Kayıp miras kitap kapağı

12. bölüm / 8

Kayıp miras

8

Vaveyla Yazarı: beyza .

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 8Şu an: 8

8. BÖLÜM: Eve Dönmek Gerçekten Mümkün Mü?

Gece, Port Haven’ın üzerine ağır ağır çökmüştü. Gün boyunca evin içini dolduran sesler azalmış, açık pencerelerden içeri giren deniz kokusu yerini serin bir gece havasına bırakmıştı. Uzaklardan gelen dalga sesleri, tahta evin duvarlarına çarpan rüzgarla birbirine karışıyordu.
Dışarıdan bakıldığında burası huzurlu bir yerdi. İnsanların yaz tatillerini geçirmek, sahilde yürümek ve birkaç günlüğüne hayatın geri kalanından uzaklaşmak için tercih edeceği türden bir kasaba.
Ne var ki evin oturma odasında toplanmış beş kız için Port Haven, güzel bir manzaradan çok daha fazlasıydı.
Onlar için burası, ne kadar uğraşırlarsa uğraşsınlar içinden çıkamadıkları bir bataklıktı.
Kübra, tekli koltukta sırtüstü uzanmış, tavana bakıyordu. Bir süredir elindeki telefonun ekranını açıp kapatıyor ve hiçbir işe yaramayan intomzune sinirleniyordu. Ayşefül L koltuğun kenarına oturmuş, telefonundan bir kez daha ailesinin numarasını aramayı deniyordu. Aslında bunu sürekli yapıyorlardı, ailelerini aramayı deniyor fakat hat her defasında ya kesiliyor ya da direkt kapanıyordu.
Şevval Beyza'nın omzuna yaslanmış koltukta yatarlarken Eylül ise pencerenin önündeki sandalyeye yerleşmiş, bacaklarını karnına çekmişti.
Ayşegül elindeki telefonu koltuğa bastırıp boğuk bir sesle "Ben artık eve gitmek istiyorum." dedi. Herkesin bakışları ona döndü.
Cümle o kadar basit, o kadar sıradan çıkmıştı ki ağızdan, kimse hemen cevap veremedi. Sanki hepsi aynı şeyi düşünüyordu da ilk kez biri bunu sesli söylemişti.
"Ben de," dedi Eylül burnunu çekerek. "Annemin beni günde on kere aramasından şikayet ediyordum. Şimdi arasın diye bekliyorum."
Kübra doğrulup dirseklerinin üzerine kalktı. "Ben annemin bana karışmasını bile özledim. Keşke yanında olsam da yine bir sebepten bağırabilse bana."
"Gerçekten kavga etmeyi bile özledim." Diye katıldı Beyza da. "Zaten kavga ediyorsun Geçen sifonu kim çekmedi diye kavga ettin." Şevval kafasını kaldırıp ona baktı.
"İnsanın evinde kavga etmesiyle başkasının evinde kavga etmesi aynı şey değil." Eylül hafifçe gülümsedi. "Burası bizim evimiz değil zaten."
Kübra elindeki telefonu yere attı. "Sağ ol Eylül, açıklama için teşekkürler. Hiçbirimiz bunu bilmiyorduk."
"Rica ederim efendim ne demek."
Beyza yastığı yüzünden çekti. Birkaç saniye tavana baktıktan sonra koltuğun başlığına yaslandı.
*Ne kadar kalacağız sizce burada? Hani bunun bir sonu var mı?"
Sorunun cevabını bilmiyorlardı. İlk geldiklerinde her şeyin birkaç gün içinde açıklığa kavuşacağını düşünmüşlerdi. Sandık, gizemli mektup, Swan ailesi, Port Haven'ın haritalarda görünmemesi… Bütün bunların bir açıklaması olacaktı. Bir şey bulacak, sorularını soracak ve sonunda evlerine döneceklerdi.
Ama günler geçtikçe cevaplar çoğalmak yerine sorular çoğalıyordu.
"Yarın tekrar konuşalım onlarla." dedi Ayşe. "Neden burada tutulduğumuzu hala doğru düzgün bilmiyoruz. En azından ne zaman gidebileceğimizi söylemeleri gerekiyor."
"Konuşalım da ne olacak?" Kübra ellerini iki yana açtı. "Her seferinde bir şeyler anlatıyorlar ama asıl sorulara gelince herkes susuyor. Bir de sanki biz burada kendi isteğimizle tatildeymişiz gibi davranıyorlar."
"Adrian'ın bana bugün 'Pazar sörf yapalım mı?'diye sorması mesela," dedi Beyza. "Ben çocuğa bakakaldım. Amk hiçbir şey yok gibi davranıyorlar bazen gerçeklikten şüphe ediyorum."
"Bak buraya cennet diyen kız bile isyan etti. Durum ciddi." Şevval'e döndü. Şevval gülmemek için dudağını ısırdı. Ardından başını kızlara çevirdi. "Peki, diyelim ki yarın sabah kapıdan çıktık. Nereye gideceğiz?"
"Gebze'ye." dedi Eylül, hiç düşünmeden.
"Nasıl?"
"Şuradan bir kurtulalım da nasılını buluruz."
"Gebze'ye bir gideyim var ya yeri öpücem ya. Egzoz kokusunu fabrika dumanını özledim. Olm kirli havayı trafiği bile özledim yeter beni Gebze'me götürün." Kübra'nın sitemlerine güldüler. "Biri bana Gebze'yi özleyeceksin dese güler geçerdim gerçekten deniz görmekten bıktım."
Eylül kahkaha attı. Ayşe de gülmeye başlayınca birkaç saniyeliğine odanın havası değişti. Az önceki ağırlık biraz olsun dağılmıştı. "Çünkü ben bir gün Gebze'yim bir gün Port Haven."
Beyza onları izlerken istemsizce gülümsedi. Ne kadar korkmuş, ne kadar öfkeli olurlarsa olsunlar, bu beşli bir araya geldiğinde en kötü anın içinden bile saçma bir şey çıkarabiliyordu.
