3. bölüm · KIZILIN GÖZYAŞI (KİTAP OLDU)

-2.GÖZYAŞI-

Zehranur _Torlak

Bu sabah erken uyandım ve elimi yüzümü yıkayıp kendimi mutfağa attım. Bugün kahvaltıyı ben hazırlamak istedim. Patatesli omlet yaptıktan sonra çay demledim, ardından masayı hazırladım. Bardakları, tabakları, çatal-kaşıkları koydum.

Tahin ve pekmezi de koymayı unutmadım. Omlet tavasını alıp masaya koyduktan sonra ellerimi çırptım. Sanırım daha önce bu kadar güzel bir kahvaltı sofrası hazırlamamıştım. Ablamlar uyanana kadar yarım kalan resmime devam ettim. Camımı açıp kafenin girişine baktım. Kimse görünmüyordu, sanırım Savaş daha gelmemişti. Sabahın dokuzu olduğunu düşünürsek bence gelmesi gerekiyordu.

Tıkırtı sesleri duyduğum an hemen resmi bırakıp odamdan çıktım. Ablam ve Giray ağabey hazırlanmış bir şekilde aşağı iniyorlardı. Ablam, üstüne mükemmel bir kırmızı elbise giymişti. Saçlarını at kuyruğu yapmıştı ve altına en sevdiği kırmızı, bilekten bağlamalı topuklu ayakkabılarını giymişti. Bir de koyu kırmızı bir çanta aldı yanına.

Kaşlarımı hafifçe çatarak gülümsedim. Ben, onlara muhteşem bir kahvaltı hazırlamışken onlar nereye gidiyordu?

Ablam beni gördüğü gibi yanıma geldi ve yanağımdan öptü. Rujunun bulaştığını bildiğim için yanağımı sildim. “Günaydın bir tanem!” diye bağırdı sevinçle. Giray ağabey gömleğini düzeltirken bana gülümsedi. “Günaydın Sera.”

Başımı sallayarak ikisine de “Günaydın. Nereye gidiyorsunuz?” diye sordum. Ablam büyük bir mutlulukla Giray ağabeyin koluna girdi. “Giray ağabeyin beni kahvaltı etmeye götürüyor.”

“Dün çok yorgundun bu yüzden gelmek istemeyeceğini düşündük.” dedi Giray ağabey. Aslında gitmeyi çok isterdim. Evde yapabileceğim bir şey yoktu. Sanırım şu anda onlarla gitmek istediğimi söylesem bu güzel anlarını mahvetmiş olurdum. O zaman gitmeyecektim ve evde resmimi yapmaya devam edecektim.

Gülümseyerek rahat davranmaya çalıştım. “Sorun değil, zaten resmimi bitirecektim. Size iyi eğlenceler.” dedim ve sonra da onları uğurladım. Mutfağa döndüm ve masaya oturdum. Tek başıma mükemmel omletimi yedim. Gerçekten lezzetli olmuştu. Bunu kaçırdıkları için çok üzüleceklerdi.

Yemeğimi bitirdiğimde derin bir nefes aldım. Omletin yarısını yiyebilmiştim sadece. Masayı topladım ve omleti kenara koydum. Bulaşıkları yerleştirmem bitince kapı çaldı. Ellerimi yıkadım ve kapıya koştum. Ablam yine bir eşyasını unutmuş olmalıydı. Üstümdeki beyaz pijamayla ve kabaran dalgalı saçlarımla açtım kapıyı.

Üstüne giydiği siyah boğazlı kazakla ve bir poşetle beni güler yüzüyle karşılayan Savaş oldu. “Günaydın Papatya!” diye bağırdı heyecanla. Buna karşılık gülümsemeden edemedim. “Ablanlar çıkınca kahvaltı yapmadığını düşündüm ve bizim kafeden iki tane peynirli poğaça aldım. Kahve de getirecektim ama tekrardan bir yerini yakmanı istemediğim için getirmedim.”

Kahvaltı yaptığımı söylesem ne olurdu? İçeriden gelen mis gibi omlet kokusunu aldı ve gözlerini sıkıca kapattı. “Patatesli omlet mi o?” dedi. Hevesle gözlerim parladı. “Sever misin?” Başını hemen salladı. “Bayılırım!”

