17. bölüm · KIZILIN GÖZYAŞI (KİTAP OLDU)
-16.GÖZYAŞI-
“Sera? Uyan.” dedi bir ses. Gözlerimi açamadım. “Elsa?” dedi başka biri. Yine uyanamadım.
Savaş’ın kalbi durdu.
“Savaş!” diye bağırdım ve bir anda uyandım. Her şey bir rüyaydı, kabustu ve geçti. Savaş aslında ölmemişti, beni bırakmamıştı. Peki ne olmuştu bana?
Etrafıma şaşkın gözlerle baktım. Efsa ve Barış meraklı meraklı bana bakıyordu. “Allah’ım.” dedi Efsa gülerek. “Sonunda uyandın.” Barış’a döndüm. Keyifli bir şekilde sırıtıyordu. Bir odadaydım, kolumda serum vardı.
“Ne bu?” dedim serumu göstererek. Ardından Efsa’ya döndüm. Barış’la kısa bir an birbirine baktıktan sonra derin bir nefes vererek bana döndü. “Savaş’ın kalbinin durduğunu öğrendikten sonra bayıldın. Saatlerdir uyuyorsun, çok korktuk.”
Ne? Bayılmış mıydım? O zaman, Savaş hayatta mıydı? Ölmemiş miydi? Her şey bir kabusmuş. Derin bir nefes aldım ve doğrulmaya çalıştım. Aniden başım döndüğü için gözlerimi sıkıca kapattım ama yine de oturmayı başardım. Kolumdaki seruma kısa bir süre baktım. Ardından Efsa’ya döndüm.
“S-Savaş... Hayatta mı?” Merak ettiğim tek soru buydu. Efsa gülümseyerek başını salladı. “Hayatta Sera. Doktorlar son anda kurtarmayı başarmışlar.”
Ellerimle yüzümü kapattım ve yine ağlamaya başladım. Hıçkırıklarım bedenimi sarsarken gözyaşlarım ellerimi ıslatıyordu. “Allah’ım şükürler olsun.” diye fısıldadım. “Onu kurtardığın için teşekkür ederim.”
Yüzümü kaldırdığımda gözümden akan yaşları sildim ve yavaşça ayağı kalktım. Kolumdaki serumu çekip çıkardım ve kapıya doğru yöneldim. Efsa hemen kolumdan tuttu. “Nereye gidiyorsun Sera? Daha yeni uyandın.” dedi tedirgin bir şekilde. Kolumu çektim. “Savaş’ın yanına gitmem lazım.” dedim ve kapıyı açıp çıktım.
Arkamdan gelmemeleri işime gelirdi çünkü şu anda Savaş’la baş başa kalmak istiyordum. Hemen yoğun bakımın önüne gittim ve perdeleri açık olan odaya baktım. Savaş uyuyordu. Beyaz bir örtünün altında değildi, gerçekten uyuyordu ve uyanacaktı. Elimi cama koydum ve ona doğru hafife yaklaştım. Alnımı cama yaslayıp gülümsedim.
“Savaş.” diye fısıldadım yine. “Beni duyduğunu biliyorum.” Ardından burnumu çektim ve konuşmaya devam ettim. “Kötü bir rüya gördüm. Sana yalvarırım rüyamı doğru çıkarma.” Ona güveniyordum, rüyamı gerçekleştirmeyecekti ve beni bırakmayacaktı. Ne kadar uzun sürerse sürsün umurumda değil. Ben beklerdim onu.
Sadece kısa bir zaman sonra bir hareketlenme fark ettim. Gözlerim hemen eline gitti. Parmakları hareket ediyordu. Hemen doktoru çağırdım. Doktor, birkaç hemşireyle birlikte odaya geldi ve hemen Savaş’ın yanına gittiler.
