27. bölüm · KIZILIN GÖZYAŞI
-26.GÖZYAŞI-
3 Ağustos 2026
“Elsa hile yapıyor saymam ben!” diye bağırdı bir anda Barış. Elimdeki kartları saklayarak “Ne hilesinden bahsediyorsun sen ya?” diye söylendim. Ben hile yapmasını bile bilmezdim.
Efsa oflayarak Barış’a döndü. “Bozma şu oyunu Barış. Keyfini çıkararak oynayalım.” Saçlarımı geriye atarak onu onayladım. Bizim evde kimse olmayacağı için pijama partisi yapmaya karar vermiştik. Efsa ve ben odamda kalacaktık. Barış ve Savaş ise salonda yatacaklardı, çünkü neden olmasın?
Şimdi ise eğlenceli bir kart oyunu oynuyorduk ama Barış sürekli hile yaptığımı söyleyip duruyordu.
“Barış, karışma sevgilime. İsterse hilenin alasını bile yapabilir.” diye beni savundu Savaş. Ona döndüm ve gülümsedim. Bana karşılık verdikten sonra oyuna döndü ve kartını attı. Sarı dört gelmişti. Sıra bendeydi, elimdeki tek sarı kartı attım: Artı iki.
Tabii ki bu kart Barış’a denk gelince gözleri fal taşı gibi açıldı. “Zaten on sekiz tane kart çektirdiniz daha ne istiyorsunuz benden?” diye bağırdı. Sadece omuz silktim ve oyunuma devam ettim. Barış somurtarak iki tane kart çektikten sonra çatık kaşlarla yerine geri oturdu.
Sıra Efsa’daydı. Birkaç saniye kartlarına öylece baktıktan sonra kırmızı artı iki attı. Savaş hiç itiraz etmeden kartları çekti ve sıra tekrar bana geldi. Göz ucuyla Barış’a baktım. Korkuyla bana bakıyordu.
Ona sinsice gülümsedim, başını hafifçe yana yatırdıktan sonra ona engel kartı attım. Kartları masaya sertçe bıraktıktan sonra ayağı kalktı. “Yeter ama ya! Sen bu kıza kart mı veriyorsun?” dedi Savaş’a dönerek. Savaş hemen başını iki yana salladı. Barış yine homurdanmaya başlayınca bu sefer ben ofladım.
“Barış!” diye bağırdım ve kalktığı yeri gösterdim. “Otur şuraya adam akıllı oynayalım.” dedim. Barış en sonunda omuz silkti ve oturdu. Efsa oyunu devam ettirirken bir anda telefonum çaldı.
“Hemen bakıp geliyorum.” Odama gittim ve masanın üstünde duran telefonumun ekranına baktım. Bilinmeyen Numara.
İçimi bir korku kaplarken aramayı cevaplamadım. Tam içeriye gidecektim ki telefon tekrardan çaldı ve aynı numara arıyordu. Ekranda yazan Bilinmeyen Numara yazısıyla bakıştım birkaç saniye. Ardından kendimi topladım ve telefonu alıp açtım.
“Kimsiniz?” dedim kısık bir sesle. Telefonun ardından bir hırıltı sesi geldi. “Senin bu hayatta görmek isteyeceğin son kişiyim.” Hangisi peki? Babam? Halam? Baba tarafı akrabalar?
Gözlerimi devirdim ve derin bir nefes aldım. Bu sesin kime ait olduğunu anlamam zordu çünkü sesini değiştirmişe benziyordu.
“Sen kim oluyorsun da kızımı benden uzak tutuyorsun?” Söylediklerinden hiçbir şey anlamıyordum. Bu kişi kim? Ne kızından bahsediyor?
“Ne dediğini gerçekten anlamıyorum. Ne saçmalıyorsun sen?”
Büyük bir kahkaha sesi geldi.
“Yakında anlayacaksın ve benim haberim olmadan kızımı kaçırmak neymiş göreceksin.” Ardından telefon kapandı. Bu neydi şimdi? Kim böyle bir arama yapardı ki?
