5. bölüm · KIZILIN GÖZYAŞI

-4.GÖZYAŞI-

Zehranur _Torlak

8 Yıl Önce...

Ben Sera ve şu anda karnemde iki zayıf var diye babam bana kemerle vuruyordu. Kemeri acımadan sırtıma vuruyordu, o acımadan vururken ben artık dayanamıyordum. Eğer biraz daha vurursa acıdan bayılacaktım şuraya.

Matematik ve İngilizce derslerinde kötüydüm, haliyle karnemde de o dersler zayıftı ama babam bunu anlamıyordu. Vurmaya devam ederken “Biz senin eğitimin için boşuna mı para ödüyoruz!” diye bağırdı. Çocuktum ben daha. Ne karşı çıkabilirdim ne de kendimi koruyabilirdim. Annem öğrendiğinde olacaklardan daha çok korkuyordum.

Beni bu zulümden kurtarabilecek tek bir kişi vardı: Ablam... O da şu anda dışarıdaydı. Nasıl kurtulacaktım ben? Bu acıya nasıl engel olacaktım.

“Tam bir yüz karasısın!” diye bağırdı tekrardan babam. Kemeri havadayken fırsat buldum ve hemen kaçıp odama çıktım. Kapımı kilitledim ve önüne çekmecemi çektim. Babamın ayak seslerini duyuyordum. Buraya geliyordu. Acilen bir şey yapmam lazımdı. On yaşındaki bir kız en fazla ne yapabilirdi?

Biraz düşündükten sonra aklıma bir fikir geldi. Hemen kıyafet çekmecemin yanına gittim ve uzun tişörtlerimi çıkardım. Hepsini ucundan bağlayarak birleştirdim. Ardından camımın önündeki kalorifere bağladım. Ucunu aşağı sarkıttım, ardından yavaşça tişörtlere tutunarak inmeye başladım. Biraz daha indim ardından atladım. Ayaklarım zemine bastığında rahat bir nefes aldım. Resmen evden kaçmıştım. Çıplak ayaklarımla arka bahçenin çimenlerine basarak koşmaya başladım. Arka kapıyı sessizce açtım ve oradan hemen çıktım. Sokaklar boştu, kimse yoktu. Ben ise nereye uçacağını bilmeyen bir kuş misali sokaklarda dolaşıyordum.

En sonunda kendimi, her zaman gittiğim parkta buldum. Soğuk zemine basa basa banklardan birine doğru ilerledim. Boş bulduğum bir banka oturdum. Bütün kalabalık parka toplanmış anlaşılan. Bir tek ben yalnızdım.

On beş dakika boyunca sadece bankta oturdum. Üstümde ince bir hırka vardı ve beni asla sıcak tutmuyordu. Ayağım ise çıplaktı, daha da çok üşüyordum.

Dakikalar sonra yanıma aynı benim yaşlarımda bir kız geldi. Ona doğru döndüm, kahverengi düz saçları ve yeşil gözleri vardı. Üstünde beyaz, kalın bir hırka vardı. Altında ise mavi bir kot pantolon ve kahverengi bot vardı.

Elinde iki tane çubuk kraker vardı. Gülümsedi. “Merhaba.” dedi. Ona gülümsedim. “Merhaba.” dedim çekingen bir sesle. Hemen geldi yanıma oturdu. Elindeki bir çubuk krakeri bana uzattı. “İster misin?” diye sordu. Normalde bunu kibarca reddederdim ama şu anda gerçekten çok açtım. Başımı sallayarak elinden aldım. “Teşekkür ederim.”

“Rica ederim.” dedi ve ardından kendi çubuk krakerini yemeye başladı. Kendi paketimi açtım ve çubuk krakerlerden yemeye başladım. Yanımdaki kız bana dönü.

Ağzındaki çubuk krakeri bitirince “Adın ne?” diye sordu. “Sera. Senin adın nedir?” diye sordum. “Efsa.” dedi. Kaşlarımı çattım. Böyle bir isim daha önce hiç duymamıştım.

“Farsça kökenli bir isimmiş. Sihirbaz anlamına gelirmiş.” dediğinde kaşlarımı kaldırıp başımı salladım. Güzel bir ismi varmış.

