2. bölüm / 14
Koku2. Bölüm
Bölümler 14Şu an: 2. Bölüm
- 1 1. Bölüm1.095 kelime
- 2 2. Bölüm1.399 kelime · Okuduğun bölüm
- 3 3. Bölüm1.096 kelime
- 4 4. Bölüm1.762 kelime
- 5 5. Bölüm1.918 kelime
- 6 6. Bölüm2.443 kelime
- 7 7. Bölüm1.753 kelime
- 8 8. Bölüm2.287 kelime
- 9 9. Bölüm2.317 kelime
- 10 10. Bölüm1.779 kelime
- 11 11. Bölüm2.718 kelime
- 12 12. Bölüm2.016 kelime
- 13 13. Bölüm1.814 kelime
- 14 14. Bölüm2.334 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
-3 Yıl Sonra-
Hayallerimiz değişebilir mi? Benim değişmişti. Zaten bu dünya da her şey değişebiliyorken hayallerimizin de değişmesi pek şaşırtıcı değildi.
Çocukluk hayalim olan çellistlik bir anda yok olmuş, ve kokulara ilgi duymaya başlamıştım. Ailem bu duruma razı gelmese de umrumda değildi. Gerçi metresin kızı olduğumdan kaynaklı bana razı gelmeyen sadece babam olmuştu. Annem sevgilisiyle dünya turunda gezdiğinden kaynaklı ben pek önemli değildim. Önemli olmama gerek de yoktu gerçi.Babamın eşi de varlığımdan dolayı rahatsız olduğundan kaynaklı onlardan uzak olduğum her bir an mutluluk duyuyordu.
Kendi markamı kurmuş parfüm üretiyordum. Yılın yarısında olmama rağmen yirmiden fazla mağaza açmayı başarmıştım.
Şimdi ise yeni açılan mağazam için Trabzon'a gelmiştim. Her yeni açılan mağazama katılırdım.
Hava almak için dışarıya çıktım. Mağazanın içinde ki kalabalığı gördükçe mutlu oluyordum. Bir şeyler satabildiğim için değil, insanlar da hatıra veya anı bıraktığım için mutluluk duyuyordum çünkü insan en son kokuyu unuttur. Hatta bazen unutamazdı bile. Aynı benim unutamadığım gibi. O koku hâlâ zihnimde bir yerlerdeydi ama kendi parfüm şirketim olmasına dahi, aldığım onlarca eğitimden sonra bile o kokuya sahip olamıyordum.
Bu süreçte öğrendiğim bir şey olmuştu; parfüm, insanın kendi kokusuyla tepkimeye girdiği için aynı parfüm farklı kişiler de aynı kokmazdı. Belki de bu yüzden bulamamıştım aradığım kokuyu.
Asistanıma işaret verdiğim gibi kalabalığın arasından uzaklaştım. Karadeniz'in havası bile farklı derlerdi de inanmazdım, ama gerçekten öyleymiş. Şehri böyle temiz kokarken acaba yüksek kesimleri nasıldı?
Yarın sabah, açılacak olan diğer mağazama katılmak için yola çıkmam gerekiyordu ama uyuyup dinlenmektense Trabzon'u biraz dolaşmak istiyordum. Özellikle o yaylaları merak ediyordum.
Navigasyondan konumu açarak yola çıkmaya başladım. Yola devam ettikçe nefes alamadığımı fark ederek camı açtım ama hâlâ ciğerlerim yanmaya devam ettiğinde dudaklarımda sıcaklık hissettim. Parmağımla dudağıma dokundum. Burnum kanıyordu. Sanırım alışık olmadığım içindi.
Arabayı zor da olsa kenara çekerek arabadan indim. Burnum kanamaya devam ettiği için yere oturup başımı öne eğdim. Sanırım gezmek için iyi bir tercih yapmamıştım.
Duyduğum horon şarkıları ve onlara eşlik eden korna sesleriyle beraber kafamı sesin geldiği yöne çevirdim. Düğün vardı anlaşılan. Önde ki araba ilerlemeye devam ederken arkasında ki arabalardan biri durup arabasını arabamın arkasına çekmişti.
"İyi misiniz?" diye sordu arabadan inen bir adam. Başımı hafifçe sallayarak, "Temiz havaya bünye alışık olmayınca." diye mırıldandım. Kanlı peçetemi arabada ki çöp torbasına attım.
"Buralı değilsiniz anlaşılan?" sesi de aynı bakışları gibi sorgulayıcıydı ama tavırları samimiydi. "Günübirlik geldim de rastgele dolaşıyordum." dediğimde güldü. Neden güldüğünü anlamadığım için yüzüne boş boş bakmaya devam ettim.
"İsterseniz size eşlik edelim. Biraz daha yukarıya çıktığınızda başınız dönebilir ya da bayılabilirsiniz. Hatta işiniz yoksa düğünümüze katılın."
Hiç tanımadığı birine bu kadar iyi davranmasına şaşırmıştım. İstanbul'da bu tarz şeylere hiç denk gelmemiştim.
