2. bölüm · KIZILIN GÖZYAŞI (KİTAP OLDU)

-1.GÖZYAŞI-

Zehranur _Torlak

İlk gecem gayet rahattı. Asla rahatsızlık duymamıştım, aksine gerçek anlamda evimde gibi hissediyordum. Eşyalarımı yerleştirdikten hemen sonra uyumuştum. Ablam ve Giray ağabey ise film gecesi yapmışlardı. Onlar da uzun süredir görüşemediği için bu, onlara bir bahane olmuştu.

Uyanır uyanmaz üstüme açık yeşil bir straplez üst ve altıma pileli bir etek giydim. Kahverengi kovboy çizmelerimi giyerek kahverengi kol çantamı aldım. Güneş gözlüğümü de taktım ve şehri dolaşmak üzere dışarı çıktım. Hava güneşli olduğu için baya sıcaktı. Yazın ortalarında olduğumuzu çok belli ediyordu.

Saçlarımı geriye doğru attım ve en yakın kafeye doğru ilerledim. Sabah kahvaltı yapmadım için güne bir kahveyle başlayacaktım. En yakın kafeye girdim ve kasaya doğru ilerledim.

Menüye kısa bir göz attıktan sonra çantamdan cüzdanımı çıkarmaya çalıştım.

“İlk kahven benden olsun.” Bu tanıdık sesi duyduğum an hemen kafamı kaldırıp bana karşı gülümseyen adama baktım. Aynı gülüş, aynı gülümseme ve aynı boğazlı kazak. Savaş kollarını yaslamış gülümseyerek bana bakıyordu.

“Savaş?” dedim şaşkınlıkla. Ardından cüzdanımı çıkardım. “Sen burada mı çalışıyorsun?” diye sordum. Başını salladı ve kollarını iki yana açarak “Bugün başladım ve ilk kahven benden!” dedi yüksek bir sesle. Kısa bir an etrafıma bakındım. “Patronun kızar ama sana.”

Elini boş ver der gibi sallayarak “Bir şey demez.” dedi. “Gayet anlayışlı bir adam zaten. Eminim o da böyle yapardı.” dedi. Ardından hemen kasaya gitti. “Ne istersin?” Açıkçası hiçbir fikrim yok.

“Sen ne önerirsin?” dedim ve cüzdanımı çantama koydum. “Benim favorimi hemen hazırlıyorum.” dedi ve arkasını dönüp hazırlamaya başladı. Bende bu arada kafeyi inceledim. Bitkiler, kahve kokusu, nostaljik hava ve tablolar... Tam benlik.

Savaş’ın burada olmasına nedense sevinmiştim, onunla sohbet etmek beni rahatlatıyordu.

Kahveyi önüme koyduğunda kendinden emin bir şekilde gülümsüyordu. Başıyla kahveyi göstererek “Denesene, eminim çok seveceksin.” dedi. Başımı salladım ve bir yudum aldım. Ağzım yansa da belli etmeden içtim. Tadı gerçekten güzeldi. Ona güvenmenin doğru bir seçenek olduğunu biliyordum.

Kasadaki başka biri müşterilerle ilgilenirken Savaş, patronundan izin aldı ve yarım saatliğine dışarı çıkmamıza izin verdi. Elimdeki kahveyi sıkıca tutarak ilerlerken Savaş, kendi kahvesini içiyordu.

“Seni buralara getiren nedir?” diye sorduğunda kahvemden bir yudum aldım. Ardından bakışlarımı kaçırarak “Huzur.” dedim. “Huzur bulmak için geldiğimi söyleyebilirim.”

Başını salladığında ona döndüm. “Peki seni buralara atan nedir?”

Omuz silkti. “Sevgi.” dediğinde kaşlarımı kaldırdım. “Açık konuşmak gerekirse ailem beni hiç sevmez. Ablam da yurtdışında. Burada en azından arkadaşlarım var.” dedi. “Onlar beni seviyor.”

Bu duyguyu iyi bilirdim. Sevgisiz büyümüş biri en çok sevgiyi arardı. Ailesinde, arkadaşlarında, sevgilisinde... Bunu elde etmek isterdi çünkü bir kez bile olsa bu sevgiyi tatmak isterdi.

Elimde tuttuğum kahveme döndüm. “Peki aradığın sevgiyi bulabildin mi?” Bana döndü ve mavi gözlerimin tam içine baktı. Ben, onun koyu kahvelerinde kaybolurken başını salladı ve gülümsedi. “Evet, buldum.” dedi. Yanaklarımda hissettiğim sıcaklıkla hemen kahvemden bir yudum aldım.

