüp Mert'in yanına geldi. Yüzünde saf bir sevgi, sırılsıklam aşık bir tebessüm mevcuttu.
Bu kız Akademiden değildi. Hayatımda ilk kez görüyordum belki de onu. Yabancıydı.
Mert, onun elini şefkatle kavradı. Kalabalığın önünde, benim gözlerimin tam içine baka baka kızın elinin üzerine narin bir öpücük kondurdu.
İşte tam o an, nefesim boğazımda cam kırıkları gibi asılı kaldı. Kalbim durdu. Etrafımdaki sesler, rüzgarın uğultusu tamamen silindi.
"Senin gibi bir yalancının benimle evlilik hayalleri kurmasına izin verdim." dedi Mert, gözlerini benim paramparça olmuş suratıma dikerek. Sesi acımasızlığın zirvesindeydi. "Uyandığımda senin bana aşıladığın aşk sarhoşluğu uykumdan, her şeyin farkına vardım. Seni, senin silahınla vurmak için yaptım planımı. Sana yalanlar söyledim, sahte umutlar verdim. Seni ailemle bile tanıştırdım. Hepsi, bu geceki kusursuz yıkımı hazırlamak içindi. Benim kalbim, benim gerçek yeminlerim aylardır sadece bu kadına aitti. Dilvin'e. Biricik müstakbel eşime..."
Mert, ceketinin iç cebine elini attı.
Siyah, ufak bir kadife kutu çıkardı.
Dizlerinin bağı çözülen benim bedenimdi; ancak kırmızı elbiseli kadının önünde diz çöken oydu.
Bütün herkesin, eğitmenlerin, arkadaşlarımızın ve benim gözlerimin önünde...
Dilvin denen o kızın önünde diz çöktü. Kadife kutuyu yavaşça araladı. Kutunun içindeki parlayan taş, karanlıkta olsak dahi gözümü alacak kadar netti. Su damlası kesimli, incecik altın halkalı, kusursuz zariflikteki o pırlanta... Kapalıçarşı'nın taş duvarları altında, benim parmağıma takılacağına dair üzerine yeminler edilen o yüzüktü...
"Dilvin'im. Biricik sevgilim!" dedi Mert, sesi bütün aşkıyla, bütün samimiyetiyle yankılanarak. "Hayatımın asıl anlamı. Benimle evlenir misin?"
Dilvin denilen kız, sevinçten gözyaşlarına boğularak elleriyle ağzını kapattı. "Evet!" diye haykırdı neşeyle. "Binlerce kez evet! Elbette evlenirim!"
Mert, su damlası yüzüğü kızın parmağına geçirdi. Ayağa kalkıp kızı belinden kavradı. Onu kendi etrafında döndürüp yanağına uzun, tutkulu ve kelimenin tam anlamıyla benim adıma kahredici bir öpücük bıraktı.
Bütün kalabalık onları çılgınca alkışlamaya ve ıslık çalmaya başladı.
Ben ise iskelenin tahtaları üzerinde, bembeyaz ipek elbisemin içinde, ruhum derisinden yüzülmüş bir halde dikiliyordum. Göğüs kafesimdeki acı öylesine büyüktü ki, bağırmak istiyor, sesimi dahi çıkaramıyordum.
Hayallerim, gururum, onurum, inandığım bütün doğrular saniyeler içinde lime lime edilmişti.
Yüzük, benim yüzüğüm, başka bir kadının parmağında ışıldıyordu.
Katilim, gözlerimin önünde kendi mutluluğunu kutluyordu.
Dilvin denen kız arkadaşlarının tebriklerini kabul etmek, fotoğraf çekilmek gayesiyle kıkırdayarak Mert'in yanından uzaklaştı. Kalabalık yavaş yavaş dağılmaya, gösteri alanını terk etmeye başladı. Spot ışıklarının birkaçı söndü.
Mert ise yüzündeki bütün o sahte ve aşık tebessümü silip yeniden bana doğru döndü. Adımlarını iskeleye tam da benim bulunduğum noktaya yönlendirdi. Karşıma, sadece bir nefes kadar yakınıma dikildi. Yeşil hareleri saf nefretle yanıp tutuşuyordu o an.
"Umarım..." diye fısıldadı, sesi sadece ikimizin duyabileceği kadar alçak, bir o kadar da ölümcüldü. "Umarım hayatın boyunca bu geceyi, bu rezilliği unutmazsın Aladağlı. Çaldığın rütbeler, söylediğin yalanlar, şerefini beş paralık etmeye sebep olan o aşağılık hırsların... Hepsi bir olsun. Seni yalnızlığın ve çaresizliğin en dibine sürüklesin. Benim için sen, şu ayaklarımın altındaki tozdan dahi daha değersizsin." Ardından arkasını döndü. Kumsala doğru yürümeye başladı.
"Mert!" diye feryat ettim, boğazımı yırtarcasına. Sesimdeki çaresizlik, yıkım bütün kumsalı inletti. Adımlarım benden bağımsız bir şekilde hızlandı. Bembeyaz eteklerime takılarak, ağlaya ağlaya adamın peşinden koştum.
"Mert, yalvarırım dur!" diyerek arkasından ulaştım. Ellerimle ceketinin koluna asıldım. "Beni böyle bırakma! Bana bunu yapamazsın! Ben bu muameleyi haketmedim. Ben bir şey yapmadım... Yemin ederim ben yapmadım! İnan bana! Bu oyunu bana yapma! Gitme! Beni bırakma..."
Mert adımlarını aniden durdurdu. Kolunu ellerimden şiddetle, kaba bir kuvvetle çekip kurtardı. Gözlerindeki iğrenti kelimenin tam anlamıyla canavarca bir boyuta ulaşmıştı.
Ben, ağlamaktan helak olmuş, dizlerimin üzerine çökmeye hazırlanan bedenimle, adamın paçasına yapıştım.
"Lütfen..." diye hıçkırdım. "Yalvarırım sana! Bana bunu yapma. Bunu bize yapma! Aşkımızı böyle harcama..."
Paçasına yapışan ellerimi gördüğü saniye, bedenini hızla geriye çekti. Sağ koluyla omuzlarımdan iterek, kaba bir hamleyle beni kendinden uzaklaştırdı. İtişin şiddetiyle dengemi kaybettim. Ayaklarım kaygan zemininde kaydı. Bedenim, patika yolun kenarındaki karanlık, su birikintisiyle dolmuş bir çamur birikintisinin içine büyük bir gürültüyle yığıldı. Bembeyaz ipek elbisem, saniyeler içinde çamura bulandı.
Saçlarım, yüzüm, ellerim çamurun içine battı. Soğuk, kirli su cildimi yakıyordu.
Mert, çamurun içinde çırpınan, beyaz kuğudan zavallı, ezilmiş bir varlığa dönüşen halime tepeden, buz gibi bir bakış fırlattı. Zerre kadar duraksamadan, arkasına bile dönüp bakmadan karanlığın içinde yürüyüp kayboldu.
Ben ise, çamurun içinde, paramparça olmuş kalbimle, gözyaşlarımla baş başa kalmıştım. Ellerimi çamura gömdüm. Başımı karanlık gökyüzüne doğru kaldırdım. Göğüs kafesimden kopan, bütün İstanbul'u, bütün Marmara'yı inletecek kadar acı, devasa bir feryat dudaklarımdan firar etti.
"Allah kahretsin!" diye bağırdım, ses tellerim yırtılırcasına. "Sana öyle bir ah ediyorum ki Emirdağlı... Bundan böyle, iki cihan bir araya da gelse, yakamdaki bu çamurun hesabını veremeyeceksin! Hayatım boyunca seni asla affetmeyeceğim! Affetmeyeceğim!"
Mavi Sirenler'in şarkısı, o gece çamurun içinde tamamen sustu. Yerine, geri dönüşü olmayan, merhametsiz bir intikamın karanlık yankısı başladı.
Bembeyaz düşler, siyah çamura sonsuza dek gömülmüştü.
...
(Günümüz. Nisan, 2017. - Yeni Sancak Yerleşkesi. - Hilal'in Anlatımıyla.)
Lojman binasının beton merdivenlerini koşarak inerken dizlerimin bağı çözülüyordu. Elimdeki sıcak kese kağıdını, içindeki taze simit ve poğaçalarla beraber bahçedeki bankın üzerine koydum ve oradan hızla uzaklaştım.
Nefes alamıyordum. Gözyaşlarım şelale gibi yanaklarımdan süzülüyor, çenemi ıslatıyordu. Yerleşkenin dondurucu sabah ayazı ciğerlerime doluyor, göğüs kafesimi yırtıyordu.
Kendi dairemin kapısını nasıl açtığımı, içeriye nasıl girdiğimi dahi hatırlamıyordum. Salonda çay içen kızların, Selin ile Ece'nin şaşkınlık dolu bağırışları, "Komiserim ne oldu?" şeklindeki endişeli soruları kulaklarıma sadece boğuk birer uğultu halinde ulaşıyordu. Kızlara tek bir kelime dahi etmeden doğrudan odama daldım. Kapıyı arkamdan kilitleyip sırtımı kapıya yasladım. Sonrasında da olduğum yere sırtımı yasladığım ahşap kapının dibine doğru yavaşça, ruhumdaki bütün kemikler kırılmışçasına süzüldüm. Parke zeminin üzerine çöktüm. Dizlerimi göğsüme çekip kollarımı bacaklarıma sımsıkı sardım.
Sarı saçlı kadın, kapının eşiğindeki rahat tavırları, parmağında ışıldayan su damlası pırlanta ile birlikte zihnimde acımasızca yankılanıyordu. Ruhum, bu lojman odasının duvarlarını yıkarak beni yedi koca yıl evveline, her şeyin paramparça edildiği asıl cehenneme sürüklüyordu. Bembeyaz düşlerin siyah çamura bulandığı o lanet geceye...
Zihnimin duvarlarında yankılanan ve kulakları sağır eden çığlık; yedi yıl evvelki karanlık kumsaldan kopup günümüzdeki lojman odasının dört duvarı arasına şiddetle çarptı. Gözyaşlarım, yanaklarımdan süzülüp giydiğim buz mavisi kazağın yakasını sırılsıklam ediyordu.
Geçmişin o zifiri ve yapışkan çamuru; bugün o kapının önünde kez daha üzerime sıvanmıştı. Gözlerimi yumduğum saniye Dilvin'in uykulu tebessümü zihnime hücum ediyordu. Kelimeleri, beynimin içinde devasa bir balyoz gibi dönüp duruyor; her çarpışında mantığımı, kalbimi, sabah saatlerinde yeşerttiğim o zavallı umut kırıntılarını lime lime ediyordu.
Katilim, kalbimi söken o adam...
Yağız Mert Çağlayan.
Dün gece Karan'ın mutfağında gözlerimin içine baka baka pişmanlıklardan dem vurmuş, ateşkesten bahsetmişti.
Bende ona bir salak gibi safça inanmıştım. Pişman sanmıştım. Affetmek istemiştim. Geri dönüş yolu bulabiliriz diye umut etmiştim...
Aptaldım.
Kelimenin tam anlamıyla iflah olmaz ve acınası bir ahmaktım.
Yedi yıl evvel Kapalıçarşı'nın puslu havasında edilen yeminlere inanmış, sonrasında da acımasız bir oyunla çamura itilmiştim.
Bugün ise yine aynı adamın sahte pişmanlığına inanmış, bizzat asıl düşmanımın kapısına kadar kendi ayaklarımla yürümüştüm.
Titreyen ellerimi yüzüme kapattım. Sesimi dışarıdaki kızlara duyurmamak, feryadımı içime gömmek gayesiyle dudaklarımı kanatırcasına ısırdım.
Bakışlarım usulca sol elime, yüzük parmağıma kaydı. Operasyon gereği takılan, dünden beri inatla ve saçma sapan bir umutla çıkarmadığım o düz altın alyansa...
Gözlerimi yakıyor, midemi bulandırıyordu.
Sağ elimle altın halkayı kavradım. Derimi yüzmek, parmağımı koparmak pahasınaydı; metali şiddetle çekip çıkardım. Alyansı, odanın diğer ucundaki aynalı şifonyere doğru büyük bir nefretle fırlattım.
Metalin cama çarpıp çıkardığı tiz ses, ruhumdaki parçalanmanın ufak bir yankısıydı sadece.
O an öfkeyle yatağın üzerine fırlattığım telefonum titremeye başladı. Yerimden doğrulup yatağıma doğru adımladım.
Ekranda parlayan isim, kalbimin ortasına devasa bir mızrak gibi saplandı.
O'ydu...
Titreyen parmaklarımla telefonu kavradım. Aramayı reddetmek, telefonu duvara fırlatmak istiyordum fakat içimdeki öfke ve zehir kelimenin tam anlamıyla taşıyordu. Aramayı yanıtlayıp telefonu kulağıma götürdüm.
"Ne var?" dedim, sesim ağlamaktan çatallanmış, saf bir nefretle titriyordu.
Telefonun diğer ucunda kısa bir sessizlik oldu. Yağız'ın derin nefes alışverişi, ardından endişeli, şaşkın tınısı duyuldu.
"Sesine ne oldu senin? Neden öyle geliyor? Ağlıyor musun yoksa? Neredesin?"
"Sana ne ulan!" Diye yükseldim. "Sana ne?!" Diye tekrarladım birkez daha. Burnumu çekip sanki karşımdaymışçasına çenemi dikleştirdim. "Neredeysem neredeyim! Kendi çöplüğümdeyim!" diye tısladım, dişlerimi sıkarak. "Asıl sen neredesin? Hangi yatakta, kimin koynunda uyandın bu sabah? Onu de hele!"
Yağız'ın nefesi bıçak gibi kesildi. Birkaç saniye boyunca hışırtıdan başka hiçbir ses gelmedi. Zihni hızla çalışmış, parçaları saniyeler içinde birleştirmiş olmalıydı ki sordu.
"Sen..." diye mırıldandı, sesindeki endişe devasa bir dehşete dönüşerek. "Sen benim eve mi gittin?"
"Gitmez olsaydım!" diyerek hıçkırığımı serbest bıraktım. Gözyaşlarım yeniden yanaklarımı ıslatıyordu. "Karan'a pazar kahvaltısına gidelim demek için gelmiştim. Sözde ateşkesimize uyarak! Bu seferde ben bir adım atmak istemiştim... Hatta biliyor musun? Belki de yıllar sonra ilk kez sana inanıp duvarlarımı bir nebze olsun indirmek, sadece bir sabahçık tekrar eskisi gibi gözlerine bakıp gülmek için gelmiştim! Tam bir aptal gibi! Beni yine kandırdın! Gurur duy kendinle! Yine beni aynı silahla vurmayı başardın! Yine en tepeden en dibe çakıldım. Hem de aynı sebeple..."
O kadar cümle sıralamama, acı dolu feryat etmeme karşılık yalnızca şu iki kısa cümleyi kurdu; "Telefonu kapat. Beni bekle." Başka hiçbir şey demeden çağrıyı hızla sonlandırdı.
Telefonu halının üzerine fırlatıp başımı dizlerime gömdüm. Ağlamaya, titremeye devam ettim.
Aradan birkaç dakika kadar geçmişti.
Dairenin içindeki sessizlik, kızların telaşlı konuşmalarıyla bozuldu. Kapımın dışından Ece ile Selin'in ayak sesleri ve şaşkın mırıltıları geliyordu.
"Anlamadım ben bu işi." diyordu Selin bıkkın bir sesle. "Gürkan Başkomiser sabahın köründe bütün time neden antrenman yazar? Üstelik istirahat gününde! Bir de başımızda Turan Abi olacakmış. Bizi bekliyormuş sahada. Pazar günü dinlenmek hakkımız değil miydi ya?"
"Söylenme Selin, söylenme! Hiç gelemem öyle şeylere. Talimat geldi uyacağız. İşte o kadar!" diye yanıtladı Ece.
"Ona da haber verelim mi?" Diye sordu Selin beni kastederek.
İkisi arasında kısa bir sessizlik geçti. Bakışlarıyla anlaştılar zannımca.
"Gökçe Komiser'e de haber gitmiş olmalı. Kıdemliler için de yönetim toplantısı olacakmış. Çıkar o da birazdan, hazırlanıyordur. Kötü görünüyordu, sonra konuşuruz. Hadi da, çabuk ol azıcık! Çıkmamız lazım, geç bile kaldık!" Deyince Ece, kaşlarım derince çatıldı.
Hayır, bana bir haber gelmemişti?
Yani telefonumu hunharca fırlatmış telsizimi de kısmış olabilirdim ama...
Hiçbir şeyden haberim yoktu.
"Tamam şu kirpiğimi de kıvırayım hazırım zaten, ikisi aynı olmayınca sinirim bozuluyor. Rujumu yolda süreceğim bak senin için!" Diyen Selin'in sesi dudağımın kenarına ufacık bir tebessümün uğrayıp geçmesine sebep oldu.
"Hadi Selin! Hadi Selin!" Diyen tahammülsüz ses ise kesin aynaya bir kez dahi bakmadan kalkıp hazırlanmış ve gitmek için saniye sayan Ece'ye aitti.
"Ay tamam!" Diye cırladı Selin. İnce sesi yükselmişti. "Acele ettirme insanı! Valla bak elimde kalacak şimdi bütün kirpikler."
Ellerini birbirine vurdu Ece. Sesine eğlenceli bir ton kattı.
"Tüh beğenmezler sonra seni..." dedi sonunu uzatarak.
Selin'in hareketliliği duraksadı. Kesin şuan şaşkın ördek gibi bakıyor olmalıydı ki sorusu bunu kanıtlar nitelikteydi.
"Kim beğenmez?"
"Bilmem? Kim olsun istersin?" Ece'nin sesi oldukça cüretkar geliyordu.
Bir şey fırlatma sesi yükseldi.
"Sakın ağzını açma!" Dedi Selin. Şuan gözlerinden alev çıkıyor olmalıydı. Yapılan imayı anlamıştı. Ece soğuktu ciddiydi falan ama gözü açıktı ve eğlenmeyi iyi biliyordu. "Hazırım ben hadi gidelim." Sesi yükseldi Selin'den. Birkaç saniye geçti. Bir hareketlilik olmadı. "E hadi?" Diye bir nida yükseldi bu seferde oldukça yüksek bir sesle Selin'den. Kesin kıpkırmızı olmuş olmalıydı.
"Yürü, yürü hadi!" Diyen gülmeyle karışık sesi gelen Ece'ydi. Birbirlerine takıla takıla, söylene söylene çıktılar kapıdan.
Ayak sesleri uzaklaştı. Apartmanın dış çelik kapısı açılıp kapandı. Daire tamamen sessizliğe ve ıssızlığa gömüldü.
Gidip telsizimi açtım. Tek bir anons yoktu. Bataryası bir yana kendi bir yana dağılan telefonunu toparladım. Yine herhangi bir çağrı yoktu.
Bekledim, bekledim...
Yine herhangi bir ses seda çıkmadı.
İşte o an emin oldum. Yağız yapmıştı. Kesin o planlamıştı bu idman işini. Kızları evden uzaklaştırmak için...
Onlar varken buraya gelmezdi çünkü. Benim onun ayağına gitmeyeceğimi çok iyi bildiğinden o benim ayağıma gelecekti.