“Sen neden bu soğukta çıplak ayaklasın?” diye sordu. Ağzımdaki lokmayı zorla yuttum ve ayaklarıma baktım. Bembeyazdı. Üşüdüğüm içindir muhtemelen. “Ayakkabılarımı giymeyi unutmuşum.” diye yalan söyledim. Tabii ki inanmamıştı.

Derin bir nefes aldım ve gerçeği söyledim. “Evden kaçtım.” Kaşlarını şaşkınlıkla kaldırdı, gözleri fal taşı gibi açıldı. “Evden mi kaçtın?” diye sorduğunda başımı salladım. “Gerçekten harika.” dediğinde kaşlarımı çatarak ona döndüm. Bunun neresi harikaydı?

“Yanlış anlama.” dedi çatık kaşlarımı görünce. Bir tane çubuk kraker yedi. “Küçükken hep evden kaçmak istemişimdir. Nasıl bir duygu olduğunu merak ediyorum.” dedi. Bu kız kafayı yemişti. Neden evden kaçtığımı bilse aynı fikirde olmazdı, buna eminim.

“Hiç dönmeyecek misin?” Açıkçası bunu hiç düşünmemiştim. Gitmek istemiyordum çünkü aynı senaryo tekrar yaşanacaktı. Bu sefer annemin katkıları da olacaktı. Ablamı istiyordum ama nerede olduğunu bilmiyordum.

Başımı iki yana salladığımda dudağını büzerek bana sarıldı. Ne olduğunu anlayamadan ona baktım, ellerim havada kaldı. “Sen üzülme tamam mı?” dedi yumuşak bir sesle. Dayanamadım ve gözlerim doldu. Daha da sıkı sarılınca bu sefer ağlamaya başladım. Kollarımı ona sardım ve yüksek sesle ağlamaya başladım. Eli, saçlarımın ucunda oyalanıyordu.

Saçlarının kokusu çok güzeldi, tıpkı gül gibiydi. Yumuşacıktı ve parlaktı. Benimkiler ise hafif kabarıktı. Birbirimizden ayrıldıktan sonra gözyaşlarımı başparmağıyla sildi.

O an, kendimi güvende hissettiğim tek andı. Bu kız benim yanıma gelip benimle konuşmasaydı eğer kendimi daha da kötü hissederdim. Efsa, sevdim seni küçük kız.

Tam bir saat boyunca Efsa ile sohbet etmiştik. Sevdiğimiz şeylerden, yapmaktan hoşlandığımız şeylerden, nefret ettiğimiz şeylerden... Sohbeti uzun tuttuk kısacası. Ardından parkın kapısında telaşlı bir kadın gördüm. Turuncu dalgalı saçları koştuğu için dağılıyordu. Üstündeki siyah ceket ise çıkmak üzereydi. Bu ablamdı.

Mavi gözleri benimkini buldu. Yüzüne bir gülümseme gelirken hemen bu tarafa doğru koşmaya başladı. “Sera!” diye bağırdı ağlayarak, ardından hemen koştu ve beni sarmaladı. Kollarımı onun boynuna doladım. Ablam kokumu içine çeke çeke öptü beni. Birbirimizden ayrıldıktan sonra ablam, yüzümü avuçları içine aldı. Gözleri doluydu, yanakları kızarmıştı. “Seni evde göremeyince başına bir şey geldi sandım. Çok korktum Sera.” dedi. Burnumu çektim ardından gözyaşlarımı sildim.

“Babamdan kaçtım.” dediğimde beni tekrardan kendine çekti ve sıkıca sarıldı. Ondan ayrıldım ve Efsa’nın koluna girdim. “Tanıştırayım.” dedim güler bir yüzle. “Yeni arkadaşım Efsa.” dedim. Ablam gülerek hemen Efsa’ya döndü.

“Memnun oldum tatlım. Ben, Sera’nın ablası Leyla.” dedi ve elini uzattı. Efsa gülümseyerek hemen onun elini sıktı ve aşağı yukarı salladı. “Memnun oldum Leyla abla.” dedi aynı yumuşaklıkla. Ablam bir elini benim, diğer elini Efsa’nın omuzuna attı. “Önce Efsa’yı ailesinin yanına bırakalım.” dedi. Ardından bana döndü. “Sonra da seninle biraz dolaşırız.”

Dolaşmaktan kastı yarım saat dışarıda takılıp sonra yine eve gitmekti. Bunu çok iyi biliyordum ama ablama karşı gelemezdim. Mecburen kabul edecektim. Başımı salladıktan sonra ablam, Efsa’ya döndü. “Ailen nerede canım?”

