19. bölüm · Mavi Sirenler
Bölüm 16: Kanayan Maziye Geçirilmiş Çelik Zırh
MAVİ SİRENLER: "Gölge ve Yankı'nın Hikayesi"
16. BÖLÜM: Kanayan Maziye Geçirilmiş Çelik Zırh
...
"Bir kadının asıl gücü, acılarını tek başına göğüslemesinden değil; düştüğü saniye ellerinden tutacak desteğe sahip olmasından gelir. Zira sarsılmaz sandığınız zırhlar parçalandığında, sizi ayakta tutacak yegane şey dökülen ortak gözyaşlarıdır."
"Geçmiş, üzerine örttüğünüz toprak ne kadar kalın olursa olsun, vakti geldiğinde o mezardan çıkıp yakanıza yapışmaya mahkumdur. Ve hayattaki en kusursuz pusu, düşmanın kurduğu değil; insanın bizzat kendi yalanlarıyla kendi bileklerine geçirdiği görünmez kelepçedir."
...
(Geçmiş - Haziran, 2010. İstanbul. - Hilal'in Anlatımıyla.)
Karanlık...
Zifiri, dipsiz, yutucu bir karanlık.
Marmara Denizi'nin tuzlu sularından kopup gelen dondurucu rüzgar, iskelenin ahşap direklerine çarparken; benim ruhum çoktan bedenimi terk etmişti.
Yol kenarındaki koyu, vıcık vıcık çamur birikintisinin tam ortasında, dizlerimin üzerine çökmüş bir haldeydim.
Beyaz ipek elbisemin etekleri, saçlarım, yüzüm, titreyen ellerim...
Tamamı bu iğrenç bataklığın içine gömülmüştü.
Sevdiğim adamın sırtını dönüp gidişi, kalabalığın iğrenen bakışları, parlayan flaşlar, su damlası yüzüğün başka bir kadının parmağına takılışı...
Zihnimin duvarlarında devasa bir yankı odasına hapsolmuşçasına aynı sahneler tekrar tekrar dönüyordu.
Ağlamıyordum artık.
Gözyaşlarım kurumuş, ses tellerim attığım çaresiz feryatlardan dolayı tamamen yırtılmıştı.
Sadece titriyordum.
Böylesine bir yaz akşamı bana kara kış olmuştu sanki.
Bedenimdeki bütün kan çekilmiş, yerini buz gibi bir zehre bırakmıştı.
Gökyüzüne bakmak, isyan etmek, hatta haykırmak istiyordum.
Ancak dudaklarımı dahi kıpırdatacak mecalim kalmamıştı.
Saatler geçti.
Ne kadar zamanın akıp gittiğini, gecenin hangi zifiri vaktine ulaştığımızı bilmiyordum.
İskelenin etrafındaki spot ışıklar usulca kapatıldı.
Sessizlik, sağır edici bir canavar gibi kumsalın üzerine çöktü.
Soğuk, derimin altına işliyor, kemiklerimi sızlatıyordu.
Bilincim yavaş yavaş kapanmaya, dünya etrafımda bulanıklaşmaya başladı. Çamurun içine doğru tamamen yığıldım. Başım ıslak toprağa yaslandığında, kalbimin sanki son kez attığını hissettim.
"Hanımefendi!"
Boğuk, fersah fersah uzaktan gelen telaşlı bir erkek sesi kulaklarıma çarptı.
"Koşun, orada biri yatıyor! Hanımefendi, iyi misiniz? Sesimi duyuyor musunuz!"
Mekanın temizliğini yapmak, sabahki düzene hazırlamak maksadıyla kumsala inen garsonlar; çamurun içinde donmak üzere olan bedenimi fark etmişlerdi.
Kollarımdan tuttular.
Beni bataklığın içinden çekip çıkardıklarında, başım cansız bir bez bebek gibi geriye düştü. Üzerime kalın bir örtü sardıklarını hissettim.
Telsiz anonsları, çağırılan ambulansın siren sesleri gecenin karanlığına karıştı.
Sedye üzerine yatırıldığımda, göz kapaklarım tamamen kapandı.
Zihnim, beni dipsiz bir boşluğa, mutlak bir hissizliğe teslim etti.
...
(İki Gün Sonra... İstanbul, Eğitim ve Araştırma Hastanesi.)
Beyaz...
Gözlerimi araladığımda gördüğüm tek renk, midemi bulandıran devasa bir beyazlıktı.
Burnuma dolan yoğun ilaç kokusu, koluma batan serum iğnesinin ufak sızısı...
Hastane odasının sessizliğinde, sadece kalp ritmimi ölçen monitörün sesleri yankılanıyordu.
Buraya getirileli tam iki gün olmuştu.
İki koca gün boyunca bu yatakta, tavandaki beyaz florasan lambaya diktiğim gözlerimle, tek bir kelime dahi etmeden yatıyordum.
Doktorlar ve hemşireler başımda toplanıyor; sorular soruyor, ışıkla gözbebeklerimi kontrol ediyorlardı.
Hiçbirine tepki vermedim.
Dudaklarım birbirine mühürlenmişti sanki.
Yemek yemedim, su içmedim, ağlamadım bile.
Sadece boşluğa bakıyordum.
Ruhum bedenimden sökülüp alınmış, geriye sadece nefes alan etten bir yığın bırakılmış gibiydim.
Hasta dosyama "Ağır Travma Sonrası Konversiyon Bozukluğu, Geçici Katatoni" teşhisi yazılmıştı.
Beynim, yaşadığı bu devasa acıyı reddetmek maksadıyla bütün dış dünyayla iletişimini keskin bir bıçak gibi kesmişti.
Doktorlar, kimliğimi çamurlu çantamdan bulmuşlardı; ancak aileme ulaşmaları pek de mümkün olmamıştı. Telefonum çamurun içine düşüp tamamen bozulmuş, sıvı teması sebebiyle anakartı yanmıştı. İçinden kurtardıkları sim kartı hastane personelinin cihazına taktıklarında, rehberdeki "Annem" numarasını defalarca aramışlardı.
Ancak yanıt yoktu.
Biliyordum ki annem ile babam, mezuniyet töreninin ardından şehir merkezindeki evimize değil de bir haftalığına şebeke çekmeyen, hat geçmeyen köy evimize, yaşlı akrabalarımızı hacca uğurlamak maksatlı gitmişlerdi. Günlerce telefonlara ulaşılamayacaktı.
Hastane yönetimi, çaresizce rehberimdeki diğer numaralara yönelmişti.
En çok aranan, mesajlaşılan kişilere...
"Mert" ismi ekranda belirdiğinde; defalarca aramışlar, telefonun tamamen kapalı olduğu sinyalini almışlardı.
Yağız Mert Çağlayan, kendi yarattığı enkazın ardından yer yarılamışçasına ortadan kaybolmuştu.
Geriye tek bir seçenek kalmıştı.
En son görüşülen kişi.
Karan Soykan.
İkinci günün akşamına doğru, hastane odamın kapısı telaşlı adımların sahibi tarafından açıldı.
Menteşeler sarsıldı adeta.
İçeriye nefes nefese, saçları birbirine karışmış, gözleri yorgunluktan ve uykusuzluktan kan çanağına dönmüş bir adam daldı.
Karan.
Balıkesir'e, yoğun bakıma kaldırılan annesinin yanına koşmuştu olay gecesi. Her şeyden habersizdi. Hastane tarafından aranıp durumum kendisine bildirilince annesinin hayati tehlikeyi atlattığını, durumunun stabil hale geldiğini öğrendiği saniye, ilk otobüsle İstanbul'a geri dönmüştü.
"Hilal!"
Karan'ın sesi, odanın duvarlarına çarparak parçalandı. Adımlarını hızla yatağıma doğru yöneltti. Yatağımın kenarına, dizlerinin üzerine çöktü. Titreyen elleriyle buz kesmiş parmaklarımı avuçlarının arasına aldı.
Gözlerimden süzülen tek bir duygu kırıntısı dahi yoktu. Sadece tavana bakıyordum.
"Güzelim benim..." diye fısıldadı, sesi boğazında düğümlenerek. Gözlerinden süzülen yaşlar, ellerimi ıslatıyordu. "Ne oldu sana? Bu halin ne? Mert nerede? Allah kahretsin, defalarca aradım, ikinize de ulaşamadım! Telefonlarınız kapalıydı! Doktorlar gece hipotermi geçirmek üzereyken o an olduğun mekanın garsonları tarafından bulunduğunu söyledi. Neler yaşandı Hilal? Yalvarırım bir ses ver!"
Suskunluğum devam etti.
Karan, başını yatağın demirine yaslayıp ağlamaya başladı.
Çaresizliği, odanın içindeki bütün oksijeni tüketiyordu resmen.
Birkaç saat sonra, Karan beni bu hastane odasında daha fazla tutmamaya karar vermişti. Doktorlarla uzun uzun konuştu. Sorumluluğu kendi üzerine alarak, imza karşılığında taburcu işlemlerimi halletti.
Fiziksel bir yaram yoktu, hipotermi geçirmeden durumu atlatmış hayati fonksiyonlarımı kaybetmekten kurtulmuştum ancak asıl kanayan yer ruhumdu.
Hastane köşelerinde kimsesiz bir vaka gibi yatmama Karan'ın vicdanı el vermemişti.
Üzerime temiz, hastaneden temin edilmiş eşofmanlar giydirdi. Eşyalarımı, çamurlu çantamı omuzladı. Beni tekerlekli sandalyeyle hastane kapısına kadar indirdi.
Taksiye bindiğimizde, İstanbul'un gri gökyüzünden ince ince bir yağmur atıştırmaya başlamıştı.
Gökyüzü bile benim yasımı tutuyor, kendi gözyaşlarını şehrin üzerine döküyordu sanki.
...
Taksi, Karan'ın henüz kapatmaya vakti olmadığı öğrenci evinin önünde durdu.
Yardımıyla taksiden indim. Yağmur damlaları yüzüme çarparken dahi tepki vermiyordum.
Kapıyı açıp beni içeriye, evinin küçük salonuna soktu. Yeşil renkli çekyata usulca oturttu. Üzerime kalın, yün bir battaniye örttü.
Evin içi soğuktu, kombiyi hızla açtı. Mutfağa geçip ocakta su kaynattı. Titreyen ellerimle tutmam için sıcak bir kupa çayı avuçlarıma yerleştirdi.
Ben ise sadece çaydan yükselen dumanı izliyordum. Evin sessizliği, sadece camlara vuran yağmur damlalarının sesiyle bozuluyordu.
Karan, karşımdaki tekli koltuğa oturdu. Ellerini dizlerinin üzerinde birleştirmiş, gözlerini benden milim ayırmıyordu.
Gözaltlarındaki morluklar, günlerdir uykusuzlukla boğuştuğunun en net kanıtıydı.
"Zuhal Teyze ile Necati Amca'ya ulaşmayı başardım. İlçeye indiklerinde beni aramaları için bakkala haber bırakmıştım. Oradan iletişim kurduk." diyerek sessizliği bozdu. Sesi yorgundu.
"Şebeke çekmeyen yerde nihayet bir sabit hattan bana döndüler. Senin durumundan bahsetmedim. Bahsedemedim. Telaşlanmalarını, yollara düşmelerini istemedim. Zaten abini daha askere yeni yolladılar. Diken üstünde insanlar. Senin için de üzülmelerine gönlüm razı gelmedi."
Gözlerim usulca yüzüne kaydı. Konuşmuyor, sadece dinliyordum.
"Birde... Onlara ufak bir yalan uydurmuş olabilirim." diye devam etti yutkunarak. "Akademide, mezuniyet sonrası iki haftalık zorunlu bir ihtisas eğitimi, özel bir mülakat semineri düzenlendiğini söyledim. Seninle beraber burada, İstanbul'da kalmamız gerektiğini belirttim. Annen inandı, hatta başarıyla tamamlamamız için dua bile etti. Çokça da selam söyledi. Yurtta kalmaya devam edeceğini sanıyor. Kendini iyi hissettiğinde ararsın bir de senin sesini duyar daha da rahatlarlar. Ben onlara yurtta dedim ama yalan söylemiş oldum. Biliyorsun yurt geçen gün kapandı. Eşyalarını istettim kızlardan. Bana düşman gibi davrandılar. Eşyalarını da özensiz toplamışlar zaten. Nasıl arkadaşlar anlamadım. Öyle kızlara da benzemiyorlardı halbuki. Aranız da iyiydi diye biliyordum ama pek de iyi bahsetmediler senden. Sürekli göndermeli konuştular. Anlam veremedim. Her neyse. İki hafta boyunca bu evdesin. Benimle. İyileşene, toparlanana kadar ben yanındayım. Ailenin içi de rahat. Sadece sen ve ben varız artık. Bu süreci her ne yaşadıysan... Hepsini atlatacağız. Söz veriyorum."
Bu sözler, göğüs kafesimin derinliklerinde, donmuş kalbimin köşesinde ufak bir kıpırtı yarattı. Karan'ın bu koruyucu ve son derece fedakar tavrı, yediğim darbenin ve yaşadığım ihanetin ardından dünyadaki bütün insanların kötü olmadığına dair minik bir umut kırıntısıydı.
"Mert'i aramayı deneyeyim birkez daha..." dedi Karan, ismini telaffuz ederken dişlerini sıkarak. "Ailesini bile aradım. Onlardan da açan olmadı. Hayır anlamadım ki ne oldu bu Çağlayan ailesine. Kimse telefonları çalmasına rağmen ne aramalarımı açtı ne de geri döndü. Mert desen onunki hepten kapalı. Akademiden çocuklar da haber alamamış ondan sordum soruşturdum. Balo gecesinden beri kayıp resmen. Kimsenin de bir şey bildiği yok."
Onun ismini duyduğum an sarsılmamla avuçlarımın arasındaki sıcak kupa titredi adeta. Çay, parmaklarıma dökülerek tenimi yaktı. Ama işin garibi canım yanmamıştı.
Karan hızla yerinden fırlayıp kupayı ellerimden aldı. Sehpaya bıraktı. Titreyen, ellerimi yeniden kavradı.
"Ne oldu, yanlış bir şey mi söyledim?" diye fısıldadı, sesi yakarışlarla doluydu. Gözlerime, ruhumun en derinliklerine ulaşmaya çabalıyordu.
"Yalvarırım anlat artık be Hilal! Ben de bileyim. Ona göre laflarımı söyleyeyim. Ona göre sana yardım edeyim. Ne yaşandı o gece? Belli, bir şeyler olmuş. Hatta çok şeyler olmuş! Herkes her köşede fısır fısır bir şeyler konuşuyor. Ama kimse delikanlı gibi çıkıp da ne olduğunu söylemiyor. Ben çok sıkıldım, çok da yoruldum artık bu durumdan. Elim kolum bağlı kalmış gibi hissediyorum. Karşımda eriyorsun müdahale edemiyorum. Kahroluyorum! Mert'i bulamıyorum. Sana ulaşamıyorum... Ne oluyor anlamıyorum! Bu adam sana ne yaptı da sen kendini orada, oracıkta tek başına ölüme terk ettin? Bu hale geldin? Kötü bir şey yapmış olmasından şüpheleneceğim neredeyse artık! Bana bir şey söylemelisin! Yoksa kendi kafama göre kurgulayıp ona göre davranacağım. Bütün bedelini dostum demeyeceğim kardeşim demeyeceğim ona, Mert'e ödeteceğim, yemin ederim bu halinin hesabını ondan soracağım Hilal! Duyuyor musun beni? Konuş Hilal!"
Yalvarmasına karşımda tükenmesine daha fazla dayanamadım. Bunları haketmiyordu.
Dudaklarım usulca aralandı.
İki koca günün ardından, kuruyan boğazımdan kopan ilk ses; yaralı ve hırıltılı bir iniltiydi.
Yutkundum.
Boğazıma dizilen cam kırıkları adeta etimi parçalıyordu.
"Bitti..." diye fısıldadım. Sesim bana ait değilmişçesine yabancı ve ruhsuzdu.
"Her şey... Bütün masal, yeminler... Tamamen bitti Karan."
Kaşları dehşetle çatıldı.
"Ne demek bitti? Bitti ne demek kızım? Biz seninle en son ne konuştuk? Ne dedin sen bana telefonda. Hatırla. Adres verdi sana. Sordun bana. Evlilik teklifi edecek kesin dedim. Git dedim."
"Evlilik teklifi etti zaten." Dedim dümdüz.
"Eee?" Diye sordu hemen ardına.
"Ama bana değil. Başkasına..." dediğimde yüzünün aldığı hal kelimesin tam anlamıyla bir dehşetti.
"Ne? Nasıl? Ne? Ne dedin sen?" Gibi kekeme halde anlamsız sorular soruyor dediğimi sindirmeye çalışıyordu.
"İyi ama... Siz evlenecektiniz! Aileleriniz bile tanıştı, söz tarihiniz belli oldu neredeyse! Daha bir hafta geçmişti. Ne değişti?"
Gözyaşlarım, iki günlük o taşlaşmış inadını kırarak yanaklarımdan çağlamaya başladı.
Gözlerimi kapattım.
İskeleyi, perdede dönen o iğrenç kumpas videosunu zihnimden söküp atmak istiyordum fakat bu imkansızdı.
"Bana tuzak kurmuş..." diyerek hıçkırdım. Bedenim sarsılmaya ardından da titremeye başladı.
"Garsonların beni çamurun içinde donmak üzereyken bulduğu o iskelede... Güya eğitmenler odasından ve arşivden önemli evrakları çaldığımı, birinci olmak için sahtekarlık yaptığımı iddia eden montajlanmış bir video izletti! Suçladı beni! Hem de bütün herkesin önünde! Eğitmenler, hocalar, dönem arkadaşlarımız... Hepsini toplamış!"
Karan şok içinde ellerini ağzına kapattı. "Ne? Ne saçmalıyorsun sen Hilal? Mert bunu nasıl yapar? Nasıl sana böyle aşağılık bir tuzak kurar? Seni nasıl hırsızlıkla suçlar? Bu adam seni canından çok seviyordu kızım. Yok yok. Senin kesin bir yanlışın var!"
"Bunu keşke o da deseydi benim için. Ama demedi. Birkez bile sorgulamadı. Ona ne gösterildiyse ne söylendiyse ona inandı. Bana değil! Yalanlara inandı. Beni dinlemedi bile. İtti sadece. İtti ve gitti... Sevmiyormuş da zaten! Hiç sevmiyormuş beni. Zerre kadar önem vermemiş bana. Gidip aldatmış beni başkasıyla!" diye feryat ettim, sesim öğrenci evinin boş duvarlarında devasa bir çığlık olarak yankılandı. "Nefret ediyormuş benden! Sırf beni rezil etmek, bütün herkesin önünde onurumu ayaklar altına almak canımı yakmak için planlamış her şeyi! Beni dinlemedi bile. Yeminler ettim, ben değilim dedim... Yüzüme dahi bakmadı."
"Yazıklar olsun ona!" diye kükredi Karan, ayağa fırlayarak. Sinirle sehpanın kenarına tekme attı. "Nasıl yapar bunu? Sana bunu nasıl reva görür? Ben o herifi kendi ellerimle boğarım! Yemin ederim yaşatmam onu!"
"Bitti mi sandın? Dahası da var." diye fısıldadım, sesimdeki ölümcül soğukluk adamın kükremesini bıçak gibi kesti. "Asıl cehennem şimdi başlıyor. Kalabalığın arasından bir kız geldi. Kırmızı elbiseli, sarı saçlı bir kız. Adı Dilvin."
Karan dona kaldı. "O kim?"
"Beyefendinin asıl sevgilisiymiş!" diyerek acı, histerik bir kahkaha attım. Gözyaşlarım ağzıma doluyordu.
"Gözlerimin içine baka baka... O kıza evlenme teklifi etti! Benim onu kullanmaya çalışırken aslında onun beni kullandığını, asıl kandırılanın ben olduğumu haykırdı suratıma! Sonra da beni çamurun içine itip o kızla beraber çekip gitti..."
Karan, duydukları karşısında nefes almayı unuttu adeta. Yüzündeki bütün renk çekilmiş, dizlerinin bağı çözülmüştü sanki. Yavaşça tekli koltuğa geri çöktü.
"İnanamıyorum..." diye mırıldandı. Sesi titriyordu. "Bu kelimenin tam anlamıyla bir cinayet. Bu resmen bir insanın ruhunu, onurunu kalabalıkların önünde parçalamak demek... Bu vahşeti nasıl yapabildi? Mert'in içinden böyle bir canavar çıkmasını inan aklım almıyor."
"Çıktı işte." dedim, kollarımı göğsüme sararak. Titrememi durduramıyordum. "Ben kendi gözyaşlarımın içinde boğulurken... Katilim başka bir kadının parmağına yüzük takıyordu. Hayallerimi, mesleğimi, aşkımı bizzat kendi elleriyle toprağa gömdü o."
Salonun içindeki sessizlik, kelimenin tam anlamıyla sağır edici bir boyuta ulaştı.
Karan'ın gözlerinden süzülen yaşlar çenesine damlıyordu. Birlikte yürüdüğümüz, omuz omuza savaştığımız üç kişilik dostluğumuz, bu kanlı iskelede sonsuza dek parçalanmıştı.
"Toparlanman lazım." dedi Karan, gözyaşlarını silerek. Sesi sarsılmaz, koruyucu bir tona bürünmüştü. "Hatta toparlanmamız lazım. Eşyalarını getirdim demiştim. İçeride. Valizin. İçindeki anıları hep birlikte çöpe atacağız. Yepyeni, tertemiz bir sayfa açacağız sana. Ankara'ya, ailene dimdik döneceksin. Yemin ederim."