Gürkan Başkomiser'in ismini kullanarak bütün timi antrenman sahasına dikmişti pazar pazar boş yere. Selin söylenmekte o kadar haklıydı ki!
Dairenin dış kapısının kilidinde ufak bir tıkırtı duyuldu.
Gelmişti işte.
Niye gidip kapıyı tutmadım diye alnıma vurarak kalktım sonunda çöktüğüm yerden. Kilit açma konusundaki yeteneklerini, bir saniyede bütün kapıları nasıl aşabildiğini gayet iyi biliyordum. Hızla odadan çıkmak için kapıyı açtığımda bir de baktım ki çoktan kızların kilitlemeden çıktığı kapıyı elinde tuttuğu kartla açmış gözlerini bana dikmişti.
Onu görmemle hemen çevik bir hamleyle tekrar odama girdim. Kapıyı ardımdan hızla kapattım. Kiliti sonuna kadar döndürdüm. Ardından kendimi kapıya yasladım. İki saniyede nefes nefese kalmıştım.
Tok ve hızlı adımlarıyla holün parkelerini döverek doğrudan odama yöneldi. Adımlar tam kapımın önünde durdu.
Ne kapıyı yumrukladı ne de kola asıldı. Dikildiği yerde bir nefes aldı. Duydum.
"Hilal." Dedi sonunu uzatarak. "Aç kapıyı." Sesi kalın, duygudan arınmış ve son derece tavizsiz bir tınıdaydı.
Cevap vermedim.
"Sana şu kapıyı açmanı söylüyorum!" diyerek devam etti. Kapının kolu aşağı doğru sertçe basıldı. Kilitli olduğunu anladığında ahşap yüzeye ağır bir yumruk indi. Bu hamlesiyle irkildim.
"Bak kırarım. Zerre kadar tereddüt etmem, anında paramparça edip içeri girerim. Sen de biliyorsun, yaparım! Aç şu lanet kapıyı!"
Yapardı.
Biliyordum.
Gözü döndüğünde, kriz anlarında mantığını tamamen kaybedip o kapıyı gerçekten kıracağını adım kadar iyi biliyordum hem de.
Deliydi çünkü.
Zırdeli!
Ama sonra gelip kendi tamir ederdi.
Öyle de bir deli!
Derin nefesler almaya devam ettim. Biraz daha direnmekti niyetim.
Gitmeyecekti, biliyordum.
İllaki zırvalayacak başımı ağrıtacaktı biraz daha ama...
Benimle konuşmadan gitmeyecekti...
"Bak sandığın gibi değil! Dinle beni, yemin ederim düşündüğün gibi değil!"
İşte o an ilk konuştuğum andı. Buna kayıtsız kalamazdım.
"Ben sana böyle dediğimde en son, sen beni dinledin mi? Söyle! Beni dinlememiş bir adamı şimdi ben niye dinleyeyim ki?"
Ben de demiştim ona böyle.
İnan bana demiştim.
Öyle değil demiştim.
Dinlememişti, kâle bile almamıştı beni.
Şimdi onu dinlememi istiyordu öyle mi?
Çok beklerdi.
"Yemin ettim Hilal!" Dedi bu seferde. Sesi ufaktan titremişti.
"Emirdağlı..." diye fısıldadım sadece, kendi kendime. Sesim odanın duvarlarına çarpıp bana geri dönüyordu. "Senin yeminlerinin bedeli sadece çamur."
"Bak kıracağım kapıyı ama biliyorum ki arkasındasın, yapamıyorum!" dedi yalvarır bir sesle.
"Çek git öyleyse!" Diye bağırdım.
"Gitmem!" Diye bağırdı o da. "Sen de biliyorsun."
"Kas kafalının tekisin de ondan!" Dedim. Burnumu çektim. "Git deyince gitmeyen, gel deyince gelmeyen, inan deyince inanmayan bir ahmağın tekisin!"
"Dilvin'i gördün. Biliyorum..." dedi bu sefer. Konuyu dağıtmayı iyi biliyordu. "Orada değildim. Geceden dünkü istihbarat raporlarını incelemek için karargaha inmiştim. Seninle telefonla konuştuktan sonra eve döndüğümde Dilvin anlattı. Sabah birinin geldiğini, elinde kese kağıdıyla kapıda dikildiğini söylediği an..." dediğinde sesi kesildi.
"Ney o an? O an ney?!" Diye saçma sorular sıraladım arka arkaya sinirle.
Oysa bana cevap vermeyip yineledi.
"Hilal, artık aç şu kapıyı. Sadece bir dakika ver bana."
"Defol buradan." Dedim sadece.
"Sen şu kapıyı açmadan, beni yüz yüze gözlerimin içine bakarak dinlemeden hiçbir yere gitmiyorum!" diye yükseldi aniden, sesinden öfke taşıyordu. "İşte o yüzden şu gerizekalı kapı açılana kadar da burada bu koridorda dikileceğim! Gerekirse de kıracağım! Anladın mı! Duyuyor musun beni? Kıracağım!"
Ellerimi kapıya bastırarak yavaşça yaslandığım yerden ayrıldım. O an tüm vücudum titriyordu sanki. Gözyaşlarımı elimin tersiyle sertçe sildim. Yüzüme, ruhumdaki bütün fırtınaları gizleyecek, mermer kadar soğuk bir maske yerleştirdim. Kilidi yavaşça çevirdim. Kapı kolunu usulca aşağı indirip kapıyı araladım.
Karşımda, göğüs kafesi körük gibi inip kalkan, saçları dağılmış, üzerinde sivil, koyu renk kıyafetleri içinde dikiliyordu. Yeşil hareleri yüzümü, kızarmış gözlerimi ve ruhsuz ifademi taradığı saniye; omuzları gözle görülür bir şekilde çöktü. Elini bana doğru uzatacak gibi oldu, havada yumruk yapıp geri çekti. Sonrasında aramızdaki mesafeyi kapatmak gayesiyle bir adım öne çıktı. Nefes nefeseydi.
"Dur!" diyerek elimi havaya kaldırdım. Avuç içimi göğsüne doğru çevirerek görünmez bir duvar ördüm. "Bir milim daha yaklaşma."
Hamlemle adımlarını durdurdu. Ayağının ucuyla kapıyı arkasından kapattı.
Aramızdaki sessizlik, kelimenin tam anlamıyla ölümcüldü. İlk bozan o oldu.
"Hilal..." dedi, sesi boğazında düğümlenerek. Yeşil hareleri acıyla kısıldı. "Yemin ederim anladığın gibi değil. Gördüğün tablo, düşündüğün ihtimallerin hiçbiri doğru değil. Dilvin'in orada olmasının benimle..."
"Seninle ne?" diye bağırarak sözünü bıçak gibi kestim. O kadar yüksek çıkmıştı ki sesim onun heybetli bedeninin bile irkilmesine sebep olmuştu. Şayet şuan herkes antrenmanda olmasaydı eğer üst dairemizde oturan Fırat, Bora ya da İlker'den herhangi birinin endişelenip ne oluyor diye bakmaya gelmesi an meselesi olabilirdi. Dudaklarımda histerik, acı dolu ve zehir zemberek bir tebessüm yeşerdi. "Seninle bir ilgisi yok öyle mi? Yedi yıl evvel parmağına senin takmış olduğun, benim seçtiğim, bana alacağını vaad ettiğin o yüzüğü takan kadın; sabahın köründe senin evinde bana kapıyı açıyor ama ben yanlış anlıyorum. Öyle mi! Neyi yanlış anlamış olabilirim? Sen içeri almadın da kız yanlışlıkla bacadan mı düştü senin evine? Buna mı inanayım? Söylesene!"
Karşımda dimdik duran heybetli bedeni karşısında ayakta duracak gücüm kalmamıştı. Cevap vermesini beklemeden sırtımı duvara yaslayarak yavaşça, ruhumdaki bütün kemikler kırılmışçasına aşağı doğru süzüldüm. Parke zeminin üzerine, az evvel kalktığım yere geri çöktüm.
O da yeşil harelerini benden zerre kadar ayırmadan; dizlerini kırıp tam karşıma, benimle aynı hizaya çöktü. Aramızda sadece birkaç karışlık bir mesafe mevcuttu. Yüzünde dünkü o çaresiz, pişman adamın izi yoktu. Karşımda, sınırlarını keskinleştirmiş, kararlarını çoktan vermiş, savunmasını kuşanmış bir asker gibi dikiliyordu adeta.
"Dün gece eve geri dönmedim." diyerek söze başladı. Sesinde en ufak bir titreme, en ufak bir tereddüt yoktu. "Seninle Karan'ın evinden çıkıp yol ayrımına kadar yürüdük, konuştuk ardından sen kendi evine saptın ya? İşte ben ondan sonra kendi daireme gitmedim."
Acı ve oldukça alaycı bir kahkaha attım. "Öyle mi? Yani kız, kendi kendine sızdı senin evine? Gerçekten de bacadan düşmesine inan diyorsun. Anladım..."
Çenesi kasıldı. Boynundaki damarlar belirginleşti.
"Dalga geçme. Seninle ayrılıp eve doğru yürürken telefonum çaldı. Dilvin aradı." diye açıklamaya başladı, kelimelerin üzerine basa basa. "Amerika'daydı okulu bitirdiğinden beri. Doktor kendisi. Tıp fakültesi mezunu, o zamanlar son sınıftaydı..."
"Bana ne!" Diye böldüm onu.
"Uzmanlığını da orada yaptı." Diye devam etti anlatmaya aynı tonda. Onu bölmemi umursamadı. "Ama birkaç gün önce oradaki görevine son verilmiş. Mecbur dönmek zorunda kalmış. Eşyalarının hepsini bile toplayamadan apar topar gelmiş."
"Vah, vah! Ne yazık... Üzüldüm şimdi sevgilin adına görüyor musun?"
Yine dediğimi umursamadı. Yerdeki parke zemine bakarak anlatmaya devam etti.
"Gece yarısı inmiş Sabiha Gökçen'e. Uçağı rötar yapmış, valizlerle perişan haldeymiş. Arayıp yardım istedi. Yerleşkenin araçlarından birini alıp havalimanına geçtim. Kalacağı otele gittik. Rezervasyonu yanlışlıkla haftaya almış. Girişini sağlayamadık."
"Doktor olmuş ama takvimi öğrenememiş herhalde..."
"El mecbur, O'nu da alıp lojmanlara geldim. Yol yorgunluğundan ayakta zor duruyordu zaten. Kendi dairemin anahtarını verip onu evde bıraktım. Ben de karargaha inip, personel dinlenme odasındaki deri koltukta sabahladım."
Gözlerimi kırpıştırdım. Anlattığı hikayenin tutarlılığı zihnimi bulandırıyordu.
"Niye yaptın ki böyle bir şey?" Diye sordum. O an ilk kez gözlerini yerden kaldırıp baktı bana.
"Sabah Karan'a kahvaltıya gitme fikri benim de aklımdaydı, geceden." dedi. Göz bebekleri titriyordu. "Her şey bana da sürpriz oldu. Dilvin'in başına gelenlerden de apar topar komple şekilde Türkiye'ye geleceğinden de, hiçbirinden inan haberim yoktu.
Omuz silktim. "O sizin ilişkinizdeki iletişimsizlik sorununuz..." dedim umursamaz bir sesle. "Beni ilgilendirmez."deyip gözlerimi ondan çekerek odanın içinde gezindirmeye başladım.
"Ama fikrimde kararlıydım. Yine de gelecektim kahvaltıya. Hatta seni de çağıracaktım..." derken sesi git gide alçalmış son şeyi söylerken fısıltıya dönmüştü.
Gözlerim hızla onu buldu yeniden.
"Beni de mi çağıracaktın? Nişanlın evinde uyurken hem de? İğrençliğinden zerre bir şey kaybetmemişsin bakıyorum?!"
"Dilvin'in yorgunluktan uyanamayacağını, öğlene kadar uyuyacağını varsaydım. Karargahtan çıkıp doğrudan Karan'ın dairesine geçecektim. Geçmeden çağırmak adına da seni arayacaktım. Ki aradım da ama..."
"İş, işten geçmişti..." diye fısıldadım. "İşte yediğin hurmalar bir gün gelir böyle tırmalar Emirdağlı. Müstahak sana!" Dedim.
Başını öne eğdi. Dudaklarım titrese de devam ettim konuşmaya, daha da yükselttim sesimi.
"Ne kadar da düşünceli bir nişanlısın ya sen öyle! Evliliğe sadık, fedakar bir beyefendi!" diyerek zehrimi akıttım. "Gecenin köründe havalimanlarına koşmalar, kızı evinde tek başına bırakıp kendi karargah köşelerinde sabahlamalar... Yedi koca yıldır bu kusursuz tiyatroyu oynamaya hiç mi yorulmadın? Ben bana oynadığın o iğrenç oyundan sonra o kızı da bir çırpıda harcayıp bir köşede zavallı şekilde bırakmışsındır sanmıştım."
Derin bir nefes aldı. Yeşil harelerini, doğrudan kehribar gözlerime bir mızrak gibi sapladı. Duruşunda zerre kadar acıma, zerre kadar geri adım atma belirtisi yoktu.
"Tiyatro değildi o!" dedi, sesi odayı donduracak kadar soğuktu. "Ayrıca niye bırakacakmışım? O gün de demiştim ya herkesin önünde sana. O benim asıl sevdiğim! Evleneceğim kadın diye. Sonrasında niye bırakayım? Ben bir karar verdim kızım. Yedi yıl evvel bir yola girdim. Bu yolu yarıda bırakmayacağım. Dilvin ile evleneceğim."
Sözleri, göğüs kafesime sıkılan devasa bir kurşun gibiydi. Nefesim kesildi. Gözlerimi kocaman açarak onun bu kararlı ve sarsılmaz suratına baktım.
"Beni aldattığın kişiyle..." diye fısıldadım, sesimdeki iğrenti bütün hücrelerime yayılmıştı. "Öyle mi?"
Dudaklarında alaycı ve son derece sert bir tebessüm yeşerdi.
"Beni sevmeyen, yalnızca kullanan birini aldatmış sayılmam." Dedi.
"Nereden buldun onu? Nasıl tanıştınız?Akademiden çıkamazdık bile doğru düzgün! İçeriden de değilmiş. Doktormuş! Ne zaman, ne şekilde aldın onu hayatına? Nasıl hissettirmedin hiç bana?" Dedim ağlamalarım arasında. Sonunda yıllardır içimde bir kemirgen gibi beni eksiltem bu soruları sorabilmiştim ona.
Güldü. Kocaman güldü hem de. Ama gülerken ağlıyordu birde. Gözlerinden yaşlar süzülüyordu. Anlamıyordum.
"Zor olmadı." Dedi. "Hiç zor olmadı hem de. Benim için yalnızca sen vardın. İçimdeki seni öldürmeden almadım onu hayatıma. Ne zaman öğrendim beni yalnızca kullanmak için bana rol yaptığını, işte o zaman kabul ettim annemin teklifini."
"Annenin mi?" Derken ürperdim. Nasıl bir oyundu bu?
"Annem ya! Dilvin, bizimkilerin en yakın aile dostlarının kızı. Ertuğrul Amca'nın. Babamın dünya ahiret devresi. Canlarını verirler birbirleri için."
Duyduklarım karşısında zihnimdeki bütün duygular yerle yeksan olurken devam etti. "Annelerimiz çocukluğumuzdan beri yakıştırırdı bizi. Babalarımız birbiriyle uğraşırdı. Dilvin... Dilvin de hep gizlese de severdi beni. Bilirdim."
"Peki ya sen? Sen sever miydin onu?" Diye sordum gayriihtiyari. Sonrasında düşündüğümde bin kez kızacak olsam da kendime engel olamadım merakıma.
"Çocukken hayır. Hiç o gözle bakmadım ona. Mina neyse, o da aynı anlama gelirdi benim için. Akademinin sonralarına doğru annem seni bilmiyorken iyice başlamıştı baskılar. Oğlum okul bitince evlen şu kızla kaçırma diye. Hep reddederdim..."
"Bana hiç bahsetmedin bundan?" Diye bir soru daha sordum sonrasında sorduğuma pişman olacağım.
"Gereksizdi çünkü benim için. Boş yere sevdiğim kızı huzursuz etmekten başka bir şey olmayacaktı. Huzursuz etmek istemeyecek kadar sevdiğim ama beni sevmeyen o kız için dillendirmedim hiç bu mevzuyu." Dedi son söylediklerinin üstüne teker teker basarak. Gözlerimin en içine bakmayı ihmal etmedi.
"Peki ya sonra?"
"Sonra bir gün ansızın öğrendim ki her şey yalanmış. Sevgi, sevgili... Hayaller, yeminler..."
"Kimden öğrendin?" İşte bu en merak ettiğimdi.
"Hepsi bomboş bir hayal koskoca bir yalanmış..." diye devam etti beni duymazdan gelerek.
"Kim söyledi sana!"
"Memlekete gitmiştim hani son sene. 1 Mayıs haftasını 19 mayısa kadar birleştirerek."
Hatırlamıştım.
"Tarlalara fide ekmeye çağırmıştı deden. Apar topar izin alıp gitmiştin. Irgat bulamamıştı yaptıracak." Dedim kendi kendime der gibi çıkacak kadar alçak bir sesle.
"İşte o zaman. Annemin evlen, evleneceksen de Dilvin'le evlen teklifi geldi aklıma. Ben uydum plana. Bizimkilerden habersiz Dilvin'in annesi Kadriye teyzeyle konuştum. Kızına talip olduğumu söyledim. Bizimkilere söylemesin ben onlara kendim söyleyeceğim istedim. Tembihledim. Şehir dışında okuyan, o sıra Afyon'da olmayan Dilvin'e haber yollattım. Yaza nişan var, hazırlıklara başlayın dedim."
"Hayatında ben varken?" Diye sordum gülerek.
"Seni kim biliyordu?" Dedi dalga geçercesine. "Ayrıca benim için yoktun!"
"Niye ulan niye?!" Deyip ayaklandım. Ardımdan o da dikildi karşımda. "Niye? Ne oldu? Kim ne dedi? Ne inandırdı seni benim seni sevmediğime sözde kullandığıma? Söyle!"
"Annemlere ses etmeden Kadriye teyzeyle anlaştık. Dilvin'le de telefonda görüşmeye başladım. Hatta o hafta konuşurken birkaç kez yakalandım bizimkilere. Anladılar biriyle görüştüğümü. Seninle tanıştırdığım zaman ondan garipsemediler yüksek ihtimalle. Dilvin'le konuştuğumu yakalayınca biriyle ilişkim olduğunu anlayıp sen sandılar..."
"Canımı acıtmak için yapıyorsun!" Dedim işaret parmağımı aramıza kaldırarak. "Sen aileni bile kandıracak kadar pislik birisin!"
"Senin gibi..."
"Kes! Sen o kızı bile kandırmışsın. Sevmiyorsun o kızı. Zerre sevmiyorsun hem de. Bana inat diye haber yollatmışsın ona. İnkar etme! İtiraf ettin az önce."
"Sevmediğimi de nereden çıkardın?" Derken bir adım yaklaştı bana, aramızdaki mesafeyi tek hamlede sıfırlayarak. Omuzlarımdan tutmak istedi, kollarımı şiddetle geri çekerek temastan kaçındım.
