9. bölüm · KIZILIN GÖZYAŞI

-8.GÖZYAŞI-

Zehranur _Torlak

Ayağı kalkıp elimi İnanç’a doğru salladım. “Adamın akli dengesinin yerinde olmaması suçlu olduğu gerçeğini değiştirmiyor!” diye bağırdım sınıfın ortasında. Haluk hocamız bize, üstünkörü bir olay anlatmış ve bunu yorumlamamızı istemişti. Yorum yapan sadece ben ve İnanç’tık.

İnanç oturduğu yerden ayağı kalkıp defterini bana doğru gösterdi. “Bak burada yazıyor!” dediğinde sinirle kaşlarımı çattım.

“Senin notlarının doğru olduğuna inancım yok!” diye bağırdığımda bütün sınıf gülmeye başladı. Ben ve İnanç hariç. Burnundan solumaya başladığında Haluk Hoca, elini sertçe masaya vurarak bütün ilgiyi kendine topladı. Üstümdeki gömleğin yakasını düzelttim ve sakince yerime oturdum.

“Kendinize gelin! Sınıfta ve benim karşımda olduğunuzu unutmayın.” dedi. İnanç istemeyerek yerine oturdu ve önündeki notlara döndü. Ben ise sadece hocayı dinlemeye odaklandım.

Haluk Hoca bir şey söyleyecekken zil çaldı ve bir anda herkes ayaklanmaya başladı. Eşyalarımı topladım ve sınıftan çıkıp hemen Efsa’nın sınıfına gittim. İkinci ders olmasına rağmen hala heyecanlıydım ve kendime engel olamıyordum.

Efsa sınıftan çıktığı gibi hemen yanına gittim ve koluna girip daha demin kavga etmemişim gibi gülümsedim. “Nasılsın?” dedim sonunu uzatarak. Omuz silkti.

“Sıkıcı bir dersti. Bayılacağım sandım.” dedi. Omuzunun üstünden bana baktı. “Sen nasılsın? Bu dersin nasıldı?”

Aynı şekilde omuz silktim. “İnanç denen çocukla bir konu hakkında fikir alışverişi yapamadık. Biraz sinirli geçti ama umurumda değil.” dedim ve koluna daha da sıkı sarıldım. Efsa’nın bedeni sarsıldığında güldüğünü fark ettim ama bir şey demedim.

“Kantine gidip içecek mi alsak?” dediğinde biraz düşündüm. Savaş’ın benim için hazırladığı kahveyi yeni bitirmiştim ve açıkçası kantinde ne satılıyor bilmiyordum. Çay sevmezdim, suyum vardı, kahve... Canım istemiyordu. Savaş yapsaydı içerdim belki ama okulun kahvesi asla onunki gibi olamaz. Ağız tadımı hiç bozamam.

“Ben bir şey içmeyeceğim ama istersen gidelim.” dedim omuz silkerek. Efsa kısa bir an düşündü. Ardından benim gibi omuz silkerek “O zaman bahçeye çıkalım.” dedi. Bunu seve seve kabul ederdim.

Aşağı inip bahçeye çıktık ve boş banklardan birine oturduk. Etraftaki öğrenci çokluğu korkumu arttırıyordu çünkü hepsi, bahçenin ne kadar büyük olduğunu hatırlatıyordu bana.

Efsa saçını geriye doğru savurdu ve bacağını diğerinin üstüne atarak bana döndü. “Biz neden iki kişi kaldık?” dedi ve ofladı. “Neden arkadaş grubu yapmadık?”

Ona döndüm, bunu hiç bilmiyordum ama bana Efsa ve Barış yetiyordu. Bir de Savaş vardı. Onlar bana her şeyleriyle yetiyorlardı. Yeni bir grup fikri benim kulağıma biraz korkutucu geliyordu. Bir yandan haklıydı, sadece ikimiz olursak bir süreden sonra birbirimizden sıkılırdık.

Başımı sallayarak onu onayladım. “Haklısın ama şıp diye arkadaş bulacak değiliz.” dedim açık açık.