Yürüdüğümüz sokakta çok fazla dükkân, kafe, restoran ve insan vardı. Biraz tedirgin olsam da derin nefesler alarak kendimi rahatlatmaya çalıştım. Pek başarılı olduğumuz söylenemez ama Savaş’ın yanımda olması, tanıdık birinin olması kendimi iyi hissettiriyordu.

Savaş elimdeki kahveyi göstererek “Beğendin mi?” diye sordu. Kaşlarımı kaldırarak başımı salladım. “Çok beğendim.” dedim.

Omuz silkerek “Ben yaptım çünkü.” dedi ve güldü. Onunla gülerken hafifçe bir tane vurdum omuzuna. Kendini geri çekse de gülmeye devam etti.

Yüzümü buruşturarak omuz silktim. “Vazgeçtim, hiç beğenmedim.” dedim. Keyifli bir şekilde gülerken başını iki yana salladı. “Artık çok geç, itirafını aldım bile.” dedi. Başımı iki yana sallamakla yetindim.

Bu sırada yanımdan koşarak geçen bir adam bana çarptı ve kahve üzerime döküldü. Benim üstüm yanarken Savaş ne olduğunu anlayamadan hemen bana döndü. Omuzumdan tutarak beni kenara çekti ve üstüme baktı. “İyi misin? Yandın mı? Canın acıyor mu?” diye soruları sıralarken bir yandan da cebinden mendil çıkarıyordu.

Mendili aldı ve bana uzattı. “Sen silsen daha iyi olur.” Üstüme baktığımda leke göğsümün hemen üstündeydi. İtiraz etmeden aldım ve hemen silmeye başladım. Yandığımı gerçekten hissediyordum. Savaş telaşlı bir şekilde başka bir mendil verdi. “Hastaneye gidelim mi?” diye sordu. Hemen başımı iki yana salladım.

“Gerek yok Savaş alt tarafı kahve.”

“Senin canın yandı.” dediğinde gözlerimiz kesişti. Gerçekten telaş, endişe ve tedirginlik gördüm kurt bakışlarında. Benim için endişelenmişti ve bu, istemsizce kendimi değerli hissettirmişti. Babam olsa kahveyi döktüm, kıyafetimi kirlettim diye kızardı. Savaş ise canımın yanmasını düşünmüştü.

Üstümdeki kahve lekesine baktım. Kötü görünüyordu ve çıkmıyordu. “Leke çıkmıyor.” diye söylendim. Savaş ciddi misin der gibi baktı bana.

“Cana geleceğine mala gelsin. Ben sana alırım yenisini.” dediğinde ona baktım. Gayet ciddi görünüyordu.

Son kez üstümü kontrol edip mendili çöpe attım. Yarım saatin dolduğunu düşündüğümde Savaş’a döndüm. “Ben artık eve gideyim üstümü değiştirmem ve yanan yerlere merhem sürmem lazım.” dedim. Hiç itiraz etmeden başını salladı. “Seni bırakayım.” dedi ve itiraz etmeme izin vermeden geldiğimiz yolu geri döndük.

Çalıştığı kafeyi geçtikten hemen sonra evin önüne getirdim onu. Ona dönerek “Teşekkür ederim.” dedim. Başını sallayarak “Önemli değil, içim rahat bir şekilde gireceğim o kafeye.” dedi ve gülümsedi. “Kendine dikkat et Papatya.” dedi ve arkasını dönüp ilerledi.

Papatya mı? Papatya... Papatya! Kitabın arasındaki papatya! Onu almayı unuttuğuma inanamıyorum. Papatyayı görmüştü, umarım çöpe atmamıştır. Saklamak için o kadar emek verdiğim çiçeğimi tek seferde atmaması için dua ettim ve kapıya doğru yürüdüm.

Kapıyı çaldım ve hemen açıldı. Ablam, stitchli pijaması ve mükemmel dalgalı saçlarıyla karşıladı beni. Üstümü gördüğü gibi gözleri fazl taşı gibi açıldı. “Sera! Ne oldu üstüne?” diye sordu. Bu sırada çizmelerimi çıkarıp içeri girdim.