"Söyle öyleyse!" Dedim.
Başını yana çevirdi sorarcasına.
"Neyi?"
"Dilvin denen o kızı sevdiğini. Beni sevmediğini. Ona aşık olduğunu..." deyip yutkundum. Gözlerimi kapatıp açtım güç almak istercesine. "Gözlerimin içine bak da söyle. Şimdi, karşımda!"
O da yutkundu. Başını çevirdi başka tarafa. Kısık bir sesle söyledi.
"Seviyorum."
Anında çenesinden yakaladım. Parmaklarımı sıkarak çevirdim yüzünü kendime. Çenesine geçirdiğim parmaklarımı bırakmadan daha da sıkarak söyledim birkez daha.
"Kimi? Gözlerime bak da söyle. Yüksek sesle söyle!" Diye bağırdım.
Çenesindeki elimi tuttu. Daha da sıktım. Çekmek istedi. Bırakmadım. Daha da sert asıldı. Yine bırakmadım. Canı yanıyor olmalıydı ama yüzünde mimik kıpırdamıyordu.
"Seviyorum!" Dedi bu sefer bağırarak.
"Kimi!" Diye bağırdım. Gözlerimi ellerinden çekip gözlerine baktığım o küçük anda gevşeyen elimi tutup çekti çenesinden. Elimi iki eliyle tutup açarak tam kalbinin üstüne yasladı.
"Hisset. Dinle ve öğren..."
Gözlerim iki eliyle tuttuğu kalbinin üstündeki elimin üzerinde gezinirken onun gözleri benim ona bakmayan yüzümde geziniyordu. Bu birkaç saniye böyle devam etti. Elim ellerindeyken konuştu.
"Yedi yıl evvel bir intikam ateşine düştüm, gözüm karardı. Seni paramparça etmek gayesiyle Dilvin'i bir kalkan olarak kullandım. Kendimi bu nişanın, bu karmaşanın tam ortasında buldum. Hataydı. Büyük bir hataydı. Çünkü Dilvin masumdu. Yıllardır beni bekliyordu. Bu işten çıkarılma durumu da eminim ki bir kolpa. Sabrı kalmadı artık. O yurtdışında ben burada görev yaptığım için evlenmedik yıllardır. Oyaladım durdum onu. Artık sabrı gerçekten tükenmiş olmalı. 6 sene oldu nişanı takalı. Haklı. Benim için Amerika'daki düzenini bırakıp buraya geldiğinden şüphem yok. Gözümün içine bakıyor. Bu kızı yüzüstü bırakamam."
Sözleri, ruhumdaki son merhamet kırıntısını da ateşe verip kül etti.
"O altı yıl beklediği için haketti, ben dört yıl beklediğim için kaybettim. Öyle mi?"
"Ne alakası var?!" Dedi anında.
"Masum bir kadını kandırmaya devam ederek mi rahatlatacaksın vicdanını?" diyerek sesimi yükselttim. "Sen kelimenin tam anlamıyla bir korkaksın Emirdağlı! Sen kendi hatalarının sorumluluğunu alamayan, yalanlar üzerine bir hayat kuran, sadece bencil bir zavallısın!"
Duydukları karşısında kelimenin tam anlamıyla dehşete düşmüş gibi sarsıldı. Çenesi seğirdi. Gözlerindeki yeşil alevler, benim ateşime karşılık veriyordu.
"Korkaklık değil bu!" dedi tavizsiz, buz gibi bir tonda. "Sorumluluk. O kıza bir söz verdim, ailesine bir söz verdim. Benim yolum belli. Kararımı verdim."
"Bana da türlü türlü sözler vermiştin? O bunları haketmedi de ben mi ettim?" Dedim gözyaşlarımı tutamazken.
Ellerini saçlarının arasından geçirip hırsla çekiştirdi.
"Onunla kendini karşılaştırıp durmayı kes!"diye bağırdığında arkamı döndüm ona. Kolunu duvara alnımı da koluma yaslayıp hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladım.
Aramızdaki bağın, yedi yıllık o kapanmayan yaranın üzerindeki son iplik de bu cümleyle beraber tamamen koptu. Karşımdaki adam, geçmişin hayaletlerini geride bırakmaya zerre kadar niyetli değildi. Kendi elleriyle kurduğu yalan dünyasının içinde yaşamayı, o yüzüğü başka bir kadının parmağında tutmayı bizzat kendi seçiyordu.
"Ben..." diye kekeledi Yağız, sesi fısıltıya dönüşerek. Başını öne eğdi, bakışlarını parke zemine dikti. "Ben onu... Sadece bir piyon olarak kullandım. İtiraf ediyorum."
Sözleri, ruhumda kopan devasa bir bombanın pimini çekti. Yaslandığım duvardan ayrıldım. Tekrar döndüm ona. Yaşlı gözlerle baktım.
"Piyon mu?" diye fısıldadım, inanamayarak. Sesimdeki dehşet bütün odayı dolduruyordu. "Piyon... Öyle mi? Ne kadar da iğrenç bir tabir. Tam da sana yaraşır şekilde..." dedim öldürücü bir tonda. Ona yaklaşmaya başladım.
"Hilal..." dedi. Bir şey daha söyleyecek oldu.
Elimi kaldırdım.
"Kes!"
Yanına iyice yaklaşıp tam karşısına dikildim. Çenemi dikleştirdim.
"Yedi yıl evvel beni parçalamak, beni bütün akademinin önünde rezil etmek gayesiyle... Hiçbir şeyden haberi olmayan, sana sırılsıklam aşık, masum bir kadını piyon olarak kullandın, öyle mi?"
Söylediklerime karşımda milim milim küçülüyordu sanki. Devam ettim.
"Parmağına yüzük taktın, evlenme teklifi ettin, yıllarca hayatını çaldın... Sadece benden intikam almak için. Öyle mi?"
Başını hızla kaldırdı. Gözlerinde saf bir acı, tarifsiz bir yıkım mevcuttu.
"Kör olmuştum!" diye haykırdı. Gözünden bir damla yaş süzülüp yeni yeni çıkan sakallarına karıştı. "Beni kullandığına, hayatımı mahvettiğine inanmıştım! İçimdeki nefret öylesine büyüktü, öylesine yanıyordum ki... Seni en zayıf noktanla, benimle kurduğun hayallerle vurmak istedim! Dilvin, İzmir'de okuyordu. Mezuniyet törenine gelmek istese de seni annemlerle tanıştıracağım için gelme dedim ona. Baloya gel sana bir sürprizim olacak dedim. Masumdu, bana küçüklükten beri hisleri vardı, biliyordum. Söyledim ya işte. Gözüm karardı! Seni paramparça etmek için onun duygularını kullandım! O yüzüğü sana değil, bizzat senin önünde ona o yüzden taktım!"
İtirafı, yedi yıllık koca bir yalanın, devasa bir enkazın asıl resmini çiziyordu. Midemin bulandığını hissettim.
Karşımdaki adam, sadece benim katilim değildi.
Aynı zamanda, sabah kapıyı bana tatlı bir tebessümle açan, parmağında gururla o yüzüğü taşıyan masum bir kadının da hayatını karartan asıl canavardı.
Kendi nefreti uğruna, iki kadının hayatını da hiç acımadan parçalamıştı.
"Sen..." diye mırıldandım, ondan iğrenerek bir adım geriledim. Gözlerimi tiksintiyle kıstım. "Sen kelimenin tam anlamıyla bir canavarsın! Benim hayatımı, gururumu çamurun içine ittin... Hadi bunu nefretine, intikam hırsına bağlıyorum. Peki ya o kız? Yedi koca yıldır o kıza yalan söylemeye, sahte bir evlilik vaadiyle o yüzüğü parmağında taşıtmaya nasıl vicdanın el verdi? İntikamın bittiği halde, o kızı neden serbest bırakmadın? Neden hala nişanlılık oyununu sürdürüyorsun? Bir de dikilmiş karşıma onu sevdiğini iddia ediyorsun inatla!"
Yağız, ellerini yüzüne kapatarak derin, acı dolu bir inilti kopardı.
"Bırakamadım işte, söyledim ya!" dedi, sesi ellerinin arasından boğuk, çaresiz bir tınıyla geliyordu. "Bırakmaya çalıştım! Yıllarca ayrılmak, gerçeği anlatmak istedim ona. Ama babalarımız... Onların sarsılmaz dostluğu, ailelerin beklentisi... Üzerimde devasa bir baskı kurdular. Ne diyebilirim ki onlara? Nasıl yaparım. Ben aslında sevmiyorum kızınızı kandırdım mı diyeyim? Zaten onları seninle tanıştırıp iki hafta sonra Dilvin'in parmağında yüzükle karşılarına dikilmek nasıl yıktı babamı bir görsen? Aylarca konuşmadı benimle. Senin intikamını o aldı benden resmen! Sesini çıkartamadı ama yine de. Hem Ertuğrul amca hem de Dilvin'e yansıtmamak için. Sonra kızın bana olan o körü körüne bağlılığı, masumiyeti... Vicdan azabından boğuluyordum! Erteliyordum. Anlattım ya! Sürekli görevleri, operasyonları bahane ederek evliliği yıllarca öteledim! Uzaktan, sadece ismen bir nişanlılık yürütüyordum. Yan yana dahi gelmiyordum! Sarıldığında ellerimi zoraki arkasından bağladım. Gerçekten içten birkez olsun öpmedim. Yanında mutlu zaman geçirmedim. Onu hiç sevmedim..."
Duyduklarım karşısında hissizleşmiştim. Bedenimdeki bütün duygular, öfke, hüzün, acı... Hepsi buharlaşmış, yerini sonsuz bir boşluğa, buz gibi bir soğukluğa bırakmıştı.
Karşımdaki adam, yedi yıl evvelki bencil çocuğun ta kendisiydi hala. Karar veremeyen, hatalarının sorumluluğunu alamayan, herkesi kendi karanlığına sürükleyen, korkak, zavallı bir adamdı.
Sessizce geçip gittim yanından. Aynalı şifonyerin dibinde duran, az evvel parmağımdan fırlatıp attığım sahte, düz altın alyansı yerden aldım. Sonra geri yanına döndüm.
Gözleri yaşlı, omuzları çökmüş, benim dudaklarımdan dökülecek tek bir merhamet kelimesine muhtaç bir halde dikiliyordu.
Elimi kaldırdım. Avucumdaki alyansı göğsüne doğru sertçe fırlattım. Altın halka, tişörtüne çarpıp parke zemine tok bir sesle düştü.
"Ateşkes bitti Emirdağlı!" dedim. Sesimde zerre kadar duygu kırıntısı, zerre kadar titreklik yoktu. Karşısında çökmüş, ağlayan Hilal ölmüştü; duygularını tamamen silmiş Gökçe Komiser dikiliyordu artık. "Senin yalanların, korkaklığın, sahte mühürlerin benim ruhumu yeterince kanattı. Bundan sonra benim için sen, son kez yeniden Mert olma ihtimalini kaybetmiş ebedi Yağız Komiser olarak kalacak basit bir silah arkadaşından başka hiçbir şey değilsin! Aramızda sadece görev bilinci ve ortak operasyonlar var. Benden uzak duracaksın. Geçmişi de, geleceği de, yedi yıldır oyaladığın o masum kadını da alıp kendi cehenneminde cayır cayır yanmaya devam edeceksin. Senin asıl cezan bu!"
Gözlerindeki son umut ışığı da bu sözlerle beraber tamamen sönerek karanlığa gömüldü. Dudakları aralandı, konuşmak, itiraz etmek, savaşmak istedi.
Fakat gözlerimdeki o sarsılmaz ve ölü ifadeyi görmüş olmalı ki o an vazgeçti.
Yenilmişti.
Kaybetmişti.
Bizi, yedi yıl evvel kendi elleriyle parçaladığı gibi; bugün de kendi yalanlarının enkazı altında kalarak sonsuza dek kaybetmişti.
Karşı karşıya, son kez dikiliyorduk.
Gözlerimdeki bütün o hüznü, aşkı, affetme isteğini tamamen sildim. Yerine mermer kadar sert bir ifade yerleştirdim.
"Defol şimdi!" dedim, parmağımla odanın kapısını işaret ederek. Sesim o kadar pürüzsüz ve duygusuzdu ki... "Bir daha da sakın benim kapıma bu şekilde dayanma."
"Hilal..."
"Defol dedim sana!" diyerek tekrarladım. "Senin yalanların, sahte kahramanlıkların benim dünyamda tamamen bitti. Şimdi şu kapıdan çık ve kararına sadık kal. O kadına dön. Benden de benim alanımdan da tamamen uzak dur."
Parke zeminde duran sahte alyansa son bir kez, paramparça olmuş bir bakış attı. Yüzüğü yerden almadı. Sadece başını usulca sallayarak omuzlarını düşürdü. Ağır, ruhsuz adımlarla kapıya doğru yürüdü.
Eşikten çıkmadan evvel, son bir kez duraksadı. Başını hafifçe bana doğru çevirdi. Yeşil harelerinde, ömrüm boyunca unutamayacağım, kelimenin tam anlamıyla ölü bir adamın bakışı mevcuttu.
Tek kelime dahi etmeden dışarı adımını attı.
Dairenin dış kapısının kapanma sesi, lojmanın sessizliğinde devasa bir yankı uyandırdı. Odadan çıkıp kapıya gittim. Kilidi iki kez çevirdim. Sırtımı soğuk çeliğe yaslayıp gözlerimi kapattım.
Ağlamadım.
Dizlerimin üzerine çökmedim.
Göğüs kafesimde hissettiğim tek şey, sonsuz ve sağır edici bir sessizlikti.
Birkaç saniye o pozisyonda kalıp kendimi toparladım. Gözlerimi açtığımda yerde duran mendil dikkatimi çekti. Bacaklarımı kırıp çöktüm. Yerden aldım mendili. Elimde çevirirken köşesindeki şeyde takıldı gözlerim. Üstünü okşadım. Dudağımın kenarında acı bir tebessüm belirdi.
Annem çok iyi dikiş dikerdi. Nakış, kanaviçe artık adına her denirse... Hepsinden anlardı. Çok da iyi becerirdi. Akademi dördüncü sınıfta olduğum zamanlar, yarıyıl tatilinde, kışın Ankara'ya aile evime gitmiştim. O günlerden birinde salondaki koltukta annem acıklı bir türkü mırıldanarak bu mendillerden işliyordu. Askerdeki abim için... Çok dikkatimi çekmişti. Sormuştum anneme. 'Normalde Yarenler, yâr olduklarına yapar böyle şeyleri.' Demişti.
Seven kız, sevdiğine...
Abimin bir kız arkadaşı yoktu bildiğimiz. Annem de onun için işlemeye başlamıştı mendili. Zamanında babama da çokça yapıp gönderdiğini anlatmıştı. O gün saatlerce izlemiştim onun nasıl işlediğini. Ama zerre anlamamıştım. Gece herkes uyuduğunda gizli gizli annemin malzemelerinden aşırıp odamda denemiştim. Sabaha kadar uğraşmış elime sayısız iğne delikleri açmış yine de becerememiştim. Hiç gelmezdi zaten böyle işler elimden...
Beceremeyip yarım bıraktığım yalnızca bir martı gibi görünen 'M' harfini işleyebildiğim mendili yastığım altına koyup geri kalan malzemeleri yerine geri götürmüştüm. Ertesi gün İstanbul'a dönüyordum zaten. Mendili de valizime koymuştum. Sadece yamuk bir martıyı andıran M harfi işleyebildiğim mendili bir de utanmadan Mert'e götürmüştüm üstüne parfüm sıkıp. Nasıl dalga geçmişti benimle zamanında. Bakıp bakıp gülmüştü. Karan'la günlerce alayını geçmişlerdi. Ama Mert yine de öyle sahiplenmişti ki mendili asla bana geri vermemişti. Hep yanında taşımıştı. Hatta gülerken üzüldüğümü görmüş iç cebindeki CD kalemi çıkarıp mendilin üzerine ismini yazdırmıştı bana. 'Madem işleyemiyorsun yaz sen de öyleyse, yine senin elinden olsun.' demişti. Kaç kere itiraz etsem de ısrarı üzerine yazmıştım.
Demek hala saklıyordu bu salak mendili. Acaba bilerek mi bırakıp gitmişti. Yoksa gerçekten mi düşürmüştü bilmiyordum ama artık pek de bir değeri yoktu. Çöküp mendili tutarak hayallere daldığım yerden kafamı iki yana sallayıp kendime gelerek ayaklandım. Odama yöneldim.
İçeri girdiğimde önümde yerde, az evvel fırlatıp attığım alyans duruyordu. Yağız'ın bakıp da üzerinden geçip gittiği...
Yere eğilip onu da parmaklarımın arasına aldım. Çöpe atmak, camdan aşağı fırlatmak istiyordum ama yapmadım. Diğer elimde tuttuğum mendili avucumda açıp alyansı da içine koydum. Sıkıca bohça yapıp kapattım. Yatağımın yanına ilerledim. Komodinin çekmecesini açtım, içinde o yıllara ait görüntülerin bulunduğu flash belleğin de olduğu ahşap kutunun içine koydum. Çekmeceyi sertçe kapattım.
Mavi Sirenler'in şarkısı artık tamamen susmuştu.
Gölgeler kendi karanlığına çekilmiş, yankılar ise sessizliğin uçurumunda yok olmuştu.
Sahne kapanmış, asıl oyun ise asıl şimdi, en acımasız şekliyle Sancak Timi'nin iki komiseri arasında kanlı bir savaş olarak birkez daha başlamıştı.
...
(Yeni Sancak Yerleşkesi, Antrenman Sahası. - Yazar'ın Anlatımıyla.)
Sancak Yerleşkesi'nin toprak kaplı ve dondurucu soğuğa teslim olmuş geniş antrenman sahası; pazar sabahının erken saatlerinde kelimenin tam anlamıyla bir askeri kampa dönüşmüştü.
Gürkan Başkomiser'den geldiğini sandıkları ani talimatla uykularından uyandırılan tim üyeleri, üzerlerindeki siyah eğitim üniformalarıyla sahada dizilmişlerdi.
Başlarında dikilen Turan, ellerini arkasında kavuşturmuş, yüzüne tavizsiz bir komutan maskesi yerleştirmişti. Elindeki kronometreye bakarak derin bir iç çekti.
"Daha hızlı! Daha hızlı!" diye kükredi, sahanın etrafında koşan time doğru. "Siz böyle mi operasyon yöneteceksiniz? Kaplumbağalar bile sizden daha seri hareket eder be! Temponuzu artırın!"
Bora, nefes nefese kalmış bir halde adımlarını sürüklerken yanındaki Fırat'a doğru döndü.
"Yemin ederim ciğerlerim iflas bayrağını çekti abicim!" dedi, terden sırılsıklam olmuş saçlarını geriye atarak. "Güzelim pazar sabahımız... İzin günümüz. Benim şu an sıcacık yatağımda, güzellik uykumda olmam gerekiyordu. Oysa bu adam bizi öldürmeye yeminli. Ayakta uyuyorum resmen! Halime bak! Bitik haldeyim..."