Bunu fırsat bilerek “Biraz bekler misin?” diye sordum ve cevap vermesine müsaade etmeden hemen mutfağa koştum. Omletten bir parça aldım ve tabağa koyup kapıya götürdüm. Savaş’a uzattığımda gözlerinin parıldadığını gördüm. “Sen mi yaptın?” Başımı salladım.

Bir lokma alıp ağzına attı. Sonra bir tane daha. “Sevdin mi?” diye sordum. Başını salladı. “Çok sevdim.” Kollarımı bilmiş bir şekilde göğsümde bağladım. “Ben yaptım çünkü.” dedim onu lafını tekrar ederek. Mesajı anlamış olmalı ki kaşlarını kaldırarak gülümsedi. Başını sallayarak ağzına bir lokma daha attı. “Belli oluyor.” dedi. Ardından bana poğaçaları uzattı. “Sen yemişsin anlaşılan ama yine de al.” dedi. Kibar teklifini geri çevirmedim ve teşekkür ederek poğaçaları aldım.

Kapıya yaslanıp kollarımı bağladım. “Evde misafir etmek isterdim ama Giray ağabeyimin haberi olmalı.” dedim dürüstçe. Kapının önünde fazla durduğumuz için açıklama yapmak zorunda hissettim. Savaş başını iki yana salladı. “Sorun değil. Zaten kafeye gitmem gerekiyor.” Bol tabağı bana doğru uzattığında aldım. “Tekrardan ellerine sağlık ve teşekkür ederim.” dedi. “Rica ederim.” dedim ve bana el sallayarak gitmesini izledim. Ardından içeri girdim ve tabağı makineye koydum.

Poğaçaları ise ekmekliğin hemen yanına koydum. Odama geri gittim ve hemen camımın önündeki yerime oturup resmime devam ettim ve bir yandan da dışarıda telefonla konuşan Savaş’ı izledim.

Resmin yarısına bile gelememiştim ama yine de devam ediyordum, bu resmi odamın baş köşesine asacaktım. Yarım saat geçti ve benim canım sıkıldı. Ablam ve Giray ağabey daha gelmediği için ne yapacağımı bilmiyordum. Ardından ayağı kalkıp banyoya gittim. Temizlik malzemelerini adım ve evi silip süpürmeye başladım.

Alnımdaki teri sildim ve ellerimi belime koyup etrafa baktım. Işıl ışıl parlayan camlar, kirlerinden arınmış koltuklar ve mis gibi kokan bir ev... Harika!

Her şeyi yerine koyduktan sonra büyük bir bardak aldım ve soğuk su koyup tek seferde içtim. Ardından canım kahve içmek istedi e tanıdığım harika bir kafede mükemmel kahveler yapılıyordu. Bu sefer üstüme sarı renkli, uzun bir elbise giydim ve altına beyaz, kısa topuklu ayakkabılar giydim. Saçlarımı yarın topladım ve önlerinden iki tutam ayırdım.

Beyaz kol çantamı da aldım ve dışarı çıktım. Anahtarı her zamanki yerine koydum ve yola çıktım. Yolda koşturan kız çocuklarından bazıları bana bakıp gülümsedi ve el salladı. Onlara aynı şekilde karşılık verirken içimdeki mutluluk tarif edilemezdi. İnsanlar ise bana bakıp konuşuyorlardı ama bu benim umurumda değildi çünkü şu anda keyfimi hiçbir şey bozamazdı.

Kafenin önüne geldiğimde kalbim ağzımda atıyordu. Heyecandan mı yoksa yorulduğum için mi bilmiyordum. İçeriye girdim ve hemen kasaya gittim. Dirseklerimi tezgâha koydum ve ayak ucumla ritim tuttum. Hemen yanımda duran zil gözüme çarptığında parmak ucumla hafifçe bastım. Saniyeler sonra Savaş, hızlı adımlarla hemen karşıma geldi.

