13. bölüm · Mavi Sirenler
Bölüm 10: Ölüm Uykusunun Sağanak Şarkısı
MAVİ SİRENLER: "Gölge ve Yankı'nın Hikayesi"
10. BÖLÜM: Ölüm Uykusunun Sağanak Şarkısı
...
"Bazı insanlar hayatımıza bir fırtınayla girer. Önce bütün düzeni yıkar, bütün duvarları sarsarlar. Sonra o yıkılan duvarların yerine, göğüs kafesimizin tam ortasına sıcacık bir yuva kurarlar."
"Bir insanın kaderi, bazen daracık bir telefon kulübesinin buğulu camlarına çizilen görünmez bir kalp çarpıntısında gizlidir."
...
İnsan hayatı, bazen en beklenmedik köşelerde, en dar sokaklarda şekillenir.
Koca bir şehri sığdırdığınız kalbiniz, gün gelir daracık bir telefon kulübesine hapsolur.
En büyük savaşların, en kanlı çatışmaların ortasında bile yeşermeye yer bulan tek bir duygu vardır: Aşk.
Nefretle başlayan hikayeler, genellikle en derin, en sarsılmaz tutkularla son bulur.
Çünkü birine duyulan saf öfke, aslında zihnin ve bedenin bütün hücreleriyle karşısındaki insana kilitlenmesidir.
Sürekli kusur arayan, yenmek için bahane üreten iki zihin; farkında olmadan birbirinin en ince detaylarını ezberler.
İki inatçı ruh, üniformaların ağırlığından, akademinin soğuk kurallarından sıyrıldıkları ilk fırsatta, kaderin ıslak ve çamurlu ellerine teslim olacaklardı.
Bazen sığınacak daracık bir çatı altı; rütbeleri, gururu, soyadlarını ve bütün o kibirli atışmaları silip süpürmeye fazlasıyla yeter.
Büyük yangınlar devasa patlamalarla değil, usulca yağan bir kış sağanağının altında, buğulu bir cama yaslanarak başlar.
...
(Geçmiş - Ocak, 2007 / İstanbul, Beyazıt Sahaflar Çarşısı - Yazar'ın Anlatımıyla.)
İstanbul, kışın en acımasız günlerinden birini yaşıyordu.
Gökyüzü, ağır ve kurşuni bulutlarla kaplıydı.
Havada, insanın yüzünü bıçak gibi kesen kuru bir ayaz ve her an patlamaya hazır, yüklü bir sağanağın kokusu vardı.
Gökçe Hilal Aladağlı, siyah yün kabanının yakalarını kaldırarak soğuktan korunmaya çalışıyordu.
Akademinin boğucu kurallarından, üniformanın ağırlığından sıyrılıp sivil hayata karıştığı bu nadir hafta sonu izninde, kendini Beyazıt'ın tarih kokan dar sokaklarına, sahafların huzurlu sükunetine atmıştı.
Yağmurdan, ıslanmaktan ve çamurdan kelimenin tam anlamıyla nefret ederdi.
Ancak eski kitapların sayfaları arasına sinmiş o tozlu kağıt kokusu, genç kızı İstanbul'un bu kasvetli havasına katlanmaya ikna eden yegane şeydi.
Bir sahaf dükkanının önündeki ahşap tezgaha eğilmiş, kalın ciltli bir şiir kitabının sayfalarını incelerken, burnuna birden eski kitapların tozlu kokusunu bastıran, inanılmaz derecede tanıdık, taze bir orman ve yağmur kokusu doldu.
Kalbi, saniyeler içinde zihninden bağımsız bir şekilde hızlanarak göğüs kafesini dövmeye başladı.
Bu kokunun kime ait olduğunu görmek için başını çevirmesine bile gerek yoktu.
"Şiir mi okuyorsun Aladağlı? Senin gibi sadece kanun maddelerini ve atış poligonundaki hedef kağıtlarını ezberleyen çelikten bir kız için fazla duygusal bir seçim sanki."
Sıcak, alaycı ve pürüzsüz bir ses, hemen sol omzunun üzerinden gelmişti.
Hilal, elindeki kitabı sertçe kapatıp yavaşça başını çevirdi. Yanı başında duran beden, lacivert kabanının içinde, ellerini ceplerine sokmuş, yüzünde her zamanki serseri ve küstah tebessümüyle bekliyordu.
Yağız Mert Çağlayan.
"Senin burada ne işin var Emirdağlı?" diye sordu Hilal en gergin haliyle. Çenesini her zamanki gibi dikleştirip, az önce titreyen kalbini çelikten bir kasanın içine kilitledi. "Akademi koridorlarında sinirimi bozduğun yetmiyor mu? Sivil hayatta da mı peşimdesin?"
Mert kıkırdadı. Yeşil hareleri, sokağın gri ışığına inat ışıl ışıl parlıyordu.
"Sivil hayattayız madem, rütbeleri ve şu soyadı atışmalarını bir kenara bıraksak diyorum artık, Hilal." dedi genç adam. İsmini telaffuz ederken ses tonu aniden tehlikeli bir yumuşaklığa bürünmüştü. "Ayrıca peşinde falan da değilim. Burası koca İstanbul. Aynı sahafa denk gelmemiz tamamen kaderin, hatta belki de benim şansımın bir oyunudur."
"Kaderin oyunlarına ayıracak vaktim yok!" diyerek kestirip attı Hilal. Gözlerini Mert'in yeşil harelerinden hızla kaçırdı.
Çünkü ne zaman bakışları çarpışsa, poligonda yaşadıkları o nefes kesici, alev alev yanan anı hatırlıyor; yanaklarının kızarmasına engel olamıyordu.
Tezgahtan seçtiği iki kitabı hızla alıp, sahafın yaşlı sahibine parasını ödedi.
"Kitaplarını rüzgardan koru, fırtına patlamak üzere!" diye seslendi Mert, arkasından.
Hilal cevap bile vermedi.
Siyah kabanına sarınarak, elindeki kitapları göğsüne sımsıkı bastırıp Beyazıt'ın dar sokaklarına doğru hızlı adımlarla yürümeye başladı.
Ancak henüz iki sokak dönmüştü ki gökyüzü kelimenin tam anlamıyla yarıldı.
Buz gibi İstanbul yağmuru, bardaktan boşanırcasına, acımasızca yeryüzüne inmeye başladı.
İnsanlar çığlık çığlığa saçak altlarına, dükkan tentelerine kaçışıyordu.
Hilal, ıslanmaktan nefret eden bütün hücreleriyle paniğe kapıldı. Göğsüne bastırdığı eski kitaplar şimdiden su damlalarıyla lekelenmeye başlamıştı bile.
Sığınacak bir tente arayarak etrafına bakınırken, sağ bileğine dolanan sıcak, büyük ve çelik gibi güçlü parmaklar, genç kızı aniden, büyük bir hızla geriye doğru çekti. Genç kız ne olduğunu dahi anlayamadan, kendini daracık, kırmızı renkli, camları buğulu eski bir telefon kulübesinin içinde buldu. Sırtı soğuk cama çarpmıştı. Göğsü ise kendisini hızla kulübeye çeken bedenin ıslak, geniş ve sıcak göğsüne santimlerle ifade edilecek kadar yakındı.
Kulübenin kapısı üzerlerine kapandığında, dışarıdaki fırtınanın sağır edici uğultusu anında kesildi. Daracık kırmızı kabinin içini, sadece iki gencin birbirine karışan nefes sesleri ve camlara şiddetle çarpan yağmur damlalarının ritmi dolduruyordu.
"Ne yaptığını sanıyorsun sen?!" diye feryat etti Hilal, şokun ve kalbinin akılalmaz gümbürtüsünün etkisiyle. Nefes nefese kalmıştı.
Mert, sırılsıklam olmuş saçlarından yüzüne damlayan sulara rağmen, dünyanın en büyük hazinesini bulmuş gibi gülümsüyordu. Yağmuru seviyordu. Esmer teni soğuktan hafifçe kızarmış, yeşil gözleri dar alanın loşluğunda tamamen Hilal'e kilitlenmişti.
"Sizi kurtarıyorum." dedi Mert, dudaklarının kenarındaki serseri tebessümle. Bedeni, Hilal'i dışarıdaki fırtınadan koruyan devasa bir kalkan gibiydi.
"Biz?" Diye fısıldadı Hilal sorarcasına. Alnına düşen ıslak perçemlerinin altına gizlenmiş bakışlarını ona dikerek.
"Islanmaktan ne kadar nefret ettiğini biliyorum. Seni buraya çekmeseydim eğer sen ve o çok sevdiğin kitapların iki dakika içinde sırılsıklam olacaktınız." Dedi Mert gözlerini genç kızın gözlerine dikerek.
Hilal yutkundu. Boğazı kurumuştu. Kulübe o kadar dardı ki, Mert'in kolları arasında hapsolmuş gibiydi. Genç adamın orman ferahlığındaki parfümü, yağmurun toprak kokusuna karışarak doğrudan ciğerlerine doluyordu.
"Takip ediyordun yani beni!" diye suçladı Hilal. Gözlerini kaçırmaya çalıştı ama daracık kabinde Mert'in o büyüleyici yeşil harelerinden kaçacak hiçbir yer yoktu.
"Evet, ediyordum." dedi Mert, zerre kadar inkar etmeden. Açık oynuyordu. Sesinde serserilikten çok, dürüst ve savunmasız bir itiraf vardı. "Sahafın önünden beri takip ediyordum hem de. Doğrusunu istersen... Poligondaki şu sök-tak yarışından beri gözlerimi senden ayıramıyorum desem, bu çok daha dürüst bir itiraf olur."
Hilal'in nefesi saniyeliğine kesildi. Poligon lafı geçince, içindeki saklı panik yeniden gün yüzüne çıktı.
"Çekil şuradan." diye fısıldadı Hilal, sesinin titrememesi için insanüstü bir çaba sarf ederek. Göğsüne bastırdığı kitapları aralarında bir bariyer gibi tutuyordu. "Boğulacağım burada şimdi. Çıkmak istiyorum biran önce."
"Biraz daha sabret." diye mırıldandı Mert. Sesi kalın, pürüzsüz ve insanın aklını başından alacak kadar sıcaktı. "Güven bana. Fırtına şuan çok şiddetli. Ama biraz beklersen dinecek."
Geri adım atmıyordu çünkü atacak hiçbir yer yoktu. Dışarıda kıyamet koparken, telefon kulübesinin içi alev alev yanıyordu.
Mert'in bakışları, Hilal'in gergin, üşümüş yüzünde, çatık kaşlarında ve ardından yavaşça genç kızın kızaran yanaklarına, sinirlendiğinde saklayamadığı gamzelerinin saklandığı köşelere kaydı.
Zaman, işte o an buğulu camların ardında asılı kaldı.
Birkaç dakika sonra, Mert'in dediği olmuş ve yağmurun şiddeti yavaş yavaş kırılmaya başlamıştı.
Camları döven damlalar, yerini sessiz, ince bir çisentiye bırakmıştı.
Hilal, titreyen parmaklarıyla kulübenin kırmızı kapısının kulpuna uzandı. "Dediğin oldu. Yağmur dindi." dedi, nefes nefese. "Bırak artık da gideyim."
Mert'in sağ eli, Hilal'in elinin hemen üzerinden kapı kulpuna yaslandı ve genç kızın dışarı çıkmasına engel oldu.
Serseri maskesi, gözlerindeki o alaycı parıltı tamamen silinip gitmişti. Yeşilin içinde, dünyanın en çıplak, en dürüst ve en derin sızısı kalmıştı.
"Nereye?" diye sordu Mert, kapıya yaslı dururken. Bedenini hafifçe Hilal'e doğru eğdi.
"Sana ne?" Dedi genç kız oldukça ters bir şekilde. Kolunu kurtarmaya çalıştı.
"Ne demek sana ne?" Diyen Mert tüm bedeniyle gerildi bu seferde Hilal'in önüne.
"Gitmek istiyorum artık. İzin verirsen!" Dedi Hilal birkez daha. Sesi tehdit eder gibi çıkmıştı.
"Veremem." Dedi Mert hipnoz olmuş sesiyle Hilal'i iki kolundan kavrayarak.
"O da ne demek? Bu ne küstahlık!" Diye yükseldi genç kız.
"Yağmur dindi." diye fısıldadı Mert. Sözleri, dar kulübenin duvarlarına çarpıp Hilal'in ruhuna kazınıyordu. "Yağmur dindi ama... Benim içimdeki fırtına dinmiyor. Gözlerimi kapattığımda bile şu çattığın kaşlarını, bana laf sokarken gülmemek için direndiğin dudaklarını, sinirlendiğinde saklayamadığın gamzelerini görüyorum. Sen çelik bir duvarsın belki... Ve ben, bütün ömrümü o duvarın dibinde nöbet tutarak geçirmeye çoktan razı olmuş bir viraneyim."
Mert yutkundu. Boğazındaki adem elması aşağı yukarı hareket etti. Gözlerini, Hilal'in şaşkınlıktan irileşmiş kehribar harelerine doğrudan dikti.
"Sen ne diyorsun? Aklını kaçırmış olmalısın." Dedi genç kız gözlerini kaçırarak. Omzundaki eller sıkılaşıyordu o kıpırdandıkça.
"Bencede. Aklımı kaçırmış olmalıyım..." dedi yine Mert'in tek düze sesi.
"Birazdan yine sağanağa tutulmadan artık gideyim." Dedi genç kızın bu sefer bir nebze daha yumuşattığı sesi.
"Tutulmak... Doğru! Ben sana fena tutuldum, Hilal."
İlan-ı aşk, kırmızı telefon kulübesinin buğulu camlarında devasa bir yıldırım gibi patladı.
Hilal donup kalmıştı.
Bütün bedeni kilitlenmiş, kelimeler boğazında taş gibi kalmıştı.
Tersleyemiyordu.
Gardını alamıyordu.
Çünkü karşısındaki adam, ruhunu öyle savunmasız, öyle dürüst bir şekilde avuçlarına bırakmıştı ki... Hilal'in yıllarca ördüğü bütün duvarlar ortadan ikiye çatlamıştı. Kalbi kulaklarında atıyordu.
İkisi de sessizdi.
Hilal hiçbir şey diyemedi.
Bir itiraf, bir kabul ya da bir ret cümlesi kuramadı. Eli ayağına dolaşmış bir halde, sadece göğsüne sımsıkı bastırdığı eski şiir kitaplarından en üsttekini yavaşça çekti ve titreyen parmaklarıyla Mert'in göğsüne doğru uzattı.
Sessiz, tavizsiz ama alt metninde devasa bir kabulleniş barındıran eşsiz bir adımdı bu.
Kelimeler susmuş, eski bir kitabın tozlu yaprakları konuşmuştu adeta.
Mert, uzatılan kitaba baktı. Ardından gözlerini yavaşça Hilal'in kızarmış yüzüne çevirdi. Genç adamın dudaklarında, dünyaları fethetmiş, savaşın en güzel ganimetini kazanmış bir komutanın sarsılmaz, aşık tebessümü belirdi.
Kitabı yavaşça elinden aldı.
Ardından eğildi.
Hilal nefesini tamamen tuttu, gözleri istemsizce kapandı.
Mert, burnuna dolan toprak ve kitap kokusu eşliğinde, sıcak dudaklarını genç kızın sol yanağına, tam da gülümsememek için direndiğinde ortaya çıkan o eşsiz gamzesinin saklandığı çukura usulca, tüy gibi hafif ve sıcacık bir şekilde bastırdı.
Küçücük bir buse, kocaman bir mühürdü.
Hilal'in bütün bedeni alev aldı sanki o an. Yanakları kelimenin tam anlamıyla yanıyordu.
Utanç, şok ve kalbini saran o tarifsiz sıcaklıkla birlikte gözlerini hızla açtı.
Önce genç adamı kendinden iterek uzaklaştırdı. Lakin bunu yaparken bile kibar ve hafif davranmıştı. Sonrasında diğer eliyle ona davrandığının aksine olacak şekilde kırmızı kapıyı şiddetle itip kendini Beyazıt'ın ıslak kaldırımlarına attı.
Arkasını dönüp tek bir kelime dahi edemeden, sırılsıklam olmuş sokaklarda, kalbi göğüs kafesini yırtarcasına çarparak koşar adım uzaklaştı.
Mert ise elinde sıkıca tuttuğu eski şiir kitabıyla kırmızı telefon kulübesinin içinde öylece kalakaldı.
Buğulu camın ardından, yağmurdan nefret eden ama ileride kendi kızına "Yağmur" ismini koymayı isteyecek kadar bu doğa olayını sevecek olan o inatçı kızın sokağın köşesinde kayboluşunu izliyordu.
Yeşil gözlerinde, sırılsıklam aşık bir adamın eşsiz zaferi parlıyordu.
İki zıt kutup, bir telefon kulübesinin daracık alanında kaderlerini çoktan birbirine mühürlemişti...
Gelecekte dökülecek kanlar, aralarına girecek ihanetler ve yıllar sürecek ayrılıklar bile; gamzeye kondurulan bu ilk isimsiz busenin sıcaklığını asla silemeyecekti.
...
(Günümüz - Mart, 2017 / Kilyos Tersanesi - Hilal'in Anlatımıyla.)
Zaman.
İnsanın zihnini paramparça eden, saniyeleri asırlara çeviren en acımasız kavramdır.
Kilyos'un çamuru postallarıma yapışırken, zihnim VIP ofisin içindeki o gümüş renkli ekrana kilitlenmişti.
Namlunun ucundaki Emirdağlı...
Nefes alamıyordum.
Ciğerlerime dolan hava sanki yüzlerce cam kırığından ibaretti.
Göğüs kafesimi yırtan bu panik, hissettiğim en saf, en dondurucu dehşetti sanki.
Gözlerimin önünde, nefret ettiğim kadar çok sevdiğim adamın başına siyah bir namlu dayanmıştı.
Kilometrelerce uzaktaydım.
Çaresizlik, bütün bedenimi felç eden zehirli bir sarmaşık gibiydi.
Tersanenin duvarları üzerime yıkılıyordu.
Ekrandaki susturuculu silahın tetiği her an çekilebilirdi. Silahı tutan parmaklarım hissizleşmişti, zihnimde yankılanan tek bir çığlık vardı: Dayan! Sadece birkaç dakika daha dayan. Beni bir kez daha karanlığa terk etme...
Ekrandaki siluet, silahın emniyetini sessizce indirdi.
Dünyamın başıma yıkıldığı milisaniye, işte tam burasıydı.
"İlker!" diye kükredi Gürkan Başkomiser, VIP ofisin çelik duvarlarını titreterek. "Hastanenin ağlarına sız! Bütün birimleri dördüncü kata yönlendir! Hemen!"
Telsizden İlker'in panik dolu sesi yankılandı. "Başkomiserim, ağlara hiçbir şekilde sızamıyorum! Simsar'ın adamları hastanenin iç iletişimini tamamen kesmiş. Kameralar dondu. İçeriyle hiçbir irtibat kuramıyoruz!"
Nefesim kesildi. Tüfeğimin kabzasını tutan parmaklarım hissizleşmişti. Zaman, kanlı bir bıçak gibi etimi kesiyordu.
Gürkan Başkomiser saniyeler içinde sahanın taktiksel kararını verdi.
"Selin, Ece! Destek ekipleriyle birlikte tersaneyi güvene alıyorsunuz! Buradaki bütün şüphelileri ve sevkiyatı paketleyin. Tersaneden izniniz dışında tek bir kuş dahi uçmayacak! Bütün komuta sizde!"
Başkomiser, başını hızla bana, Bora'ya ve Fırat'a çevirdi.
"Siz! Benimle geliyorsunuz! Hastaneye geçiyoruz! Derhal!"
Selin'in gözlerindeki derin endişe kendini gizlemeyi pek de beceremese de çelik gibi bir selam çaktı.
"Emredersiniz Başkomiserim! Gözünüz arkada kalmasın. Bir an önce gidin ve yetişin!"
Araçlara nasıl bindiğimizi, Kilyos'un toprak yollarından asfalta nasıl çıktığımızı hatırlamıyordum bile. Zırhlı araçların lastikleri asfaltı yırtarken, siren sesleri kalbimin gümbürtüsünü bastıramıyordu.
Zırhlı aracın direksiyonuna Fırat geçmişti. Bora da hemen yanına, sağ koltuğa atladı. Ben ve Gürkan Başkomiser arka koltuklara yerleşirken, Fırat motoru öyle bir bağırtarak çalıştırdı ki, lastikler Kilyos'un çamurunu havaya savurarak asfalta fırladı.
Sirenlerin acı çığlığı, İstanbul'un karanlık gecesini yırtmaya başladı.
Fırat direksiyonu adeta kırarcasına çeviriyor, Bora yan koltukta kilitlenen yolu açmak için pencereden sarkarak trafiğe yön vermeye çalışıyordu.
Sancak Timi, kendi canından bir parçayı ölümün elinden almak için kelimenin tam anlamıyla çıldırmış durumdaydı.
"Fırat, bas bas bas!" diye bağırdı Bora. Esmer yüzündeki bütün serserilik silinmiş, yerini saf bir dehşet almıştı. Tek sağlam eliyle kapının üstündeki tutunma kolunu sıkıyordu. "Kilyos'tan hastaneye normal şartlarda kırk dakika sürer! Katilin elinde susturuculu silah var! Kırk dakika ne demek? Zamanımız yok!"
Fırat, çenesini kaskatı sıkmış, gözlerini yola dikmişti. İbre hızla yükseliyordu.