Kalbim hızla atıyordu. Ne olduğunu bilmeden beklemek can sıkıcıydı. Doktorlar dakikalarca Savaş’la ilgilendi ve kimse bana bir bilgi vermedi. Sol tarafımdan duyduğum adım sesleriyle başımı çevirdim ve ablamla Giray ağabeyi gördüm.
Ablam koşarak geldi ve bana sarıldı. Sıkıca sarıldı. Bedeninin sarsılmasından ağladığını anladım. Kollarımı hemen ona doladım ve bana yaptığı gibi sırtını sıvazladım. Sanırım uyanmamı beklemiyordu.
“Sera! Çok korkuttun beni.” dedi hemen. Hızlı hızlı nefesler aldı. Sonra ayrılıp ellerimi tuttu ve bir eliyle yanağımı okşadı. “Neden bana haber vermedin? Aklım çıktı sana bir şey oldu diye.” Ne diyebilirdim? Hemen Savaş’ın yanına gelmiştim ve o telaşla ablama haber vermeyi bile unutmuştum.
Elimi, elinin üstüne koydum. “Merak etme abla iyiyim.” Ardından başımı çevirerek Savaş’ı gösterdim ve daha deminki eski heyecanlı halim yerine geldi. “Savaş parmağını hareket ettirdi biliyor musun? Doktorlar dakikalardır ilgileniyorlar ve bir şey söylemediler ama ben biliyorum abla. Uyanacak o. Bırakmayacak beni.” Sesimdeki umut inkâr edilemezdi.
Ardından tamamen Savaş’a döndüm ve gülümseyerek bir umutla onlara baktım. Erkek doktor yavaşça doğruldu ve yanındaki hemşireye dönüp gülümsedi. Ardından bana doğru döndü ve baş parmağını kaldırarak diğer parmaklarıyla yumruk yaptı. Büyük bir çığlık atıp yerimde zıpladım. Savaş uyanmıştı!
Hemen ablama döndüm ve ona sarıldım. Ağlamaya başlamıştım. “Uyandı!” diye bağırdım. Ablam başını salladı. Ardından Giray ağabey gelip bize sarıldı.
Burnundan güldüğünü duydum. “O çocuk öyle kolay kolay bırakmaz seni Sera. Bunu sakın unutma.” Bugünden sonra asla unutmazdım.
Sadece yarım saat geçmişti. Savaş'ı odaya alalı yarım saat olmuştu ve ben hala onu görememiştim. Olduğum yerde dönüp dururken ablam oturduğu yerde ofladı. “Of, Sera. Başımı döndürdün yeter. İçeri gireceksen gir.” Hemen ona döndüm. Acaba şimdi mi girmeliydim?
Başımı iki yana sallayıp ellerimi belime koydum. “Sence şimdi mi girmeliyim?”
Ablam ciddi misin der gibi bir bakış attı. “Uyandığından beri görmek istiyorsun ama şimdi mi sorguluyorsun?” Haklıydı. “Ya şimdi girersin ya da ben içeri girer ve Savaş’a ‘Sera seni görmek istemiyor.’ derim. Seçim senin.” Olduğum yerde kollarımı aşağı doğru bırakıp kaşlarımı çattım. “Çok kötüsün abla!”
Saçlarını geriye doğru savurup gülümsedi. “Kötü değilim canım, sevenleri kavuşturmak derdim.”
Tam bir şey diyecekken Giray ağabeyin geldiğini gördüm. İlk önce o girmişti içeri. Gireli neredeyse on beş dakika oluyordu. Hemen yanına gittim. “Savaş nasıl?” Sorduğum ilk soru buydu.
“Kendini iyi hissediyor muymuş? Ağrısı var mıymış? Eve gitmek istiyor muymuş? Giray ağabey bir şey söylesene.” dedim hiddetle. Elini kaldırarak beni susturdu. “Öncelikle sakin ol. Gayet iyi. Ayrıca,” dedi ve göz ucuyla ablama baktı.
Kaşlarını çattım. “Ayrıca ne?”
