25. bölüm · KIZILIN GÖZYAŞI (KİTAP OLDU)
-24.GÖZYAŞI-
Ablamın yol boyunca öve öve anlattığı yere gelmiştik sonunda. Kahvaltısının güzel olduğunu söylüyordu, bakalım ne kadar güzel. Masanın hazır olmasını beklerken ablamla birlikte sohbet ediyorduk.
“Anlat bakalım. Savaş’la ilişkiniz nasıl gidiyor?” Bunu beklemiyordum. Omuz silktim. “Her şey gayet güzel gidiyor.”
“Siz de ne sakin çiftsiniz ya.” diye söylendi. Tek kaşımı çattım, bunun neresi kötüydü?
“Ne demek istiyorsun?”
Olduğu yerde doğruldu. “Canım benim, ilişki denilen şeyde illaki kavga, anlaşmazlık ya da bir husumet olur. Siz neden bu kadar sakinsiniz?”
“Bu kötü bir şey mi?”
Başını iki yana salladı. “Tabii ki değil ama bana garip geldi.” Ablamın da aynı benim gibi açık sözlü olması harikaydı. Bir ilişkide neden husumet olmalıydı anlamıyorum. Sakin ve sağlıklı bir ilişkimiz vardı ve biz, bundan çok memnunduk.
“Sana garip gelen şey bizim en normalimiz abla. Sen ve Giray ağabey kavga ederek geçiniyor olabilirsiniz ama ben, bu halimizden gayet memnunum. Hem kavga edersek elimize acıdan başka bir şey geçmeyecek.” Derin bir nefes aldım. Ablam sadece kaşlarını kaldırarak başını salladı. Onun alıştığı şeyin tersini yaşamamız garibine gitmişti.
Ardından bana döndü. “Ablası hakkında bir şey diyor mu?” Başımı iki yana salladım. Savaş, ablasını ya da yeğenini sormuyordu ama hala daha görmek istediğini biliyordum. “Yok, demiyor. Konusunu bile açmıyor.”
Dilini damağına vurarak manzaraya döndü. “Onun için de zor. Ablası, onu yıllarca manipüle etmiş ama o anlamamış.” Gerçekten zordu. Bir ablanın neden bu kadar ileri gittiğini hala daha anlamıyordum.
Başımı sallayıp bakışlarımı parmaklarıma çevirdim. “Katılıyorum.”
“Ayrıca, öldürmeye çalışmak ne demek ya? Bir insan nasıl böyle bir canavara dönüşebilir?” Aklıma, Savaş’ın boynundaki izlerin nedenini öğrendiğim ilk gün geldi. Hemşirenin gelip bana anlattığı dakikalar zihnimin bir köşesinde yer edinmişti.
“Belki de içinde bir yerde yatıyordu.” dedim bir anda. “Savaş’ı sadece bir koz olarak görüyordu. Son darbeyi de alınca Savaş’a patlamıştır.” Ablam başını salladı.
“Peki, Savaş neden hala ablası hakkında iyi düşünüyor?”
“Nasıl düşündüğünü bilmiyorum. Sadece artık onun hakkında konuşmuyor. Sadece yeğenini görmek istiyor. Barış, yeğenini getireceğine dair bir söz verdi ama ne zaman yerine getireceğini bilmiyorum.”
Ablam omuz silkti. “Hakkında hayırlısı olsun, ne diyelim.” Başımı salladım. Tam bu sırada garsonlar geldi ve ellerindeki tabakları sırayla masaya bıraktılar.
Teşekkür ettikten sonra gittiler. Masayı inceledim. Siyah ve yeşil zeytin, haşlanmış yumurta, çikolata, reçel, ekmek, salatalık, domates... Bir kahvaltı sofrasında olması gereken her şey vardı.
Ablamla birlikte tabağımıza yiyeceğimiz kadar ürünlerden koyduk. Ardından yemeye başladık. İçecek olarak çay söylemiştik. Çaylarımız da geldikten sonra daha da lezzetli olmuştu. Ablamın dediği kadar varmış. Buranın kahvaltısı gerçekten çok güzelmiş. Belki bir gün Savaş’la gelirdim.