"Kırk dakikaya kalmadan varacağız Allah'ın izniyle! Yirmi dakikaya indireceğim bizi oraya!" Dedi dişlerinin arasından. Direksiyonu tutan elleri bembeyaz olmuştu. "Yağız Komiser'in yattığı katın hemşire bankosuyla iletişim kurdunuz mu? Belki nöbetçi polisler katili fark etmiştir!"
Gürkan Başkomiser telsizi elinde parçalayacakmış gibi sıkıyordu.
"Cevap veren kimse yok! Koca hastane sağır ve dilsiz şu an resmen. Ilker'le sürekli bağlantı halindeyiz. Ufak bir sinyalde bize bildirim düşürecek. Adamlar planı milimetrik yapmış. İçeriye sızan şerefsiz, muhtemelen nöbetçileri çoktan indirmiştir."
Kalbim göğüs kafesimi delip çıkacak gibi atıyordu. Gözlerim yola sabitlenmişti ama zihnim sürekli gümüş ekrandaki son görüntüye kayıyordu.
"Yetişemeyeceğiz..." diye fısıldadım kendi kendime. Sesim, kendi kulaklarıma bile yabancı gelecek kadar titrek ve çaresizdi.
"Silahın emniyetini indirmişti şerefsiz. Tetiği çekmesi sadece saliseler sürer. Biz yoldayken... Çoktan..." dediğimde bunu diğerleri de duymuş olmalıydı.
Kelimeleri tamamlayamadım. Boğazıma takılan zehirli düğüm, nefesimi tamamen kesti.
Bora arkasına uzanıp sağlam eliyle omzumu sıktı. "Saçmalamayın Komiserim! Tamamen göz dağıydı onlar. Sahne şovu. O kadar kolay değil Yağız Komiserimi indirmek! Gölge'den bahsediyoruz. Van sınırında yıllarca dağlarda yatmış adam, kendi yatağında pusuya düşmez! İlaç falan dinlemez, hisseder tehlikeyi. Uyanmıştır çoktan, endişeye mahal yok!"
"Kırık kaburgalarla mı?!" diye isyan ettim. "Hepimiz gördük son halini. Nefes alırken bile ciğerleri yırtılıyordu sanki. Karşısındaki şahıs tam teçhizatlı bir kiralık katildi. Uyanmış olsa dahi o durumda nasıl karşı koyacak? Sedye mi fırlatacak katilin kafasına? Öte yandan Yağız'ın dibine kadar sızmış bir katil varsa eğer Turan Abi için de endişelenmemiz gerekiyor."
Aracın içi ölüm sessizliğine büründü. Haklı olduğumu hepsi biliyordu.
Dediğimle hepsini bir başka yönden daha stres sarmıştı. Metanet duvarların çatlamıştı resmen. Böyle bırakmamalı açık etmemeliydim kendimi biliyordum ama nevrimi şaşmış durumdaydım. Ne ağzımdan çıkanlara ne de aklımdan geçenlere engel olabiliyordum. Gürkan Komiser üzerimizdeki endişe bulutunu dağıtmak istercesine teker teker sırtımızı sıvazladı.
"Sakin olun. Her şey ihtimaller dahilinde, evet. Ama aklı selimliğimizi korumak ve doğru hamleler yapmak zorundayız. Bizim işimiz bu. Şimdi mantıklı düşünüyoruz. Turan yoğun bakım servisinde. Onun yanına sızmak daha zor olurdu. Kolay lokmayı odasında uyuyan Yağız'ı seçti kansız herifler. Fırat! Daha hızlı oğlum, yetiştir bizi koçum."
"Emredersiniz başkomiserim!"
Fırat, direksiyonu sert bir manevrayla sola kırıp ters yöne girdiğinde zırhlı araç tehlikeli bir şekilde sarsıldı. Karşıdan gelen araçların kornaları, bizim siren seslerimize karışıyordu.
"Yağız da düşmana ne halde olursa olsun karşı koyacak evelallah. O bu günler için yetiştirildi. Ve aramıza hepinize olduğu gibi özel olarak seçildi. Başının çaresine en azından biz gidene kadar bakacaktır." dedi Gürkan Başkomiser, tok ve sarsılmaz sesiyle. Bu ses, hepimizi ayakta tutmaya çalışan koca bir direk gibiydi. Sonrasında gözleri bana döndü.
"Onun inadını en iyi sen biliyor olmasın, yanılıyor muyum Gökçe? Azrail gelse, 'Benim mesaim bitmedi' deyip geri yollar Yağız. Onun için de bizim için de yolun sonuna kadar pes etmek yok!"
Dakikalar, etimi kesen paslı bir bıçak gibi ağır ağır geçiyordu. Camdan dışarı bakarken sadece akan sarı sokak lambalarını görüyordum ama zihnim tamamen karanlıktı.
Lütfen...
Lütfen nefes almaya devam et Emirdağlı.
Yeminlerimizi tutmadan, geçmişin hesabını sormadan hiçbir yere gidemezsin!
...
(Yazar'ın Anlatımıyla. - Emniyet Araştırma Hastanesi.)
Gecenin karanlığı, hastane odasının sessizliğine ağır bir yorgan gibi örtülmüştü.
Sadece kalp monitörünün ritmik, tekdüze sesi duyuluyordu.
Yağız Mert Çağlayan, ağır ağrı kesicilerin ve yediği serumların esaretinde, yatağa zincirlenmiş bir haldeydi. Nefes alışverişleri dahi sakindi.
Siyah kar maskeli tetikçi, adımlarını fayansın üzerinde adeta bir hayalet gibi atarak yatağın başucuna yaklaştı.
Silahın emniyeti büyük bir sessizlikle indirildi. Soğuk metal, hedefin şakağına doğru hizalandı. Tetiği çekmek üzereydi. Başarıya ulaştığını, hedefin tamamen savunmasız kaldığını düşünüyordu.
Ancak hesaba katmadığı çok ölümcül, efsanevi bir detay vardı.
Yataktaki adam, yedi yılını Van'ın dondurucu sınır hattında, en karanlık pusularda ölümle dans ederek geçirmiş bir Özel Harekat komiseriydi. Ağrı kesiciler bedeni uyuşturabilirdi ama bir savaşçının zihnine kazınmış o vahşi hayatta kalma içgüdüsünü asla, hiçbir ilaç uyutamazdı.
İçerideki hava basıncının değişmesi, yabancı bir nefes sesi ve barutun o isli, metalik kokusu...
Yağız'ın kapalı göz kapaklarının ardındaki zihni, saniyeler içinde bütün alarmları çaldırdı.
Katilin parmağı tetiğe baskı uyguladığı milisaniyede, Yağız'ın yeşil hareleri aniden, fal taşı gibi açılmıştı. Gözlerinde uykunun mahmurluğu değil, avını parçalamaya hazırlanan bir kurdun vahşi, kan dondurucu pırıltısı vardı.
Tetikçi şaşkınlıkla irkilmeye dahi fırsat bulamadan, Yağız beynine saplan devasa acıyı tamamen yok sayıp, şimşek hızında bir hamle yaptı. Sol eliyle adamın silah tutan bileğini havada yakalayıp sağ eliyle gırtlağına yapıştı. Sessiz, acımasız ve vahşi bir boğuşma başladı. Yağız, kendi ağırlığını kullanarak katili yatağın kenarından yere doğru savurdu.
İkisi de eşzamanlı bir şekilde tok bir gürültüyle fayans zemine çakıldı. Göğsünden yayılan şiddetli sızı Yağız'ın nefesini kesiyor, dünyasını karartıyordu ama ellerindeki çelik mengene zerre kadar gevşemedi.
Tetikçi çırpınıyor, silahın namlusunu Yağız'a doğrultmaya çalışıyordu. Yağız, adamın bileğini ters bir açıyla bükerek kemiklerin çatırdamasına neden oldu. Boğuk bir inleme duyuldu. Silah, adamın gevşeyen parmakları arasından fayansa düştü. Yağız hiç vakit kaybetmeden silahı kaptı. Düşmanının göğsüne dizini yaslayıp, namluyu doğrudan katilin alnının tam ortasına bastırdı. Göğüs kafesi adeta bir körük gibi inip kalkıyor, dikişlerinden sızan taze kan beyaz tişörtünü kırmızıya boyuyordu. Acıdan gözleri kararmaya başlamıştı. Ancak dudaklarının kenarında, ölümün kıyısından dönmüş yenilmez bir savaşçının serseri, küstah ve sarsılmaz tebessümü vardı.
...
(Hilal'in Anlatımıyla - Emniyet Araştırma Hastanesi)
Nihayet Emniyet Araştırma Hastanesi'nin kırmızı acil servis tabelası görüş alanımıza girmişti.
Fırat aracı tam acil kapısının önünde, adeta lastiklerden dumanlar çıkararak durdurdu. Araç tam olarak sabitlenmeden kapıyı açtım aceleyle. Kendimi asfalta atıp binaya doğru koşmaya başladığımda bacaklarımı hissetmiyordum sanki. Bütün hareketlerim panik ve otomatiğe bağlanmış gibiydi.
Gürkan Başkomiser, Bora ve Fırat da tam arkamdalardı.
Hastanenin girişi kaotikti.
Asansörleri bekleyemedik. Merdivenlere yöneldik.
"Dördüncü kat! Çabuk!" diye kükredi Gürkan Başkomiser.
Silahlarımızın emniyetini açmış, dördüncü kata doğru merdivenleri üçer beşer tırmanıyorduk. Her bir basamak, içimdeki cehennemi biraz daha harlıyordu.
Dördüncü katın koridoruna ulaştığımızda, namlumu öne doğru uzattım. Koridor fazla sessizdi. Nöbetçi polisler ortada yoktu. Gözyaşlarım görüşümü bulandırıyordu ama tetiği tutan parmağım çelik gibi sertti.
Koridorun sonundaki loş kapıya ulaştık. Gürkan Başkomiserin baş işaretiyle, Bora geri çekildi ve kapıyı bütün gücüyle, şiddetli bir tekme savurarak kırdığında en önde ben olmak üzere içeri daldık.
"Bırak silahı!" diye kükredim, bütün dünyayı yakmaya hazır bir halde.
Ancak...
Karşılaştığımız manzara, yol boyunca zihnimde kurduğum bütün kahredici felaket senaryolarını saniyeler içinde yerle bir edecek türdendi.
Yağız Mert Çağlayan.
Sancak Timi'nin sarsılmaz Gölge'si...
Yatağın hemen kenarında, fayans zeminde dizinin tekini kar maskeli katilin göğsüne bastırmış bir halde duruyordu.
Nefes nefeseydi.
Sargılarından sızan taze kan, beyaz tişörtünde yeni, kırmızı bir harita çizmişti. Sağ elinde sımsıkı kavradığı susturuculu silahın namlusu, altındaki katilin şakağına acımasızca gömülmüştü.
Yüzü acıdan bembeyaz olmuştu ama gözlerindeki vahşi, ölümcül pırıltı cayır cayır yanıyordu.
Silahlarımızı doğrultmuş, kan ter içinde kalmış bizleri kapıda gördüğünde; yeşil harelerindeki vahşi ifade yavaşça silindi. Dudaklarının kenarında, her zamanki serseri, küstah ve dünyaları yakan meşhur tebessümü belirdi.
Gözlerini Kilyos'tan beri aklımı yitirmiş gibi koşan bana, doğrudan kehribar harelerime dikti.
"Nerede kaldınız be Devre'm?" dedi. sesi acıdan boğuklaşmış olsa da serseriliğinden zerre kaybetmemişti. "Burada iş başa düştü. Hastanede bile uykuyu haram ettiler bana. İnsan bari rüyamın bitmesini beklerdi. Öyle değil mi?"
Silahı tutan ellerim titredi. Namlum yavaşça aşağıya indi.
Nefes alıyordu.
Hayattaydı.
Kendi hayatını bizzat kendi elleriyle kurtarmıştı.
Arkamdan Bora'nın, inanılmaz bir rahatlamayla karışık neşeli kahkahası yükseldi.
"Ulan Komiserim! Yapmışsınız yine yapacağınızı! Size helal olsun. Bakın ben size dedim? Gölge pusuya düşmez diye! Adamı yattığı yerden paketlemiş bile!"
Gürkan Başkomiser derin, devasa bir şükür nefesi verip silahını kılıfına yerleştirdi.
"Alın şu şerefsizi!" diye emretti Bora ve Fırat'a. "Kelepçeleyip doğrudan Karargaha götürün. Simsar'ın bütün şebekesi bu gece çökecek!"
Ben ise kapının eşiğinde, sadece Yağız'ın yeşil harelerine bakıyordum. Yüzümdeki sert maske tamamen inmiş, geriye sadece sevdiği adamı kaybetme korkusuyla aklını yitirmiş, sırılsıklam aşık bir kadının çıplak rahatlaması kalmıştı.
Sadece...
Hayattaydı.
Ve bu, dünyadaki bütün zaferlerden çok daha büyük, çok daha paha biçilemez bir gerçekti.
Bora, yerde debelenen katili yaka paça dışarı sürüklerken; Fırat elindeki medikal çantayla hızla yatağın kenarına atıldı. Yağız'ın dikişleri patlamış, beyaz tişörtü saniyeler içinde tamamen kızıla boyanmıştı.
Adımlarımı fayansların üzerinde sürükleyerek yatağın ayakucuna kadar ilerledim. Dizlerimin bağı çözülüyordu ama çenemi inatla, gururla dik tuttum.
Yağız, Fırat'ın göğsüne batan iğnelerine inat, yüzünü doğrudan bana çevirdi.
"Sakin ol artık, Devre'm." dedi, nefes nefese. Yeşil harelerinde oyunbaz bir şimşek çakıyordu. "Senden önce herifi paket etmem bu kadar zoruna gitmemeli."
Gözlerimi kısıp, çelikten Yankı maskemi yüzüme sıkıca sabitledim. Fırat'ın yanımızda olması, aramızdaki bu savaşı şimdilik "tatlı bir tim rekabeti" sınırlarında tutmamı gerektiriyordu.
"Kendi başının çaresine bakacağını önceden söyleseydin keşke be Devre." dedim buz gibi bir sesle. Kollarımı göğsümde kavuşturdum. "Bizi Kilyos'tan buraya kadar yorduğuna değmedi. Senin için operasyonu bırakıp geldik."
Fırat, Yağız'ın göğsündeki sargıyı yenilerken başını iki yana salladı.
"Konuşma da nefesini tut Komiserim," diyerek azarladı Fırat. "Dikişlerin yarısı patlamış. Azrail'e kafa tutuyorsun ama benim sabrımı zorlama istersen. Biraz sabit dur."
Yağız sırıttı. "Cerrah'ın eli ağır Devre'm, görüyorsun değil mi?" diyerek yeniden bana laf attı. "Adamı yattığım yerden paketliyorum, şurada yediğim fırçaya bak. Teşkilatta zerre kadar vefa kalmamış."
"Fazlasıyla hak ediyorsun çünkü," diye iğneledim hemen, sesimdeki soğukluğu koruyarak. "Senin şu bitmek bilmeyen egon, yediğin mermilerden daha çok yoruyor bu timi. Hiç laf etme Fırat Komiser'e bence."
Fırat son düğümü atıp medikal bantları da özenle yapıştırdı. Derin bir nefes alıp ayağa kalktı.
"Ben gidip Başkomiser'e durumu rapor edeyim. Hem de yeni ağrı kesiciler alıp geleyim. Kıpırdamak yok Yağız Komiser'im. Bu dikişler birkez daha açılmayacak, ona göre." Bakışlarını bana çevirdi. "Gökçe Komiserim, gözünüz üstünde olsun. Onun hakkından layıkıyla gelirsiniz diye düşünüyorum."
"Hiç şüpheniz olmanız Komiserim," dedim düz bir ifadeyle. "Kıpırdarsa eğer hiç çekinmeden diğer bacağına da ben sıkarım."
Fırat hafifçe tebessüm edip odadan çıktığı an kapı kapanır kapanmaz odanın havası bir anda ağırlaştı.
Seyircimiz gitmiş, sahne tamamen ikimize kalmıştı.
Yağız'ın yüzündeki serseri ifade biraz daha derinleşti. Yeşil gözleri, az önceki alaycı tavrından sıyrılıp, daha tehlikeli, daha kişisel bir noktaya odaklandı.
"Söylesene," dedi. "Kapıyı kırıp içeri daldığınızda yüzün kireç gibiydi. Bu hayatta canını en çok acıttığın ve bundan zerre çekinmediğin kişi ölecek diye çok mu korktun yoksa?"
Bu doğrudan hamle karşısında çenemi daha da dikleştirdim.
"Benim lügatımda korku yoktur, bunu en iyi sen bilirsin," diye kestirip attım. "Sadece bir kiralık katilin, savunmasız halde hasta yatağında yatan bir polis memurunu en zayıf anında, uykusunda gafil avlayıp şakağına namlu dayamasını hiç adil bulmadım. Ve müdahale etmek istedim. Hepsi bu."
Yağız hafifçe doğrulmaya çalıştı ama yüzü acıyla buruştu. Dudaklarından kaçan iniltiyi bastırıp, gözlerini doğrudan gözlerime dikti.
"Yalan söylemekte hiçbir zaman iyi olamadın," diye fısıldadı. Sesindeki bütün o küstahlık silinmişti. "Gözlerindeki dehşeti gördüm. Kilyos'tan buraya bütün İstanbul'u yakarak geldiğini ikimiz de çok iyi biliyoruz. İnat etmenin, şu çelik duvarların arkasına saklanmanın bir anlamı yok şuan."
Kelimeleri, ördüğüm bütün kalkanlara çarpıp tuzla buz oldu.
Adrenalin yavaş yavaş damarlarımdan çekiliyordu. Kilyos'un yorgunluğu, çamuru, ekranda gördüğüm susturuculu siluetin yarattığı travma ve kapıyı kırana kadar yaşadığım cehennem azabı...
Hepsi birden, koca bir dağ gibi omuzlarıma çöktü.
Yoruldum.
Savaşmaktan, inkar etmekten, kendimi kandırmaktan kelimenin tam anlamıyla yoruldum.
Ellerimi yavaşça iki yanıma düşürdüm.
Gözlerimi kaçırıp derin, titrek bir nefes aldım. Ciğerlerime batan cam kırıklarını dışarı atmak istercesine uzun uzun verdim nefesimi. Maskemi, kibrimi, bütün didişmeleri bir kenara bıraktım. Yatağın kenarına, sadece bir adım daha yaklaştım.
Kehribar gözlerimi, yeşil harelerine diktim. Sesimdeki bütün alaycı tını silinmişti. Yerini saf, yorgun ve samimi bir fısıltı aldı.
"Gerçekten..." dedim yutkunarak. Kelimeler boğazımı tırmalıyordu. "Gerçekten iyi misin?"
Yağız'ın yüzündeki bütün o savaş boyaları saniyeler içinde aktı.
Bunu beklemiyordu.
Düşmanının, yaralı kızgın Yankı'nın bu kadar çabuk silah bırakmasını beklemiyordu.
Yeşil gözlerindeki katı örtü tamamen kalktı. Yerine, yedi yılın yorgunluğunu taşıyan ama benim için dünyaları yakmaya hazır, şefkatli bir adam geldi. Gözbebekleri titredi.
Odadaki hava, didişen iki tim üyesinden çıkıp; ölümden dönen iki eski aşığın sessiz, medeni limanına dönüştü.
"İyiyim." dedi usulca. Sesi artık kışkırtıcı değil, sadece bir sığınak gibiydi. "Sen... Yani siz yetiştiniz ya... Çok daha iyiyim."
"Ya yetişemeseydik?" dedim, sesimin titremesine artık engel olamayarak. "Ya şu kapıyı kırıldığında... Geç kalmış olsaydık?"
Elini yavaşça çarşafın üzerinde bana doğru uzattı. Dokunmadı. Sadece varlığını, sıcaklığını hissettirdi.
"Ama öyle bir şey olmadı. Geç falan kalmadınız. Yetiştiniz. Hem de tam zamanında." diye fısıldadı. "O şerefsizi daha ne kadar dizimin altında zaptedebilirdim bilmiyorum. Ve sen bana hiçbir zaman geç kalmazsın. Ben de sana hiçbir zaman geç kalmam. Bizim aramızdaki savaş, bir katilin kurşunuyla bitecek kadar basit değil. Daha birbirimizden alacak çok hesabımız var."
Buruk, yorgun bir tebessüm belirdi dudaklarımda.
"Hesaplar... Bazen insana çok ağır geliyor değil mi?" dedim, bakışlarımı uzattığı elinden çekmeden. "Bugün... Ekrandaki görüntüyü gördüğümde... Gerçekten nefesimin kesildiğini hissettim."
Başını yastığa bastırıp gözlerini gözlerime hapsetti. Sessiz, medeni ama aramızdaki devasa uçurumu köprüleyen bir bakıştı bu. Kırmadan, dökmeden, sadece birbirimizin yarasını uzaktan sararak anlaştık.
"Biliyorum," dedi, sesi boğuk ama sıcacıktı. "Benim de kesildi. Birdaha hiç sana laf sokamayacağım, canını yakamayacağım sandım. En son sen beni alt etmiştin. Altta kalarak bu dünyadan gideceğim sandım. Bir an gerçekten ölümle burun buruna geldim sandım."
"Sana daha önce de söyledim. Sen, ben sen öldürmeden ölemezsin. Buna izin vermem! Bugün de gördüğün gibi..." dedim.
"Vermezmişsin. İkna oldum." Dedi gülerek. Ardına bende güldüm. Devam etti. "Ama geçti. Birkez daha kurtuldum. Şimdi yine buradayız. Aynı çatı altında, şu lanet yatağın başında. Sadece... Biraz daha dayanmamız gerekiyor."