İşaret parmağıyla hemen arka tarafımızı gösterdi. Gayet mutlu bir aile vardı. Bize dönerek “Ben tek başıma giderim.” dedi. Ardından ablamın kolunun altından sıyrılıp bana doğru geldi ve son kez görüşüyormuşuz gibi sıkıca sarıldı. Aynı şekilde ona sarıldım. Sırtımı sıvazlarken “Sonra görüşürüz Sera.” dedi.

“Görüşürüz Efsa.” dedik ve ayrıldık. O günden sonra bir daha karşılaşmadık, görüşemedik. Kendi yollarımıza ayrıldık. Ben o parka hep gittim ama o hiç gelmedi. Tek arkadaşımı tanıdığım gün kaybetmiştim.

İçimdeki ses, bir gün yeniden karşılaşacağımızı söylüyordu. O günü iple çekerken düşündüğüm başka bir şey vardı: O zamana kadar hayatta kalabilir miyim?

Günümüz

Allah’ını seven beni bu bodrum katından kurtarabilir mi? Bodrum katta kaldığını bilseydim Savaş’ın teklifini asla kabul etmezdim. Burada hiç güneş ışığı yoktu hep yapay ışık vardı ve bu hiç doğal hissettirmiyordu. Üstümdeki kabanı ve şalı koltuğa atım hemen mutfağa geçmiştim. Bir bardak su alıp kafama diktim.

Bardağı tezgâha büyük bir hızla vurdum ve sırtımı yaslayarak karşımdaki duvarı izlemeye başladım. Ablamın getirdiği eşyalar arasından uzun kollu kahverengi bir body giydim. Altıma ise kahverengi bir kalem pantolon giydim. Terliklerimi ise değiştirmiştim. Şu anda tek isteğim, anne ve babamın bir an önce gitmesiydi.

Savaş burada nasıl kalabiliyordu anlamıyorum. Burası güneş görmez hava almaz bir yerdi. Ayrıca sıcaktı, evi soğutmak için hiçbir şey yoktu. Nasıl yaşıyordu bu havasız yerde?

Barış bizi bıraktıktan sonra hemen kafeye geri dönmüştü. Ablam ve Giray ağabey ise eşyaları tek bir yere koyuyordu. Derin bir nefes alıp etrafıma bakındım. Koyu renkli dolaplar, beyaz bir tezgâh ve daha fazlası...

Kafamda bin türlü soru vardı. Buradan nasıl çıkacaktık? Ailem neden gelecekti? Gidecekler miydi? Bundan sonra neler olacaktı?

Sorular kafamı kurcalarken bir anda kapı çaldı. Korkuyla kapıya döndüm. Buraya kim gelebilirdi? Kalbim hızla atmaya başladığında hemen arkamdaki ilk çekmeceyi açtım ve bir tane bıçak aldım. Ne olur ne olmaz diye.

“Ben bakarım!” diye bağırdım ve kapıya doğru korkuyla ilerledim. Kapı kolunu yavaşça tuttum ve bir anda açıp bıçağı karşımdaki kişiye doğrulttum. Bir kızdı. Benim yaşlarımdaydı ve şu anda gayet korkmuş görünüyordu. Ellerini iki yana kaldırmış korkuyla bana bakıyordu.

“Sakin olur musunuz lütfen? Benim canım patlıcan mı?” dediğinde kaşlarımı çattım.

Yeşil gözleri korkuyla bana bakıyordu. Bu kız neden bana bu kadar tanıdık ve yakından geliyordu? O da aynı şeyi düşünmüş gibi yüzümü inceledi. Birbirimizi tanımaya çalışırken ona doğru uzattığım bıçağı indirdim. Ardından kafama dank ettiğinde bıçak elinden düştü, ağzım bir karış açık kaldı.

“Efsa?” dedi kısık bir sesle. Kızın gözleri benimki gibi açıldı. “Sera?”

Yıllar geçmişti, koskoca sekiz yıl. Yıllar sonra bu şekilde karşılaşmak varmış kaderimizde. Yıllar onu hiç değiştirmemişti, aynı gözler ve aynı duruş. Efsa’nın yüzünde bir gülümseme oluşmaya başladı. Ben hala şaşkındım. Nasıl olur da yıllar sonra, burada karşılaşabildik?