Beni gördüğü anda gözlerine bir parıltı, yüzüne bir gülümseme geldi. Benim gibi dirseklerini yasladı ve bana doğru yaklaştı. “Hoş geldin Papatya, nasıl oldun?” diye sordu. Başımı salladım ve gülümsedim. Bu sefer istemsizce olmuştu. “İyiyim merak etme.” dedim. “Kahve almaya geldim ve güvendiğim tek yer burası.” dedim. Mesajı hemen anlamış olmalı ki göz kırptı. Ellerini bir kere çırptı ve işaret parmağıyla beni göstererek “Aynısından yapıyorum.” dedi. Başımı salladım.

Bir dakika, kahveyi unutmadı mı? Gerçi, o rezilliği kim unutabilirdi ki? Ben hala daha utanırken o içtiğim kahveyi hazırlıyordu. Dakikalar sonra kahvemle birlikte geri geldi.

“Buyurunuz hanımefendi!” dedi ve kahveyi önüme koydu. Başımı sallayıp “Teşekkür ederim.” dedim. Kahveden bir yudum aldım. Bu sefer ılıktı, sanırım yine dökeceğimi düşündü ve bu sefer sıcaklığını düşürdü. Bu haliyle bile güzeldi, adam gerçekten işini biliyordu. Cüzdanımı çıkarmaya yeltendiğimde eliyle beni durdurdu. “Bu sefer de benden.” dedi.

Ona doğru yaklaştım, aramızda bir karışlık mesafe vardı. “Bu gidişle kafenin iflasını getireceksin. Benim bunu ödemem lazım.” dedim. Biraz düşündü, ardından aklına harika bir fikir gelmiş gibi bana tekrardan döndü. “Bana bir tane papatya getirerek borcunu ödeyebilirsin.” dediğinde hemen başımı salladım. Bende papatyadan bol bir şey yoktu. Yeter ki benim içim rahat etsin.

Bir anda yanımıza başka bir adam geldi. Savaş’la aynı boydaydı ve ondan daha çok yapılıydı. Yeşil gözlüydü ve açık kumral saçlıydı. Tıpkı Savaş gibi kafenin önlüğünü takıyordu. Savaş gibi dirseklerini yasladı ve elini uzattı.

“Merhabalar Sera Hanım.” dedi. Yüzümdeki gülümsemeyi bozmadan Savaş’a baktım. Sorun olmadığını söylemek ister gibi bir hali vardı ama şu anda bu adam beni geriyordu.

“Ben Barış, Savaş’ın iş arkadaşıyım.” dediğinde kaşlarımı kaldırdım ve bana uzattığı elini hafifçe sıktım. Kaşları hafifçe çatıldı. “Elleriniz ne kadar soğuk.” dediğinde Savaş hemen bana döndü.

“Üşüdün mü? İstersen eldiven getirebilirim, sıcak su torbası ister misin? Ya da daha sıcak bir kahve? Hırka da getirebilirim.” Barış elini benimkinden çekti ve Savaş’ın omuzuna koydu. Savaş hemen ona döndü ve başını ne oldu dercesine salladı. Ben ise şaşkınlıkla onu izliyordu. Benim ellerim aslında hep soğuk olurdu, bu normaldi.

“İzin ver konuşsun.” dedi Barış. Bana bu fırsatı verdiği için ona karşı olan düşüncelerim bir anda değişti. Belki gerçekten iyi biridir ve ben gereksiz yere gerilmişimdir.

Savaş başını sallayıp hemen bana döndü. “Ne istersin?” diye sordu. Aslında sadece sakin olmasını istiyordum. Bu kadar düşünülecek bir şey yoktu.

“Savaş,” dedim sakin bir sesle. “Benim ellerim hep soğuktur, normal yani. Sadece sohbet etmek istiyorum.” dedim açıkça. Savaş tek kaşını kaldırdı. “Emin miyiz?” diye sorduğunda başımı sallayıp gözlerimi kapattım.

Barış hafifçe Savaş’ın omuzuna vurdu. “Konuşmasına izin ver demiştim.” Ardından bana döndüğünde bakışlarımı ona çevirdim. “Çevresindekilere karşı duyarlıdır ama neden bu sefer böyle abarttı bilmiyorum.” dedi.

Barış dudaklarını büzerek onu taklit ettiğinde ikimiz de güldük. Bu haliyle çok tatlıydı.