"Şu hazineyi bir bulabilsek.." Diye geçirdi sessizce. "Merak etme hazine bulunsa bile bize kalmadan alır onlar." Eylül'e döndü. "Yok be o kadar da değil verirler az bişey altın."
"Altın mı?" Ayşegül kahkaha attı. "Altın olduğu ne malum?" "Yani hazine diyince aklına altın gelmiyor mu böyle kasa kasa altın sikkeler." Beyza'nın gözleri parladı. "Ben o parayla neler yaparımm."
"Diyelim ki hazineden pay aldık. Hadi altın olsun." Kübra öne çıktı. "Ne yapıcaz, herkese bölüştürücez mi yoksa ortak bir hesapta mı tutarız."
"Bence eğer ortak bir hayalimiz varsa ortak hesapta tutup birlikte yönetelim. Ama herkes alacağı parayla bağımsız olmak istiyorsa bölüşürüz." Ayşegül'ün cevabıyla bir süre hepsi düşündü.
"Önce bir parayı bulalım da sonrasına bakarız." Beyza ayağa kalktı. "Ben yatar gençler iyi geceler." Onun kalkmasıyla boşalan yere Şevval yayıldı. "Hiçbirimize bir şey olmadan eve dönebilelim de paraya da sonra bakarız."
"Bize bir şey olsa da sana bir şey olmaz kral asker kadınsın." Kübra'ya baktı. "Size bir şey olmasın da o bana yeter." "Boş duyar kasma amk kalkın yatmaya." Ayşegül de ayağa kalktı.
Odalarına geçince hemen yatağa yığıldılar.
"Kafeyi açalım ama." Beyza ellerini kafasının altında birleştirmiş tavanı izliyordu. "Ne?" Kübra yan yatmıştı. "Eve dönünce diyorum o kafeyi açalım. Waffle yaparız kahve tatlı falan. Kitap okuma köşesi.. Böyle samimi bir kafe herkese hitap eden."
"Yaparız annem onu da yaparız." Kübra uykulu bir ses çıkardı. "Geliştirme beni yaparız de." "Onu da yapacağız."
"Ben de isterim. Ama kasaba falan yok. Ben şehir istiyorum. Kalabalık istiyorum, denizden de uzak olsun."
Şevval'in de gözleri kapanırken ettiği laflardan sonra evde sesler kesilmişti.
Ancak huzur, o evde uzun süre kalmayı pek bilmiyordu. Kübra gece gördüğü bir rüyadan ötürü ansızın uyanıp komidinde duran telefonunu eline aldı. Kapatıp açtı, uçak noduna alıp açtı fakat hala çekmiyordu.
"Beyza!"
"Hı?"
"Uyan bir amk." Kübra kalkıp Beyza'nın yatağına oturdu. "Bir şey fark ettim." Beyza yorganın altından bir gözünü açtı. "He?"
"Normalde telefonlarımız çekiyor. Hatta ormanın ortasında Sebastian'ı aramadım mı? Ama evde asla çekmiyor ve şuan onlardan birini arasak belki yine çekecek ama tanıdığımızı arayamıyoruz."
"Sadece onları ve kendimizi arayabilecek şekilde ayarlamışlar telefonu." İkisi de şok olmuştu. Beyza yavaşça doğruldu. Az önceki uykulu halinden eser kalmamıştı.
"Kaçalım."
"Ne diyon?" Kübra'nın ellerinden tuttu. "Kaçalım diyorum şimdi." "Delirdin herhalde bu karanlıkta nasıl kaçalım yol mol da bilmiyoz."
"Buradan daha güvende olacağımız kesin değil mi?" Bir süre sessiz kaldılar. "Lanet olsun gecem götünüzü kollamakla geçecek." Şevval doğruldu. Bu evet demekti.
Beşli bir çantaya buzdolabından yiyecek aperatif şeyler ve birer tane yedek tişört koymuştu. Sıkı giyinip hazırlandılar. Şevval, Beyza, Kübra ve Eylül bordo bereli gibi yanaklarına göz kaleminden çizgiler çekmişlerdi.
Ayşe düşünceli bir şekilde dışarı baktı. İçinde bir şeyler hala bunun kötü bir fikir olduğunu söylüyordu. Ama diğer taraftan, evet, kötü bir fikirdi. Üstelik son derece plansızdı. Fakat plan yapmaları için kendilerine fırsat verildiği de söylenemezdi. "Önce dışarı çıkıp yolu kontrol edebiliriz." dedi. "Gerçekten kasabanın dışına çıkabiliyor muyuz onu öğreniriz. Gerekirse geri döneriz."
"Tamam hadi yapalım şunu." Ellerini birbirine birleştirdirdiler ve dışarı çıktılar...
Hiçbir şey olmamış gibi Swanların evine gidip oturacaklardı. Bir fırsatını bulup karavanın anahtarını alacak ve o karavanla kimseye gözükmeden en azından kasabanın çıkışına kadar gitmeyi istiyorlardı.
Kapıdan çıktıklarında yağmur yağmaya başlamıştı. Feci şekilde yağan yağmurda bir yandan sövüyor, bir yandan hırkalarına sarılarak koşarak karşı eve gitmeyi istiyorlardı. Ayşegül kapıyı çaldığında ördekli pjamalar içinde Rosa çıktı. Kızlar Rosa'yı ilk fefa süssüz püssüz ev halinde görüyordu. Şevval kızı süzdükten sonra istemsizce dudağı kıvrıldı. Rosa hepsine teker teker bakıp ıslanmış hallerine güldü.
"Hayırdır bu saatte?" Hesap sormaktan çok meraklı bir tonu vardı. "Uyku tutmadı da gelelim dedik. Tabi müsait değilseniz gideb-"
"Duymamış sayıyorum geçin içeri." Önündeki Şevval'i ıslak hırkasından tutarak adeta eve atmıştı. Diğerleri buna şaşırsa da sıcak bir yere girme isteğinden hızlıca içeri yumuldular.