Ağzıma bir tane yumurta attım. “Abla, burası gerçekten güzelmiş.” Başını salladı ve bir tane zeytin attı ağzına. “Dedim sana.”
Kahvaltımızı bitirdikten sonra bir çay daha istedik. Masayı topladıktan sonra çaylarımızı getirdiler ve sohbet etmeye devam ettik.
“Düğünü nerede yapmayı planlıyorsun?” Ablam düşündü. Ardından çayından bir yudum aldı. “Açık havada istiyorum. Biz bize olalım. Çok kalabalık olmasın.”
Başımı salladım. “Kınayı?”
“Eğer Savaş ve Barış’ın çalıştığı kafe o zamana kadar tadile edilirse orada yaparız diye düşündüm. Hem geniş alan hem de yabancı kimse olmaz.” Duyduğuma göre kafe bitmek üzereymiş. O zaman kınayı orada yapabilirdik! Ablamın istediği gibi olmalıydı. Kardeşi olarak organize etmek bana kalıyordu. Efsa’yı da alırım yanıma, birlikte hallederiz.
“Duyduğuma göre tadilatı bitmek üzereymiş. Savaş’la konuşurum, o da patronuyla konuşuruz hallederiz.” Ablam heyecanlı bir şekilde ellerini çırptı. “İnşallah.” dedi. Gerçekten çok heyecanlıydı.
Yaklaşık bir saat daha oturduk, sonra ise dolaşmaya çıktık. Sahil kenarına gittik ve deniz kokusunu içimize çekerken kol kola girmiş bir şekilde yürüdük. “Havalar ne kadar güzel değil mi?” diye sordum. Başını salladı.
“Aynen öyle. Bu zamanlarda daha çok gezmemiz lazım.”
Kesinlikle katılıyorum. Hep beraber bir pikniğe gitmemiz gerekiyor. Belki bir gün bu hayalim gerçek olur, kim bilir? Ablamla birlikte sahil boyunca yürüdükten sonra en sonunda geri dönmek zorunda kaldık.
Ablamın telefonu çaldı. Yerimizde durduk. Ablam telefonun ekranına bakarak gülümsedi. “Tuğçe teyze arıyor.”
Gülümsedim. Ablam telefonu açıp hoparlöre aldı. “Efendim Tuğçe teyze?”
“Nasılsın yavrum?”
“İyiyim, sen nasılsın?”
“İyiyim çok şükür. Bu akşam kardeşin ve erkek arkadaşınla akşam yemeğine gelir misiniz?”
Ablamla hayretler içinde birbirimize baktık. Bu çok iyi olurdu. “Olur Tuğçe teyze.” dedi ablam. Tuğçe teyzenin güldüğünü duydum. “Akşam görüşürüz.” dedi ablam. “Görüşürüz yavrum.” dedi ve telefonu kapattı Tuğçe teyze.
“Ben çok sevdim bu kadını.” dedi ablam hayranlık dolu bir sesle. Ben daha çok sevmiştim. Onu annem olarak görüyordum. Savaş’la sevgili olduğum için değil. Gerçekten bir anne gibi davrandığı için.
“Eve gidelim” dediğinde şaşırdım. “Neden?”
“Elimiz boş gidemeyiz Sera. Akşam için bir şey yapıp öyle götürelim.” Başımı salladım. Haklıydı. “Tamam, hadi gidelim.”
Eve doğru yol aldık. Ablam yol boyunca hayalindeki kına ve düğün hakkında konuştu. Ortamı nasıl süsleyebiliriz? Kimler gelecek? Yemekler, ikramlar falan derken eve varmıştık. Ablam kapıyı açtı ve içeri girdi. Tam girecektim ki bir ses duydum.
“Papatya!” Arkamı dönüp baktığımda karşımda Savaş’ı gördüm. Yüzüme gülümseme yerleşirken hemen ona doğru koştum. Boynuna atladım, beni etrafında döndürmeye başladı. En sonunda ayaklarım yere bastı ama biz uzun süredir görüşmüyormuşuz gibi sarılmaya devam ettik.