Koridora çıkıp kendi odasına yöneldi. Tahminimce odasının köşesinde duran siyah valizimi sürükleyerek yanıma kadar getirdi. Eğilip valizi yan yatırarak fermuarını açtı.
"Eşyalarını çıkaralım. Kıyafetlerini benim diğer dolaba yerleştirelim." dedi, bana güç vermek maksadıyla gülümsemeye çabalayarak.
Valizin içindeki kıyafetlerimi ve ardından da kitaplarımı usulca çıkarmaya başladım.
Tam o saniye...
Valizin en dip köşesine sıkıştırılmış, ahşap, ufak bir kutu gözüme çarptı.
Kızlar, odamı toplarken masamın çekmecesindeki bu kutuyu da eşyalarımın arasına katmış olmalılardı.
Ellerim titreyerek kutuya uzandım. Kapağını yavaşça araladım.
İçinden çıkanlar, ruhuma saplanan zehirli hançerlerden farksızdı.
Birlikte çekildiğimiz, gülümseyen fotoğraflar...
İkimizin isimlerinin kazındığı ufak bir anahtarlık...
Mert'in bana aldığı ilk doğum günü hediyesi.
Nefesim aniden boğazımda düğümlendi.
Göğüs kafesime devasa, görünmez bir beton bloku çöktü. Sonrasında da duvarlar üzerime doğru kapanmaya, adeta daralmaya başladı. Ciğerlerime zerre kadar oksijen gitmiyor gibiydi.
Elimdeki ahşap kutu büyük bir gürültüyle parke zemine düştü.
Fotoğraflar, mektuplar, kurumuş gül yaprakları ve diğer eşyalar etrafa saçıldı.
"Hilal!"
Karan'ın telaşlı sesi kulaklarımda yankılandı.
Dizlerimin üzerine çöktüm. Ellerimi boğazıma götürüp nefes almaya çabaladım.
Boğuluyordum.
Görünmez, iğrenç eller boynumu sıkıyor, beni acımasızca öldürüyordu sanki.
Gözlerim yuvalarından fırlayacak gibiydi.
"Nefes alamıyorum!" diye hırıldadım.
Parke zemini tırnaklarımla kazımaya başladım.
Hayatımın ilk ağır panik atak krizi, işte tam da bu anda patlak vermişti.
Karan hızla yanıma çöktü. Kollarını omuzlarıma sımsıkı sardı. Beni göğsüne yaslayıp ritmik ve derin nefesler almaya beraberinde de bana komutlar vermeye başladı.
"Benimle beraber nefes al güzelim!" diye fısıldadı, sesi korkuyla titriyordu. "Geçecek. Buradayım. Seni hiç yalnız bırakmayacağım. Odaklan bana! Sadece benim nefesime odaklan! Al... Ver. İşte aynen böyle... Al, ver. Çok iyisin!"
O anlarda saniyeler asırlara bedeldi sanki.
Karan'ın yönlendirmesiyle, göğsümdeki mengene usulca, yavaş yavaş gevşemeye başladı.
Hırıltılarım dindi.
Dakikalarca göğsünde sarsılarak, hıçkırıklara boğularak ağladım.
İçimdeki saf, inançlı ve sırılsıklam aşık kız çocuğunun ruhunu bizzat kendi ellerimle boğazlayarak öldürdüm sanki bu krizle birlikte.
Saf, narin, hayaller kuran Hilal, o çamurun içinde tamamen can vermişti.
Karan'ın göğsünden yavaşça ayrıldım. Zemine saçılan eşyaları ve fotoğrafları tek tek, ruhsuz birer çöp parçası toplar gibi kutunun içine doldurdum.
Kapağını sertçe kapattım.
Ayağa kalktığımda; gözlerimdeki çocuksu ve umut dolu pırıltı ebediyen sönmüştü.
Yerine, mermer kadar soğuk, duygularından tamamen arınmış, geleceğin Gökçe Komiseri zırhı yerleşmişti.
Geçmiş, bir daha asla açılmamak ve kanamamak üzere işte bu ahşap kutunun içine sonsuza dek kilitlenmişti.
...
(Günümüz. Nisan, 2017. - Yeni Sancak Yerleşkesi. - Hilal'in Anlatımıyla.)
Asansörün gümüş kapıları eksi dördüncü katın hastane koridorunda yüzüme kapandığında; zihnimin içindeki uğultu ve yorgunluğum binlerce kat artmıştı.
Kendi daireme, kızların yanına dönmek...
Şu an yeryüzünde isteyeceğim en son ihtimal olabilirdi.
Ece ile Selin ikisi beraber beni soru yağmuruna tutacak, bembeyaz kesilmiş suratımın asıl sebebini öğrenmek için sabaha kadar başımda dikileceklerdi. Emindim. Onlarında bu hallerime sessiz kalacak sabırları kalmamış olmalıydı artık. Ama benim ne konuşacak halim ne de mazeret üretecek mecalim kalmamıştı.
Asansör, zemin katta durduğunda kabinden çıktım. Karargah binasından genel bahçeye adım attığımda aldığım ani kararla kendi evime gitmekten vazgeçip adımlarımı usulca Karan'ın dairesinin olduğu lojmana doğru çevirdim.
Binaya girip ikinci kat merdivenlerini de tırmandıktan sonra paspasın üzerinde durup derin bir nefes aldım. Kapıyı yavaşça tıkladım.
Saniyeler sonra çelik kapı aralandı.
Karan, üzerinde eşofmanları ve uykudan yeni uyanmış, dağınık saçlı haliyle karşımda dikiliyordu. Beni, üzerimdeki siyah operasyon kıyafetlerim ve kızarmış gözlerimle gördüğü an uykusu saniyeler içinde buharlaştı.
"Hilal?" diyerek kapıyı sonuna kadar açtı telaşla.
"Operasyondan döneli epey zaman geçmedi mi? Sen neden hala bu kıyafetler içindesin. Saat kaç, uyumamışsın bile. Yorulmadın mı kızım. Rengin ruhun çekilmiş hem senin. Ne oldu bir sorun mu var?"
"Sorma Karan." diye fısıldadım, kendimi doğrudan içeri atarak. Kapıyı arkamdan kapattım. Salondaki L koltuğa, bütün kemiklerim kırılmışçasına yığıldım. "Hiçbir şey sorma, yargılama da. Sadece dinle. İçimdekileri sana dökmeye ihtiyacım var..."
Hızla yanıma çöktü. Endişeli gözleriyle yüzümü taradı.
"Ben karargahtan ayrıldıktan sonra bir gelişme olmadı değil mi? Haberim olmayan aksi bir durum yok?"
Başımı iki yana salladım olumsuz manada.
"Operasyon kusursuzdu. Limanı temizledik, baronları paketledik. Sen de biliyorsun zaten. Benim için asıl yıkım, mermilerin sustuğu saniye karargahın tam ortasında koptu."
Derin, titrek bir nefes alıp başımı geriye attım. Gözyaşlarım yeniden yanaklarımı tehdit etmeye başlamıştı.
"Dilvin..." dedim, ismin dudaklarımı zehirlemesine müsaade ederek. "Turgut Müdür, bu sabah bizzat tanıştırdı bizi. Elini sıktım. Yüzüğümü taşıdığı elini... Artık burada olacakmış. Karargahta... Her gün her saniye gözümün önünde..."
Karan'ın çenesi duydukları karşısında şiddetle kasıldı. Ellerini dizlerinin üzerinde yumruk yaptı.
"Ne diyorsun sen? Ciddi olamazsın. Turgut Müdürün yeğeni olduğunu duymuştum. Ama İstanbul'da farklı bir hastanede işe başlayacak diye biliyordum. O kız burada bizim hastanede ne alaka? Mert'in bu durumdan haberi var mı peki biliyor mu?"
"O da bizimle beraber öğrendi. Güya!" diyerek acı bir gülüş kopardım. "Yüzündeki paniği görmeliydin. Kendi elleriyle kurduğu yalanlar silsilesi, boynuna dolanan yağlı bir urgandan farksızdı. Liman operasyonunda kolundan ufak bir şarapnel yarası aldı. Duymuşsundur. Operasyon sonrası Gürkan Baikomiser'in emriyle hastaneye indik üçümüz. Fırat'la birlikte. Gözlerimin önünde... O kızın Yağız'ın kanayan koluna pansuman yapmasını seyrettim. Titreyen elleriyle ve sırılsıklam aşık gözleriyle üzerine titredi. Yaralarını sardı. Bense sadece izledim..."
Karan küfür ederek ayağa fırladı. Salonun içinde sinirle volta atmaya başladı.
"Bu kelimenin tam anlamıyla bir işkence!" diye gürledi. "Korkak herif, kendi intikam safsatası uğruna sadece senin hayatını değil; bütün bir timin dinamiklerini altüst etti! Şimdi her operasyon dönüşü o kadının yüzünü mü göreceksin yani? Bu eziyete nasıl dayanacaksın Hilal?"
"Benim için Mert, o geceden itibaren öldü zaten Karan. Artık yalnızca Yağız Komiser..." dedim oldukça soğuk bir tonda. "Gözlerinin içine baka baka da söyledim. O artık benim dünyamda sadece bir Gölge. Silah arkadaşı, ortak tim mensubu... Daha fazlası değil. Benim kendi korkularında boğulan bir adamla zerre kadar işim olmaz bundan böyle."
Karan gelip yeniden yanıma oturdu. Omuzlarımdan tutarak beni kendine çekti. Şefkatli, dostane bir sarılmayla saçlarımı okşadı.
"Senin gücüne ve iradene her daim inanmışımdır bilirsin." diye fısıldadı. "Ama bu süreç hepimiz için özellikle de senin için bir cehennemden farksız geçecek. Buna hazır mısın? Ve unutma! Ben her an, her saniye senin yanındayım. Sakın kendini yalnız hissetme. Tamam?"
Karan'ın evinde birkaç saat boyunca sessizce oturduk.
Güneş, İstanbul'un kurşuni bulutlarının arasından usulca yükselmeye, yerleşkenin binalarını aydınlatmaya başlamıştı. İçimdeki zehri ve ağırlığı onun evinde bir nebze olsun hafiflettikten sonra ayaklandım.
"Ben eve döneyim artık." dedim, üzerimi düzelterek. "Kızlar uyanmadan gideyim. Uyandıklarında beni göremeyince telaşlanır ortalığı ayağa kaldırırlar."
"Seni bırakayım evine kadar. Birlikte yürüyelim." diyerek ayaklandı Karan.
"Gerek yok." diyerek gülümsedim. "İki adım yer zaten. Giderim kendim. Sen dinlenmene bak. Yarın karargahta görüşürüz."
Vedalaşıp çıktım. Lojman binasından dışarı adım attığımda, güneşin cılız ışıkları yüzüme vurdu. Doğrudan kendi binama yönelmek yerine; adımlarımı yerleşkenin arka tarafına, uzun çam ağaçlarının gölgelediği kuytu ve sessiz bahçeye çevirdim. Ciğerlerime biraz temiz hava doldurmak, zihnimi sakinleştirmek istiyordum.
Ağaçların arasındaki ahşap banklardan birine doğru yürüdüm. Ancak tam o anda gölgelerin içinden kopup gelen uzun ve geniş omuzlu bir silüet, adımlarımı olduğum yere mıhladı.
Karşımdaki beden elbette ki Yağız Mert Çağlayan'a aitti.
Onun da üzerinde hala operasyonun kıyafetleri vardı. Yalnızca tedavi sırasında kesildiği için tişörtünü değiştirmiş olmalıydı. Üstüne temiz, siyah başka bir tişört geçirmişti. Sol kolundaki beyaz sargı bezi, tişörtün kısa kollarının altından açıkça görünüyordu. Gözlerinin altı morarmış, yüzü kelimenin tam anlamıyla bir enkazı andırıyordu. Uyumamış, dinlenmemiş; belli ki bu kuytu köşede beni beklemişti. Yeşil hareleri yüzümü bulduğu an, adımları hızlandı.
"Yaklaşma!" diyerek elimi havaya kaldırdım. Sesim, rüzgarın uğultusunu bastıracak kadar sertti.
Oysa uyarımı zerre kadar umursamadı. Aramızdaki mesafeyi tek hamlede kapatıp, bankın hemen önünde, burnumun dibinde bitti.
"Mümkün mü sanıyorsun?" diye fısıldadı.
"Ney?" Diye sordum gözlerimi kısarak. Bir adım geri çekilip uzaklaştım ondan.
"Sana yaklaşmadan durmak." Dediğinde ürperdim. Rüzgar saçlarımı ona doğru savurdu. Onunkileri ise geriye.
Kaşlarımı çatıp sağ elimi ona tokat atmak üzere havaya kaldırmamla kolumu havada yakalaması bir oldu. Kolumu ondan kurtarmaya çalışmak yerine diğer elimi havaya kaldırıp onunla tokat atmaya niyetlendim bu seferde. Diğer kolumu da havada yakalayarak iki kolumu önümde çapraz birleştirip beni kendi etrafımda döndürdü. Sırtımı göğsüne yaslayıp kollarımı sıkı sıkı tutmaya devam ederken dudaklarını kulağıma yaklaştırdı saçlarım yüzüne değiyor olmalıydı.
Tekrar konuşmaya başladığında sesi, boğazına dizilen cam kırıkları varmış gibi paramparça çıkıyordu.
"Hastanede, o cam odanın içinde Dilvin'in yanındayken bize bakan gözlerini gördüğüm saniyeden beri nefes alamıyorum sanki. Boğuluyorum adeta."
Dudaklarımda acı, zehir zemberek bir tebessüm yeşerdi. Sinir bozukluğu ile sesli şekilde güldüm. Kollarımı kurtarmak için debelensem de çok sıkı tutuyordu, bedenimi bedeninden biraz olsun çekmek istedim.
"Sen benim nefesimi yedi yıl evvel o gece yaptıklarınla bizzat kendi ellerinle kestin zaten Emirdağlı. Biraz da seninki kesilsin. Bak bakalım nasıl oluyormuş? Sevecek misin!" diyerek tısladım. "Kendi yarattığın cehennemin ortasında boğuluyorsan, benden kurtuluş bekleme."
"Kurtuluş falan beklemiyorum." dedi yutkunarak. Ellerini iki yana çaresizce açıp beni serbest bıraktı. Acıyan bileklerimi tuttum istemsizce. "Sadece bilmeni istiyorum." Dedi hala arkam ona dönükken. "Dilvin'in, Turgut Müdür'ün yeğeni olduğunu da, karargahda işe başlayacağından da gram haberim yoktu. Yemin ederim yoktu."
"Fark eder mi?" diye gürledim arkamı dönüp onunla karşı karşıya gelirken, sesimin titremesine engel olamamıştım. "Haberin olsa ne değişecekti? Olmasa ne değişecekti? O kadının parmağındaki yüzüğü sen takmadın mı? Benim gözlerim önünde ona aşkını itiraf etmedin mi? Beni ezip geçtiğin o gece, intikam oyununun başrolünü bizzat sen kendi ellerinle yazmadın mı? Kendi yalanlarının kurbanı oldun işte şimdi. Kalkıp da karşıma geçip bana çaresizlikten dem vurma! İnan hiç inandırıcı olmuyor."
Çenesi şiddetle kasıldı. Sağ elini kaldırıp alnını sertçe sıvazladı.
"Haklısın." dedi, kelimelerin üzerine basa basa. "Sonuna kadar haklısın. Ben bir korkağım. Kendi nefretime yenik düşüp şu dünyadaki en değerli varlığımı bizzat kendi ellerimle çamura iten şerefsizin tekiyim. Yaptıklarımı düşündükçe hissettiğim acı beni bin kere kurşuna dizseler yaşayacağım acıdan bin kat daha beter. İnan öyle yapsalar sonunda bu kadar canım yanmazdı."
Ona doğru bir adım attım. Aramızdaki mesafeyi iyice sıfırladım. Gözlerimi doğrudan yeşil harelerinin en derinliklerine, ruhunun asıl karanlığına sapladım.
"Canın yansın Emirdağlı." diye fısıldadım. Sesimdeki nefret, sabah ayazından çok daha dondurucuydu. "Canın daha da çok yansın! Her sabah uyandığında, karargahtaki hastanenin kapısından her geçtiğinde, o kadının gözlerinin içine her baktığında canın yansın. Ciğerin deşilsin! Kalbin sökülecek gibi olsun. Belki o zaman bir nebze anlarsın. Yedi yıl boyunca döktüğüm gözyaşlarını, geçirdiğim panik atakları, paramparça olan hayallerimi bir nebze olsun çektiklerimi, acılarımı anlarsın. Ve şimdi benim tüm bu yaşadıklarım senin boynuna dolanan ebedi bir lanet olsun!"
Gözlerinden bir damla yaş süzülüp kendini yeni yeni belli eden sakallarına karıştı. Bedeni sarsılıyordu. Elini kaldırıp yüzüme dokunmak, beni sarmak istercesine uzandı. Kolunu şiddetle ittim.
"Dokunma bana!" diye bağırdım, sesim bahçenin ıssızlığında devasa bir yankı uyandırdı. "Senin bu kirli ellerin, başka bir kadının parmağına benim hayallerimi mühürledi! Bundan sonra, aramızda sadece aynı birlikte çalışmanın getirdiği bir mecburiyet mevcut dedim sana! Öyle de olacak. Sen Sancak Timi'nin Gölge'sisin, ben Yankı'sıyım. Bitti. Her şey kelimenin tam anlamıyla bitti. Şimdi çekil yolumdan. Birdaha da sakın bile isteye çıkma karşıma!"
Yediği bu son ve ölümcül darbenin ardından itiraz edemedi. Kelimeleri tükenmişti. Sadece başını öne eğip, omuzlarını düşürerek yavaşça kenara çekildi.
Yanından geçip giderken, dönüp son bir kez daha bakmadım arkama. Postallarımın asfalt zeminde çıkardığı tok sesler, onun göğüs kafesinde kırılan son umut parçalarının yankısından farksızdı sanki.
O'nu bahçede, kendi cehennemiyle baş başa bırakıp lojman binama doğru yürürken; ruhumdaki bütün kemiklerin tamamen un ufak olduğunu hissediyordum. Adımlarım, merdivenleri tırmanırken kelimenin tam anlamıyla tükenmişti.
Çelik kapının kilidini sessizce çevirip kendi dairemin içine süzüldüm.
Hol karanlıktı.
Postallarımı kapının kenarına gelişigüzel fırlattım. Silah kılıfımı belimden söküp portmantonun üzerine bıraktım. Dairenin sessizliğine güvenerek doğrudan kendi odama yöneldim. Kapı kolunu indirip içeri adımımı attım. Sağ elimi duvardaki elektrik düğmesine uzatıp ışığı açtım.
Florasanın beyaz ışığı odayı aydınlattığı saniye; adımlarım olduğum yerde bıçak gibi kesildi.
Çünkü görüyordum ki odada yalnız değildim.
Yatağımın iki köşesinde, kollarını göğüslerinde sımsıkı kavuşturmuş iki silüet daha dikiliyordu benimle birlikte bu dört duvar arasında.
Selin, yatağın ayakucunda, sırtını duvara yaslamış bir haldeydi.
Ece ise doğrudan başucumda, yüzünde sert bir ifadeyle bekliyordu.
İkisinin de gözleri, kapıda dikilen darmadağınık halime, kızarmış suratıma adeta mızrak gibi saplanmıştı.
Sessizlik, odanın içinde devasa bir saatli bomba gibi büyüdü.
"Kızlar?" diye fısıldadım, boğazımı temizlemeye çabalayarak. Yüzüme uydurma, yorgun bir tebessüm yerleştirmeyi denedim. "Sizin uyumanız gerekmiyor muydu? Ne işiniz var burada? Korku filmi mi çekiyorsunuz? Yalnız kostümlerinizi beğenmedim. Böyle peluş pijamalarla, sevimli panduflarla olmaz bu iş. Ece! Sen o uzun saçlarını yüzünle beraber önüne al, beyaz boydan da bir gecelik giy üstüne. Selin! Sen de... " diye devam edecekken sözüm kesildi.
"Maskenizi indirin artık Komiserim!" dedi Ece, sesini mermer kadar soğuk bir tona ayarlayarak. İleriye doğru ufak bir adım attı. "Daha fazla yalanlar ve bahaneler dinlemeye hiç niyetimiz yok bundan sonra. Yorulduk, uykusuz kaldık, operasyon stresi üzerimizde. Hepsi birleşti. Ama bunların hiçbirini mazeret olarak kabul etmiyoruz. Dökülün!"
Selin, yerinden doğrulup Ece'nin yanına, tam karşıma geçti. Gözlerindeki şefkat, Ece'nin sertliğine nazaran çok daha kırılgan, çok daha yaralayıcıydı.
"Neler oluyor Komiserim?" diye sordu. Sesindeki titremeyi gizleyemiyordu. "Kaç gündür size neler oluyor? Neden böylesiniz? Plazadaki o sahte evlilik oyunundan beri eriyorsunuz resmen gözlerimizin önünde. Bir bakıyoruz sabahın köründe neşeyle gülümsüyorsunuz, bir daha bakıyoruz yarım saat sonra kapıdan ölü gibi girip odanıza kilitliyorsunuz kendinizi. Karargaha gidiyoruz... Yeni doktorun karşısında ruhunuz çekiliyor birden. Bütün bu yıkımın sorumlusu kim komiserim? Söyleyin. Siz de rahatlayın biz de rahatlayalım. Endişelenmeyi bırakalım. Destek verelim size. Sizin tek başınıza sessizce bilmediğimiz bir şeylerle savaşıp durmanızdan inanın biz yorulduk. Siz usanmadınız. Söyleyin. Söyleyin ki artık birlikte göğüs gerelim başınızdaki meseleye."
Yutkundum. Kapı kulpundaki elimi sıkıca yumruk yaptım.