Bana döndü tekrardan ve gülümsedi. “Şu anda kendisine iyi gelecek tek şeyin turuncu saçlı bir papatya olduğunu söyledi.” Ne! Beni görmek istemiş!
Gülümsedim ve hemen Giray ağabeyin boynuna atladım. “Teşekkürler!” dedim ve ondan ayrılıp odaya doğru koşmaya başladım. Topuklarımdan çıkan ses odada yankılanırken eteğim geriye doğru savruluyordu.
Hemen odaya gittim ve derin bir nefes alıp yavaşça kapıyı açtım. İçeri girdim, kapıyı kapattım. Yavaş ama emin adımlarla içeri girdim ve onu gördüm. Yatakta yatmış, üstünde hastane önlüğüyle beni karşıladı Savaş. Beni gördüğü an doğrulmaya çalıştı ve gülümseyerek “Papatya’m...” dedi.
Hemen gittim ve onu durdurdum. Başımı onun göğsüne koydum ve ellerimi onun göğsüne yasladım. Kollarını hemen bana sardı ve dudaklarını saçlarıma götürdü. Burnum sızlamaya başladığında derin bir nefes aldım. Bu güzel zamanda ağlayamazdım.
“Mis kokulum benim.” dedi fısıldayarak.
“Beni çok korkuttun Savaş.” dedim. “Hem korkuttun hem üzdün.”
“Özür dilerim Papatya.” dedi hemen. Saçlarımı okşadı. “Acele ediyordum. Barış...” Gözlerimi sıkıca kapattım. Barış’ı kurtarmak için acele etmişti ve bu yüzden kaza yapmıştı.
“Biliyorum. Çok şükür ikiniz de iyisiniz.” Derin bir nefes verdiğini duydum. Başımı kaldırdım ve arkamdaki koltuğu çekip oturdum. Savaş’ın elini tuttum. O da benim elimi daha sıkı tuttu.
Onun koyu kahve gözlerine bakmayı, çillerinin güzelliğini görmeyi özlemişim.
Ablasıyla aramızda geçenleri anlatmam doğru olur muydu hiç bilmiyorum. Anlatsam üzülür müydü?
Yüzümdeki gülümseme solarken bakışlarımı kaçırdım. Savaş bunu hemen fark etmişti. “Papatya’m?” Ona döndüm hemen. “Bir şey olduğu çok belli. Anlat bakalım, canını ne sıktı? Ailen mi?”
Canımı sıkan şeyi iyi biliyordu ama asıl konu onun ailesiydi. Başımı iki yana salladım. “Yok, değil. Sadece...” Bunu nasıl söyleyeceğimi bilmiyordum. Neden bu kadar zorlanıyordum ki? Ablası gelip gitmişti. Peki geçmişi?
Yutkundum. “Savaş...”
“Söyle Papatya’m.”
Biraz durdum, ardından kendimi toplayıp içimde dert olan şeyi söyledim. “Sen yoğun bakımdayken ablan geldi. Kızıyla birlikte.” Savaş hemen doğruldu. Bakışları yumuşadı. Canımı acımış gibi yüzünü buruşturdu. Onu durdurmaya çalıştım. “Yaraların acıyacak yavaş.”
“Ablam mı geldi?” diye sordu inanamayarak. “Kızıyla mı?” Kızıyla gelmesine neden şaşırmıştı ki? Zaten haberi yok muydu?
Kaşlarımı çattım. “Neden bu kadar şaşırdın? Ablanın bir kızı var, biliyorsundur.” dedim inanamayarak. Savaş başını iki yana salladı. Bakışlarım donuklaştı. “Nasıl yani?”
“Biz ablamla senelerdir görüşmüyoruz Papatya. Kızı olduğunu daha yeni öğreniyorum.” Pot kırmak deyince Sera Aslanbey. İnanamıyorum. Demek gerçekten görüşmüyorlardı ama Suna abla kızına, Savaş’tan bahsetmiş olmalıydı.