Telefon kapandıktan sonra düşünmeye başladım ama aklıma belirli bir kişi gelmedi. Ardından aklıma yavaş yavaş ipuçları gelmeye başladı. Yakında kim olduğunu öğreneceğim, kızımı kaçırmak neymiş göreceksin diyebilecek ve benimle sesini değiştirerek konuşabilecek tek bir kişi vardı.
“Suna Bolat...” diye fısıldadım. Ardından kapıdan bir ses geldi ve hemen arkamı döndüm. Karşımda Savaş vardı. Şimdi ona ne söyleyecektim?
“Papatya?” dedi kaşlarını hafifçe çatarak. Göz ucuyla baktığımda ellerinin yumruk olduğunu gördüm. Hayır, öğrenmiş olamazdı. Eğer öğrendiyse o zaman ne yapacağımı bilmiyorum.
“S-Savaş, ne yapıyorsun sen orada?”
“Oyuna çağıracaktım seni ama başka şeyler duydum.”
Yutkundum ve normal davranmaya çalıştım.
“Ne duydun?”
Savaş kapıyı kapattı ve hızla benim yanıma geldi. Onu ilk defa bu kadar ciddi ve öfkeli görüyordum. Bana doğru yaklaştığında geriye doğru gittim ve en sonunda dolaba yaslanmak zorunda kaldım. Aramızda bir karışlık mesafe bırakmıştı ama nefesini tenimde hissedebiliyordum ve bu, tüylerimi ürpertmeye yetiyordu.
“Seni arayan kişi...” dedi fısıldarcasına. “Ablam mıydı?”
Tamam, kelimenin tam anlamıyla yakalanmıştım. Şimdi ona ne diyecektim?
“Ne alakası var?”
“Bana sakın yalan söyleme.” dedi dişlerinin arasından. “Seni tehdit etti değil mi?” Konuşmanın hepsini duymuş anlaşılan. Yine de teslim olmaya niyetim yoktu. “Yok öyle bir şey Savaş.” dedim omuz silkerek. Ardından telefonumu bıraktım ve kapıya doğru yöneldim. Fakat daha bir adım bile atamadan önüme geçti.
“Bak, benim derdim seni zor duruma sokmak değil. Sadece...” Kelimeler boğazında düğümleniyor gibiydi.
“Onun neler yapabileceğini bilmiyorsun. Seni korumak istiyorum. Sana zarar gelirse ben yaşayamam Papatya. Dedi. Ardından ellerimi tuttu. “Lütfen bana doğruyu söyle. Seni arayan kişi o muydu?”
Artık kaçmama gerek yoktu. Savaş her şeyi anlamıştı ve bunu itiraf etmeden rahat bırakmayacaktı. Derin bir nefes verdim ve başımı salladım.
Savaş gözlerini sıkıca kapatıp başını eğdi. Ardından kendi ağzında bir şeyler geveledi. “Özür dilerim.” diye fısıldadı. Ardından başını kaldırdı ve beni kendine doğru çekerek sarıldı. “Seni bu belaya soktuğum için çok özür dilerim.” Ona sıkıca sarıldım.
“Özür dilemene gerek yok, korkmuyorum.” dedim. Ardından saçlarımı öptü. Sonrasında kapı çaldı. İkimiz de kapıya doğru baktık. Telefonumun ekranına baktım. Saat 23:00. Bu saatte kim gelmiş olabilirdi ki? Savaş ve ben birbirimize baktık. Kapıya bu sefer daha sert vuruldu.
“Patlama geldim!” diye bağırdı Efsa. Yüksek ihtimal ablamların olduğunu düşündü ama tek bir sorun vardı: Ablamlar bugün eve geç geleceklerdi. İşlerinin erken bitmesinin imkânı yoktu çünkü kına hazırlıkları hakkında konuşacaklardı. Kapı açıldıktan sonra eve sessizlik hâkim oldu.
Sessizlik dakikalarca sürünce bir terslik olduğunu anladım. Savaş’ın koluna sıkıca sarıldım ve korkuyla arkasına geçtim. Daha demin korkmuyorum demiştim ya, delicesine korkuyordum aslında.
“Hani korkmuyordun?” dedi omuzunun üstünden bana bakarak. “Yürü be.” dedim ve hafifçe omuzuna vurdum. Savaş kapıyı açtığı an ikimiz de salona girdik ve gördüğümüz manzara karşısında şoktaydık.