"Bir şey olduğu yok kızlar. Boşa evham yapmayın." diyerek kestirip atmak maksadıyla gözlerimi kaçırdım. "Sadece stres, yorgu..."
"Kesin artık ama Komiserim!" diyerek bağırdı Ece, sesini dairenin dışına taşırmamaya özen göstererek, isyan ediyordu. "Bize operasyon stresinden falan bahsetmeyin! Aylardır beraberiz şurada! Kurşunların altından bile gülerek çıkan bir kadındınız siz! Bir şeylerin sizi içeriden çürüttüğünü göremeyecek kadar kör değiliz! Artık anlatma vakti geldi de geçiyor be Komiserim. Biz senin askerlerin değiliz, biz senin kardeşleriniz. Bu yükü tek başına taşımaya devam etmene müsaade etmiyoruz!"
Ece'nin "kız kardeşleriniz" kelimesi, yıllardır kalbime ördüğüm o beton duvarın tam ortasına bir balyoz gibi indi adeta. Duvar çatırdadı. Yıkıldı.
Boğazımdan kopan, ayların, yılların birikmişliğini taşıyan hıçkırığa engel olamadım. Dizlerimin bağı çözüldü. Kapı eşiğinde, parke zeminin üzerine bir çuval gibi yığıldım. Ellerimi yüzüme kapatıp, omuzlarımı sarsarak ağlamaya başladım.
"Dayanamıyorum kızlar..." diye feryat ettim, sesim parmaklarımın arasından boğuk, paramparça çıkıyordu. "Yemin ederim artık dayanamıyorum. Boğuluyorum! Taşıyamıyorum bu zehri!"
Ece ile Selin saniyeler içinde yanıma, parke zemine çöktüler. Selin kollarını boynuma sımsıkı doladı, başımı kendi omuzuna çekti. Ece sağ elimi kavrayıp avuçlarının içinde sımsıkı tuttu. İkisi de yerdeki bu çaresiz ve yıkılmış halimi bir kalkan gibi sarıp sarmalamışlardı.
"Buradayız Komiserim. Yanında..." diye fısıldadı Selin, saçlarımı şefkatle okşayarak. Kendi yanaklarından da yaşlar süzülüyordu. "Ağla, dök içini. Rahatla..."
Derin bir nefes aldım. Gözyaşlarım Selin'in tişörtünü ıslatırken, yedi yıllık o zehirli kilidi nihayet dillerimden kopardım.
"İki bin altı yılıydı..." diyerek söze başladım, sesim titreyerek. "Akademideki ilk yılım. Toydum, tecrübesizdim. Ama hayallerim büyüktü. Poligon atışlarında, dersliklerde hep zirveye oynuyordum. Sonra... Yeşil hareleri, serseri tebessümüyle hayatımın tam ortasına bir göktaşı gibi düştü. Adı Mert."
Ece'nin elleri avucumda aniden kasıldı. Nefesini tuttuğunu gayet net hissettim.
"Yağız olan Mert mi?" Diye sordu Selin büyük bir hayretle.
"Gölge Komiser..." diye fısıldadı Ece, şaşkınlıkla.
"Evet." diyerek acı bir tebessümle başımı salladım. "Yağız Mert Çağlayan. Akademideki en büyük rakibim, aynı zamanda hayatımın en büyük aşkıydı. Dört koca yıl... Birlikte büyüdük, birlikte silah tuttuk, birbirimizin yaralarını bizzat birbirimiz sardık. Benim bütün dünyam sadece ondan ibaretti. Mezuniyet törenimizin olduğu gün, ailelerimizi bile tanıştırdık. Babası Yavuz Müdür, o gün rütbelerimizi kendi elleriyle taktı omuzlarımıza. Söz tarihimiz bile konuşuldu. Her şey kusursuzdu. Her şey bir peri masalı kadar güzeldi..."
Gözyaşlarımı elimin tersiyle sildim. Ece, dişlerini sıkarak dinliyor, gözlerindeki öfke kıvılcımları yavaş yavaş büyüyordu.
"Mert, evlenme teklifi edeceği zamanı beklememi söylemişti." diye devam ettim, sesimdeki keder bütün odayı donduruyordu. "Kapalıçarşı'da kuyumcuları gezerken benim beğendiğim, bizzat aşık olduğum bir yüzük vardı. Su damlası kesimli, incecik bir pırlanta... Parmağıma taktığım saniye, yeminler etmiştik. Mezuniyet balosu gecesi, bu yüzükle bana evlenme teklifi edeceğinden hiç şüphem yoktu."
Selin'in kaşları çatıldı. Zihninde bazı detayların birleştiği yüzündeki aydınlanmadan belli oluyordu.
"Su damlası pırlanta..." diye mırıldandı. Gözleri dehşetle irileşti. "Bugün... Karargaha gelen o yeni doktorun, parmağındaki modelden!"
"Hani aynısının operasyondaki siyah kadife kutuda da olduğu o yüzük!" Diye tamamladı Ece bütün yapbozu.
Başımı acımasız bir onaylamayla salladım. "Bizzat aynısı hem de. Yedi koca yıldır benim cehennemime mühürlenen o yüzük."
Ece'nin avucumu sıkan parmakları bembeyaz kesildi.
"Ne oldu peki o gece Komiserim? Balo gecesi ne yaşandı?"
"Mert... Yani Yağız Komiseriniz, balodan erken ayrıldı. Birden ortadan kayboldu." diyerek yutkundum. Boğazımdaki cam kırıkları batmaya devam ediyordu. "Bana bir adresi mesaj olarak attı. Deniz kenarında, mumlarla, beyaz güllerle süslenmiş bir iskeleye gittim. Verdiği adreste orası vardı. Meğerse bana sürpriz yapmak için kaybolmuş ortadan diye teselli ettim kendimi. Girdim içeri. Perdede bizim fotoğraflarımız dönüyordu. Hayatımın en mutlu saniyesini yaşadığımı zannettim o an. Gelgelelim..."
Derin bir nefes daha aldım. Vücudumdaki bütün kanın çekildiğini hissediyordum.
"Fotoğraflar kesildi. Perdede, eğitmenler odasından gizli evraklarını çalan, benim üniformamı giymiş bir kızın kumpas videosu yayınlandı. Mert, karşıma çıkıp beni hırsızlıkla, birinciliğini çalmama sebep olmakla suçladı. İnanmamıştı bana! Defalarca o videodaki kişi ben değilim dememe rağmen. Bırakın inanmayı dinlemek bile istememişti. Kulak vermemişti bana. Aklında tek bir ezberi vardı duyduğu. Ona inandırılan... Benim onu rütbe için, hırslarım için kullandığımı, ona bilerek yaklaştığımı, kendisine hiç aşık olmadığımı düşünecek kadar körleşmişti. Yüzüme nefretle baktı."
"Bu nasıl olabilir?" diye hayrete düştü Ece, sesi saf bir iğrentiyle dolup taşıyordu.
"Bitmedi, dahası da var." dedim, dudaklarımdan dökülen acı tebessümle. "Spot ışıkları patladı yüzüme o anda. Bütün akademi, eğitmenler, dostlarım... Herkes karanlığın içinden çıkıp bir anda aydınlanarak beni yuhalamaya başladı. Sonra kendi çıktı o kalabalığın arasından. Daha da yaralıyıcı sözler söyledi. Biraz daha aşağı çekti beni. Yetmedi! Yine o lanet kalabalığın arasından bu sefer de kırmızı elbiseli bir kadın çıkageldi."
"Kim?" Dedi Selin olayın heyecanına kendini kaptırarak.
"Karargah hastanemizin yeni doktoru, Dilvin." Dedim acıyla gözlerimi kapatarak.
Selin şoka girmiş bir şekilde elleriyle ağzını kapattı.
"İnanamıyorum..." nidası döküldü dudaklarından.
"Bu nasıl bir şey ya?" Diyen ise hala inanmak istemeyen Ece'nin şaşkınlığının göstergesiydi.
"Gözlerimin önünde, benim hayalini kurduğum yüzüğü çıkarıp, o kızın önünde diz çöktü!" diye haykırdım, sesimdeki feryat odanın duvarlarına çarptı. "Onun parmağına taktı! Alkışlar eşliğinde onu öptü! Beni yalan söylemekle, onu kandırmakla suçlayıp... Asıl kandırılanın ben olduğumu yüzüme yüzüme vurdu! Benim bütün hayatımı, onurumu kendi elleriyle paramparça etti! Yine de çabaladım. Peşinden koştum, inandırmaya çalıştım... Beni itti. Bembeyaz elbisemle yolun kenarındaki çamur birikintisine yığılıp kaldım. Arkasına dahi bakmadan karıştı karanlığa. Acımasızca. Beni bırakıp o kızla gitti..."
Ece, duydukları karşısında parke zeminden hışımla ayağa fırladı. Gözleri kelimenin tam anlamıyla ateş saçıyor, göğüs kafesi öfkeyle inip kalkıyordu.
"Bu nasıl iğrenç bir oyun? Bir kadına böyle bir şey yapılır mı? Bir genç kızın gelecek hayalleriyle böylesine oynanır mı?" diye gürledi. Elleri beline gitmişti. "Bu kaçıncı seviye bir intikam duygusu? Boktan bir birincilik için bu ne nefret? Ne olursa olsun bir insanın hayalleriyle böyle oynamak, bir kadını aldatmak, insan içinde rezillik çıkarmak da ne demek! Bu olmadı Yağız Komiser. Bu hiç olmadı!" Diyerek odamın içinde gezinmeye başladı sinirle. Kendi kendine söylenmeye devam ediyordu.
"Seven sevdiğine bunu nasıl yapar ya?" Diyen ise boşluğa bakıp kalmış olan Selin'di. Adeta şok olmuş gibi donmuş kalmıştı. Ellerini önünde birleştirmiş bağdaş kurar bir pozisyonda yerdeydi. "Bir kadının onuruyla, gururuyla, en güzel günü için kurduğu hayalleriyle bu şekilde oynamak hangi vicdana sığar? Hem de bütün akademinin önünde, başbaşa da değil... Onca şeye rağmen hala kendini savunmaya anlatmaya çalışmışsın. Onu da dinlememiş. Çamura itmiş seni! Nasıl onu boğmadan durabildin Komiserim?!" Deyip gözlerini bana dikti. "Nasıl sıkmadın oracıkta ümüğünü o pisliğin! Ne demek seni evlilik teklifi vaadi ile bir mekana getirip herkesin gözleri önünde rezil edip bir de üstüne başka bir kadına sana aldığı yüzüğü takıp da onu sevdiğini açıklamak ya? Ne demek!" Derken çoktan fırlamıştı bile ayağa.
Şifonyerin üstündeki yedek silahımı aldığı gibi bir hışımla kapıya yönelip çıkacakken Ece şiddetle ittirdi Selin'i omuzlarından.
"Selin! Dur, n'aptığını sanıyorsun sen? Az sakin ol! Komiserine silah mı doğrultacaksın? Napıyorsun, nereye gidiyorsun?!"
"Nasıl sakin olayım Ece!" diyerek bağırdı Selin, silahı yatağın üzerine atıp odanın içinde volta atarken. "Haftalardır o pislik herifle aynı ekipteymişiz! Yaptıklarından haberimiz olmadan yüzüne gülümsemişiz. Elimde olsa arkasından sıkardım iki tane!"
"Ben yapmamışım o dediğini sana ne oluyor Selin?!" Diyerek kaldırdım kafamı. Bakışlarımı ikisi arasında gezdirdim.
"Beni söylediğime pişman etmeyin! Güzelce oturup dinlemeyecekseniz mantıklı fikirler söylemeyecekseniz tam şu an şimdi çekip gidin odalarınıza! Benim derdim bana yetiyor fazlasıyla."
Selin başını öne eğdi. Ece, Selin'in tuttuğu kolunu bıraktı yavaşça.
"Özür dilerim Komiserim. Bir an gözüm döndü. Duyduklarıma inanamadım da..." dedi Selin yere otururken, yanıma.
"Kusura bakmayın Komiserim. Fevri davrandık. Siz devam edin." Diyen Ece de yedek silahımı yataktan alıp gelmiş bana uzatmıştı. Silahı kabzasından tutup geri aldım. Belime yerleştirirken Ece de, Selin'in yanına oturdu geniş bir bağdaş kurarak.
"Dediğine göre bilmiyormuş." diye mırıldandım yorgun bir sesle. "Dilvin'in buraya geleceğini. Burada çalışacağını. Ha bir de operasyondaki yüzüğü... Kutuyu Gürkan Başkomiser vermiş, içindeki yüzüğü o da sahnede bana verirken ilk kez görmüş. Yedi yıl evvelki ihanet oyununu da sözde birinciliğini çalmak için ona yaklaşmamın intikamını almak maksadıyla düzenlemiş. Dilvin'i de sevdiğinden değil yalnızca daha da canımı acıtmak için bir piyon olarak kullanmış. Kızın da bir oyuna alet edildiğinden haberi yok yani. Gidip de o kızcağıza yüklenmeyin. Safım kaç yıldır evlenme vaadiyle bekletilip duruyormuş. Buradan önce Amerika'daymış yıllardır..."
"Piyon mu?" dedi Selin, iğrenerek. "O safoz doktoru da kendi karanlığına alet etmiş yani. Kendi intikamı uğruna iki kadının hayatını mahvetmiş bencil bir canavar resmen."
"Komiserim emin miyiz kadının masum olduğuna?" Diye sordu Ece, ciddi bir tonda. "Ya sizi uyuttuysa yine Yağız Komiser. İkisi gerçekten de sizi aldattıysa?"
"Bilmiyorum. İhtimaller dahilinde elbette." Dedim önüme bakarak. Parmaklarımı çıtlatmaya başladım. "Ama kız beni tanımadı bile." Dediğimde tekrar göz temasına geçtim onlarla. "Dediğine göre Yağız Komiseriniz benden ona, bana takıntılı kızın biri diye bahsetmiş. Güya beni kendinden vazgeçirmek adına böyle bir oyun oynadığına ikna etmiş Dilvin'i. Kız o yüzden garipsememiş olanları. Teklifin gerçekten ona edildiğini o gecenin ona hazırlandığını zannediyor yani."
"Bu hikaye git gide iğrençleşiyor." Dedi Selin buruşturduğu suratıyla. Midesi bulanıyor olmalıydı.
"Bence yine de tetikte olun Komiserim. Kız iyi oyuncu olabilir. Hiçbir kadın, çok saf değilse eğer böyle bir şeye kanmaz. Ki kız doktor. Aptal olacağını sanmıyorum." Dedi Ece.
Dedikleri kafamı karıştırsa da anlatmaya devam ettim.
"Sabah yürüyüş dönüşü kapısına gittim... Karan Amir bizim ortak arkadaşımız biliyorsunuz." Dediğimde ikisi de onaylar biçimde başlarını salladı. "Öğrencilik zamanlarımızda pazar kahvaltılarını onun evinde yapmak gibi bir ritüelimiz vardı. Yarı dönemde geldiğinden yurtta kalamamıştı o. Küçücük kutu kadar bir öğrenci evi vardı. Kendi ellerimizle temizlemiş dizmiştik..." diye anlatırken dudağımın kenarında ufacık bir tebessüm belirdi. Hayallere daldığımı farkedince kaşlarımı kaldırıp derin bir nefes alarak kendime geldim. "İşte öyle olunca bende dedim ki yine bir pazar sabahı böyle müsait bir vaktimizde birlikte kahvaltı yapalım. Fırından poğaça simit aldım. Karan'a gitmeden ona da haber vereyim birlikte gidelim istedim. Telefonla haber verecektim normalde. Kapının önündeyim gideyim kendim çağırayım dedim. Lojmana girdim merdivenleri tırmandım zile bastım..." derken derin bir nefes daha alma ihtiyacı hissettim.
"Demek başka bir yere davetliyim dediğiniz yer orasıydı..." dedi Selin.
Dudaklarımı birbirine bastırıp acı acı gülümsedim. Başımı onaylar manada salladım.
"Karan Amir enkazda yaralandığından beri Yağız Komiserinizle aramızda bir ateşkes ilan etmiştik. Onun yanında birbirimize laf atmamaya tartışmamaya hatta kötü kötü bile bakmamaya dair birbirimize söz vermiştik..." dedim.
"Sonra?" Diye sordu Selin merakla.
Anında omzuna bir sille indirdi Ece.
"Sonrası mı var kızım? Malum işte!" Dedi ona kızarak.
Ufakça gülümsedim.
"Doğru sonrası malum..." dedim. Sonra çenemi dikleştirdim. "Ama sizin bu aptal komiseriniz napacaktı biliyor musunuz?" Dedim işaret parmağımla kendimi göstererek. İkisininde kaşları çatıldı. Sorarcasına salladılar başlarını.
Güldüm büyükçe. Birkez daha güldüm. Ve birkez daha.
Birbirlerine baktılar anlamayarak. Delirdiğimi düşünüyor olmalılardı.
"O pislik komiserinizi affetmeyi düşündüm..." Dedim. Gözleri şokla büyüdü. Yerlerinde kıpırdandılar. "Aramızdaki bu kavgaları bitirmeye niyetliydim hatta." diyerek yaşlı gözlerle onlara baktım. İçim acıyarak gülüyor bir yandan da gözlerimden yaşlar süzülüyordu.
"Komiserim delirmiş olmalısınız!" Dedi Selin.
"İyi de sizi buna iten neydi ki? Nasıl affedecektiniz Komiserim? Size bunları yaşatan birini nasıl affedecektiniz?" Diyerek ellerini birbirine vurarak isyan etti Ece.
Selin de ona bakarak başını salladı hızla. Onaylayarak baktı bana.
"Bilmiyorum. Bir anlık gafletti işte. Ateşkes sürecine kandım herhalde. Bana iyi davranmasına. Zamanla artık sadece Karan'ın yanında da değil yalnızkende ılımlıydı konuşmalarımızda. Operasyonda kulis odasına çekildiğimizde beni rahatlatmak için kurduğu cümlelerde pişman gibiydi yaptıklarından. Beni hala sevdiğine inandım. Tekrar bir şey yaşayacak olmasak da ona beslediğim nefreti bitirmek vardı aklımda." Diye savunma yaptım.
"Neye inandınız Allah aşkına Komiserim?" Dedi Ece sinirle. "Taştan inci olur mu? Siz neyi düzelteceğinize inandınız?"
"Aynen öyle!" Diye destek verdi Selin. "Allah sizi uyarmış resmen Komiserim. Büyük bir hataya düşmenize engel olmuş. Ne demek affetmek? Bu affedilir mi Komiserim? Bunun telafisi olmaz! İstediği kadar pişman olsun. Bunu hiçbir şey kurtaramaz!"
"Katılıyorum." Dedi Ece Selin'e bakarak. İkisi aralarında el sıkıştı.
"Peki komiserim?" Diye sordu Selin.
"Sor." Dedim sadece.
"Siz... Gerçekten... Yani şey..."
"Hayır." Dedim anında. Daha fazla kıvranmasına lüzüm yoktu. Ne demek istediğini anlamıştım. Ben lafıma devam etmeden Ece girdi araya.
"İnanmıyorum sana!" Diyerek Selin'in kolunu çimdikledi.
Selin acı dolu bir inilti çıkararak etinin burulduğu yeri tuttu çarık kaşlarıyla Ece'ye bakarken.
"Napıyorsun ya?!"
"Ne demek napıyosun kızım? O nasıl soru? Herhalde yapmadı! Değil mi komiserim?" Deyip bana döndü.
"Yapmadım." Dedim. "İnanın o kamera kaydı neyin nesi bilmiyorum. Bana kurulan bir kumpas olduğu belli."
"Peki bu başınıza herhangi bir şey getirdi mi komiserim?" Diye sordu Selin merakla. Hala acıyan kolunu tutuyordu.
"Hayır." Dedim başımı olumsuz biçimde sallayarak. "Plaketim alınır, veriler sistemden çekilir sanıyordum o iftira yüzünden. Öyle olmadı. Yağız mevzubahis kayıtları yetkililere vermemiş. Kanıt yetersizliğinden dosya kapandı. Soruşturma da öylece kalakaldı."
"Ha lütfetti yani!" Dedi Ece geriye doğru yaslanarak. Yüzünde kinci bir ifade vardı.
Selin kollarını iki yana açtı. "Niye böyle bir şey yaptı ki?"
"Alacağını aldı da ondan. Yaptı yapacağını. Hem de fazlasıyla." Diyen Ece'ydi.
Onayladım onu başımla.
"Onun derdi benimleydi. Canımı acıtmak yetti ona. Birincilik çokta umurunda değildi. Onun asıl derdi sözde benim onu kullanmam gerçekten ona aşık olmamam bilerek çıkar için ona yaklaşmamdan dolayı benden intikam almaktı. Yaptı da... Onu buna kim inandırdı bilmiyorum ama derdinin derece olmadığına adım kadar eminim!" Dedim büyük bir kararlılıkla.
"En güzel gecenizi mahvederek de intikamını aldı yani? Sırf kandırıldı diye? Öyle sandığı için. Siz onu sevmediniz diye. Onu kullanmış olduğunuzu düşündüğü için. Öyle mi?" Diye soran Selin yine koluna başka bir çimdik daha yemişti.
"Anlama zorluğun mu var Selin? Öyle dedi ya işte kadın. Kanıt mı istiyorsun? Ne yapalım senin için? Niye tekrar tekrar kanatıp duruyorsun?" Diyerek arka arkaya sıraladı cümlelerini Ece. Niyeti beni savunmaktı.
"Tamam kızlar." Diyerek araya girdim. "Önemli değil. Sorun yok." Acıyla kıvranan Selin'e baktım. "Sen iyi misin?"