Efsa daha fazla dayanamadı ve hemen boynuma atıldı. Boynuma sıkıca sarılırken benim ellerim havada kaldı. “Seni çok aradım.” dedi. Sesi titremişti. “Bulamadım ama Sera.” dedi ardından hıçkırık sesi duydum. Hala daha anlamakta zorluk çekiyordum. Tek arkadaşımı yıllar sonra bu şekilde görmeyi beklemiyordum.

“Efsa,” dedim kısık ve titrek bir sesle. “Gerçekten sen misin?” diye sordum. Başını salladı ve benden ayrıldı ama elimi bırakmadı. “Gerçekten benim Sera.” Gerçek gibi değildi. Onu unutmadığıma inanamıyordum. Beni duygulandıran bir diğer şey ise, o da beni unutmamıştı. Hatta beni aramıştı. Sonucunda ise birbirimizi bulamamıştık.

Bugün her şey değişti. Bütün düşüncelerim silindi. Beni unuttuğunu ve benimle görüşmek istemediğini düşünmüştüm ama yanılmışım.

Dolan gözlerimiz birbirine kilitlendi. İkimiz de duygusal patlama yaşıyorduk. Efsa, gözünden akan bir damla yaşı sildi ve kahkaha attı. “Gerçekten bunun yaşandığına inanamıyorum. Hiç değişmemişsin. Güzeldin zaten, daha da güzelleşmişsin.” dediğinde utandım. Birinden iltifat alınca neden hep yanaklarım kızarıyordu bilmiyorum. Efsa’nın elini daha da sıkı tuttum. Bir daha bırakmak istemiyormuş gibi.

“Sende.” dedim sadece. Ne diyeceğimi bilemiyordum, dilim tutulmuş gibiydi. “Senin burada ne işin var?” diye sordu kaşlarını çatarak. Nasıl bir yalan bulabilirdim? Efsa’nın gözlerinin içine baktıkça ne yalan söylersem yakalar gibiydi. Tam cevap verecekken ablamın sesi duyuldu.

“Efsa mı?” Hemen koşarak yanımıza geldi ve şaşkın gözlerle Efsa’ya baktı. Efsa’nın yüzündeki gülümseme yayılırken, ablam da gülümseyerek kollarını iki yana açtı. “Gel kız buraya!” diye bağırdı sevinçle. Demek ki ablam da unutamamıştı Efsa’yı. Gerçi bu kız, evden kaçtığımda bana sahip çıkmışken nasıl unutulabilirdi ki?

Ablam ve Efsa birbirlerine sarılırken ben, derin bir nefes aldım ve gözyaşlarımı silip gülümsedim.

Birbirlerinden ayrıldıktan sonra Efsa tekrardan bana döndü.

“Niye geldiğinizi boş ver. İyi ki gelmişsiniz.” dedi. Koluna sarıldım ve başımı, onun omuzuna koyarak ablama baktım.

“Birkaç dakika bizde kalabilir mi?”

“Ne dakikası Sera? İsterse günlerce kalabilir.” Açıkçası Savaş’ın buna izin vereceğini sanmıyorum. Efsa hemen elini kaldırarak hevesli olan ablamı durdurdu. “O kadarına gerek yok çünkü hemen yan komşunuzum.” dediğinde şaşkınlıkla ona baktım.

“Burada mı oturuyorsun?” Başını salladı. Bundan daha güzel bir haber olamazdı. “Harika!” diye bağıdım ve Efsa’ya daha çok sarıldım. Ardından Efsa kolumdan tuttu ve beni dışarı çıkardı.

“Bana geliyorsun, itiraz yok!” Ben daha cevap veremeden kolumdan çekiştirerek beni kendi evine getirdi. Kapıyı kapatır kapatmaz içeriyi incelemeye başladım. Krem rengi duvarları Efsa’nın küçüklüğünden bu zaman kadar olan mutlu anıları kaplıyordu. Yerde beyaz bir halı vardı ve yumuşacıktı. Efsa hemen koridorun sonundaki salonu gösterdi.