Suna Bolat, dediğini gerçekten yapmıştı. Yakın bir zamanda görüşeceğimizi söyledi ve şu anda buradaydı. Şu anda yaşadıklarımın gerçek olup olmadığını sorgulamaya başladım. Suna Bolat şu anda buradaydı ve elinde bir silah tutuyordu. Silahı Efsa’ya doğru tutuyordu. Barış şaşkınlıktan elindeki kartları düşürmüştü. Suna Bolat’ı inceledim.
Saçı başı dağılmıştı, gözündeki rimel akmıştı, silahı tutan eli titriyordu. Üstündekilere bakılırsa darp edilmiş gibiydi. Bizi gördüğü an yüzünde korkutucu bir gülümseme oluştu. Silahı hemen Savaş’a doğrulttu.
“Vay vay vay!” dedi bağırarak. Ne yapıyordu o? “Solo ölüm yapacaktım ama sanırım topluca olacak.” dedi. Ardından gözleri beni buldu. Korkudan tir tir titrerken bana bakınca yüzündeki gülümseme soldu. Sava hemen benim önüme geçti. Suna yavaşça bana doğru yaklaştı. “Sen...” Sesindeki korkunçluk beni tir tir titretiyordu.
“Kızımı elimden alan sensin.” Ne olduğunu anlayamıyordum. Derya’ya ne olmuştu? Savaş elini kaldırıp ablasını durdurmaya çalıştı. “Abla sakin ol, neler oluyor?”
Suna silahı tekrardan kardeşine çevirdi. “Sen kapa çeneni!” Ardından başını hafifçe iki yana salladı. “Hain kardeş seni.”
“Ben, hainlik etmedim.” dedi Savaş kararlı bir şekilde.
“Seni en başında öldürmeliydim.” diye fısıldadı Suna. Bunu yapmamalıydı, şu anda Savaş’ı manipüle etmeye çalışıyordu.
Göz ucuyla Efsa ve Barış’a baktım. Barış gizlice telefonunu çıkarmıştı. Tam polisi arayacakken Suna ona döndü. Ardından silahı ona doğrulttu. Savaş tam onun önüne atılacakken iki el silah sesi duyuldu. Kulaklarımı kapatıp gözlerimi sıkıca kapattım. Tekrar açtığımda ise ortalık kan içindeydi. Barış vurulmuştu. Göğsünden iki kurşun almıştı. Geriye doğru biraz sarsıldıktan sonra sırt üstü yere düştü. Oluk oluk kanlar akarken biz, yaşadığımız şoku atlatamıyorduk. Efsa şaşkınlıktan ne yapacağını bilmiyordu.
En sonunda kendini Barış’ın yanına attı. “Barış...” diye fısıldadı. Ardından üstündeki kısa kollu hırkayı çıkardı ve Barış’ın yaralarına bastırdı. “Dayan, ambulansı arayacağım şimdi.” Efsa tam ambulansı arayacakken Suna bana doğru döndü. Silahı bana doğrulttu.
“Eğer ambulansı aramaya kalkarsan bu kız da ölür!” Efsa korkuyla bana baktı. Ben yavaşça başımı salladım. Şu anda önemli olan Barış’ın yaşamasıydı.
“Barış.” diye fısıldadı Savaş. Tam onun yanına gidecekken Suna silahı ona doğrulttu. Olacakları anladığım için hışımla onun önüne geçtim ve siper oldum. “Savaş!”
Üç tane silah sesi ardı ardında duyuldu. Üç kurşun da bedenimdeydi. Bir anda ne olmuştu bize böyle? Daha biraz önce oyun oynamıyor muyduk biz? Her şey nasıl bu kadar hızlı ilerliyordu?
Kurşunların verdiği acı bedenime yayılırken Savaş’ın nefesinin kesildiğini fark ettim. Yoksa kurşunlar ana değil de ona mı gelmişti? Eminim, kurşunlar bendeydi.
Suna’nın yüzünde şeytani bir gülümseme oluşurken büyük bir kahkaha attı. “Hepiniz teker teker öleceksiniz! Hayatımı mahvettiniz, o zaman yaşamayı hak etmiyorsunuz!” diye bağırdı. Bedenim zayıf düştü, Savaş’ın kollarının arasına yığıldım. Bedenim üşümeye başlamıştı. Zaten hep üşüyordum ama bu sefer farklıydı.