"Merak etmeyin yabancılık çekmezsiniz, aksine keyif alırsınız." şu anda bile adama karşı bir yabancılık hissi oluşmamıştı içimde. Başımı salladım. "Olabilir aslında." dediğimde arabasına yöneldiğinde arabadakilere camdan bir şey söyledikten sonra yanıma geldi.
Ben yolcu koltuğuna geçerken o da şoför koltuğuna geçmişti. "Hangi rüzgar attı Trabzon'a?" diye sordu. Biz yola çıktığımız gibi arkamızda ki araçtan yeniden şarkı sesi yükselmeye başlamıştı.
"Buraya yeni mağazam açıldı. Bu yüzden günübirlik geldim." dediği gibi anlık olarak göz kararması olsa da kendimi toparlamıştım. "Giyim falan mı?" dedi, merakla.
"Yok, parfüm. Kendi markamı kurup parfüm üretiyorum birkaç yıldır."
"Anladım."
Daha fazla konuşmamıştık. Geçen dakikalar ardından kendimi daha iyi hissetmeye başladım. "Burası Hatice Sultan'ın yeri. Eğer konaklayacak bir yer ayarlamadıysan rahatlıkla kalabilirsin. Burada gördüğün çocuklardan tut gençlere kadar herkesin ikinci annesi. Hepimiz elinde büyüdük."
Beraber arabadan indiğimizde etrafa bakındım. Buranın manzarası öyle güzeldi ki akşama kadar kapının önünde oturur doğayı izlerdim. Yaz ayında olmamıza rağmen burası esiyordu.
"Sultan'ım bak sana Tanrı misafiri getirdim." teyzenin elini öperken teyze hâlâ beni izliyordu. "Ta, İstanbul'lardan geldun de mi?" diye sorduğunda şaşkınca yüzüne bakakaldım. Adam gülmüştü. "Oy ninem ya. Sen de İstanbul'dan başka bir yer bilmez misin?" diye takılırken, teyze elinde ki sopayı adama savurdu. Bu halleri çok komikti. Teyze sert dursa da adamla olan atışmaları sayesinde tatlı biri olduğunu anlıyordum.
"Saru Türkoğlu?" atılan çığlıkla irkilerek kafamı çevirdim. Genç bir kızdı. Koşarak yanımıza geldiğinde, "Sizsiniz! Ay fotoğraflardan bile güzelmişsiniz!" öyle heyecanlıydı ki yerinde duramıyordu. Çantasından çıkardığı kendi markamın parfümünü gösterdi. "Şa-ha-ne! Yeni bir kok-"
"Misafirimizi rahat mı bıraksan?" diye araya girdi adam. Kızın omuzları düştü. "Rahatsız ettiysem kusura bakmayın. Bugün buraya, yani Trabzon'a geleceğinizi biliyordum. Yeni mağaza açılışı için. Yarın da Artvin'e gidiyorsunuz, değil mi?" adam boğazını temizlerken, gülümseyerek başımı salladım.
"Sevildiğimi biliyordum ama bu kadarını beklemiyordum." dedim, samimiyetle. Yemeğe çağırıldığımızda biraz tereddüt ederek adamı takip ettim.
Güzel, bol sohbetli ve kahkahalı geçen yemek ardından benimle fotoğraf çekilmek isteyen kızları kırmayıp fotoğraf çektiriyordum. Adının Arda olduğunu öğrendiğim adam kızları kovmuştu.
Arda da İstanbul'da yaşıyormuş, kuzeni evlendiği için o da dün buraya gelmiş.
İlerleyen saatlerde açık havada yapılan düğünü izliyordum. Horonları öyle eşsiz ve senkron olmuş bir şekilde oynuyorlardı ki sanki bir ilizyon gösterisi izliyor gibiydim.
Köşe de oturmuş ortamı izliyordum. Çocuktan tutup yaşlısına kadar herkes çok iyi davranmıştı bana. Bu sıcaklığı sevmiştim ama biraz canım sıkılmıştı. Hiç görmediğim bir sıcaklıktı bu.
O kokuyu duyduğumda hemen kafamı kaldırdım. Zihnim yine benimle oyun oynuyordu sanırım. Bazen bu kokuyu alırdım, ya da alırmış gibi hissederdim. Ama bu sefer kokuyu anlık duymamıştım hâlâ duymaya devam ediyordum.
Ayağa kalkarak etrafa bakındım. Nereden, kimden geliyordu? Bunu öğrenmem lazımdı. Kokuyu nasıl takip edeceğimi karar veremediğim için içimde ki sesi dinleyerek yürümeye başladım.
Bir koku hiç mi değişmezdi? Kalıcığı, arkasında bıraktığı ve daha kendisi gelmeden gelen kokusu hep aynıydı. Kalbimin atışı hızlanırken uzun zamandır ilk kez nefes aldığımı hissediyordum.
"Bir şey mi arıyorsun?" diye sordu Arda, soluk soluğa kalmıştı. Pistten bir an ayrıldığı yoktu. "Bu kokuyu duyuyor musun? Erkek parfümünü?" durmadan yürümeye devam ediyordum. Arda da yanımda yürüyüp sigara yakacakken onu durdurdum.