“Gel hadi!” Onu takip ettim ve salona gelir gelmez bizi karşılayan beyaz renkli L koltuğa oturduk. Efsa hemen benim koluma yapıştı ve başını omuzuma koydu. “Seni gerçekten çok özledim. Sadece bir kere görüşmüş olabilir ama yine de yıllarca özledim.” dediğinde kıkırdadım ve elimi onun kolunun üstüne koydum. “Özleyen tek kişi sen değilsin.” dedim.

Bana döndü hemen. “Kaç yıl oldu?”

“Sekiz yıl oldu Efsa.” dedim hayret eder gibi. “Sekiz yıl mı?” dedi kısık bir sesle. “Ben, ailemden bu kadar uzak kalmadım.” dediğinde güldüm.

Kaşlarını çatarak bana döndü. “Sen neden buradasın? İstanbul’da değil miydin?” Artık gerçekleri açıklama zamanı gelmişti.

Başımı salladım. “Ablamla buraya taşındık. Ailemizden kaçmak için.”

“Yine mi evden kaçtın?” Bu kız, o günü unutmamış mıydı? Başımı iki yana salladım. “Yok, bu sefer evden gittiğimizi biliyorlar. Halam yüzünden yerimizi öğrendiler ve buraya geliyorlar. Onlardan kaçmak için buraya geldik. Kısa bir süreliğine yani. Onlar gidince kendi evimize gideceğiz.” Anladığını belirterek başını salladı.

“Benim bir arkadaşım oturuyordu burada. Bir anda sizi görünce garipsedim.” Kaşlarımı çattım. “Arkadaşın kim?”

“Bu evin sahibi.”

“Savaş mı?”

Kaşlarını kaldırdı. “Savaş’la tanıştınız mı?” Başımı salladım. “Önce havaalanında karşılaştık sonra da çalıştığı kafede. Bizi evinde kalmaya ikna eden o zaten.”

Başını salladı. “O hep öyle iyi bir adamdır zaten. Bazen yemek yaparken eksik malzemem oluyor, almak için ona gidiyorum.” Fark ettiğim bir şey vardı. Efsa’nın evindeki ışıklandırma, Savaş’ın evindeki ışıklandırmadan fazlaydı. Göz yormayan bir aydınlığı vardı.

“Sen neden buradasın?” diye sordum ona. “Okumak için geldim.” dediğinde kaşlarımı kaldırdım. “Hangi bölüm?”

“Okul öncesi öğretmenlik.” dedi büyük bir gururla. Yüzündeki vatan gülüşünü görünce onunla gurur duydum.

“Helal olsun sana.” dedim omuzuna vurarak. “Başardın demek.” Başını salladı. Yarın günlerden pazartesi olduğuna göre onu göremeyecektim.

“Yarın öğleden sonra dersim var. Sabah ve akşam buluşabiliriz.” Nasıl bir plan yapabileceğimizi düşündüm. Aklıma bir fikir geldiğinde bedenimi ona doğru çevirdim.

“Yarın sabah Savaş’ın çalıştığı kafede kahvaltı yapalım. Akşam ise ben, sana geleyim ve kız gecesi yapalım!” Bu fikir hoşuna gitmiş olmalı çünkü bunu söylediğim an heyecanla başını salladı, gözlerinin içi parladı. “Olur! Yemek de yaparız!” Beşlik çaktıktan sonra hemen cebinden telefonumu çıkardım.

“Numaranı kaydedeyim.” dedim. Başını salladı ve numarasını kaydetti.

Kendi numaramı, onun telefonuna kaydedince kapı çaldı. İkimiz de hemen başımızı koridora çevirdim. Kapı hemen karşımızdaydı. Efsa hemen ayağı kalktı ve kapıya doğru ilerledi. “Kargom gelmiştir yüksek ihtimal.” dedi. Ben ise rahat bir şekilde koltuğa yayıldım.

Kapıyı açtıktan sonra Efsa’nın sohbete başladığını fark ettim. Duruşumu dikleştirdim ve kimin geldiğini görmeyi bekledim. Ardından içeriye tanıdık bir sima girdi. Hatta iki kişi. Savaş ve Barış. İsimleri tesadüf müydü acaba?

Ellerinde torbalar vardı. “Kargocu kapıya bırakmıştı, aldık geldik.” dedi Barış gülümseyerek. Efsa başını sallayarak teşekkür etti ve onları salona davet etti. Hemen ayağı kalktım. Savaş’ın koyu kahveleri benim mavilerimi bulduğunda kısa bir şok yaşadı. Olduğu yerde kalakaldı. Onun aksine Barış, gülümseyerek “Elsa!” diye bağırdı. Efsa, ona ters ters bakarken Barış hemen mutfağa gitti.