Birbirimizden ayrıldıktan sonra el ele tutuştuk. Göz ucuyla ablama baktığımda kollarını birbirine bağlamış bir şekilde gülümseyerek bize bakıyordu. Bana göz kırptıktan sonra içeri girdi. Hemen Savaş’ın koluna girdim ve yürümeye başladım. Savaş hiç itiraz etmeden benim peşimden geldi.
“Ablanı neden yalnız bıraktın?”
“Onun işi var. Zaten sen gelmişken içeri girmeme izin vermezdi.”
“Neden?”
“Yalnız kalabilmemiz için.”
Burnundan güldü. “Ablan biraz değişik.” dediğinde başımı sallayıp gülmeye başladım.
“Değişik değil. Sadece bu ilişkinin en büyük destekçisi.” Başını salladı. Yürümeye devam ettik. Nereye gittiğimize dair en ufak bir fikrim yoktu. Sadece birbirimize ayak uyduruyormuşuz gibi hissediyorum.
“Yarın okul çıkışı piknik yaptığımız yere tekrar gidelim mi?” diye sordum bir anda. Savaş hemen başını salladı. “Sen nasıl istersen papatya.”
Başımı sallayıp zaferle gülümsedim. “Ben kek yapacağım. Çikolatalı hem de. Sever misin?”
“Senin elinin değdiği her şeyi severim.” Utanmıştım ama bunu gizleyecek değildim. Kızarmış olduğunu tahmin ettim yanaklarım sıcaklarken gözlerimin içi parlıyordu. Bunu hissedebiliyordum.
Savaş bunu fark etmiş olacak ki bana baktığını fark ettim. Ona döndüm ve bakışmaya başladık. Buna bir son vermemiz gerekiyormuş gibi hissettim. Her bakışmamızda kendimi dizilerdeki çiftler gibi hissediyordum.
İkimiz de gözlerimizi birbirimizden alamamışken Savaş bir anda takıldı ve ileri doğru sendeledi. Ani telaşla ileri atıldım ve onu tuttum. “Dikkat et Savaş.” dedim endişeli bir sesle. Duruşunu hemen dikleştirdi ve kendine geldi. Üstüne giydiği beyaz gömleği düzeltti. “Ben iyiyim.”
“Emin misin?”
Başını salladı. “Buna saçma ve bilindik bir espri yapardım ama bu güzel anı bozmaya niyetim yok.”
“Bence de.” dedim ve tekrardan koluna girip yürümeye devam ettim.
Dakikalarca sadece sustuk ve yürüdük, temiz havaya karşılık başka hiçbir şey yapmadık. En sonunda konuşacak konu kalmayınca “Tuğçe teyze, akşam abamı, Giray ağabeyi ve beni yemeğe çağırdı.” Savaş sadece başını salladı. Tepki vermedi.
“Neden bir şey söylemiyorsun?” dedim ona dönerek. “Annemden beklediğim bir hareket, o yüzden.” İnsanın annesini tanıması ne kadar güzel değil mi? İyi özelliklerini bilmesi, her hareketini tahmin etmesi...
Benim annemin en meşhur hareketleri tokat atmak, bağırmak, bazen saç okşamak, yüzümüzü sevmekti. Bazen sarılırdı. Hiç beklemediğimiz ada gösterirdi sevgisini. Bedenime bıraktığı izler için defalarca özür dilemişti ama iş işten geçmişti. Ben ne o izlerden utanıyordum ne de annemden.
Canım yanmıştı evet ama o da annemdi. Karşı gelemezdim ona. Artık annem yoktu ve bana yaptığı bunca şeye rağmen onu özlüyordum. Bu normal mi?
“Anneni tanıman güzel.” dedim buruk bir sesle. Savaş hemen beni anladı ve bana doğru döndü. Mükemmel manzarası olan bir kaldırımda durmuştuk. Sağ tarafımda deniz vardı. Güneş sağ taraftan vuruyordu.