"Misafirimiz var gençlik toplanın." Kızlar içeri geçtiğinde koltuğun bir yanında yatan Drew ve diğer yanında yatıp PlayStation oynayan Adrian şaşkınlıkla doğruldular. "Yağmura kalmışsınız soyunun da oturun şöyle sıcak sıcak."
"Soyunun mu?" Dedi Beyza gülerek hırkasını çıkarırken. "Hırkanı çıkarsan da yeter." "Çay koyayım içerseniz."
"Almayalım bi-"
"Olur içeriz." Şevval Ayşegül'ün sözünü keserek öne çıktı. "Başşımla beraber." Adrian mutfağa giderken boşalan yere de Şevval yerleşti. "Diğerleri nerede?"
"Sebastian çakı-çalışıyor. Theo da odasındaydı."
Kübra bu şakayı duymamış sayarak tekli koltuklardan birine yerleşti. Karşısına da Rosa oturmuştu, manikür yapmaya devam etmeye geçince Şevval onu izlemeye koyuldu.
Beyza yanındaki Eylül'e kaş göz hareketi yaparken Adrian elinde tepsiyle içeri gelmişti. "Oğlumuz bize hizmet ediyor gözüm yaşardı." Theo merdivenlerden aşağı iniyordu. "Gecemi aydınlatacak kişi de buradaymış hoşgeldiniz."
"Hoşbulduk." Gülümseyen Eylül'ü tekrar dürttü Beyza. Eylül oflayarak kafa salladı. "Biz lavaboya gidelim." Beyza adımlarken Eylül de yanında geliyordu.
Merdivenin altında iki kapı vardı. Biri Sebastian'ın çalışma odası diğeri ise lavaboydu. İkili lavabonun kapısına gelince salondakilere yakalanmadan çalışma odasının kapısını dinlemek istemişlerdi. Fakat çalışma odasının kapısı tam kapanmamıştı. Sebastian elini çenesine götürerek kaşıdı.
Beyza kapı aralığından kendisine bakan Sebastian'ı fark ederek gülümsedi. Seb ise önündeki bilgisayarı kapatıp kapıya geldi ve dışarı çıktı. Bakışlarında gözleri kısık bir ifade vardı ve sanki baktığı kişinin ruhuna bakıyordu.
"Hoşgeldiniz." "Hoşbulduk." Ardından içeri adımlamaya başladı fakat odanın kapısını kilitlememişti. Eylül ve Beyza aynı anda birbirlerine baktıklarında kafa sallayıp Sebastian'ın gittiğinden emin olduklarında kapıyı yavaşça aralayarak içeri girdiler.
Eylül odayı ilk defa gördüğü için etrafını incelerken Beyza masaya ilerledi. Bilgisayar masanın üzerinde duruyordu. Yanında boş kahve fincanları, buruşmuş kağıtlar, defterler vardı. Ve, bilgisayarın yanında ise bir araba anahtarı vardı... Beyza, anahtarların yerini bulduklarında yüzünde zafer kazanmış gibi bir ifadeyle ona baktı. "Yapıyoruz lan!" Kahkaha atacağı sırada Eylül ağzını kapattı.
"Sanki bakalım diye özenle konulmuş gibi." Dedi Eylül fısıldayarak. Beyza bilgisayarın ekranını kaldırmak için hamle yaptığında Eylül hızla elini koyarak engel oldu. "Yapma mal alarm falan çalarsa." "Öyle mi diyorsun?" "Anahtarı alıp gidelim risk almayalım." Eylül anahtarı alıp cebine attı. "Tamam çıkalım hadi."
Dışarı çıktıklarında Beyza duraksadı. "Çok kolay olmadı mı?" Eylül kafa salladı. "Sanki yapacağımızı biliyormuş gibi bırakmış oraya." "Allah'ım sen büyüksün."
İkili içeri geldiğinde çaktırmadan okey işareti yaptı Beyza. "Çay soğudu sen gelene kadar." Beyza Adrian'a döndü. "Yani bende müsait değildim şimdi detay mı vereyim."
Herkes gülerken Drew dizini hızla sallıyordu ve yere bakıyordu. Yanında oturan Sebastian elini Drew'in salladığı dizine koyunca Drew aniden onun kolunu itti ve hızla adımlayarak mutfağa girdi. Bunun üzerinden bir kaç saniye sonra Sebastian da kalkıp mutfağa ilerledi.
Bu aşamada Beyza hızla Adrian'ın yanına oturdu ve elindeki çay bardağını tuttu, Şevval Rosa'nın manikür yaptığı elini tutarak inceledi, Eylül ise sandalyede oturan Theo'nun arkasına geçerek parmaklarını saçlarına geçirdi. Hepsinin dikkati dağılmıştı.
Dikkat dağılmasını fırsat bilen Kübra ve Ayşegül mutfağın duvarına yaslanarak içeriyi dinlemeye başladı. İçerde arkadaşları ise partnerleriyle sohbet açarak odağın kendilerinde kalmasını sağlıyorlardı.
"Daha ne kadar devam edecek bu amınakoyım?"
Drew'in sinirli sesini duyan Ayşegül Kübra'ya baktı. "Drew sorduğun sorunun cevabını sende biliyorsun."
"İşlerin bu noktaya geleceğini bilmiyorduk bu işe son verelim. Bu şey gittikçe boktan bir hal alıyor."
"Buradan geri dönüş yok kardeşim. Bende mutlu değilim bu durumdan ama öyle olması gerekiyor."
"Bir şey sorucam. Nasıl böyle sabit kalabiliyorsun? Duygularını bu işe Bulaştırmadan durabiliyorsun?" Sebastian bir süre cevap vermedi. Ardından kısık bir sesle "Birinin bunu yapması gerek, mecburum." Ardından sarılma sesi geldi içerden. "Çok fena göt olucaz gibi hissediyorum abi." "Onları kontrol etmek gittikçe zorlanıyor."