Savaş, gözlerini benden ayırmadan mutfağa gitti. Efsa mutfağı işaret ederek “Siz masanın üstüne koyun ben sonra hallederim.” dedi ve gayet normal bir şekilde yanıma geldi.

“Barış’ı da mı tanıyorsun?” diye sordum şaşkınlıkla. Başını salladı. “Aynı sizin gibi kafede tanıştık. Kahveyi yanlışlıkla üzerime döktüğü için onu azarlamıştım.” dedi

Barış ve Savaş aynı anda salona geldiğinde Barış, ellerini iki yana açarak “Hakkımda ne konuşuluyor?” diye sordu.

Efsa hemen cevapladı. “Ne kadar sakar olduğunu.”

Onlar didişirken Savaş hemen yanıma oturdu ve bana yaklaştı. “Seni burada görmek güzel.” dedi. Ona döndüm ve gözlerinin tam içine baktım. “Burada olman çok güzel.” diye yanıtladım.

Uzun süre sadece birbirimizin gözlerinde kaybolduk. Gözlerinin içindeki parıltı, benim kalbimi aydınlatıyordu ama o, bunu bilmiyordu. Rahatladığımı ve sürekli onunla konuşmak istediğimi bilmiyordu.

“Sana ıhlamur getirdim.” dedi. “Soğukta dışarıda kaldın, hastalanma diye.” dediğinde bakışlarımı kaçırdım. Ardından tekrardan ona baktım. “Teşekkür ederim.”

“Rica ederim, yeter ki sen iyi ol Papatya.”

Önüme gelen kızıl tutamlarımı kulağımın arkasına sıkıştırdım. Ardından dik bir şekilde oturdum ve normal bir sohbet konusu açtım. “Yarın sabah, Efsa ile sizin kafeye gelsek olur mu? Kahvaltı için.”

Kaşlarını kaldırarak gülümsedi ve başını salladı. “Kafemiz şenlenir Papatya. Her zaman beklerim.” İşaret parmağımı kaldırıp onu susturdum. “Ama hesabı ödeyeceğim.” İtiraz etmeye yeltendi ama benim gayet ciddi bakışlarımı görünce mecburen başını salladı.

İkimiz aynı anda Efsa ve Barış’ döndük, hala didişiyorlardı.

“Ayrıca bana zift gibi içirdiğin kahveyi unuttuğumu sanma!” dedi Efsa sinirle. “Bana yaptığın diş macunlu kekin cezasıydı o!” diye karşılık verdi Barış.

Kavgaları hiç bitmeyecek gibiydi. Savaş’la aynı anda ofladık. Barış bana döndü. “Elsa, haksız mıyım sence?” Efsa hemen bana döndü. “Asıl ben haklı değil miyim?” Bu iki delinin arasından nasıl çıkacağımı bilemezken Savaş araya girdi.

“Bence biz haklıyız.” İkisi kaşlarını çattı. Ben ise anlamamış bir şekilde Savaş’a döndüm. Savaş hemen kelimelerini toparladı. “Bizi arada bırakmayın.” dedi.

Efsa ve Barış omuz silkerken ben başımı salladım. İkimiz de kollarımızı bağlayıp onlara döndük. Savaş ve ben koltukta arkamıza yaslanırken, Efsa ve Barış birbirine sırtını döndü.

Adım kadar eminim ki onların arlarındaki ilişki ilk başta nefretle başlayacak ama sonra aşka dönüşecek. Sera demişti dersiniz. Tabii, bunu onlara söylersem yüksek ihtimal kafamı kırarlardı ama olsun, ben düşüncemden caymam.

Efsa, Barış’ın omuzuna vurarak “Poşettekileri yerleştirmeme yardım et, seni affederim.”

“Lütfettin.” dedi Barış yalandan bir sevinçle. Mutfağa gittiklerinde biz baş başa kalmıştık. Savaş’a döndüm. “Onlar hep böyle miydi?” Başını salladı.

Ardından bana döndü. “İkisini bildim bileli hep böyle kavga ederler. Bizim kadar sakin değiller.” Ona katılarak başımı salladım. Kulağıma yaklaştığını fark ettim. “Bana hala bir papatya borcun var.” dediğinde gülümsememe engel olamadım.