Başımı usulca sallayarak onayladım. Kelimeler bitmiş, geriye sadece hayatta kalmanın ve aynı havayı solumanın verdiği o tarifsiz şükür kalmıştı.
Sessizlik, odanın içinde bizi sarıp sarmalayan, görünmez bir merhem gibiydi.
Yedi yıllık kanlı enkazın ortasında, ilk defa birbirimize kılıç çekmeden, sadece "insan" olarak durabilmiştik.
"Canın çok yanıyor mu?" dedim, sesim çatlayarak. "Beni kandırmadan söyle. Harbi harbi, iyi misin?"
Yağız'ın göğsü şiddetle inip kalktı. Yutkundu. Boğazındaki adem elmasının aşağı yukarı hareket edişini izledim.
"Değilim," diye itiraf etti fısıltıyla. "Ama fiziksel acı zerre umurumda değil. Canım yanıyor çünkü o ekrandan başıma dayanan namluyu izlerken neler yaşadığını iliklerime kadar hissedebiliyorum. Sana bu cehennemi yaşattıkları için... Asla iyi değilim."
Gözlerime hücum eden yaşları artık durduramadım. Bir damla süzülüp yanağımdan düştü. Burnumu çektim. Gözyaşımı silmeye bile tenezzül etmedim.
"Yetişemeyeceğiz sandım," dedim, sesim bir feryadın kıyısında gezinerek. "O şerefsiz tetiği çekecek ve ben... Ben daha yedi yılın hesabını bile soramadan, bütün kelimelerim boğazımda düğümlü kalacak sandım. Sen az önce gerçekten ölüyordun..."
"Ama ölemezdim. Bunu artık biliyoruz." dedi hafif eğlenen sesi. "Ayrıca. O görüntüyü gördüğün an uçarak buraya gelip o adamı benden önce öldürmek için içeri gireceğini adım gibi biliyordum. Beni böyle kolay karanlığa bırakmayacağını da. Bizim savaşımız bir kiralık katilin kurşunuyla bitecek kadar basit değil. Dediğim gibi daha birbirimizden alacak çok hesabımız var."
"Hesaplar..." dedim bende birkez daha, sesim fısıltıya dönüşürken. "Yedi yılın yükü... Hepsini taşımak bazen nefesimi kesiyor."
Yağız başını yavaşça yastığa geri koydu. Gözlerini gözlerime hapsetti. İçinde ne bir suçlama ne de bir savunma vardı. Sadece eşsiz, medeni ve sonsuz bir kabulleniş barındırıyordu. Bizi yıkan gerçeği inkar etmeden, sadece anın ağırlığını paylaşıyordu.
"Biliyorum," dedi derinden gelen bir sesle. "Benim de kesiliyor. Ayrı yerlerde olsak da birkaç hafta öncesine kadar, aynı çamurun içindeydik yıllardır. Sen hayattasın, ben hayattayım. Şu an için sadece bununla yetinmemiz gerekiyor. Gerisini... Gerisini zamanla kanata kanata çözeceğiz."
Başımı usulca sallayarak onayladım. Kelimeler tükenmiş, geriye sadece hayatta kalmanın ve aynı havayı solumanın verdiği tarifsiz sızı kalmıştı.
Aramızdaki sessiz, ağır ve ruhu paramparça eden kabullenişin ardından; hastane odasının loş havası ikimizi de yavaş yavaş gerçekliğe, şu anın sıradan ama bir o kadar da yorucu detaylarına geri çekti.
Burnumu hafifçe çekip, yanağımdaki ıslaklığı elimin tersiyle hızla sildim. Duygusallık, üniformanın içinde fazla uzun süre barınamazdı.
Özellikle de karşımda, çamura ve kana bulanmış bir savaş tanrısı gibi sırıtan Emirdağlı varken.
Gözlerim, göğsünde duran, katille girdiği boğuşma sırasında dikişleri patladığı için bembeyaz kumaşı tamamen kızıla boyayan tişörte takıldı. Kırmızı leke, her nefes alışında biraz daha genişliyor, sinirlerimi kelimenin tam anlamıyla bozuyordu. Yatağın ayakucundan bir adım geriye çekilip, kollarımı göğsümde kavuşturdum.
"Şu üstündeki kana bulanmış tişörtü de çıkar artık." dedim, sesime bilerek hafif otoriter, bıkkın bir ton katarak. "Karşımda cinayet mahalli gibi durman sinirlerimi bozuyor. Midemi bulandırıyorsun."
Dudaklarının kenarında, az önceki hüznü dağıtmayı fırsat bilen serseri, tanıdık bir kıvrım belirdi. Sağlam kolunu yatağa yaslayıp, yeşil harelerindeki muzip ışıkla bana baktı.
"Nasıl çıkarayım mesela?" diye mırıldandı, dudak bükerek. Sesi, yaralı bir çocuk gibi bilerek mızmız, şımarık bir tona bürünmüştü. "Görmüyor musun halimi? Kaburgalarım batıyor, kolum kalkmıyor. Her yerim sargı içinde. Az önce canımın yanmasıyla da pek bir ilgiliydin. Ne oldu şimdi birden birdenbire? Çok rahatsız oluyorsan, gel sen yardım et madem. Koskoca komiseri böyle kan revan içinde bırakmaya vicdanın elveriyorsa bilemem tabii."
Çenemi dikleştirip, tek kaşımı havaya kaldırdım. Bu numaraları yutacak yaşları çoktan geçmiştik.
"Zerre umurumda olmazsın. İstersen makasla kes, istersen dişlerinle yırt. Nasıl yapıyorsan yap." diyerek kestirip attım, tavizsiz bir şekilde. "Fırat elinde ilaçlarla geri gelene kadar şu kanlı paçavradan kurtulmuş ol. Göz zevkimi bozuyorsun."
Sözlerimi bitirir bitirmez, sırtımı yatağa dönüp kollarım bağlı bir şekilde kapıya doğru bakmaya başladım. Çıplak gövdesini görmemek, aramızdaki şu ince çizgiyi daha fazla zorlamamak için aldığım basit bir önlemdi. Arkamdan bir süre sadece kumaş hışırtıları geldi.
"Hay senin..." diye inledi Mert aniden. Sesi, acıyla boğuklaşmış gibiydi. "Cidden yapamıyorum, dikişler geriliyor. Hiç mi vicdanın sızlamıyor be Devre'm? Şurada can versem dönüp bakmayacaksın demek."
Gözlerimi devirdim. Sağ ayağımla ritmik bir şekilde fayansa vururken, arkamı dönmeden konuştum.
"Kes şu numaraları sahtekar Devre." dedim, sesimdeki alaycı tonla. "Gerçekten canın yandığında sesinin nasıl çıktığını gayet iyi biliyorum ben. Poligonda, talimlerde, pusularda... Yıllarca hangi ton ne demek, ezberledim. Beni bu ucuz aktörlük numaralarıyla kandıramazsın. Fırat gelene kadar giyinmiş ol dedim sana. Derhal!"
"Sen kaşındın kızım..." diye homurdandı arkamdan. Sesi bu kez inatçı, hırslı bir tona geçmişti. Ardından ani, sert bir hışırtı koptu. Hızlı bir manevrayla tişörtü başından çıkarmaya çalıştığını tahmin edebiliyordum. Fakat tam şu saniye...
"Siktir..."
Dudaklarından kaçan bu küfür, az önceki mızmızlanmalara zerre kadar benzemiyordu. Bu ses; derinden gelen, nefesi kesen, saf ve keskin bir fiziksel acının çığlığıydı.
Kalbim saniyeler içinde göğüs kafesimi dövmeye başladı. Arkamı dönmemek için direndiğim bütün yeminleri unutup, telaşla topuklarımın üzerinde hızla geriye döndüm.
"Ne yapıyorsun sen ya?!"
Gördüğüm manzara, içimdeki bütün öfkeyi dehşete çevirdi. Yağız, inadı uğruna tişörtü sertçe çekerken, sargıların altındaki taze dikişlerinden birini gerçekten patlatmıştı! Beyaz sargı bezinin üzerinden, taze, sıcak kırmızı bir kan sızıntısı hızla yayılıyordu. Yüzü acıdan kireç gibi bembeyaz olmuş, dişlerini sıkarak nefes almaya çalışıyordu.
Gözlerimi çıplak teninden kaçırmaya çalışarak, ama aynı zamanda kanayan yarasına bakmaktan da kendimi alamayarak yatağın başucuna koştum.
"Allah seni ne yapmasın!" diye feryat ettim. İçimdeki devasa endişeyi, panikle harmanlanmış bir sinirle maskelemeye çalışıyordum. Hızla duvardaki kırmızı acil çağrı butonuna bastım. "Bir kerede, sadece tek bir kerede laftan anla be adam! Kahramanlık yapma, numara yapma, sadece dur dedim sana! Al işte, kanatmayı başardın! Seni kendi ellerimle boğmadığıma şükret şuan zira kendimi zor tutuyorum!"
Yağız, acıdan kasılan çenesine inat, gözlerime bakıp yarım ağız sırıttı.
"Hani... numara yapıyordum? İnandıramamıştım seni..."
"Kapat hemen şu koca çeneni!" diye gürledim, yanaklarımın endişeden ve çıplak gövdesine bu kadar yakın olmaktan dolayı alev alev yandığını hissederek. "Konuşma! Hatta nefes bile alma!"
Saniyeler sonra odaya telaşlı adımlarla nöbetçi bir hemşire girdi. Manzarayı görünce hemen elindeki medikal tepsiyle müdahaleye başladı.
Ben ise, hemşirenin Yağız'ın göğsüne eğilmesini fırsat bilip, adımlarımı hızla kapıya doğru yönelttim. Arkamı dönüp kollarımı yeniden göğsümde kavuşturdum. Kalbim hala deli gibi atıyordu.
Bu adamın inadı beni bir gün gerçekten mezara sokacaktı.
Hemşire, patlayan dikişi temizleyip yeniden dikerken odada sadece metalik sesler duyuluyordu. İşlemi bitirdiğinde, çöpe attığı kanlı bezlerle birlikte ayağa kalktı. Kapıya, benim yanıma doğru yöneldi.
"Hanımefendi," dedi hemşire, sesinde hafif, uyarıcı bir tonla. "Hastamız lütfen bir daha böyle ani, fevri hareketler yapmasın. Dikişler zar zor tutuyor zaten. Kaburga kırıkları çok taze. Bir sonrakinde iç kanama tetiklenebilir. Lütfen başında durun, kıpırdamasın."
"Merak etmeyin, ben onun icabına bakacağım." diyerek hemşireye başımı salladım.
Hemşire odadan çıkıp kapıyı arkasından kapattığında, derin, bıkkın bir iç çekerek topuklarımın üzerinde yeniden yatağa doğru döndüm. Yağız, yatakta yarı çıplak, sargılar içinde, son derece masum bir çocukmuş gibi bana bakıyordu. Dudaklarında yine o sinir bozucu ahmak tebessümü vardı.
"Duydun mu kızı?" diyerek üzerine yürüdüm, işaret parmağımı havada tehditkar bir şekilde sallayarak. "Rahat dur artık! Laftan anla biraz! Sonunda canı yanan yine sen oluyorsun. Gör bunu. Ona göre davran!"
Yağız omuzlarını hafifçe silkip, sağlam eliyle komodinin üzerine fırlattığı kana bulanmış tişörtüne baktı.
"Hep senin yüzünden..." diye mırıldandı, sitemkar ama muzip bir sesle. "Sen inatlaşmayıp bana yardım etseydin ya da ta en başında üstümü değiştirmemi istemeseydin dikişlerim patlamayacaktı. Ayrıca en sevdiğim tişörtüm tamamen kan lekesi oldu az önce giymeye çalışırken, çöpe gitti cağnım tişört senin bu inadın ve baskıcılığın yüzünden."
Gözlerim irileşti. Bu sitem, zihnimde yedi yıl öncesinin puslu, çamurlu ve sırılsıklam bir anısını şimşek gibi çaktırmıştı. Dudaklarımda, durduramadığım alaycı ama bir o kadar da acı dolu bir tebessüm belirdi.
"Öyle mi?" dedim, sesimin tonunu aniden değiştirerek. Gözlerimi doğrudan yeşil harelerine diktim, geçmişin bütün ağırlığını kelimelerime yükledim. "Çok pardon ya! Benim de bir zamanlar en sevdiğim elbisem, senin yüzünden kocaman bir çamur lekesi olmuştu zamanında... Bilmem hatırlar mısın? Bence bugün çok sevdiğin tişörtünün mahvolmasıyla, o yedi yıllık hesabı kapatmış olduk. Ödeştik say!"
Odanın içine, bu cümlenin ardından buz gibi, devasa bir sessizlik çöktü.
Yüzündeki muzip ifade saniyeler içinde donup kaldı. Gözleri irileşti. Yedi yıl önce, benim kalbimi kırıp parçaladığı, yağan yağmurun altında beni o çamurun içine düşürdüğü gün... Zihninde kanlı canlı bir şekilde yeniden canlanmıştı.
Yutkundu.
Boğazındaki adem elması aşağı yukarı hareket etti. Dudağını araladı ama tek bir kelime dahi edemedi. Verdiğim bu cevabın ağırlığı, kırık kaburgalarından çok daha fazla canını yakmıştı. Serseriliği bitmiş, sessiz, mahcup bir adama dönüşmüştü.
Sözlerimin nereye gittiğini, onu nasıl vurduğunu çok iyi biliyordum. Geri adım atmadım. Yaramız derindi ve bu yarayı sadece gerçekleri yüzümüze çarparak sarabilirdik.
Derin bir nefes aldım. Gözlerimi ondan kaçırıp, odanın köşesindeki küçük hastane dolabına doğru yürüdüm. Kapağı açıp, içinden hastanenin tahsis ettiği temiz, mavi bir pijama üstünü elime aldım.
Adımlarımı yavaşça yatağa doğru yöneltip, tam yanına, hizasına geldim.
Pijama üstünün yakasını düzelttim.
"Kaldır kollarını şimdi, yavaşça!" dedim, sesimdeki bütün o kızgınlığı, bütün o azarlama tonunu bir kenara bırakarak. Fısıltım, odanın loşluğunda sıcacık bir merhem gibiydi.
Yağız, yeşil gözlerini gözlerimden bir saniye bile ayırmadan, tek kelime etmeden sağlam kolunu yavaşça havaya kaldırdı. Yaralı tarafını ise sadece hafifçe oynatabildi.
Pijama üstünün boyun kısmını dikkatlice başından geçirdim. Parmak uçlarım, ister istemez esmer, sıcak tenine dokunuyordu. Her temasımda ikimizin de nefesi saniyeliğine tekleşiyordu. Önce sağlam kolunu kolluktan geçirdim. Ardından, yaralı omzunu ve göğsünü zerre kadar incitmemeye çalışarak, adeta camdan bir heykelle uğraşıyormuşçasına büyük bir titizlikle diğer kolunu yerleştirdim.
Yüzüm, yüzüne sadece birkaç santim uzaklıktaydı. Nefesleri çeneme, dudaklarıma çarpıyordu.
Düğmeleri tek tek, aşağıdan yukarıya doğru iliklerken, kendi kendime söylenmeye devam ettim. Ama bu kez sesimdeki şefkat, kızgınlığımı tamamen örtmüştü.
"Yemin ediyorum başıma dertsin..." diye mırıldandım, son düğmeyi iliklerken. Gözlerimi düğmelerden ayırmıyordum. "Yedi yıldır bitmedin, tükenmedin. Koskoca Komisersin ama aslında koca bir bebekten ibaretsin. Hale bak! Seni kendi ellerimle giydiriyorum. Teşkilattan biri şu halimizi görse, yıllarca dalga geçecek malzeme edinirdi kendine."
Son düğmeyi de ilikleyip, yakasını usulca düzelttim. Geriye doğru bir adım atmak için başımı kaldırdığımda, Yağız'ın yeşil hareleriyle doğrudan çarpıştım. Gözlerinde az önceki mahcubiyet silinmiş, yerini dünyaları fethetmiş, sırılsıklam aşık ve son derece tatmin olmuş bir sırıtış almıştı. Yüzündeki o serseri ifade, bu şefkat dolu anın keyfini sonuna kadar çıkardığını haykırıyordu.
"Ne sırıtıyorsun deli deli?" diye fısıldadım, yanaklarımın istemsizce yeniden alev aldığını hissederek. "Aklını falan mı oynattın?"
Yağız, sağlam eliyle pijama yakasını hafifçe düzeltip, omuz silkti. Dudaklarındaki sırıtış daha da genişledi.
"Hiç," dedi, sesi kalın, pürüzsüz ve insanın aklını başından alacak kadar tehlikeliydi. "Koskoca Yankı Komiser'in bana böyle bebek gibi bakması, kendi elleriyle giydirmesi... Çok hoşuma gitti sadece. Çamurlu elbiselerin hesabı ağır belki ama... Şu mavi pijama, bana dünyadaki bütün rütbelerden daha çok yakıştı bence. Ne dersin Devre'm?"
Gözlerimi devirerek ondan bir adım daha uzaklaştım ama dudaklarımın kenarındaki o ince, şapşal gülümsemeye engel olamadım.
Bu adam iflah olmazdı.
Bu adam, yedi yıl da geçse, benim en büyük başbelamdı.
Hastane odasının kasvetli ve ilaç kokan havası, aramızdaki ağır ve kelimelere dökülemeyen sessizliği daha da boğucu kılıyordu.
Buraya gelmemizin üzerinden epey bir zaman geçmişti.
Fırat nerede kalmıştı?
Sıkıntıdan kelimenin tam anlamıyla patlamak üzereydim.
Yatağın başucundaki komodine uzanıp televizyon kumandasını elime aldım. Ekranda sırayla kanalları geçmeye başladım.
Haberler, saçma sapan gündüz kuşağı programları, belgeseller...
Hiçbir program dikkatimi çekmiyor, içimdeki huzursuzluğu dindirmeye yetmiyordu. Huysuzca homurdanıp kırmızı tuşa sertçe basarak ekranı kararttım. Kumandayı yatağın kenarına fırlattım.
"Tıkıldım kaldım burada resmen. Hem de seninle." diye söylendim, kollarımı göğsümde kavuşturup sırtımı refakatçi sandalyesine yaslarken. "Gürkan Başkomiser başına bekçi diye dikti zaten beni, birde emir geçmiş telsizlere. Dışarı adım atamıyorum sırf o yüzden. Fırat da gelemedi zaten bir türlü. Kuyuya düştü herhalde! Ne yapacağım şu dört duvarın arasında seninle daha fazla bilmiyorum ki?"
Yattığı yerden sadece hafif, eğlenen bir sırıtışla beni izliyordu. Yeşil harelerindeki sükunet, benim sabırsızlığımla tamamen zıttı. Çenesini hafifçe yastığa gömmüş, sanki dünyanın en keyifli manzarasını seyrediyormuş gibi rahattı.
"Keşke yanımda bir kitap falan olsaydı." diye devam ettim iğneleyici bir tonla, bacak bacak üstüne atarak. "Sayfaları çevirmek; İnan bana senin şu sinir bozucu, küstah yüzüne bakmaktan bin kat daha iyi gelirdi. En azından kelimeler insanın asabını bozmuyor."
Odanın içine kısa, gergin bir sessizlik çöktü. Bakışlarındaki serseri ifade yavaşça, sanki bir tiyatro perdesi kapanıyormuş gibi silindi. Derin bir nefes aldı. Göğüs kafesi ağır ağır şişti.
"Gök gürlerken sığındığım daracık bir saçağın altı değil," diye mırıldandı birden.
Sesi, hastane odasının beyaz duvarlarında kadife gibi yankılanıyordu. "Gülüşünde saklanan çukura gömülmektir asıl niyetim."
Duyduğum bu iki mısra, zihnimde devasa bir şimşek çaktırdı.
Bedenim buz kesti.
Nefesim kursağımda düğümlendi.
Refakatçi koltuğunun kenarlarını sıkan parmaklarım hissizleşti.
Bu cümleler...
Beyazıt'taki yağmurlu bir günde, çarşı iznimde, daracık kırmızı telefon kulübesinde eline tutuşturduğum Attila İlhan'ın 'Ben Sana Mecburum' isimli kitabındandı.
O gün dolaştığım onca sahaftan birinde ilk baskısını bulma şevkiyle satın aldığım, her sayfasını ezbere bildiğim kitabın ta kendisiydi bu...
Akademi yıllarında, benimle flörtleşmek için sürekli bu mısraları okur, hepsini kendi yazmış gibi satmaya çalışırdı küstah serseri!
Ben ise mısraların kitaba ait olduğunu çok iyi bilirdim.
Şiir okumaktan nefret ettiğini iddia eden bu ukala adam, sırf beni tavlamak için sayfalarca şiir ezberlerdi. Bunu bilmek, içimi gizliden gizliye hep eritirdi ama kibrimden asla yüzüne vurmazdım.
Şimdi, yıllar sonra...
Bütün yıkımın, ihanetin ve dökülen kanların ardından aynı mısraları duymak...
Çok garip hissettirmişti.
Saniyeler sonra, bu tehlikeli girdaptan kurtulmak için hızla silkelendim.
"Hani sen şiir sevmezdin Emirdağlı?" diye zorbaladım onu, sesimin titremesini gizlemeye çalışarak. Çenemi inatla yukarı kaldırdım. "Sadece aklında kalan bir iki satırı ezberleyip, o gün telefon kulübesinde sana verdiğim şu Attila İlhan kitabının tamamını hatmettiğine inandırabileceğini mi sanıyorsun? Beni bu kadar kolay kandıramazsın."