Ardından Sava bana baktı ve gülmeye başladı. Şu halimizi dışarıdan görenler adam akıllı iş yapılmıyor diye düşünürlerdi. Barış hemen Savaş’a döndü. “Hadi siz biraz oturun konuşun, burayla ben ilgilenirim.” dedi.

Savaş hiç itiraz etmedi ve önlüğünü çıkarıp askıya astı. Ardından yanıma geldi ve cam kenarında bir yer işaret etti. Gösterdiği yere oturdum ve o da hemen karşıma geçti. Kahvemi masaya koyduğumda Barış elinde bir kahveyle geldi. Kahveyi Savaş’ın önüne koydu. Savaş ona göz kırptı, Barış ona karşılık verdi ve yerine geçti.

Savaş, kahvesinde bir yudum aldıktan sonra ellerini birleştirerek bana döndü.

“Dün yaptığımız konuşma yarım kaldı.” dedi. Ah, evet. O sohbet. En son neden buraya geldiğimizi konuşuyorduk.

Savaş tam bir şey söyleyecekken ilk soruyu soran ben oldum. “En sevdiğin çiçek hangisi?” Savaş ağzını kapattı ve gülümseyerek gözlerimin tam içine baktı. “Papatya.” dedi bana yaklaşarak. Yanaklarımın ısındığını hissettim. Utanmıştım.

Kaşlarını çattı. “Peki senin en sevdiğin çiçek nedir? Papatya mı?” dediğinde kıkırdadım.

Ardından derin bir nefes aldım ve konuşmaya başladım. “Papatya, gül, manolya, orkide, nilüfer, kasımpatı... Kısacası bütün çiçekleri severim.” dedim. Kaşlarını şaşkınlıkla kaldırdı. Bu halini görüp şaşıran bendim, bir kız birden fazla çiçek sevemez mi?

“Neden şaşırdın?”

“Kadınlar genellikle tek bir çiçek sever diye biliyorum.” dediğinde güldüm. “O bahsettiğin şey ablam için geçerli.” dedim ve ikimiz de gülmeye başladık. Ablam çok seçici bir insandı ve aksini asla kabul etmezdi. “O da manolyaları sever.” dedim ve cümlemi tamamladım.

Başını salladı ve kahvesinden bir yudum daha aldı. Bende aynı şekilde bir yudum daha aldım. Ardından kafama takılan bir soru geldi. “Ablanın olduğunu söylemiştin değil mi?” Başını salladı ve geriye doğru yaslandı. “Neden birlikte yaşamıyorsunuz?” diye sordum. Savaş birkaç saniye parmaklarıyla oynadıktan sonra kısa bir an dışarı baktı. “Ablam kendini kurtardı.” dedi. Kaşlarımı çatıp kahvemden bir yudum aldım. Ablası kendi kardeşinden mi kaçmıştı? Ailesinden kaçmasını anlardım ama neden kardeşinden kaçmıştı?

Ardından bana döndü. “Bana söylediği son söz, seni bıraktığım için beni asla affetme, oldu.” dediğinde sertçe yutkundum. Burnunu çekti ve ellerine baktı. “Beni bırakmasına rağmen onu affettim.” dediğinde başımı salladım. “Kendin için en doğrusunu yaptın.” dedim bir anda.

Bana baktı. “Nasıl yani?” Kahvemi masaya bırakıp ona yaklaştım. “Seni daha yeni tanıyorum Savaş ama buna rağmen sendeki şefkati gözlerinde görüyorum.” Beni dikkatlice dinliyordu. “Aile meselesi olduğunu bilmeden bu konuyu açtığım için özür dilerim ama anladığım kadarıyla ablan, zorunda bırakıldığı için senden uzaklaştı.”

Başını salladı ve kahvesinden bir yudum alıp bakışlarını kaçırdı.

“Ailenin seni hiç sevmediğini söylemiştin bir de.” Bu sefer bana bakmadı ya da cevap vermedi. “Emin ol ablan, seni düşündüğünden daha çok seviyordur.” dedim.