Gözlerim yaşlarla dolarken nefes almakta zorlanıyordum. Savaş hemen beni, kendi sıcacık bedenine doğru çekti.
O an anladım, enim de sonum gelmişti. Hayatta çektiğim onca şeyde ölmemişken sadece üç kurşunla ölecektim.
Nefes almakta zorlanırken Savaş’a baktım. “Sera!” diye bir çığlık duyuldu Efsa’dan. Ardından iki silah sesi daha. Efsa’da vurulmuştu. Savaş tek kalmıştı.
Zamanında onlar ölümle cebelleşirken ben delirmiştim. Şimdi benim yaşadıklarımı o da yaşıyordu. Benim çektiğim acıyı, yaşadığım çaresizliği o da yaşıyordu.
“Bütün sevdiklerini kaybedeceksin.” dedi Suna tıslarcasına. Savaş ona bakmıyordu bile. Şaşkın bakışları benim üstümdeydi. Bedenimi sarıyordu.
“Sevdiklerinin acısıyla yaşayacaksın Savaş. Yaşarken öldüreceğim seni!” dedi ve evden çıkıp gitti. Evet, bizi vurup gitmişti. Şimdi ne olacaktı bize? Barış ve Efsa’dan ses gelmiyordu. Savaş yaşadıklarının şokundaydı.
“S-Sera?” diye kekeledi ismimi. İsmimden ilk defa nefret etmiştim çünkü ben Sera değil, papatyaydım. Savaş’ın papatyası...
“Dayan güzelim tamam mı? Ambulans çağıracağım şimdi.” Kolunu sıkıca tuttum. Canım çok acıyordu, dayanamıyordum. “S-Savaş...”
“Yorma kendini. Hastaneye yetişeceksiniz.” dedi üçümüze birden bakarak. “Hepiniz kurtulacaksınız.”
“Savaş... Dinle beni.” dedim hırıltıyla. Savaş bana baktı, koyu gözleri dolmaya başlamıştı. “Yapma Papatya’m...” dedi saçlarımı okşarken.
Titreyen bedenimi sıkıca tutuyordu kollarının arasında. “Savaş,” dedim tekrar zorla. “Sadece şunu bil.” dedim. Gözümden yaşlar akmaya başlayınca hıçkırıklarım da başladı ama bu, canımı daha çok acıtıyordu. “Seni çok seviyorum.” Savaş’ın ağzından bir hıçkırık çıktı ve gözünden akan bir damla yaş göğsümdeki kurşun yarasına düştü.
Acıyla inlerken Savaş’ın elini buldum ve tüm gücümle tuttum. Barış ve Efsa’dan hala haber yoktu. Ölmüşler miydi?
Savaş zorla gülümsedi ve alnını, benim alnıma yasladı. “Seni tüm benliğimle seviyorum Papatya’m...” dedi gözlerime doğru fısıldayarak. “Beni bırakma tamam mı? Dayan.”
“Dayanamıyorum Savaş, canım çok acıyor.” dedim. Nefes almam zaman geçtikçe zorlanıyordu. Ölümümün bu şekilde olacağını hiç tahmin etmemiştim.
Savaş hemen tişörtünü çıkardı ve yaralarıma bastırdı. Üstünde sadece atleti kalmıştı. “Geçecek canım. Sen bırakma beni tamam mı? Bütün acıların geçecek.” dedi. Ardından telefonunu aradı. Bulamadı. Barış’ın olduğu tarafa doğru yönelmek için bedenimi yavaşça yere koydu. O, telefonu almaya gittiğinde gözyaşlarım bu sefer zemine doğru aktı. İçimdeki acı büyüdü, bedenimi uyuşturdu.
Gözlerim yavaşça kapandı. Uykum vardı, engel olamadım. Kendimi soğuk bir uykuya mahkûm etmiştim. Sonumu getirmiştim.