Koridordaki kızlar birbirlerine baktılar. Ayşegün'ün yüzündeki ifade değişmişti. Kübra'nın az önceki heyecanı yerini öfkeye bırakmıştı.
Kontrol. Kızlar için söylenen kelime buydu. Onların nerede kalacağına, ne öğreneceğine, ne zaman bir yere gideceğine başkaları karar veriyordu. Üstelik bunu saklama gereği bile duymuyorlardı. Adım sesleri duyulunca Ayşe, parmağını dudaklarına götürerek sessiz olmalarını işaret etti. Sonra diğerini yanına çekip oradan uzaklaştı.
İçeri geldiklerinde arkadaşları rahat bir nefes almıştı. "Öyle işte." Dedi Beyza Adrian'dan uzakşırken. Adrian hala anlattığı şeye gülüyordu.
"Ya kızım diyorum ya Allah Allah sen ne yapıyorsun!?" "Birsürü şey yapıyorum Theo düzgün anlat şunu!" Rosa sinirle ayağa kalktı. "Geçen ne yapıp gösterdin bana nasıl olmuş diye?"
Rosa bir an afalladı. "Konumuzla ne alakası var bunun?" "Salak mısın cevap o mal!"
"Süre bitti!" Şevval elinde kum saatiyle havaya fırladı ve Eylül'le ellerini çarptılar. "Portreydi gerizekalı geçen çizmedin mi Şevval'in portresini."
İçeride bir sessizlik olmuştu. "Ne?" Şevval elindeki kum saatini yere düşürdü. "Harbiden ne?" Rosa gergince güldü. "Abartıyor. Ben kendi halimde resim çiziyorum da etrafımdaki kişileri çizmeyi de seviyorum ondan."
"Tabi." dedi Theo ağzının içinden. "Her neyse." Ayşegül öne çıktı. "Biz artık gidelim kızlar." Kızlar Ayşegül'ün işaretini alarak ayağa kalktı. "Yağmur hala durmadı fırtına var gibi kalın istiyorsanız bu gece." Adrian'a döndü Beyza. "Yok sağol iki adımlık yer ztn."
Kızlar kapıya yaklaştığında içeriden Drew ve Sebastian da gelmişti. "İyi geceler herkese."
Kızlar hırkalarını sağanak yağan yağmurda kendilerine siper ederek eve koştular. Yaklaşık 5 dakika yoğun yağmurun altında koştuktan sonra nihayet eve girdiler.
"Yani kaçmak için 10 numara gün seçmişiz. Yarın mı gitsek?" Dedi Beyza kendini peteğin yanına atarak. "Onlar anahtarı fark etmeden gitmemiz lazım." Diyerek cevapladı Eylül. Bir yandan da kabaran saçlarına sövüyordu.
.
Evde bir süre beklediler. Swan'ların evinin ışıkları sönünce ise harakete geçtiler. Hava hala aynıydı. Karavan evin yan tarafında, ağaçların gölgelediği küçük alanda duruyordu. Kapısını açtıklarında içeriden hafif bir temizlik ürünü ve eski kumaş kokusu geldi. Şevval sürücü koltuğuna geçmişti.bBeyza ön koltuğa oturup emniyet kemerini taktı. Diğer üçü arkaya yerleşmişti. Kübra, kapı kapanmadan önce son kez eve baktı. "Allah'ım sen sonumuzu hayret."
O gece ilk kez, sadece eve dönmeyi dilemekle yetinmeyeceklerdi. Gerçekten deneyeceklerdi. Saat gece ikiyi biraz geçmişti.
Şevval el fenerini tutuyordu. Ayşe telefonunu elinden bırakmıyor, Beyza elini camın olduğu yere yaslamış kahkaha atıyor, Eylül ve Kübra ise arkada bildikleri tüm duaları ediyorlardı.
Motorun sesi gecenin sessizliğinde beklediklerinden daha yüksek duyuldu. Beşinin de kalbi ağzına gelmişti. Birkaç saniye boyunca kimse hareket etmedi. "Yakalandık mı?" Beyza gözlerini sımsıkı yummuştu. "Bayılıcam amk sür şunu artık!" Ayşegül'ün sesiyle zaten gergin olan ve daha da çok gerilen Şevval tüm gücüyle gaza bastı. Araba geri gidiyordu. "DUR LAN DUR!" Herkes ayaklanmışken yanındaki Beyza Şevval'i tuttu.
Gözlerini yuman Şevval ani frenle arabayı durdurdu ve bir süre bekledi. Ardından derin nefes alarak Keskin bir dönüş yaptı.
Ev geride kaldı. Ağaçların arasından geçen yol, kasabanın merkezine doğru uzanıyordu. Sokak lambaları seyrekleşiyor, evlerin arasındaki mesafe giderek artıyordu. Pencerelerin çoğu karanlıktı. Arada bir, yol kenarındaki tabelaların üzerine vuran farlar dışında etraflarında hiçbir hareket yoktu.
"Çekiyor mu Ayşe?" Eylül yanında oturan Ayşegül'e döndü. "Hayır." "Biraz daha gidelim."
Şevval direksiyonu sıkıca tuttu. Önlerindeki yol hafifçe sağa kıvrıldı, sonra iki ağacın arasından geçerek daraldı. Birkaç dakika sonra Ayşe öne doğru geldi.
"Şu tabelayı sanki görmüştük?" Şevval gözlerini yoldan ayırmadan "Hangisini?" diye sordu. "Port Haven yazan tabelayı."
Kübra başını çevirdi. "Hayır, görmedik." "Ben gördüm amk az önce. Az önce. Yolun sağındaydı." Şevval yavaşladı. Önlerindeki yol bir kavşağa açılıyordu. Sağ tarafta küçük bir tabela vardı.
PORT HAVEN
KASABA MERKEZİ
Hepsinin yüzlerindeki ifade kaskatı kesilmişti.