“Evlenmiş bir de çocuğu olmuş. Benim bundan haberim yok Papatya. Ablamdan haberim yokmuş benim.” Diğer elimi, onun elinin üstüne koydum. “B-Ben özür dilerim. Gerçekten bu kadar uzun süredir görüşmediğinizi bilmiyordum.” Sözlerim gayet samimiydi. Umarım Savaş bunu anlardı çünkü gerçekten bilerek yapmamıştım.
Savaş başını iki yana salladı. Ardından önüne döndü ve gülümsedi, ama bu gülümsemesi buruktu. Belli oluyordu.
“Anne olmuş.” dedi hala inanamayarak. Bana döndü. “Kızının adı neymiş?”
“Derya.”
Tekrar önüne döndü. “Derya...” Bir insan yeğenini yıllar sonra öğrenir miydi? Savaş öğrenmişti. “Kime benziyor?” diye sordu. Bana döndü. “Sana.” diye cevapladım hemen.
“Ne annesine benziyor ne de babasına. En çok sana benziyor Savaş.” Kaşlarını hayretle kaldırdı. “Fotoğrafı var mı?”
Başımı iki yana salladım. “Barış’ta olabilir. Ona sorarım.” Hemen telefonumu çıkardım ve Barış’tan, Derya’nın varsa fotoğrafını istedim. Dakikasında attı. Yan yana durmuşlardı ve gülümsüyorlardı. Derya kolunu, Barış’ın boynuna atmıştı. Barış ise sadece gülümsüyordu.
Telefonu Savaş’a çevirdim. Fotoğrafı gördüğü an dudağı hafifçe büzüldü. Yavaşça elimden aldı ve fotoğrafı büyüttü. Odağı Derya’ydı. Onun bu halini görmek beni mutlu etse de bir yandan canımı yakıyordu.
Fotoğrafı büyültüp küçültüyor, Derya’yı her ayrıntısına kadar inceliyordu. Başını sallayarak gururlu bir bakış attı. “Gerçekten bana benziyor.” dediğinde kıkırdamadan edemedim.
“Dedim sana.”
Bana doğru döndü. “O zaman tanıştınız. Hem ablamla hem Derya’yla.” Yüzümdeki gülümseme yavaş yavaş donuklaşırken başımı salladım. “Tanıştım. Derya sevdi beni. Senin gibi saçlarımla oynadı. En çok saçlarımı beğendi.” dedim.
Güldü. Ardından çok umutlu bir şekilde “Ablam?” dedi. “Onunla tanıştın mı?”
Yine başımı salladım. “Tanıştım.”
“Nasıl geçti?”
Her şeyi anlatsam mı? Yoksa yalan mı söylesem. Tek sorun, yalan söylediğimde aşırı belli etmemdi. O zaman özetleyerek gerçekleri anlatacaktım.
Savaş’ın boştaki elini tuttum. “Her şeyi öğrendim Savaş.” Kaşları hemen hafifçe çatıldı. Telefonu bana doğru uzattı. Telefonu aldım. Elini hemen boynuna attı. Boynu açıktaydı. Bunu fark ettiği an gözlerini sıkıca kapattı.
“Neden bana söylemedin?”
Gözlerini açıp derin bir nefes aldı. “Papatya...”
“Sana bunu yapan kişinin ablan olduğunu bana neden söylemedin? Ölüyormuşsun Savaş.” dedim hayretle. “Biz artık sevgiliyiz ve ben senin az kalsın öleceğini bir doktordan öğrendim.” Sesim ilk defa sert çıkmıştı. “Barış’ta biliyormuş. Bana neden anlatmadın?”
İlk başta sustu, konuşacak gibi oldu ama konuşmadı. “Ben... özür dilerim.” dedi sadece. “Dediğin gibi, az kalsın ölüyordum. Bu izlere bakmak ya da bunlar hakkında konuşmak hep canımı sıkıyordu. Bu yüzden saklamayı tercih ettim. Barış yanlışlıkla öğrendi ama kimseye anlatmaması için onu susturdum.”