Gözlerimin içine tekrardan baktığında gördüğüm üzüntüyü inkâr edemezdim. Bu söylediklerime katılıyordum ama Savaş buna inanmıyor gibiydi. Gerçeği çoktan kabullenmişti ve bir umut ışığı aramıyordu. Ablasının onu bırakıp gittiğini kabul etmişti ve dönmeyeceğine inanıyordu.

Uzun süre sessizlik içinde kaldık ve sadece birbirimize baktık. Ardından bir anda kendine gelerek ellerini çırptı ve gülümsedi. “Bir kahve daha ister misin?” Kahvem bitmişti ama bir tane daha içebilirdim. Başımı sallayarak gülümsedim. “Hemen yapıp geliyorum.” dedi ve önümdeki bardağı aldı.

Arkasından ona bakarken içimde bir burukluk oluştu. İstemeden en derin yarasına tuz basmıştım. Suçluluk duygusuyla kısa bir an gözlerin doldu, ardından bir damla gözyaşı geldi. Yaşımı hemen sildim hiçbir şey olmamış gibi Savaş’ı izledim.

Dakikalar sonra elinde başka bir bardakla geldi ve karşıma oturup bardağı önüme koydu. Sarı elbisemin üst kısmını düzelterek hemen bir yudum daha aldım, sonra ise sohbete devam ettik ve konuşurken zamanın nasıl geçtiğini fark etmedik.

Öğlen olmuştu, gün batımı başlamıştı ve kafenin camından harika görünüyordu. İçerisi sıcacık olurken Savaş’ın tiyatro kulübündeki maceraları dinlemek içimi daha da çok ısıtıyordu. O bundan bahsedince, bende resim kursuna gittiğimden ve resim yaptığımdan bahsettim. Başını sallayarak gülümsedi.

“Bana da bir resim yapar mısın?” dediğinde başımı salladım. “Yaparım tabii ki.” dedim. Ardından sohbet akıp gitti ve günbatımı eşliğinde kahvelerimizi yudumladık.

Leyla Aslanbey

Giray’ın koluna girmiş eve doğru ilerlerken bugün güzel geçtiği için binlerce kez şükrettim. Onu çok özlemiştim ve bugün bütün özlemimi attım. Fotoğraf makinamla çektiğim resimlere bakıp ne kadar güzel oldukları hakkında konuşuyorduk. Gözüm kısa bir an Sera’nın odasındaki camdan görünen kafeye gitti. Camdan içeri baktığımda yumuşak bir ortam görünüyordu. Ardından gözüm, cam kenarında oturan Sera ve karşısındaki çocuğa takıldı. Savaş’tı adı sanırım. Karşılıklı oturup kahve içiyorlardı ve gülüyorlardı. Giray’ı hemen durdurdum.

“Baksana şunlara.” dedim. Giray hemen başını o tarafa doğru çevirdi. Ben ise fotoğraf makinamı kaldırdım ve hemen bir tane fotoğraf çektim. Çektiğim resme bakarken dudaklarım büzüldü. “Baksana şunların tatlılığına. Baba, küçüklüğümüzü hatırlatıyor.” dedim.

Giray kaşlarını çatarak bana döndü. “Gülüm,” dedi, ardından derin bir nefes aldı. “Biz bile onlar kadarken birbirimize bu kadar yakın durmuyorduk.” dedi. Korumacılığı olmasa aslında iyi bir adamdı. Ailemle yaşadığım sorunları bildiğinden beri bana ve Sera’ya karşı daha da korumacı olmuştu. Sanırım bu tepkisinin sebebi bu.

Ona ters bir bakış attım. “Kardeşim gayet mutlu görünüyor.” dedim rahat bir şekilde. “O mutluysa bir sorun olmadığından emin ol.” dedim. Omuz silkti ve saçlarımın arasına sıcacık bir öpücük kondurdu. Kokumu içine çekti. “Sen öyle diyorsan öyledir gülüm.” dedi.

Ardından fotoğraf makinamı tekrardan çantama attım ve Giray’ın koluna girim. Eve doğru yürürken kısa bir an arkamı döndüm ve mutlu olduğu için sevindiğim kardeşime son bir kez baktım. Yıllar sonra onu mutlu görmek kendimi çok iyi hissettirmiş.