Benim hikayem buraya kadarmış. Ne güzel planlar yapıyorduk oysaki. Doğum günüme az kalmıştı. Yirmi yaşımı bile görememiştim. Ablamın kınasını yapacaktık daha, ben mezun olacaktım. Savaş’la, sevdiğim adamla birlikte çok mutlu olacaktık. Şimdi ise o tekti. Tek başına yaşayacaktı. Beraber yaşadığımız onca güzel şey geçti gözümün önünden.
Hayallerim vardı benim. Hayallerim yarım kaldı. Savaş ve ben yarım kaldık. Papatya artık savaşı kaybetmişti.
Bilincimi tamamen kaybetmeden önce duyduğum son şey Savaş’ın yalvarışlarıydı.
“Sera! Hayır, yapma. Dayanabilirsin sen. Bırakmazsın beni. Uyan! Kurban olayım uyan Sera!” Bedenimin sarsıldığını hissettim. Son nefesini vermeden önce hissettiğim son şey Savaş’ın sıcacık kollarıydı. Son nefesimi vermeden önce duyduğum son şey Savaş’ın acı dolu çığlığıydı.
“Sera!”
Savaş Bolat
Telefonu alır almaz hemen ambulansı aradım. Şu anda olanlar gerçek olamayacak kadar kötüydü. Sevdiğim kadın ve en yakın arkadaşlarım gözlerimin önünde vurulmuştu. Bunu yapan kişi ise benim kanımdan biriydi: Ablam.
Ambulansa haber verdikten sonra Barış’a döndüm. Gözleri kapalıydı. Hemen nabzını kontrol ettim. Çok azdı ama yine de atıyordu. “Barış, dayan kardeşim. Kurtulacaksın.” Ardından Efsa’ya döndüm. Onun gözleri açıktı ama zor dayanıyordu. Nefes alışları zordu.
“Efsa.” dedim ona dönerek. Yaralarına bastırdım. “Dayanın tamam mı?”
Ardından sevdiğim kadına döndüm. Gördüğüm manzara güzel değildi. Gözleri kapanmıştı. Üstüne giydiği yeşil tişört artık onun kanıyla boyanmıştı. Kızıl tutamları, onun kanıyla kirleniyordu. Başımı iki yana sallayarak onun yanına doğru gittim.
“Hayır hayır Sera!” diye bağırdım tüm gücümle bedenini sarstım ama uyanmadı. Onun soğuk bedenini kendime doğru çektim.
Çok soğuktu, hep soğuktu ama bu sefer farklıydı, ölüm soğuğu vardı onda.
Yüksek sesle ağlamaya başladım.
“Sera! Hayır, yapma. Dayanabilirsin sen. Bırakmazsın beni. Uyan! Kurban olayım uyan Sera!” diye yalvardım ama beni duymadı. Açmadı o okyanus mavisi gözlerini, şen kahkahasını sunmadı yine bana. Onu kaybediyordum.
En sonunda ise verdiği son nefesi duydum. Bedeni gevşemişti ve eli yana, başı geriye doğru düştü. Onu kendime doğru çektim ve içimdeki acıyı dışa vurmak istercesine bağırdım.
“Sera!”
Bizim hikayemiz son bulmuştu. Bir papatya, verdiği savaşı kaybetmişti. Ben artık yalnızdım. Uzun yıllar sonra bulduğum huzurumu kaybetmiştim. Beni gerçek anlamda seven, beni mutlu eden ve beni, tekrardan ben yapan kişiyi sadece üç kurşunla kaybetmiştim.
Artık Savaş’ın bir papatyası yoktu. Artık Savaş, yalnızlıkla mühürlenmiş bir bedenden ibaretti.
Hayallerimiz vardı, hepsi yarım kalmıştı. Beraber mezuniyetine gidecekti oysaki. Mezun olduktan sonra mutlu bir hayatımız olacaktı. O meslek sahibi olacaktı, ben kafede çalışmaya devam edecektim. Mesleğini eline aldığı zaman evlenecektik ve kendimize ait bir evimiz olacaktı.
Yakında doğum günü, sürpriz yapacaktım ona. En sevdiği lunaparka götürecektim onu. Ama o on dokuzuncu yaşını bile göremeyecekti.
Biz yarım kalmıştık, bir daha devam etmemek üzere yarım kalmıştık. Peki bundan sonra ben ne yapacaktım? O olmadan ben nasıl hayatta kalacaktım?
