14. bölüm · KIZILIN GÖZYAŞI (KİTAP OLDU)
-13.GÖZYAŞI-
Ambulans gelir gelmez hemen Efsa’yı aldılar ve merkezdeki hastaneye götürdüler. Ambulansa bindiğim ilk anda beli Efsa’nın elini asla bırakmadım. Fiziksel olarak Efsa’nın, ruhsal olarak Savaş’ın yanındaydım. Bir elimle Efsa’nın elini tutuyor, diğer elimle boynumdaki “S” harfini tutuyordum.
İçimden ikisi için de dua ediyordum. Hayatta kalmaları ve beni bırakmamaları için.
Hastaneye gelir gelmez Efsa’nın kan grubuna uygun kan istediler. Çok kan kaybettiği için hemen müdahale etmeleri gerekiyordu. Ambulanstan iner inmez içeri götürdüler, ben ise dışarıda kaldım. Nefesim kesilmiş gibiydi. Nefes alamıyordum. Elimi göğsüme yasladım ve nefes almaya çalıştım.
Tam bu sırada siyah bir araba gördüm. Ablamlar gelmişti. Yolda onlara haber vermiştim, bu kadar çabuk gelmelerini beklemiyordum. Ablam arabadan iner inmez koşarak benim yanıma geldi.
“Abla...” diye fısıldadım ve ağlayarak ona sarıldım. Ablam kollarını benim bedenime sararken ben, başımı onun göğsüne yasladım. Bir eli bedenimi sararken diğer eli saçlarımdaydı.
Giray ağabey arabayı park edip yanımıza geldi ve elini omuzuma koydu. Ablamdan ayrıldım ve ona sarıldım.
“İkisi de ölüyor Giray ağabey.” dedim ağlayarak. Ablamın derin bir nefes aldığını duydum. “Sevdiğim adam ve en yakınım ölüyor.”
“Olmayacak öyle bir şey güzelim.” dedi Giray ağabey. Beni teselli etmek için söylüyordu ama hiçbir işe yaramıyordu.
Ablam sırtımı sıvazladı. “İyi olacaklar canım.” dedi. Buna inanmak istiyordum çünkü şu anda hiç umudum yoktu.
Ardından iki tane ambulans daha geldi. Hemen bakışlarımı o taraf çevirdik. Giray ağabeyin yanından ayrıldım ve kapısı ilk açılan ambulansın yanına gittim.
“Savaş...” diye fısıldadım kendi kendime. Ambulanstan inenler hemen kapıyı açtı ama gördüğüm kişi beni daha da şaşırttı. Ambulanstaki çalışanlardan biri “Duman solumuş, oksijen takviyesi yapılsın!” diye bağırdı.
Ardından mavi bir şey getirdiler ve dedikleri gibi hava vermeye başladılar. Yüzü gözü kararmıştı ve bu kişinin Barış olduğu çok belliydi.
Şu anda bu yaşananlar gerçek miydi? Efsa, Barış, Savaş... Bütün sevdiklerimi kaybediyor olamazdım değil mi?
“Barış?” dedim kısık bir sesle. Barış’ı içeri götürürlerken hemen ambulanstan inen birini durdurdum. “Ne olmuş?” diye sordum telaşla. “Çalıştığı kafeyi yakıp intihar etmeye kalkışmış.” dedi ve peşlerinden içeri girdi.
Hayır Barış, bunu yapmış olamazsın. Çektiği vicdan azabı ölmek isteyeceği kadar büyüktü demek ki.
Ardından diğer ambulansın yanına gittim. Bu seferki Savaş’tı, eminim. Kapı açılınca nefesini tuttum ve karşılaşacağım manzaraya karşı kendimi hazırladım. Arkadan koşturma sesleri geldiğine ablam ve Giray ağabeyin yanıma geldiğini anladı. İkisi de ellerini omuzuma koydu.
Kapı açılır açılmaz içerideki korkutucu manzarayı gördüm. Her tarafta kanlı bezler vardı. Ambulanstan indirilen Savaş’ın kanlı yüzünü gördüğüm an yüreğim ağzıma geldi.