Savaş bir elini yüzüme doğru götürdü ve parmağının ucuyla okşamaya başladı. “Üzme kendini Papatya’m.” dedi içten bir sesle. “Annen, seninle gurur duyuyor. Güven bana.” Başımı sallayıp onu onayladım. Ardından burnumun direği sızladı. Şimdi ağlamak istemiyordum ama kendimi tutamadım ve gözlerim doldu.
“Savaş.” dedim titreyen sesimle. Beni dinlemeye başladı. “Ben annemi çok özledim.” dedim ve ağlamaya başladım. Savaş beni yavaşça kendine doğru çekti. Başımı, onun göğsüne koyarken kollarımı onun geniş bedenine sardım. Onun bir eli saçlarımı okşuyordu, diğer eli incecik bedenimi sarıyordu. Onun kollarının arasında hıçkırarak ağladım.
Dakikalarca ağladım ve Savaş beni asla kesmedi, sadece saçlarımı okşadı. Savaş’ın sevdiğim özelliklerinden biri de buydu. O da aynı ablam gibi neye ihtiyacım olduğunu biliyordu ve şu anda sadece birine sarılıp hıçkıra hıçkıra ağlamaya ihtiyacım vardı. Gün geçtikçe Savaş’ın aslında ablamın erkek versiyonu olduğunu düşünüyordum çünkü ikisi tıpatıp aynıydı. Onları tanımasam sırf hareketlerinden dolayı akraba olduklarını düşünecektim.
Savaş’ın kolları arasında ağladıktan sonra birbirimizden ayrıldık. Savaş, yüzümü avuçlarının içine aldı ve hafif bir dokunuşla göz yaşlarımı sildi. “İçindeki acı zamanla azalacak. Emin ol.” dediğinde ona güvenmek istedim, her zaman yaptığım gibi. Fakat bu sefer farklı düşünüyordum.
Bunu ona belli etmemek için başımı salladım ve burnumu çektim. “Savaş.” dedim tekrardan. “Söyle Papatya’m.” dedi hemen.
“Seni çok seviyorum.” dedim. Bunu içtenlikle söylemiştim. Hislerimde samimiydim. Savaş’ı gerçekten seviyorum ve onun da beni sevdiğini biliyordum. Gülümsedi ve yavaşça yaklaştı. Alnını alnıma koydu ve gözlerini sıkıca kapattı. Bende gözlerimi sıkıca kapattım ve vereceği cevabı bekledim.
“Seni tüm benliğimle seviyorum Papatya’m.”
Ardından yüzünü yavaşça bana doğru yaklaştırdı ve dudaklarını benimkilere bastırdı. O an, nerede olduğumuzu unutmuş gibiydik. O an sadece biz vardık, başka kimse yoktu. Zamanı biz durdurmuş, etraftaki herkesi, her şeyi yok etmiş gibiydik. Açık konuşmak gerekirse, bundan rahatsız değildik.
9 Saat Sonra
Evden çıkmamıza yarım saat vardı. Eve geldiğim gibi ablama yardım ettim. Çıkmadan önce evi dip köşe temizledik. Ardından kısır ve güllaç yaptık. Giray ağabey arabasını yıkamadan almaya gitmişti. Ablamla hazırlanmanın derdindeydik.
“Sera! Benim lotus çiçekli altın küpelerimi sen mi aldın?” Sanırım küpeleri bendeydi. Hemen masanın üstünde duran küpeleri aldım ve odadan dışarı çıkıp merdivenden yukarı baktım. Ablam sinirli bir şekilde orada bekliyordu. Üstüne siyah askılı bir bluz, altına ise geniş paça pantolon giymişti.
Küpeleri ona doğru fırlattım. Tek atışta tutmayı başaran ablam bana ateşli gözlerle baktı. “Bir daha eşyalarımı izinsiz alma!” diye bağırdı ve odasına girdi. “Özür dilerim ablacığım!” diye bağırdım arkasından. Umarım beni duymuştur.
En sevdiğim parfümü sıktıktan sonra artık hazırdım. Üstüme giydiğim koyu yeşil renkli kısa kollu bluz ve altına giydiğim kahverengi pantolonla gayet güzel görünüyordum. Saçlarımı açık bırakmıştım ve çok hafif bir makyaj yapmıştım. Altıma beyaz spor ayakkabılarımı giyecektim.