"Biz zaten buradan çıkmadık mı?" "Evet," dedi Ayşe. "Çıktık."
"O zaman neden yine buradayız?" Beyza stresle etrafına bakınıyordu.
Kimse cevap vermedi. "Şevval yanlış sürdün herhalde adam aklıllı sür şu siktiğimin karavanını."
"Siz sürün o zaman amk." Şevval'in stresten gözleri dolmuştu. "Şu Siktiğimin yağmuru da dursun artık."
"Tamam bir şey yok devam et sen." Beyza omzunu sıvazladı Kübra'nın. Şevval karavanı döndürdü.
Bu kez diğer yola saptılar. Yol bir süre dümdüz ilerledi, sonra ormanın kenarına yaklaştı. Ağaçlar sıklaştıkça farların aydınlattığı alan daraldı. Rüzgar dalları birbirine sürtüyor, karavanın camlarına hafif gölgeler düşürüyordu.
Ayşegül arka koltukta telefonunu kontrol ederken yerinde sıçradı. "Çekiyor!"
Hepsi ona dönünce ekranı kaldırdı. Bir anlığına sinyal göstergesi belirmiş, sonra yeniden kaybolmuştu. "Az önce vardı."
"Biraz daha ilerle." Kübra'ya kafa sallayan Şevval devam etti.
Dakikalar geçmişti ki yolun kenarında, paslanmış bir tabela belirdi.
PORT HAVEN
KASABA MERKEZİ
"Sıçıcam şu işe ya!" Kübra sinirle doğrulurken Beyza yerine sinmiş, Şevval direksiyona tüm gücüyle vurmuş, Ayşegül ve Eylül ise derin nefes vererek birbirlerine bakmıştı.
Eylül yutkunarak "Dönüp dolaşıp aynı yere geliyoruz." Diye fısıldadı.
Kimse cevap vermedi.
Çünkü hepsi aynı şeyi düşünüyordu.
Bir kez yanlış yola girmiş olabilirlerdi. İki kez de mümkün olabilirdi. Ama her seferinde aynı tabelanın karşılarına çıkması, aynı tabelayı görmeleri, telefonlarının bir türlü doğru düzgün çekmemesi…
Bütün bunlar bir araya geldiğinde, tesadüf demek giderek zorlaşıyordu.
"Tamam durun bir." Şevval gözündeki yaşı silerek burnunu çekti. "Bir daha deneyelim." Sesi eskisi kadar güçlü değildi. "Şevval." "Tamam bir kere daha." Şevval gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı. Sonra karavanı yeniden hareket ettirdi.
Bu defa kimse şakalaşmadı. Kimse bir sonraki kavşakta sağa mı sola mı dönmeleri gerektiğini tartışmadı. Herkes yolu izliyor, her tabela ve her ağacı hafızasına kazımaya çalışıyordu.
Ama sonuç değişmedi.
Bir süre sonra yine aynı kavşağa geldiler.
Beyza'nın gözleri dolmuştu ama ağlamıyordu. Öfkeliydi. Kendisine, bu kasabaya, hiçbir şey anlatmayan insanlara ve önlerinde uzanan o lanet olası yola öfkeliydi. Kübra sinirden sesi titreyerek küfürler ediyordu.
"Eve dönelim artık." diye geçirdi Eylül. Kübra ona "Ne?" anlamında bir bakış attı. "Dönelim şimdilik." Ayşe başını salladı. "Sabah olunca ne yapacağımıza yeniden bakarız."
Beyza, Şevval'in elini tuttu. Şevval karşılık vermedi ama elini de çekmedi, karavanı geri çevirdi.
Bu kez eve dönüş yolu, gece boyunca geçtikleri tüm yollardan daha uzun geldi. Karavanı aldıkları gibi bırakmaya dikkat ederek indiler.
Eve vardıklarında gökyüzü henüz aydınlanmamıştı. Beşi de yorgunluktan bitmişti. Üst kata çıktılar ve odalarına dağıldılar. Kimse konuşmak istemiyordu.
Yataklarına uzandıklarında yalnızca birkaç saat sonra sabah olacağını biliyorlardı. Üstelik ne yapacaklarını hala bilmiyorlardı.
Ayşegül gözlerini kapatmadan önce son bir kez telefonuna baktı fakat hala sinyal yoktu, ekranı kapattı ve uyumaya çalıştı.
O gece, Port Haven'dan ayrılmayı başaramamışlardı.
Ama bu, bir daha denemeyecekleri anlamına gelmiyordu.
Sabah güneşi pencerelerden içeri süzüldüğünde, kapının çalmasıyla uyanmaları bir oldu.
"Yakalandık amk kesin yakalandık." Beyza korkuyla ayağa fırladı. Onunla birlikte Şevval de ayağa kalkmıştı. "Daha kahvaltı saati de gelmedi niye kapıyı çalıyorlar?"
İkili korkarak kapıya ilerledi. Kapı deliğinden baktıklarında gelen kişinin Drew olduğunu gördüler. "Amk birde bu gelmiş sikicek belamızı." Şevval kapıyı açtı. "Ggünaydın."
"Günaydın." Drew kısık gözlerle içeriye göz gezdirdi. "Bu gece kasaba meydanında şenlik var. Cadılar bayramı da deniyor sikim sonik işler. Akşam için üst baş falan almaya gidicez birazdan, sizde gelin diye çağırmaya geldim." "Cadılar bayramı mı?" Beyza'nın gözleri parlarken Drew kafa salladı. "Kasabanın gençleri kostüm giyip toplanıyor işte şaka mı şeker mi tarzı oyunlar dönüyor. Ben çok sevmesem de diğerleri gidiyor diye gidiyorum. Kostüm yaptırmak istiyorsanız hızlı olun." Ardından arkasını dönüp evine ilerledi. Şevval göz devirerek kapıyı arkasından kapatırken "Cadılar bayramı var lan. Doğru bugün 30 ekim." Diye heyecanla atıldı Beyza içeri geçerken.