Çatık kaşlarıyla Ece'ye baktı önce. Sinirlenmişti. Sonra bakışlarını bana çevirdi. İfadesi yumuşadı. Gülümsemeye başladı.
"İyiyim komiserim."
Bacaklarım ağrımıştı. Bağdaşımın yönünü değiştirip anlatmaya devam ettim.
"Gelgelelim işte kapıyı bana Dilvin açtı. Ben şok tabi. Karşımda görmeyi beklediğim belki de son insandı. O geceden sonra Yağız'ın hayatında kalmaya hem de bunca yıl boyu kalmaya devam edeceğini hiç düşünmemiştim. İllaki bir süre sonra çıkmıştır diye düşünüyordum. Görünce şok oldum. Yedi koca yıldır o kadını oyaladığını, bu yalanı sürdürdüğünü bizzat kendi gözlerimle görmeyi beklemiyordum."
"E haklı olarak." Diye destek attı Selin.
Tekrar gülmeye başladım. İkisi arasında gezdirdim bakışlarımı.
"Şimdi daha da şok ve sinir olacağınız bir şey söyleyim mi?" Dedim eğlenir bir sesle.
Selin elinin tersini alnına götürdü fenalaşıyormuş gibi yaparak.
"Ay komiserim kızın arkasından çocukları falan çıkmadı değil mi?" Diye sordu. İşaret parmağıyla az ileriyi işaret etti. "Vallahi şuracığa bayılırım yani artık!"
Ondan duyduklarıyla aklına türlü senaryolar gelen Ece de büyümüş gözlerini bana çevirdi. "Komiserim?" Dedi sorarcasına.
"Yok yok!" Dedim ellerimi çırparak. "O kadar da değil!" Dediğimde rahatladılar. Selin'in ifadesi görülmeye değerdi. "Yani umarım..." diye ekleme ihtiyacı hissettim.
"E ne o zaman?" Diye sordu Selin yine duyacaklarına hazırlıklı davranır bir pozisyonda.
"Canınız Komiseriniz Yağız efendi kapısına gelip Dilvin'i gördüğümü öğrenmiş de durumu açıklamak için benimle konuşmak istemiş." Dedim sonunu uzatarak.
İkisi de hep bir ağızdan "Ee?" Diye sordu.
Gülüp devam ettim.
"E benim onun ayağına gitmeyeceğimi biliyor tabi kendi benim ayağıma gelmek için sizi evden çıkartmak maksatlı yalandan sabah idmanı düzenlemiş..."
Dememle ikisinin yüzündeki şok anında sinir krizine döndü ve birbirlerine baktılar.
"Ne!" Diyerek şaşıran Ece'ye karşılık Selin'in tepkisi çok daha farklıydı.
"Vay..." deyip kendini tutamayarak küfür edecek Selin'in ağzını Ece hızlı ve çevik bir haraketle kapattı. Selin ise siniri geçmediğinden Ece'nin elinin altından içinde kalan küfürü homurdanma modunda etmekten alıkoyamadı kendini.
Ben bu hallerine gülerken Ece de gülmeye başladı ve çekti elini.
"Demek benim cağnım Fransız manikürümün katili de o Yağız mıdır Mert midir nedir? Ondan işte her neyse! O yani... Ulan..." deyip söylendi kendi kendine.
"Yalandan idman ha?" Dedi Ece hala inanmayarak. "Pazar sabahımın buna kurban gitmesine bende üzüldüm şimdi. Yoksa idmandan şikayetçi değilim de..." derken Selin araya girdi.
"Valla ben şikayetçiyim!" Dedi elini havaya kaldırarak. "Gölge Komiser benim kuaför masraflarımı ödesin!" Dedi huysuzca.
"O önce çaldığı hayatların bedelini ödesin..." diye söylendi Ece ağzının içinde. Ama ses tonu duymama yetmişti.
Doğru söze ne denirdi?
"Sonra sizi yollatıp geldi dayandı kapıma. Zorla yalvar yakar girdi içeri. Yetmedi! Bir de utanmadan karşıma geçip, 'Kararımı verdim ben, bu yoldan dönmeyeceğim, Dilvin'le evleneceğim. Seviyorum onu' dedi."
"Bok seviyordur!" Dedi Selin aniden. Sonra utanıp ağzını kapattı.
"Katılıyorum bu arada." Dedi Ece de. "Hani piyon olarak kullanmıştı?"
"Sonradan onu da itiraf etti zaten. Bunca yıl evlenmekten kaçtığını kızı oyaladığını, onu sevmediğini dokunmaktan bile çekindiğini onu istemediğini söyledi."
"Böylelerine ne denir siz biliyorsunuz ben susuyorum." Dedi Selin elini ağzının önünde fermuar çekiyormuş gibi hareket ettirerek.
Ece'yle birlikte gülmeye başladık.
"Bitti Komiserim." diye fısıldadı Ece, sesi bu kez öfkeden ziyade eşsiz bir şefkat barındırıyordu. "Tek başına savaşmak, bu adamın zehrini kendi başına yutmak tamamen bitti artık. Biz buradayız. O adam karargahta senin karşına her çıktığında, o kadınla senin yanından her geçtiğinde... Bizi bizzat karşısında bulacak. Sana zerre kadar zarar vermesine müsaade etmeyeceğiz."
"Aynen! Yalnız değilsiniz Komiserim!" diye ekledi Selin, saçlarıma uzun bir öpücük bırakarak. "Biz varız. Kız kardeşlerin var."
Odanın zemininde, birbirimize sımsıkı kenetlenmiş bir halde dakikalarca öylece kaldık.
Gözyaşlarım dindi.
İçimdeki zehir, bu iki kadının muazzam desteğiyle beraber bedenimi tamamen terk etti.
Mavi Sirenler'in yankısı, bu kez bir yas melodisi değil; küllerinden yeniden doğan, birbirini asla bırakmayan güçlü kadınların sarsılmaz marşına dönüşüyordu.
...
Sabahın ilk ışıkları odamdan içeri süzülürken; içimde aylardır taşıdığım o zehirli ve karanlık urdan tamamen kurtulmuş gibi hissediyordum.
Gece boyunca Ece ile Selin'in dizlerinde döktüğüm gözyaşları, ruhumdaki bütün paslı zincirleri eritip yok etmişti sanki. Sırlarımı, yedi yıllık cehennemimi onlarla paylaşmak; kalbime kelimenin tam anlamıyla eşsiz bir kalkan örmüştü.
Artık tek başıma kanamıyordum.
Tek başıma savaşmıyordum.
Kalabalıktım.
Ve bu dünyanın en tarifsiz hislerinden biriydi...
Dairemizden çıkıp ana karargah binasının zemin katındaki geniş yemekhaneye doğru yürürken, adımlarım kelimenin tam anlamıyla yere sımsıkı basıyordu.
Sağımda Ece, solumda Selin vardı. İkisi de üzerlerine siyah eğitim üniformalarını geçirmiş; yüzlerine tavizsiz ve soğuk birer maske yerleştirmişlerdi. Görünmez birer muhafız gibi etrafımı sarmışlardı.
Yemekhanenin gürültülü, çatal bıçak sesleriyle dolu atmosferine adım attığımız saniye; içerideki devasa kalabalığın uğultusu kulaklarımıza doldu.
Sancak Timi'nin erkekleri, salonun tam ortasındaki geniş masalardan birine kurulmuşlardı. Gözlerim saniyeler içinde masayı taradı. Bora, elindeki yarım ekmek tostla hararetli bir şeyler anlatıyordu. Yiğit, ağzı doluyken gülmeye çabalıyor; Volkan ise elindeki çay bardağıyla etraftaki kadın personelleri kesiyordu. Fırat, her zamanki asil duruşuyla arkasına yaslanmış, kahvesini yudumlayarak ekibin bu sayko hallerini izliyordu.
Masadaki asıl enkaz ise grubun tam köşesine sinmiş bir halde dikiliyordu.
Gözlerinin altı morarmış, omuzları çökmüştü. Önündeki kahvaltı tabağına dokunmamış, elindeki çatalı peynir dilimine ruhsuzca batırıp çıkarıyordu.
Dün gece bahçede yaşadığımız son yüzleşmenin ardından hiç uyumadığı, kendi cehenneminde cayır cayır yandığı her halinden belliydi.
Ece, çenesini dikleştirerek doğrudan erkeklerin bulunduğu masaya yöneldi. Selin ile beraber adımlarını takip ettik.
Bora, yaklaştığımızı gördüğü an neşeyle elindeki tostu tabağına bıraktı. Dudaklarında o meşhur serseri gülüşü yeşerdi.
"Günaydın Sancak Timi'nin kraliçeleri!" diyerek şakıdı adeta, eliyle masadaki boş sandalyeleri işaret ederek. "Tam zamanında geldiniz valla hanımlar. Yiğit'in dünkü liman baskınındaki sakarlıklarını dinliyorduk. Buyurun, yanımızda yeriniz hazır. Gökçe Komiserim, dünkü o efsanevi atışlardan sonra size özel çift kaşarlı tost yaptıracağım kantinden. Bendensiniz."
Adımlarımız masanın hemen başucunda durdu. Sessizlik, üçümüzün duruşundan süzülüp koca masanın üzerine buz gibi bir örtü misali serildi. Ece, Bora'nın neşeli davetini zerre kadar umursamadan; delici, ateş saçan gözlerini doğrudan Yağız'ın üzerine kilitledi. Bakışlarında kelimenin tam anlamıyla saf bir cinayet arzusu parlıyordu.
"Teşekkürler Bora." dedi, sesini bütün masanın duyabileceği bir tona ayarlayarak. "Sizin masanızda bize yer yok bundan sonra. Bulaşıcı bir hastalık kapmak istemeyiz."
Bora'nın dudaklarındaki tebessüm saniyeler içinde dondu. Kaşlarını şaşkınlıkla çattı. Gözlerini Fırat'a, ardından Volkan'a çevirdi.
"Hastalık mı?" diye sordu Bora, afallamış bir sesle. "Ne hastalığı Ececim Komiserim? Revirlik bir durum mu var? Anlamadım."
Selin, kollarını göğsünde sımsıkı kavuşturarak bir adım öne çıktı. Zümrüt yeşili gözleri, Yağız'ın perişan suratına tiksintiyle saplandı.
"Karaktersizlik var canım." diyerek kelimelerin üzerine basa basa konuştu. "Yalan, korkaklık, bencillik... Bunlar havadan bulaşan virüslerden çok daha tehlikeli hastalıklardır. Aynı masayı paylaştığınız insanlara dikkat etmenizi şiddetle tavsiye ederim. Zira bazı maskeler düştüğünde, altından midenizi bulandıracak kadar iğrenç canavarlar çıkabiliyor."
Selin'in sözleri, yemekhane masasının ortasına devasa bir el bombası gibi düştü.
Yiğit'in elindeki çatal büyük bir gürültüyle porselen tabağa çakıldı. Volkan'ın çay bardağı dudaklarında asılı kaldı. Bora, şok içinde yutkunarak gözlerini Yağız'a çevirdi.
Fırat, durumun vahametini, aradaki bu korkunç gerilimin asıl hedefini saniyesinde çözmüştü. Keskin bakışları, Ece ile Selin'in öfkesinden sıyrılıp bizzat bana, ardından da Yağız'a kaydı.
Yağız ise tek kelime etmedi, başını yavaşça kaldırdı. Yeşil hareleri kızların öfkesini es geçip doğrudan benim gözlerime tutundu. Bakışlarından saf bir kabulleniş ve suçluluğunun altında ezilmiş çaresiz bir mahkumun ifadesi okunuyordu.
"Ece Komiserim..." diyerek kekeledi Yiğit, ortamdaki bu ölümcül havayı dağıtmak gayesiyle. "Siz kime kızdınız Allah aşkına böyle? Sabah sabah! Hayır bir saygısızlık falan mı ettik anlamadım. Öyleyse toplu bir özür dileyelim de şu cellat hallerinizden sıyrılın yahu? Vallahi tırsıyorum!"
Ece, elini masanın ahşap yüzeyine sertçe, büyük bir gürültüyle vurdu. Yiğit yerinde sıçradı.
"Öyleyse tırsmaya devam etsem iyi edersin Yiğit!" dedi Ece tehdit edercesine. "Ve evet kızdım! Hem de çok kızdım. Ve kızgınlığım kolay kolay da geçmeyecek."
Hepsinin üzerinde göz gezdirdi tek tek ve devam etti. "Birdaha da beni kızdıracak bir hareket yapan olmasın! Aksi takdirde, yemin ederim belimdeki silahın şarjörünü bizzat o kişinin kafasına boşaltırım! Sicilimin yanması zerre kadar umurumda olmaz!"
Volkan dehşetle yutkundu.
"Ece Komiserim... Tövbe estağfurullah. Neler diyorsunuz siz?"
O sırada Selin de Ece'yi dürtükledi.
"Kızım tamam abartma. Anlaşılacağız şimdi..." dedi dudaklarını ufak ufak kımıldatarak.
Ece ateş eden gözlerle döndü ona. 'Sakinim.' İşareti verdi bakışlarıyla. Ardından tekrar masaya koydu ellerini.
"Anladınız siz beni!" diyerek geri çekildi sonra da, Volkan'ın sorusunu tamamen es geçerek.
Selin, Ece'nin koluna hafifçe dokunup onu geriye doğru çekti.
"Nefesimizi daha fazla tüketmeyelim Ece Komiserim." dedi Selin, sesindeki o asil, iğneleyici tonu zerre bozmadan. "Anlayan anladı. Hadi cam kenarındaki masalardan birine geçelim. Orası daha havadar! En azından testesteron kokmuyor! Zira midem bulandı."
Kızların bu gözdağı altında; tek bir kelime fazladan sarfetme gereği duymadım. Dudaklarımda mimik dahi oynamadı hatta. Arkamı dönüp kızlarla beraber yemekhanenin diğer ucuna, cam kenarındaki boş masaya doğru yürüdüm.
Arkamızdan, Bora'nın fısıltıyla karışık isyanı duyuluyordu.
"Abi... Biz ne halt yedik acaba ya? Şunlara bak üstümüzden dozerle geçtiler resmen sabah sabah. Ağır namluluyla taranmışa döndü resmen masa. Tövbe estağfurullah! Gördünüz dimi? Ece Komiserin gözünden ateş fışkırıyordu sanki! Gökçe Komiser de tek kelime etmeden cenazeye bakar gibi baktı geçti gitti. Aristokrat güzelim desen mermi gibiydi... Ne oldu lan acaba? Retroya falan mı denk geldik?"
Başka kimsenin sesi çıkmadı. Herkes derin düşünceler içindeydi.
Kızlarla cam kenarındaki masaya yerleştiğimizde; Ece derin bir nefes alıp arkasına yaslandı. Yüzündeki öfke yerini tatlı ve destekleyici bir tebessüme bıraktı.
"Nasıl ama Komiserim?" diye sordu Ece, elimi masanın üzerinden sımsıkı kavrayarak. "Şovumuzu beğendiniz mi?"
"Aynen komiserim. Neydik ama! Nasıl hissediyorsunuz şimdi?" Diye destek attı Selin gülerek.
"Kuşlar gibi hafif!" diyerek gülümsediğimde, gözlerimde sahte hiçbir pırıltı yoktu. Gerçekten hafiflemiştim. Yıllardır içimde büyüttüğüm o tek başınalık hissi, bu iki kadının gücüyle kelimenin tam anlamıyla buharlaşıp uçmuştu. "İyi ki varsınız kızlar. İyi ki! Neredeyse size daha önce anlatmadığıma pişman olacağım!"
Selin, kahvaltı tepsisindeki çay bardaklarını önümüze dizerken göz kırptı.
"O zaman orada bir durun Komiserim! Daha yeni başlıyoruz!" Diyerek güldü.
"O adam, bu karargahta sana yaşattığı her saniyenin bedelini bizzat kendi yalnızlığında boğularak ödeyecek. Sen sadece çayını yudumla. Sancak Timi'nin kraliçeleri artık sahnede."
Güneş, yemekhanenin pencerelerinden içeri süzülüp masamızı aydınlatırken; kalbimde yıllardır kanayan yaranın üzerine sımsıcak bir merhem sürülmüştü.
Karşı masada yalnızlığına terk edilmiş, astlarının şaşkın bakışları altında kendi yalanlarında boğulan adamın manzarası...
Benim için artık sadece sıradan bir tablodan ibaretti.
...
(Günümüz. Nisan, 2017. - Yeni Sancak Yerleşkesi. - Yazar'ın Anlatımıyla.)
Yemekhanenin uğultulu atmosferinde, masanın üzerine çöken ağır hava saniyeler içinde yön değiştirmeye hazırlanıyordu.
Yağız'ın telefonu aniden titremeye başladı. Genç adam ekrana baktığı gibi hızla ayaklandı. Solgun suratıyla, tek kelime dahi etmeden masayı terk edip yemekhanenin çıkışına doğru uzaklaştı.
Gölge Komiserin gidişi, Sancak Timi'nin erkekleri adına kelimenin tam anlamıyla bir işaret fişeğiydi.
Fırat, Bora, Yiğit ve Volkan dörtlüsü, ellerinde kahvaltı tabaklarıyla beraber kızların oturduğu masaya doğru adeta hücuma geçtiler.
"Gökçe Komiserim!" dedi Bora, nefes nefese masaya çökerek. "Neler oluyor? Meraktan çatlayacağız! Lütfen bize bir şeyler anlatın! Sabahki o buz gibi rüzgarların asıl sebebi ne Allah aşkına? Ben şahsen kendi adıma Merkür retrosundan şüpheleniyorum, doğru mudur?"
Selin, elindeki çay bardağını sertçe masaya bıraktı. "Anlatılacak hiçbir şey yok beyler. Ne duyduysanız o. Boşuna heveslenmeyin."
Ece de başını dikleştirerek masadaki kalabalığa buz gibi bir bakış fırlattı. "Bizden laf alamazsınız gençler. Tek kelime dahi etmeyiz. Hadi, naş! Kendi masanıza. Bu güzel ve ışıl ışıl sabahınızı bence dedikoduyla harcamayın."
Erkekler, kızların bu sarsılmaz kalkanı karşısında dudak büzerek pes etmek zorunda kaldılar. Tabaklarını alıp homurdanarak uzaklaştılar. Ancak içlerindeki merak ateşi zerre kadar sönmemişti.
...
Sabahın serin ve keskin rüzgarı Sancak Yerleşkesi'nin devasa terasında uğulduyordu.
İstanbul'un puslu gökyüzü, aşağıda uzanan şehrin karmaşasını gri bir örtü misali sarmalamıştı.
Fırat, elinde dumanı tüten iki adet karton kahve bardağıyla terasın sürgülü cam kapısından dışarı adımını attı. Adımları son derece sessiz bir şekilde atarak terasın üç kısmına doğru ilerledi.
Bakışları, terasın soğuk demir tırabzanlarına yaslanmış, gözlerini uzaklara dikmiş Ece'de takıldı.
"Sade filtre kahve getirdim. Seversin değil mi?" diyerek usulca Ece'nin yanına yaklaştı. Sağ elindeki karton bardağı genç kadına doğru nazikçe uzattı.
Ece, daldığı düşüncelerden sıyrılarak başını çevirdi. Dudaklarında yorgun ancak minnettar bir tebessüm yeşerdi. Bardağı adamın elinden alırken sıcaklığın avuçlarını ısıtmasına müsaade etti.
""Bir tek onu içerim. Teşekkürler." diyerek bardağı kavradı. Dudaklarına götürüp büyük bir yudum aldı.
"Zihnimin tam da böyle sert bir kafein dozuna ihtiyacı vardı. Dün geceki liman baskını, sabahki antrenman derken iyice güçten düştüm galiba. Bütün kaslarım sızlıyor."
Fırat, Ece'nin yanına, tırabzanların kenarına yaslandı. Kendi kahvesini yudumlarken bakışlarını İstanbul'un mavi gökyüzüne dikti.
"Zorlu bir geceydi şüphesiz." diye onayladı. Sesindeki pürüzsüz tını, terastaki rüzgarın uğultusuna karışıyordu. "Limanın o karanlık labirentinde, mermilerin havada uçuştuğu dakikalarda alan savunması yapmak ciddi bir efor gerektirir. Sızma ekibi olarak harika iş çıkardınız. Korumaları sessizce avlama şekliniz, Gökçe Komiserin kusursuz atışlarıyla birleşince operasyon kelimenin tam anlamıyla bir şahesere dönüştü."
"Gökçe Komiserin atışları her daim kusursuzdur. Onun kadar iyi bir atıcı olmak isterdim." diyerek gülümsedi Ece. Sesinde, büyük bir gurur ve gıpta barındırıyordu. "Namluya kilitlendiği saniye etrafındaki bütün dünyayı susturuyor resmen. Kendi kalp atışını dahi yavaşlatıyor sanki. Dün gece hepimizi adeta bir kalkan gibi savundu."
İkili bir süre daha operasyonun taktiksel detaylarından, mafya baronlarının sorgu süreçlerinden bahsetti. İletişimleri mesafeli, saygılı ve son derece profesyonel bir çizgide akıp gidiyordu.
Sessizlik usulca aralarına sızdığında; Fırat içindeki asıl şüpheleri ve zihnini kemiren merakını dile getirmeye karar verdi.
"Ece Komiserim?" diyerek söze başladı. Sesine her zamanki nezaketini, sınırlarını bilen o saygılı tonu yerleştirdi. "Sormak haddime düşmez, haddimi aşmak da zerre kadar istemem ama... Yanlış anlamayın lütfen. Sözlerimin altında yatan tek sebep; silah arkadaşlarıma duyduğum samimi endişeden kaynaklı."
Ece, başını yavaşça Fırat'a doğru çevirdi. Genç adamın kahverengi harelerindeki ciddiyeti, samimiyeti anında tarttı.