“Savaş!” diye büyük bir çığlık attım ve onun yanına gitmeye çalıştım. Başta ablamla Giray ağabey olmak üzere birkaç tane hemşire beni durdurmaya çalıştı. Onları aştım ve Savaş’ın elini tutmayı başardım. Sıkıca tutum ve içeriye doğru ilerlerken bırakmadım. Gözyaşlarım onun yaralı eline damlarken delirdiğimi düşündüm.
“Savaş, dayan lütfen.” dedim. Bir tane doktor geldi ve “Durumu nedir?” diye sordu.
Yanımdaki hemşire hemen cevapladı. “Yirmili yaşlarda erkek. Otobüsle çarpışmış.” Ne, otobüsle mi? “Nabız yok ve çok kan kaybetmiş.”
“Kan grubu nedir?” diye sordu doktor. “0 Rh+” dediği an hemen ona döndüm.
“Beni kan grubumla aynı.”
Doktor bana döndü. “Nesi oluyorsunuz?
“Kız arkadaşıyım.” dedim. Başını salladı ve “Tamam benimle gelin.” dedi. Başımı sallayarak Savaş’a döndüm.
“Savaş,” dedim titrek bir sesle. “Ben geleceğim, dayan tamam mı? Bırakma beni.”
Ardından Savaş’ı götürdüler, eli elimden kaydı. Omuzumda bir el hissettim. Arkamı döndüğümde ablam vardı. “Sen git, üçünden de bir haber gelirse sana söyleyeceğim.”
Dudaklarım titredi. “Söz mü?” Başını salladı. “Abla sözü.” dedi ve Giray ağabeyle birlikte hemen Savaş’ın peşinden gittiler. Hemşirenin gösterdiği yöne doğru ilerledim. Gerekli testler yapıldıktan sonra kan almaya başladılar.
“Kaç tüp gerekiyor?” diye sordum oturduğum yerde kanı izlerken. Hemşire başını belirsizce salladı. “Şimdilik üç tüp dediler. Sonrasında artar mı bilmiyorum.” dediğinde gözlerimi sıkıca kapattım ve ağlamaya devam ettim.
“Allah’ım, sen onları koru lütfen.” diye dua ettim içimden. Dakikalar sonra adım sesleri duydum ve kapıya döndüm. Gelen kişi Hazal ve Yazgı’ydı. Onlar nasıl buraya gelmişlerdi?
“Sera?” dedi Hazal. Ardından ikisi de aceleyle yanıma geldiler. Ellerimi tuttular.
“Nasıl haberiniz oldu?” diye sordum. Yazgı hemen cevap verdi. “Haberlerde gördük geldik.” Doğru ya, hava kararmaya başlamıştı ve haber saati gelmişti.
Ardından başka bir soru sordum. “Gülenay nerede?”
“Diğer odada, Efsa için kan veriyor.” dediğinde Hazal’a bakarak ağlamaya başladım. Kızlar ellerimi sıkıca tuttular. “Merak etme, kurtulacak.” dedi Yazgı önüme gelen saçları geriye doğru atarak. Başımı salladım ama asla kendime güvenmiyordum.
Kızların yanımda olması biraz da olsa beni rahatlattı ama ben haber bekliyordum. İyi bir haber duyana kadar asla iyi olamayacaktım.
🌼
Bilincimin kapandığımı fark etmemiştim. Gözlerimi yavaşça açtığımda kendimi sedyede yatarken buldum. Kızlar yoktu. Kimse yoktu. Koluma baktım. Kan alınmıştı, peki ben neden hala buradaydım? Yavaşça ayağı kalkmama rağmen başım döndü.
Önemsemedim ve hemen eşyalarımı alıp sekreteri bulmaya gittim. Bulduğum an hemen meşgul olan kadını rahatsız ettim. “Pardon,” Kadın hemen bana dönüp başını salladı.
“Efsa Sönmez, Savaş Bolat ve Barış Soykan. Durumlarını ya da nerede olduklarını öğrenebilir miyim acaba?”
Kadın başını salladı ve bilgisayarına döndü. Birkaç tuşa bastıktan sonra bana bakmadan sorumu cevapladı. “Barış Bey ve Efsa Hanım yoğun bakımda. Savaş Bey’in ameliyatı devam ediyor.” dedi. Gözlerim tekrardan dolmaya başladığında derin bir nefes alıp yutkundum.