"Lan dün berbat bir gece geçirdik ne partisi." Şevval'e döndü. "Belli etmememiz gerekiyor hiçbir şey. Şimdi gitmezsek garip kaçar. Hem anahtarı fark ettirmeden yerine bırakmalıyız."
Odaya girdiklerinde Kübra doğrulmuş yatakta oturuyordu. "Cadılar bayramına çağırıyorlar." Şevval saçını toplamaya başladı. "Ananın amı ya."
Beyza haber vermek için diğer odaya girmişti ki Ayşegül ve Eylül gelen seslerden dolayı ayaklanmışlardı. Kızlar hazırlanmaya başladı.
Evden çıkmak için hazırlandıkları sırada "Sizce fark etmişler midir?" Diye sordu Kübra. "Her an her şey olabilir." diye yanıtladı bağcığını bağlayan Ayşegül.
Swan'ların evine geldiklerinde nefeslerini tuttuklarını fark etmemişlerdi adeta. Kapıyı açan Sebastian'dı. "Hoşgeldiniz."
Hiçbirinin içinden gülümsemek bile geçmemişti. İçeri geçtiler. "Hızlı oturun soğuyacak." Theo yanındaki sandalyeyi Eylül'ün oturması için geriye çekti. Eylül yanına otururken dün gece izlediği bilim kurguyu anlatmaya başladı.
Beyza Adrian'ın göz radarına girmiş ve yanına oturmak için hareketlendiğinde Adrian onun tabağını hazırlamaya başlamıştı. Ayşegül ise boş olan Drew'in yanına geçtiğinde Drew şaşkınlıkla bir kaç saniye onun yüzüne baktı. Ayşegül'den böyle bir şey beklemiyordu. Ardından yanındaki kahve makinesini eline alarak "Kahve içer misin?" Diye sordu.
"Olur." Fincan alarak Ayşegül'e kahve koydu ve uzattı. Sebastian ise oturmadan çalışma odasına doğru haraketlenmişti.
"Sebastian!"
Onun gittiğini gören Kübra panikle arkasından bağırdı. Genç adam şaşırarak arkasını döndü. "Otursana sende." "Ben kahve içtim iştahım kaçtı. Karavanın anahtarlarını alıp arabayı yıkıcam. Yağmurdan herhalde jantlar ful çamur olmuş."
Ayşegül'ün çtiği kahve boğazına takıldığında öksürerek ağzını kapattı. "Allah Allah?" Diye karşılık verdi Kübra. "Dışarı çıkıcaz ya öyle durmasın." "İyi yapıyorsun ama gel önce kahvaltı et... Sen olmadan boğazımdan geçmez."
Ayşegül gibi Drew de içtiği kahveyi püskürtürken öksürdü. Kübra dediği şeyden dolayı utançtan gözlerini kapattı. Şuan yer yarılsa yerin dibine girmek isterdi. Diğerleri de pek farklı sayılmazdı. Kızlar bunu neden dediğini bildiği için önlerine bakıyor, Swan'lar ise şok olmuş şekilde Kübra'ya bakıyordu. Sebastian ise... Kızarmıştı?
Boğazını temizleyerek saçını karıştırdı. Ardından ellerini nereye koyacağını bilmediğinden önünde birleştirdi. "Peki öyle diyorsan." Ardından sandalyeye oturdu. Kübra "Ben bir lavaboya gideyim." Diyerek hızlı adımlarla merdivenin altına geldi ve kimsenin bakmadığından emin olarak çalışma odasına girdi.
Beyza'nın söylediği gibi bilgisayarın yanına anahtarı bıraktı. Ardından tam çıkacakken odayı incelemeye karar verdi. Bir mantar pano vardı. Üzerinde ise eski ve yeni birsürü fotoğraf. Fotoğraflar canlıydı. Yani kırmızı makineyle çekilmiş ve kırmızı ışık altında oluşturulmuşlardı. Kasabanın deniz fenerlerinin fotoğrafları vardı. 5 tane deniz feneri ve hepsinin başında birinin fotosu vardı. Çocukluk, ergenlik ve şuanki zamanlarından fotoğrafları sırıtarak baktı. Ardından daha fazla oyalanmadan odadan çıktı.
Tam o sırada merdivenlerden Rosa inmişti. Üzerinde siyah bir elbise vardı ve saçlarına bandana takmıştı. İkili de oturdu ve bir süre kahvaltı yaptıktan sonra Sebastian çalışma odasına ilerledi. Bir süre sonra geri geldiğinde elinde karavan anahtarı vardı...
Her şey normal görünüyordu.
Fazlasıyla normal.
Kızlar gece boyunca aynı yolları dönüp dolaştıklarını, kasabanın dışına çıkmayı başaramadıklarını biliyorlardı. Fakat Swan'ların bundan haberi olup olmadığını bilmiyorlardı. En azından kızlar böyle düşünüyordu.
Kasaba, öğle saatlerine doğru bambaşka bir hale bürünmüştü. Vitrinler turuncu ışıklarla süslenmiş, dükkanların önüne iskeletler ve balkabakları yerleştirilmişti. Sokak boyunca çocukların ellerinde şeker torbalarıyla koşuşturduğu görülüyordu. Bazı dükkanlardan ürkütücü müzikler yükseliyor, her köşede başka bir kostüm hazırlığı göze çarpıyordu.
"Olm çok iyi lann. İlk defa cadılar bayramı Kutlayacağız." Adrian onun bu heyecanına gülümsedi.
"Kostümünüzü seçtiniz mi kızlar?" Rosa bir kolunu Şevval'in omzuna attı. "Valla aklımda bir şey yok. Çığlık olurum belki." Diye yanıtladı Şevval kalp atışını dengelemeye çalışarak.