Dudaklarının kenarında acı, kırık dökük bir tebessüm belirdi. Yeşil gözlerini gözlerimden hiç ayırmadı. Alaycılıktan, serserilikten eser yoktu şimdi yüzünde.
"Kandırmak mı?" dedi fısıltıyla. "Benim kandırmaya çalıştığım tek kişi, yedi yıl boyunca aynaya baktığımda gördüğüm şu yaralı adamdı Aladağlı. İnanmıyorsan, dinle."
Derin bir nefes aldı. Göğüs kafesi ağır ağır şişti.
"Ne vakit bir yaşamak düşünsem / Bu kurtlar sofrasında belki zor / Ayıpsız fakat ellerimizi kirletmeden / Ne vakit bir yaşamak düşünsem / Sus deyip adınla başlıyorum..."
Ben Sana Mecburum isimli eserin en vurucu, en derine işleyen kısımlarından biriydi bu satırlar. Nefesim yeniden kursağımda düğümlendi. Fakat gardımı indirmemeye kararlıydım.
"Bu sadece aynı kitabın en bilindik şiiri," diye itiraz ettim. İçimdeki duvarlar sarsılıyordu ama sesimi çelik gibi sert tutmaya devam ettim. "Arka kapağı karıştıran herkes bu satırları bilir. Şairin ruhunu, kelimelerin asıl ağırlığını anladığını hiç sanmıyorum."
Bu itirazım karşısında gözlerini usulca kapattı ve başını yastığa biraz daha bastırdı. Dudaklarından dökülen kelimeler, bu kez bambaşka bir eserin, şairin 'Sisler Bulvarı' isimli kitabının en karanlık köşelerinden süzülüp geliyordu.
"Benim yağmurumda gezinemezsin üşürsün / Dağıtır tebessümünü ağır damlalarım / Başka bir bulutun yağmuru olursun..."
Durmadı.
Yedi yıllık hasretimizi, gururumuzu ve koparamadığımız bağımızı özetleyen, yine Attila İlhan'ın 'Ayrılık Sevdaya Dahil' isimli şaheserine geçti hiç beklemeden.
"Ayrılanlar hala sevgili... / Hiçbir anı tek başına yaşayamazlar / İki kişi beraber olmalıdır hatıralar..."
Sustu.
Hastane odasının beyaz duvarlarında yankılanan bu mısralar, ruhumu tam merkezinden vurdu.
Yerimde dondum kaldım.
Parmak uçlarım hissizleşti birkez daha.
Şiir okumaktan nefret ettiğini iddia eden bu ukala adam, sadece eline tutuşturduğum ilk kitabı değil; Attila İlhan'ın bütün külliyatını ezberlemişti.
Sırf benim sevdiğim kelimelerde nefes alabilmek için, yıllarca edebiyatın en acı verici satırlarında nöbet tutmuştu.
Ellerim titriyordu.
Sağ elimin parmak uçları, istemsizce ve ruhumdan tamamen bağımsız bir şekilde sol yanağıma, tam da gamzemin çukuruna gitti.
Yıllar evvel, yağmurun altında sıcak bir buse kondurduğu yere...
Bakışlarımız yeniden kilitlendi. Gözleri buğulanmıştı. İkimiz de geçmişin ağır transına girmiştik. Sessiz, kanayan bir hasretin ortasında yapayalnızdık. Daracık telefon kulübesinin buğulu camları, hastane odasının steril duvarlarını yıkıp geçmişti sanki.
Zar zor yutkundum. Elimin tersini yanağımdan çekip, kollarımı tekrar göğsümde birleştirdim.
"Şiirler..." diye fısıldayabildim sadece, boğazımdaki koca yumruyu yutkunarak aşmaya çalışıp. "Kelimeler gibi kurşun geçirmez değildir. Geçmişin tozlu sayfaları, bugünün kanlı üniformalarını temizlemeye yetmiyor maalesef."
Yattığı yerden derin, sızılı bir iç çekti.
"Temizlemiyor, evet." diyerek onayladı fısıltıyla. "Ama en azından... Kanayan yaraya nefes aldırıyor Devre'm. Tıpkı yağmurun altındaki o daracık kulübe gibi. Sadece bir anlığına bile olsa... Nefes oluyor."
Odanın içine yeniden sessizlik çöktü.
Ama bu kez sıkıcı veya gergin değildi.
Bu kez sessizliğimiz; acı bir tebessümle geçmişi yad eden, birbirine kıyamayan ama bir adım da atamayan iki yaralı aşığın sessizliğiydi...
Fakat kalbimin bu kadar savunmasız, bu kadar açıkta kalması beni her zaman korkuturdu.
Şiirlerin yarattığı derin ve buğulu trans halinden kurtulmak, kontrolü yeniden elime almak zorundaydım.
Boğazımı temizleyip, kollarımı yatağın soğuk demirine yasladım.
Yüzüme bilerek alaycı, iğneleyici bir ton kattım.
"Şiirler ve tozlu sayfalar... Bütün bunlar, senin bir sapık gibi peşimden gelip sahaftan ta o telefon kulübesinin olduğu sokağa kadar beni takip etmeni aklamıyor." dedim, çenemi inatla yukarı kaldırarak. "Seni terslemem bile zerre işe yaramamış baksana. Zaten senden ne kadar gıcık kaptığım her zaman gayet ortadaydı. Bir de kalkıp kolumdan asılıyor, beni daracık, kuytu kulübelere çekiyorsun. Dua et alnına bir namlu dayamamışım. Belimde ruhsatlı bir silahım bulunsaydı, yapacağım ilk iş kesinlikle buydu!"
Dudaklarından hafif, genzinden gelen bir kıkırtı koptu. Yattığı yerden başını hafifçe eğip, yeşil harelerindeki serseri ışığı doğrudan gözlerime dikti. Melankolik hava saniyeler içinde dağılmış, eski küstah komiser geri dönmüştü.
"Hiç bana poz kesme Devre'm!" dedi, kelimeleri uzatarak ve kışkırtıcı bir tınıyla. "Buz gibi bir namlu dayamaktan ziyade, gamzenden öptüğüm o saniye narin bir çiçek gibi eğildiğini, utançtan gül kırmızısı olup arkana bile bakmadan kaçtığını konuşabiliriz istersen. Bence böylesi çok daha keyifli bir sohbet olur."
Yanaklarımın şu an bile alev aldığını hissettim. Karşımdaki adam, damarıma basmanın en ince noktalarını ezbere biliyordu. İçimdeki kızgınlık ve utanç birbirine karıştı.
"Sahi ya..." diye mırıldandı, sesini birden ciddileştirip, bakışlarındaki bütün alayı silerek. Yeşilin içinde sadece yalın, hesapsız bir merak kalmıştı. "Niye kaçtın o gün, benden?"
Gözlerimi kaçırmak istedim ama başaramadım. Adeta kilitlenmiştim. Savunma kalkanlarım tamamen inmişti.
"Sahi ya..." diye fısıldadım ben de, aynı medeni ama kırgın tonla. "Niye öptün o gün beni? Üstelik benden izinsiz!"
Derin bir nefes aldı. Göğüs kafesindeki sargılar hafifçe gerildi. Gözlerini bir an bile gözlerimden ayırmadı.
"İzin isteseydim, etrafına ördüğün çelikten çitleri aşıp bir adım bile atamayacağımı ikimiz de çok iyi biliyorduk. Fırtınanın ortasında dikilen, kendi sınırlarını dikenli tellerle çeviren inatçı bir kızdın sen. Birinin gelip sınırları yıkması, toprağına kök salması gerekiyordu. Ben sadece ilk tohumu ektim."
İçimdeki kırgınlık, bu kelimelerin ağırlığıyla yeniden şaha kalktı. Gözlerimde biriken ince sızıyı dondurmaya çalıştım.
"Tohum ekmek demek..." diye tekrarladım, sesimin titremesine zar zor engel olarak. "Sonrasında yedi bahar boyunca kuraklık yaratıp, yeşeren her şeyi yakıp yıkmak mıydı senin bahçıvanlığın Emirdağlı?"
Bu cümle, odanın içindeki bütün oksijeni emdi. Yüzündeki serseri ifade tamamen silindi. Yutkundu. Boğazındaki düğümün büyüdüğünü görebiliyordum. Geçmişin enkazı, ikimizin de omuzlarına bir kez daha çökmüştü. Atışmamız, medeni ama paramparça edici bir yüzleşmeye dönüşmüştü.
"Kaçtım..." dedim, sesim fısıltıya dönüşürken. Dürüst olmanın vakti gelmişti. "Çünkü hayatım boyunca hiç kimse bana duvarlarımı yıkacak kadar dürüst, silahsız ve filtresiz yaklaşmamıştı. Sen, benim için bir savaş alanıydın; ama aynı zamanda sığınabileceğim tek siperdin. Bu çelişki... Beni korkuttu. Şimdi anlıyor musun?"
Gözlerini usulca kapattı. Çenesindeki kaslar seğiriyordu.
"Anlıyorum," diye mırıldandı. Sesinde dünyaları taşıyan bir pişmanlık vardı. "Ama inan bana, dudaklarımı gamzene bastırdığım o saniye... Ben de kendimden kaçmak istedim. Çünkü ömrüm boyunca hiç kimseye böyle savunmasız, böyle sırılsıklam esir düşmemiştim. Bir daha asla eski 'ben' olamayacağımı anlamıştım o an, tam da o saniye..."
Bu sözler, aramızdaki uçuruma atılmış sağlam ama kanlı bir halattı.
Hem birbirimizi delicesine özlüyor, hem de atılacak ufak bir adımın getireceği yeni bir yıkımdan ölümüne korkuyorduk.
Didişerek örttüğümüz asıl yara, hastane odasının steril havasında tamamen açığa çıkmıştı.
İkimiz de birbirimize hem çok kızgın, hem de zerre kıyamayacak kadar sırılsıklam aşıktık.
Sessizlik, mermer duvarlar arasında ağır ağır büyüdü. Söylediği cümleler zihnimin en ücra köşelerinde yankılanmaktaydı.
Esir düşmek...
"Esir düştüğünü söylüyorsun ya?" dedim, sesim fısıltıdan biraz daha halliceydi. Titrememi gizlemeye çabalıyordum. "Bir esir, kendi zincirlerini kırıp yedi bahar süresince firar etmez. Hele ki geride, çamurun ve sağanağın içinde darmadağın bir kalp bıraktıysa..."
Kırık dökük bir nefes çekti ciğerlerine.
"Firar değildi benimkisi." diye fısıldadı. Sesi, parçalanmış bir mermer gibiydi. "Sürgündü. Kendi kendime verdiğim, bedelini her gün kan kusarak ödediğim bir sürgün. Seni arkamda bırakmadım. Sadece... Üzerimize yıkılacak devasa tavanın altında kalma diye, kendi gövdemi siper edip seni dışarı ittim."
"Bana danışmadan!" diye yükselttim sesimi aniden. Çenemi sıktım. Gözyaşlarım artık bağımsızlıklarını ilan etmişti. Yanaklarımdan süzülen ıslaklığı silmeye tenezzül bile etmedim. "Bana danışmadan, benim adıma karar vererek! Benim senin siperine ihtiyacım var mıydı sence? Benim sadece sana, senin yanımda durmana ihtiyacım vardı. Çamursa birlikte batardık, enkaza dönüşeceksek birlikte ezilirdik! Ama sen tek başına kahraman kalmayı seçtin. Beni yarım, eksik, buz gibi bir Yankı'ya dönüştürdün!"
Sağlam eli çarşafı öyle bir sıktı ki, parmak uçları bembeyaz kesildi. Kırık kaburgalarına inat, bedenini hafifçe bana yanaştırıp eğdi. Acıdan yüzü buruşsa da geri adım atmadı.
"Kahramanlık değildi." dedi dişlerinin arasından, nefes nefese. "Ateşin içine seni atamazdım!"
"Ateşe atsaydın keşke," diye fısıldadı, kelimeler dudaklarımdan kanayarak döküldü. Başımla iki yana sallandım. "İnan bana... Yedi bahar süresince buz gibi bir yalnızlığın içinde üşüyerek ölmekten katbekat merhametli sayılırdı. Birlikte yanmak, tek başına buz kesmekten evladır."
Bu itiraf, dört duvar arasındaki bütün havayı vakumladı. İkimiz de sırılsıklam, ikimiz de paramparça, ikimiz de mağlup bir halde birbirimize bakmaktaydık.
Düşmanlık bitmiş, didişmeler tükenmişti. Geriye sadece yaralarını kanatarak temizlemeye çabalayan iki eski aşık kalmıştı.
"Buz kesmene de izin veremezdim ki..." diye mırıldandı, sesindeki titremeyi serbest bırakarak. "Gidişim, sana verdiğim en büyük zarardı, inkar edemem. Lakin kalışım, ikimizi de tamamen bitirecekti. Ben kendi hayatımı, kendi ismimi karanlığa gömdüm."
Gözlerimi kapattım. Yanağımdan süzülen yaşlar çeneme inerek düştü.
"Peki ya kalbim?" dedim, gözlerimi açtığımda aramızdaki mesafenin biraz daha daraldığını fark ederek. "Benim kalbim ne haldeydi, ben ne haldeydim? Hiç merak ettin mi? Her gece, yağan sağanağın sesini dinlerken, zihnimde sürekli aynı tel tel ayrılan anılara, aynı kırmızı kulübeye hapsolmak ne demek, sen bilir misin?"
Gözlerinden bir damla yaş süzüldü.
"Bilirim elbet." dedi, fısıltıyla. "Çünkü ben de aynı kulübeden hiç çıkamadım. Yedi bahar süresince, sınırdaki en dondurucu ayazlarda bile... Benim içimi ısıtan tek şey, yanağındaki çukura bıraktığım ateşin hatırasıydı. Ben senden hiç gidemedim. Çok uğraştım. Lakin başaramadım..."
İkimiz de nefes almayı bırakmıştık sanki.
Titreyen eli, yavaşça çarşafın üzerinden bana uzandı.
Bu kez havada asılı kalmadı.
Sızlayan parmak uçları, yatağın demirini sıkan elimin üzerine usulca kapandı.
Sıcacıktı.
Yılların hasretini, bütün keşkeleri ve dile getirilmeyen bütün itirafları barındıran bir temastı bu.
Elimi çekmedim.
Çekemedim.
Sadece gözyaşlarımızın sessizce süzülmesine izin vererek, birbirimizin ruhuna şifa katmaya çabaladık.
Titreyen ellerimi, sıcak avuçlarının arasından yavaşça ama kararlı bir şekilde çektim.
Gözyaşlarımın yerini, saniyeler içinde eski, kabuk bağlamış bir öfke almıştı. Şefkatin uyuşturduğu zihnim, yedi yıllık enkazın asıl sebebini yeniden hatırlamıştı.
"Peki neden?" diye sordum, sesimdeki bütün o yumuşaklığı bir kenara bırakarak. Gözlerimi doğrudan yeşil harelerine diktim. "Neden beni o gece, hüsrana uğrattın? O kadar büyük bir umutlarla ve vaatlerle çağırdığın salonda, hem de herkesin gözü önünde neden beni rezil rüsva ettin? Beni yapayalnız bırakıp gitmenin izahı buydu diyelim, peki ya kalbimi herkesin içinde ayaklar altına almanın izahı neydi?"
Nefesi kesildi. Yüzündeki bütün kan çekilmişti. Gözlerini kaçırdı, yutkundu. Boğazındaki adem elması acıyla hareket etti. Ağzını açtı, tam bir şey söyleyecekti ki cebimdeki lanet olası telefon acı acı çalmaya başladı.
Sözleri boğazında asılı kaldı. Titrek bir nefes alıp geriye çekildim ve kapıya yöneldim.
Kapıyı açtığım an, karşımda elinde devasa bir çiçek buketi tutan genç bir kurye belirdi.
Kuryeye garipseyen bir şekilde, kaşlarım çatık halde baktım fakat telefon susmak bilmiyordu.
İçerideki yaralı adama ve elinde çiçek tutan yabancıya sırtımı dönüp, acil çağrıyı yanıtlamak için koridora çıktım.
...
(Yazar'ın Anlatımıyla.)
Hilal'in koridora çıktığı saniye, Yağız gözlerindeki yaşları elinin tersiyle hızla sildi.
Yattığı yerde, acısını hiçe sayarak hafifçe doğruldu.
Çenesini dikleştirip eski, tavizsiz komiser maskesini yüzüne geçirdi.
Zayıflığa ve gözyaşına tahammülü yoktu.
Kurye çekinerek içeri adım attı.
"Yağız Mert Çağlayan?"
Genç adam başıyla kısaca onayladı.
"Bu çiçek size efendim."
Kurye çiçeği yatağın kenarına bırakıp hızla odadan ayrıldı.
Yağız, kucağına bırakılan devasa bukete boş gözlerle baktı. Önce çiçekleri umursamazca inceledi, ardından yaprakların arasına gizlenmiş küçük, beyaz kartı fark edince kaşları çatıldı. Buketi komodinin üzerine bırakıp kartı parmaklarının arasına aldı ve yavaşça açtı.
Not, bir kadından geliyordu.
"Çok geçmiş olsun sevgilim. Başına gelenleri duydum. Çok endişelendim. Yurt dışından gelmem biraz zaman alabilir. Çiçekle geçmiş olsun dileklerimi yollamak istedim. En kısa zamanda yanında olacağım. Seni çok seviyorum. Dilvin..."
Dilvin...
Turgut Müdür'ün biricik yeğeni.
Yağız'ın uzun yıllardır görüştüğü, hayatını birleştirmeye söz verdiği o kadın...
İşte şimdi kartlar yeniden, çok daha kanlı bir şekilde dağıtılıyordu.
Birkaç haftaya Dilvin İstanbul'a adım atacaktı.
Hilal için bu varlık, kapanmayan bir travmanın, kanayan en derin yaranın canlı haliydi.
Yağız, elindeki karta bakarken çenesi kaskatı kesildi.
Dilvin'in varlığı; içindeki karanlık görevi, geçmişin deşilmemiş enkazını ve Hilal'e karşı bastırmaya çalıştığı gizli intikam ve öfke ateşini bir kez daha şiddetle körüklemişti.
Verilen kayıpların, yarım kalan hayatların hesabı henüz kapanmamıştı.
Acıma duygusu ve şefkat, bir Özel Harekatçı için sadece ölümcül bir zaaftı.
Genç adam, parmaklarının arasındaki notu şiddetle buruşturup avucunun içinde ezdi ve yastığının altına, görünmez bir köşeye sakladı.
Yüzündeki bütün o aşık, yaralı ifade silinmiş; geriye sadece buz gibi, dondurucu ifade kalmıştı.
Tam bu esnada kapı hızla açıldı. Hilal telaşlı adımlarla içeri girdi. Gözleri komodinin üzerindeki devasa bukete takıldı.
"Şu kurye neyin nesiydi?" diye sordu, sesinde gizleyemediği bir merakla. Çiçeklerin kime ait olduğunu sorgulayan bakışları odada gezindi.
Yağız, zerre kadar duygu barındırmayan, dondurucu ve düz bir sesle cevap verdi.
"Yukarıdan, Özel Kuvvetler'den göndermişler. Geçmiş olsun dilekleri için."
Hilal, aklındaki acil durumun verdiği telaşla bu basit yalana pek de takılmadı. Çiçekleri umursamayarak başını salladı ve üniformasının ceketini düzeltti.
"Acil çıkmam gerekiyor." dedi hızlıca. Gözlerindeki şefkat yerini mesleki bir ciddiyete bırakmıştı. "Karargah'tan çağırıyorlar. Kilyos baskınıyla alakalı yeni bir gelişme var sanırım. Kapıya destek ekipten arkadaşlar gelecekler."
Yağız, başını çevirip duvara bakarak sadece omuz silkti. Yüzünde hiçbir mimik oynamadı.
"Tamam, madem görev çağırıyor. Gitmen gerek öyleyse." dedi soğuk bir sesle. "Zaten yeterince bekledin burada. Sıkıldın da çokça."
Hilal, karşısındaki adamın saniyeler içindeki bu dondurucu, yabancılaşan değişimine anlam veremese de, Karargah'ın aciliyeti ağır basıyordu. Dudaklarını birbirine bastırdı, tek kelime dahi etmeden arkasını dönüp odadan çıktı ve kapıyı sertçe kapattı.
Hastane odası, buruşturulmuş bir notun ağırlığıyla ve yaklaşan devasa bir fırtınanın sessizliğiyle baş başa kalmıştı.
...
(Hilal'in Anlatımıyla.)
Hastanenin boğucu kokusunu ardımda bırakıp, kendimi İstanbul'un dondurucu gece ayazına attığımda, içimde kopan fırtına Karadeniz'in hırçın dalgalarından farksızdı.
Zırhlı araca binip Karargah'a doğru yola çıktım. Karargahın çelik kapılarından içeri adım attığım saniye, bütün kişisel savaşlarımı, bütün kalp kırıklıklarımı üniformamın cebine kilitledim.
...
Kriz Masası'nın etrafı kelimenin tam anlamıyla mahşer yeri gibiydi.
Gürkan Başkomiser, masanın tam ucunda kollarını göğsünde kavuşturmuş, ekrana kilitlenmişti.
Selin, çamur içindeki taktik kıyafetlerini bile değiştirmeye fırsat bulamadan İlker'in hemen ensesinde dikiliyordu. Turgut Müdür ve Şahika Müdür ise her zamanki dondurucu ciddiyetleriyle yerlerini almışlardı. Destek ekibinin yeni üyeleri, masanın diğer köşesinde sessizce beklemedeydi.