Çantamı alıp aynadan son kez kendime baktım, her zamanki gibi mükemmeldim.
Odadan çıktım ve kapıya yöneldim. “Abla hazır mısın?”
Odasından ses geldiğinde çıktığını anladım. Koşarak aşağı indi ve yanıma gelip kendi etrafında döndü. “Nasıl olmuşum bacım?”
Ardından aynı anda yüksek sesle “Bir yorumlarda yazın!” diye bağırdık.
Ablamı baştan aşağı süzdükten sonra ıslık çaldım. “Gözlerim ışıltınızdan kör oldu hanımefendi.” dedim. Güldükten sonra saçını geriye doğru attı. “Herhalde.” dedi uzatarak. Ardından dışarıdan korna sesi geldi.
“Hadi çıkalım.” dedi ve dışarı çıktı. Masanın üstünde duran kısırı ve güllacı aldık. Derin bir nefes aldım ve ardından çıktım.
Karşımızda duran arabaya bindikten sonra hemen yola çıktık. Ablam, Giray ağabeyin yanındaki koltuğa, ben ise arka koltuğa oturdum. Yol boyunca sadece Savaş’ı düşündüm.
Eve geldiğimizde ise kapı açıktı. Sanki bizi bekliyorlarmış gibiydi.
İçeri girdik ve kapıyı çaldık. Saniyeler sonra Tuğçe teyze güler yüzüyle bizi karşıladı. “Hoş geldiniz!”
“Hoş bulduk!” dedik aynı anda. Ardından ayakkabılarımızı çıkarıp içeri girdik. Tuğçe teyzeye sıkıca sarıldım ve kokusunu içime çektim. “Nasılsın kızım?” dedi saçımın bir kısmını okşarken.
“İyiyim Tuğçe teyze sen nasılsın?”
“Yaşayıp gidiyoruz be yavrum.” dedi, ardından salonu gösterdi.
“Geçin oturun. Yemekleri şimdi getirirler.”
Kaşlarımı hafifçe çatarak ona döndüm. “Kimler?”
Ardından elinde yemeklerle mutfaktan çıkan Savaş ve Barış’ı gördüm. Barış, elindeki şehriye pilavını getirirken Savaş’a söyleniyordu.
“Anladık, sevgilini görmek için can atıyorsun ama neden en ağırını bana veriyorsun kardeşim?” Ardından Barış’la göz göze geldik ve gülümsedi. “Hoş geldin yeng...” Ardından başını iki yana salladı ve düzeltti. “Aman Elsa. Hoş geldiniz.”
“Hoş bulduk Barış.” dedim ve elindekini aldım. “Sen, bana ver onu.” Ardından Tuğçe teyze bana döndü. “Aman kızım, onlar götürür otur sen.” dedi ama onu dinlemedim
“Sorun değil Tuğçe teyze. Elime yapışacak değil.”
Tuğçe teyze çatık kaşlarıyla Barış’a döndü ve kafasına hafifçe vurdu. “Biraz örnek al. Kız daha yeni gelmiş ona taşıtıyorsun.”
Barış başını tuttu ve sırıtarak “Tamam Tuğçe anne. Kendisi rıza gösterdi zaten.” dedi ve içeri doğru gitti. Tuğçe teyze ardından söylene söylene salona girdi. Savaş’la baş başa kaldık. Onun elinde sürahi, benim elimde şehriye pilavı... Kapının önünde muhteşem bir manzaraydı.
“Hoş geldin Papatya’m.” dedi her şey normalmiş gibi. “Hoş bulduk canım.” dedim gülümseyerek. İçeriyi gösterdi. “Gidelim.” Önden ben gittim, ardımdan Savaş geldi. Salona girdiğimiz gibi çantamı tekli koltuğa koydum, ardından ortada duran yemek masasının yanına gittim ve şehriye pilavını koydum. Tuğçe teyze döktürmüştü.
Yarım saat sohbet ettikten sonra masaya oturduk. Tam yemeğe başlayacakken kapı çaldı. “Ben bakarım.” dedim ve kapıya doğru ilerledim. Kapıyı açtığımda karşımda Efsa’yı gördüm. Büyük bir şaşkınlıkla ona baktım.