"Seni dinliyorum Komiserim."
Fırat, boğazını hafifçe temizledi. Kahve bardağını iki eliyle kavradı.
"Sabah yemekhanede yaşananlar da merakımda ama ondan önce..." diyerek kelimeleri özenle seçmeye gayret etti. "Gölge ile Yankı arasındaki bu zehirli gerilim... Sıradan bir akademi rekabetinden öte duruyor. Aylardır düşünüyorum bu konuyu. Her seferinde aynı noktaya çıkıyorum. Bence arada başka şeyler var. Ama dedim ya, zihnimdeki taşları bir türlü yerine oturtamadım. Bence ortada çok daha derin ve kanayan bir yara mevcut. Tekrar ediyorum, sormak haddime düşmez. Yanlış anlama. Sadece Gökçe Komiserin günlerdir süregelen bu ruhsuz halinden dolayı gerçekten endişeli olduğumdan sorguluyorum."
Ece derin bir iç çekti. Kahvesinden bir yudum daha alırken bakışlarını yeniden gökyüzüne çevirdi. Karşısındaki adamın güvenilir ve sır saklamayı bilen, asil bir karakter taşıdığını gayet iyi biliyordu. O, dedikodu peşinde koşan biri değildi.
"Bu konu... Benim tek başıma taşıyamayacağım kadar ağır bir yük aslında..." diye mırıldandı, sesini rüzgarın fısıltısına uydurarak. Gözlerini yeniden karşısındaki adama dikti. "Sana güveniyorum Fırat Komiserim. İçimizdeki en mantıklı, en aklı başında adam sensin. Aramızda kalacağına dair söz verirsen eğer... Kimseye, bilhassa da Bora'ya ve timin diğer üyelerine bahsetmezsen, işin asıl yüzünü anlatırım."
Fırat'ın duruşu saniyeler içinde dikleşti. Gözlerinde güven verici bir ışık belirdi.
"Sözüm şeref sözüdür Komiserim." diyerek yemin etti. "Ağzımdan tek bir kelime çıkmaz başkasına. Sırrınız benimle beraber mezara gelir."
Ece, omuzlarındaki ağırlığı atmak istercesine derin bir nefes aldı.
"Tahminlerin aslında bir bakıma doğru. Aralarındaki husumet sadece geçmişten gelen bir rekabetten ibaret değilmiş. Nefret etmek bir yana dursun birbirlerine deliler gibi aşıklarmış. Dört koca yıl boyunca beraber büyümüş, beraber silah tutmuş, birbirlerinin yaralarını sarmış iki sevdalıymış onlar. Karan amir de bu aşkın bir numaralı şahidi..."
"Peki ya ne olmuş da işler bu noktaya gelmiş?" diye sordu Fırat, merakına yenik düşerek. "Nasıl oldu da böylesine iki aşık bugünkü gibi kanlı bıçaklı iki düşmana ya da rakibe artık adı neyse ona dönüştü?"
Ece'nin gözlerindeki hüzün saniyeler içinde saf ve yakıcı bir öfkeye dönüştü o an da. Tırabzanları tutan parmak boğumları bembeyaz kesildi.
"Yağız Komiser, hayatının en büyük kumpasını kurdu aşık olduğu kadına!" diyerek dişlerinin arasından konuştu.
Ardından daha bu sabah öğrendiği o korkunç ihaneti anlatmaya koyuldu. İki gencin birbirine olan sarsılmaz sevgisinden, evlilik hazırlıklarından, ailelerin tanışmasından da bahsetti öncesinde. Hikayenin rengi, o kanlı balo gecesine gelindiğinde ise tamamen karardı.
"Gerçekten Yağız Komiser yapmış mı bunu? İnanamıyorum. Gökçe Komiseri bütün akademinin önünde rezil etmiş ha?" diyerek dişlerini sıktı Fırat.
Eceye zuhur etti aynı durum. Anlatmaya devam ederken sesi öfkeyle titriyordu. "Kıza tuzak kurmuş! Onu hırsızlıkla, akademinin şerefini ayaklar altına almakla suçlamış. Masumiyetine, gözyaşlarına zerre kadar inanmamış! Hemen ardından, bütün kalabalığın gözü önünde... Kızın bizzat kendi seçtiği, hayalini kurduğu o su damlası yüzüğü cebinden çıkarmış. Yeni gelen doktor Dilvin'in parmağına takarak evlenme teklifi etmiş!"
Fırat'ın o anda duyduklarıyla kanı dondu. Gözleri dehşetle irileşti. Elindeki karton bardağı öylesine sıktı ki kahve neredeyse taşmak üzereydi.
"İki kadını da birbirlerinden tamamen habersiz, iğrenç bir oyunun içine sürüklemiş işte." diye tamamladı Ece, tiksintiyle. "Doktor Dilvin'in de hiçbir şeyden haberi yokmuş. Gökçe Komiser yıllarca panik atak krizleriyle, terapilerle savaşmak zorunda kalmış."
Fırat, duydukları karşısında yutkundu. Yağız'a, o güne dek omuz omuza savaştığı üstüne duyduğu bütün saygı saniyeler içinde tuzla buz oldu.
"Bu..." diye fısıldadı Fırat, inanamayarak. "Bu kelimenin tam anlamıyla bir cinayet. İnsanın ruhunu katletmek! Yağız Komiserin böyle bir canavarlığa imza atabileceğini aklım almıyor. İnanamıyorum. Bu nasıl bir vicdansızlık?"
"İnsan inanmak istemiyor gerçekten. Ama durumlar böyle maalesef. Neyse ki Gökçe Komiser artık yalnız değil. Biz yanındayız!" dedi Ece, çenesini dikleştirerek. Gözlerindeki koruyucu ateş yeniden parladı. "Ben, Selin ve şimdi de sen... Gökçe Komiseri bu adamın karanlığına bir kez daha kurban etmeyeceğiz. O kendi cehenneminde yanacak. Doktor Dilvin'i bunca yıl kandırmasının, intikam uğruna iki hayatı mahvetmesinin bedelini bizzat kendi yalnızlığında boğularak ödeyecek."
Fırat başını kararlılıkla salladı.
"Sırtımı dayadığım komutanımın, silah arkadaşımın böylesine korkakça, ve böylesine zalimce bir geçmişe sahip olması midemi bulandırdı. Dediğin gibi ben de Gökçe Komiserin yanındayım. Hiç şüpheniz olmasın. Gölge artık benim nezdimde de saygısının ve rütbesinin bütün ağırlığını ebediyen kaybetti."
İkili, ellerindeki soğumuş kahve bardaklarıyla terasın tırabzanlarına yaslanmaya devam ettiler.
İstanbul'un mavi gökyüzü, Sancak Timi'nin içindeki bu devasa kırılmanın ve değişen dengelerin sessiz bir şahidiydi.
Fırat'ın zihninde, Yağız'ın sarsılmaz komutan imajı tamamen yerle yeksan olmuştu. Gökçe Komiserin susturucusu takılmış acıları, artık Fırat'ın da kalbinde yankılanmaya başlamıştı.
...
Aynı dakikalarda arka bahçenin çam ağaçlarıyla çevrili ıssız köşelerinden birinde ise bambaşka bir tiyatro sahneleniyordu.
Selin, yemekhanedeki boğucu gerilimin hemen ardından temiz hava almak amacıyla bahçeye çıkmıştı. Genç kadın, üniformasının yakasını hafifçe aralayıp serin rüzgarın yüzüne çarpmasına müsaade etti. Gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı. İçindeki öfke, Gökçe Komisere duyduğu şefkatle harmanlanıp koruyucu bir kalkana dönüşmüştü.
Fakat bu sükunetli an, arkasından yaklaşan tanıdık adım sesleriyle bıçak gibi kesildi.
Selin bıkkınlıkla gözlerini devirdi. Başını dahi çevirme gereği duymadı.
"Saklandığın yerden çık artık Serseri Mayın!" diyerek tısladı Selin, sesine bıkkın bir tını yerleştirerek. "Zaten oraya da sığmıyorsun. Daha fazla zorlama! Peşimde dolanmayı da bırak. Sülük gibi süzülüyorsun sabahtan beri arkamda."
Bora, yakalanmanın verdiği utançla yerinden çıkarak genç kadının hemen yanındaki ahşap banka yerleşti. Gözlerinde iflah olmaz bir merak ve durdurulamaz bir dedikodu açlığı vardı.
"Kraliçe'm, yapma ama böyle!" diyerek ellerini yalvarırcasına birbirine kenetledi. "Meraktan çatlayacağım yemin ederim. Yemekhanedeki racon şovunuz, Ece Komiserin gözlerinden fışkıran alevler falan... Neler oluyor güzelim ya? Ne olur azıcık anlatsan? Ne bileyim birkaç tüyo versen? İki lafın belini kırsak? Karnıma ağrılar girdi yemin ederim düşünmekten kızım."
Selin çenesini dikleştirip ters bir bakış fırlattı.
"Olmaz Bora'cığım. Üzgünüm. Söz verdik. Yeminimizi bozamayız."
Bora dudaklarını büzdü. Sesini iyice incelterek, acınası bir köpek yavrusu taklidi yapmaya başladı.
"Sadece minicik bir detay be güzellik... Tamam sadece şeye cevap ver o zaman? Hangimiz olduğuna? Gerçi hala ağzıma namlu sokmadığına göre ben değilim orası kesin. Ama tahminlerim var elbet." Dedi kendinden emin bir şekilde.
Selin'in tek kaşı merakla havalandı. Kollarını önünde bağladı bilmiş bir ifadeyle.
"Ya? Kimmiş o tahminin söyle bakayım?"
"Gölge Komiser!" Dedi genç adam anında.
Selin'in bozulan surat ifadesi yerini dehşete düşmüş bir şaşkınlığa bırakınca anladı genç adam yaptığı tahminin geçerliliğini.
"Biliyordum işte! O. Değil mi?" Dedi gülerek onay beklerken.
Usulca başını salladı Selin. Bu onaylamak demekti.
"Evet de. Nereden anladın? Hem de ilk tahminden." İşaret parmağını gözlerinin içine sokmak istercesine yaklaştırdı. Zümrüt yeşili gözlerini belerterek Bora'ya yaklaştırdı yüzünü.
"Yoksa attın tuttu mu? Ya da bizi falan mı dinledin? Doğru söyle bardak mı tuttun zemine! İtiraf et!"
Genç kızın önünde salladığı parmağını tutup indirdi Bora. Tuttuğu parmağı bırakmayıp bütün elini kavradı hatta.
"Yok artık kızım o kadar da meraklı Melahat değilim yani! Ama iyi taktikmiş. Lazım olursa kullanırım."
Elini sertçe çekti Selin.
"Bora!" Dedi sinirle. "Dökül!"
"Gökçe Komiserin halinden tahmin ettim." Diyerek itiraf etti Bora. "Buz gibi bakıyordu. Direkt olarak da Gölge Komisere. Aralarında soğuk rüzgarlar esti resmen. E bizim diğer sepetlerin de boş olduğunu biliyorum. Geriye sırların adamı kalıyordu. Bildim."
Gözlerini kaçırdı Selin. Başını salladı.
"Anladım..." dedi. Tekrar Bora'ya çevirdi gözlerini. "İyi bir gözlemcisin sen." Dedi gözlerini kısarak.
"E özel harekat. Olacak kadar!" Dedi Bora gururla.
Aralarına kısa bir sessizlik girdi. Bozan Bora oldu.
"Ne yaptı peki size?" Diye sordu önce ciddiyetle. Sonra genç kızın hüzünlü halini görünce keyiflendirmek istedi onu. Yüzüne serseri gülüşünü yerleştirdi ve başladı aklındaki bütün saçma soruları sormaya.
"Silahlarınızı falan mı çaldı? Kantin sıranızı mı gasp etti yoksa? Ufacık bir ipucu be Kraliçe, yemin ederim kimseye söylemem! Çatlayarak ölmemi mi istiyorsun sen yoksa? Üzülmez misin öyle olursa?" Deyip başını eğerek ters bir şekilde baktı ona. Çocuk gibi bir ifade vardı suratında.
Sıratının ortasına hafifçe vurdu Selin.
"Zil takıp oynarım valla!" Dedi ardından da gözlerini devirerek.
Genç adamın bu trajikomik hallerine daha fazla dayanamadı. İçindeki dedikodu yapma dürtüsü, olayın şokunu biriyle paylaşma arzusuyla birleştikçe sınırlarını zorluyordu. Göz ucuyla etrafı taradı. Bahçede kimsenin olmadığına kanaat getirince ayağa kalkıp kolundan sımsıkı tuttu. Bora'yı peşinden çekiştirerek bahçenin en karanlık, asırlık çam ağaçlarının arkasında kalan kör noktasına doğru sürükledi.
Bora'nın gözleri saniyeler içinde parladı. Yüzüne laubali ve son derece çapkın bir tebessüm yerleşti. Sesini kalınlaştırıp, romantik bir tınıya bürüdü.
"Hayırdır Sosyete Güzeli'm?" diyerek sırıttı, sırtını çam ağacının gövdesine yaslayıp kollarına davetkar bir kavis verirken. "Kimsenin girmediği ıssız köşelere çekmeler, kollarımdan tutup sürüklemeler falan... Kalbim dayanmaz bak böyle şeylere! Aniden yakınlaşmalar, bu gizemli haller... Beni benden alıyorsun kız, bilesin."
Selin, Bora'nın bu laubali tavrı karşısında yüzünü tiksintiyle buruşturdu. Sağ elini kaldırıp adamın omzuna sert, okkalı bir tokat indirdi.
"Geri zekalı!" diye fısıldayarak gürledi sanki. "Ne yakınlaşması! Ne kuytuya çekmesi? Romantizminden midem bulandı. Tamam kuytuya çektim ama o aklından geçen saçma sapan şeyler için değil herhalde."
"Ya niye?" Diye sordu Bora yine son derece cilveli bir tavırla.
"Dedikodu vereceğim sana salak, çeneni kapa! Sesini çıkarırsan biraz daha valla şu ağacın dibine gömeceğim seni ha!"
Bora yediği tokatla irkilse de, "dedikodu" kelimesini duyduğu saniye çapkınlık modundan tamamen sıyrıldı. Gözleri fal taşı gibi açıldı. Altın bulmuş bir defineci heyecanıyla bedeni dikleşti.
"Ciddi misin?" diyerek ellerini ovuşturdu. Sesini fısıltıya ayarladı. "Allaaah! Anlat hemen, dökül hatta! Yemin ederim ağzım mühürlü şu saniye. Mezar taşı gibiyim aha!"
İkili, başlarını birbirine iyice yaklaştırdı. Mahalledeki altın gününde buluşan, yan komşunun sırlarını çekiştiren teyzeler kıvamında hararetli bir sohbete daldılar.
Selin, derin bir nefes alarak olayın temelinden giriş yaptı. Baştan soma bildiği her şeyi bütün ayrıntılarıyla fısıldar bir tonda ve mimiklerini sonuna kadar kullanarak anlattı.
Bora, duydukları karşısında elleriyle ağzını kapattı. Gözlerini kocaman açarak, "İnanmıyorum! Yağız Komiser mi yapmış bunu? Bizim Gölge?" diyerek şaşkınlık krizleri geçiriyordu. Tepkileri kelimenin tam anlamıyla Selin'in enerjisiyle kusursuz bir uyum içindeydi.
"Dur dur, asıl felaket kısmı şimdi başlıyor asıl!" diyerek Bora'nın kolunu sıktı Selin kendini olayın heyecanına kaptırarak. Gözleri alev alev yanıyordu adeta.
Bora nefesini tuttu. "Kumpas mı kurmuş! Oha!"
"Kumpas kelimesi hafif kalır oğlum!" diyerek azarladı Selin. "Adam kızı bütün akademinin, hocaların dönem arkadaşlarının önünde hırsızlıkla suçluyor! Gökçe Komiser ağlıyor, yeminler ediyor... Adam zerre kadar inanmıyor. Üstelik kalabalığın arasından kırmızı elbiseli bir kadın çıkageliyor. Tahmin et kim?"
"Kim kim söyle hemen vallahi çatlayacağım! Yoksa..." diye mırıldandı Bora, kaşlarını dehşetle çatarak. "Bugün karargaha gelen doktor mu? Dilvin Hanım?"
Selin başını şiddetle salladı. "Ta kendisi! Yağız Komiser, Gökçe Komiserin kendi yüzüğü gidip Dilvin'in önünde diz çökerek bizimkinin gözlerinin içine baka baka kadının parmağına takarak evlenme teklifi ediyor!"
Bora, duydukları karşısında ellerini saçlarının arasına daldırdı. "Ne şerefsiz!" Sesini zor kontrol ediyordu. "Adam resmen Gökçe Komiserime en mutlu gününde tuzak kurmuş ya! Kızın yüzüğünü al başkasına tak... Yuh be! Ulan ben de seni harbi adam sanırdım lan! Yazıklar olsun be!"
"Yaa! Gökçe Komiserin yaşadığı cehennemi hayal edebiliyor musun?"
Bora'nın neşeli suratı saniyeler içinde saf bir öfkeyle dolmuştu. Çenesini sıktı. "Yemin ederim yemekhanede az bile yapmışsınız. Benim elime imkan verseler var ya şu saniye meydan dayağından geçirirdim o herifi yeminle!"
Selin, Bora'nın desteğini, Yağız'a karşı aldığı keskin cepheyi görünce içten içe büyük bir memnuniyet duydu. Bora, delidolu bir karakterdi ama yapılan ihaneti asla affetmezdi. Bunu çok iyi öğrenmişti.
"Sessiz ol şimdi!" diyerek Bora'nın kolunu hafifçe dürttü Selin. "Bak! Tekrar uyarıyorum. Bu anlattıklarım aramızda kalacak! Kimseye bahsetmek yok! Bak yemin ettin bana! Valla çarpışırsın. Birdaha çapkınlık falan yapamazsın. Ya da vazgeçtim. Çarpılsan mı ya?"
"Aşk olsun ama?" Dedi Bora dudaklarını büzerek.
Kafasına bir tane geçirdi Selin.
"Fırat'a, Yiğit'e ya da diğerlerine falan herhangi birine ötersen seni şu ağaçta salıncak diye sallandırırım ona göre!"
"Tamam kızım ya? Bu ne sinir. Tamam! Dedik ya, ağzım mühürlü benim!" diyerek sağ elini kalbine koydu Bora. "Sırrın benimle mezara gelir. Gölge Komiser benim nezdimde komutanlık vasfını tamamen yitirmiştir artık. Haddini bildireceğiz o hadsize!"
İkili, ortak bir düşmana karşı birleşmiş dedikoducu teyzelerden farksız bir edayla, gizli ittifaklarını onaylayıp ağaçların arkasından süzülerek çıktılar.
...
Birkaç dakika sonra ise, Sancak Yerleşkesi'nin uzun koridorlarında tesadüfi bir karşılaşma yaşandı.
Fırat, Ece ile terasta yaptığı derin ve sır dolu dertleşmenin ardından koridora adımını atmıştı. Aynı saniyelerde Bora da bahçedeki gizli dedikodu seansından dönüyordu.
İki adam, koridorun ortasında burun buruna geldiler.
İkisinin de yüzünde, taşıdıkları sırrın verdiği tuhaf ve komik bir gerginlik mevcuttu. Kızlara verdikleri "kimseye anlatmayacağım." yeminleri sebebiyle, bildiklerini birbirlerinden gizlemek zorundaydılar.
"Ne yaptın?" diye sordu Fırat, ellerini ceplerine yerleştirerek, son derece masum bir yüz ifadesiyle. "Selin Komiserden bir şeyler öğrenebildin mi?"
Bora, dudaklarını büzüp omuz silkti. Elleriyle ensesini kaşırken inandırıcı olmaya çabalıyordu.
"Yok abicim ya, nerede! Nuh diyor peygamber demiyor şerefsizim. Ser verip sır vermedi Kraliçe. Çok ketum. Fena! Sen ne yaptın? Ece Komiserden laf alabildin mi?"
Fırat da başını iki yana salladı. Sesine hafif bir hayal kırıklığı yerleştirdi. "Maalesef. Bende de malzeme yok. Ece daha fena. Ağzını bıçak açmadı. Aramızdaki bu gizem uzun süre devam edecek anlaşılan."
İkisi de yalan söylediklerini içten içe gayet iyi biliyor ama açık vermemek maksadıyla birbirlerine sahte ve dostane tebessümler sunuyorlardı.
Bütün sırra vakıftılar ancak ikisi de rol yapmaya devam ediyordu.
Tam bu tuhaf ve sessiz anın ortasında, koridorun diğer ucundan yaklaşan silüet her ikisinin de dikkatini çekti.
Yağız Mert Çağlayan.
Telefonu elindeydi, yüzü asık, adımları ruhsuzdu. Dışarı çıkmak üzere sivil kıyafetlerini giymişti.
Bora, onu gördüğü an içindeki öfkeye zar zor hakim oldu. Yumruklarını sıktı.
Fırat ise duruşunu dikleştirip, yargılayıcı bir ifadeyle bakmaya başladı.
İki adamın da gözlerinden Yağız'a karşı besledikleri nefret fışkırıyordu.
Yağız yaklaşınca, Fırat boğazını temizledi. Tam hizalarına geldiğinde adımlarını yavaşlattı. Kendisine atılan öldürücü bakışları farkedince adımları bıçak gibi kesildi. Kaşlarını şaşkınlıkla çattı. Gözlerindeki yorgunluk, yerini büyük bir afallamaya bıraktı. Yutkunarak onlara baktı. Bütün rengi saniyeler içinde solmuş, bedeni kaskatı kesilmişti.
"Siz..." diye mırıldandı, sesi titreyerek. Boğazı kurumuştu. "Siz ne bakıyorsunuz öyle?"