"Yakma! Bu kokuyu bulmam lazım. Kaybedemem." Arda bana tuhaf tuhaf bakarken, "Pekâlâ ama çok uzaklaşma. Kaybolursun." yanımdan gittiğinde derin bir nefes aldım.
Başta üvey annem olan Serpil olmak üzere herkes kafayı yediğimi düşünüyordu. Onlar için tutturmuşum bir koku, koku diye ama ben bu kokuyu duymayı bıraktığımda uyanmıştım. Bunu babama açıklamaya çalışsam da beni dinlememişti.
Ormanın içine yürüyen bir silüet gördüğümde 'acaba' diyerek oraya yürümeye başladım. Hava burada daha karanlıktı. Zifiri karanlıkta göz gözü görmüyordu. İçime yayılan korkuyla kendimi kontrol etmeye çalıştım. Artık korkan biri değildim. Hiçbir şey beni korkutamıyordu ama korkutan tek şey duyduğum bu kokuyu kaybetmekti.
"Pardon!" sesim ormanın içinde yankılanırken adım sesleri kesilmişti. Onun aksine ben flaşı yakmış yürüyordum. Buralara hakimmiş gibi bir tavrı vardı.
"Biraz saçma olacağının farkındayım ama bu parfüm kokusu sizden mi geliyor?" hâlâ ondan uzaktaydım.
Flaşı önüme, yere doğru tutmuştum. Sürekli takılıyordum çünkü. Kafamı yerden kaldırdığım gibi kafamı ağacın dalına vurdum. Telefonum elimden yere düştüğünde flaş kapanmıştı. Yine karanlığa hapsolmuştum ama bu sefer ki geçiciydi. Hava aydınlandığında bu karanlık yok oluyordu.
"İyi misin?" dizlerimin üzerinde yavaşça çökerek yerde ki telefonumu aradım ellerimle. "İyiyim, teşekkür ederim. Sizi de böyle rahatsız ediyorum ama bu kokuya ve de sahibine ulaşmam lazım." telefonumu bulamamıştım hâlâ. Kolumda hissettiğim temasla irkilerek ve de refleks olarak kendimi geri çektim. Bu ani hareketimden dolayı da kalçamın üzerinde düşmüştüm.
"Yardım edeyim." kolumda tutarken beni ayağa kaldırmıştı. "Telefonun kırılmış." bu karanlıkta nasıl bu kadar iyi görebiliyordu da telefonumun kırıldığına kanaat getiyordu? Asıl sorum bu kokunun sahibi bu adam mıydı?
Buram buram o parfüm kokuyordu. Gözlerim yanmaya başladı. "Bu parfüm... Sizin mi? Yani." boğazıma oturan yumru yüzünden konuşamadım. Her derin nefes alışımda o özlediğim ve yıllarca arayıp bulamadığım kokuyu şimdi bulmuş ve içime çekiyordum.
"Kimsin?" ses tonu sert çıkmıştı. Dudaklarımı yaladım. Heyecandan dilim damağım tutulmuştu. Hâlâ önümü göremiyordum ama bir silüetin varlığını ayırt edebiliyordum.
"Saru. Saru Türkoğlu ben. Biliyorum çok saçma geliyor size ama benim bu parfüme ve sahibine ulaşmam lazım. Siz burada yaşıyorsunuz anlaşılan, rica etsem parfümünüzün markası ve kodu nedir?"
Oluşan sessizlikten sonra adamın da beni deli zannettiğini anlamıştım. Duyduğum adım sesleri ile yutkundum. "Lütfen! Bu parfüme ihtiyacım var!" adım sesleri uzaklaştıkça kalbime binen ağırlık da ağırlaşıyordu. Aldığım nefes yeniden içimi yakmaya başladı.
"Saru! Saru!" Arda'nın sesiyle gözlerimi silip kendimi toparladım. "Buradayım!" gördüğüm ışıkla içim bir nebze de olsa rahatlarken aklım o yüzünü göremediğim adam da kalmıştı.
"Sana kaybolursun demiştim! Buralar İstanbul'da ki tabiat parklarına falan benzemez. Hadi gidelim." karşılık vermek istesem de susmakla yetindim. Elimde tuttuğum telefonumu yeni fark etmiştim. Kırılmıştı. O karanlıkta nasıl anlamıştı kırıldığını?
"Bu yolun sonunda kimler yaşıyor?" ormandan çıkmış düğün alanının ışıkları her yeri kaplamıştı. "Buranın yerel halkı yaşıyor." zaten tahmin etmiştim. O adamın olmasına imkan yoktu. Bu karanlık yolda korkmadan, kaybolmadan, ışığa ihtiyaç duymadan bir tek buranın kendi halkı yürüyebilirdi. En azından parfümün markasını söyleseydi keşke yıllardır arayıp bulamadığım, hiçbir şekilde üretemediğim bir kokuydu, bu koku.
Sanırım burada biraz daha zaman geçirmem gerekiyordu. O parfüme ulaşana kadar burada kalacaktım.
Bölüm etkileşimi