"Müdür'üm beni çağırmışsınız." dedim, nefes nefese Kriz Masası'na yaklaşarak. "Acil durum nedir Başkomiserim?"
Şahika Müdür, buz mavisi gözlerini bana çevirdi. Bakışlarında zerre kadar duygu kırıntısı yoktu.
"Kilyos'ta ele geçirdiğiniz dizüstü bilgisayar." dedi, sesi mermer duvarlarda yankılanarak. "İlker şifreleri kırmayı başardı. Fakat içinden çıkanlar, Simsar'ın sıradan bir sevkiyat rotasından çok daha fazlası."
İlker, klavyede birkaç tuşa basarak devasa plazma ekrana karanlık bir harita yansıttı. Haritanın üzerinde, İstanbul'un belirli noktalarında yanıp sönen kırmızı sinyaller mevcuttu.
"Komiserim." dedi İlker, gözlüklerini tedirginlikle düzelterek. "Simsar'ın Kilyos'taki sağ kolunu canlı aldık ama herif sadece bir piyonmuş. Asıl plan, sevkiyat falan değil. Bilgisayarın içinde bir infaz listesi bulduk. Simsar, 'Platform' dediğimiz ana yapının emriyle, Sancak Timi'nin nefes borusunu tamamen kesmeyi planlıyor."
Kaşlarımı çattım.
"İnfaz listesi mi? Sancak Timi'nin isimleri mi var listede?"
Gürkan Başkomiser yumruğunu masaya sertçe vurdu.
"Sadece bizim isimlerimiz olsa iyi ya Gökçe! Liste, teşkilatın kalbine uzanıyor. Hedeflerinde savcılar, emniyet müdürleri ve Sancak Timi'nin en büyük destekçileri var. Adamlar resmen İstanbul'u bir gecede kan gölüne çevirmeyi hedeflemiş!"
Selin, yeşil gözlerinden ateş saçarak araya girdi.
"Üstelik listedeki ilk isim, bizzat Şahika Müdür ve Turgut Müdür. İkinci dalga hedef ise Karargah'ın bizzat kendisi."
Nefesim kesildi.
Karargahı vurmak mı?
Bu, doğrudan devlete savaş açmak demekti.
Turgut Müdür, ellerini masaya dayayıp hafifçe öne eğildi. Yüzündeki ifade, yılların kurt politikacısı ve sarsılmaz polis şefi karışımıydı.
"Bizi korkutacaklarını sanıyorlarsa, çok yanılıyorlar. Lakin bilgisayardaki veriler, bu infazların tek bir merkezden, bu gece yarısı başlayacağını işaret ediyor."
"Merkez neresi peki?" diye sordum, elimi belimdeki silahımın kabzasına atarak.
İlker ekrandaki kırmızı sinyallerden birini büyüterek merkezdeki en büyük noktayı işaretledi.
"İstanbul Boğazı'nın ortasında, uluslararası sulara yakın bir noktada demirlemiş, terk edilmiş devasa bir kuru yük gemisi," dedi İlker. "Bütün sinyaller, bütün iletişim ağları bahsi geçen bu gemiden yönetiliyor. Simsar bizzat gemide!"
Gürkan Başkomiser doğrulup, gözlerindeki vahşi avcı parıltısıyla etrafı taradı.
"İşte şimdi ava giden avlanır zamanı." diye kükredi Başkomiser. "Şahika Müdür'üm. İzninizle, Sancak Timi bu gece hedefteki gemiyi Simsar'ın başına geçirmeye gidiyor."
Şahika Müdür, gümüş kalemini parmaklarının arasında çevirmeyi bırakıp masaya sertçe bıraktı.
"İzin sizlerindir Gürkan Başkomiser. Lakin bu defa hata istemiyorum. Şu gemiden ya Simsar'ı canlı çıkaracaksınız, ya da hiçbiriniz Karargaha dönmeyeceksiniz."
Bütün tim aynı anda, tek bir vücut gibi selam durdu.
"Emredersiniz Müdür'üm!"
Kriz Masası'ndan cephaneliğe doğru koşarken, kanım yeniden alev almıştı.
Hastanedeki kırgınlık, çamurlu elbise, mısralar ve kuryenin getirdiği gizemli çiçek...
Hepsi bir süreliğine zihnimin karanlık odalarına hapsedilmişti.
Şimdi sadece hedef vardı.
Karanlık sulara, boğazın soğuk dalgalarına doğru yepyeni bir cehennem seferi başlıyordu.
...
Karargahın eksi ikinci katındaki cephanelik, her zamanki gibi keskin bir barut ve silah yağı kokusuyla genzimizi yakmaktaydı.
Siyah, ağır taktik yeleğimi üzerime geçirip cırt cırtlarını sertçe çekerken, zihnimdeki bütün uğultuları susturmaya çabalıyordum.
Hastane odası, yeşil hareler, buruşturulmuş bir not, gizemli çiçekler...
Hepsi zihnimin en derin zindanına kilitlenmeliydi. Şu saniye itibariyle sadece Sancak Timi'nin Yankı Komiseri'ydim.
Selin, hemen yanımda, dürbünlü tüfeğinin optik ayarlarını kontrol ediyordu. Çamurlu üniformasını hızla değiştirmiş, yüzüne asil ama acımasız keskinliğini yeniden yerleştirmişti. Zümrüt yeşili gözleri, masanın diğer ucunda tek eliyle şarjör basmaya çalışan Bora'ya ve hemen dibinde biten Derya'ya kaydığında, dudaklarını birbirine sımsıkı bastırdı.
"Yardım etmemi ister misiniz Bora Komiserim?" diye sordu Derya, cilveli bir fısıltıyla. Eliyle Bora'nın sağlam koluna dokunmayı ihmal etmemişti. "Tek elle zorlanıyorsunuz belli ki."
Bora tam serseri bir tebessümle dudaklarını aralayacaktı ki, Selin elindeki çelik şarjörü silahına öyle şiddetli bir şekilde taktı ki, çıkan metalik ses cephanelikte yankılanıp herkesi susturdu.
"Senin kolun hala iyileşmedi mi ya? Ne nazlı çıktın be Serseri Mayın..." dedi Selin, bakışlarını ikilinin üzerine bir lazer gibi dikerek. Sesinde gram duygu yoktu, saf bir tehditti. "Bu arada Derya Komiserim, bence siz kendi şarjörlerinizi doldurmaya bakın. Zira Boğaz'ın karanlık sularında, yanınızda size kalkan olacak bir body bulamayabilirsiniz. Baksanıza ne kadar da narin. Haftalar önce aldığı darbeyi hala atlatamayan zayıf bir çiçek kendisi."
Derya bozulsa da lafı uzatmaya cesaret edemedi. Bora ise başını eğip mermilerini dizmeye devam ederken, dudaklarındaki muzip sırıtışı saklamaya çabalıyordu.
"Narin, nazlı ve çiçek... Bunlar benden ziyade bir başkasına yakışacak sıfatlar gibi ama tam da çıkaramayacağım şimdi." Dedi Bora bakışlarını önünden hiç çekmeyerek. Sırıtışı dudağının kenarında asılıydı hala. Derya'ya döndü sonra. "Teşekkür ederim Derya'cığım. Şu günlerde daha iyiyim hallediyorum. Sağol."
Selin kendi kendine Bora'nın konuşmasını taklit edip ağzını sessizce yamışlayıp usulca homurdanırken Derya yerinde cilveli bir şekilde kıpırdandı.
"Ne demek Komiserim. İyi hissetmenize çok sevindim. Yardım lazım olursa buradayım. Hemen yanı başınızda."
"Aman ayrılayım deme! Hep kal böyle yanı başında kolaya yapıştırılan eşantiyon bardak gibi, Bora Komiserinin. Tamam mı?" Dedi Selin hiddetle. Sonra da mühimmat almak için arka odaya geçti saçını savurarak.
Bora omuzları sarsılarak gülerken Derya yediği lafla neye uğradığını şaşırmış halde arkasından bakıyordu.
Yiğit, MP5'inin askısını boynuna geçirirken her zamanki gibi gevezeliğe başlamıştı yine.
"Boğazın suyu Karadeniz'e benzemez ama biz dalgayı da rüzgarı da evcilleştiririz evelallah gençler. Başkomiserim! Gemiye zodyakla mı sızıyoruz, yoksa helikopterle tepeden mi iniyoruz?"
Gürkan Başkomiser, tam o am kapıdan içeri girmiş ağır çelik yeleğinin klipslerini kapatıp masanın başına geçmişti. Gözlerinde saf, katıksız bir savaş ateşi yanıyordu.
"Hayır. Helikopter radar izi bırakır." dedi. "Hedefimiz uluslararası sulara yakın. Tepeden inersek, Simsar bütün delilleri karartıp fare gibi deliklere kaçar. Zodyaklarla, hayalet gibi sızacağız. Farlar kapalı, telsizler asgari seviyede kullanılacak. Toprak! Sen ağır makineliyle arka güvenliği alıyorsun. Volkan! Keskin nişancı olarak geminin en yüksek vincine tırmanacaksın."
Volkan çenesini dikleştirip sert bir baş selamı verdi. İtiraz etmeye payı kalmamıştı.
Ben, MP5'imi göğsüme asıp, yedek şarjörlerimi yeleğime dizdim.
"Tesisat planı elimizde mi Başkomiserim?" diye sordum.
İlker elindeki su geçirmez taktik tabletleri hepimize dağıtırken araya girdi.
"Geminin krokisini tabletlerinize yükledim Komiserim. Makine dairesi, köprü üstü ve kargo ambarı. Simsar muhtemelen köprü üstünde veya en alt kattaki güvenli odada saklanıyor. Kameraları döngüye soktum, kör bir şekilde bizi bekliyorlar."
"Güzel," dedi Gürkan Başkomiser, kapıya doğru yönelerek. "Sancak Timi! İnfaz listesini yazan elleri kırmaya gidiyoruz. Geceyi Simsar'a dar edeceğiz. Yürüyün!"
Cephanelikten çıkıp garajdaki siyah minibüslere doluştuğumuzda, sessizlik adeta kurşun gibi ağırdı.
Hedefimiz Sarıyer sahilindeki gizli iskeleydi. Zodyak botlar bizi bekliyordu.
Minibüsün camından dışarıdaki karanlık İstanbul sokaklarına bakarken, elimin istemsizce sol yanağıma, gamzemin olduğu yere gittiğini fark ettim. Hemen toparlanıp elimi dizimin üzerine koydum.
Hastanede bıraktığım yaralı adamı zihnimin en ücra köşesine itmeliydim. Fakat yüreğimdeki yangın sönmek bilmiyordu.
...
Saatler sonra Sarıyer sahiline ulaştığımızda, denizde esen dondurucu rüzgar yüzümüze bir tokat gibi çarptı. İskelede bizi bekleyen iki siyah zodyak bot, dalgaların üzerinde beşik gibi sallanmaktaydı.
"Pusat, Sis, Derya ve Yiğit, birinci bota!" diye emretti Gürkan Başkomiser. "Yankı, Toprak, Volkan! Siz benimle ikinci bota geliyorsunuz. Hedefe yarım mil kala motorları susturup küreklere geçeceğiz. Tam sessizlik!"
Zodyaklara atladık. Buz gibi deniz suyu postallarımı ıslatırken, motorların boğuk, bastırılmış sesiyle Boğaz'ın karanlık sularına doğru açıldık.
Deniz zifiri karanlıktı.
Karşıda, sislerin arasında devasa bir hayalet gibi beliren kuru yük gemisi, bütün ürkütücülüğüyle bizi bekliyordu. Simsar'ın inine, şeytanın tam kalbine doğru, sessiz ve ölümcül bir yolculuk başlamıştı.
Silahımın soğuk kabzasını sımsıkı kavradım.
Zodyak botların motorlarını hedefe yarım mil kala susturmuştuk. Gecenin dondurucu ayazı, Boğaz'ın karanlık sularını yalayıp yüzümüze çarparken, sadece küreklerin suya girip çıkarken çıkardığı o hafif şıpırtı duyuluyordu.
Devasa kuru yük gemisi, bütün ürkütücülüğüyle tam karşımızdaydı. Güvertede tek bir ışık dahi yanmıyordu. Bir hayalet gemiden farksızdı.
Gürkan Başkomiserin el işaretiyle, zodyakları geminin paslı gövdesine sessizce yanaştırdık. Taktik kancalı halatları fırlatıp, metal tırabzanlara sabitledik.
İçimde, fırtına öncesi sessizliğin getirdiği o meşhur, mide bulandırıcı his vardı.
Bu kadar karanlık, bu kadar sessiz olması normal değildi.
Bir şeyler fena halde yanlış hissettiriyordu.
İlk olarak Pusat ve Cerrah güverteye tırmandı. Ardından ben, Başkomiser ve diğerleri halatlara asılıp kendimizi geminin soğuk metal zeminine attık.
"Volkan, vincin tepesine çık. Çevre güvenliğini sağla!" diye fısıldadı Gürkan Başkomiser. "Toprak, Sis... Makine dairesine inen merdivenleri tutun. Biz köprü üstüne ilerliyoruz."
Karanlığın içinde, konteynerlerin arasından gölgeler gibi süzülmeye başladık. Tam her şey planlandığı gibi gidiyor, Simsar'ın inine sızıyoruz diye düşünüyordum ki cehennemin kapıları büyük bir gürültüyle açıldı.
Geminin devasa halojen projektörleri, hepimizi kör edecek bir şiddetle, aynı milisaniyede yandı.
Gecenin karanlığı saniyeler içinde gündüze dönerken, kulaklarımızı sağır eden, dört bir yandan üzerimize yağan ağır makineli tüfek sesleri Boğaz'ın sularını titretti.
"PUSU!" diye kükredi Gürkan Başkomiser, beni omuzumdan tutup devasa bir çelik kasanın arkasına savururken. "Geri çekilin! Bizi bekliyorlarmış!"
Bu bir çatışma değildi, bu saf bir katliam girişimiydi. Tepemizdeki vinçlerden, kaptan köşkünden, köprü üstünden olmak üzere neredeyse her yerden mermi yağıyordu.
Üstelik sıradan tetikçiler değil, ağır mühimmat kullanan, son derece eğitimli paralı askerler tarafından çapraz ateşe alınmıştık.
Adımlarımız, planımız, zodyaklarla gelişimiz...
Her şeyleri önceden biliniyordu.
Karargahın damarlarında dolaşan, sadece bizim şüphelendiğimiz o sinsi köstebekler, yine bizden bir adım öndeydi!
Simsar burada değildi, burası sadece Sancak Timi'ni tamamen yok etmek için hazırlanmış devasa bir tabuttu.
Çıkan ilk çatışma saniyesinde, vincin demirlerine tırmanmaya çalışan Volkan'ın bedeni, göğsüne isabet eden ağır bir darbeyle sarsıldı. Genç adamın acı dolu iniltisi telsizden yankılanırken, elleri demirleri bıraktı ve metrelerce yüksekten güvertenin üzerine sırtüstü çakıldı. Çelik yeleği hayatını kurtarmıştı, kurşun eti delip geçmemişti fakat düşmesinin şiddetiyle çatlayan kaburgalarının sesi kulaklarıma kadar gelmiş, ciğerlerindeki bütün nefes boşalmıştı. Volkan yerde kıvranarak nefes almaya çalışıyordu.
"Volkan düştü!" diye bağırdı Yiğit, panikle siperinden çıkarak arkadaşını koruma ateşi altına almaya çalışırken.
Tam bu esnada, sol kanattan gelen kulak tırmalayıcı bir çığlık, güvertedeki mermi seslerini bile bastırdı. Derya, konteynerlerin arkasına geçmeye çalışırken kasığına isabet eden kurşunun şiddetiyle metal zemine kapaklanmıştı. Elleriyle kanayan bacağını sıkıca kavramış, acı içinde kıvranıyordu. Yürüyemez haldeydi.
"Vuruldum! Lanet olsun, vuruldum!" diye feryat etti Derya.
Gözleri, kendisini korumasını umduğu, birkaç dakika önce cephanelikte kur yaptığı Bora'yı arıyordu.
Lakin Bora'nın gözü Derya'yı hiç görmemişti bile. Çünkü sağ kanatta, düşmana dürbünlü tüfeğiyle karşılık vermeye çalışan Selin, tam ateş edeceği sırada elinin sırtını sıyırıp geçen bir mermiyle sarsılmıştı. Tüfeği elinden kayıp metal zemine düştüğünde, dişlerini sıkarak elini göğsüne bastırdı. Acıdan nefesi kesilmişti ama ağzından tek bir çığlık bile çıkmamıştı. Sadece yüzü kireç gibi bembeyaz olmuştu.
Bora, yerde feryat eden Derya'ya dönüp bakmadı bile. Acı kahve gözlerinde saf, katıksız bir dehşet çaktı. Kendi canını, üzerine yağan mermi yağmurunu hiçe sayarak; siperinden fırladığı gibi doğrudan Selin'in yanına, onun bulunduğu güvensiz sipere atladı.
"Selin!" diye bağırdı Bora, sesinde daha önce hiç duymadığım, delice bir panik ve korku vardı. Serseriliği, flörtöz maskesi saniyeler içinde buharlaşmıştı. "Kanıyor! Elin çok fena kanıyor! Ver şu elini bana, çabuk!"
Selin, kanayan elini göğsüne bastırmaya devam ederken, şaşkınlıkla Bora'nın endişeden deliye dönmüş yüzüne baktı. Derya vurulmuşken, Bora'nın hiç düşünmeden kendi yanına atlaması, içindeki buzları sarsmıştı. Yine de gururundan ve profesyonelliğinden zerre taviz vermedi. Gözlerindeki şaşkınlığı anında maskeledi.
"İyiyim, bir şeyim yok! Sıyırdı sadece." diye tısladı Selin, acıdan titreyen sesiyle. Sağlam eliyle Bora'yı omuzundan itmeye çalıştı. "Sızlanma sakın başımda! Bırak elimi! Madem geldin buraya, sağ kanadı tara!"
Yerde, kanlar içinde kıvranan Derya; Bora'nın bu içgüdüsel ve panik dolu sadakatini gördüğünde, bacağındaki acıyı bile unutup hasetle dişlerini sıktı. Cephanelikteki o cilveli sohbetlerin yalan olduğunu, ölümle burun buruna geldiklerinde Bora'nın ilgisinin kimde olduğunu çok acı bir şekilde öğrenmişti. Gözlerinden ateş saçarak, öfkeyle inledi.
Fırat, mermilerin arasından sürünerek Selin'in siperine ulaştı.
"Çekil Bora, bırak ben bakayım!" diyen Fırat, hızla Selin'in kanayan eline medikal bir bant ve sıkı bir turnike uyguladı. Kanı durdurur durdurmaz, sürünerek Derya'nın yattığı yöne doğru ilerledi.
"Yiğit, yardım et! Kızı kaldırıyoruz!" diye bağırdı. İkisi birden, mermi yağmuru altında Derya'nın kollarına girip yaralı kadını omuzlayarak güvenli bir konteynerin arkasına çektiler.
Takımımız kelimenin tam anlamıyla dökülüyordu.
Volkan'ın göğsünde ezik, Derya'nın kasığında kurşun yarası, Selin'in sırtı sıyrılmış bir eli, Bora'nın sargılı kolu, Ece'nin tam iyileşmemiş omzu...
Sancak Timi kan kaybediyordu.
Sadece fiziksel olarak değil, ruhsal olarak da paramparça ediliyorduk.
"Gökçe!"
Gürkan Başkomiserin gür sesi, telsizden kulaklarımı sağır etti.
Başkomiserin yüzü is ve barut içindeydi.
"Bu operasyon bitti! Daha fazla ilerleyemeyiz, hepimizi burada kıstırıp infaz edecekler! Kendi kanadında güvenliği sağla. Geri çekiliyoruz!"
Dişlerimi sıkarak tüfeğimle körlemesine ateşe karşılık verdim.
"Başkomiserim, yapamayız! Simsar'ı elimizden kaçırıyoruz!"
"Burada ölürsek kimseyi yakalayamayız Yankı!" diye kükredi Gürkan Başkomiser, tavizsiz bir otoriteyle. "Köstebekler yine kazandı. Bizi kendi kanımızda boğmaya niyetliler. Zodyaklara dönün! Hemen! Toprak, arka güvenliği sağla, yaralıları botlara indirin!"
İçimdeki bütün isyan, bütün o intikam ateşi Boğaz'ın karanlık sularına gömüldü. Ağır, kahredici bir yenilginin acı tadı genzimi yakıyordu.
Düşman çok güçlüydü.
İçimizdeki hainler, attığımız her adımı bizden önce hesaplıyordu.
Volkan'ı Toprak sırtladı. Derya'yı, Fırat ve Yiğit taşıyordu. Bora ise, Selin'in bütün itirazlarına rağmen koluna sımsıkı girmiş, mermilerin arasından onu zodyaklara doğru sürüklemekteydi.
Zodyaklara atlayıp halatları kestiğimizde, karanlık suların üzerinde hızla uzaklaşmaya başladık. Arkamızda bıraktığımız devasa hayalet gemi, bize ne kadar küçük ve savunmasız olduğumuzu hatırlatan kanlı bir anıt gibi yükseliyordu.
Operasyon başarısızlıkla sonuçlanmış, Karargah'taki hainler bize acımasız bir pusu kurarak zaferlerini ilan etmişlerdi.
Şimdi sarmamız gereken sadece kanayan yaralarımız değil, aynı zamanda yıkılan gururumuz ve kaybolan güvenimizdi.
....
Karargaha ulaştığımızda üzerimizde sadece dondurucu Boğaz sularının ıslaklığı değil, ağır bir hezimetin kanlı yükü de mevcuttu.