"Seb sen o bembeyaz teninle vampir ol." Sebastian Theo'ya döndü. "Her sene olduğu gibi?" Theo güldü. "Ben bu sene couple olmak istiyorum." Ardından Eylül'ün yanına ilerledi. "Stranger Thinks'teki Steve ve Robin mi olsak?" Eylül'ün gözleri parladı. "Oha çok iyi olur!" Kızlar Eylül'e şaşkınlıkla baksa da bir şey demedi. Günün keyfini çıkarmak en önemlisiydi.
"Ben her sene vampir olmaktan çok sıkıldum. Kübra, sende istersen Body ve Clyde olabiliriz." Kübra kafa salladı. "Tam adamına söyledin." Diye dalga geçti Ayşegül.
"Ben öyle bir geçer zaman ki Batu Cengiz olmak istiyorum." Ayşegül Beyza'ya döndü. " Bende karga olayım o zaman." Drew ikisine boş boş baktı.
Kostümler alınmış, Rosa sayesinde makyajlar tamamlanmıştı. Saat gece 12'ye yaklaşırken herkes karavana doluşmuştu.
Port Haven sahili, güneşin batmasıyla birlikte bambaşka bir yere dönüşmüştü. Gündüzleri sakinliğiyle insanın içini rahatlatan sahil, bu gece yüzlerce küçük ışıkla aydınlanmıştı. Direklerin arasına asılan turuncu fenerler rüzgarla sallanıyor, tahta iskele boyunca sıralanan mumlar denizin üzerinde titrek yansımalar bırakıyordu. Kıyıdaki kumların üzerine kurulmuş hoparlörlerden müzik yükseliyor, ateş çukurlarının etrafında toplanan insanlar birbirlerine sesleniyordu. Bazıları iskelet kostümleriyle dans ediyor, bazıları vampir dişlerini göstererek fotoğraf çektiriyor, bazılarıysa bütün geceyi bir korku filminden fırlamış gibi geçirmek konusunda fazlasıyla ciddi görünüyordu.
Kızlar sahile ulaştıklarında birkaç saniyeliğine durup etrafı seyrettiler. Hep bir cadılar bayramı olsa ne olurlar diye konuşmuşlardı fakat gerçek olacağından ümitleri yoktu. Fakat şuan harikulade kostümlerle akşam üstü bir sahilde Holloweni kutluyorlardı.
"Bizim boklu Gebze'de asla gerçekleşmezdi bu." Dedi Beyza hayran hayran etrafına bakarken. Ayşegül ona döndü. Siyah elbisesi, koyu renk pelerini ve sivri şapkasıyla grubun içinde en klasik Cadılar Bayramı kostümünü taşıyan oydu. Buna rağmen yüzündeki ifade, etrafındaki herkesi lanetlemek üzere olan bir cadı gibi kararlıydı. "Gebze'yi çoktan aşmış olman lazımdı."
Şevval güldü. Üzerindeki kırmızı ve siyah parçalarla şeytan kostümünü tamamlamıştı. Omuzlarının arkasından çıkan kırmızı pelerini ve elindeki çatallı aksesuarıyla oldukça rahat görünüyordu. Yanında yürüyen Rosa ise beyaz elbisesi, tüy detayları ve kanatlarıyla bir melek gibi gibiydi. İkisinin yan yana görüntüsü, uzaktan bakıldığında bile dikkat çekiyordu.
Rosa başını Şevval'e çevirdi. "Çok havalı görünüyorsun." Şevval sırıtırken Beyza ona döndü. "Şevval Lucifer gibi olmuşsun Lucifer'ı özledim ya." Şevval Beyza'yı duymamazlıktan gelerek tekrar Rosa'ya döndü. "Sende melek gibisin. Cennetten düşmüş bir melek gibi."
Rosa'nın ağzı açık kalmıştı. Sadece gülümsedi ve Şevval'in kafasına iki boynuzlu tacı takmak için haraketlendi. "Eksik parçanı tamamlıyorum."
Şevval, o küçücük hareket sırasında bir anlığına sustu. Rosa'nın parmakları başından çekilirken gözleri istemsizce onun yüzüne kaydı. Rosa bunu fark etmiş olacak ki elini geri çekmek yerine boynunun yanındaki kumaşı da düzeltti. "Şimdi bir şeytan oldun."
Şevval boğazını temizledi. "Yin yang." Diyerek güldü kendi kendine, Rosa uzaklaştı. Şevval ise grubun geri kalanına yetişmek için hızlandı.
Grup içecek standına gelmişti ve arkolsüz bir şeyler arıyorlardı. Tek arkolsüz içecek kola olduğu için ondan aldılar.
Beyza tezgahın önünde kolundaki bandajı geriye itip seçenekleri inceliyordu. Bir labirent koşucusu olmuştu. Üzerinde yırtık bir şort, yırtık ve eskitmeli bir tişört vardı. Dizine ve bileklerine bandaj sarmış, deri botlar giymişti.
"Bütün gece şeker mi yiyeceğiz?" "Benim için sorun yok." dedi Eylül. Theo hemen yanında belirdi. Üzerindeki yeleği, lacivert şortu ve saçlarını şekillendirerek Steve Harrington olmuştu. Eylül ise Robin kostümüyle onun yanında duruyordu. İkisinin kıyafetleri birbirini tamamlıyor, dizi çiftinin ikonik kostümünü taşıyorlardı.
Theo eline bir avuç şeker aldı. "Kıvırcık saçların daha güzel keşke öyle bıraksaydın." Eylül kaşlarını çatarak ona baktı. "Ne yani her halimle güzel değil miyim?" Theo güldü. "Ben sana her halinle düşerim o ayrı mevzu ama lülüklerine ayrı zaafım var."
"Valla ben aynısını söyleyemicem Harrington'ın saçları daha güzel." Eylül gülerken Theo dümdüz ona baktı. "Beğendiysen saçlarımla oynayabilirsin. Steve de bunu isterdi."
"Seninle bir daha hiçbir dizi karakteri olmayacağım." "Gelecek yıl hangi çift olacağımıza karar vermek için biraz erken değil mi? Eylül ona şeker fırlatmış, Theo'da havada yakalamıştı.