Fırat, ritmik adımlarını bozmadan, son derece sakin ve asil duruşunu korumaya çabalıyordu. "Fizyolojik açıdan bakarsak Pusatcığım, aniden yükselen laktik asit seviyemiz kas yıkımına yol açmak üzere. Vücudumuz dinlenmeye programlanmışken böylesi ağır bir kardiyo, kalp ritmimizi tehlikeli boyutlara ulaştırıyor git gide. Tıbbi bir cinayet işleniyor şu saniye, haklısın."
"Bana hiçbir zaman istemediğim gibi şu durumda da tıbbi terimlerle gelme oğlum!" diyerek inledi Bora. "Ölüyorum diyorum! Anlamadığım şeyler zırvalıyorsun. Yok lastik asit bilmem ne?! Nabzım bir tarafımlarda atıyor zaten!"
"Lastik değil lan Laktik!" Dedi Fırat gülerek.
"Aman neyse ne!" Dedi Bora turşu gibi buruşturduğu ekşi bir yüz ifadesiyle.
Arkalardan Selin'in isyankar, ince sesi yükseldi. Adımlarını atarken yüzünü tiksintiyle buruşturuyordu. "Tırnaklarım ya! Ah canım Fransız manikürüm... İki gün evvel yaptırmıştım daha... Baksanıza haline? Şu lanet çamurun içinde mahvoldu! Ben saha ajanı değilim ki ya, sızma uzmanıyım! Canım biricik pazar günümde sıcacık yatağımdan kaldırıp beni bu bataklığa neden sokuyorsunuz be komiserim?"
Ece, Selin'in hemen yanından geçerken hafifçe gülümsedi. Erkeklerle başa baş koşuyor, zerre kadar şikayet etmiyordu. "Sızlanma Selin Komiserim. Sancak Timi'nin bir parçasıysan her türlü şarta hazırlıklı olmalısın. Buraya bunu bilerek geldin. Özel harekatı bilmez misin? Hadi sallanma! Adımlarını hızlandır. Soğuyacaksın, temponu bozma."
İlker, nefes darlığı çekerek dizlerinin üzerine çöktü. Çamurlu zemine tutunup başını öne eğdi.
"Benim... Benim acilen klavyeme dönmem şart kardeşim. Parmaklarım uyuştu. Yemin ederim ayak parmaklarım gitti şuan, vefat yani. Bütün işletim sistemim çöktü resmen. Hata veriyorum! 404, Error..."
Turan, İlker'in çöktüğünü gördüğü an yanına yaklaştı.
"Çömez kalk! Savaş alanında sistem çöktü diyerek düşmana teslim mi olacaksın? Cezalısın! 20 tur veriyorum sana fazladan! Sürünerek devam edeceksin! Mazeret kabul etmiyorum! İstikamet sürünme parkuru! Marş!"
Sahanın diğer köşesinde Toprak, kelimenin tam anlamıyla bir makine gibi şınav çekiyordu. Yüzünde en ufak bir yorgunluk emaresi, tek bir ter damlası yoktu. İfadesi mermer kadar soğuktu. Sırtına yirmi kiloluk kum torbası yerleştirilmiş olsa da temposu bir saniye dahi sekteye uğramıyordu.
Volkan, Toprak'ın bu insanüstü performansını izlerken kendi titreyen kollarına bakıp yutkundu.
"Komiserim ya!" dedi Volkan, zar zor şınav pozisyonunda kalmaya çabalayarak. Yüzü domates gibi kızarmıştı. "Siz gerçekten insan mısınız? Cyborg falan olma ihtimaliniz var mı? Ben artık buna inanmaya başlayacağım yani. Bizim burada canımız çıkıyor, siz sanki sabah kahvesi içiyormuşçasına rahatsınız."
Toprak, buz gibi bakan gözlerini Volkan'a çevirdi. Temposunu zerre bozmadı. "Konuşacağına nefesini kaslarına sakla Volkan. Çenenin çalışması sana güç kazandırmaz. Performansın yerlerde sürünüyor. Biraz daha hızlan."
"Bari yüzüme vurmayın be komiserim!" diye sızlandı Volkan. Başını çevirip ileride koşan Ece'ye doğru çapkın bir bakış fırlatmaya yeltendi. "Ece Komiserim! Hızınıza yetişemiyorum yemin ederim, kalbim peşinizden koşmaktan epeyce yoruldu!"
Ece, koşarken başını hafifçe çevirdi. Dudaklarında alaycı bir tebessümle, "Sen önce kendi vücut ağırlığını taşı Volkan." diyerek lafı anında yapıştırdı. "Kalbinin yorgunluğu sonraki mesele."
Yiğit, sırtındaki ağır kum torbasıyla dengesini kaybedip yüzüstü çamura kapaklandı. "Ulan!" diye bağırdı Yiğit, ağzından çamur tükürerek. "Burnum kırıldı be! Kesin burnum kırıldı! Ameliyat masraflarımı devlet karşılıyor mu Fırat Komiserim ona göre aksiyon alacağım da?"
Fırat, koşarken başını iki yana salladı. "Burnun gayet sağlam görünüyor Yiğitciğim. Sadece fazlaca çamur yuttun. O da beceriksizliğinden. Sizi nasıl aldılar bu teşkilata anlamadım ki! Üstüne üstlük bir de özel harekattasınız. İlginç? Sızlanmayı bırak da kalk ayağa hadi. Turan abi görürse bir 20 tur da sana yazar valla!"
"Aman komiserim ben 20'ye razıyım! Geçen sizin gittiğiniz operasyonda bizi idmana aldı. Küçücük ufacık tefecik bir şaka yaptım diye 66 tur süründürdü beni. Hem de üstüme oturarak! O koca devasa hulk bedeniyle. Kağıda döndüm yeminle!"
"66 niye lan?" Diye sordu Volkan alaycı bir sesle. "Düz 60'ın suyu mu çıkmış?"
"Yozgat şekli kardeşim." Diye yanıtladı Yiğit. "Adam memleketinin plakasına sadık bir kişilik."
Herkesten gürültülü bir kahkaha yükselirken Turan, başını gökyüzüne kaldırarak derin bir iç çekti. Eliyle alnını sıvazladı.
"Hay sizi sahaya süren akla ben! Sancak Timi'nin en parlak elemanları bu mu gerçekten? Toparlan lan Yiğit! Çamur yemeye alışacaksın! Bekle sen daha ayrıca! Gelip oturacağım yine üstüne, hemen birazdan yapacağım. Bekle!"
Volkan, Yiğit'in bu haline hunharca gülerken arkasını dönüp onlardan uzaklaşmaya başlayan Turan adımlarını durdurdu. Hiç arkasını dönmeden olduğu yerde sırıttı. Sol elindeki düdükle beraber kolunu havaya kaldırdı.
"Volkan!" Diye bağırdı oldukça gür sesiyle. Camlar inlemişti adeta. Yüzündeki gülümsemeyi silip mahkeme duvarı gibi bir ifade takınıp ona döndü.
Şınav çekmekte zorlanan Volkan üzerindeki ağırlığı aşağıya iterek hazırola geçti isminin ortamda inlemesiyle.
"Emredin Komiserim!" Diye bağırdı yüzündeki gururlu tebessümle.
"İstikamet sürünme parkuru koçum! 66 tur için, Marş!"
Bir büyük kahkaha tufanı daha koparken Volkan bayılmak üzere gibi yerinde sendeledi. Kendisine gülerek 'gel gel' yapan İlker'in yanına sürünme parkuruna doğru ayaklarını sürükleye sürükleye giderken Turan'ın kulağının dibinde çaldığı düdüğün sesiyle yerinde zıplayıp koşa koşa gitmeye başladı.
O sırada Bora, dayanamayıp sırtüstü çimlere kendini fırlattı. Gökyüzüne doğru kollarını iki yana açtı. İsyanı bütün sahayı inletiyordu.
"Yağız Komiserle Gökçe Komiser nerede ya? Onlar da bu timden değil mi arkadaşım. Turan abiyle Fırat da komiser ona bakılırsa. Ahanda buradalar. Oh valla! Beyefendiyle hanımefendi yönetim toplantısında rahat rahat kahve yudumlarken, biz burada eziyet çekelim! Biz neden sefalet çekiyoruz ulan? Adaletin bu mu dünya be? Hep mi bize be! İnsan hakları ihlali bu yemin ederim! Vasiyetimdir. Ölüm belgemin altına bizzat Turan Abinin adını yazın!"
Turan, Bora'nın yanına gelip tepesine dikildi. Ellerini beline koydu.
"Oğlum çenen bu kadar çalışabildiğine göre sen hiç de yorulmamışsın demektir. Ben de sana bir yorgunluk kahvesi söyleyeyim diyordum hazır böyle kendini yere atmışken."
"Vallahi mi Komiserim?" Deyip yerinde doğruldu anında Bora. Oturur pozisyona gelmişti. Elleriyle alkış tuttu. "Can abim benim be! En sevdiğim abim! Yalnız, kahvem sade olsun komiserim. Formuma dikkat ediyorum da..." derken başını arkasına dinlenmek için yere dizleri üstüne çökmüş Selin'e doğru döndürdü hafifçe. Çapkın bir gülüş atmayı ihmal etmedi.
Hala gülerek Selin'e bakarken başında dikilen Turan öyle bir bağırdı ki yerinde sıçradı.
"Pusat! Ayağa kalkmak için tam üç saniyen var. Bir!... İki!"
Bora saniyeler içinde yerinden fırladı. Esas duruşa geçti.
"Kalktım komiserim! Valla kalktım. Kahve de kalsın zaten! İstemem. Edebimle ölürüm be...n... aman koşarım ben! Zaten çimenler de epeyce ıslakmış, romatizma yapar kalkmak lazım. Çocuğum falan olmaz sonra Allah muhafaza! Böyle müthiş bir gen aktarımını durduramam. Oturmak da neymiş. Koşuyorum hemen!"
Ekibin bu perişan ve trajikomik halleri, sahanın puslu havasını neşeye boğuyordu.
Birbirleriyle didişmeleri, şikayetleriyle güzeldi onlar. Sancak Timi, karanlık operasyonların ardından en güzel şekilde kendi aralarındaki tatlı bağlarla yaralarını sarıyordu.
Yalnız, içlerinden hiçbiri, bizzat bu antrenmanın Yağız Komiserleri tarafından kurnazca hazırlanan bir oyun olduğunu, asıl yıkımın, asıl kıyametin lojman binalarının ikinci katında kelimenin tam anlamıyla koptuğunu zerre kadar bilmiyordu.
Maskeler düşmüş, Sancak Timi'nin iki komiseri asıl sahalarında çoktan kanamaya başlamıştı bile. Kimsenin haberi yoktu.
...
(Yağız'ın Anlatımıyla.)
Kızların dairesinin çelik kapısı arkamdan hızla çekmemle büyük bir gürültüyle kapandığında, ruhumdaki bütün kemiklerin saniyeler içinde toz haline geldiğini hissettim. Koridorun mutlak sessizliğinde yankılanan ayak seslerim, bir cenaze marşından farksızdı sanki.
Sancak Timi'nin Gölge'si, girdiği bütün karanlık çatışmalardan sağ çıkan, mermilere göğüs geren yenilmez komiser...
Bugün, yıllardır ona duyduğu sevgisi bir gıdım eksilmeyen kadının kapısının eşiğinde kendi yalanlarının, kendi korkaklığının enkazı altında kalarak can vermişti.
Merdivenleri ağır ağır indim. Lojman binasından ortak bahçeye çıktım hızlı adımlarla. Ciğerlerime dolan buz gibi hava, göğüs kafesimdeki devasa yangını söndürmeye zerre kadar yetmiyordu.
Hilal'in gözlerindeki o ölü ve ifadesiz bakış...
Parmağından söküp göğsüme fırlattığı sahte altın alyans...
Bütün bu detaylar zihnimin duvarlarına şiddetle çarpıyor, beni diri diri dipsiz bir uçuruma sürüklüyordu sanki hoyratça.
İkinci lojman binasına, kendi dairemin bulunduğu bloka yürüdüm. Attığım her adımda ayaklarıma tonlarca kurşun bağlanmış gibi hissediyordum. Asansöre binmek yerine merdivenleri kullanmayı seçtim. Saniyeleri uzatmak, yukarıdaki dairede beni bekleyen asıl gerçekle yüzleşmeyi geciktirmek istiyordum.
Dairemin önüne ulaştığımda duraksadım. Cebimden anahtarı çıkarıp kilide yerleştirdim. Çelik kapıyı usulca araladım.
İçeri adım attığım saniye, burnuma taze demlenmiş filtre kahve kokusu doldu.
"Mert, sevgilim! Sen mi geldin?"
Mutfak kapısının pervazında beliren silüet, adımlarımı holün tam ortasında bıçak gibi kesti.
Dilvin.
Sarı, dalgalı saçlarını ensesinde gelişigüzel, salaş bir topuz yapmıştı. Elinde dumanı tüten porselen bir kahve kupası tutuyordu. Yüzünde, dünyanın en masum ve en gamsız tebessümü yeşermişti.
"Nereye kayboldun gecenin köründe? Hiç de gelmedin sonra eve..." diyerek mutfaktan çıkıp yanıma kadar adımladı. Sesindeki yumuşak ve neşeli tını, az evvel Hilal'in odasında işittiğim kahredici isyanlarla, çığlıklarla devasa bir zıtlık içindeydi.
"Uyandığımda hala burada göremeyince seni epeyce telaşlandım. Operasyona çağırıldın sandım ama operasyon arabaları hala buradaydı. Balkona çıktığımda gördüm. Sabah kapıya gelen kızdan da bir şey anlamadım. Bir yerlerden tanıdık geldi ama daha kimsin diye soramadan çekti, gitti... Bir sorun yoktur umarım?"
Gözlerim, kupayı tutan sol eline, yüzük parmağına kaydı. Su damlası kesimli, incecik altın halkalı pırlantaya. Yıllar evvel Kapalıçarşı'nın loş bir kuyumcu dükkanında Hilal'in gözlerini parlatan, bütün hayallerini süsleyen şimdilerde ise yalnızca acı veren o parçaya...
Mezuniyet balosu gecesi evlenme teklifi etmek için hazırlattığım o mekanda kalabalıkların şaşkın bakışları altında acımasız bir intikam silahı olarak bizzat kendi ellerimle bu kadının parmağına taktığım o lanet yüzük.
Midem şiddetle kasıldı. Karşımdaki kadın, tıp fakültesini dereceyle bitirmiş, hayat kurtaran, kalbinde zerre kadar kötülük barındırmayan başarılı ve saygın bir doktordu. Babamın en yakın dostunun kızıydı. Benim intikam ateşimin, gözü dönmüş öfkemin ortasına hiçbir şeyden habersiz bir şekilde düşmüş; yedi koca yılını benim sahte yeminlerime, görünmez duvarlarıma inanarak harcamış masum bir kurbandı.
Ben ise Hilal'in de bugün yüzüme haykırdığında söylediği gibi acımasız bir canavardım.
Sadece Hilal'i değil, karşımda bana sonsuz bir sevgiyle bakan bu masum kadını da bizzat kendi karanlığımda boğmuştum.
"Bir sorun yok camım." dedim, sesimi normal tutmaya, içimdeki cehennemi ustaca gizlemeye çabalayarak. Bakışlarımı yüzükten zorlukla kopardım. "Karargahta ufak bir güvenlik krizi mevcuttu. Sistem uyarı verince kontrol etmek maksadıyla gitmiştim. Sabaha kadar da sürse de çözdük neyse ki. Ayrıca Dilvin?" Dedim gözlerinin içine bakarak. Onay istercesine.
"Efendim hayatım?" Dedi hemen tatlı bir tebessümle.
"Sistem uyarı vermese de ben gece bu eve gelmezdim. Bunu sen de biliyor olmalısın. Değil mi?" Dedim kaşlarımı kaldırarak. "Daha evli değiliz. Doğru olmaz. Hem buradaki gören duyan insanlara ne derim? Otelde talihsiz bir durum yaşadığımızdan aldım getirdim seni buraya. Sen de biliyorsun. O an gece yarısı başka çözümümüz yoktu. Ailelerimiz de hoş karşılamaz zaten bunu. Bugün derhal bu duruma bir çözüm bulacağız. Tamam mı?"
Yanıma yaklaştı. Gülümseyip kolumu sıvazladı. Omzumdan toz silkeler gibi yaptı.
"Anladım canım. Haklısın. Ben yanlış düşündüm. İleri gittim. Uzun yıllardır kültürümüzden uzak kalınca bir an unuttum böyle şeylerin varlığını haklısın. Özür dilerim."
Kolumdan ayırıp tuttum elini.
"Özür dile diye söylemedim. Bil istedim. Hatırlatayım dedim. Böyle mahcup olmana gerek yok. Anlaştık mı?"
Üzüntüyle düşen suratı aydınlandı. Gülümsedi tekrar tatlı tatlı.
"Anlaştık sevgilim!" Deyip sarıldı.
Kollarımı yine ardında birleştiremedim. Öylece donuk bir biçimde kaldım. Yalnızca buruk bir tebessümle baktım ona benden ayrıldığında.
"Timi de doğrudan sahaya, sabah antrenmanına yönlendirdim. Kimseler ondan yok ortada."
Dilvin rahatlayarak derin bir iç çekti. Biraz daha bana yaklaşıp başını göğsüme yasladı.
"Senin şu bitmek bilmeyen mesain, gizli kahramanlıkların, yönetici komiser havaların..." diyerek tatlı, sitemkar bir şekilde kıkırdadı. Gözlerinin içi gülüyordu. "Neyse. Artık buradayım nasıl olsa. Amerika'daki klinikle ilişiğimi tamamen kestim. İstanbul'daki hastanede önümüzdeki hafta uzman hekim sıfatıyla göreve başlıyorum. Yıllarca süren uzaklık, aramıza giren kıtalar, hasret... Hepsi nihayet bitti Mert!" Dedi heyecandan kalbi pırpır ederken. Bedenime yasladığı bedeninin titremesinden anlamıştım bunu.
Sözleri, göğüs kafesimi paslı bir mengeneyle sıkıştırıyordu. Yıllarca görevleri, tehlikeli saha operasyonlarını, sınır ötesi çatışmaları bahane ederek bu kadını kendimden kasten uzak tutmuştum. Evliliği, nişanı sürekli ertelemiş, görüşmelerimizi senede sadece birkaç günle sınırlandırmıştım. Zira yan yana geldiğimiz her an, içimdeki korkunç vicdan azabı beni boğuyordu. Ama anlaşılan o ki zaman tükenmişti. Yalanların vadesi dolmuş, geçmiş kapıma dayanmıştı.
"Bitti güzelim..." diye mırıldandım sadece, hissiz bir robot gibi. "İstanbul'a hoş geldin."
"Hoş buldum sevgilim!" diyerek başını göğsümden kaldırdı. Yaslanmış bedenini benden ayırıp ayak parmak uçlarında hafifçe yükselerek uzanıp, yanağıma tüy kadar hafif bir öpücük kondurdu.
"Hadi, kahvaltıyı hazırladım. Masaya geçelim. Beraber güzel bir pazar kahvaltısı yapalım."
Dilvin neşeyle mutfağa dönerken, ben olduğum yere çivilenmiş bir halde arkasından bakakaldım.
Beraber güzel bir pazar sabahı...