Sessiz, yıkık ve paramparça bir haldeydik.
Fırat, yaralıları hızla revire yönlendirdi.
Derya, sedyenin üzerinde acıyla inliyor, kasığındaki kurşun yarasını tutuyordu.
Bora, Selin'in başucunda dikilmiş, Fırat'ın kızın parçalanmış eline attığı dikişleri derin bir endişeyle izliyordu. Selin ise acıdan kaskatı kesilmiş çenesine rağmen tek bir inilti dahi çıkarmıyordu. Yiğit ve Toprak, kaburgaları zedelenen Volkan'a destek oluyor onu diğer revir görevlilerinin yanına götürüyordu.
Revirdeki bu kanlı telaşın ortasında, telsizlerimden yankılanan acil çağrıyla Kriz Masası'na koştuk.
Adımlarımı sürüyerek büyük salona girdiğimde, Turgut Müdür'ün yüzündeki sarsılmaz, devlet gibi duran ifadenin yerini saf bir endişe fırtınası almıştı. Şahika Müdür kollarını göğsünde kavuşturmuş, plazma ekrandaki kırmızı sinyalleri izlemekteydi.
"Başarısız olduk." dedi Gürkan Başkomiser, is ve kan içindeki yüzünü eğerek. "Pusuya düşürüldük Müdürüm. Gemi devasa bir ölüm tuzağıydı. Adımlarımız, zodyaklarla yaklaşacağımız yön... Her detayımız düşman tarafından önceden ezberlenmiş gibiydi."
Şahika Müdür kaşlarını çattı. Gümüş kalemini parmaklarının arasında yavaşça çevirirken, gözlerindeki dondurucu mavilik hepimizi adeta bir jilet gibi kesti.
"Kudret'in ihanetini haftalar evvel temizledik Başkomiser." dedi Şahika Müdür, kelimelerin üstüne basa basa. "Teşkilatın içinde başka bir sızıntı bulunduğunu mu iddia ediyorsun? Başarısız bir sızma girişiminin faturasını hemen hayali bir köstebeğe kesmek, Sancak Timi'ne yakışan bir savunma değil."
"Emin değiliz." diye araya girdim, masaya doğru kararlı bir adım atarak. Üniformamın çamurlu yakasını hafifçe çekiştirdim. "Şahika Müdürüm, Başkomiserim haklı. Tesadüf olamayacak kadar kusursuz bir tuzaktı. Kudret deşifre oldu evet, lakin Simsar gibi bir adamın Karargahın içine tek bir tohum ekmekle yetineceğini düşünmek fazla iyimserlik olur. Şayet içimizde başka sızıntılar mevcutsa, şüpheden öteye gidemesek bile bu devasa riski göz ardı edemeyiz."
Turgut Müdür derin, sıkıntılı bir nefes aldı. Gözlerindeki yorgunluk, yılların verdiği ağırlıkla birleşmişti.
"Haklısınız çocuklar." dedi Turgut Müdür. "Kudret tek başına hareket etmemiş olabilir. Kesin bir kanıtımız yok, içimizde şu an kimin hain bulunduğunu bilemeyiz lakin tedbiri elden bırakamayız. Hele ki İlker'in kırdığı şifrelerden çıkan infaz listesi ve Karargahın deşifre olması gerçeği yüzümüze çarparken."
"İnfaz listesi mi?" diye sordu Bora. "Müdürüm, Karargahın deşifre olması ne demek? Bizi Boğaz'da kıstırdıkları yetmemiş gibi, doğrudan buraya mı saldıracaklar?"
İlker, titreyen parmaklarıyla klavyede birkaç tuşa bastı. "Kilyos'ta ele geçirdiğimiz bilgisayardaki veriler maalesef bu gerçeği doğruluyor Komiserim. Simsar, 'Platform' dediğimiz ana yapının emriyle, ikinci dalga hedef olarak bizzat bu binanın temellerini işaretlemiş. Karargahın gizli giriş çıkışları, nöbet değişim saatlerimiz... Tümü düşmanın elinde."
Turgut Müdür, derin bir nefes alıp Kriz Masası'nın çelik zeminine ellerini dayadı. Gözlerindeki ateş, Karargahın bütün mermerlerini eritecek kadar şiddetliydi.
"Mesele yalnızca bunlar da değil." dedi Turgut Müdür. Sesi duvarlara çarptı. "Simsar'ın bilgisayarından çıkan infaz listesini ve ikinci dalga hedeflerini az evvel İlker ile birlikte detaylıca analiz ettik. Hedef sadece bu timin üyeleri değil. Hedef bizzat bu binanın temelleri!"
Gürkan Başkomiserin yüzündeki is lekeleri bile saniyeler içinde soldu.
"Ne demek istiyorsunuz Müdürüm?"
Şahika Müdür, buz mavisi gözlerini bize çevirdi.
"Karargahın koordinatları, gizli giriş çıkışlarımız, nöbet değişim saatlerimiz... Hepsi düşmanın elinde. Deşifre olduk. Simsar'ın sıradaki hamlesi, bu binayı içindeki herkesle birlikte havaya uçurmak."
"Lojmanlar!" diye haykırdı Gürkan Başkomiser aniden. Sesi, koca bir dağın yıkılışını andırıyordu. "Lojmanlar hemen üst tarafta! Karım, çocuklarım... Turan'ın ailesi, Turgut Müdür'ün ailesi! Bütün sivil memurların eşleri, minicik bebekler burada!"
Nefesim boğazımda düğümlendi.
Sancak Timi'nin en büyük zafiyeti canlarımızı siper ettiğimiz ailelerimizdi.
"İşte tam da bu sebeple," dedi Turgut Müdür, tavizsiz bir komutan edasıyla dikleşerek. "Acil tahliye emri veriyorum! Bir saat içinde bu binada tek bir canlı kalmayacak. Yeni ve gizli bir yerleşkeye geçiyoruz. Lojmanlardaki kadınları, çocukları güvenli evlere nakledeceğiz. Eşyaları toplayın! Bütün sunucuları, dijital verileri, silahları zırhlı araçlara yükleyin!"
Bora, merakla öne atıldı.
"Nereye gidiyoruz peki Müdürüm? Yeni geçeceğimiz yerleşkenin güvenliğini nasıl sağlayacağız?"
"Bu defa koordinatları sadece ben, Şahika Müdür ve Gürkan Başkomiser bilecek," dedi Turgut Müdür. "İlker! Bütün kameraları, dijital izlerimizi sil! Sistemleri çökertip çıkıyoruz. Bu binayı Simsar'ın adamlarına içi boş bir mezar olarak bırakacağız."
Gürkan Başkomiser, telsizine uzanıp bütün frekanslara bağlandı.
"Sancak Timi! Kırmızı Alarm! Sivil personeli ve aileleri derhal uyandırın! Zırhlı nakliye araçlarını garaja çekin. Cephaneliği boşaltıyoruz. Taşınıyoruz!"
Yorgunluk, acı ve mağlubiyet hissi yerini aniden ölümcül bir hayatta kalma yarışına bırakmıştı.
Düşman artık sadece dağlarda veya Boğaz'ın karanlık sularında değildi.
Düşman kapımıza dayanmış, en sevdiklerimizin nefesini hedef almıştı.
Silahımı sıkıca kavrayıp Kriz Masası'ndan fırladığımda, zihnimde sadece tek bir düşünce yankılanmaktaydı: Hastanede yatan Yağız'ı ve Turan abiyi nasıl koruyacaktık?
Simsar'ın adamları hastaneye tekrar saldırırsa, Karargah tahliye edilirken savunmasız canlarımıza kim siper olacaktı?
Gece henüz bitmemişti.
Asıl cehennem, yuva bildiğimiz bu çelik duvarları terk ederken başlayacaktı.
...
Saniyeler içinde, Karargah kelimenin tam anlamıyla bir arı kovanına dönüştü.
Arkamızı döndüğümüzde, revir kapısında dikilen Selin ve Derya'yı gördüm.
Selin, sargıya alınmış eliyle silah dolaplarına doğru koşarken, Derya kasığındaki kurşun yarasının acısıyla seke seke yürümeye çabalıyordu.
"Yardım etmeme izin ver!" dedi Bora, Selin'in peşinden koşarak. "Tek elle ağır kasaları taşıyamazsın!"
Selin duraksamadan, omuz silkerek yoluna devam etti. "Zahmet etme Serseri Mayın! Kendi başımın çaresine bakarım. Sen git, çatışmanın ortasında flörtleştiğin yeni arkadaşlarına yardım et! Zira Derya Komiserin yürümeye dahi mecali yok."
Bora'nın yüzü düştü, ağzını açıp bir şey söyleyecekken Derya'nın acı dolu iniltisiyle arkasına dönmek zorunda kaldı. Revirdeki soğuk savaş, tahliye telaşının tam ortasında bile hız kesmiyordu. Bütün bu kaosun, koşturmacanın ve evrakları kasalara dolduran memurların arasında, zihnimde devasa, kanayan bir soru işareti asılı kalmıştı.
Gürkan Başkomiserin kolunu tuttum.
"Peki ya hastane Başkomiserim?" dedim, sesimin titremesini umursamayarak. Gözlerimdeki panik, Karargahın tahliyesinden çok daha büyük bir yangını barındırıyordu. "Yağız Komiser ve Turan abi! Karargahı boşaltıyoruz, aileleri güvene alıyoruz. Ama Simsar'ın adamları hastanenin güvenliğini bu gece çoktan delmişti. Tahliye sırasında, hastanedeki yaralılarımıza kim kalkan olacak? Korumasız kalacaklar!"
Gürkan Başkomiser derin bir iç çekti. Alnındaki teri sildi.
"Fırat ve Ece'yi sivil bir araçla doğrudan hastaneye yollayacağım." dedi güven veren bir sesle. "Gölge ve Balyoz'un nakil işlemlerini gizlice, dikkat çekmeden yapacaklar. Yeni geçeceğimiz yerleşkeye sağ salim getirecekler onları. İki destek güvenlik ekibi de onlarla olacak. Yeni karargahtaki tam teşekküllü servise nakledilecekler."
"Ben de gidiyorum öyleyse." diyerek kestirip attım. Silahımın şarjörünü hızla kontrol ettim. "Fırat tıp işleriyle uğraşırken, Ece tek başına silahlı bir baskına karşı koyamaz. Oraya gitmeliyim Başkomiserim."
Turgut Müdür, evrak çantasını sertçe kapatıp bana doğru döndü.
"Gidemezsin." dedi Turgut Müdür. Sesi buz gibi, tavizsiz bir duvardı. "Sen bu timin ikinci komutanısın Gökçe. Karargahın tahliyesinde, lojmandaki sivillerin güvenliğinde Başkomiserine omuz vermek zorundasın. Görevinin başında kalıyorsun!"
"Ama Müdürüm-" diye itiraz edecekken Gürkan Başkomiser eliyle beni durdurdu.
"Turgut Müdür haklı kızım." dedi Başkomiser, gözlerindeki şefkatli ama kesin ifadeyle. "Fırat ve Ece bu işin üstesinden gelir. Şu an senin keskin nişancılığına, sahadaki aklına Karargahın kapısında ihtiyacımız var. Sivilleri ateş hattından çıkarmadan hiçbir yere gidemezsin. Bu bir emirdir!"
Dişlerimi sıktım. Çaresizlik, bütün hücrelerime zehirli bir sarmaşık gibi dolandı. Gözlerimi kaçırıp başımı sallamak zorunda kaldım. Aileler, siviller, minicik çocuklar tehlikedeyken kendi sevdamın peşinden koşmak, Sancak Timi'nin onuruna yakışmazdı.
"Emredersiniz." diye fısıldadım, yumruklarımı sıkarak.
...
Alarm sesleri Karargahın koridorlarında çınlarken, çelik duvarların içindeki telaş kulaklarda ağır bir yankıydı.
Lojmanlardan inen sivil memurların eşleri, uykulu gözlerle ağlayan minicik çocuklar ve ellerinde silahlarla bir yandan güvenlik sağlayan, bir yandan da devasa sunucu kasalarını sırtlayan tim üyeleri...
Ben, garajın çıkış noktasında lojman sakinlerini zırhlı personel taşıyıcılara yönlendirirken, kulaklarım cephanelikten gelen gürültülü atışmalara şahitlik ediyordu.
Selin, parçalanmış elindeki taze sargıya zerre kadar aldırış etmeden, hala tek eliyle ağır bir C4 mühimmat kasasını sürüklemeye çalışmaktaydı. Zümrüt yeşili gözlerinden saf bir inat okunuyordu.
Bora, askıdaki koluna rağmen hemen Selin'in dibinde bitti.
"Bırak şunları artık kızım ya!" dedi Bora, kasayı Selin'in parmaklarından çekip almaya çalışarak. Yüzünde, gizlemeye çalıştığı devasa bir endişe hakimdi. "Zaten dikişlerin yeni atıldı. Kanatacaksın. Geri çekil, ben hallederim."
Selin, kasayı bırakmak yerine çelik sapına daha da sıkı tutundu.
"Senin şu tek sağlam kolun, benim kanayan elimden daha işlevsiz Serseri Mayın." dedi Selin, buz gibi bir sesle. "Kahramanlık taslamayı bırakıp kendi silah çantanı sırtlanırsan, tahliyeyi geciktirmemiş olursun."
Tam bu esnada, revirden Yiğit'in desteğiyle seke seke çıkan Derya belirdi. Kasığındaki kurşun yarası yüzünden yüzü bembeyazdı lakin çağla yeşili gözleri, doğrudan Bora ile Selin'in arasındaki bu inatlaşmaya kilitlenmişti.
"Bora Komiserim." diye seslendi Derya, sesine bilerek acı çeken, son derece narin bir tını katarak. "Gerçekten ayakta durmakta zorlanıyorum. Zırhlı araca kadar bana eşlik eder misiniz lütfen? Yiğit Komiser'in de elleri eşya dolu, desteksiz yürüyemiyorum."
Cephaneliğin önündeki bütün hareketlilik saniyeler içinde dondu.
Selin, mühimmat kasasını metal zemine sertçe bıraktı. Çıkan tok ses, garajın yüksek tavanında yankılandı. Çenesini dikleştirip bedenini tamamen Derya'ya doğru döndürdü. Yeşilin en tehlikeli, en keskin tonu Derya'yı baştan aşağı, adeta bir röntgen cihazı gibi süzdü.
"Derya Komiser!" dedi Selin, kelimeleri tane tane, adeta birer mermi gibi sıkarak. Sesi ne çok yüksek ne de çok kısıktı, tam bir asalet ve ölümcül bir iğneleme barındırıyordu. "Bacağınızdaki yaranın acı verdiğinden zerre şüphem yok. Lakin çenenizin maşallahı var, ağır makineli tüfek gibi aralıksız çalışıyor. Bu narin ve nazlı herifin tek sağlam kolunu sedye niyetine kullanmak yerine, aklınızı başınıza devşirip etrafınızdaki savaşa odaklanırsanız iyi edersiniz. Zira burası bir hastane koridoru değil, Karargah tahliyesi! Çok destek arıyorsanız, arkanızdaki şu beton duvara yaslanın. Pusat'tan çok daha sağlamdır ve en azından sizi yarı yolda bırakmaz."
Bora, duyduğu bu zehir zemberek laflar karşısında dudaklarını birbirine bastırarak sırıtmasını zor engelledi. Selin'in kendisini bu kadar açıkça, üstelik böylesine elit bir dille kıskanması içini resmen eritiyordu.
Derya, aldığı bu ağır darbeyle kıpkırmızı kesildi. Ağzını açıp tek kelime dahi edemedi. Yenilginin verdiği hırsla tırnaklarını avuçlarına batırdı.
Yiğit ise atmosferi yumuşatmak adına, elindeki ağır kasalarla araya girdi.
"Vay be! Selin Komiserim lafı gediğine öyle bir koydu ki, inanın ben bile şuramda ince bir sızı hissettim! Hadi Derya Komiserim, biz yavaştan araca doğru seksekleyelim, ortalık fena karışık."
Bu sırada, köşede kaburgalarını tutarak kıvranan Volkan mırıldandı.
"Şu çelik kasaları yere vurmayın be arkadaşım. Zaten nefes alırken ciğerim batıyor, bir de sizin gürültünüzle mi uğraşacağım?"
Toprak, elindeki devasa sunucu kabinini tek başına sırtlanmış bir halde Volkan'ın yanından geçerken duraksadı. Heykelsi, ifadesiz yüzüyle gence doğru baktı.
"Nefes aldığına şükret ve o kırılası çeneni kapat istersen." dedi Toprak, dümdüz, makine gibi bir sesle. "Çatıdan asfalta çakılıp mızmızlanabildiğine göre hala işe yarar bir vaziyettesin demektir. Biraz daha sızlanıp sinek gibi vızıldamaya devam edersen eğer seni şu sunucu kablosuyla zırhlı araca bağlayıp Kilyos'a kadar sürüklerim. Boş boş konuşup durma da bir işin ucundan tut. Hadi!"
Volkan, Toprak'ın bu dondurucu ve son derece ciddi tehdidi karşısında yutkunup anında sessizliğe gömüldü.
Ben, elimdeki taktik tabletle listeyi kontrol ederken bütün bu curcunayı izliyor, Sancak Timi'nin en kanlı, en felaket günde bile şu eşsiz dinamikten zerre bir şey kaybetmemesine içten içe tebessüm ediyordum.
Aileler araçlara yerleşmiş, cephanelik tamamen boşaltılmıştı.
Gürkan Başkomiser'in gür sesi, sirenlerin sesini bastırarak duyuldu.
"Herkes bindi mi?! Turgut Müdür önden çıktı! Şahika Müdür arkadan emniyeti sağlıyor! Konvoy hareket ediyor Sancak! Hedef güvenli evler!"
Zırhlı aracın ağır çelik kapısı büyük bir gürültüyle kapanırken, zihnimde yine hastane odasında bıraktığım, yeşil gözlü, yaralı adam vardı. Acaba Fırat ve Ece, şu saniye nakil işlemlerini başarabilmiş miydi?
Yoksa Simsar'ın adamları hastanenin kapısına çoktan dayanmış mıydı?
...
Zırhlı personel taşıyıcının içi zifiri karanlık, sadece telsizlerin yeşil ışıklarıyla aydınlanmaktaydı.
Motorun boğuk gürültüsü, araçtaki gergin sessizliği daha da ağırlaştırıyordu.
Gürkan Başkomiser, şoför koltuğunun hemen arkasından Derya'ya doğru döndü. Sesinde şefkat değil, sadece mesleki bir kesinlik hakimdi.
"Derya Komiser." dedi Başkomiser. "Kasığındaki mermi yarası derin. Sahanın hızına ayak uydurman aylar alacak gibi gözüküyor. Eski revirden gelen rapor bu şekilde. Sancak Timi'nin yeni yerleşkesinde kaybedecek tek bir saniyemiz bile yok. Hastanedeki tedavinin ardından, Kadıköy'deki eski görev yerine dönmem uygun görüldü. Timdeki mesain şu an itibariyle bitmiştir. Emeklerin için sağol. Tekrar geçmiş olsun."
Derya'nın yüzündeki bütün renk çekildi. İtiraz etmek için dudaklarını aralasa da Gürkan Başkomiserin tartışmaya kapalı yüz ifadesini görünce susmak zorunda kaldı.
O sırada Bora, zırhlı aracın sarsıntısını fırsat bilip, sağlam koluyla Selin'e doğru hafifçe kaymıştı. Yüzünde, gizlemeye çalışmadığı, son derece ilgili ve şefkatli bir tebessüm belirdi.
"Nasıl oldu aristokrat kızı?" diye fısıldadı, sesini kadife gibi yumuşatarak. "Dikişlerin mi sızlıyor yoksa? İstersen elini tutayım, aracın sarsıntısında canın yanmasın."
Selin, Bora'nın bu sevecen ve bariz yakınlaşma çabasına karşılık, elini hızla geri çekti. Çenesini dikleştirip, yüzüne meşhur, buz gibi asil maskesini yerleştirdi.
Cephanelikteki o kurlaşmanın bedelini ödetme sırası, şimdi ondaydı. Zümrüt yeşili gözlerini, Bora'nın üzerinden çekip; tam karşılarında, sarsıntılı yolda dahi bir heykel gibi put gibi oturan Toprak'a çevirdi. Dudaklarında, daha evvel Bora'dan başka hiç kimseye sunmadığı, son derece tehlikeli ve flörtöz bir tebessüm açtı.
"Zahmet etme canım!" dedi, bakışlarını Toprak'tan ayırmadan. "Benim elim gayet iyi. Üstelik sığınacak bir omuza da ihtiyacım yok." Hafifçe öne eğildi. Sesinin tonunu aniden değiştirip, büyüleyici bir tınıya çekti. "Toprak Komiserim." diye mırıldandı. "Gemi baskınında, arka güvenliği ne kadar kusursuz sağladığınızı fark etmedim sanmayın. Benim keskin nişancı atışlarıma o kadar uyumlu, o kadar sağlam bir koruma ateşi açtınız ki... Arkama dönüp bakma ihtiyacı bile hissetmedim. Sizin gibi sessiz, ne yaptığını bilen ve gereksiz laf kalabalığıyla insanları yormayan, tam bir profesyonelle yan yana savaşmak gerçekten insanı güvende hissettiriyormuş. Böyle iltifatlar doğru insanlara edilmeli." Dedi, Derya'ya kaçamak ama bir o kadar da göndermeli bir bakış atarak. Ardından Bora'nın yanından biraz daha uzaklaşıp Toprak'a doğru eğildi. Ve sözlerine devam etti.