Efsa başını hafifçe yana yatırdı, ardından aşağı yukarı salladı. “Haklısın ama ben inanıyorum.” dedi. Eğer diyorsa bir bildiği vardı. Dediğinin tutacağı bir insandı.

Sadece saniyeler sonra bize doğru gelen üç kız gördük. Ellerinde kahve vardı ve gülerek bize doğru geliyorlardı. Efsa’nın koluna hafifçe vurdum ve bakışlarımı ondan ayırmadım.

“Efsa gelenlere bak.”

“Görüyorum. Buraya doğru mu geliyorlar?”

Başımı salladım. “Aynen öyle.”

Yanımıza geldiklerinde ortadaki sarı saçlı kız elindeki iki kahveyi bize doğru uzattı ve gülümsedi. “Eğer sorun olmazsa size katılabilir miyiz?” Efsa ile birbirimize baktık, aradığımız grup ayağımıza gelmişti.

Başımızı salladığımızda sarışın kız benim yanıma oturdu. Kahverengi saçlı olan Efsa ile ortamıza, siyah saçlı olan Efsa’nın yanına oturdu.

Yanımdaki sarışın kız büyük bir heyecanla elini bana doğru uzattı. “Benim adım Hazal.” dedi. Ardından kaşlarını hafifçe çattı. “Sera Aslanbey değil mi?” Başımı salladım ve bana doğru uzattığı elini sıktım. “Aynı sınıftayız o yüzden adını biliyorum.” dediğinde kaşlarım havalandı.

“Hiç fark etmemişim özür dilerim.” dedim. Başını iki yana salladı. “Hiç önemli değil. İlk gün olur böyle heyecanlar.”

Efsa ile aramızdaki kız hemen iki elini bir bana bir de Efsa’ya doğru uzattı. “Ben Gülenay.” dedi. Efsa ile aynı anda elini sıktık.

Siyah saçlı olan kız, önüne gelen saçlarını kulağının arkasına sıkıştırdı ve gülümseyerek bize döndü. “Benim adım da Yazgı. Memnun oldum kızlar.” dedi. Memnun olduğumuzu belirterek önümüze döndük.

Efsa ile kısa bir an göz göze geldik. Ben şimdiden bu grubu sevmiştim. Sanırım o da sevmişti.

“Neden bizimle arkadaş olmak istediniz peki?” diye sordum bir anda. “Yanlış anlamayın.” dedim hemen ellerimi kaldırarak. “Sadece... Okula daha yeni geldik ve hemen bizim yanımıza geldiniz.” diyerek açıkladım.

Gülenay hemen cevapladı. “Yeni kişileri her zaman çok sevmişizdir.” dedi. Yazgı, onu onaylayan bir mırıltı çıkardı ardından bize döndü ve kendilerini gösterdi. “Hepimiz okula yeni geldiğimiz gün tanıştık.” dediğinde başımı salladım.

Onların doğasında varmış anlaşılan. Bu iyiydi yoksa kendimi kötü hissederdim.

Hazal hemen omuzuma sarıldı ve büyük bir kahkaha attı. “Ayriyeten ben, sizi çok sevdim kızlar!” dedi. Gülmemize engel olamadık. “Bence çok iyi anlaşacağız.” Buna eminim Hazal.

Kahvemizden büyük bir yudum aldıktan sonra derin bir nefes aldık. Bu kahve asla Savaş’ın kahvesi kadar güzel değil. Ayıp olmaması için içmek zorundaydım, yoksa asla içmezdim.

Hazal beni sarstığında ona döndüm. “İnanç denen o çocukla ne kadar güzel kavga ettin öyle.” dedi hayranlıkla. O mesele unutuldu sanıyordum ama Hazal kaos seven birine benziyordu. Başımı salladım ve ona döndüm. “Söylesene Hazal, ben haklı değil miyim?” Başını sallayarak omuzuma iki kere hafifçe vurdu. “Sen haklısın tabii ki.” dedi.

Gülenay ayağı kalktı, ardından bize döndü. “Benim kütüphaneye gidip ders çalışmam lazım. Sonra görüşürüz.” dedi ve bize el salladı. Hepimiz ona karşılık verdikten sonra Yazgı bize doğru eğildi. “Derslerine hep düşkündür.” dedi.