Oysa saatler evvel, Hilal elinde taze simitlerle, gözlerinde yıllar sonra ilk kez yeşermiş hakiki bir affediş parıltısıyla kapıma kadar gelmişti. Bütün zırhlarını, bütün sarsılmaz duvarlarını indirmiş; bana yeniden, sıfırdan başlamak adına eşsiz bir şans sunmuştu. Ben ise, hayatımın en büyük mucizesini, umut dolu parıltıyı bu dairenin kapısında bir kez daha kanlı bir mezara gömmüştüm.
Dilvin'e cevap vermeden adımlarımı banyoya yönlendirdim. Kapıyı arkamdan kapatıp kilitledim. Lavabonun karşısına geçip aynadaki yansımama baktım.
Sancak Timi'nin yenilmez, korkusuz ajanı Komiser Gölge...
Karşımda sadece omuzları çökmüş, gözlerinin altı morarmış, ruhu lime lime edilmiş korkak bir zavallı dikiliyordu.
Musluğu açtım. Buz gibi suyu avuçlarıma doldurup yüzüme şiddetle çarptım. Sular çenemden, boynumdan aşağı süzülerek siyah tişörtümü ıslatıyordu.
"Ne yaptın lan sen?" diye fısıldadım aynadaki aksime doğru. Dişlerimi sıktım. Çenemdeki kaslar şiddetle seğiriyordu. "Kendi ellerinle... Her şeyi bizzat kendi ellerinle mahvettin. Ahmak herif!"
İki kadının hayatını, kendi gençliğimi, dün gece Karan'ın evinde hissettiğim sarsıcı huzuru...
Hepsini yıkmıştım.
Hilal'in odasında bir karar vermiştim. Karşısına dikilip, Dilvin ile evleneceğim demiştim. Bu sözü, hastalıklı gururumdan, geçmişin geri alınamaz yükünden, içerideki masum kadına duyduğum tarifsiz vicdan azabından dolayı sarf etmiştim.
Seçimimi karanlıktan yana kullanmıştım.
Aynadaki adama son bir kez, saf bir iğrentiyle baktım. Ellerimi lavabonun kenarlarına bastırarak başımı öne eğdim.
Bundan sonra sadece etten bir kalkan, duygusuz bir silahtan ibarettim.
Biliyordum artık. Hilal'i tamamen, sonsuza dek kaybetmiştim.
Üstelik bu kez onu suçlayacak bir video, herhangi bir kaset, kurgulanmış bir kumpas da yoktu.
Bu kez katil, mazeretsiz, apaçık bir şekilde bizzat bendim.
Ona hala kızgındım. Hala kırgındım. Hala saf bir öfke vardı içimde.
Ama hiçbir zaman tam olarak kıyamamış kalbimden söküp atamamıştım onu.
Bu operasyon bizi yıllar sonra yeniden buluşturmasa belki ben yine de arar onu bulur burnunun dibine girerdim.
Dayanamazdım onsuzluğa.
Yıllardır onsuzluğa dayanmanın savaşını vermiştim kendimle. Bir sürü iyi makamdan teklif almış, hepsini kendi ellerimle itmiş, hiçbirini istememiş, direkt ölmek için şehadet uğruna hep sınır görevlerine gitmek istemiştim.
Göndermediklerinde bilerek sürdürmüştüm kendimi. Şimdiye çoktan başkomiser olurdum herhangi bir şubede. Organize, narkotik, asayiş, çocuk şube...
Kesindi.
Ama ben özel harekatı seçmiştim. Bir an önce ecelle burun buruna gelmek kalbimde yalnızca Hilal varken ölüp gitmek istemiştim bu dünyadan.
Hayatımda başka kimseye yer vermek istememiştim.
Van-İran, Hatay-Suriye, Şam Özerklik Harekatı, Afganistan, Pakistan, Filistin, Irak...
Ne kadar zor cephe varsa hepsine gitmiştim.
Esir de düştüm, işkence de çektim.
Ama ölmedim. Ölemedim...
Yaşayacağım varmış.
Hilal'i birkez daha görmek yüzleşmek varmış kaderimde.
Bilemedim.
Ona hala öfkeliyim. Hala yediremiyorum yaptıklarını.
Birinciliğimi çalmak mı?
O işin kılıfı...
Uydurduğum bir hikaye.
Elbette ki çalmadı. Elbette ki hırsız değil.
O konuda masum. Kendi hakkıydı, aldı.
Dediği gibi. Ben şahittim.
Alçak bir oyun oynadım ona. Sahte kasetler, görüntüler hazırlattım.
Çünkü asıl rezilliğinin filmi çok daha acıklıydı.
Öyle bir suçtu ki işlediği... Eğer kendi hazırlattığım sahte kaset yerine benim izlediğimi yansıtsaydım perdeye işte o zaman çok sevdiği mesleğine daha hiç kavuşamadan birkez bile yapamaz hale gelirdi.
O kadarını da yapamadım.
Bensizlik ona yeterdi.
Bana çıkar için yaklaşmıştı, acı bir şekilde anladım. Ama beni sevmediğine inanmadım. O da beni sevdi. Kapıldı bana.
Görev için sızdı yanıma ama aşık oldu bana...
Bana duyduğu sevgiye kıyamadım.
Yakmadım onu. Başka bir ateşe attım.
Hırsızlık yeterdi ona...
Asıl yaptığı hep bana kalsın istedim.
Karan hariç kimseye söylemedim.
Ona da yemin verdirdim. Kimseye söylettirmedim.
Ben bu cehennemi üç kişilik harladım.
Ama alevlerin arasına bu hikayenin en masumu olan Dilvin'i de sürüklediğimi hesap edemedim.
...
Aynadaki yansımama son bir kez, saf bir iğrentiyle baktım. Ellerimi lavabonun kenarından çekip doğrulduğumda, yüzümdeki bütün o yıkılmış ve çaresiz ifadeyi usta bir heykeltıraş gibi kazıyıp sildim.
Sancak Timi'nin Gölge'si, duygularından arınmış, etten bir kalkandan ibaret olan o hissiz adamı yeniden sahneye çağırdım.
Banyodan çıkıp hole adımladım. Mutfaktan gelen neşeli tıkırtılar, Dilvin'in hazırlamaya çabaladığı kahvaltı masasının sesleri kulaklarıma doluyordu.
Mutfak kapısının pervazında duraksadım. Elindeki tabakları tezgaha dizerken kendi kendine hafif bir melodi mırıldanıyordu.
"Zahmet etme hiç canım." dedim, sesimi pürüzsüz, düz bir çizgiye ayarlayarak.
Dilvin başını hızla bana doğru çevirdi. Gözlerindeki o masum tebessüm yeniden yeşerdi.
"Nasıl yani hayatım? Hazırladım işte bitti bile. Hadi gelsene ne dikiliyorsun orada?"
"Yok hiç gelmeyeyim." Dedim.
Bozuldu dediğime.
"Niye? Sevmez misin bunları? Evde bulduklarımdı oysa... Evine yeterli alışveriş yapmaman benim mi suçum oldu bakayım?" Dedi sevecen bir sesle. Ellerini beline koyup yanıma geldi.
"Yok öyle demek istemedim. Hazırlamışsın eyvallah da biz bugün bunları yemeyelim. Hadi sen üzerine şık bir şeyler giy de gel, öyle konuşalım." diyerek devam ettim, bakışlarımı sol elindeki yüzükten inatla kaçırarak.
"Üstümdekilerimi mi beğenmedin? Rahat olmak istemiştim. Beğenmediysen hemen değiştireyim." Dedi saçlarını öbür tarafa tek hamlede atıp yanımdan adımlamak istercesine adım atarak.
Kolundan kavradım.
"Ya hayır ben öyle mi dedim. Yani evet öyle dedim de onu demek istemedim. Dilvin..."
Seslenmemle kırgın ve sitemlar bakışlarını yüzüme çevirdi. Ne? Dercesine salladı başını. Kaşları havalanmıştı.
"Kahvaltıyı bugün evde yapmayalım başta bir yere davetliyiz dışarı çıkacağız ev kıyafetlerinle gelme diye öyle söyledim... Yoksa nerede görülmüş bugüne kadar benim senin kıyafetlerine karıştığım güzelim..." deyip önüne düşen saçının bir tutamını kulağının arkasına sıkıştırdım. Yüzü yavaş yavaş yumuşamaya başlamıştı. "Hadi hazırlanalım. Bende üstüme daha iyi bir şeyler giyeyim. Gidelim. Seni çok değer verdiğim biriyle tanıştıracağım."
Şaşkınlıkla gözlerini kırpıştırdı. Elime sarıldı hemen.
"Biriyle mi? Kiminle?"
Heyecanı beni ufakta olsa gülümsetti. "Karan." diyerek yanıtladım. "Akademiden devrem. Benim en yakın dostum, kardeşim dediğim adam. Hani hep bahsetmiştim ya? Bir türlü denk gelememiştiniz."
Gözleri büyüdü. Parladı büyük bir ışık yansımışçasına.
"Evet, evet hatırladım! Ya hayatım... söylesene öyle olduğunu en başından. Ben de nelere yordum. Saçmaladım azıcık birazcık." Dedi gözlerim önünde işaret parmağını ve baş parmağını kaldırıp azıcık işareti yaparak.
Gülüşüm büyüdü. Parmaklarını havada yakaladım.
"Azıcık mı?" Dedim sesimi ona benzetmeye çalışarak. Parmaklarını tuttuğum elimi salarak burnunun ucuna hafifçe dokundum.
Karşımda küçük bir çocuk gibi kıkırdamaya başladığında sarıldı bana. Sırnaştı resmen adeta yavru bir kedi gibi.
"Dalga geçme benimle. Sesimi de taklit etme birdaha. Hiç yakışmıyor sana." Dedi hala sarılmaya devam ederken. Sonra kaldırdı başını göğsümden. Ayrıldı benden. Gözlerini kısıp baktı bana omuzlarını dikleştirdi. "Ben senin bu heybet akan delikanlı hallerini seviyorum!" Dedim çenesini dikleştirerek.
Saçını okşadım cevap niyetine. Gülerek eğdim başımı elimi saçlarından çekerken.
"Karan önceden kaldığımız Alemdağ'daki yerleşkeye düzenlenen düşman saldırısı sonucu yıkılan karargahta enkaz altında kalmıştı. Ağır yaralandı. O olayları anlatmıştım hani sana. Bölge değiştirdiğimizi falan..."
Anlatırken yüzüm ciddileşmişti. Benim bu tavrım ona da yansıdı.
"Evet hatırlıyorum. Tekrar geçmiş olsun hepinize. Sen iyisin değil mi? Yaralıydın o esnada hatırlıyorum. Enkaz kurtarma ekibine desteğe gitmiştin ama. Başka bir hasar aldın mı?"
O anlar geldi aklıma. Hilal'i, Karan'ı kurtarmak için çıplak ellerle molozları kaldırmışım, ekiplerin açtığı çukura inip Hilal'i çekip çıkarışım, onları ararkenki haykırışım, Toprak'ın yönlendirmesiyle Hilal'in işaret sesini duyduğum anki halim geçti bir bir gözümün önünden. Yutkundum.
"Yok yok bir yara almadım. Bir şey olmadı. Enkazdakileri de sağ salim kurtarıp getirdik zaten yeni yerleşkeye. Anlatmıştım. İşte neyse Karam da yeni çıktı hastaneden, bir iki gün oldu. Operasyonlar derken ilgilenemedim çocukla. Ziyareti boynumun borcudur. Seni de götüreyim istedim yanımda. Hem artık tanışmış da olursunuz sonunda. Beraber kahvaltı ederken sohbet ederiz."
Yüzü anında aydınlandı birkez daha. Gözlerinin içi gülüyordu.
"Çok sevinirim! Yıllardır adını duyuyorum, senin için ne kadar kıymetli bir dost olduğunu dinleyip duruyorum. Tabii ki tanışalım, kaynaşalım. Boşver benim hazırladığım kahvaltıyı da gelince toplarım. Bu teklif daha cazip ve harika bir fırsat."
"Hadi bakalım!" Deyip omzunu sıvazladığımda sevinçle kaldığı misafir odasına koştu hızla.
Bende kendi odama geçip üzerimi değiştirdim. Yeşil örme bir kazak kot rengi bir pantolon giyip saçlarımı elimle tarar gibi yapıp düzelterek parfüm sıkıp çıktım.
Benim odadan çıkmamla misafir odasının da kapısı açıldı. İçeriden tam tekmil hazırlanmış bir şekilde çıktı Dilvin. Şaşırmıştım. Ne kadar da kısa sürmüştü hazırlanması. Benimle aynı sürede hazırdı.
Üzerinde sade ve zarif modelde, pudra rengi bir triko elbise vardı. Saçlarını serbest bırakmıştı. Yüzünde makyaj yok denecek kadar azdı.
Beraber lojmandan çıkıp yan binaya doğru yürürken, göğüs kafesimde devasa bir mengene mevcuttu.
Bu hamlem kelimenin tam anlamıyla bir cinayetti.
Kendi umutlarıma, Hilal'in gözlerindeki o son şefkat kırıntısına sıkılmış kesin, acımasız bir kurşundu. Gerçeklik duvarını, geri dönüşü olmayan o kanlı sınırı Karan'ın evinde bizzat kendi ellerimle çizecektim.
Karan'ın kapısına geldik. Sağ elimi kaldırıp zile bastım. Saniyeler sonra çelik kapı yavaşça aralandı. Karan'ın yüzünde, pazar sabahına yaraşır şekilde sıcak ve dostane bir tebessüm vardı.
Şüphesiz karşısında yanımda daha önce ismini duysa da hiç görmediği Dilvin'i değil de Hilal'i görmeyi, düne dair yaralarımızı tamamen sarmayı bekliyordu.
Bakışları benim üzerimden kayıp hemen yanımda duran Dilvin'e çarptı. Ve o anda yüzündeki tebessüm, saniyeler içinde kaskatı kesildi. Gözleri şaşkınlık, dehşet ve ardından da saf bir nefretle irileşti. Kızım sarı saçlarını, yabancı yüzünü, hemen ardından sol elinde ışıldayan su damlası pırlantayı saniyesinde taradı.
Karan, yedi yıl evvelki mezuniyet balosu gecesi sonrası, iskelede yaşanan o felakette yoktu; annesinin rahatsızlığı sebebiyle erkenden aramızdan ayrılmıştı. Çok sonradan haberim oldu. Oyunun sonrası dağılan Hilal'i o toplar sanmıştım. Meğerse aramızda yokmuş. Hilal o geceyi onu bıraktığım o çamur birikintisinin başında tek başına geçirmiş. Mekanı toplamaya gelen garsonlar zor toplamış kaldırmış onu oradan. Ertesi günü hesabı ödemeye gittiğimde anlatmışlardı.
Karan ise o gece orada olmasa da yaşananları, o yüzüğü, Dilvin'i, yaptıklarımı Hilal'in krizlerinden, gözyaşlarıyla anlattığı kabuslardan kelimesi kelimesine öğrenmiş hatta yıllar içinde ezberlemişti. Ara ara gelip bana vicdan azabı çektirmek adına anlatıyordu. Benim yapma nedenimi bilem tek kişiydi. Ama bana kızgınlığını örtbas edemiyordu bildikleri.
Gözleri Dilvin'den kopup bana değdiğinde Karan'ın çenesi şiddetle seğirdi. Gözlerindeki alevleri gördüm. Kesinlikle beni boğmak istiyordu. Öyle bakıyordu çünkü. Beni şuracıkta boğma isteğini bastırmak adına sertçe yutkundu.
Dilvin, karşısındaki adamın gerginliğini zerre kadar fark etmeden, melek gibi bir gülümsemeyle elini uzattı. "Merhaba, siz Karan Bey olmalısınız. Değil mi? Dilvin ben. Mert'in uzatmalı nişanlısıyım." Dedi daha da sesli gülerek. Şaka yaptığını sanıyordu.
Karan, dişlerini sıktı. Gözleri bir saniyeliğine tekrar bana kaydı; bakışlarında tarifsiz bir iğrenti, devasa bir hayal kırıklığı barındırıyordu. Yeniden ona döndü. İçindeki öfkeyi, Hilal'in kanayan yarasını ustaca bir kenara itti. Karşısındaki kızın hiçbir şeyden habersiz, yalanların ortasına düşmüş masum bir kurban olduğunu gayet iyi biliyordu. Çünkü o öfkesini asla masumlara yöneltmezdi.
"Evet, Karan ben. Tanıştığıma memnun oldum. Hoş geldiniz. İçeri buyurmaz mısınız?" diyerek Dilvin'in uzattığı eli nazikçe sıktı. Sesine profesyonel ve son derece kibar bir ton yerleştirmeyi başarmıştı. "Sizi burada karşımda kanlı canlı görmek bana da büyük sürpriz oldu. Yurtdışındasınız diye biliyordum. Her neyse konuşuruz bunları. Lütfen buyurun, içeri geçelim."
İçeri geçtik. Dilvin, L koltuğa zarifçe yerleşti. Etrafı meraklı, tatlı bakışlarla inceliyordu. Karan, bana dönerek başıyla mutfağı işaret etti. Gözlerindeki karanlık vaatleri sadece ben okuyabiliyordum.
"Mert, kahvaltılıkları masaya taşımamda yardım eder misin kardeşim?"
'Kardeşim' kelimesinin altındaki zehirli, kopuk tınıyı bütün zerrelerimde hissettim.
"Tabii kardeşim." diyerek peşine takıldım. Yerinden kalkmaya yeltnen Dilvin'e otur işareti yaptım. "Sen hiç rahatsız olma hayatım. Hallederiz."
Yönlendirmemle başını usulca sallayıp geri yerine oturdu.
Mutfağa adım attığımız saniye Karan kapıyı usulca, dışarıya zerre ses gitmeyecek şekilde kapattı.
Kapı kapandığı an, bütün o kibar ev sahibi maskesi paramparça oldu. Sağ eliyle yakama şiddetle yapıştı, beni sırtımdan mutfak tezgahına doğru acımasızca itti.
"Sen ne halt yediğini sanıyorsun ulan!" diye fısıltıyla bağırdı, sesi dışarıya gitmesin diye ekstra dikkat ediyordu. Gözlerinden ateş fışkırıyordu sanki. "Bu kadının burada ne işi var oğlum? Hilal de buradayken üstelik. Bu nasıl bir vicdansızlık lan? Senin kalbin tamamen taşa mı döndü Mert?"
Yakamı sıkan ellerine dokunmadım. Karşılık vermedim. Bütün darbeleri, bütün hakaretleri sonuna kadar hak ediyordum.
"Lan bende diyorum bunlar nerede kaldı. Sabah Hilal mesaj atmıştı. Sana misafir gelecek hazırlan diye. Sanmıyorum ki Dilvin'i kastediyordu!" diyerek beni bir kez daha tezgaha çarptı Karan. Sesindeki acı, benim cehennem ateşimi körüklüyordu. "Dün gece görmedin mi lan sen de kızın gözlerindeki umudu, o çocuksu neşeyi! Ha? Ben bizzat kendi gözlerimle gördüm! Yıllar sonra ilk defa gülümsüyordu! O geceden sonra, Balıkesir'den dönüp onu hep gittiğiniz kumsalda geceden kalmış bir şekilde donar halde bulduğumdan beri ilk defa gerçekten gözlerinin içi mutluluktan parlıyordu! Nasıl kıydın lan birkez daha ona? Nasıl? Bitmek bilmedi yıllardır şu lanet öfken de nefretin de... Yorulmadın mı Mert? Yara almaktan da yara deşmekten de bıkmadın mı oğlum? Ben usandım lan! Ben usandım... Sen niye vazgeçmiyorsun hala oğlum. Niye?!"