"Acaba mühimmat yeleğindeki şu yedek sargı bezini bana uzatabilir misiniz? Malum, tek elim yaralı, biraz desteğe ihtiyacım var."
Bora'nın yüzündeki şefkatli, serseri tebessüm milisaniyeler içinde donup kaldı. Acı kahve gözleri irileşti, çenesi kaskatı kesildi. Selin'in Toprak'a bu kadar açık, bu kadar cilveli bir şekilde yanaşması, beyninden aşağı kaynar sular dökülmesine sebep olmuştu.
Ama asıl efsanevi an, Toprak'ın bu bariz kur yapma girişimine verdiği cevapla patlak verdi. Toprak, Selin'in bu iltifat dolu ve flörtöz yaklaşımı karşısında zerre kadar mimik oynatmadı. Yüzündeki heykelsi, ciddi ve dümdüz ifade bir milim bile sarsılmadı. Gözlerini Selin'in zümrüt harelerine dikti.
"Selin Komiser." dedi Toprak, insanlıktan çıkmışçasına düz, resmi ve duygusuz bir sesle. "Arka güvenliği sağlamak benim asli görevimdi zaten, tebrik edilecek ekstrem bir durum mevzubahis değil. Ek olarak, vurulan eliniz sol eliniz. Sargı bezini sağ elinizle gayet rahat bir şekilde alabilirsiniz. Motorik becerilerinizin hala asgari bir düzeyde çalıştığını varsayıyorum. Lütfen gereksiz diyaloglarla zihinsel odağımı bölmeyin, çevreyi dinlemem gerekiyor."
Araçtaki hava bir anlığına buz kesti.
Bora, Toprak'ın bu romantizmi katleden, adeta bir robottan çıkmış gibi duran dondurucu ve rasyonel cevabı karşısında, kendini tutamayarak büyük bir kahkaha patlattı. Eliyle dizine vurarak gülüyor, kıskançlık krizinden kurtulmanın verdiği devasa rahatlamayla adeta kendinden geçiyordu.
Selin'in yüzü ise, aldığı bu ağır, duygusuz ve son derece mantıklı ret karşısında kıpkırmızı oldu. Kibrine devasa bir çizik atılmıştı. Derya'yı kıskandırmak için başvurduğu Toprak manevrası, Edirne'den gelen bu heykelsi adamın duvarlarına çarpıp tuzla buz olmuştu. Ağzını açtı ama diyecek tek bir kelime dahi bulamadı. Hırsla geriye yaslanıp kollarını kavuşturdu.
"Gülme sakın!" diye terslendi Selin, Bora'nın bacağına tekme atarak.
"Elimde değil ki kızım!" dedi Bora, kahkahalarının arasından nefes almaya çalışarak. Acı kahve gözleriyle Selin'e aşkla ve muzipçe baktı. "Bana trip atıp Toprak Komiser'in duvarlarına toslaman... İnanılmaz keyifli bir manzaraydı. Ne yalan söyleyeyim, Toprak Komiser'i şu saniye gerçekten bir kez daha sevdim. Toprak! Dünya ahiret kardeşimsin bundan sonra!"
Toprak tüm tepkisizliğiyle onları izlerken Gürkan Komiser, bu sulu ortama daha fazla dayanamamış ve onları susturmuştu.
Ben de elimdeki tabletten gözlerimi ayırıp bu eşsiz komediye şahitlik ederken, az önceki Karargah baskınının ve deşifre olmamızın getirdiği ağır stresi bir saniyeliğine bile olsa unutmuştum.
Sancak Timi, kan kaybederken bile delidolu dinamiğinden zerre bir şey yitirmiyordu.
...
(Yazar'ın Anlatımıyla.)
Hastane koridorlarının dondurucu sessizliği; yaklaşan büyük fırtınanın en net habercisiydi.
Sivil, siyah bir minibüs acil servisin arka girişine, kameraların kör noktasına sessizce yanaştı. Aracın sürgülü kapısı açıldığında, Fırat ve Ece gecenin karanlığına karıştılar.
Ece, sargılı omzuna zerre kadar aldırmadan elindeki taktik tabletle hastanenin güvenlik ağına sızmaya çalışmaktaydı. Elaya çalan kahve gözleri, ekranın soluk mavi ışığında kararlılıkla
parlıyordu.
"Kameraları döngüye soktum." diye fısıldadı Ece, Fırat'a bakarak. "Ama vaktimiz çok dar. Simsar'ın adamları Karargahın boşaldığını fark ettikleri an, hedeflerini saniyeler içinde buraya çevireceklerdir."
Fırat, elindeki ağır medikal çantayı sıkıca kavradı. Yüzünde, sahanın getirdiği profesyonel soğukkanlılık ve yanındaki kadına duyduğu derin koruma içgüdüsü birbirine karışmıştı. Ece'nin sınırlarını ne kadar zorladığını görebiliyordu.
"Turan abinin nakli için yoğun bakım katındaki güvendiğim iki hemşireyi ayarladım." dedi Fırat, adımlarını hızlandırarak. Sesi, güven veren bir liman gibiydi. "Sedye hazır bekliyor. Sen doğrudan Gölge'nin odasına geç, hızla hazırlanmasını sağla. Ben Turan abiyi sivil asansörden indirip hemen yanınıza geleceğim. Birlikte çıkacağız. Sakın telsiz frekansından ayrılma."
Ece başını sallayıp dördüncü kata yöneldi.
Adımlarını hızlandırarak loş koridoru geçti. Gölge'nin odasına girdiğinde, içerideki ağır, puslu havayı anında hissetti. Yağız, yatağın kenarında oturmuş, sağlam eliyle dizine dayanarak derin nefesler almaya çalışmaktaydı.
"Vakit geldi Komiserim." dedi Ece, kapıyı arkasından sıkıca kapatarak. "Karargah deşifre edildi. Taşınıyoruz. Buradan hemen çıkmamız gerek."
Yağız, başını yavaşça kaldırdı. Yeşil harelerinde gram telaş yoktu. Kırık kaburgalarından yayılan acıya inat, ayağa kalkmak için kararlı bir hamle yaptı.
"Tahliye edilirken bile özel hizmet alıyorum he? Hiç bu kadar aciz düşmemiştim herhalde."
Ece, Yağız'ın koluna girip destek olurken hafifçe gülümsedi. "Merak etmeyin Komiserim. Bu geçici bir süreç. Formunuzu yakaladığınızda hepimiz unutacağız bu günleri. Şimdilik kendi canını düşünmek zorundasınız. Yürüyebilecek misiniz?"
"Yürürüm." diyerek dişlerini sıktı Yağız. Pijama üstünü çekiştirerek dikleşti. Komodinin üzerindeki devasa çiçek buketine ve yastığının altına gizlediği buruşuk nota ters bir bakış atıp yüzünü nefretle buruşturdu. "Beni bu dört duvardan çıkar yeter."
Tam bu esnada, Ece'nin elindeki tablet kırmızı bir ışıkla yanıp sönmeye başladı. Cihazdan gelen boğuk, tiz alarm sesi, odanın içindeki havayı saniyeler içinde buz kestirdi. Ece'nin gözleri dehşetle irileşti. Ekrana kilitlendi.
"Kahretsin..." diye mırıldandı Ece, beylik tabancasını hızla kılıfından çekerek. "Hastanenin ana girişinde hareketlilik var. Sivil giyimli, ağır silahlı dört adam lobiden içeri girdi. Güvenlik görevlilerini çoktan etkisiz hale getirdiler. Doğrudan bu kata çıkıyorlar!"
Yağız, acıyı tamamen unutup masadaki beylik tabancasını tek hamlede kavradı.
"Demek Azrail'in mesaisi benimle henüz bitmemiş." dedi, silahın emniyetini açarken. "Fırat nerede kaldı? Turan abiyi çıkarması lazımdı şimdiye kadar!"
"Fırat yoğun bakımda, alt katta!" dedi Ece, kapının pervazına siper alarak. Kalbi deli gibi çarpıyordu. "Adamlar merdivenleri kullanıyor. Buraya gelmeleri an meselesi!"
Kapana kısılmışlardı.
Hastane koridorları, saniyeler sonra kanlı bir çatışma alanına dönecekti.
Fırat alt katta, Turan Abi tamamen savunmasızdı.
Yağız ağır yaralı, Ece ise tek koluyla silah tutmaktaydı.
Simsar'ın infaz mangası adım adım yaklaşıyordu.
Hastane koridorlarının dondurucu, steril sessizliği; yaklaşan büyük fırtınanın en net habercisiydi.
Yağız, kapının pervazına yaslanmış, elindeki Glock marka tabancanın emniyetini çoktan indirmişti.
"Fazla yaklaştılar." diye fısıldadı, sesi buz gibi ve tehlikeliydi. "Silahlı çatışmaya girersek bütün hastane ayağa kalkar. Sessiz halletmeliyiz."
Ece'nin gözlerinde sinsi, zekice bir pırıltı belirdi. Dudakları yana kıvrıldı.
"Sıcak temasa gerek kalmayacak Komiserim." dedi, parmakları tabletin üzerinde hızla dans ederken. "Sadece namluyla değil, akılla da savaşırız. Şimdi kapıdaki beylere güzel bir şov izletelim."
Ece, hastanenin akıllı bina sistemlerine sızıp "Dördüncü Kat Yangın Protokolü"nü aktif etti. Saniyeler içinde, koridordaki bütün beyaz florasanlar tamamen söndü. Yerine, kör edici, yanıp sönen kırmızı acil durum ışıkları devreye girdi. Tepedeki hoparlörlerden, mekanik ve sağır edici bir siren sesi yükselmeye başladı.
Sentetik bir kadın sesi, yankılanarak uyarıyordu: "DİKKAT. DÖRDÜNCÜ KATTA YANGIN TESPİT EDİLDİ. OKSİJEN SİSTEMLERİ KAPATILIYOR. BÜTÜN PERSONELİN ACİL ÇIKIŞLARA YÖNELMESİ GEREKMEKTEDİR."
Yağız, Ece'nin bu dijital dehası karşısında sırıttı. Kırmızı ışıkların altında, yüzündeki serseri ifade tam bir ölüm meleğini andırıyordu.
"Görüş mesafeleri sıfıra indi. Panik başladığında açık hedef haline gelecekler." diye mırıldandı Yağız. Silahını beline takıp, cebinden çıkardığı taktik sustalı bıçağını açtı. Bıçağın çelik namlusu kırmızı ışıkta parladı. "Benim sıram geldi."
Merdiven kapısı büyük bir gürültüyle tekmelenerek açıldı. Dört infazcı, çalan sağır edici sirenler ve yanıp sönen kırmızı ışıklar yüzünden neye uğradıklarını şaşırmış bir halde koridora daldı. Oksijen sistemlerinin kapatıldığı uyarısı, şahısların adımlarını saniyeler içinde paniğe sürüklemişti.
İşte tam bu kargaşanın ortasında, Yağız adeta bir hayalet gibi karanlığın içinden fırladı. Kırık kaburgalarının acısını tamamen zihninden silmişti. Hedefine kilitlenmiş bir avcıydı. En öndeki tetikçinin arkasına saniyenin onda biri gibi bir sürede sızıp, sustalı bıçağının kabzasıyla hedefin ensesine ölümcül, sert bir darbe indirdi. Şahıs tek bir ses dahi çıkaramadan yığıldı. İkinci infazcı durumu fark edip silahını doğrultmaya çalışsa da Yağız çok daha hızlıydı. Tetikçinin bileğini yakalayıp ters çevirdi, kemiklerin çatırdama sesi sirenlere karıştı. Ardından infazcının kendi silahını kullanarak, silahın demir kabzasıyla şahsın şakağına sertçe vurdu. İkinci beden de yere kapaklandı. Üçüncü adam, Yağız'a nişan aldığı saniye; Ece kapı eşiğinden mükemmel bir atışla hedefinin silah tutan eline ateş etti. Susturuculu tabancadan çıkan mermi, şahsın parmaklarını parçaladı. Silahı yere düşen infazcı, acıyla bağırırken Yağız diz kapağına indirdiği sert bir tekmeyle şahsı diz çöktürüp, çenesine attığı sağlam bir yumrukla bilincini kapattı. Son kalan dördüncü tetikçi, korkuyla geri adım atıp kaçmaya yeltendiğinde, Yağız adamın üzerine bir panter gibi atladı. Hedefin boynuna sağlam kolunu dolayıp şah damarına baskı uyguladı. Birkaç saniyelik çırpınışın ardından, son şahıs da oksijensiz kalarak karanlığa teslim oldu.
Yağız, yerde yatan dört bedenin ortasında, kan ter içinde ama dimdik duruyordu. Kırmızı acil durum ışıkları, geniş omuzlarından yansıyordu. Göğsü hızla inip kalkarken, derin bir nefes alıp Ece'ye doğru döndü. Dudaklarında meşhur, sarsılmaz komutan tebessümü vardı. Hiçbir zaaf, hiçbir duygusal kırıntı barındırmayan, saf bir gücün ve taktiğin tebessümü.
"Kat temiz." dedi Yağız, bıçağını kapatıp cebine atarken. Sesi, çelik gibi sertti. "Şimdi şu sireni sustur da Fırat'ı arayalım. Balyoz'u da alıp buradan derhal çıkıyoruz."
Ece, elindeki taktik tabletten sağır edici sirenleri nihayet susturduğunda, koridorun sonundaki asansörün metal kapıları büyük bir gürültüyle iki yana açıldı. Fırat, kan ter içinde, elleriyle sıkıca kavradığı tekerlekli sedyeyle beraber belirdi. Sedyenin üzerinde Turan yatmaktaydı; bilinci tamamen kapalıydı, yaşam destek cihazlarının ritmik sesleri ölümcül sessizliği bozuyordu. Fırat'ın gözleri, yerde yatan dört baygın bedeni ve dimdik duran Yağız'ı gördüğünde kısa bir an şaşkınlıkla irileşti, ardından hızla toparlandı.
"Yağız Komiserim! Ece!" diye seslendi Fırat, nefes nefese sedyeyi koridora doğru iterek. "Hadi, eksi ikinci kattaki garaj çıkışı temiz görünüyor. Zırhlı ambulans bizi bekliyor!"
Yağız, yerde yatan tetikçilerin silahlarını hızla toplayıp Ece'ye uzattı. Kendi belindeki Glock'u yeniden sımsıkı kavradı. Ancak az evvelki ani hareketleri, şahısları yere sererken kullandığı o vahşi güç; göğsündeki taze dikişleri fena halde germişti. Adrenalin yavaş yavaş çekilirken, yüzü acıdan kireç gibi bembeyaz kesildi. Dişlerini kırarcasına sıkarak boşta kalan elini kaburgalarına bastırdı. Göğsündeki beyaz sargıdan taze, sıcak bir kan sızıntısının başladığını hissedebiliyordu.
"Komiserim!" dedi Fırat, dostunun renginin solduğunu ve sendelediğini fark ederek. Hemen sedyenin başından ayrılıp Yağız'ın koluna girdi. "Dikişleriniz patlıyor! Bir daha ani bir hamle yaparsanız iç kanama geçirme riskiniz var, şakanın sırası değil. Silahınızı bana ver, sedyeye yaslanın, hemen!"
"Ben iyiyim." diye tısladı Yağız, inadından ve "komutan" kibrinden zerre taviz vermeyerek. Titreyen kolunu Fırat'ın ellerinden sertçe çekti. "Sadece yürüyelim. Balyoz'u buradan sağ salim çıkarmalıyız Cerrah. Konuşma da yürü hadi!"
Dörtlü, asansöre binip eksi ikinci kata, karanlık yeraltı garajına indi. Kapılar açıldığında, buz gibi bir egzoz ve rutubet kokusu yüzlerine çarptı. Sedye tekerleklerinin çıkardığı gürültü, geniş beton alanda ürkütücü bir şekilde yankılanıyordu. Zırhlı ambulans, hemen on metre ileride, farları kapalı bir şekilde beklemekteydi.
Tam kurtulduklarını düşündükleri saniyede garajın çapraz köşesindeki siyah panelvanın sürgülü kapıları aniden büyük bir şiddetle açıldı. İçinden, ellerinde otomatik tüfekler bulunan, tam teçhizatlı altı infazcı daha fırladı.
Simsar'ın adamları Karargah tahliyesini öğrenmiş, B planını çoktan devreye sokmuşlardı bile.
"Pusu! Yere yatın!" diye kükredi Yağız.
Kendi canını hiçe sayarak Ece'yi ve Fırat'ı Turan'nın sedyesinin arkasına doğru şiddetle itti. Kendisi de beton kolonun siperine atladı lakin bu ani esneme, göğsündeki yırtığı kelimenin tam anlamıyla parçalamıştı. Acı dolu, boğuk bir inilti koptu dudaklarından. Silahını doğrultmaya çalıştı lakin sağ kolu titriyor, nişan almasını tamamen engelliyordu. Gövdesinden süzülen kan, mavi pijama üstünü hızla kızıla boyamaktaydı. Yağız, sırtını betona yaslayıp nefes almaya çalışırken dizlerinin üzerine çöktü. Bedenindeki güç tamamen tükeniyordu.
Mermiler beton kolonları parçalıyor, yeraltı garajını saniyeler içinde cehenneme çeviriyordu.
Ece, tek eliyle ateşe karşılık verirken; Fırat, Turan'ın sedyesini korumak adına kendi gövdesini siper etmiş, elindeki tabancayla körlemesine mermi yağdırıyordu. Yağız, dişlerini kırarcasına sıkarak tetiği ezmeye çabaladı; iki el ateş etti lakin acıdan gözleri kararıyordu.
Düşman adım adım yaklaşıyordu.
Çember daralmıştı.
Dörtlü tamamen kapana kısılmıştı.
"Mermim bitiyor!" diye bağırdı Ece, boş şarjörü yere atıp yeleğindeki son şarjörü silaha takarken. Sesi çaresizlik kokuyordu.
Tam bu umutsuz, kanlı girdabın ortasında garajın rampa girişinden kulakları sağır eden, devasa bir fren sesi yükseldi.
İki siyah zırhlı jip, lastiklerinden dumanlar çıkararak içeri daldı.
Araçların kapıları eşzamanlı olarak açıldı ve Gürkan Başkomiserin yönlendirdiği iki özel güvenlik timi, ellerindeki ağır otomatik tüfeklerle sahaya indi.
"Sancak Timi, başınızı eğin!" diye bağırdı güvenlik timi komutanı.
Saniyeler içinde, Simsar'ın altı tetikçisi acımasız bir çapraz ateşe alındı. Güvenlik timleri, kusursuz bir taktikle düşmanı betona gömerken; iki polis, mermilerin arasından sıyrılarak hızla Yağız'ın ve Fırat'ın yanına koştu.
"Tahliye aracına geçiyoruz, hemen! Biz koruma ateşi sağlıyoruz!"
Yağız, bacaklarındaki dermanın tamamen kesildiğini hissetti. Göz kapakları ağırlaşıyor, nefesi kesik kesik çıkıyordu. Güvenlik timindeki polislerden biri koluna girip destek olurken, Fırat ve diğer polisler Turan'ın sedyesini hızla zırhlı ambulansa yükledi. Ece, Yağız'ın diğer koluna girip araca binmesine yardım etti. Zırhlı ambulansın çelik kapıları büyük bir gürültüyle kapanıp, araç güvenlik ciplerinin eskortluğunda garajdan hızla çıkarken; Yağız başını soğuk metale yasladı. Göğsü ateşler içinde yanıyordu lakin yeşil gözlerinde, Sancak Timi'ni bir kez daha ölümün kıyısından kurtarmanın verdiği o eşsiz, serseri gurur mevcuttu.
"Başardık!" diye fısıldadı Fırat, dostunun kanayan sargısına yeni tamponlar bastırırken. Sesinde devasa bir rahatlama hakimdi. "Hepimiz hayattayız."
Yağız, kanlı dudaklarını hafifçe kıvırdı. Bilinci kapanmadan evvel mırıldandığı son cümle şuydu; "Herkes güvende mi?"
...
(Hilal'in Anlatımıyla.)
Zırhlı araç konvoyumuz, İstanbul'un dış çeperlerinde, yerin metrelerce altına inşa edilmiş yeni gizli Sancak Yerleşkesi'nin devasa çelik kapılarından içeri girdiğinde; hepimiz derin bir nefes alacağımızı sanıyorduk.
Ancak araçlardan inip hızlıca tekmil ve sayım verdiğimiz esnada, kan dondurucu bir eksiklik yüzümüze çarpmıştı.
Karan yoktu!
Gürkan Başkomiser tam kükreyerek Karan'ın ismini Karargahın soğuk beton duvarlarına çarpacakken, cebimdeki telefon titremeye başladı.
Arayan Karan'dı.
Telefonu hızla açıp kulağıma götürdüm.
"Karan!" Boğazımı temizledim. Karan Amir'im! Neredesiniz? Bütün tim Karargaha giriş yaptı!" diye fısıldadım, dişlerimi sıkarak.
Karan'ın sesi telsiz parazitlerine karışarak, son derece telaşlı bir şekilde geldi.
"Hilal, çok büyük bir hata yaptık! Kilyos baskınından elde ettiğimiz ve Simsar'ın ağını çökertmemizi sağlayacak ıslak imzalı belgeleri eski Karargahtaki arşiv odasında unuttum! Çevreyolundan şahsi aracımla eski binaya geçiyorum. Belgeleri alıp hemen yeni yerleşkeye döneceğim."
"Ne? Tek başına mı?! Yani, tek başınıza mı!" diye feryat ettim, gözlerim dehşetle irileşerek.