Fırat, Yağız'ın omzuna hafifçe vurup yanından geçip giderken son noktayı koydu.
"Hiç." diyerek gülümsedi. Sesindeki soğukluk iliklere işliyordu. "Öylesine. Size iyi istirahatler komiserim."
Bora da Fırat'ın peşine takılıp sırıta sırıta yürürken, Yağız koridorun ortasında çivilenmiş bir halde kalakaldı.
Şüpheleri onu hiç istemeyeceği manzaralara sürüklüyordu. Öyle olmaması için içinden dua etmeye başladı.
Zira kendi elleriyle yarattığı cehennem bütün yerleşkeye virüs gibi yayılmaya başlamıştı. Bunu hissetmek ona ağır gelecekti.
Yedi yıllık ihanetin hesabı, en yakın silah arkadaşlarının dudaklarından dökülen iğneleyici fısıltılarla bizzat yüzüne çarpıyor ve canını yakıyordu.
...
(Hilal'in Anlatımıyla.)
Akşam karanlığı Yerleşkenin üzerine ağır ağır çökerken; dairemizin içi gündüz yaşanan bütün o fırtınalara inat, kelimenin tam anlamıyla sıcacık bir limana dönüşmüştü.
Salondaki geniş L koltuğa yayılmış, elimdeki sıcak çay bardağının ısısıyla uyuşmuş kaslarımı dinlendiriyordum.
Ece ile Selin, mutfakta akşam yemeğinin son hazırlıklarını tamamlamakla meşguldü. Bugün yemekhanede yememe kararı almış evde kendileri hazırlamak istemişti.
Tam bu sükunetli dakikaların ortasında, dış kapımızın zili art arda, ısrarcı bir ritimle çalmaya başladı.
Selin mutfaktan hızla fırlayıp kapıya yöneldi. Çelik kanadı araladığı saniye; karşısında ellerinde koca bir tepsi baklavayla sırıtan Bora ile hemen yanında Fırat ikilisi kapıda dikiliyordu.
"İyi akşamlar hanımlar!" diyerek neşeli bir nida savurdu Pusat. "Sancak Timi'nin en fedakar iki silahşoru olarak; yorgunluğunuzu almak gayesiyle size tatlı getirdik! İçeri kabul buyurmaz mısınız?"
Selin, Bora'nın bu neşeli hali karşısında gözlerini devirse de dudaklarındaki ufak gülümsemeye engel olamadı.
"Geçin içeri baş belaları!" diyerek kapıyı sonuna kadar araladı Selin. "Ece!" Diyerek içeri seslendi. "Çay demleyeyim! Tatlı getirmişler. Yanına iyi gider!" Diye bağırdı.
İçeriden Ece'nin "Tamam! Gel de demle!" Diyen sesinin gelmesiyle hepimiz kahkahaya boğulduk.
Fırat ile Bora salona adım attıklarında, yüzümdeki yorgun ifadeyi silip yerime dikleştim. İkisine de samimi bir tebessümle baş selamı verdim. Bora elindeki tepsiyi yemek masasına bırakıp yanımdaki tekli koltuğa kuruldu.
"Gökçe Komiserim!" dedi, sesine neşeli bir tını yükleyerek. "Keyfiniz, sağlığınız ve afiyetiniz yerindedir inşallah? Biz bizzat kontrol etmek maksadıyla damladık da akşam akşam yuvanıza."
"İyiyim Boracığım. Sağol." diyerek gülümsedim. Gözlerindeki sadakat pırıltısı, içimi ısıtmaya yetmişti. "Kızlar sağ olsun, bütün yorgunluğumu attım. Bütün işleri onlar yapıyor ben hep böyle oturuyorum."
"Bizim evdeki Bora misali..." diye mırıldandı Fırat ağzının içinde.
"Aşk olsun abicim! Çoraplarımı kirli sepetine atıyorum ya?" Dedi Bora eğlenir bir sesle.
"Ne büyük meziyet!" Diyen mutfaktan sohbete dahil olan Selin'di.
Ece mutfaktan elinde boş çay tepsisiyle salona girdi. Misafirleri gördüğü an yüzünde tatlı bir şaşkınlık yeşerdi.
"Ooo, beyler!" dedi coşkuyla. "Az görüyorduk sizi gün içinde. Özleştik. Ne iyi ettiniz de akşam da geldiniz. Hoş geldiniz!" Dedi iğneleyici bir tavırla.
"Ama sana da aşk olsun yani Ececim Komiserim?!" Diye isyana geçen Bora'yı tınlamayan Ece gözlerini direkt olarak Fırat'a dikti.
"Komiserim? Bana biraz yardım eder misiniz?"
Fırat, başını saygıyla eğerek anında ayaklandı.
"Tabii. Zevkle Komiserim."
İkili mutfağa doğru yönelirken; Selin de fırsattan istifade ederek Bora'nın koluna şiddetle yapıştı.
"Sen de gel bakayım buraya!" diyerek öne atıldı Selin. Bora'yı çekiştirerek salondan dışarı doğru sürüklemeye başladı. "Bana tatlı tabaklarını taşımakta yardım edeceksin Serseri Mayın!"
Bora, bu ani hamle karşısında şaşkınlıkla yutkundu. Adımları tökezleyerek Selin'in peşine takıldı.
Ben ise salonda tek başıma kalarak, bu dörtlü arasında dönen dolapların yarattığı komik manzarayı keyifle izliyordum.
Sancak Timi, operasyon dışındaki hayatlarında kelimenin tam anlamıyla bir lise sınıfından farksızdı.
...
(Yazar'ın Anlatımıyla.)
Selin, Bora'yı kendi odasına soktuğu gibi kapıyı arkalarından sertçe kapattı. Genç kadının gözlerinden kelimenin tam anlamıyla alevler fışkırıyordu.
Bora'nın gözleri ise odanın içine kaydı. Pembe tonlarındaki yatak örtüsüne, aynalı şifonyere, içeriyi dolduran naif vanilya kokusuna kısacık bir bakış fırlattı. Yüzüne saniyeler içinde laubali ve çapkın bir tebessüm yerleşti.
"Yalnız Kraliçe'm..." diye fısıldadı, sesini cüretkar bir tona getirerek. Sırtını kapıya yasladı. "Yapma böyle... Daha bir şeylerin adını koymadan doğrudan kendi yatak odana çekmeler, kapıları kilitlemeler falan. Olmuyor yani? Ben geleneksel bir adamım. Gelemem böyle şeylere. Ayrıca geleneksel olduğum kadar duygusal da bir adamım. Kalbim dayanmaz bak sonra. Hızına yetişemiyorum bilesin. Bir gün hık diye gideceğim bak beni çektiğin bir köşede heyecandan."
Selin, onun bu şımarık tavrı karşısında yüzünü tiksintiyle buruşturdu. Sağ elini kaldırıp Bora'nın omzuna okkalı, sert bir tokat indirdi.
"Gerçek bir manyaksın sen!" diye fısıldadı. "Ne dediğinin farkında mısın! Kafamı bozma benim! Ne bir şeylerin adını koyması? Aramızda öyle bir şey mi var bizim! Hem ne heyecandan gitmesi? Öyle kolay ölmek yok. Ben seni gebertmek maksadıyla çektim buraya!"
Bora yediği tokatla irkildi. Çapkınlık modu anında buharlaştı.
"Ne yaptım ben yine yahu?"
"Daha ne yapacaksın!" diyerek dişlerini sıktı genç kadın. "Koridorda Gölge Komisere şov yapmışsınız! İlker görmüş. Siz gelmeden evvel buradaydı. Geldi mutfakta anlattı. Ne olduğunu da anlamamış gariban. Hadi senin tavrını anladım. Fırat Komiser ne alaka? Ha? Sen bana söz vermemiş miydin? Kimseye ötmeyeceğim, Fırat'a söylemeyeceğim diye yemin etmemiş miydin! Bütün sırrı ifşa etmişsin! Şimdi ne yapayım ben ha sana? İlla salıncak gibi sallandırayım mı?!"
Bora, duyduğu suçlama karşısında ellerini hızla havaya kaldırdı. Gözleri kocaman açılmıştı.
"Kızım, yemin ederim benim bir suçum yok!" diyerek kendini savundu. "Ben tek kelime etmedim kimseye! Ne Fırat'a ne Yağız'a. Koridorda karşılaştığımızda Cerrah lafa kendi girdi. Bütün suç onda, valla! Ve bence biliyor bir şeyler. Ece de öttü galiba. Patlayan onlar bak diyorum sana. Sen burada beni boşuna dövüyorsun valla!"
Selin, duyduğu bu gerçek karşısında şaşkınlıkla dona kaldı. Gözlerini kırpıştırdı. Ece'nin sırrını Fırat'la paylaşma ihtimali, genç kadının aklının ucundan dahi geçmemişti.
"Ece mi söylemiştir diyorsun?" diye mırıldandı Selin, inanamayarak.
"Bence öyle!" diyerek başını salladı Bora. "İkimiz de birbirimizden habersizmiş gibi sahte rol kestik saatlerce. Koridorda adamı kıstırınca gerçekler ortaya çıktı. Hepimiz aynı saftayız artık en azından. O yönden bakalım."
Selin, derin bir nefes alıp omuzlarını düşürdü. Gözlerindeki öfke yerini tatlı ve ortak bir ittifakın rahatlamasına bıraktı.
"İyi o zaman." diyerek az evvel vurduğu omzunu hafifçe okşadı Selin.
"Öyleyse sorun yok. Şimdi mutfağa gidip o tatlı tabaklarını dizeceksin Pusat. Konuşulanlar da bu odada kalacak. Şimdilik hiçbir şey yokmuş gibi davranmaya devam ediyoruz."
Bora, kızın bu ani duygu değişimi karşısında kıkırdadı.
"Emriniz olur Kraliçe'm. Sen yeter ki beni odana çekmeye devam et, ben bütün tabakları dizerim de yıkarım da."
"Defol Bora!" diyerek adamı kapıdan dışarı ittirdi Selin.
...
Aynı saniyelerde, mutfağın loş ışığı altında Ece ile Fırat arasında da bambaşka bir profesyonel tiyatro sahneleniyordu.
Ece, çay bardaklarını tepsiye dizerken göz ucuyla karşısında dikilen adama bakıyordu. Fırat, ellerini arkasında kavuşturmuş, kusursuz bir asaletle bekliyordu.
"Komiserim?" diye fısıldadı Ece, sesini salondakilere duyurmamaya özen göstererek. "Koridorda yaşananları duydum. Pusat ile beraber, Gölge Komiserin yolunu kesip adama gözdağı verircesine bakmışsınız. Sence Pusat bir şeyler sezdi mi? Sırrı benim anlattığımı fark etti mi?"
Fırat'ın dudaklarında ufak, güven verici bir tebessüm yeşerdi.
"Merak etme." diyerek pürüzsüz, sakin bir tonda yanıtladı. "Sır bende güvende. Serseri Mayın hiçbir şeyin farkında değil. Ben sadece, bu vicdansızlığa karşı sessiz kalmak istemedim. Gölge Komiserin içindeki karanlığı yüzüne bu kadarcık da olsa vurmak ona kendimi farkettirmek benim boynumun borcuydu. Tim içindeki dengeleri sarsmadan, Pusat'ı işin içine katmadan hallettim. Şüphen olmasın."
Ece derin bir iç çekerek rahatladı. Fırat'ın güven veren duruşu onu oldukça memnun etmişti.
"Sana güvenebileceğimi biliyordum." diyerek çay tepsisini eline aldı. Gökçe Komiserin etrafındaki bu koruma duvarını hep beraber ayakta tutacağız. Hadi, çaylar soğumadan salona geçelim."
...
(Hilal'in Anlatımıyla.)
Dörtlümüz mutfaktan salona döndüklerinde; yüzlerinde değişik ifadeler
mevcuttu.
Selin ile Bora, tabakları sehpaya dizerken birbirlerine laf atmaya ve didişmeye devam ediyorlardı.
Ece, çayları dağıtırken Fırat ile operasyonel bir sohbetin içindeydi.
Saatlerce çay içtik, baklava yedik, önceki hayatlarımızdan, eğitim sahasındaki komik anılardan bahsettik. Gülüşmeler, kahkahalar dairemizin duvarlarında yankılandı adeta.
Gecenin ilerleyen saatlerine doğru, içerideki kalabalığın ve kahkaha seslerinin zihnimde ufak bir uğultu yaratmaya başladığını hissettim. Yorgunluğum usulca geri dönüyordu.
"Gençler!" diyerek ayağa kalktım. Yüzümde samimi, huzurlu bir tebessüm mevcuttu. "Benim biraz temiz hava almaya ihtiyacım var galiba. Başım çatlıyor. Bahçeye inip kısa bir yürüyüş yapsam iyi gelecek. Siz sohbetinizi bölmeyin, keyfinize bakın. Olur mu?"
Bora hemen ayaklanmaya yeltendi.
"Eşlik edelim komiserim?"
"Hiç lüzumu yok Boracığım." diyerek elimi havaya kaldırdım. "Sadece on beş dakika yalnız yürümek, zihnimi boşaltmak niyetindeyim. Hemen geri dönerim. Çaylarınızı soğutmayın."
Ece başını anlayışla salladı.
"Dikkat et Komiserim. Üşütme."
Daireden çıkıp merdivenleri ağır adımlarla indim. Lojman binasının dış kapısını aralayıp kendimi yerleşkenin karanlık, soğuk bahçesine attım.
Nisan ayının dondurucu gece ayazı yüzüme çarptı. Ciğerlerime dolan temiz havayla beraber göğüs kafesimdeki o amansız sıkışma bir nebze olsun hafiflemişti.
Çam ağaçlarının gölgelediği taşlı yoldan ağır ağır yürümeye başladım. Sessizlik, gökyüzündeki cılız yıldızlarla bana eşlik ediyordu.
Köşeyi dönüp yerleşkenin otoparkına inen geniş yola saptığım saniye adımlarım olduğum yerde bıçak gibi kesildi.
Karanlığın içinden kopup gelen, gecenin ıssızlığını parçalayan taze, neşeli bir kadın kahkahası kulaklarıma doldu.
Ağaçların arkasına, karanlık gölgeye usulca sindim. Bakışlarımı sesin geldiği yöne, aydınlatma direğinin altındaki o iki silüete sabitledim.
Yağız üzerinde sivil kıyafetleriyleydi. Hemen karşısında, ellerini onun geniş omuzlarına yaslamış, başını geriye atarak neşeyle gülen Dilvin vardı.
Gözlerim, yüzündeki ifadeye takılı kaldı. Yağız'ın dudaklarında ufak ve belli belirsiz bir tebessüm yeşermişti. Gözleri kadının neşeli yüzünde geziniyordu. Zoraki yahut sahte görünmüyordu; aksine, o anın içinde, kadının gülüşünde ufak bir huzur bulmuş gibiydi. Dilvin, onun sağlam koluna girdi, başını usulca omzuna yasladı. Birlikte lojman binalarına doğru ağır adımlarla yürümeye başladılar.
Manzara, göğüs kafesime saplanan devasa, paslı bir mızraktan farksızdı.
Sırtımı çam ağacının sert gövdesine yasladım. Gözlerimi kapattım.
'İnsanı asıl yıkan düşmanının attığı kurşun değildi; düşmanının senin bizzat kendi mezarının üzerinde yeşerttiği çiçek bahçesiydi.' Derdi Ankara Emniyetteki müdürüm.
Ne kadar doğru!
Ben bu yerleşkenin karanlık koridorlarında kendi çamurumun içinde çırpınırken, gözyaşlarımla boğulurken; o kendi kurduğu yalan dünyasının içinde, benim hayatımı çalan kadının omuzlarında gülümsemeye ve nefes almaya devam ediyordu.
Sahte mühürlerin acısı bir gece evvel kalbimi kanatırken, gerçek prangaların soğukluğu asıl şimdi doğrudan ruhuma kilit vuruyordu.
Gökçe Komiser zırhım ne kadar kalın olursa olsun; yedi yıl öksüz bırakılan Hilal'in feryatları zihnimin dehlizlerinde ebediyen yankılanmaya mahkumdu.
Bembeyaz düşler, bu gece siyah çamurun en derin ve en karanlık dibine sonsuza dek gömülmüştü.
...
(Ertesi Gün. - Yazar'ın Anlatımıyla.)
Ambarlı Limanı baskınının üzerinden kırk sekiz saat geçmişti.
Sancak Timi, uykusuzluk ile yorgunluğun sızlattığı bedenlerine inat; karargahın kalbindeki kriz masasının etrafında adeta birer mum gibi dimdik dikiliyordu.
Gürkan Başkomiser, elindeki kalın dosyayı masanın tam ortasına sertçe bıraktı.
"Liman baskını meyvelerini verdi arkadaşlar." Gözleri gururla parlıyordu. "Ele geçirdiğimiz konteynerlerden çıkan şifreli diskler, İlker'in üstün çabaları eşliğinde tamamen çözüldü. Vedat Karalar'ın yeraltı dünyasındaki bütün finansal ağı, kara para aklama trafiği şu an avuçlarımızın içinde."
İlker, bilgisayarının başından başını kaldırıp yorgun ve bir o kadar da solgun bir tebessümle timi selamladı. Parmakları klavyenin üzerinde adeta nasır tutmuştu.
"Simsar'ın kara kutusu olan ve bütün bu trafiği yöneten şahıs..." diyerek ekrandaki slaytı değiştirdi Başkomiser. Dev ekranda kel kafalı, soğuk bakışlı, pahalı bir takım elbise giymiş bir adamın vesikalığı belirdi. "Tarık Yılmaz. Yeraltı dünyasındaki lakabıyla 'Kasa'. Bu şahsı canlı ele geçirdiğimiz saniye, Simsar'ın bütün krallığı başına yıkılacak."
Toprak kollarını göğsünde kavuşturdu. "Hedefin konumu belli mi Başkomiserim?"
"Belli aslanım." diyerek başını salladı Gürkan Başkomiser. "Kemerburgaz'ın ücralarında bir ormanlık alana gizlenmiş yüksek güvenlikli bir villada saklanıyor. Etrafı silahlı adamlarla kaynıyor. Kameralar, hareket sensörleri, termal tarayıcılar... Hedefimiz bu gece yarısı bahsi geçen villaya sızıp Tarık Yılmaz'ı paketlemek."
Yağız, masanın diğer ucundan başını kaldırıp timin üzerine kısa bir bakış fırlattı. Gözleri usulca Bora'ya kaydı.
"Pusat." dedi, sesine her zamanki komutan otoritesini yerleştirmeye çabalayarak. "Villanın güvenlik kameralarını döngüye sokma ve alarmları deaktif etme işi sende. Sızma ekibinin yolunu sen açacaksın."
Bora, ifadesinde zerre kadar mimik oynatmadan çenesini dikleştirdi. Bakışlarını Yağız'ın yüzüne değil, doğrudan adamın omzundaki rütbesine sabitledi.
"Emredersiniz Komiserim. Görevimi kusursuzca halledileceğimden şüpheniz olmasın."
Pusat'ın sesindeki sıcak ve dostane tını tamamen buharlaşmış; yerine sıradan bir memurun sahip olabileceği şekilde buz gibi bir soğukluk yerleşmişti.
Yağız'ın kaşları istemsizce çatıldı bu duruma karşın. İçindeki şüphe tohumları hafifçe filizlenmeye başlamıştı. Bakışlarını bu kez Fırat'a yöneltti.
"Cerrah, sen sızma ekibinin hemen arkasında olacaksın. Çatışma ihtimaline karşı tetikte beklersin."
Fırat da duruşunu zerre bozmadan, ellerini arkasında birleştirerek hafifçe başını eğdi. Onunda yüzünde gram duygu belirtisi yoktu.
"Anlaşıldı Komiserim."
Yağız yutkundu. Boğazına görünmez bir yumru oturur gibi oldu.
Sancak Timi'nin erkekleri, dünden beri kendisine karşı anlamsız ve görünmez bir duvar örmüştü sanki. Saygısızlık etmiyorlardı ancak aralarındaki yeşermeye başlamış kardeşlik bağı ve samimi yoldaşlık şu günlerde kopmuş gibiydi.
Sorunun kaynağını seziyor, şüpheleri zihnini kemiriyordu aslında.
Gözleri usulca masanın diğer köşesine kaydı. Hilal, kollarını masaya dayamış, gözlerini ekrandaki haritaya dikmişti. Yüzündeki ifade soğuk, duruşu sarsılmazdı. Yağız'ın kendisine baktığını hissetmesine rağmen başını milim dahi çevirmedi.
"Gökçe ve Volkan!" dedi Gürkan Başkomiser, sessizliği bozarak. "Kemerburgaz'daki villanın hemen güney cephesinde yüksek bir tepe mevcut. Ormanlık alan. Görüş açısı geniş. Sızma ekibine orman içinden koruma sağlayacaksınız."
"Emredersiniz Başkomiserim!" diyerek pürüzsüz, metalik bir sesle yanıtladı Hilal. "Namlumun ucundan tek bir fare dahi kaçamaz." Diye ekledi Volkan.
"Harika!" diyerek ellerini birbirine çarptı Başkomiser. "Gece yarısı operasyona başlıyoruz öyleyse. Teçhizatlarınızı kuşanın. Dağılabilirsiniz!"
...
(Kemerburgaz, Ormanlık Alan. Gece Yarısı. - Hilal'in Anlatımıyla.)
İstanbul'un üzerine çöken zifiri karanlık, Kemerburgaz'ın sık ağaçlarıyla birleştiğinde ortaya son derece ürkütücü bir tablo çıkıyordu.
Çiseleyen yağmur, yüzüme çarpıyor üniformamın kumaşına işliyordu.