Perişan hali kalbimi paramparça ediyordu. Sözleri sarfederken kıpkırmızı kalmış alnındaki boynundaki damarlar sinirden kabarmıştı. Üzüntüden sesi titremişti bir noktadan sonra.
"Biliyorum." dedim, sesim ruhsuz, ölü bir adamın fısıltısı gibiydi. "Hepsini biliyorum. Anlıyorum da seni."
"Biliyorsun?" diyerek kaşlarını çattı Karan. "Lan biliyorsan, anlıyorsan neden o kızı getiriyorsun buraya? Kıza eziyet etmek mi niyetin? Şov mu yapıyorsun lan sen bana?"
"Gerçeklerle yüzleşmesi gerekiyordu." diyerek gözlerimi kaçırdım. Karan'ın yüzüne bakacak yüzüm yoktu. "Umutlanmaması, bana dair zerre kadar bir beklentiye girmemesi lazımdı. Geçmişi geride bıraktım. Dilvin benim nişanlım. Masum. Yıllardır beni bekliyor. Kararımı verdim Karan. Hilal ile aramızdaki her şey yıllar önce bitti bizim. Birdaha geri kurtarılmamak üzere. Sınırları çizmek, içeride oturan bu masum kıza karşı sorumluluğumu yerine getirmek zorundayım."
Karan, duydukları karşısında yakamı tiksintiyle bıraktı. Geriye doğru bir adım attı. Bana sanki bir yabancıya, iğrenç bir yaratığa bakıyormuşçasına bakıyordu.
"Senin sorumluluğun falan yok Mert!" dedi Karan, başını iki yana sallayarak. Sesindeki hayal kırıklığı, aldığım bütün o fiziksel darbelerden çok daha ağır, çok daha parçalayıcıydı. "Sen sadece bir korkaksın. Karar veremeyen, gerçeklerle yüzleşmekten ödü kopan, etrafındaki herkesi kendi yalan dünyasında boğan zavallı bir korkak."
Sözleri, mutfağın soğuk fayanslarına çarpıp yüzüme tokat gibi indi.
"Dışarıdaki o masum dediğin kıza da yazık lan, Hilal'e de yazık oğlum. Bana da yazık. Hepimize yazık lan! Hepimize. Sana bile!" diyerek devam etti Karan, arkasını dönüp buzdolabına yönelirken. Sesinde sonsuz bir yorgunluk mevcuttu. "Seni o gün yaptıklarımı duyduğum gün olduğu gibi bugün de tanıyamıyorum birkez daha. Aynı inanamazlığı yedi yol sonra birdaha tekrar yaşattın resmen bana." Deyip burnunu çekti. Gözlerinden akan yaşları sildi elleriyle.
Elimi omzuna koymak istedim. "Karan, kardeşim..."
Şiddetle itti. "Dokunma bana!" Diye yükseltti sesini Dilvin duymayacak kadar. Nefret eder bakışlarla baktı bana kırmızı gözleriyle. "Kusura bakma ama şu durumda acıyamıyorum sana. Çünkü sen kendi cehennemini kendi ellerinle inşa ettin. İçinde yanarken kimsenin elinden tutmasını bekleme."
Söylediklerinden sonra arkasını döndü bana. Mutfak masasına doğru yöneldi.
O kahvaltılıkları tepsiye dizerken, ben de mutfak tezgahına yaslanmış, ruhumdaki son ışığın da sönüşünü izliyordum.
Haklıydı.
Kelimenin tam anlamıyla haklıydı.
Ben, yıkımdan başka bir şey getirmeyen, sevdiklerini kendi yalanlarında boğan bir korkaktım.
Çizdiğim sınırlar korumak gayesi taşımıyordu; sadece kaçışımdı. Karan'ın mutfağında, hayatımdaki en kıymetli dostu da ebediyen kaybettiğimi gayet net anlamıştım.
...
Üç bir yanına oturduğumuz yuvarlak kahvaltı masası, gerilim dolu ve ağır bir sessizliğe sahne oluyordu.
Karan elinde benim öğrencilik zamanlarımda ona hediye ermiş olduğum çaydanlıkla bardakları doldururken yüzüne sahte ve misafirperver bir maske takmıştı.
Dilvin, tabağındaki peyniri bölerken dudaklarında neşeli ve taptaze bir tebessüm taşıyordu.
Bana gelecek olursak...
Çatalıma aldığım lokmaları zar zor yutuyor, boğazımdaki düğümü bir türlü çözemiyordum. Zihnim, sabah Hilal'in odasında yaşadığımız yıkımla ve az evvel Karan'la yaptığımız yüzleşmede edilen sözlerle meşguldü.
"Mert, sevgilim!" dedi Dilvin, elindeki çatalı porselen tabağın kenarına usulca bırakarak. "Siz dayımın yönettiği timdesiniz, değil mi?"
Sorusu, masanın ortasına adeta bir el bombası gibi düştü.
Boğazıma kaçan zeytin lokması, saniyeler içinde beni şiddetli bir öksürük krizine soktu. Yüzüm kıpkırmızı kesilmiş olmalıydı. Nefes borum tıkanmışçasına kasılıyordu.
Karan'ın elindeki cam çay bardağı masanın üzerine devrildi, sıcak sıvı ahşap zemine, halının üzerine yayıldı.
İkimizde, dehşetle irileşmiş gözlerle ona baktık.
"Dayın mı?" diye sordu Karan, sesindeki sarsıcı şaşkınlığı gizlemeye zerre kadar çabalamadan. "Senin dayın kim ki?"
Dilvin, bizim bu aşırı panik dolu tepkimiz karşısında hafifçe kıkırdadı. Bardağından bir yudum çay alıp omuz silkti.
"İsmi Turgut." diyerek gülümsedi. "Turgut Müdür. Sizin Sancak Timi'nin başındaki olmalı."
O an resmen dünyam kelimenin tam anlamıyla ikinci kez başıma yıkıldı. Kulaklarımdaki uğultu, odadaki bütün sesleri sağır edici bir şekilde bastırdı.
Nasıl olabilirdi?
Bu nasıl talihsiz bir kadar oyuncuydu.
Yıllardır nişanlı olduğum kızın amcası operasyon şube müdürüm olamazdı!
"Hiç öyle nasıl olabilir diye düşünüp de yorma kendini hayatım. Benim hatam. Dayımın da teşkilattan olduğunu hiç söylemedim sana. Kusura bakma." diye açıklamaya devam etti Dilvin, dudaklarını peçeteyle silerek.
Masanın kenarını sımsıkı kavradım. Parmak boğumlarım bembeyaz kesilmişti. Göğüs kafesime batan hayali dikenli teller, ciğerlerimi parçalıyordu resmen. İntikam uğruna başlattığım bu oyun, git gide boynuma dolanan yağlı bir urgana dönüşüyordu.
Karan da, masanın altından yumruklarını sıkıyordu. Gördüm. Bakışlarını usulca bana çevirdi. Gözlerindeki o tarifsiz şoku net bir şekilde görebiliyordum.
"Ee hadi öyleyse!" diyerek neşeyle ellerini çırptı Dilvin, sandalyesinden hafifçe doğrularak. "Hazır buraya kadar gelmişken dayımın yanına gidelim. Makamında ziyaret edeyim onu. Seni nişanlım olarak tanıtayım. Hep merak ederdi zaten seni. Aynı meslekten olduğunuzu bilse de kim olduğunu söylememiştim. Zaten bu operasyondan önce hep farklı birimlerde çalışıyordunuz. Eh sizin ekine de yeni atanmış. Fırsatım olmadı. Gidelim de birlikte elini öpelim. İstanbul'a temelli döndüğümü o da bilsin."
Dudaklarım aralandı, itiraz etmek, zaman kazanmak için bir kelime aradım.
Bulamadım.
Kader ağları, kendi ellerimle kazdığım kuyuya doğru acımasızca çekiyordu sanki beni.
...
Dilvin'in ısrarlarıyla apar topar Karan'ın evinden ayrıldık.
Turgut Müdür'ün makam odasının kapısı aralandığında, içerideki ağır atmosfer Dilvin'in neşeli sesiyle tamamen dağıldı.
"Dayım!"
Turgut Müdür, yeğenini karşısında gördüğü an şaşkınlıkla ayağa kalktı. Yüzünde, teşkilatın o soğuk duvarlarında nadir görülen, büyük ve şefkatli bir sevinç belirdi. Masasının etrafından dolanıp bize doğru doğru adımladı.
"Dilvin, yeğenim!" diyerek kollarını iki yana açtı. "Güzel kızım benim, senin ne işin var burada? Amerika'dan ne zaman döndün? Hiç haberimiz yok?"
Dilvin müdürün elini saygıyla öptü, boynuna sarıldı sıkı sıkı.
"Dün gece indim dayıcığım. Sana da sürpriz yapmak istedim. Hatta herkese yapmak istedim. Kimseye haber vermedim."
Turgut Müdür'ün bakışları, yeğeninin hemen arkasında, kapının eşiğinde dikilen bana kaydı. Ellerimi arkamda kavuşturmuş, mermer kadar soğuk bir ifadeyle yeri izliyordum.
"Yağız?" dedi müdür, kaşlarını şüpheyle çatarak. Bakışları ikimiz arasında gidip geldi. "Siz... Yeğenimle tanışıyor musunuz?"
Dilvin kıkırdadı. Sol elini havaya kaldırıp su damlası pırlantayı gururla gösterdi.
"Ne tanışması yaşlı kurt! Biz Mert ile yedi yıldır nişanlıyız, nişanlı!" diyerek adeta bombayı patlattı. "Amerika'daki işimi tamamen bıraktım. İstanbul'a, sevdiğim adamın yanına temelli döndüm. Artık hep buradayım. Kısa zamanda evleneceğiz inşallah..."
Tahminim doğru çıkmıştı. Dilvin işten çıkarılmamış kendi çıkmıştı. Oysa bana bunu böyle söylememişti. En kısa zamanda hesabını soracaktım.
O an Turgut Müdür'ün dudaklarında kocaman ve iftihar dolu bir gülümseme yeşerdi. Adımlarını bana doğru yöneltip omzumu gururla sıktı.
"Demek benim yıllardır yüzünü göremediğim, ismini sır gibi sakladığın gizemli damadım, Sancak Timi'nin Gölge'siymiş!" diyerek büyük bir kahkaha attı. "Dünyanın ne kadar küçük bir yer olduğuna şaşmamak elde değil. Meğer kızımızı teşkilatın en gözü kara komiserine vermişiz de haberimiz yokmuş." Derken omzumu daha da sıktı. "Tekrar hoş geldin kızım, çok mutlu ettin beni bu haberlerinle."
Zoraki bir tebessümle başımı eğdim. Boğazımdaki düğüm beni boğmak üzereydi.
Turgut Müdür, keyifle deri koltuğuna geri döndü. Parmaklarını masanın üzerinde birleştirdi. Gözlerindeki keskin ve hesapçı istihbaratçı parıltısı yeniden devredeydi.
"Madem temelli döndün, dışarıdaki sivil hastanelerde sürünmene zerre kadar lüzum yok güzel kızım." diyerek doğrudan konuya girdi. "Yerleşkemizde bulunan tam teşekküllü ve son teknoloji ile donatılmış hastanemiz ne güne duruyor? Özel harekat şubemize bağlı personel ve ekiplerimizin ağır operasyonları oluyor. Tıbbi kadromuzu güçlü ve güvenilir insanlarla desteklememiz şart. Yarından tezi yok, askeri doktor sıfatıyla doğrudan karargahta göreve başlıyorsun."
Yanımda dikilen Dilvin'in gözleri adeta sevinçle parladı. Ellerini göğsünde birleştirdi.
"Gerçekten mi dayı? Sizinle aynı binada, Mert ile aynı yerleşkede çalışmak benim için dünyalara bedel olur! Bu harika bir teklif! Büyük bir şerefle kabul ediyorum."
"Anlaştık o vakit." dedi Turgut Müdür, masasındaki dahili telefona uzanarak. "Sana derhal diğer bloktan, güvenli bir lojman dairesi ayarlatıyorum. Dışarıda ev falan aramakla uğraşma, doğrudan yerleşkeye taşın. Eşyalarını yerleştir. En kısa zamanda göreve başlarsın."
Turgut Müdür, telefonu kapatıp bu sefer de bana döndü.
"Yaza kalmadan da şu düğünü yapalım Gölge! Yıllardır bekliyorsunuz zaten, biliyorum. Daha fazla uzatmanın manası yok aslanım. Kızım da burada artık. Teşkilat şanlı bir düğün görsün!"
Düğün lafıyla göğüs kafesime batan görünmez dikenli teller, adeta bütün kanımı çekiyordu.
İş teklifi, lojman dairesi, düğün tarihi...
Sadece beş dakika içinde, kendi ellerimle başlattığım yalan hikayesi devasa bir canavara dönüşmüş, hayatımın bütün kontrolünü ele geçirmişti sanki.
Dilvin artık sadece nişanlım değildi; aynı binada çalışacağım iş arkadaşım, Timimin doktoruydu.
Hilal her gün onu görecek, her gün o yüzükle aynı havayı solumak zorunda kalacaktı.
"Üstelik..." diye ekledi Turgut Müdür, ayağa kalkıp ceketinin düğmesini ilikleyerek. "Arkadaşlar da sahada. Geçen geceki başarılı operasyonun ardından, sabah idmanı için çalışmaktalar. Turan komiser de başlarında. Gel güzel kızım... Seni çalışma arkadaşlarınla ve müstakbel damadımın Timi ile bizzat tanıştırayım."
"Çok sevinirim dayıcığım!" Deyip kolumdan asıldı Dilvin neşeyle. Benim mahkeme duvarı gibi yüzüm onun heyecanına öyle zıttı ki...
Odadan çıkıp antrenman sahasına doğru yürürkenki tek temennim Hilal'in de orada olmamasıydı. Umarım ben yanından çıkıp gittikten sonra sıkıntısını atmak için timin yanına gitmemiştir dualarım eşliğinde attım adımlarımı.
...
(Hilal'in Anlatımıyla.)
Komodinin üzerinde duran telsizden yükselen cızırtılı ses; odanın içindeki boğucu sessizliği aniden parçaladı. Gürkan Başkomiser'in sesinin en otoriter tonu kulaklarımda yankılandı.
"Yankı! Merkez konuşuyor. Karargah binasındaki brifing salonuna gelmen gerekiyor. Acil toplantı yapılacak!"
Derin bir nefes alıp gözlerimi tavana diktim. Gözyaşlarımın izlerini silmek; ruhumdaki bu devasa yıkımı gizlemek zorundaydım. Parke zeminden güç alarak ayağa kalktım. Banyoya yönelip musluğu sonuna kadar açtım. Buz gibi su cildime çarptığı an; uyuşmuş zihnim biraz olsun berraklaştı. Avuçlarıma doldurduğum soğuk suyu yüzüme defalarca çarptım. Havluyla kurulanıp aynadaki yabancıya baktım. Kızarmış göz harelerim; sabah kapı eşiğinde yaşadığım sarsıcı travmanın en açık kanıtıydı.
Ama bundan sonra ağlamaya da diz çöküp geçmişin yasını tutmaya da ne vaktim ne de isteğim yoktu.
Gardırobumdan siyah taktik pantolonumu çıkardım. Üzerime siyah ve dar; fermuarlı üstü geçirdim. Odadan çıkıp portmantoya yöneldim. Postallarımın bağcıklarını sımsıkı düğümledim. Belime silah kılıfımı yerleştirdim.
Bu kıyafetler benim zırhımdı sanki.
Sancak Timi'nin Yankı'sı; kalbini bu dört duvarın ardında bırakıp görev insanına dönüşmek üzereydi.
Saçlarımı tepemde sımsıkı bir at kuyruğu yaptım. Aynadaki aksim; az evvel hıçkırıklara boğulan kadından fersah fersah uzaktı.
Evden çıktım. Apartmanın sessizliğine; son bir bakış attım. Lojman binasından dışarı genel bahçeye hızlı adımlarla geçip açık havaya adımımı attım. Yerleşkenin asfalt yolu ayaklarımın altında uzanırken; zihnim yalnızca gideceğim toplantının detaylarının ne olduğunu merak etmekle meşguldü.
Ana karargah binasının devasa cam kapılarına ulaştım. Güvenlik taramasından geçip asansöre yöneldim. Brifing salonunun bulunduğu kata çıktığımda; koridorun sonundaki hareketlilik dikkatimi çekti. Tim üyelerinin tamamı eğitim sahasından çağrılmış; salonun girişinde toplanmış görünüyordu.
Bir köşede Bora, Selin'e bir şeyler anlatmaya çalışıyordu. Fırat her zamanki beyefendi duruşuyla Ece ve İlker'in yanında dikiliyordu. Toprak, Volkan, Yiğit... Hepsi tam kadro şekilde bahsi geçen noktadaydı.
Adımlarımı kalabalığa doğru yönlendirdim. Çenemi dikleştirdim. Bakışlarımı karşıdan gelen Yağız'a sabitledim. Yanında Turgut Müdür vardı. Ama ondan da gariptir ki müdürün de yanında burada ne işi olduğunu anlamadığım, niye ve nasıl karargaha girdiğine anlam veremediğim şekilde, pudra rengi elbisesiyle bahar dalı gibi duran o doktor kız vardı ve sinir bozucu bir şekilde mutlu mutlu gülümsüyordu.
Nefesim boğazımda cam kırıkları gibi asılı kaldı. Yağız'ın yeşil hareleri beni bulduğu an; yüzündeki bütün renk saniyeler içinde çekildi. Suçluluk; korku; tarifsiz bir dehşet saniyesinde çehresine kazındı.
Yanlarına ulaştığımda Turgut Müdür; yüzünde gurur dolu bir tebessümle hepimizi süzdü.
"Toplanın çocuklar!" diyerek seslendi müdür. "Sizi karargahımızın en yeni üyesiyle tanıştırmak isterim. Dilvin. Kendisi benim biricik, kıymetli yeğeni. Artık aramızda olacak ve hastanemizde askeri doktor olarak görev yapacak."
Dilvin elini nazikçe havaya kaldırıp bizlere doğru salladı.
"Merhaba arkadaşlar. Öncelikle hepinize kolay gelsin." dedi, ince ve duru bir sesle. "Şimdiden her birinizle tanıştığıma çok memnun oldum."
Dünya başıma yıkılmadı; yerin yedi kat dibine çakıldım.
Karşımdaki kadın; sadece Mert'in nişanlısı değil; artık neredeyse her gün yüzünü göreceğim; yara aldığım ya da aramızdan yara almış olan birinin çıktığı her operasyon sonrası muhattap olacağım kişi haline gelmişti.
Dilvin birkaçımızla el sıkıştıktan sonra konuşmasına devam etti.
"Hepinizin ismini, kahramanlıklarını Mert'ten defalarca dinledim. Böylesine efsanevi bir timin ve sonrasında özel harekat şubenin sağlığından sorumlu olmak benim için büyük bir şeref."