“Getireceğim, söz.” Ne zaman olduğu belli değil.

Savaş birkaç dakika sonra tamamen bana döndü. “Sana bir şey soracağım.” Dikkatlice onu dinledim, diyeceği şeyden korkmuyor değildim. “Yarın Necmettin Erbakan Parkı’na gidelim mi?”

Karaman’ı araştırırken öyle bir yer olduğunu görmüştüm. Gayet büyük ve ferah bir parktı, buraya geldiğimizden beri gitmek istediğim yerler arasındaydı.

Şaşkınlıkla ona baktım. “Gerçekten mi?” Başını salladı.

“Yarın izin günüm ve boş boş evde durmak yerine seninle vakit geçirmek istiyorum.” Açıkçası Efsa okuldayken evde boş boş oturmayacaktım. Hem yarı kahvaltıdan sonra evin oralarda fazla dolanmamış olurdum. Akşama kadar Savaş’la birlikte gezer, akşam Efsa ile kız gecesi yapardık.

Başımı salladım. “Tamam, olur.” Yüzünde zafer gülümsemesi vardı. “O zaman kahvaltıdan sonra seni almaya gelirim.” dedi. Başımı salladım. Büyük bir gülümsemeyle geri çekildi, ardından işaret parmağını bana doğru uzattı. “Her akşam ıhlamurdan içmeni rica ediyorum.” dediğinde gülümseyerek başımı salladım.

Savaş’ın teklifi bir çeşit randevu muydu yoksa ben mi yanlış anlıyordum? Yok canım, biz sadece arkadaşız ve buraya yeni taşındığımız için bana şehrin güzelliklerini gezdirmek istiyordu. Bu gayet normaldi, başka bir şey anlaşılmazdı. Ablam için aynı şeyi söyleyemem. Bu haberi verdiğim an büyük bir çığlık koparacaktı. Üst üste sorular soracak ve saçma sapan senaryolar kuracaktı.

Şu anda bunları düşünmemeliydim, yarın yaşayacağım yoğun ve güzel zamanları düşünmeliydim. Tek isteğim bütün bunlar olurken ailemle karşılaşmamaktı çünkü benim şansım bu şekildeyken karşılaşma ihtimalim çok yüksekti. Gerçi yanımda Savaş, Barış ve Efsa olacaktı ve onlar yanımdayken beni alamazlardı ya da bana bir şey yapamazlardı.

Mutfaktan yine bağırış sesleri gelmeye başlayınca ayağı kalktım. “Birbirlerine bir şey yapmadan onları ayırmaya gidiyorum.”

“Kan çıkacak vallahi.” dedi Savaş. Keyifli bir şekilde mutfağa gittim, Barış’ın elinde spagetti, Efsa’nın elinde fiyonk makarna vardı.

“Spagetti yapacağız!” dedi Barış. Başını iki yana sallayarak daha yüksek bir sesle “Fiyonk makarna yapacağız!” diye inat etti Efsa. Derin bir nefes alarak aralarına girdim. İkisinin elindeki makarnayı aldım ve kenara koydum.

“Seçim yapacakken neden bize sormuyorsunuz?” diye sordum. İkisi de afallamış bir şekilde bana baktı. “Ben, oyumu fiyonk makarnadan yana kullanıyorum.” dedi elimi kaldırarak. Arkamı dönerek Savaş’a seslendim. “Savaş!” Kısa bir sessizlikten sonra mutfağa geldi.

“Sorun nedir?”

Makarnaları gösterdim. “Sence fiyonk makarna mı yoksa spagetti mi?”

Kısa bir süre durduktan sonra bana döndü. “Spagetti zaten ne yapılacak?”

Üçümüz de mal gibi kalıp Savaş’a baktık. Ne demişti şimdi bu? Hepimiz birden donup kaldık ve ne dediğini anlamaya çalıştık. Derin bir nefes aldı Barış. Ardından bana döndü. “Elsa, terliğini rica edebilir miyim?” Nedenini sormadan terliğimin birini ona verdim. Elinde sıkıca tutarak Savaş’a attı. Savaş kendini korudu ve terliğim yere düştü. Ardından Efsa ve ben aynı anda hayattan bıkmış gibi bir nefes verdik. Ellerimi belime koyarak Savaş’a baktım. “Yaptığın espri için spagettiden özür diler misin?”