“Ameliyathane ne tarafta acaba?”
“Dördüncü katta sağ tarafta. Yoğun bakımla aynı yerde.” dedi. Başımı sallayıp teşekkür ettim ve koşarak merdivenlere doğru yöneldim. Dört kat çıktıktan sonra hemen sağ tarafa döndüm ve koridoru takip ettim.
Uzun koridorda ilerlerken sol tarafımda yoğun bakımı gördüm. Önünde bekleyen iki kişi vardı. Gülenay, Yazgı ve Giray ağabey.
Hemen yanlarına gittim. Gülenay beni gördüğü an “Sera?” dedi. Onu umursamadan hemen Giray ağabeye sarıldım.
“Sera, ne işin var burada?” dedi. Başımı göğsüne yasladım ve yoğun bakımın camından baktım. Efsa ve Barış yan yana yatıyorlardı.
Burnumu çekerek gözyaşlarımın akmasına izin verdim. “İyiler mi?”
Giray ağabey başını salladı. “İyiler, merak etme.” Derin bir nefes alıp başımı salladım. “Efsa çok kan kaybettiği için kalbi durdu ama çok şükür, senin sayende tekrar hayatta.” Bu iyi haberdi. Efsa hayattaydı, yaşıyordu. Ben kurtarmıştım onu.
“Peki Barış?” dedim ve bakışlarımı Barış’a çevirdim. “Uzun süre duman solumuş. Solunumunu dengede tutmaya çalıştılar. Şu anda durumu iyi.” Derin bir nefes verdikten sonra bir anda bakışlarım donuklaştı, kulaklarım çınlamaya başladı. Başımı kaldırdım ve etrafıma baktım. Midem bulanmaya başladı. Ardından aklıma gelen şeyle Giray ağabeyden ayrıldım ve koşmaya başladım. “Savaş...” diye fısıldadım ve hemen ameliyathaneye doğru koştum. İlk sola döndüğümde ablamı ve Hazal’ı gördüm.
Ablamın bedeni ameliyathaneye dönük olduğu için beni fark etmedi ama Hazal adım seslerimi duymuş olmalı ki bana baktı Hemen ayağı kalktı ve ablamı omuzundan sarstı.
“Savaş!” diye bağırdım ve koşmaya başladım. İçeri girmeye çalıştım ama ablam bir kolumdan Hazal diğer kolumdan tuttu ve beni geri çekmeye çalıştılar. Kendimi, onlardan kurtarmaya çalışıyordum ama işe yaramıyordu.
Bütün gücümü toplayıp “Savaş! Beni duyduğunu biliyorum!” diye bağırdım tekrar. “Sakın bırakma beni, söz verdin bana!”
Ablam önüme geçerek beni durdurmaya çalıştı ama nafileydi. Beni durduramıyordu. Savaş’ın iyi olduğunu görmeden, en azından bu ameliyathaneden sağ çıktığını görmeden asla sakin duramazdım.
“Sera sakin ol!” diye bağırdı Hazal. Onu dinlemedim ve kendimi paralamaya devam ettim. En sonunda ayaklarım yerden kesildi ve dizlerimin üstüne çöktüm. Ablam ve Hazal hemen eğildi. Ablama baktım kızarmış gözlerimle.
“Abla...” diye fısıldadım çaresizce. “Ona bir şey olursa ben yaşayamam.” dedim gözyaşlarımın arasında. Ablam belli belirsiz başını salladıktan sonra beni kendine çekti ve sıkıca sarıldı. Yüksek sesle, hıçkırarak ağlamaya başladım. Burada çaresizce beklemek beni çıldırtıyordu. Verdiğim kanlar bir işe yaradı mı onu da bilmiyordum. Omuzumu sıvazlayan Hazal burnunu çekti. Duygulanmıştı.
Ardından kendisine bakmamı sağlayacak bir cümle çıktı ağzından. “Savaş iyiymiş, ameliyat gayet güzel gidiyormuş merak etme.” Yavaşça ona döndüm. “Ciddi misin?” Ardından gözlerim tekrar buğulandı. “Yoksa delirmeyeyim diye yalan mı söylüyorsun?” dedim. Tam yine ağlayacakken ablam başını iki yana salladı.