Diğer tim üyeleri de, durumun vahametinden, aramızdaki bu kanlı geçmişten tamamen habersiz bir şekilde yeni doktoru selamlamaya başladılar.
Fırat, her zamanki beyefendi duruşunu zerre kadar bozmadan bir adım öne çıktı.
"Aramıza hoş geldiniz Dilvin Hanım." diyerek başını hafifçe eğdi. "Ben Komiser Fırat Tuna Kandemir. Timin sahadaki sıhhiye uzmanıyım. Yaralı tahliyesinde ve sıcak çatışma ortasındaki ilk müdahalelerde görev bendedir. İçerideki tıbbi koordinasyonu sizinle yürüteceğiz anlaşılan. Gözünüz arkada kalmasın. Sizinle çalışmak bizler için de bir şeref."
Dilvin'in gözlerinin içi güldü.
"Çok memnun oldum Fırat Komiser. Karargah hastanemiz her türlü cerrahi donanıma sahip duyduğum kadarıyla. Siz sahada kanamayı durdurun, gerisini acil serviste bana bırakın."
Bora, Ece'nin kulağına doğru eğilip fısıltıyla bir şeyler mırıldandı, ardından serseri tebessümüyle kadına el salladı.
"Bora ben de doktor hanımcım! Timin baş belası ama aynı zamanda en yakışıklı üyesiyim. Şimdiden söyleyeyim, benim acı eşiğim epeyce düşüktür. İğne yaparken elinizi hafif tutarsanız çok sevinirim!"
Selin, Bora'nın bu laubali tavrına gözlerini devirdi. Turgut Müdür kahkaha attı. Bütün bu neşeli tanışma faslı, benim göğüs kafesimdeki mengeneyi her saniye biraz daha sıkıştırıyordu.
Gözlerim usulca Yağız'a kaydı. Turgut Müdür'ün hemen sağında, adeta ruhu çekilmiş bir ceset gibi dikiliyordu. Yeşil hareleri, kalabalığın gürültüsünü zerre kadar umursamadan doğrudan benim üzerime kilitlenmişti. Bakışlarında çırpınan o çaresizliği ve paramparça olmuşluğu gayet net görebiliyordum.
Çenemi dikleştirdim ona bakarken. Gözlerimi gözlerinden büyük bir iğrentiyle kopardım. Dilvin'e doğru kısacık ve ruhsuz bir baş selamı verdim.
"Aramıza hoş geldiniz." dedim elimi ona doğru tanışmak için uzatırken. "Ben Sancak Timi ikinci komutanlarından Kıdemli Komiser Gökçe Hilal Aladağlı. Aynı zamanda timin keskin nişancısı ve alan savunma uzmanıyım. Yeni işinizi kutlarım. Şimdiden iyi mesailer dilerim, doktor hanım."
Dilvin, sesimdeki o duygusuz ve imalı tını karşısında bir an afalladı. Gülümsemesi saniyelik bir sekteye uğradı, hızla kendini toparladı. Beni tanımasını, tanımasa da içinde hatırlatacak bir kıpırtı uyanmasını istemiştim. Başarılı olup olmadığımı ilerleyen zamanlarda görecektik.
Havada duran elimi nazikçe tutup sıktı.
"Teşekkür ederim Komiserim. Umarım dediğiniz gibi olur."
Ellerimiz birbirine kenetliyken "Evet!" diyerek ellerini birbirine çarptı Gürkan Başkomiser. Otoriter sesi, aramızdaki tanışma faslını bıçak gibi kesti. "Tanışma faslı bittiğine göre işimize dönebiliriz. Dilvin hanım, revirdeki odanız hazır, yeni işiniz ve hastalar sizi bekliyor. Bizim de kriz masasında acil bir toplantımız mevcut. İki günlük istirahat süremiz doldu. Yarın gece büyük bir operasyonumuz var. Bütün tim, hemen brifing salonuna geçsin!"
Turgut Müdür ile Dilvin hastane kanadına doğru yönelirken, bizler Gürkan Başkomiser'in peşine takılıp brifing salonuna ilerledik.
Salondaki ekranlar çoktan açılmış, Orion Lojistik'in sunucularından kopyaladığımız karanlık veriler, kırmızı ağ haritaları halinde duvarlara yansıtılmıştı. Dikdörtgen masanın etrafındaki sandalyelerimize yerleştik.
Karan, hala raporlu olduğu için masada yoktu. Onun eksikliği, sol yanımda devasa bir boşluk yaratıyordu. Yağız, masanın tam karşı ucuna, doğrudan benim görüş açıma oturdu. Gözlerini benden bir saniye dahi ayırmıyordu.
Gürkan Başkomiser, masanın başına geçip elindeki lazer işaretleyiciyi önümüzdeki dev ekrana yansıttı.
"Plazadan sızdırdığınız verilerin şifrelemesi bilişim ekibimiz tarafından tamamen kırıldı arkadaşlar." diyerek söze başladı. "Vedat Karalar'ın finansal ağı sandığımızdan çok daha geniş bir coğrafyaya yayılıyor. Fakat asıl mühim olan detay, silah sevkiyatlarının tarihleri! Elimizdeki dökümlere göre, yarın gece yarısı saat tam üç sularında, Ambarlı Limanı'nın en ücra köşesindeki D-4 numaralı dokta devasa bir hareketlilik olacak. Avrupa'nın karanlık baronlarına gönderilecek olan içi yasa dışı mühimmat dolu üç büyük konteyner, sivil yük gemilerine yüklenecek."
Şahika Müdür, kollarını göğsünde kavuşturarak söze girdi.
"Vedat Karalar geçenki galada uyuşmuştu. Verilerin çalındığından zerre kadar şüpheleri yok. Limandaki güvenlik seviyesini standart prosedürde tutmuşlar. Yarın gece o limanı basacağız. Konteynerleri mühürleyip, sevkiyatı yöneten bütün yeraltı liderlerini suçüstü yakalayacağız."
Toprak, yerinde dikleşerek gözlerini ekrana doğru kıstı.
"Liman baskınları her daim kör noktalara gebedir Başkomiserim. D-4 numaralı dokun etrafı vinçlerle ve çelik yığınlarıyla çevrili. Keskin nişancı yerleşimi için uygun açılar kısıtlı olacaktır. Adamlar silahlı, herhangi bir çatışma anında siper alacakları onlarca çelik konteyner mevcut. Sızma ekibinin işi epeyce zorlu olacak."
Cevap gelmesini beklemeden söze girdim.
"Güney cephesindeki altmış metrelik kule vinci benim için yeterlidir komiserim." dedim. Dirseklerimi masaya dayayıp ellerimi çenemin altında birleştirdim. Gözlerim ekrandaki haritadaydı. "Görüş açısı dar ve rüzgar şiddeti yüksek olacak. Ancak D-4 dokunun bütün çıkışlarını o vincin tepesinden rahatlıkla kapatabilirim. Timin sahaya sızması adına, ana kapıdaki korumaları tek tek ve sessizce avlamak benim boynumun borcudur. Zerre kadar şüpheniz olmasın."
Sözlerim, odadaki profesyonel havayı daha da perçinledi.
Gürkan Başkomiser memnuniyetle başını salladı.
"Harika," dedi beni onaylayarak. "Gölge, sen ve Turan sızma ekibinin en önünde yer alacaksınız. Konteynerlerin kapıları açıldığı an, içeriye ilk giren siz olacaksınız. Fırat, Bora ve Volkan! Çevre güvenliği sizde aslanlarım. Limanın dış kapılarına barikat kurup, hiçbir farenin o delikten kaçmasına müsaade etmeyeceksiniz."
"Emredersiniz Başkomiserim!" diye gürledi tim tek bir ağızdan.
Toplantı, taktik detayların, telsiz frekanslarının ve teçhizat dağılımının milim milim planlanmasıyla saatlerce sürdü.
Zihnim kelimenin tam anlamıyla bir makine gibi çalışıyordu. Haritaları ezberliyor, rüzgar hızlarını hesaplıyor, mermi çaplarını değerlendiriyordum. Kalbimin sızısını, sabahki çamur deryasını ruhumun en ücra ve karanlık zindanlarına kilitlemiştim.
Karşı uçta oturan, gözleriyle bana sessizce yalvaran adama ise tek bir bakış dahi sunmadım.
Benim dünyamdaki Emirdağlı ölmüştü.
Sadece Sancak Timi'nin Gölge Komiseri mevcuttu.
"Arkadaşlar bugünlük bu kadar yeter. Toplantı bitmiştir!" diyerek ellerini masaya vurdu Gürkan Başkomiser. "Herkes teçhizat odasına geçip mühimmatını hazırlasın. Yarın gece limanda cehennemi düşmana yaşatacaksınız. Dağılabilirsiniz."
Sandalyemden hızla kalktım. Dosyamı koltuk altıma sıkıştırıp, kimseyle göz teması kurmadan brifing salonunun kapısına doğru yürüdüm. Omuzlarım dik, adımlarım sağlamdı. Koridora çıktığımda, zırhımın içinde paramparça olmuş, kanayan bir kadının yattığını kimse göremezdi.
İntikamın, adaletin soğuk kılıcı ellerimdeydi.
Liman operasyonu, içimdeki öfkeyi kusacağım asıl karanlık savaş alanı olacaktı.
Gökçe Komiserin susturucusu takılmış mermileri, yarın gece sadece düşmanları değil; geçmişin bütün hayaletlerini de sonsuza dek ortadan kaldırmaya ayarlanmıştı.
...
İnsanın ruhu bir kez tamamen hissizleştiğinde; dünyanın en korkunç savaş alanları dahi sıradan ve sessiz bir tiyatro sahnesinden farksız gelir.
İçimdeki Gökçe Komiser zırhını öylesine sıkı kuşanmıştım ki; kalbimin atışını ve kanayan yaralarımı zindanların en dibine bizzat kendi ellerimle kilitlemiştim.
Gece yarısını saatler geçerken; Ambarlı Limanı'nın dondurucu rüzgarı yüzüme keskin bir jilet gibi çarpıyordu.
D-4 numaralı dokun hemen güney cephesinde yükselen, altmış metrelik devasa çelik vincin en tepesindeki kontrol kabinindeydim. Siyah taktik üniformamın içinde, keskin nişancı tüfeğimin dürbününden aşağıdaki karanlık labirenti milim milim tarıyordum.
Bütün liman; üst üste dizilmiş çelik konteynerler, devasa kargo gemileri ve gölgelerin arasına gizlenmiş silahlı mafya korumalarıyla kelimenin tam anlamıyla bir cehennemi andırıyordu.
Tüfeğimin soğuk metaline yanağımı yaslayıp nefesimi tamamen yavaşlattım.
Kulaklığımdan yükselen pürüzsüz ve tanıdık ses; karanlığın içindeki tek sığınağım oldu.
"Kriz Masası'ndan Yankı'ya... Sancak Timi, sesimi alabiliyor musunuz?"
Bu ses Karan'ındı.
Dostum; kardeşim; hastane iznini yarıda kesip doğrudan ait olduğu yere, karargahın kalbine dönmüştü. Sesindeki o sarsılmaz güven; ruhumdaki çatlaklara ufak bir merhem gibi sürüldü.
"Sesiniz net amirim." diyerek fısıldadım yaka mikrofonuma. "Sahalara, asıl yerinize dönmeniz muazzam bir moral kaynağı. Durum bildirin."
"Radar, sistem güvenlik duvarlarını aşıyor. Limanın bütün kör kameraları elimizde arkadaşlar." diyerek devam etti Karan, İlker'in parmakları altından yükselen klavye sesleri eşliğinde. "Turgut Müdür ve Şahika Müdür hemen arkamda; operasyonun masa dinamiklerini yönetiyorlar. Sahadaki bütün gözünüz ve kulağınız yine ve yeniden bizzat benim."
Telsiz frekansında ufak bir cızırtı koptu. Gürkan Başkomiser'in sesi gecenin karanlığını bıçak gibi kesti. Başkomiser; sahaya bizzat inmiş, operasyonun genel komutasını devralmıştı.
"Sancak Timi; şimdi beni dinleyin!" diye kükredi Gürkan Başkomiser. "Avrupa'nın karanlık baronlarına gönderilecek üç büyük mühimmat konteyneri, şu an D-4 dokuna yanaşan sivil yük gemisine yüklenmek üzere. Alan tamamen silahlı yılanlarla kaynıyor. Hedefimiz; sevkiyatı durdurmak, bütün mafya liderlerini suçüstü yakalamak. Gölge! Yankı! Sahadaki ikinci komuta sizdedir. Ekiplerin yönlendirmesi, taktiksel kararlar tamamen ikinizin inisiyatifinde olacak. Göreyim sizi çocuklar!"
"Emredersiniz Başkomiserim!" dedi Yağız'ın sesi. Telsizden gelen tınısı boğuk, yorgun ve tarifsiz bir çaresizlikle yoğrulmuştu.
"Emredersiniz Başkomiserim!" diyerek onun sesine eş zamanlı bir karşılık verdim.
Gürkan Başkomiser, timin yerleşim planını hızla teyit etmeye başladı.
"Sızma ekibi; sizin durumunuz nedir?"
"Sis (Selin), Hançer (Yiğit) ve İz (Ece) olarak üçümüz de doğu cephesindeki konteyner yığınlarının arasına sızdık Başkomiserim!" diye fısıldadı Ece telsizden. "Korumaların devriye rotasını ezberledik. Kör noktada mevzilerimizi aldık. Sizden emir bekliyoruz."
"Bomba imha ve sıhhiye ne durumda?"
"Pusat hazır Başkomiserim!" dedi Bora, ciddiyetle. "Patlayıcı tarayıcılarım aktif. Hedef konteynerlerde C-4 tuzağı bulunma ihtimaline karşı tetikte bekliyorum. Cerrah hemen yanımda hazır bir şekilde siper almış durumda."
"Ağır silahlar?"
"Batı kapısındayız, Börü. Ağır makineli tüfeklerimiz namluya sürüldü." Dedi Toprak. "Kapıyı indirip içeri dalmak için işaretinizi bekliyoruz Başkomiserim." Diye ekledi Turan abi.
Gürkan Başkomiser memnuniyetle nefes verdi.
"Keskin nişancılar; alan taraması yapın!"
Tüfeğimin dürbünüyle limanın merkezini, yük gemisine uzanan geniş rampayı taradım.
"Börü, Yankı konuşuyor. Güney vinci kulesindeyim. Görüş açım temiz. Hedef olumlu. Alanda on iki ağır silahlı koruma ve üç mafya yöneticisi mevcut. Rüzgar poyrazdan; saniyede on beş kilometre hızla esiyor. Atış menzilim kusursuz."
Hemen ardından Volkan'ın sesi duyuldu. Karşı cephedeki silonun tepesine konuşlanmıştı.
"Gözcü (Volkan) hazır. Bende de hedef olumlu. Kuzey cephesindeki silonun çatısındayım. Rampa girişindeki kör noktaları kapatıyorum. Yankı ile birlikte çapraz ateşe geçmek üzere namlumu kilitledim."
Karan telsizden devreye girdi.
"Vedat Karalar'ın sağ kolu, sevkiyat belgeleriyle beraber gemiye doğru yürüyor. Saniyelerimiz tükeniyor. Başkomiserim; karar sizin."
Gürkan Başkomiser'in derin bir nefes alışı kulaklıklarımızı doldurdu.
"Operasyon başlamıştır! Nişancılar, atış serbest!"
Komutu aldığım saniye, zihnimdeki bütün ses ve fırtınaları susturdum. Parmağım usulca tetiğe yerleşti. Dürbünün içindeki kırmızı çarpı işaretini, gemi rampasının hemen başında elinde otomatik tüfekle dikilen korumanın göğsüne sabitledim. Rüzgarın yönünü, mesafenin milimetrik sapmasını hesapladım. Ve nefesimi tuttum. Tetiği yumuşakça ezdim.
Susturucu takılmış tüfeğimden çıkan boğuk ses, gecenin karanlığını yardı.
Mermi, karanlığı saniyeler içinde delip geçerek korumanın tam göğsüne saplandı. Adam, tek bir ses dahi çıkaramadan çelik rampanın üzerine yığıldı.
"Hedef bir indirildi." diyerek durum bildirimi yaptım.
Aynı saniye, Volkan'ın tüfeğinden çıkan mermi ise karşı cephedeki ikinci korumayı yere serdi.
"Hedef iki de etkisiz hale getirildi." dedi Volkan telsizden.
İki adamın aynı anda yere yığılması, limandaki diğer mafya üyelerinin dikkatini saniyeler içinde çekti. Gemi rampasındaki yöneticiler panikle bağırarak silahlarına sarıldılar. Alarm sirenleri çalmaya başladı.
"Fark edildik! Sızma ekibi, ileri!" diye kükredi Yağız telsizden. Sesi, limanın zemin katından, bizzat çatışmanın ortasından geliyordu.
Aşağıdaki karanlık labirent kelimenin tam anlamıyla bir savaş alanına dönüştü.
Ece, Selin ve Yiğit üçlüsü konteynırların arkasındaki mevzilerinden ışık hızıyla fırlayıp; şaşkınlık içindeki korumaları yakın dövüş teknikleriyle yere sermeye başladılar.
Yiğit'in attığı çevik tekmeler, Ece'nin silahının kabzasıyla indirdiği darbeler dürbünümün açısından kusursuz bir senkronizasyonla izleniyordu.
Korumalar siper alıp sızma ekibimize doğru ateş açmaya başladığında, parmağım tetiğin üzerinde adeta bir makine ritminde çalışmaya başladı.
Tüfeğimden çıkan her mermi, sızma ekibini hedef alan bir korumayı anında yere seriyordu.
"Batı kapısını kırın!" diye emir verdi Gürkan Başkomiser.
Büyük patlama sesi limanın duvarlarını sarsarak gökyüzüne yükseldi.
Toprak ile Turan Abi; ağır makineli tüfekleriyle ana giriş kapısını kelimenin tam anlamıyla paramparça ederek içeri daldılar. Namlularından çıkan alevler, geceyi gündüze çeviriyordu sanki.
İkilinin başlattığı ağır yaylım ateşi, mafya üyelerini konteynerlerin arkasına sinmeye mecbur bıraktı.
"Gölge! Konteynerlere doğru ilerleyin!" diye bağırdı Başkomiser.
Dürbünümü hızla sevkiyatın yapıldığı merkez noktasına çevirdim. Yağız; elinde silahı, üzerinde çelik yeleğiyle konteynerlerin arasından hedefe doğru süzülüyordu.
Arkasından yaklaşan, namlusunu Yağız'ın sırtına doğrultan korumayı gördüğüm an tetiğe asıldım. Korumayı başından vurmamla cansız bedeni yere yığıldı.
"Arkan temiz Gölge." diye mırıldandım telsizden.
"Anlaşıldı." diye fısıldadı Yağız. Sesindeki minnet, çaresizlik kulaklıklarımı doldurdu.
Cevap vermedim. İletişimi anında kestim.
"Kriz Masası! Hedef konteynerlerin kilitleri elektronik şifreli!" diye bağırdı Bora, çatışma alanının tam ortasına, mermilerin havada uçuştuğu bölgeye sızarak. Fırat, elindeki silahla Bora'ya kalkan oluyordu. "Konteynerin kapısında C-4 mevcut! Yanlış bir şifre girilirse limanın yarısı havaya uçar!"