“Keşke onun gibi olsam.” dedi ve kollarını bağlayıp geriye doğru yaslandı Efsa. “Ders çalışmak benim kişiliğime çok uzak iki kelime.” dedi. Yazgı kıkırdadı. Ben ise bunu zaten biliyordum, Hazal ise tepki vermeden kahvesini içti.

“Söyleyin bakalım.” dedi Hazal elindeki kahveyi bankın kenarına koyarak. “Sevgiliniz var mı?” Efsa ile kısa bir an afalladık ama sonradan başımızı iki yana salladık.

“Sizin var mı?” diye sordu Efsa ikisine bakarak. Hazal hemen başını iki yana salladı. “Sevgilisi olan tek kişi Gülenay.” Efsa şaşkınlıkla bana döndüğünde ben gayet normal bir tepki verdim.

“Allah ayırmasın.” dedim ne diyeceğimi bilemeyerek. Kızlar kahvelerinden bir yudum daha aldıktan sonra tam tekrardan konuşacaklarken ders zili çaldı.

“Hadi bakalım.” dedi Yazgı. “Ben Gülenay’ı alacağım. Sizler derslerinize gidin. Diğer teneffüs tekrar burada buluşalım.” Onu onayladıktan sonra ayağı kalktık.

“O zaman sonra görüşürüz. Gülenay’a selam söyleyin!” dedim. Hazal benim koluma girdi ve okula doğru yürüdük.

Efsa ve Yazgı kendi sınıflarına giderken Hazal’la kısa bir sohbet ettik. “Yanında oturan kızdan izin alıp senin yanına otursam sorun olur mu?” Başımı salladım. “Olur tabii ki. Hatta daha iyi olur.” dedim

Gülümseyerek koluma daha da sıkı sarıldı ve sınıfa doğru yürüdük. Hazal dediği gibi kızdan izin alıp benim yanıma oturdu ve ders başlamadan önce konu hakkında konuştuk. Önemli notlar, ezberlenmesi gereken formüller... Hepsi hakkında konuştuk. Jale hocamız sınıfa geldiğindeyse hemen ayağı kalktık, ardından sıradaki derse başladık.

Kafe

“Bir tane espresso hazır!” diye seslendi Barış. Savaş hemen kahvesini aldı ve kasanın önündeki sandalyelerden birine oturdu. Kahvesinden büyük bir yudum aldı ve Sera’yla birlikte oturduğu cam kenarına baktı. Başka insanlar olsa bile, Savaş orada hala Sera’yı görüyordu. Onun mavi gözlerini, kızıl saçlarını, yüzünü güzelleştiren çillerini...

“Hey, aşık adam!” diye bağırdı Barış. Savaş yerinde korkuyla zıplayarak Barış’a döndü. “Aklımı aldın.” dedi.

Barış gülerek mermere yaslandı ve Savaş’a doğru eğildi. “Hayırdır?” dedi başını iki yana sallayarak. “Kimi düşünüyorsun?”

Savaş yutkundu. “Kimseyi.”

Barış elini havaya doğru savurdu. “Aynen canım benim. Sen bunu benim külahıma anlat.” dedi.

“Barış.” diye uzattı Savaş uyarıcı bir sesle. Barış ise buna hiç aldırış etmedi ve aynı tavırla Savaş’a doğru eğildi.

“Yalan mı?” En sonunda pes etti ve başın salladı. “Tamam, birini düşünüyorum ama kim olduğunu asla söylemem.” dedi. Bilmediği bir şey vardı. Barış kimden bahsettiğini çok iyi biliyordu. Bunun bilinciyle büyük bir kahkaha attı.

“Sen gerçekten beni hafife alıyorsun dostum.” Savaş’ın omuzuna hafifçe vurdu. “Sera’yı düşünüyorsun.” dedi. Savaş az kalsın boğulacaktı. Öksürmeye başladığında Barış hemen sırtına üç kere vurdu. Savaş kendine gelir gelmez hışımlı ona döndü.

“Ne diyorsun ya sen?” dedi. Ardından kahvesinden büyük bir yudum aldı.