“Hayır canım.” dedi. Yüzümü avuçları arasına aldı ve kendine doğru çevirdi. “Demin doktor çıktı ve ameliyatın gayet iyi geçtiğini söyledi. Son bir işlem kalmış sadece, onu yapıyorlar. Eğer bir terslik olmazsa ondan sonra ameliyatı bitireceklermiş.”
Tam inanmıyordum ki yüzünde o güven verici gülümsemeyi gördüm. Başımı sallayıp derin bir nefes aldım ama ağlamaya devam ettim.
Bir saat geçmişti ama hala bir haber yoktu. Hazal’la birlikte oturmuştuk, başımı omuzuna koymuştum. Ablam ayaktaydı ve Giray ağabeyle konuşuyordu. Anladığıma göre Barış uyanmıştı ama Efsa hala uyuyordu.
Savaş ise hala ameliyattaydı ve kimse çıkıp bir şey demiyordu. Ablam telefonu kapattıktan sonra bana doğru döndüğünü fark ettim ama ona bakamayacak kadar düşüncelere dalmıştım.
Tam bu sırada adım sesleri duydum. Hepimiz kafamızı koridora çevirdik. Üstünde hastane önlüğüyle buraya doğru koşturan Barış’ı görünce ayağı kalktım.
“Savaş, kardeşim!” diye bağırdı. Önüne geçip onu durdurmaya çalıştım. Ardından Giray ağabey geldi ve Barış’ı tutmaya çalıştı.
Barış’ın durmaya niyeti yok gibi kendini paralıyordu. Daha yeni uyanmıştı ve bu kadar hareket etmemeliydi. Kollarından tutup onu durdurmaya çalıştım. En sonunda canı acımış olmalı ki acıyla inledi ve dizlerinin üstüne çöktü. Onun gibi çöktüm ve onu durdurmaya çalıştım.
“Barış sakin ol!” diye bağırdım en sonunda. “Bak, sadece Savaş değil sen de yaralısın. Daha yeni uyandın kendine gel.” dedim. Başını iki yana salladı. “Benim yüzümden Sera.” dedi çaresiz bir sesle.
Gözlerimi sıkıca kapattım. Hayır, bu sefer Barış’ın değil, benim suçumdu. Ben dedim ona kafeye git diye. Savaş şu an benim yüzümden bu haldeydi.
“Senin yüzünden değil.” dedim sakince. Başını tekrardan iki yana salladı. Yeşil gözleri dolmaya başlamıştı. “Benim yüzümden...” diye fısıldadı ve başını öne eğdi.
Daha fazla dayanamadım ve ona yavaşça sarıldım. Başını, omuzumun üstüne koydu. Ona sıkıca sarıldım ve teselli etmeye çalıştım. “Senin yüzünden değil. Benim yüzümden...” diye fısıldadım. Ağzımdan bir hıçkırık kaçtı. Barış’ın sessizce döktüğü gözyaşları omuzumu ıslatırken gözlerim kapattım ve sessizce ağladım.
Dakikalarca öyle durduk. Barış’ın şu an gerçekten yanında birinin olmasına ihtiyacı varmış gibiydi.
Bize bakanlara döndüm. “Siz gidebilirsiniz. Ben buradayım.” dedim. Barış hemen başını kaldırdı. “Ben de buradayım.” dediğinde hışımla ona döndüm. “Sen gidip dinleniyorsun.”
“Gitmiyorum Sera. Beni asla gönderemezsin. Burada kardeşimi bekleyeceğim.” dedi. Daha fazla ısrar etmedim çünkü Barış fikrinden dönmeyecekti.
Herkes birbirine baktı. Ardından ablamla göz göze geldim. Ablam hemen Hazal’a döndü. “Kızları da alıp gidin siz, bir şey olursa ben haber veririm. Giray,” dedi ve ona doğru döndü. “Biraz hava almaya çıkalım.” dedi. Giray ağabey ısrar etmeden başını salladı. “Ben kızları bırakıp geliyorum.” dedi.