“Efsa?” O ise bana gülümseyerek “Selan hayatım.” dedi ardından boynuma atladı. Bize geldiği günden beri onunla görüşememiştik. Bugün, buraya gelmesi çok iyi olmuştu. Birbirimize sıkı sıkı sarıldıktan sonra içeri gittik. Herkes Efsa’yla sarılırken gözümden kaçmayan tek bir ey vardı. Barış ve Efsa, birbirlerinin yüzüne bile bakmıyorlardı.
Savaş’a baktığımda onun da bana baktığını gördüm. Aklımdan geçenleri tahmin edebiliyor gibiydi.
Tuğçe teyze masayı gösterdi. “Oturalım artık.” Herkes masadaki yerini aldı. Efsa ve Barış karşı karşıyaydı. Ben ve Savaş yan yanaydık. Ablam ve Giray ağabey karşımızdaydı. Tuğçe teyze ise baş köşedeydi.
Büyük bir neşeyle başladık yemeğimize. Uzun süredir aradığım o aile saadetini bulmuş gibiydim. Yemeklerimizi yemeye devam ederken ablam bir anda ayağı kalktı ve heyecanlı bir şekilde “Çok güzel görünüyorsunuz. Bir fotoğraf çekinelim mi?” diye sordu. Kimse itiraz etmeyince hemen çantasına yöneldi.
Fotoğraf makinasını çıkardı ve Tuğçe teyzenin hemen karşısında duran bir yere sabitledi. Ayarlamalarını yaptıktan sonra “Gülümseyin!” diye bağırdı.
Herkes gülümserken ben ve Savaş bir anda birbirimize odaklandık. Gözlerimizi birbirimizden alamamışken makine fotoğrafımızı çeki aramızdaki bu anı ölümsüzleştirmişti.
Yemek boyunca herkes konuştu. Savaş ve ben ise kendi aramızda sohbet ettik. “Sence yarın pembe mi giyeyim yoksa yeşil mi?” Omuz silkti. “Sen ne giysen yakışıyor.”
“Hiç yardımcı olmuyorsun ama.” diye söylendim en sonunda. Bu, onun hoşuna gitmiş gibiydi.
En sonunda Tuğçe teyzenin sesini duydum. “Sera, yavrum.” Hemen ona döndüm. “Okulun nasıl gidiyor?”
“Çok güzel gidiyor Tuğçe anne.” Ablamın boğazına bir şey kaçmış gibi öksürmeye başladı. Masada derin bir sessizlik oluştu. Savaş aşkınlıkla bana bakıyordu. Bunu isteyerek söylememiştim. Sadece... Tuğçe teyzeyi bir an annem yerine koymuştum. Savaş’la sevgili olduğum için değil, onu gerçekten anne olarak gördüğüm için.
Afallamış gibi yüzümdeki gülümseme bir anda soldu. “B-Ben özür dilerim. Bir anda ağzımdan kaçtı.”
Tuğçe teyze hemen gülümsedi ve elimi tuttu. “Ne demek yavrum? Bana anne demen hoşuma gitti.”
“Gerçekten mi?” Hemen başını salladı. “Bak kızım, benim bir tane kızım var ne olduğu malum.” Gayet açık ve netti. “Allah, onun ne mal olduğunu bildiği için bana üç tane cennet güzeli kız evlat gönderdi.” dedi ablamı ve Efsa’yı göstererek. “Sen bana istediğini diyebilirsin, istersen anne de istersen teyze. Sen benim kızımsın, bunu sakın unutma.”
Gözlerim tekrardan dolmaya başlayınca ayağı kalktım ve Tuğçe teyzenin boynuna atladım. “Teşekkür ederim anne...” dedim bir anda. İnsan başka birine anne diyebilir miydi? Ben demiştim. Ben, yabancı bir kadına anne demiştim. Aslında artık yabancı değildi. O benim annemdi. Tuğçe teyze, artık benim annemdi ve bunu kimse değiştiremezdi.