“Benden saklayabileceğini mi sanıyorsun?” dedi kısık bir sesle. “Sürekli aynı yere dalıyorsun, buradaki gizli bölmende onun için papatyalar saklıyorsun. Sırf o seviyor diye hep aynı kahveyi içiyorsun. Bunları yaparken nasıl anlamamamı bekliyorsun?”

Haklıydı, Savaş her haliyle her dakika Sera’yı düşündüğünü ve aklından çıkarmadığını belli ediyordu. Her seferinde sosyal medyadan onun çocukluk fotoğraflarına bakıyor, en güzel papatyalar nerede bulunur onu araştırıyor, okulunda rahat edebilmesi için yollar arıyordu. Belli etmemeye çalışsa bile gözle görülüyordu.

Savaş bir süre boyunca Barış’ın dediklerini kafasında tarttı ve ne kadar doğru olup olmadığını tarttı. Hepsinin doğru olduğunun farkına varınca sertçe yutkundu.

Barış’a döndü ve kaşlarını çattı. “Sen en başından beri biliyordun değil mi?” Barış büyük bir gülümsemeyle dik duruşa geçti ve yakasını düzeltti. “Tabii ki.”

Savaş gözlerini devirdikten sonra kahvesini eline aldı ve ayağı kalktı. “Madem her şeyi anladın. O zaman ben gidiyorum.”

“Nereye?”

“Papatya’ya yeni hikayeler anlatmak için kitap okumaya.”

Barış içtenlikle gülümsedi ve bu sefer gayet yumuşak bir sesle sordu. “Sen bu kızı çok önemsiyorsun değil mi?” Savaş’ın yüzüne bir gülümseme geldi ve bakışlarını kaçırdı.

“Keşke sadece önemsesem.”

“Nasıl yani?

“Barış.” dedi ona dönerek. Ardından ona doğru eğildi. “Onun tırnağı çizilse ben bu dünyayı yakarım.” dedi. Sesi, kendine olan güvenini yansıtıyordu. “Papatya gönderdiğim ilk gün üstüne kahve dökülmüştü. Teni yandığından beri kahvesini hep ılık yaparım. Ona papatya gönderdim çünkü en sevdiği çiçek papatya.”

Etrafını kısa bir an kontrol ettikten sonra büyük bir hevesle Barış’a döndü. “Havaalanında ona verdiğim kitabın arasına papatya koymuş. Benim kaldığım sayfaya koymuş.” Kimseye belli etmese bile bu onu çok mutlu etmişti. “Düşünebiliyor musun? Sırf benim kaldığım sayfayı kaybetmemek için papatya koymuş!” Yüzünde çocuksu bir sevinç vardı.

“O yüzden her seferinde papatya alıyorsun değil mi?” Başını salladı. Ardından bir anda somurttu ve boğazlı kazağının boğazını çekiştirdi.

“Boğuldun değil mi?” dedi Barış dikkatli bir şekilde. Savaş başını salladıktan sonra derin bir nefes aldı. “Sera’dan daha ne kadar saklayacaksın? Kız bile gözleriyle tarayıp anladı bu sıcak havada bile kazak giydiğini.” Ona doğru yaklaşıp kısık bir sesle “Sonsuza kadar hiçbir şey olmamış gibi davranamazsın.”

Savaş hışımla Barış’a döndü. Gözlerindeki öfke iki kilometre uzaktan bile belli oluyordu. “Davranırım.” dedi sert bir sesle. “Sonsuza kadar da saklarım.” dedi ve ayağı kalkıp kenara koyduğu, kitabının sığabileceği büyüklükteki çantasını aldı ve kafeden dışarı çıktı.

Saate baktığında okulun bitme saatine iki saat kaldığını fark etti. Normalde her zaman ormanlık bir alanda kitap okumayı tercih ederdi ama bu sefer farklı bir yerde kitap okuyacaktı. Gülümseyerek arabasına bindi ve okula doğru yol aldı.