Kendi arlarında bir şeyler fısıldaştıktan sonra ayrıldılar. Sadece Barış ve ben kaldık. Barış’ın koluna girdim ve yavaşça ayağı kaldırdım. “Yavaşça kalk ve otur.” dedim. Yavaşça oturttum ve yanına geçtim. Derin bir nefes alıp ameliyathanenin kapısına baktım ama ne gelen vardı ne giden.
Barış’a döndüm tekrardan. Ellerine bakıyordu.
“Neden yaptın bunu kendine?” dedim kısık bir sesle. Sesim boş koridorda yankılandı. Barış, başını belli belirsiz salladı. “Dayanamadım Sera, bu vicdan azabıyla yaşamaya dayanamadım.” Derin bir nefes alıp bana döndü yavaşça. “Eğer ölürsem Efsa mutlu olurdu. Beni görmezdi ve acısı tetiklenmezdi.”
Bu doğru değildi. Bana göre Efsa, içten içe Barış’ta yardım buluyordu ama sadece ikisi bunun farkında değildi. Başımı iki yana sallayıp elimi omuzuna koydum. “Yanlış düşünmüşsün Barış.” Kaşlarını çattı. “Eğer dediğin gibi olsaydı. Yani... Sen ölseydin.” Kelimeler boğazımda bir düğüm oluşturuyordu.
“Efsa o zaman yaşayamazdı.”
“Emin misin?”
“Bütün benliğimle eminim.”
Seni bütün benliğimle seviyorum Papatya.
Midem bulanmaya başlamıştı. Tekrardan kulağımda o çınlama vardı. Ameliyat kapısına döndüm, kimse gelmedi ya da gitmedi.
“Özür dilerim Elsa.” dedi. Hemen ona döndüm. Ve elimi çektim. “Ne için?”
“Savaş’ı bu hale getirdiğim için. Benim haberimi aldığı için o kadar hız yapmış.” Başımı iki yana salladım. “Bu doğru değil. Sana göre doğru olan şey benim için en büyük yanlıştır Barış.” dedim.
Tam bir şey söyleyecekken onu susturdum. “Daha fazla kendini suçlama. Buradan Efsa’yı ve Savaş’ı alarak çıkacağız.” dedim.
Gözlerimin içine bakarak çaresizce gülümsedi. Benim gibi bir umut ışığı arıyordu. Sadece küçük bir ışığa ihtiyacımız vardı. Dakikalar geçtikçe içimizde umut yavaş yavaş sönüyordu.
Kapı bir anda açıldı ve bir tane doktor çıktı. Barış’ın omuzunu hafifçe sarstım, ardından koluna girerek kalkmasına yardımcı oldum. Hemen doktorun yanına gittik. Hayır, şu anda ağlayamazdım. Büyük bir umutla baktım doktorun suratına. Gözlerimle, bana güzel bir haber vermesi için yalvardım.
“Savaş iyi mi?” diye sordum hemen. Doktor gülümseyerek başını salladı. “Her şey gayet iyi. Ameliyat zorlayıcıydı, bir kere kalbi durdu ama hastamız bir kadının sesini duyduktan sonra hayata tutunmayı başardı.”
Barış’la aynı anda birbirimize baktık. Burada bağıran tek kadın bendim.
Tekrar doktor dönüp gülümsedim. “Savaş iyi o zaman değil mi?” diye sordum kekeleyerek. Doktor başını salladı. Ellerimle yüzümü kapatarak ağlamaya başladım.
“Ne zaman görebiliriz?” diye sordu Barış. Hemen doktora baktım. Doktor başını iki yana salladı. “Şu an göremezsiniz. Tedbir için bir gün yoğun bakımda tutacağız.” Ardından Barış’a döndü. “Barış Bey, görüyorum ki siz gayet iyisiniz. Gerekli kişilerle konuşur sizi normal odaya aldırırım.” dedi. Ardından başını sallayıp “Geçmiş olsun.” dedi ve gitti.
Barış’a döndüm ve büyük bir mutlulukla sarıldım. O da aynı şekilde bana sarıldı. Ondan ayrıldım ve koridoru işaret ettim. “Sen Efsa’nın yanına git. Yalnız kalmasın daha fazla.” dedim.