"Sen şifre paneline odaklan koçum. Radar (İlker), sen de Pusat'ın gözlüğündeki kameradan sisteme sız hemen! Çöz o şifreyi aslanım!" diyerek yönlendirmeyi devraldı Karan.
Mermiler havada vızıldarken, Volkan ile namlularımızdan çıkan atışlar aşağıdaki ekibe bir nebze de olsa nefes alma şansı tanıyordu.
"Şifre kırıldı! Son on saniye!" diye bağırdı İlker telsizden.
Bora, parmaklarını şifre panelinde hızla gezdirdi. "Yeşil ışık yandı! Bomba deaktif!"
"Konteynerin kapısını açın!" diye emretti Yağız.
Ağır çelik kapılar büyük bir gıcırtıyla iki yana açıldığında; içerideki devasa silah ve mühimmat yığınları bütün çıplaklığıyla gözler önüne serildi. Devletin aradığı asıl deliller, Pusula Birliği'nin uluslararası ihanet ağı bizzat kendi inlerinde yakalanmıştı.
"Polis! Silahlarınızı yere atın!"
Gürkan Başkomiser'in gürlemesiyle beraber; etrafı tamamen sarılmış, kaçacak hiçbir deliği kalmamış mafya yöneticileri silahlarını çamurlu zemine bırakarak dizlerinin üzerine çöktüler.
Toprak, Turan, Ece, Selin ve Yiğit hızla adamların üzerine çöküp bileklerine kelepçeleri geçirdiler.
"Alan temizlendi! Bütün hedefler güvende!" diye rapor verdi Turan Abi, nefes nefese bir sesle.
Telsizden Turgut Müdür'ün zafer dolu sesi yankılandı.
"Harika iş çıkardınız Sancak Timi! Hepinizle gurur duyuyorum. Operasyon başarıyla tamamlanmıştır."
Silahımı yavaşça emniyete aldım. Dürbünün arkasından çekilip derin bir nefes verdim. Parmaklarım uyuşmuş, omuzlarım tüfeğin geri tepmesinden sızlamaya başlamıştı. Görev bitmiş, adrenalin damarlarımdan usulca çekilmeye yüz tutmuştu.
Kabinden çıkıp vincin demir merdivenlerinden aşağı doğru inmeye başladım. Limanın zeminine ulaştığımda; polis sirenleri ve beraberinde olay yerine intikal eden destek ekiplerinin çakar ışıkları ortalığı kırmızı, mavi bir cümbüşe çevirmişti.
Tim üyeleri, kelepçelenmiş mafya liderlerini zırhlı araçlara bindiriyor; başarılı operasyonun haklı gururunu birbirlerinin sırtını sıvazlayarak kutluyorlardı.
Silahımı omzuma asarak kalabalığa doğru yürüdüm. Gürkan Başkomiser, bir eli Volkan'ın omzunda bir şekilde ayakta dikilirken beni gördüğü an takdir dolu bir bakış attı gülümseyerek.
"Eline sağlık Yankı. Kusursuz bir atış performansıydı. Timi şahane savundunuz Volkan'la birlikte."
"Görevimiz Başkomiserim." diyerek minnettar bir baş selamı verdim.
Gözlerim, kalabalığın diğer ucunda, bir zırhlı aracın kaportasına yaslanmış, başı öne eğik bir şekilde duran Yağız'a kaydı. Yeşil hareleri beni arayıp en nihayetinde buldu. Bulmasıyla bakışlarımı üzerinden saf bir iğrentiyle çekip aldım. Adımlarımı zırhlı araçlardan birine doğru yönlendirdim.
Operasyonun dumanı tüterken; Sancak Timi'nin Yankı'sı ile Gölge'si arasındaki asıl yıkım, mermilerin sustuğu bu sessizlikte çok daha kanatıcı, çok daha sağır edici bir boyuta ulaşıyordu.
Benim için Mavi Sirenler'in yankısı, artık sadece ihanetin çamuruna bulanmış ve geri dönüşü olmayan bir mezar taşından ibaretti.
...
Zırhlı araçlar Yeni Sancak Yerleşkesi'nin demir kapılarından içeri süzüldüğünde, gökyüzü puslu ve kurşuni bir renge bürünmeye başlamıştı.
Ambarlı Limanı'nın dondurucu rüzgarı yerini sabahın kör ayazına bırakmış; operasyonun yorgunluğu bütün timin omuzlarına ağır bir beton bloku misali çökmüştü.
Araçlar otopark alanında durdu. Motorların homurtusu kesildi.
Fırat, araçtan indiği saniye bakışlarını hızla yanındaki Yağız'a sabitledi.
"Komiserim?" dedi sorar bir sesle. Gözlerini Yağız'ın sol koluna dikti. "Üniformanız sırılsıklam. Kan sızıyor. Konteyner baskınında, kapı patlatıldığı esnada şarapnel parçası isabet etmiş olmalı. Adrenalinden zerre kadar fark etmediniz şüphesiz."
Yağız, başını hafifçe eğip kanayan koluna umursamaz bir bakış attı. Yüzünde en ufak bir acı emaresi dahi yoktu.
"Ufak bir sıyrık. Mühim bir şey yok Cerrah. Önemsemedim bile. İşimizi bitirdik, ona bakalım. Brifing salonuna, raporlamaya geçelim hadi."
"Gölge!" diyerek araya girdi Gürkan Başkomiser. "Yara almışsın oğlum, belli. İtiraz kabul etmiyorum!" Dedi kendinden emin bir sesle. "Doğrudan karargah hastanesine, Doktor Dilvin Hanım'ın çalıştığı servise iniyorsunuz birlikte." O bir şey söyleyemeden bakışlarını Fırat'a çevirdi başkomiser. "Fırat, Yağız'ın yarasına derhal bakılsın aslanım, takip et. Bu hayta kaçar gitmez sonra. Sen başında ol."
Fırat başını öne eğip onayladı.
"Anlaşıldı başkomiserim!" Deyip Yağız'ın koluna girdi. Yağız ona ters bir bakış atıp kolunu çekmek istese de Fırat izin vermedi.
Sonrasında Gürkan Başkomiser bu sefer de başını arkasında ayakta dikilen bana çevirdi. Sonrasında tüm vücut bana döndü.
"Yankı, sen de eşlik et kızım, arkadaşlarına. Operasyonun ön raporunu hasta bekleme salonunda bizzat sizden dinleyeceğim. Anlaşıldı mı? Turgut Müdür de aşağıya inecek zaten birazdan."
"Ama komiserim..." diye itiraz edecekken arkasını döndü.
"Haydi yaylanın!"
Tavizsiz olduğunu kabullenip itiraz etmekten vazgeçerek hazırola geçtim.
"Emredersiniz başkomiserim!" Deyip hızlı adımlarla Fırat'ın yanına geçtim.
Bora, Ece ve Selin üçlüsü diğer suçluların sevkiyat işlemleriyle ilgilenmek üzere otoparkta kalırken; Yağız, Fırat ve ben de asansörlere doğru yöneldik.
Asansör kabininde yan yana dikiliyorduk.
Sessizlik, kelimenin tam anlamıyla sağır edici ve boğucu bir canavardı.
Yağız'ın yeşil hareleri sürekli profilimde geziniyor; benden tek bir tepki, tek bir duygu kırıntısı veya ufak bir endişe belirtisi koparmaya çabalıyordu. Kendi canının yanmasını zerre kadar umursamıyor; sadece benim duvarlarımı aşmanın yollarını arıyordu.
Gelgelelim ki yüzüm, mermerden oyulmuş kusursuz bir heykelden farksızdı.
Asansör eksi dördüncü kata ulaştığında kapılar iki yana yavaşça açıldı. Karargah hastanesinin beyaz ışıklı ve ilaç kokan koridorlarına adım attık.
Gece mesaisine kalan birkaç hemşire dosyalarla koşturuyor; sedyeler bir köşede hazır bekliyordu. Danışma bankosunun hemen ilerisinde, tamamen cam duvarlarla çevrili geniş bir acil müdahale odası mevcuttu.
İçeriden gelen tıkırtılı topuk sesleri, yaklaşan asıl kıyametin habercisiydi.
Dilvin'in...
Üzerinde bembeyaz, jilet gibi ütülenmiş doktor önlüğü; boynunda asılı stetoskopuyla koridorda belirdi. Sarı saçlarını ensesinde sıkı bir topuz yapmış; yüzüne hafif ve duru bir makyaj kondurmuştu.
Açık yeşil gözleri, Yağız'ı, ardından da kolundan sızan kanı yakaladığı an; yüzündeki bütün profesyonel maske saniyeler içinde paramparça oldu. Yerini saf ve sarsıcı bir paniğe, engellenemez bir dehşete bıraktı.
"Mert!" diye feryat etti genç kadın.
Adımlarını hızlandırarak, topuklularının sesini koridorda yankılatarak doğrudan Yağız'ın yanına koştu. Ellerini sağlam koluna, göğsüne sardı.
"Ne oldu sana? Vuruldun mu? Neden daha önce haber vermediniz!" Diyerek çırpınıyordu. Bunu yaparken de sesi titriyordu. Gözleri yaşarmış, dudakları korkuyla aralanmıştı.
Demek o da ona Mert diyordu...
Doğru. O, o zamanlar Mert'ti...
"İyiyim..." diye mırıldandı Yağız, sesini düz tutmaya ve kadını kendinden hafifçe uzaklaştırmaya çabalayarak. "Sadece ufak bir sıyrık. Çeliğe sürttüm. Panik yapacak bir durum yok."
"Nasıl panik yapmayayım!" diyerek sızlandı kız.
"Dilvin sen bir doktorsun. Kendine gel! Her hastanda böyle olmuyorsun ya?" Dedi Yağız bıkkınlıkla.
"Her hastama aşık değilim de ondan!" Dedi Dilvin buz gibi sesle. Onu ilk kez bu kadar ciddi ve kendinden emi görmüştüm. "Bembeyaz olmuşsun. Kan kaybediyorsun. Hemen müdahale odasına geçiyoruz." Deyip gözlerini hızla Fırat'ta sabitledi. "Fırat Komiser, lütfen bana yardım edin."
Fırat, başını saygıyla eğerek onu onayladı.
Duyduklarına şaşırmış olmalıydı ama zerre çaktırmıyordu.
Üçü beraber cam odadan içeri girerken, ben koridor duvarına sırtımı yaslamıştım. Kollarımı göğsümde sıkıca kavuşturdum.
Camın ardındaki manzara, kelimenin tam anlamıyla benim bir işkence seansıydı.
Dilvin, Yağız'ın gömleğini makasla kesiyor; kanayan yarasını batikonlu pamuklarla sterilize ediyordu. Bunları yaparken yüzündeki şefkat, duyduğu sonsuz endişe ve dokunuşlarındaki o titrek naiflik öylesine gerçekti ki.
Ben de yıllar evvel içeride başka bir kadın tarafından... Bir doktor tarafından pansuman edilen sevdiğim adamın kanayan dizlerini, akademi talimlerinde aldığı yaraları sararken tam olarak da bu ifadeyi taşıyordum işte.
Kalbim aynı korkuyla atar, ellerim aynı şefkatle teninde gezinirdi.
Bugün geçmişte duyduğum o şefkat, başka bir kadının ellerinde şekil buluyordu.
Yağız'ın bakışları camın arkasından inatla beni buluyordu. Canının yandığı, yarasına dökülen ilacın içini sızlattığı kasılan çenesinden belliydi; ama asıl acısı kolundaki şarapnelden değil, benim bu hissiz ve ölü bakışlarımdan kaynaklanıyordu.
Anlıyordum.
Gözlerinden okuyabiliyordum tim bunları.
Hala o kadar iyi tanıyordum ki onu...
Kendi yalanlarıyla, kendi intikamıyla inşa ettiği cehennemin tam ortasına düşmüştü.
Şimdi yanıyordu.
Kendi alevlerinde kavruluyordu hem de.
Ben ise sadece izliyordum.
Uzaktan.
Sessizce.
Koridorun başından Gürkan Başkomiser ile Turgut Müdür'ün seri adım sesleri duyuldu.
"Yankı?" dedi Turgut Müdür, yanıma ulaşarak. Endişeli gözlerle camdan içeriye baktı. "Gölge'nin durumu nedir? Ciddi bir hasar ya da derin bir yara mevcut mu?"
"Sıyrıkmış Müdürüm." diyerek yanıt verdim. "Doktor Dilvin Hanım içeride gerekli müdahaleyi sağlıyor. Kanama durduruldu. İşleyişi aksatacak bir durum yok."
Müdür, camdan içeri gururla ve iftiharla yeğeni olduğunu öğrendiğim kıza baktı.
"Dilvin'in elleri sihirli gibidir." diyerek gülümsedi babacan bir tavırla. "Damadımı hızla toparlayacaktır şüphesiz. Birbirlerine nasıl da sevgiyle bakıyorlar, değil mi? İnan bana Gökçe. Gözüm hiç arkada değil."
Sözleri, göğüs kafesime saplanan paslı ve zehirli bir hançerdi sanki. Nefesimi sessizce dışarı verdim.
"Operasyon raporunu arz edebilirim dilerseniz Başkomiserim!" diyerek konuyu doğrudan işe, profesyonel sahaya çektim.
Yağız'ın, Dilvin'in ve Turgut Müdür'ün kurduğu bu mutlu aile tablosunun içinde figüran olmaya zerre kadar niyetim yoktu.
"Liman tamamen güvende. D-4 dokundaki dört mafya yöneticisi gözaltında. Sevkiyat konteynerleri mühürlendi. Sızma ekibi zaiyatsız geri çekildi."
Gürkan Başkomiser başını sallayarak onayladı.
"Harika iş çıkardınız. Başta sen olmak üzere. Sahada da dediğim gibi, atışların kusursuzdu Gökçe. Soğukkanlılığını ve alan savunmanı takdir ediyorum kızım. Şimdi gidip gönül rahatlığıyla dinlenebilirsin. Gölge'nin raporunu kendisi çıktıktan sonra alacağım."
"Emredersiniz Başkomiserim! Teşekkür ederim " diyerek kısa bir baş selamı verdim.
Arkamı dönüp koridorun sonuna, asansörlere doğru yürümeye başladım. Postallarımın mermer zeminde çıkardığı tok sesler, içimdeki parçalanışın ritmini gizliyordu.
Asansöre binip kapılar yüzüme kapandığında; Mavi Sirenler'in şarkısı zihnimde devasa bir cenaze marşına dönüştü. Geçmiş tamamen kapanmış; intikamın, buz gibi bir sessizliğin devri işte asıl şimdi başlamıştı.
İnsan, kalbini bizzat kendi elleriyle toprağa verdiğinde; artık bu dünyadaki hiçbir yara onu gerçekten kanatamazdı.
Yedi yıl evvel o karanlık iskelede, bembeyaz bir ipek elbiseyle çamurun içine devrilip feryat eden o saf ve inançlı kız çocuğu; bugün bu asansörün duvarları arasında son nefesini vermişti.
Onu ben, kendi ellerimle boğmuştum.
Çünkü eğer yaşasaydı; bu karargahın koridorlarında her gün o yüzüğü görerek, her gün kendi katilinin inşa ettiği o "mutlu" aile tablosunu izleyerek saniye saniye yeniden ölecekti.
Sancak Timi'nin Yankı'sı olmak, artık sadece bir komiserlik görevi değildi benim için.
Bu benim zırhımdı.
Bu benim sessiz intikamım, mermerden oyulmuş sarsılmaz mezar taşımdı.
Yağız Mert Çağlayan, kendi kurduğu bu iğrenç yalanın içinde, parmağına benim yüzüğümü geçirdiği o kadının şefkatiyle her gün yavaş yavaş boğulurken, ben; susturucusu takılmış mermilerimle sadece namlumun ucundaki karanlığa nişan alacaktım.
Bir zamanlar uğruna dünyaları yakacağım, yolunda nefesimi adadığım adam; artık benim için sadece aynı telsiz frekansını paylaştığım mekanik bir sesten ya da koridorda yanından ruhsuzca geçip gideceğim bir gölgeden ibaretti.
Beyaz kuğu, siyah çamurda çoktan can vermişti.
...
15. Bölüm Sonu.
...
Tekrardan merhabalar, Kıymetli okurlarım!
Yine upuzun bir bölümle günler sonra karşısınızdayım! Ve bundan çok mutluyum.
Bu bölüm çok daha dram ağırlıklı bir bölüm oldu aslında.
Normalde yer yer tatlı sahneler okuduğumuz geçmiş kısmı bile ikilimiz arasındaki sırrın Hilal cephesiydi aslında.
Yazarken içim parçalandı emin olun. Hilal'le o yıkımı birlikte yaşadım sanki...
Yüreğimizi paramparça eden, sırlarımızın kanlı bir şekilde ortaya döküldüğü, sizlerin de aylardır beklediğiniz ve merak ettiğimiz geçmiş bölümü nihayet karşınızdaydı işte bu bölüm açılışta.
Artık Hilal'in neden bu denli öfkeli olduğunu anlamış geçmişteki acısına tanık olmuş olduk böylelikle.
Tatmin olmuş ve ona hak vermiş olmanızı diliyorum. Eleştirilerinizi merak ediyorum.
Mert'in nedenleri için sizi biraz daha bekleteceğim. Hikaye çözüldükçe kilidi açılacak, bana güvenin.
Geçmiş sahnemizin hemen ardından, günümüzdeki bu soğuk ve acımasız yüzleşmeyle kelimenin tam anlamıyla sarsıldık birkez daha sanki az acı çekmişiz gibi...
Hilal'in o "ölen" ruhunu, Sancak Timi'nin Yankı'sı olarak kuşandığı zırhları ilmek ilmek işledik.
Öte yandan Dilvin'in masumiyeti, Yağız'ın kendi kazdığı kuyuya düşüşü, hastane koridorundaki o kahredici tedavi sahnesi...
Hepsi kalbimize birer ok gibi saplandı.
Biliyorum.
Turgut Müdür'ün sözleri ise adeta yaranın üzerine dökülen kezzaptı!
Bu bölüm Yağız'ın anlatımı olan sahneyi epeyce uzun tutmayı tercih ettim ki bunca olay arasında onun da iç dünyasındaki savaşı ve duyguları aktarayım istedim.
Çünkü bir çocuk gibi birinciliğimi çaldın diye bunca kötülük yapmak omu haklı kılmazdı arada başka şeylerin de olduğunu ama bunu içinde gizlediğini bilin istedim.
Sözün özü...
Sizce Yağız bu karanlığın içinden nasıl çıkacak?
Hilal'in soğukkanlı tavrı nereye kadar sürecek?
Lütfen satır aralarında teorilerinizi ve hislerinizi benimle paylaşın. Bol bol yorum yapmaktan asla çekinmeyin.
Keyifli bir okuma olmuş olmasını diliyorum sizler için.
Umarım şeymişsinizdir 15. Bölümümüzü.
Yıldızları parlatmayı da sakın unutmayın!
Sizi çok seviyorum!
Gölgelerin ardından gelecek yeni yankılarda buluşmak üzere...
~Zeynep.
@bendenizzeyiniz
🚨💙❤️🔥