Sera Aslanbey

Okulun bitiş zili çaldığı gibi hemen eşyalarımı toparladım ve buketimi alıp ayağı kalktım. Jale hocamız elini kaldırarak “Üçüncü ve dördüncü paragrafı okuyup yorumlamayı unutmayın!” dedi ve eşyalarını alıp ilk önce o çıktı. Hazal ve ben kol kola girerek dışarı çıktık. Efsa ve Yazgı’yı almak için onların sınıfına doğru ilerlerken koridorda karşılaştık.

Efsa bize doğru gelirken el salladı. Hazal ona karşılık verdi ve koşarak onlara sarıldı.

“Savaş ve Barış’a haber vermemiz lazım.” dedim Efsa’ya doğru. Başını rahat bir şekilde bir şekilde salladı ve elini Sera’nın omuzuna koydu. “Barış mesaj attı, kapıda bekliyorlar bizi.” Şaşkınlıkla kaşlarımı kaldırdım. Nasıl bu kadar hızlı gelebilirlerdi?

Efsa hemen kızlara döndü. “Biz gidiyoruz. Numaralarımız zaten sizde var bir grup oluşturursunuz. Görüşürüz!” dedi ve ikimiz el sallayıp oradan uzaklaştık. Kızlar arkamızdan görüşürüz naraları atarken biz, çıkışa doğru ilerledik.

Çantam artık bana ağır gelmeye başlamıştı.

“Yorucu ve güzel bir gündü.” dedim analiz sonucumu belirterek. Efsa başını sallayarak beni onayladı. “En azından Yazgı ve Hazal üzerimizdeki yorgunluğu aldı.” dedi.

Haklıydı. O kızlar olmasa belki daha da yorgun olurduk ve dışarı bile çıkamayacak kadar bitkin düşerdik. Okul merdivenlerinden indik e karşımızda duran Savaş ve Barış’ı gördük.

Gülümseyerek hemen onların yanına gittik. Sera normal adımlarla Barış’ın yanına giderken ben, elimdeki buketi sıkıca tutarak Savaş’ın yanına koştum.

“Hoş geldin Papatya!” dedi büyük bir mutlulukla. “Hoş buldum!” dedim aynı mutlulukla. Bugünüm artık daha güzel geçecekti çünkü Savaş’la zaman geçirebilecektim.

“Nasılsın? Nasıl geçti günün? Dersler çok zorladı mı? Hocalarını sevdin mi?” Soru seline boğmaya başlayınca güldüm ve karşısında durdum.

“İyiyim sen nasılsın?”

Başını salladı. “Seni gördüm günüm şenlendi Papatya.”

Utandığım için kızaran yanaklarımı umursamadan sorduğu sorulara tek tek cevap verdim. “Günüm çok güzel geçti. Dersler gayet kolaydı ve hocalarımı sevdim.”

Gülmeye başladığında ona eşlik ettim.

Eliyle arabasını gösterirken göz ucuyla Efsa ve Barış’a baktım. Arabaya çoktan binmişlerdi ve bizi bekliyorlardı.

Hemen arabadaki yerime bindim. Savaş geldikten sonra hemen arabayı çalıştırdı ve yola çıktık. “Çantanı arkaya at, daha rahat edersin.” dedi.

Dediği gibi yaptım ve çantamı arkaya attım, üstümden büyük bir yük kalkmış gibiydi.

Önüme döndüğümde Savaş bir poşet uzattı. “Karnın acıkmıştır diye sana kaşarlı poğaça aldım.” Gözlerimi kocaman açarak hemen poğaçaları aldım ve içini açtım. Gözlerimi kapattım ve mis gibi kokuyu içime çektim. Sonra yanımdaki bardağı gösterdi. “Kahven hazır!”

Hemen kahvemden bir yudum aldım ve hemen yutmadan biraz tadını çıkardım. Okulda zorla içtiğim kahve asla Savaş’ınki kadar güzel olmuyordu. Bu tadı özlemiştim.

Poğaçamdan bir ısırık alıp kahvemden içtim. Ağzımda lokma bitince ona döndüm. “Teşekkür ederim.” dedim.

“Rica ederim yeter ki sen iyi ol Papatya.” dedi her zamanki gibi. Önüme döndüm ve yolu izledim.

“Seni çok güzel bir yere götüreceğim.” dediğinde kaşlarımı çatarak ona döndüm. “Nereye?”