Başını salladı. “Bir şey olursa haber ver.”
“Tamam, dikkatli ol sende. Eğer Efsa uyanmışsa, benim geleceğimi söyle.” dedim ve onu gönderdim. Ellerim boynumdaki kolyeye gitti. Savaş ölmemişti, papatya yıkılmamıştı. “Teşekkür ederim sevgilim...” diye fısıldadım kendi kendime.
Benim sesimle hayata dönmüştü, demek ki elimden bir şey gelmişti. Burada boş boş durmamıştım.
Derin bir nefes verip rahatladım. “Allah’ım sana şükürler olsun.” dedim. Gözlerimi sıkıca kapattım ve mutlulukla gülümsedim.
Kapı açıldığı an gözlerimi açtım ve sedyede gelen Savaş’ı gördüm. Ağzında hava maskesi vardı. Üstü örtülüydü.
Hemen yanına gittim. “Savaş?” dedim beni duymasını umut ederek. “Ben buradayım.” dedim ve elini tuttum. Gözleri kapalıydı ama beni duyduğunu daha demin öğrenmiştim. “Endişelenme, hiç gitmeyeceğim.”
Hemşire kadınlardan biri bana döndü. “Hanımefendi müsaade eder misiniz?”
Hemen yol verdim. “Tabii ki özür dilerim.” Savaş’ın eli, elimden yavaşça kayarken bir şey fark ettim ve kaşlarımı çattım. Savaş’ı götürmeden önce boynuna baktım ve orada kesik izlerinin olduğunu fark ettim. Sadece kesik değil, morluklar da vardı. Savaş’ta neden böyle izler vardı? Nasıl olmuştu bunlar?
Daha demin müsaade isteyen hemşireyi durdurdum. Savaş’ın gözden kaybolmasını bekledim. Koridordan döndüklerinde hemen hemşireye döndüm. “Savaş’ın boynundaki izler nedir?” diye sordum kısık bir sesle.
Hemşire afallamış gibiydi. “Ne izi?”
“Beni kandırmayın Hemşire Hanım. Gördüm, boynunda kesik izleri ve morluklar vardı.” dedim kendimi kanıtlamak istermiş gibi. Kadın başını öne eğdi ve derin bir nefes aldı. Ardından yavaşça bana baktı.
“Savaş Bey’in boynu sıkılmış ve sivri bir cisimle kesilmiş. Kesiklere bakıldığında derin kesikler olduğunu ama mucizevi bir şekilde hayatta kaldığı söylendi. Nasıl olduğuna dair bir bilgim yok. Daha da bir şey bilmiyorum. İyi günler.” dedi ve gitti.
Tek bir noktaya kilitlendim ve hemşirenin söylediklerini kafamda tekrar ettim. Sivri bir cisimle kesilmişti ve mucizevi bir şekilde hayatta kalmıştı. Boynu sıkılmış. Bunu kim, neden yapsın? Savaş’ı neden öldürmek istesin? Hem de defalarca kez denemiş.
Elimle oturacak bir yer aradım. En sonunda oturdum ve elimi tekrardan kolyeme götürdüm. “Beni iyi etmeye çalışırken o zaten ölmüştü. “ dedim kendi kendime. Parçaları birleştirmeye çalışıyordum. “Ona en başından sormalıydım.” dedim titrek bir sesle. Ardından derin nefesler almaya çalıştım ama aldığım her nefes boğazıma batıyordu. Sanki onun boğazını kesen şeyler benim boğazıma batıyordu.
Demek bu yüzden sürekli boğazını kapatan şeyler giyiyordu. İzlerini saklamak için. Benden neden sakladı peki? Ben onun kız arkadaşıyım, bana anlatırsa elbet yardım ederdim.
Şu anda bunu gidip ona soramazdım. Hastaneden çıktıktan sonra sorabilirdim. Ne öğreneceğimi bilmiyorum ama her ne öğrenirsem, hiç iyi olmayacaktı. En azından benim için çünkü Savaş’ın canı yanmıştı. Onun canı yanarsa benim canım paramparça olurdu.
Daha fazla dayanamadım ve ellerimle yüzümü kapatıp hıçkırarak ağlamaya başladım.