Bana döndü. “Sana anlatmamı istedi. Bilmeye hakkının olduğunu söyledi ve haklıydı. Bilmen gerekiyordu ama bunları anlatarak seni üzemezdim. Zaten ailenden dolayı yeterince stresliydin.”
Elimin üstünü uzunca öptükten sonra baş parmağıyla elimi hafifçe okşadı. “Seni üzmemek için söylemedim.” Bir anda içimdeki bütün sinir gitmişti. Anlattıklarında haklılık payı vardı. Bana anlatması gerekiyordu ama zaten stresli olduğum bir dönemde beni daha da strese sokmak istememişti.
Başımı salladım. “Afettin mi beni?” Yine başımı salladım ve bu sefer tebessüm ettim. “Affettim.”
Rahat bir nefes verdi. Dakikalarca sustuk ve sadece birbirimize baktık. Ardından aklına bir şey gelmiş gibi kaşlarını çattı ve tekrardan bana döndü. “Barış ve Efsa nasıl?”
“Çok şükür iyiler. Hem de çok iyiler. Efsa bugün taburcu oldu. Barış’ı ise bu sabah erkenden taburcu ettiler çünkü asla yerinde durmuyor.”
Güldü. Onunla birlikte bende güldüm. Ardından yüzüm düştü. “Savaş?”
Bana döndü. “Ne olacak onların hali?” Başını iki yana salladı. “Efsa ve Barış’la ilgili geçmişi bana ne zaman anlatacaksın?” Efsa’ya sormayı tamamen unutmuştum ama Savaş yabancı değildi. Hemen bütün olanları anlattım ve anlatırken bir kez daha ağlamaya başladım. Gözümden akan yaşları silerken Savaş duyduklarına inanamıyor gibiydi.
“Demek Barış bu yüzden kendini yakarak öldürmeye çalıştı.” Bunu bu şekilde söylemek onun canını yakmış olacak ki yüzü buruştu. Burnumu çektim ve başımı salladım.
“Aralarındaki bu düşmanlık devam ederse...” dedim ama devamını getirmeye dilim yetmedi. Benim yerime Savaş bitirdi. “En yakınlarımızı kaybedeceğiz.”
Ellerimle yüzümü kapattım, bu doğruydu. İkisi de içlerindeki acıya dayanamamıştı ve kendilerini bu dünyadan yok etmek istemişlerdi. Bunu yaparken Savaş’ı da kendileriyle birlikte öldüreceklerdi. Ben ise... Hayatta olan bir ölü olacaktım.
Omuzumda bir el hissettim. “Merak etme. Düzelir onlar.” dedi ama buna kendisi de inanmıyordu. Kafamı kaldırdım ve gözlerinin içine baktım. Beni motive etmek için söylemişti bunu çünkü bakışlarından inanmadığı çok belliydi.
“İnşallah.” demekle yetindim. Sanırım şu anda elimizdekilerle yetinmekten başka şansımız yoktu.
🌼
2 Gün Sonra...
Savaş’ın evine gelir gelmez hemen eşyalarını yerleştirmeye başladım. Bana yardım et ek istese bile buna izin vermedim ve koltukta uzanıp beni beklemesini söyledim. İtiraz etmeden kabul etti. Bütün eşyalarını yerleştirdim ve salona gittim.
Evine dönmenin mutluluğuyla gülümsüyordu. Altıma giydiğim uzun, siyah eteğimi düzelterek koltuğa oturdum. Üstüme giydiğim siyah renkli V yaka bluzu kontrol ettim. Gayet usturupluydu. Ayağımdaki terlikler, ayaklarımı sıcacık tutuyordu.