Yere düşen terliğimi aldım ve ayağıma giydim.

Savaş ellerini iki yana açtı. “Yapmak zorundaydım.” Ardından masadaki fiyonk makarnayı aldım. “Fiyonk makarna yapacağız. Beyler, sizi içeri alalım.”

Barış homurdanarak zorla içeri gitti, Savaş onu takip etti.

Yarım saat sonra kaynayan suya fiyonk makarnaları koydum. Efsa ise dışarıdan aldığı makarna sosunun arkasını okuyordu. “Bunları aynı tencerede mi yapacağız?” diye sorduğunda başımı salladım ve tencerenin kapağını kapattım. Ona döndüm ve okuduğu yere baktım.

“Makarna süzülürken sosu yapabiliriz.” dedim. Başını salladı ve sosu kenara attı. Bir tane sandalye çekti ve karşıma oturdu. “Bu erkeklere laf anlatmak çok zor. Daha doğrusu sadece Barış’a laf anlatmak zor. Savaş halden anlıyor.” Başımı salladım. Dediğim gibi Savaş, gördüğüm en anlayışlı insanlardandı.

“Gerçekten öyle.” diye fısıldadım kendi kendime. Efsa yerinde doğruldu ve kollarını bağlayıp bana sinsice gülümsedi.

“Ayrıca sana nasıl baktığını da gördüm. Gözümden kaçtı sanma.” Ne? Nasıl bakıyormuş bana? Kaşlarımı çatarak ona baktım. Bu halime güldü. “Ay sen farkında değil misin?” dedi tatlı tatlı. Tam olarak neyin farkında olmalıydım?

“Ne saçmalıyorsun Efsa?”

“Sana ne kadar parlak baktığını fark etmedin mi?”

“Fark ettim. Bundan nasıl bir anlam çıkarmalıyım?”

Ellerini birbirine vurarak ayağı kalktı ve beni omuzlarımdan tutarak sarstı. “Aşk hayatına hoş geldin.” dediğinde ona susmasını işaret ettim. Böyle bir şey yüksek sesle söylenir miydi? Ayrıca neden herkeste böyle bir algı vardı? Eğer Barış’ta böyle düşünüyorsa vay halimize.

“Öyle bir şey yok Efsa. Biz sadece arkadaşız.” Başını alaycı bir şekilde sallayarak “Tabii canım. Ben kafamda senaryo kuruyorum zaten.” dedi.

Kaşlarımı kaldırarak gülümsedim ve başımı sallayarak arkamdaki makarnaya döndüm. Bir tane aldım ve üfledikten sonra tadına baktım. Biraz daha pişmesi gerekiyordu, onun haricinde tuzu gayet yerindeydi. Efsa’nın dikkatini dağıtmak için makarnayı gösterdim. “Olmak üzere.”

Dikkati hemen dağıldı ve makarnanın yanına gelip iyice baktı anlıyormuş gibi. Konu dağıldığı için sevinirken arkamdan adım sesleri geldi. Arkamı döndüğümde kapının kenarına yaslanmış, kolları bağlı bir Savaş vardı. Gülümseyerek bizi izliyordu. Ona bakarak gülümsedim.

Çekingen bir şekilde başını yana doğru eğdi. “Makarna ne zaman olur? İçeride aç bir insan var.” dediğinde Efsa hemen Savaş’a döndü. “Söyle o aç ayıya, makarna havadan gelmiyor. Daha sosunu yapacağız.”

Savaş başını salladı, ardından bana döndü. Gülümseyerek göz kırptı ardından yaslandığı yerden ayrıldı ve içeri doğru ilerledi. “Kolay gelsin size.”

Cevap vermeme fırsat vermeden içeri gitti. “Siz neden Barış’la anlaşamıyorsunuz?” diye sordum Efsa’ya dönüp. Makarnayı süzdükten sonra sosu tencerenin içine döküp bir bardak sus koydu ve karıştırmaya başladı. “Ben aslında anlaşılabilir bir insanım ama o çocuk insanı deli eder.” dedi.

Dilimi damağıma vurup tekrardan kapıya döndüm. Sakince makarnanın olmasını beklerden yarın olacakları ve olabilecek olayları düşündüm. Gerçi, Savaş’la geçireceğim bir gün nasıl kötü olabilirdi?