Çantamı hemen kenara attım. “Kahve döküldü.” dedim ve hemen lavaboya gittim. Aynaya baktığımda açıkta olan bazı bölgelerimin yandığını gördüm. Şansıma sessizce laflar ederken soğuk su tuttum yanıkların üstüne. Ardından ecza dolabından bir tane yanık merhemi aldım ve odama gittim. Üstüme beyaz pijama takımımı giydim ve saçlarımı dağınık topuz yaptım. Aradan çıkan birkaç kızıl tutamı ise kulağımın arkasına attım.

Odamdan çıkmadım, onun yerine rafımda duran resim defterimi aldım ve resim çizmeye başladım. En sevdiğim hobimdi. Camdan dışarı baktım ve gördüğüm ilk çiçeği çizmeye başladım. Çoğunlukla karakalem çalışmaları yapardım ama renkli kalemlerle de çalışmayı çok isterdim.

Çiçeğin taslağını çizerken bir anda kapı çaldı. “Girebilirsiniz.” dedim ve kapı açıldı. Arkamı döndüğümde ablam heyecanlı bir şekilde bana bakıyordu.

Ona doğru bakarak başımı iki yana salladım. “Ne oldu abla?”

“Kapının önünde bir buket var ve tahmin et kime gelmiş?”

Tek kaşımı kaldırdım. “Ben papatya mı severim Sera?” Papatya mı? Gözlerim fal taşı gibi açılırken hemen kalemi ve kâğıdı bıraktım. Kapıya doğru koştum ve gerçekten yerde duran papatya buketine baktım. Çok güzel görünüyordu. Buketin üstündeki notu fark eder etmez hemen aldım ve okumaya başladım.

Geçmiş olsun Papatya. Umarım hediyemi seversin.

Bunu gönderebilecek tek bir kişi vardı: Savaş Bolat. Gülümsediğimi fark edince yanaklarım kızardı ama bunu umursamadım çünkü şu anda güzel bir papatya buketim olmuştu. Buketi yerden aldım ve kokladım, çok güzel kokuyordu. Arkamı döndüm ve kapıyı kapattım. Sevinçten yerimde zıplamaya başladım, şu anda çocuk gibi göründüğüme emindim. İlk çiçeğimi daha yeni tanıdığım bir adamdan almak mı yoksa ilk çiçeğimi almak mı beni mutlu etmişti bilmiyorum.

Ablam kollarını bağlayarak yanıma geldi ve yerinde zıplayıp duran beni durdurdu. “Vazoya su koyup camının kenarına koydum.” dedi. Yanağına kocaman bir öpücük bıraktım ve hemen odama gittim. Çiçeği vazoya koydum. Ardından kalemimi ve yeni kâğıdımı alıp buketimi çizmeye başladım.

Resmimi yaparken gözlerimin dolduğunu hissettim. Hüzünden değil, mutluluktan. Bir damla yaş aktı gözümden fakat hemen sildim. Resmime devam ederken kendi ağzımda bir şarkı mırıldandım.

Yarım saat geçmişti ama ben resmi bitirememiştim çünkü uyuyakalmıştım. Kapım tekrardan çaldığında kafamı hemen kaldırdım. Esnerken “Girin!” diye bağırdım. Bu sefer gelen Giray ağabey oldu, sessizliğinden anladım.

“Sera?” Arkamı dönüp ona baktım. Elinde kocaman bir tepsi vardı. İçinde ise zeytin, peynir, ekmek ve menemen vardı. Menemen! Kokusunu alır almaz hemen ayağa kalktım ve elinden tepsiyi aldım.

“Teşekkür ederim Giray ağabey.” Kollarını birbirine bağlayıp omuzunu duvara yasladı. “Rica ederim.”

Ardından ekledi. “Sabah kahvaltı yapmadan çıktın evden. Ablan ve ben bütün menemeni bitirince sana yenisini yaptım, beğendin mi?” Bir lokma attım ağzıma ve hemen başımı salladım. “Ablamdan daha güzel yapmışsın.” dedim. Gülmeye başladığında bir parça peynir attım ağzıma. “Bu buket nedir?” diye sordu.

Ağzımdaki lokmayı yutarak ona baktım. “Bir arkadaşım aldı.” dedim yalan söylemeden. Ardından kaşlarını çattı. “Nasıl bir arkadaş bu?”

Düşündüm. Savaş nasıl biriydi? “İşte, bir doksan boyunda, kahverengi saçlı ve koyu kahve gözlü, kitap kurdu, aşırı centilmen ve düşünceli bir arkadaş.” dedim açık konuşarak. Bu söylediklerime şaşırmış gibi kaşlarını kaldırdı. “Bir çocuk mu?” Başımı hemen iki yana salladım.