Savaş ise hastane kıyafetlerinden kurtulduğu için gayet rahattı. Bana döndü gayet mutlu bir şekilde. “Evim evim güzel evim!” dedi kollarını iki yana açarak. Ardından elini hemen karnına götürdü. Doktorların demesine göre karnına arabanın bir parçası saplanmış, bu yüzden bir kaç gün canı acıyabilirmiş.
Ellerimi çırptım. “Ne yemek yapmamı istersin?” Savaş biraz düşündü. Tam ağzını açacakken kapı çaldı. Aynı anda kapıya baktık. Hemen ayağı kalktım ve kapıya doğru yöneldim. Kapıyı açtığımda karşımda Barış’ı buldum. Onu gülümseyerek karşıladım.
“Selamlar Elsa!” dedi neşeli bir sesle. “Barış, senin dinlenmen gerekmiyor mu?” diye sordum hayretler içinde. “Ne işin var burada?”
“Bende seni gördüğüme çok sevindim.” Arsından elindeki paketleri kaldırdı. “Size lezzetli poğaçalar getirdim.” Hemen ayakkabılarını çıkarıp içeri girdi. Kapının önündeki ayakkabı yığınını düzelttikten sonra içeri girdim. Barış hemen Savaş’ın yanına gitmişti.
Kapıya yaslandım ve onları izledim. Barış gerçekten çok endişelenmişti, bence Savaş’ın asıl kardeşi Barış olmalıydı. Gerçi, son zamanlarda yaşananlardan sonra onların kardeş olmadığını söylemek aptallık olurdu.
Barış’ın hemen kapının kenarındaki sehpaya bıraktığı poğaçaları aldım ve mutfağa gittim. Tabaklara koydum ve yanına meyve suyu koydum. Tepsiyi sıkıca tuttum ve içeri götürdüm.
“Barış, şu masayı çeksene.” dedim salonun ortasındaki masayı göstererek. Barış hemen çekti ve elimden tepsiyi alıp masaya koydu. Savaş’ın yanındaki yerime geri oturdum ve bir parça poğaça alıp ağzına attım. Ardından meyve suyu içirdim. Kısacası kendi ellerimle kahvaltısını yaptırdım.
Dakikalar sonra boşalan tepsiyi mutfağa götüren Barış, rahat bir nefes alarak yanımıza geldi. Aklımda sormak istediğim onlarca soru vardı. İlk soruyu sormak için Barış’a döndüm.
“Kafeye ne olacak?”
Omuz silkti. Umursamıyormuş gibi yapmaya çalıştığı belliydi. “Tadilata ihtiyacı var. Sanırım aylar sürer.” dedi. Savaş’la kısa bir an göz göze geldik. O da anlamıştı bu konu hakkında konuşmak istemediğini. O yüzden Savaş başka bir konu açtı.
“Yeğenimle tanışmışsın.” dedi. Barış hemen gülümseyerek başını salladı. “Evet, çok tatlı bir kız. Aynı sana benziyor.”
Başını salladı. “Sen nereden tanıdın peki?”
“Ablan, sanırım hem senden hem de benden bahsetmiş. Kızı bana bırakıp gidecek kadar güvendi bana.”
Savaş kaşlarını çattı. “Gitti mi?”
“Bahçeye gitti yani.”
Rahatladığını göstererek derin bir nefes verdi. Bu konu hiç istemediğim yerlere gidiyordu. Bizim kavgamıza sıra gelirse eğer o zaman Savaş’tan sağlam azar işitirdim.
Barış’a döndüm. “Burada mı kalacaksın?” diye sordum. Başını salladı. “Senin okulun var. Birinin bu elemana bakması lazım.” dedi ve Savaş’ı gösterdi. Savaş sadece göz devirdi. Sırıtmadan edemedim. Ayağı kalktım ve mutfağı gösterdim.
“O zaman ben yemek yapayım, sonra okula gideceğim. Allah’tan bugün öğleden sonra dersim var.” Mutfağa gittim ve hemen Savaş’ın sevebileceği yemekler yapmaya başladım.