Benim bağırışımı duyan Turgut Müdür, telefonu elimden hışımla çekip aldı. Yüzündeki damarlar öfkeden zonkluyordu.
"Karan! Aklını mı kaçırdın evlat? Bina tamamen deşifre oldu! Hedef tahtasının tam merkezine, üstelik desteksiz ve tek başına yürüyorsun! Derhal geri dön!"
Fakat hat çoktan kesilmişti. Turgut Müdür telefonu duvara fırlatmamak için kendini zor tutarken, Gürkan Başkomiser çıldırmış bir halde silahının şarjörünü kontrol etti.
Bir personelin intihar görevine tek başına gitmesi, Başkomiserin lügatında asla kabul edilemez bir hamleydi.
"Toprak! Yankı!" diye gürledi Gürkan Başkomiser. "Zırhlı jipe atlayın! Hemen eski Karargaha geçip şu deliyi ensesinden tuttuğunuz gibi buraya getiriyorsunuz! Fırlayın hemen!"
Toprak'la birlikte saniyeler içinde jipe atlayıp karanlık yollara, eski Karargaha doğru adeta uçarak yola çıktık.
Eski, terk edilmiş çelik binanın önüne ulaştığımızda, etrafta ölümcül bir sessizlik hakimdi.
Toprak, ağır makineli tüfeğini kurarak binanın giriş kapısına siper aldı. Heykelsi yüzünde gram korku yoktu. "Komiserim." dedi Toprak, dümdüz, net bir sesle. "Çevre güvenliği ve dış nöbet bende. Siz hızlıca arşive inip Karan Amiri de alın ve derhal çıkın. Gözüm kapıda."
Başımı sallayıp silahımı çektim ve karanlık, terk edilmiş koridorlara daldım.
...
(Yazar'ın Anlatımıyla. - Yeni Sancak Yerleşkesi, Revir Katı.)
Toprak ve Hilal eski Karargaha doğru cehennem sürüşü yaparken, eksi dördüncü kattaki garaja acı bir fren sesiyle giren zırhlı ambulans, yeni yerleşkenin bütün sağlık personelini ayağa kaldırmıştı.
Ambulansın arka kapıları açıldığında, Yağız'ın göğsündeki sargıların tamamen kızıla boyandığı ve genç komiserin bilincini yitirmek üzere olduğu görüldü.
Sağlık ekipleri, kan kaybeden adamı hızla yeni cerrahi servise, acil müdahale odasına taşırken; bilinci kapalı olan Turan, doğrudan tam teşekküllü revire alındı.
Bora, Selin'in elini avuçlarının arasına almıştı. Serseri Mayın'ın yüzündeki bütün laubali, umursamaz maske tamamen paramparça olmuştu.
"Bana yalan söyleme artık be kızım" dedi Bora, kelimelerin üstüne basa basa. "Şu kılıcını indirmeyi de öğren artık. Şu an karşında seninle didişen bir Bora yok. Karşında... Canının yanmasına zerre tahammül edemeyen bir adam var. Gardını indir."
Selin'in nefesi kesildi. Zümrüt yeşili gözlerindeki asil kibrin yerini, sessiz ve sarsıcı bir şaşkınlık aldı. Dudakları aralandı lakin kelimeler boğazına dizildi.
"Sen..." diye fısıldayabildi nihayet Selin. "Sen isteyince ciddi de olabiliyormuşsun bakıyorum." Hemen ardından, kalbinin bu kadar savunmasız kalmasından ürkerek hızla silkelendi. Dudaklarına her zamanki sivri, alaycı tebessümünü yerleştirdi.
"Yalnız şu ciddi halinle fazlasıyla rezil duruyorsun." dedi Selin, çenesini dikleştirerek. "Bütün karizman yerle bir oldu bilesin. Hemen çık bu moddan, sana hiç yakışmıyor."
Bora, yaralı kızın bu savunma mekanizması karşısında yarım ağız sırıttı. Elindeki pamukla yaranın etrafını usulca temizlemeye devam etti.
"Rezil falan değil, gayet yakışıklı bir ciddiyet bir kere benimkisi." dedi Bora, göz kırparak. "Sen sadece kendi çelik duvarlarının sarsılmasına alışık değilsin."
"Duvarlarım gayet sağlamdır. Asıl sen fazla iyimser bir hayal dünyasında yaşıyorsun."
"Hayal dünyası ha?" diye mırıldandı Bora. Bakışları, Selin'in kanayan elinden yüzüne tırmandı. "Şu an avucumun içindeki titreyen parmakların da hayal ürünü mü aristokrat kızı?"
Selin yutkundu. Yanaklarının usulca ısındığını hissetti.
"Acıdan titriyorlar onlar bir kere! Kurşun sıyırdı geçti neticede, pamuk şeker kesmedik herhalde."
"Hani acımıyordu?" diye kıkırdadı Bora, pansumanı usulca yaparken. "Yanaklarının kızarması da kesinlikle kan kaybındandır şüphesiz."
"Boracığım..." diye tısladı Selin, gözlerini kısarak. "Damarıma basma istersen."
Bora, yaranın temizliğini bitirdiğinde duraksadı. Sargı bezini eline almadan evvel, başını usulca kaldırdı ve acı kahve gözlerini doğrudan Selin'in zümrüt harelerine kilitledi. Gözlerini bir milim dahi ayırmadan, saniyelerce derin derin baktı.
Selin'in kalbi göğüs kafesini dövmeye başlamıştı.
"Bakma bana şöyle."
"Nasıl bakmayayım?" diye fısıldadı Bora, sesini kadife gibi yumuşatarak.
Selin bakışlarını kaçırdı. "Şöyle işte... Böyle baktığın gibi bakma."
Bora pişkin pişkin sırıttı, yüzündeki ciddiyet yerini yine o tehlikeli cazibeye bırakmıştı.
"Sana ne kızım? Göz benim gözüm değil mi? İstediğim gibi bakarım. Ayrıca baksam ne olacak?"
"Hiç iyi olmayacak!" diyerek kestirip attı Selin. Hızla ayağa kalkmaya yeltendi. "Pansuman da bitti madem, gideyim artık ben."
Bora son derece atikti. Sağlam eliyle Selin'in kolunu nazikçe lakin kararlı bir şekilde tuttu. Yüzünde sıcacık, samimi bir tebessüm vardı. Kalkmasına müsaade etmedi.
"Hop, dur bakalım," dedi, kızı hafifçe sedyeye geri oturtarak. "Pansumanın bittiğini kim söyledi, nereye kaçıyorsun hemen?"
"Ben söyledim! Yeterince sardın zaten." diyerek itiraz etti Selin, huysuzca. "Bırakırsan Karargahın kalan işlerine koşturacağım. İşim gücüm var."
"Dünyayı kurtarmaya beş dakika ara versen kıyamet kopmaz sosyete güzeli." dedi Bora, sargı bezini maharetle kızın eline dolarken. "Biraz yerinde dur."
"Benim yerim savaş alanları, hastane sedyeleri değil."
Bora derin bir nefes alıp, sargının son düğümünü dikkatlice attı.
"Bugünlük savaş bitti kraliçe. Bugün sadece yaralarımızı saracağız."
Selin, bu yoğun şefkat karşısında daha fazla direnemedi. Sesi titreyerek, "Canımı fazla yakmamaya bak öyleyse serseri." diye mırıldandı.
Bora, kızın narin elini yeniden avuçlarının arasına alırken, baş parmağıyla Selin'in tenini usulca okşadı.
"Fazlasını yapmak ne mümkün..." diye fısıldadı, sesi adeta bir itiraf gibiydi.
Selin bu kez kendini tutamadı; asil maskesi tamamen düştü ve dudaklarından içten, şeffaf bir kıkırtı koptu.
"Mümkün olamaz zaten. Yaparsan kafanı anında patlatırım."
Bora büyük, neşeli bir kahkaha attı. Revirin soğuk duvarları, ikilinin bu sıcacık anıyla aydınlanmıştı.
"O dediğin biraz sıkar canım ya!" dedi Bora, gülmeye devam ederek. "Sen adamın sadece kafasını patlatmakla kalmaz, Karargahla birlikte havaya da uçurursun çünkü. Biliyorum potansiyelini."
İkisi de aynı anda, gecenin bütün karanlığına, deşifre olan Karargaha ve ölümün kıyısında gezen silah arkadaşlarına inat; nefes aldıklarını hissetmek istercesine yüksek sesle gülmeye başladılar.
Revirin bir köşesinde Bora ve Selin'in o didişmeli, gürültülü ve şeffaf iyileşme süreci yaşanırken; hemen iki oda yanda, dünyadaki bütün kelimelerin yutulduğu, sessiz ve ağır bir atmosfer hüküm sürmekteydi.
Fırat, Ece'nin kanayan omzundaki formayı makasla dikkatlice kesip açmıştı. Yüzü, dışarıdan bakıldığında son derece profesyonel, sakin ve soğukkanlı duruyordu fakat sargı bezini tutan parmaklarındaki belli belirsiz titreme, içindeki devasa dehşeti ele veriyordu.
Ece ise sağlam koluyla sedyenin kenarını kavramış, elaya çalan gözlerini doğrudan karşıdaki beyaz duvara sabitlemişti. Acıya dair en ufak bir mimik dahi göstermiyordu.
"Bu biraz yakabilir." diye mırıldandı Fırat, elindeki antiseptik solüsyonu yaraya usulca sürerken. Sesi, boğazına batan cam kırıklarını gizlemeye çalışırcasına boğuktu. "Dayan."
Ece dişlerini sıktı. Çenesindeki kaslar seğirdi lakin nefes alışverişi dahi hızlanmadı.
"Alışkınım ben." dedi Ece, dümdüz, duygudan arınmış bir tonda. "Sızlanmam, bilirsin."
Fırat derin bir nefes alıp, yaranın etrafındaki kanı temizlemeye devam etti. Başını kaldırmadı. Gözlerini sadece yaraya odaklamıştı lakin kelimeleri zihninden taşıp dudaklarından süzülüverdi.
"Bilirim." diye fısıldadı Fırat. "Keşke bazen sızlansan... Şuradaki bütün yükü tek başına sırtlanmak, her saniye çelik gibi durmak zorunda değilsin."
Ece, gözlerini yavaşça duvardan çekip, hemen yanı başında duran bu adama, Fırat'ın eğik başına çevirdi. Keskin, analitik zekası, genç adamın kurduğu bu cümlenin altındaki gizli paniği çoktan tartıp biçmişti.
"Çelik esnemezse kırılır derler." diye yanıtladı Ece, kalkanlarını yeniden kuşanarak. "Ve benim bükülmeye vaktim kalmadı bu gece. Hastane koridorunda Simsar'ın infazcılarıyla burun buruna geldiğimizde, esneme payımız sıfırdı."
Fırat'ın yara bandını tutan eli saniyelik bir duraksama yaşadı. Dişlerini birbirine bastırdı. İçine attığı, kelimelere dökmekten ölümüne korktuğu o dehşet, nihayet ufak bir sızıntı bulmuştu.
"Her zaman olduğu gibi bugün de resmen kendi canını tamamen hiçe saydın." dedi Fırat, başını usulca kaldırıp Ece'ye doğrudan bakarak. Bakışlarındaki gizli şefkat ve korku, Ece'nin kalbine ince bir sızı gibi saplandı. "Yağız Komiser'in bedeni parçalanıyordu, Turan Abi savunmasızdı, haklısın. Ama dikkati düşmanın üzerine çekip bütün mermilerin önüne kendi bedenini atman delilikti. Ya hesaplamaların ters gitseydi? Şayet kurşun omzunu sıyırmak yerine kalbine isabet etseydi Ece, geride kalanların matematiğini nasıl dengeleyecektin?"
Ece, Fırat'ın bu yoğun, örtülü sitemi karşısında yutkundu. Bu adamın içine attığı sevdası, şefkatli bir öfke kılığında karşısında duruyordu. Ancak Ece, duygulara teslim olmak yerine her zaman mantığın sığınağına kaçmayı seçen bir kadındı.
"Geride kalanlar, benim görevimi layıkıyla yaptığımı bilip yollarına devam edecekti." dedi Ece, sesindeki soğukluğu korumaya çabalayarak. "Tıpkı senin, kanayan bir yarayı sardıktan sonra sıradaki hastaya geçmen gibi. Sistem böyle işler."
Fırat acı bir şekilde, sessizce tebessüm etti. Sargının son bandını da muntazam bir şekilde yapıştırdı. Ece'nin bu buz gibi rasyonel savunmasını yıkmanın ne kadar zor bulunduğunu ezbere biliyordu. İkisi de kilitli sandıklardı.
"Geride kalanlar yola devam eder, doğru." dedi Fırat, sesini tamamen düzleştirip hislerini yeniden kalın, profesyonel bir zırhın ardına gizleyerek. "Ama bir cerrah, masada kaybettiği canı ömrü boyunca unutmaz. Bilhassa... kurtarmaya yetişemediği can, Karargahın en eşsiz, en yeri doldurulamaz zihniyse."
Ece, Fırat'ın gözlerindeki o kapanan perdeyi, geri çekilişi çok net gördü. "En yeri doldurulamaz zihni" derken aslında neyi kastettiğini adıyla gibi biliyordu lakin ikisi de bu ince çizgiyi aşmaya henüz hazır değildi. Anlayışlı lakin mesafeli bir şekilde başını salladı.
"Teşkilatın zihinleri her zaman yenilenir." dedi Ece, sağlam eliyle Fırat'ın sargıyı tutan elinin üzerine, tüy kadar hafif, saniyelik bir dokunuş bırakarak. Bu dokunuş, Ece gibi kapalı bir kutu için devasa bir itiraftı aslında. "Ama senin gibi elleri dert görmeyen, herkesin yükünü sessizce taşıyan şifacılar kolay yetişmiyor. Dikişi gayet muntazam attın. Teşekkür ederim."
Fırat, elinin üzerindeki o saniyelik, hafif sıcaklığın zihninde yarattığı depreme inat, duruşunu bozmadı. Geri çekilip medikal çantasını toplamaya başladı.
"Sıyrıkla atlattığın için şükrediyorum." diye mırıldandı Fırat, gözlerini çantasından ayırmadan. "Bir dahaki sefere, şu meşhur hesaplamalarına kendi can güvenliğini de ekle lütfen. Bizi... yani timi, eksik bırakma."
Ece'nin dudaklarında çok belli belirsiz, sadece ikisinin anlayabileceği, şifreli bir tebessüm belirdi. Sessiz, soğuk lakin son derece derin bir yoldaşlık anıydı bu.
"Deneyeceğim, Fırat."
...
(Eski Sancak Karargahı - Hilal'in Anlatımıyla.)
Terk edilmiş, sunucuları sökülmüş binanın eksi ikinci katına indiğimde, arşiv odasından sızan zayıf el feneri ışığını fark ettim.
Kapıyı hızla iterek içeri daldım. Namlum doğrudan fener ışığına yönelmişti lakin içerideki şahsı görünce silahımı indirdim.
Karan, çelik kasaların içindeki dosyaları panikle siyah bir çuvala dolduruyordu.
"Karan! Aklını mı kaçırdın?!" diye feryat ettim, hızla yanına ulaşıp kolundan tutarak. "Bina deşifre oldu diyoruz, sen evrak peşine tek başına ölüme koşuyorsun! Turgut Müdür ve Gürkan Başkomiser senin biletini çoktan kesti, haberin olsun!"
Karan, son birkaç dosyayı da çuvala tıkıştırıp fermuarı çekti. Alnından terler süzülüyordu.
"Haklısın, büyük delilik yaptım ama bu belgeler Simsar'ın bütün siyasi ayağını bitirecek nitelikte. Bunları düşmana bırakamazdım." dedi Karan, çuvalı sırtlanarak. "Hadi, çıkalım! Burada işim bitti."
"Konuşma da hızlan Karan!" diye bağırdım, elimdeki silahın namlusunu zifiri karanlık koridorlara doğru çevirerek.
Kalbim göğüs kafesimi parçalayacakmış gibi atıyordu.
İçimde, tarifi imkansız, midemi bulandıran devasa bir sıkıntı mevcuttu.
Sanki Azrail, hemen devemizde adım adım bizi takip ediyordu.
Giriş katına, lobiye ulaşmamıza bir kat kalmıştı. Koridordan çıkış merdivenlerine doğru adımlarımızı hızlandırmıştık ki gökyüzünü yırtan, kulak zarlarımızı kelimenin tam anlamıyla patlatacak seviyede devasa, tiz bir ıslık sesi duyuldu.
Adımlarım beton zemine çivilendi.
Bu sıradan bir ses değildi.
Bu, doğrudan üzerimize kilitlenmiş, son sürat dalışa geçen askeri bir jetin, bir savaş uçağının ölümcül çığlığıydı.
Simsar, sadece tetikçi yollamamıştı.
Simsar, 'Platform'un gücünü kullanarak eski Karargahı havadan bombalama emri vermişti.
"YERE YAT!" diye feryat ettim, Karan'ın omzundan tutup kendimle birlikte beton zemine savururken.
Saniyeler sonra...
Bütün dünya sanki aynı anda infilak etti.
Devasa, kör edici bir ateş topu Karargahın çatısını kağıt gibi yırtarak içeri daldı.
Mermer sütunlar, çelik kasalar, kalın duvarlar...
Her şey büyük bir gümbürtüyle sarsıldı, parçalandı ve doğrudan üzerimize çökmeye başladı.
Kulaklarımda sadece ölümün sağır edici çınlaması vardı.
Ateş, toz ve kopkoyu bir karanlık Sancak Timi'nin efsanevi geçmişini yutarken; molozların altında gözlerim tamamen kapandı.
...
Biz polisler, tehlikeyi hep sokakların karanlığında, dağ başlarındaki pusularda arardık.
Fakat en büyük ihanetin, sırtımızı yasladığımız, 'yuva' bildiğimiz duvarların tam içinden çıkacağını hiç hesaba katmamıştık.
Yedi bahar evvel yağan şiddetli sağanak, sadece en sevdiğim elbisemi çamura bulamamış; aslında bütün hayatımın
üstüne devasa, soğuk bir toprak atmıştı.
Şimdi, çöken bu Karargahın kanlı betonları altında ezilirken, zihnimde sadece yeşil hareler, kanlı bir tişört ve dudaklardan dökülen şiir mısraları dolaşıyordu.
Adalet, bazen masumların kanıyla yıkanan, taşıması imkansız derecede ağır bir kılıçtır.
Simsar ve taptığı karanlık 'Platform', bizi bu enkazın altında diri diri mezara koyduklarını, Sancak Timi'nin nefesini tamamen kestiklerini sanıyorlardı.
Bizi betonların, alevlerin arasına gömerek efsaneyi bitirdiklerine inanıyorlardı.
Lakin unuttukları çok mühim bir gerçek vardı!
Biz, küllerinden doğmayı, en karanlık zindanlardan bile dişimizi tırnağımıza takarak çıkmayı en iyi bilenlerdik.
Acıyı silah, ihaneti kalkan yapardık.
Bugün karanlığın tam kalbine attıkları bu kahpe bomba, sadece bizim intikam ateşimizi, sönmek bilmeyen öfkemizi harlayacaktı.
Şayet bu enkazdan bir gün sağ çıkarsam...
Şayet ciğerlerime yeniden bir nefes çekersem...
Yemin ederim ki, mavi sirenlerin çığlığı bütün İstanbul'un, bütün ihanet şebekelerinin üzerine devasa bir kabus gibi çökecek.
Yaktıkları ateşte, bizzat kendileri kül olacak.
Savaş... Asıl şimdi başlıyor.
...
10. Bölüm Sonu.
...
Selamlar ve merhabalar sevgili okurlarım!
Yeniden beraberiz.
Nefeslerin kesildiği, maskelerin düştüğü ve kalplerin paramparça olduğu koca bir bölümün daha sonuna geldik.
Bu bölümde Sancak Timi, tarihinin en büyük ve en sarsıcı yıkımını yaşadı.
Bir tarafta hastane odasında gururuyla sevdası arasında sıkışıp kalan, yaralarını birbirine sararak iyileşmeye çalışan Yağız ve Hilal...
Diğer yanda Karargahın çelik duvarları arasında, ölümün soğuk nefesini enselerinde hissederken bile birbirlerine tutunan, inatçı lakin sırılsıklam aşık Serseri Mayın ve Kraliçe.
Ve elbette, sessiz yoldaşlıkların en güzel örneğini sunan Fırat ve Ece...
Bütün bu duygusal hesaplaşmaların tam ortasına düşen hava bombardımanı, hikayemizin gidişatını tamamen değiştirdi.
Eski Karargahın devasa enkazı altında kalan Hilal ve Karan hayatta kalabilecek mi?
Yeni yerleşkedeki revirde, yaralarıyla cebelleşen Yağız Mert; kalbinin sahibinin ateş çemberinde kaldığını duyduğunda ne tepki verecek?
Şahika ve Turgut Müdür, 'Platform'un bu açık savaş ilanına nasıl bir karşılık hazırlayacak?
Bütün bu yakıcı soruların cevabı, gözyaşının ve intikam ateşinin zirve yapacağı 11. bölümde gizli!
Sancak Timi'nin küllerinden doğuş hikayesinde bizi yalnız bırakmayın.
Maviliklerde kalın, siren seslerine kulak vermeyi unutmayın!
Umarım keyifle okuduğunuz bir bölüm olmuştur.
Oy vermeyi ve yorum yapmayı unutmayın.
Satır aralarında buluşalım.
Bir sonraki bölümde görüşmek üzere şimdilik kendinize çok iyi bakın!
~Zeynep.
@bendenizzeyiniz.
🚨💙❤️🔥