“Çocuk demek için yürek yemek lazım. Benden yaklaşık iki yaş büyük.” dedim. Giray ağabey kaşlarını çattı. “Sera sen daha on sekiz yaşındasın. Yirmi yaşındaki bir adamla mı takılıyorsun?”

“Sen on senedir ablamla sevgilisin ama.” dedim. Ne diyeceğini bilemedi. Ağzını açtı ama konuşamadı. “Bu konuyu ablanla konuşacağım.”

“Ablam biliyor ve sanırım destekliyor.”

Sinirden yumruğunu sıktığını gördüm. “Giray ağabey, kızacaksan odamdan çıkar mısın?” Başını salladı ve odadan çıktı. Ben ise büyük bir zevkle yemeğimi yemeye devam ettim.

Ablamın daha demin beni desteklediğini mi söylemiştim? Bu bana göre çok iyi bir haberdi. En azından ondan gizli iş yapmamış olacaktım. Giray ağabey benim öz ağabeyim gibiydi, sanırım bu yüzden sinirlendi.

Yemeğimi zevkle yerken camdan dışarı baktım ve bir şey fark ettim. Benim odamın camından Savaş’ın çalıştığı kafe görünüyordu. Kapı bir anda açıldı ve içeriden kurt bakışlı adam çıktı. Önlüğü kirlenmişti. Saçlarını geriye doğru taradı ve biraz derin nefes aldı.

Ardından etrafına bakındı ve bir anda göz göze geldik. Bakışları bende donup kaldı. Tanıdı beni. Hemen elini salladı, ona karşılık verdim. Ardından gözleri buketime kaydı.

Ağzını okudum. “Sevdin mi?” Başımı salladım. “Sevdim.”

Ardından başını salladı ve arkadan ona biri seslenmiş olmalı ki kısa bir an arkasını döndü. Sonra bana tekrar dönerek yine el salladı ve içeri girdi. Ben ise derin bir nefes aldım. Bugün ikinci karşılaşmamızdı ve onun çalıştığı yer hemen benim odamdaki camdan görünüyordu.

Bugünümü daha güzel ne yapabilir diye düşünürken ablam bir anda odaya girdi. Kapıyı kapattı ve kilitledi. Korkuyla ona baktım ve ellerimi iki yana açtım. “Vallahi bir şey yapmadım!” diye bağırdım.

Ablam kollarını göğsünde bağlayarak bana yaklaştı ve gülümsedi. “Kim bu çocuk? Havaalanından sonra çok fazla karşılaştınız ve şimdi o çocuk sana çiçek gönderiyor. Neler dönüyor aranızda Sera Hanım?” dediğinde sakinleşmesini bekledim. Ardı ardına sorduğu sorular afallatmıştı ama yine de derin bir nefes alıp kendimi toparladım.

Ağzımı sildim ve tamamen sandalyemi ona çevirdim. “Aramızda bir şey yok. Sadece arkadaşız.” Buna inanmışa benzemiyordu. Çiçek buketimi göstererek “Yeni tanıdığın bir arkadaş sana buket alamaz?” dediğinde omuz silktim. “Belki onun arkadaş dili budur.” Söylediğim bu saçma şey alnıma vurmak istememe sebep oldu ama kendimi tuttum. Ablam tek kaşını kaldırdı ve bana doğru yaklaştı. Beni korkuttuğunu rahat bir şekilde söyleyebilirim.

Aramızda bir karış mesafe bıraktı. “Sana inanmalı mıyım?” diye sordu gözlerini kısarak. Yutkunarak başımı salladım. Ne duymak istiyordu? Başını iki yana salladı. “Sana inanamıyorum.” Ardından hemen dibimden çekildi. “Ama elimde bir kanıt olmadığı için aranızda olan asıl şeyi kanıtlayamam.” dedi.

Uzaklaştı, Ardından kilidi açıp odadan çıktı.

Aramızdaki şeyden kastı tam olarak neydi? Biz sadece iyi anlaşan iki arkadaştık, daha fazlası olamazdık. Umarım. Ablamın dediklerini kafamdan attım ve resmime geri döndüm. Bunu en kısa sürede bitirip Savaş’a göstermek istiyordum.

Akşama kadar resim üzerine uğraştım. Sildim, tekrar çizdim. Sildim, tekrar çizdim. Resmi yarıladıktan sonra eşyalarımı toplayıp resmi dosyama koydum ve penceremi kapatıp yatağıma yattım.