“Gitmeyi ertelediğimiz yere.”

Necmettin Erbakan Parkı.

Gözlerim sevinçle parladı. “Tamam! Hemen ablama geç geleceğime haber vereyim.”

“Telaşlanma ben haber verdim.”

Bu kadar hızlı olmasına artık şaşırmıyordum çünkü o Savaş’tı.

“O zaman gidelim!” dedim ve yolu gösterdim. Savaş gülerek gaza bastı. “Emrin olur.”

Araba hızlanırken arkada çalan şarkıyla camı açtım ve bağıra bağıra şarkı söylemeye başladım. Yanımızdan geçen Efsa ve Barış’a el salladıktan sonra şarkımı söylemeye devam ettim ve gidene kadar sesimin kısılmaması için dua ettim.

Efsa ve Barış

Yanlarından geçen Sera ve Savaş’a selam verdikten sonra kendi yollarına döndüler. Efsa çantasını arka koltuğa atmış ve sırtını yaslayıp derin bir nefes almıştı. Barış ise elini dışarı atmış arabayı büyük bir ustalıkla sürüyordu.

“Nasıl geçti bugün?” diye sordu Efsa’ya dönmeden. Efsa omuz silkerek “Güzeldi, olay yoktu.” dedi.

Ardından yavaşça Barış’a döndü. “Sabah edememiştim. Teşekkür ederim.” Barış kaşlarını çatarak kısa bir an ona döndü. “Ne için?”

“Beni sakinleştirdiğin için.” Barış kaşlarını kaldırarak yutkundu. “Senin gerçekten bu kadar korktuğunu bilsem gerçekten hız yapmazdım. Özür dilerim.” İkisi ilk defa birbirlerine karşı bu kadar naziklerdi.

Aralarında sessizlik oluştuğunda kafalarının içinden bin türlü düşünce geçti. Kavga etmeden duramayan ikili bir anda nasıl böyle kedi yavrusu gibi olmuşlardı?

“Biz neden böyleyiz?” diye sordu bir anda Efsa.

Barış tepki vermedi. “Nasıl yani?” dedi sadece düz bir ifadeyle.

“Birbiriyle anlaşamayan ama bir o kadar da sakin iki kişiyiz.” diye açıkladı.

Barış omuz silkti. “Geçmişten dolayıdır belki.”

“Geçmiş bize neden bunu yapsın?”

“Biliyorsun Efsa, o günden sonra birbirimizden ne kadar nefret etsek de aslında içten içe önemsiyoruz birbirimizi. Sen hala içten içe bana kızgınsın. Ben hala içten içe seviyorum seni.”

Efsa tepki vermedi. Gözleri dolmaya başladı çünkü geçmiş onun canını yakıyordu. Aslında ikisi uzun yıllardır tanışıyorlardı. Sekiz yıl önce, Barış’ın şu anda çalıştığı kafede tanışmışlardı.

Barış küçüklüğünden beri çalışıyordu o kafede.

O günden tama üç yıl sonra ise hiç istenmeyen bir kaza oldu. Efsa daha on beş yaşındaydı ve Barış... İstemeden bir şey yapmıştı ve Efsa o günden beri asla Barış’ı affedememişti. Dışarıya kavga eden ama buna rağmen iyi anlaşan iki kişi gibi görünseler de aslında içten içe kırgınlardı. Efsa hala kızgındı, Barış hala seviyordu.

“Daha kaç kere dilemem gerekiyor bilmiyorum ama tekrardan her şey için özür dilerim Efsa.” dedi Barış pişmanlık dolu bir sesle.

Efsa gözünden akan bir damla yaşa aldırış etmedi. “Ben seni affedemem Barış” dedi titrek bir sesle. Barış derin bir nefes aldı. “Kavga etmelerine rağmen iyi anlaşan iki insan oyununa bir süre daha devam edelim.” diye bir teklif sundu Efsa. “Zamanı geldiğinde anlatırız.”

Başını salladı ve itiraz etmedi Barış. Yol boyunca ikisi de sustu. Efsa gözünden akan yaşları sildi ve dışarıyı izleyip geçmişte yaşanan o günü kafasında canlandırdı.