Villanın hemen güneyindeki sarp tepeye konuşlanmıştım. Yüzüstü çamurlu toprağın üzerine uzanmış, uzun menzilli keskin nişancı tüfeğimin dürbününden aşağıdaki devasa, ışıl ışıl parlayan villayı tarıyordum.
Kulaklığımdan yükselen telsiz cızırtısı sessizliği bozan ilk hamle oldu.
"Kriz Masası'ndan sızma ekibine... Radar konuşuyor. Sistem duvarları aşıldı. Kameralar döngüde. Yolunuz açık."
"Anlaşıldı İlker." dedi Yağız telsizden. Sesi, villanın hemen dışındaki ormanlık sınırından geliyordu. "Pusat, Cerrah siz benimle gelin. İlerliyoruz. İz, Sis, Hançer... Siz arka kapıdan dolaşın. Çıkıyoruz!"
Dürbünümü ana kapıya çevirdim. Yağız,
elindeki susturuculu silahıyla gölgelerin arasından süzülerek kapıdaki iki korumaya yaklaştı. Hareketleri ölümcül bir panter kadar sessiz, kusursuzdu. Arkasından Fırat ile Bora ilerliyordu.
"Gözcü hazır." dedi Volkan telsizden. Villanın kuzey cephesindeki ağaçlık alandan alanı tarıyordu.
"Yankı hazır." diyerek durumu teyit ettim. Dürbünümün içindeki kırmızı çarpı işaretini, villanın ikinci kat balkonunda devriye gezen ağır silahlı korumanın tam göğsüne sabitledim.
Yağız, eliyle Fırat'a işaret verdi. Korumalardan birini arkasından yaklaşarak saniyeler içinde etkisiz hale getirdi. Bora da diğer korumanın ensesine silahının kabzasıyla sert bir darbe indirip adamı yere serdi.
Demir kapının kilidi açıldı. Ekip, villanın geniş bahçesine adım attı. Tam o saniyede, balkon kapısı aniden açıldı. İçeriden çıkan ikinci bir koruma, bahçeye sızan ekibi gördüğü an silahına davrandı. Adamın namlusu doğrudan Yağız'ın sırtına yönelmişti.
Nefesimi tuttum ve hedefimi baz alıp tetiği yumuşakça ezdim.
Susturuculu tüfeğimden çıkan boğuk ses, yağmurun gürültüsüne karıştı.
Mermi, karanlığı delip geçerek balkondaki korumanın tam omzuna saplandı.
Adam, tetiği çekemeden geriye doğru savrulup balkonun zeminine yığıldı.
"Temiz." diyerek kulaklıklarına rapor verdim.
"Sağ ol Yankı." diye fısıldadı Yağız telsizden. Sesindeki o ufak titreklik, kendini hissettiriyordu.
Cevap vermedim. İletişimi kestim.
Ece, Selin, Yiğit üçlüsü arka kapıyı kırarak içeri daldıklarında; villanın içindeki sessizlik tamamen bozuldu. Alarm sirenleri çalmaya başladı.
"Acil durum! İçeride çatışma başladı!" diye bağırdı Toprak. Ağır makineli tüfeğiyle villanın ana girişindeki camları paramparça ederek içeriyi adeta kurşun yağmuruna tutuyordu.
Fırat, yaralanan bir korumayı kenara çekerken, Bora elindeki flaş bombasını üst kata doğru fırlattı. Patlamanın yarattığı kör edici beyaz ışık, benim dürbünümden bile net bir şekilde görülüyordu.
"Hedef ikinci katta!" diye bağırdı Yağız. Merdivenleri üçer beşer tırmanırken hızı insanüstü bir boyutta görünüyordu. İyi bir görev adamı olduğu tartışmasızdı.
Birkaç dakika süren yoğun çatışmanın ardından, telsizden Yağız'ın nefes nefese kalmış sesi duyuldu.
"Kriz masası! Gölge konuşuyor! Durum bildiriyorum. Tarık Yılmaz paketlendi! Tekrar ediyorum. Tarık Yılmaz ele geçirildi! Hedef elimizde! Araçlara dönüyoruz. Bizi koruyun!"
Araçlara kadar geçmelerini tetikte bir şekilde bekledikten sonra tüfeğimi emniyete alıp çevik bir hareketle ayağa kalktım. Üniformamı silkeledim. Yüzüme çarpan yağmur damlaları içime huzur dolduruyordu.
Bir operasyon daha bitmişti.
Düşman çökertilmişti.
Ya da biz öyle sanıyorduk.
...
(Sabaha Karşı. - Yazar'ın Anlatımıyla.)
Zırhlı araçlar Sancak Yerleşkesi'nin otoparkına peş peşe giriş yaptığında, ufuk çizgisi usulca aydınlanmaya başlamıştı.
Gece boyu yağan yağmur dinmiş, yerini ıslak toprak kokusuna bırakmıştı.
Tim üyeleri araçlardan inerken, herkesin yüzünde başarılı bir operasyonun getirdiği o tatlı yorgunluk mevcuttu.
Tarık Yılmaz, sorgu odasına alınmak üzere sivil polis ekiplerine teslim edilmişti.
Yağız Mert Çağlayan, aracın kapısını kapatıp derin bir nefes aldı. Gözleri, ileride Ece ile Selin'in ortasında yürüyen Hilal'e kaydı. Üç kadın, yan yana yürüyor; otoparkın loş ışıkları altında adeta yenilmez bir üçlüyü andırıyorlardı. Yağız'ın adımları onlara doğru gitmeye yeltense de içindeki gurur ve reddedilme korkusu onu olduğu yere mıhladı.
Tam o anlarda, arkasından gelen adım sesleriyle irkildi. Fırat ile Bora, silahlarını omuzlarına asmış bir halde hemen yanından geçmek üzereydiler. İkisi de komutanlarına selam vermemiş, yüzlerine bile bakmamışlardı.
"Beyler! Bekleyin bir saniye." diyerek seslendi. Sesine hesap soran bir tını yerleştirmişti.
İki adam da adımlarını aynı anda durdurdu. Askeri bir disiplinle topukları üzerinde dönüp Yağız'ın karşısına dikildiler. Yüzlerinde samimiyetten eser yoktu.
"Emredin Komiserim." dedi Bora, dümdüz ve duygusuz bir sesle.
Yağız'ın çenesi kasıldı. Bora gibi neşeli bir adamın kendisine böyle davranması fena halde canını sıkıyordu.
"İki gündür timin üzerinde özellikle de ikinizin üzerinde garip bir hava seziyorum." diyerek doğrudan konuya girdi. Bakışlarını ikisi arasında gezdirdi. "Daha doğrusu ikinizin ve beraberinizde kızların bana karşı bir cephe alma durumunuz var gibi. Operasyonlarda kusursuzsunuz lafım yok. Sahadaki itaatinize de öyle. Allah var! Herhangi bir saygısızlık etmiyorsunuz. Ama birebirde, kendi hayatlarımızda sizi bu davranışlarınıza iten şeyi merak ediyorum. Sorun ne? Bir hatam, gözden kaçırdığım bir durum mu oldu? Söyleyin çözelim."
Bora, dudaklarını birbirine bastırdı. İçindeki öfkeyi, Selin'den dinlediği korkunç kumpasın detaylarını kusmamak için kendini zor tutuyordu.
Fırat da durum farklı değildi. Ciddi duruşunu bozmadan araya girdi. Gözlerindeki iğneleyici soğukluk Yağız'ın ruhunu delip geçecek kadar keskindi.
"Hiçbir sorun yok Komiserim." dedi, kelimelerin üzerine basa basa. "Sadece işimize odaklanıyoruz. Sancak Timi profesyonel bir ekiptir. Biliyorsunuz. Disiplin şart. Özel hayatlar, geçmişteki hatalar ve haksız infazlar sahaya yansıtılmaz. Biz sadece görevimizi yapıyoruz."
Yağız, Fırat'ın kurduğu cümlenin içindeki o "haksız infazlar" kelimesini duyduğu an; beyninden vurulmuşa döndü. Bütün kanı çekildi. Anlamıştı artık. Sırrı ifşa olmuştu.
Bora, Fırat'ın bu ince göndermesinin ardından çenesini dikleştirdi.
"Fırat haklı Komiserim." diyerek ekledi, gözlerindeki nefreti gizlemeye çabalamadan. "Biz sadece dürüst ve şerefli komutanlarımızın emirlerini uygularız. Öyle olmayanlar da aramızda operasyon dışında bir muhabbet kurmak bize yakışmaz. İzninizle. Lojmana geçelim. Dinlemeye ihtiyacımız var."
İki adam, Yağız'ın cevap vermesini dahi beklemeden arkalarını dönüp lojmanlara doğru yürümeye başladılar.
Yağız ise otoparkın ortasında, sabahın dondurucu ayazında yapayalnız kalakaldı.
Kendi elleriyle kurduğu yalanlar, intikam uğruna parçaladığı hayatlar, şimdi bir bumerang misali dönüp kendi göğüs kafesine saplanmıştı.
Anlamaktan da ziyade artık emin olmuştu ki silah arkadaşlarının gözünde saygısını ve onurunu yaptıkları yüzünden yitirmişti.
Geçmişte sevdiği kadına kurduğu kumpasın asıl cezasını, bugün bizzat kendi yalnızlığında boğularak çekmeye başlamıştı.
Mavi Sirenler'in yankısı, artık onun ruhunda sadece sağır edici bir çığlığa dönüşmüştü.
...
Ambarlı Limanı'nı ve Tarık Yılmaz operasyonlarının ardından; Yeni Sancak Yerleşkesi'nin yeraltı katlarındaki sorgu odalarında ölümcül bir sessizlik hakimdi.
Yalıtımlı duvarlarla çevrili karanlık odanın tam ortasında demir bir masa mevcuttu. Masanın bir ucunda, geceki baskında yakalanan, yeraltı dünyasında "Kasa" lakabıyla bilindiği iddia edilen Tarık Yılmaz oturuyordu. Şahsın elleri kelepçeli, yüzünde ise korku barındırmayan, sinir bozucu ve alaycı bir tebessüm hakimdi.
Masanın diğer ucunda Gürkan Başkomiser dikiliyordu. Başkomiserin iri elleri demir masanın üzerine gürültüyle çarptı.
"Konuş lan!" diye kükredi Başkomiser, sesi odanın yalıtımlı duvarlarında yankılanarak şahsın yüzüne bir tokat gibi çarptı. "Simsar'ın bütün para trafiği, Avrupa'ya kaçırdığınız mühimmatların kayıtları nerede? Söyle! Konteynerlerdeki malların asıl teslimat noktası neresi? Tek tek dökeceksin lan bütün bildiklerini! Tek tek! Öt!"
Şahıs, duyduğu bu gürlemeye karşılık sadece dudaklarını yaladı. Başını hafifçe sağa eğip sırıttı.
"Yine yanlış yerde oyalanıyorsunuz amir!"
"O ne demek lan!"
"Ben sadece basit bir muhasebeciyim. Sayılardan, evraklardan falan anlarım. Sizin bahsettiğiniz o isimler de, büyük sevkiyatlar da benim boyumu epeyce bir aşar. Anlayacağınız faka bastınız! Yanlış adamı aldınız. Kasa hala güvende! Ahmaklar..."
Yağız, masanın hemen sağ köşesinde, kollarını göğsünde kavuşturmuş bir halde dikiliyordu. Gözlerinin altı morarmış, yüzündeki bütün kaslar gerilmişti. Dün gece otoparkta timinin kendisine çektiği o cephenin, kendi yalnızlığının yarattığı devasa öfkeyi; şu an doğrudan karşısındaki bu mafya bozuntusuna yöneltmiş durumdaydı.
"Sabrımı sınama lan!" diyerek ileriye doğru atıldı. "Zaten sınırlarındayım. Çatacak ter arıyorum! Bütün enerjimi sende harcarım! Hiç yorulmam!" Şahsın yakasına yapışıp adamı sandalyeyle beraber havaya kaldırdı. "Bundan böyle yalan yok! Konuş! Bütün şifreli diskler senin konvoyundan çıktı! Kendi ellerimle söküp aldım. Kimi kandırıyorsun? Bütün güvenlik ağının yöneticisi sensin, biliyorum! Eğer daha fazla asabımı bozarsan, seni bu sorgu odasının tavanında sallandırırım. Anladın? Dökül şimdi! Derhal!"
Adam, Yağız'ın bu kaba kuvveti karşısında dahi geri adım atmadı. Aksine, sırıtışı daha da genişledi.
Buna karşılık arka tarafta, sorgu odasının köşesinde dikilen Fırat boğazını temizledi. Gözleri, şahsın boyun damarlarındaki atışı, terleme oranını, göz bebeklerinin refleksini milim milim tarıyordu.
"Zahmet etmeyin Komiserim." dedi. Gözleri Yağız'ı tamamen es geçip doğrudan Gürkan Başkomiser'e kilitlendi. "Herifin nabzı stabil. Adrenalin seviyesinde de anormal bir yükselme yok. Kendinden son derece emin ve vücut fonksiyonları da bunu destekler nitelikte. Sözün özü doğru söylüyor. Bu adam Tarık Yılmaz değil."
Gürkan Başkomiser kaşlarını şiddetle çattı.
"Ne diyorsun sen Fırat?"
"Diyorum ki Başkomiserim..." diyerek şahsın etrafında ağır ağır volta atmaya başladı. "Gerçekten de faka basmışız. Bu mikrop, sadece dış görünüş olarak 'Kasa'ya benzeyen bir dublörden ibaret. Gerçek Tarık Yılmaz, biz bu piyonla uğraşırken çoktan sırra kadem bastı. İstediği oldu. Yemi yuttuk."
Dublör, Fırat'ın bu kusursuz analizi karşısında ufak bir kahkaha attı. "Adamınız epeyce zekiymiş. Etkilendim. Size söylemiştim. Benimle sadece zaman kaybettiniz. Simsar size saygılarını iletmemi istedi. Bizimle dans etmek boyunuzu aşar."
"Kes lan!" Diye yükselen Yağız Mert Çağlayan'dan başkası değildi...
Camın hemen arkasında, izleme odasında duran üçlü ise içerideki konuşmaları anbean dinliyordu.
Turgut Müdür, sinirle elindeki dosyayı duvara fırlattı.
"Lanet olsun! Teşkilatın en büyük operasyonunda yine piyon avlamışız! Nasıl sızdırdılar bu adamı araya? Nasıl fark etmedik yine Şahika?"
Şahika Müdür, kollarını göğsünde kavuşturarak derin bir nefes aldı. Gözlerindeki soğukkanlı ve stratejik ifade hiç sarsılmamıştı.
"Düşman zeki Müdürüm. İçerideki köstebeklerini hala kusursuz oynatıyorlar. Kudret alçağı ile çözülecek iş olmadığı belliydi. Aramızda hala varlar. Ama enseyi karartmamak lazım. Bu ilk kez başımıza gelmiyor ne de olsa. Sancak Timi hiçbir eli boş dönmez. Radarı derhal devreye sokalım ve yeniden işe koyulalım. Kaybedecek vaktimiz yok!"
Karan Amir, izleme odasının mikrofon düğmesine bastı.
"Kriz masasına geçiyoruz beyler!" dedi, otoriter bir sesle. "Piyonu nezarete gönderin. Asıl şahıs şansımız varsa ve hala İstanbul sınırları içindeyse, onu bulmak bizim boynumuzun borcu. Toplanın!"
...
(Yarım Saat Sonra.)
Sancak Timi'nin bütün üyeleri, dev dijital haritalarla aydınlatılmış kriz masasının etrafında adeta çelikten birer halka oluşturmuştu.
Dün geceki yorgunluktan eser yoktu; herkesin gözlerinde yenilginin getirdiği büyük bir intikam hırsı parlıyordu.
Gürkan Başkomiser, masanın başında dikilerek ekrandaki haritayı işaret etti.
"Yanlış adamı almışız arkadaşlar. Karşımızdaki yapı sandığımızdan çok daha organize. Sanırım onları ve oyunlarını hafife indirgedik. Yanıldık." diyerek ellerini arkasında bağladı. "Gerçek Tarık Yılmaz'ın izini bulmak zorundayız. İlker! Durum nedir aslanım?"
İlker, parmaklarını klavyenin üzerinde adeta uçuruyordu. Ekranda yeşil kod dizilimleri şimşek hızıyla akıp gidiyordu. "Sorgudaki dublörün üzerinden çıkan uydu telefonunun sinyal geçmişini kırıyorum Başkomiserim. Cihaz, son kırk sekiz saat içinde tek bir sabit noktayla yoğun bir şifreli veri alışverişi yapmış. Bağlantı şifrelemesi askeri düzeyde."
"Konum neresi İlker?" diye sordu Şahika Müdür.
"Çatalca, Müdürüm!" diyerek ekrandaki haritayı anında Çatalca'nın ormanlık ve ıssız bir bölgesine yaklaştırdı İlker. "Terk edilmiş eski bir tekstil fabrikası. Şehrin tamamen dışında, yerleşim yerlerine de oldukça uzak. Isı haritalarını çekiyorum... İçeride büyük bir kalabalık ve ciddi bir hareketlilik mevcut. Gerçek Kasa, şüphesiz bütün belgeleriyle beraber bu inin tam kalbinde saklanıyor olmalı."
Turgut Müdür, ellerini masaya dayayarak gözlerini timin üzerinde tek tek gezdirdi.
"Bu operasyon sıradan bir baskın değil çocuklar!" dedi, sesine sarsılmaz bir kararlılık yükleyerek. "İş ciddi. Hiç olmadığı kadar. Bu sefer bende bizzat sizinle birlikte sahaya iniyorum. Bu herifleri, teşkilatın onuru adına elimizden kaçırmayacağız. Alt edeceğiz. Hepimiz buna and içtik. Unutmayın. Tamam mıdır Şahika, Karan? Ekip arabasından operasyonun saha komutasını bizzat ben yöneteceğim."
Şahika Müdür başını salladı.
"Anlaşıldı Müdürüm! Ben burada kalıyorum öyleyse. Karan Amir ile beraber kriz masasının genel takibini ve istihbarat akışını sağlarız böylelikle. Tim! Müdürünüz size emanet! Göreyim sizi!"
"Görev dağılımı!" diyerek öne atıldı aldığı gazla Gürkan Başkomiser.
"Bu kez hata payımız sıfır. Sızma ekibi! Fırat, Selin ve Yağız! Üçünüzü seçiyorum. Fabrikanın havalandırma tünellerinden, ana sistem odasına doğrudan sızacaksınız. İçerideki asıl hedefe ilk siz ulaşacak, bu sefer gerçek Kasa'yı paketleyeceksiniz."
Selin, göz ucuyla Fırat'a kısa bir bakış fırlattı. Ardından Yağız'ı muhatap almadan Başkomiser'e dönüp çenesini dikleştirdi. "Anlaşıldı, Başkomiserim!"
"Çevre koruma ve ana baskın ekibi!" diyerek devam etti Başkomiser. "Ece, Yiğit, Bora, Turan ve Toprak! Sizinle beraber fabrikanın etrafını saracağız. Başınızda sahada olacağım! Ana kapıları patlatıp yaylım ateşi başlatacağız. Düşmanın bütün dikkatini üzerimize çekip sızma ekibine zaman kazandıracağız. Anlaşıldı mı?"
Toprak, soğuk bir tebessümle silahının şarjörünü kontrol ediyormuşçasına bir el hareketi yaptı.
"Desenize, kızlarım (ağır makineli tüfekler) bu gece fazlasıyla mesai yapacak Başkomiserim."
Gürkan Başkomiser delice olduğu adlandırılabilecek samimi bir gülüşle karşılık verdi zira Toprak Komiser'in şaka yaptığı pek de görülmezdi. Bu operasyon onu her zamankinden daha fazla heyecanlandırıyor olmalıydı.
Turan, ellerini beline koyarak başını salladı.
"Bütün kapıları kağıt gibi yırtar geçeriz evelallah komiserim! Şüpheniz olmasın."
"Keskin Nişancılar!" Diye bağıran Başkomiser'in bakışları masanın diğer köşesindeki Volkan ile Hilal'e kilitlendi. "Fabrikanın doğu ile batı kanatlarında yüksek su kuleleri mevcut. Görüş açınız geniş olacaktır. Çevre ekibine oradan tam koruma sağlayacaksınız. Dışarı adım atan tek bir düşman dahi kalmayacak."
Hilal, masanın üzerindeki haritaya soğuk bir bakış fırlattı. Bakışlarındaki kararlılık, kan kokusunu almış bir avcıdan farksızdı.
"Emredersiniz Başkomiserim. Görüş açıma giren her hedefi anında indireceğime yemin ederim."
Volkan da başıyla onayladı. "Bende tam destek sağlayarak desteğimi esirgemeyeceğim komiserim. O herifi bu sefer gerçekten paket edeceğiz!"
"İlker!" diye seslendi Turgut Müdür. "Sen benimle beraber mobil komuta aracında sahada olacaksın evlat. Bütün kameraların kontrolü ve iletişim ağının güvenliği sende. Geride konuşlanacak olsak da gerekirse sahadaki çatışmaya biz de destek vereceğiz. Tamam mı koçum?"
"Anlaşıldı Müdürüm!" dedi İlker, dizüstü bilgisayarını hızla çantasına yerleştirerek.
Gürkan Başkomiser, masanın etrafındaki tim mensuplarına son bir kez gururla ve inançla baktı.
"Teçhizatlarınızı kuşanın öyleyse. Yarım saat içinde teker dönüyor. Hedefimiz belli, inancımız tam. Dağılabilirsiniz!"
...
(İki Saat Sonra. Çatalca, Eski Tekstil Fabrikası.)
Gece yarısı bastıran yağmur, Çatalca'nın ıssız ormanlarında adeta bir fırtınaya dönüşmüştü.
Çamurlu zemin, sarp kayalıklar ve yağmurun gürültüsü operasyonun zorluk derecesini katlayarak artırıyordu.
Ormanın bitiminde, tel örgülerle çevrili terkedilmiş haldeki betonarme bina; bütün ürkütücülüğüyle karanlığın ortasında dikiliyordu.
Fabrikanın içi tamamen karanlıktı.
Dışarıda tek bir koruma dahi görünmüyordu.
Mobil komuta aracı, fabrikanın beşyüz metre uzağında, ağaçların arasına gizlenmiş bir noktada konuşlanmıştı.
Telsiz kanalında, kulaklıklardan yayılan ilk ses Karargah'tan operasyonu yönetecek olan Şahika Müdür'den geldi.
"Kriz Masası'ndan Sancak Timi'ne. Sancak 2 konuşuyor. Görsel temas sağlandı. Tekrar ediyorum. Bütün kameralarınızın aktarımı ekranımızda. Gözünüzü dört açın. Fabrika fazlasıyla sessiz. Pusu ihtimali olabilir. Tekrar ediyorum, pusu kurulmuş olabilir. Dikkatli olun!"
Karan Amir'in ciddi sesi araya girdi. "Frekans kontrolü. Herkes yerini aldı mı? Durum raporları verilsin!"
Doğu kanadındaki yüksek su kulesinin paslı merdivenlerini tırmanmış, namlusunu soğuk demire yaslamış olan Hilal'in sesi duyuldu.
"Yankı hazır Amirim. Doğu kulesindeyim. Namlum hedefe kilitli. Rüzgar şiddetli, hedef olumlu."
Batı kulesindeki Volkan da durumunu teyit etti.
"Gözcü hazır. Çapraz ateş pozisyonu alındı. Alan temiz konumda."
Mobil komuta aracından İlker'in klavye sesleri telsize karıştı.
"Radar devrede. Fabrikanın güvenlik duvarına sızmaya çalışıyorum. Güvenlik yazılımları beklediğimden çok daha kompleks. Sistemi döngüye almam birkaç dakikamı alacak."
Turgut Müdür, aracın içinden sahaya seslendi.
"Başarısızlık istemiyorum koçum. Sistemi kır. Çevre ekibi, durum bildir!"
Fabrikanın ana demir kapısının hemen ardındaki çalılıklara pusu kurmuş olan Ece'nin sesi duyuldu.
"Hazırız müdürüm. Ana girişin on metre uzağındayız."
Yiğit, silahının emniyetini açarken fısıldadı. "Hançer yerinde. Barikat kırmaya hazırım."
Bora, elindeki C-4 patlayıcıyı çevirirken gülümsedi.
"Pusat kapıya hediyesini bırakmak için emir bekliyor Başkomiserim. Verin emri yekten dalayım!"
Toprak ile Turan da, ağır makineli tüfekleriyle mevzilenmişlerdi.
"Ağır toplar da hazır müdürüm! Atış emri bekliyoruz! Etrafı sarmış durumdayız."
Gürkan Başkomiser, derin bir nefes aldı. "Sızma ekibi! Havalandırma tünellerine ulaştınız mı? Durum bildirin!"
Fabrikanın arka cephesinde, paslı demir merdivenlerden çatıya tırmanan üçlünün nefes nefese sesleri duyuldu.
Yağız, havalandırma kapağının önünde diz çökmüş bir halde telsize fısıldadı.
"Sancak 4, Gölge konuşuyor. Çatıdaki tünele giriş yapıyoruz. Cerrah, Sis... Hazır mısınız?"
Fırat, elindeki fenerle karanlık tüneli aydınlattı.
"Hazırız."
Selin, silahını göğsüne yaslayarak başını salladı.
"Her zaman."
Üçü de senkronize bir şekilde fabrikanın dar, karanlık ve toz kokan havalandırma borularının içine sırayla sürünerek girdiler.
İçerisi zifiri karanlıktı.
Boruların metali, dizlerini, dirseklerini sızlatıyordu. Sessizce, milim milim ilerleyerek fabrikanın ana salonuna doğru yol alıyorlardı.
Yaklaşık on dakikalık gerilimli bir ilerleyişin ardından, geniş bir ızgaranın hemen üzerinde durdular. Aşağıda, fabrikanın devasa üretim bandı, boş makineler, loş ışıklar görünüyordu.
Fırat, termal gözlüğünü indirip aşağıyı taradı. Gördükleriyle kaşları anında çatıldı.
"Gölge. Sancak 9 konuşuyor." diye fısıldadı. "Aşağıda hiç ısı izi yok. Bütün salon boş. Hiçbir koruma, hiçbir hareket görmüyorum."
Selin, ızgaradan aşağıya bakarken yutkundu.
"Bir mafya ininin bu kadar sessiz olması normal değil. Tuzak olabilir mi?"
Yağız'ın çenesi kasıldı. Şüpheleri saniyeler içinde devasa bir tehlike çanına dönüştü. Telsizin mandalına bastı.
"Kriz Masası! Sancak 5 konuşuyor. İçeride kimse yok! Tekrar ediyorum. Salon boş!Kasa burada değil!"
Tam o saniyede, tam da Yağız'ın cümlesi bittiği o kısacık anda fabrikanın içindeki bütün karanlık, adeta devasa bir şimşek çakmışçasına yırtıldı. Onlarca stadyum projektörü büyüklüğündeki spot ışıkları, fabrikanın dört bir yanından aynı anda, büyük bir gürültüyle yandı. İçerisi gündüz gibi aydınlandı.
"Pusu!" diye bağırdı Selin ses telleri yırtılırcasına.
Spot ışıklarının yanmasıyla beraber, boş sanılan makinelerin arkasından, asma katlardan ve konteynerlerin içinden tam teçhizatlı, ağır silahlı onlarca kiralık katil aynı anda ortaya çıktı. Namluların tamamı havalandırma ızgarasına, ardından fabrikanın dış duvarlarına doğru çevrilmişti. Kulakları sağır eden, yeri göğü inleten bir makineli tüfek cehennemi saniyeler içinde koptu. Mermiler, fabrikanın çelik duvarlarını, havalandırma borularını delik deşik ediyordu.
Yağız, Fırat ve Selin üçlüsü ızgaranın üzerinden kendilerini hızla geriye doğru, beton kolonların olduğu bir asma kata doğru yuvarlayarak çelik borudan aşağı atladılar. Etraflarında mermiler uçuşuyor, beton parçaları yüzlerine çarpıyordu.
Dışarıda, ana kapının önünde bekleyen Gürkan Başkomiser ve ekibi de ağır bir yaylım ateşi altında kalmıştı.
"İçeri giremiyoruz!" diye bağırdı Başkomiser telsizden, mermilerin gürültüsünü bastırmaya çabalayarak. "Toprak! Turan! Hemen kapıyı tarayın! Nefes aldırmayın şu namussuzlara!"
Toprak ile Turan, denileni yapıp ağır makineli tüfekleriyle ana giriş kapısını taramaya başladılar. Ancak işe yaramazdı çünkü fabrikanın kapıları sıradan bir demir malzemeden oluşmuş değildi.
"Kahretsin! Kapılar güçlendirilmiş çelik!" diye kükredi Turan, mermileri sekerken. "Mermiler işlemiyor! İçeri sızamıyoruz!"
"Bora! C-4'leri yerleştirmeye başla! Hemen!" diye emir verdi Ece, siper aldığı yerden ateş ederek.
Bora aldığı direktifle, elindeki patlayıcıyla kapıya koşmaya yeltendiğinde üst kat pencerelerinden atılan el bombaları bahçede büyük gürültülerle patlamaya başladı.
Toprak, Bora'nın yakasından tuttuğu gibi onu çamurun içine, siperin arkasına doğru şiddetle çekti.
"Deli misin lan! Öleceksin!" diye bağırdı sinirle.
"Tamam komiserim!" Dedi Bora teslim olurcasına ellerini havaya kaldırarak. "Beni bu kadar sevdiğinizi bilmiyordum." Dedi ardından gülerek.
Ancak bunu demesiyle kafasına sert bir sille yemesi bir olmuştu.
"Kes lan zevzek!" Deyip ağzının içinde bir küfür savurdu Toprak. "Herhalde seviyorum." Dedi sonra fısıltıyla.
"Bende sizi seviyorum Komiserim!" Diyen Bora ikinci bir sille yemeden minik adımlarla oradan uzaklaştı.
Elindeki bombayı havada döndürerek, "Hadi bakalım, sahne bizim dostlar!" Deyip bombayı öptü ve şarkı mırıldanarak ilerlemeye devam etti.
"Yaktın beni hain... Tiryakin oldum yarim... Çaldın beni bendeeeen... Düştüm ağına zalim!" Deyip gülmeye başladı. "Düşeceksiniz lan ağıma! Şerefsiz köpekler!" deyip devreleri kurmaya başladı.
O sırada tüm bu olanları adım adım izleyen ve gerektiğinde müdahale edem Hilal, doğu kulesinde, dürbününün arkasında hazır bekliyordu. Cehennemi izlerken farkettiği hareketlilikle parmağı tetiğe asıldı. Namlusunu pencerelerdeki adamlara kilitlediği an; fabrikanın bütün pencereleri mekanik ve kalın çelik panjurlarla saniyeler içinde tamamen kapandı.
"Kahretsin!" diye feryat etti Hilal, sesi telsizde yankılandı. Hırsla kulaklığına asıldı. "Pencereler çelik panjurla kapandı! Görüş açım sıfır! Hedef olumsuz. İçeriyi göremiyorum! Destek atışı yapamıyorum!"
Batı kulesindeki Volkan da aynı çaresizlikle bağırdı.
"Benim de olumsuz! Kör kaldık! Duvarlara mermi işlemiyor!"
Mobil komuta aracında İlker, bilgisayarının ekranında beliren kırmızı uyarı yazılarıyla dehşete düştü.
"Başkomiserim! Sistemler çalışmıyor! Karşı taraftan ağımıza sızdılar sanırım, frekanslarımız karışırıyor! Kameralar tamamen gitti!"
Turgut Müdür, aracın içinde silahını çekerek ayağa fırladı. Gözleri öfkeden alev alevdi.
"Lanet olsun böyle işe! İstihbarat tuzağı kesin bu! Kasa falan yok, bizi tamamen bitirmek maksadıyla buraya çektiler! Yine oyuna getirildik! İlker, aracı ana kapıya sür koçum! Kapıyı zırhlı araçla koçbaşı gibi kıracağız!"
"Müdürüm, roket atarlar! Araç parçalanır!" diye itiraz etti İlker, direksiyona geçmekten çekinerek.
Karargahtan Şahika Müdür'ün endişeli sesi frekansa karıştı.
"Araçla girmeyin Turgut, çocuk haklı! Çevre ekibi, sızma ekibini içeriden çıkarmanın bir yolunu bulsun! Çatışma dengesi aleyhimize! Siz hemen geri çekilin! Olası bir durumda yine girersiniz tetikte bekleyin. Hepinizi aynı anda kaybedemem. Destek ekip de hazırda bekliyor. Aksilik olursa yola çıkacaklar."
İçeride, asma katın beton kolonlarının arkasına sıkışmış olan sızma ekibi için kelimenin tam anlamıyla ölümcül dakikalar yaşanıyordu. Mermiler kolonları parçalıyor, toz bulutları nefes almalarını engelliyordu.
Yağız, tüfeğindeki mühimmat bittiğinden dolayı beylik tabancasıyla karşı ateşe cevap veriyor, Fırat soğukkanlılıkla kalan son şarjörünü değiştiriyordu. Selin ise nefes nefese kalmış, elindeki son kozu olan altıpatlarına sarılmıştı.
"Selin, durumun nedir?" diye bağırdı Yağız, mermi yağmurunun altından.
"Son şans Komiserim!" diye haykırdı Selin, yüzü toz toprak içindeydi. "Altıpatlara kaldım! Benden uzun menzil atış beklemeyin." Deyip etrafa göz gezdirdi. "Etrafımızı tamamen sardılar! Aşağıdan yukarıya doğru merdivenleri tırmanıyorlar. Kapana kısıldık!"
Fırat, beton kolonun kenarından hafifçe eğilip aşağıya ateş etti. İki adamı indirdi.
Ancak merdivenlerden akın akın gelen siyah kar maskeli adamların ardı arkası kesilmiyordu. Cerrah'ın gözlerindeki asil duruş, yerini mutlak bir fedakarlığa ve bir veda hazırlığına bırakmıştı.
"Gölge!" diye seslendi, sesini çatışmanın gürültüsüne inat sabit tutarak.
"Hemen arkanda, tavana doğru açılan eski, kırık bir havalandırma boşluğu olacaktı. Sadece tek bir kişinin sığabileceği darlıkta. Dış çatıya çıkıyor."
Yağız hızla arkasına baktı. Gerçekten de ufak bir boşluk, dışarıya açılan paslı bir tünel vardı.
"Hepimiz sığmayız buradan! Peş peşe çıkmalıyız! Önce Selin geçsin! Selin!"
"Zamanımız yok!" diyerek bağırdı Fırat. Silahını merdivenlere doğru çevirip seri ateşe başladı. "Adamlar asma kata ulaştı bile. Birazdan ensemizde olurlar! Bizi burada sıkıştıracaklar. Sen en yakındasın. Bizi bekleme! Boşluktan dışarı çık! Çatıdan çevre ekibine ulaşıp dış kapının şifre panellerini dışarıdan patlatmanız lazım! Biz burada onları oyalayacağız!"
Yağız'ın gözleri dehşetle irileşti.
"Sizi burada bırakamam! Delirdin mi sen? Asla!"
"Bırakacaksın!" diye bağırdı Selin, mermisi biten silahını beline takıp pantolonun askısına taktığı taktik bıçağını kılıfından çıkarıp tersten kavrayarak.
"Aramızdaki en kıdemli kişi sensin! Çıkışa en yakın olan da! Çıkıp kapıları açtırmazsan, destek getirmezsen eğer hepimiz burada bir naneye yaramadan gebereceğiz! Hadi bekleme daha fazla! Git!"
"Hayır!" diye direndi Yağız, silahıyla ateşe devam ederek.
Fırat, Yağız'ın omuzlarından şiddetle tuttu.
"Sana gitmeni söylüyorum Gölge! Bu bir tavsiye değil, sızma ekibinin hayatta kalması adına tek şans. Bizi oyalamakla vakit kaybetme. Biz idare ederiz! Şu mermilerini de boşa harcamayı kes!"
Merdiven kapısı büyük bir gürültüyle kırıldı. İçeriye dalan ondan fazla ağır silahlı adam, asma katı yaylım ateşine tuttu.
Fırat ile Selin, Yağız'ı adeta zorla o ufak havalandırma boşluğuna doğru ittirdiler.
Yağız, boşluğun içine doğru sürünerek girdiğinde; arkasında kalan manzara kelimenin tam anlamıyla yürek parçalayıcıydı. Fırat, elindeki son kurşunları düşmanın üzerine sıkıyor; Selin, elinde tuttuğu bıçağıyla üzerine atlayan bir adamı yaralayıp yere sermeye çabalıyordu.
Tünelin içine doğru tırmanırken, aşağıdan boğuk bir çarpma sesi, ardından Selin'in acı dolu bir çığlığı duyuldu.
"Selin!" diye feryat etti Yağız, tünelin içinde geri dönmeye çabalayarak.
Fakat tünelin metali, iri omuzlarını sıkıştırmış, geriye dönmesini tamamen imkansız kılmıştı. Yukarıya doğru sürünmekten, paslı boruyu tırmanmaktan başka hiçbir seçeneği kalmamıştı.
Aşağıdaki silah sesleri aniden kesildi. Yerine kaba bağırışlar ve itiş kakış sesleri doldu.
"Silahını bırak kan komiser! Yoksa bu kızı şuracıkta gebertirim!" diyen kalın, iğrenç bir ses tünelin içine kadar yankılandı.
Fırat'ın sesi duyuldu.
"Silahım yerde. Bırak kızı."
Telsiz frekansında adeta kulakları sağır eden bir cızırtı koptu. Ardından iletişimi sağlayan ana frekans, düşman tarafından tamamen bloke edilerek sonsuz bir sessizliğe gömüldü.
Yağız, tünelin çıkışındaki paslı ızgarayı tekmeleriyle parçalayarak fabrikanın çatısına kendini fırlattı. Gecenin dondurucu yağmuru yüzüne çarparken, nefesi tamamen kesilmiş, ciğerleri parçalanacak raddeye gelmişti.
Çatıdan aşağıya, fabrikanın arka bahçesine doğru baktı.
Gürkan Başkomiser ve ekibi, çelik kapıları patlatmak maksadıyla ağır bir çaba içindeydiler ancak içeri sızmaları tamamen engellenmişti.
Düşman, fabrikanın içini cehenneme çevirmiş, asıl hedefleri olan Fırat ile Selin'i ele geçirmişti.
Yağız, çatının kenarına dizlerinin üzerine çöktü. Ellerini çamurlu saçlarının arasına daldırdı. Boğazından kopan feryat, Çatalca ormanlarının gecesinde devasa bir çığlık olarak yankılandı.
"Hayır lan hayır!" diye bağırdı yağmurun altında kollarını iki yana açarak.
Güney kulesindeki keskin nişancı kabininde; dürbününün arkasından çatıyı izleyen Hilal'in bedeni kaskatı kesildi.
Telsizden gelen son bağırışmaları, Fırat ile Selin'in esir düştüğü o anı kelimesi kelimesine duymuştu. Şimdi dürbününün ucunda; çatının kenarına çökmüş, kafasını beton zemine vurarak ağlayan, timinin iki üyesini düşmanın kucağında bırakmak zorunda kalmış çaresiz bir nişancı olarak dikiliyordu. Gözlerinden, yıllar sonra ilk defa operasyon esnasında bir yaş süzülüp dürbünün soğuk merceğine damladı.
Sancak Timi, tarihinin en büyük ve en acımasız pususuna düşmüş; ekiplerinden iki kişiyi o karanlık fabrikanın dehlizlerinde esir bırakmıştı.
Üstüne üstlük Kasa yine yakalanamamış, intikam ateşi bizzat kendi yüreklerini yakıp kül etmişti.
Gecenin dondurucu karanlığı, Çatalca ormanlarının üzerine adeta kanlı ve merhametsiz bir örtü gibi serilmişti.
Bazen en büyük savaşlar, namluların ateş kusarak patladığı o sağır edici gürültünün içinde değil; mermiler tamamen tükendiğinde, geride kalan o çaresiz ve buz gibi sessizliğin tam ortasında verilirdi.
Sancak Timi, yenilmez sandığı çelikten zırhının ilk defa bu kadar ağır, bu kadar derin ve kanatıcı bir darbeyle parçalandığına şahit oluyordu.
Yağız Mert Çağlayan, yedi yıl evvel sevdiği kadını kurban ettiği o karanlık geceden sonra; bugün kendi kibrinin ve sessiz yalanlarının bedelini, silah arkadaşlarını düşmanın kucağına yine kendi elleriyle bırakmak zorunda kalarak ödüyordu.
Üzerine yağan şiddetli yağmur, onun günahlarını yıkayıp temizlemek yerine; boğazına dolanan görünmez vicdan urganını her saniye biraz daha daraltıyordu.
Güney kulesindeki yalnız ve yenilmez nişancı ise Gökçe Hilal Aladağlı.
Dürbününün soğuk merceğinden sadece diz çökmüş, yıkılmış bir komiseri değil; geçmişin acımasız ilahi adaletinin, en umulmadık zamanda, en kanlı şekilde tecelli edişini izliyordu.
Mavi Sirenler'in yankısı, bu gece zaferi ve adaleti değil; kaybedişin, esaretin ve insanın kendi cehennemine hapsolmasının tüyler ürpertici ninnisini fısıldıyordu.
Bembeyaz düşleri yutan o kapkara çamur, bu gece sadece Yankı'nın değil; bütün Sancak Timi'nin ayaklarına bulanmıştı.
Silahlar susmuş, telsizler kesilmişti.
Ancak oyun asıl şimdi, kuralların tamamen silindiği bu ölümcül eşikte yeniden başlıyordu.
...
16. Bölüm Sonu.
...
Selamlar!!
Yine upuzun bir bölümle geldim can okurlarım!
Kalplerimizi yerinden söken, nefeslerimizi tutarak okuduğumuz bir bölümünün daha sonuna ulaştık!
Sancak Timi'nin sarsılmaz birliğinin, düşmanın kurduğu bu şeytani pusu karşısında nasıl sınandığını ilmek ilmek işledik.
Fırat'ın fedakarlığı, Selin'in son kurşununa kadar savaşması... Yağız'ın tünelde yaşadığı o çaresiz ve parçalayıcı feryadı hepimizin ruhunu kanattı eminim.
Hilal'in dürbünün arkasından çaresizce izlediği o yıkım tablosu, geçmişteki kendi yıkımıyla ne kadar da benzer, değil mi?
Yağız, bu kez kendi yalnızlığında değil, bizzat timini kaybetmenin verdiği cehennemde boğuluyor.
Sizce esir düşen Selin ile Fırat'ı o karanlık dehlizlerde neler bekliyor?
Sancak Timi bu devasa yenilginin ardından nasıl toparlanacak?
Kasa'nın asıl amacı neydi?
Lütfen teorilerinizi, hislerinizi ve isyanlarınızı yorumlarda benimle paylaşmayı sakın unutmayın.
Gözyaşlarınızı silip yıldızları parlatın!
Sizi çok seviyorum!
Gölgelerin ve esir yankıların asıl fırtınasında buluşmak üzere...
~ Zeynep.
@bendenizzeyiniz
🚨💙❤️🔥