Birkaç adım ötede Ayşegül, Drew'in yanına gelmişti. Drew, siyah pelerini ve koyu renk kıyafetleriyle bir büyücüye benziyordu. Elindeki plastik asayı Ayşegül'e doğru kaldırdı. "Experiamus!" Ayşegül vurulmuş gibi yaptı. "Karşı saldırı yapmayacak mısın?" Ayşegül yüzüne baktı. "Sana adavra kadavra yapmak isterim ama vicdanım el vermiyor işte." Drew gülerek elini kalbine götürdü. "Çok acımasızsın!" Diye hayıflandı. Ayşegül arkasını dönerken Drew'in yüzündeki eğlenir ifade kaybolmuştu, arkasından bakarken yüzü yeniden sıradanlaştı.
Ne var ki gecenin ilerleyen saatlerinde, Ayşegül'ün birkaç metre ötesinde duyacağı sözler, yüzündeki o ifadeyi tamamen silecekti.
Kübra ile Sebastian, grubun biraz gerisinde kalmıştı. İkisinin de üzerinde korsan kostümü vardı. Kübra'nın kıyafeti daha gösterişliydi; koyu renk korsesi, kemeri ve başındaki bandanasıyla eski deniz hikâyelerinden çıkmış gibiydi. Sebastian ise siyah gömleği, uzun paltosu ve belindeki kemerle daha sade bir korsandı.
Kübra ona yandan bir bakış attı. "Ya bir şey dicem şuan Barborossa ve Elizabeth gibi durmamız ikimiz için fazla ironik oldu." Sebastian'ın bakışları önce Kübra'nın yüzüne, ardından kendi kıyafetine kaydı. "Bunu yeni mi fark ettin?" "Madem önceden fark ettin niye söylemiyorsun?"
"Yanımda Elizabeth gibi bir kadın varsa dünyanın en şanslı erkeği benimdir." Sebastian bunları derken Kübra'ya bakıyordu. "Kadın sıradan bir köleydi, Barbarossa onu kurtarmasa hala köle olarak kalacaktı." "Elizabeth olmasa o hazine de olmazdı." Kübra tek kaşını kaldırdı. "Bunu nerden biliyorsun?" Dudak büzdü Sebastian. "Tarihin arka bir yüzü vardır herhalde."
"Olabilir zaten genelde kadınlar hep yok sayılır." Kübra'nın yüzündeki alaycı ifade bir anlığına değişti. Sebastian cevap vermek yerine önlerindeki masadan bir avuç şeker aldı. Birini Kübra'ya uzattı. "Belki hazineyi bile Elizabeth oluşturmuştur ama erkek diye Barbarossa diyorlardır." Sebastian'ın bakışlarında Kübra'nın anlamadığı bir ifade geçmişti...
Beyza, elindeki içeceği yudumlarken kalabalığın arasında Adrian'ı görmüş, bakakalmıştı. Tyler Durden kostümü, Adrian'ın alışılmış görüntüsünden oldukça farklıydı. Dağınık saçları, kırmızı renk ceketi ve rahat tavırlarıyla yanına yaklaşıyordu. "Dövüş klübünün ilk kuralı nedir?" "Dövüş klübü hakkında konuşmamak." Beyza güldü.
.
Müzik değişmiş, hareketli şarkıların yerini basları insanın göğsünde hissedilen, ritmi giderek ağırlaşan bir şarkı çalmıştı. Saat gece yarısına geliyordu.
Kalabalık genişlemek yerine sıkışmaya başladı. İnsanlar ateş çukurlarının çevresinde dans ediyor, ışıklar yüzlerin üzerinde kayıyor, turuncu ve kırmızı parıltılar gecenin karanlığına karışıyordu. Parti ilerledikçe boşalmak yerine kalabalıklaşmıştı.
Müzik yükseliyor, insanlar birbirlerine yaklaşarak konuşmak zorunda kalıyor, her yeni şarkıyla birlikte dans edenlerin arasındaki mesafe biraz daha kapanıyordu.
Şevval, Rosa'yla birlikte sahilin daha sakin bir köşesine geçmişti. İkisi, ateş çukurunun ışığının yüzlerine vurduğu bir noktada duruyordu.
Rosa'nın kanatları kalabalıkta birkaç kez insanlara takılmıştı ve bu yüzden çıkarmak zorunda kalmıştı. sonunda onları çıkarmak zorunda kalmıştı. Şimdi beyaz elbisesiyle Şevval'in yanında duruyor, saçlarını omzunun üzerinden geriye atıyordu.
"Kanatları çıkardığım için mutsuzum ya kostümün bir olayı kalmadı." Şevval baştan sona ona baktı. "Olsun böyle de kanatsız meleğim oldun." Şevval söylediği sözün farkına varınca yüzündeki rahat ifade bir anlığına kaybolmuştu. Rosa gözlerinin içine bakıp samimice gülümsedi. Şevval de ona eşlik etti.
Bir süre müziği dinleyip etraflarındaki insanları izlediler. Rosa, elindeki bardağı yanındaki masaya bıraktığında Şevval'in parmaklarına değmişti.
Dokunuş öylesine kısa ve sıradandı ki başka birinin dikkatini çekmezdi. Şevval hariç..
Rosa'nın eli geri çekilirken Şevval parmaklarını onun eline doğru hareket ettirdi. Ellerinin kenarları yeniden birbirine değdi. Bu sefer ikisi de geri çekilmemişti.
"Şevval, ben bir şeyler anlıyorum.. Yanlış mı anlıyorum?" Şevval onun yüzündeki ifadeyi görünce gülümsemesini kaybetti. Rosa birkaç saniye sustu. Kalabalığın arasından bir grup insan geçerken omzunu Şevval'inkine yasladı. Ardından yüzünü ona çevirdi. "Bana karşı bir şeyler hissediyor musun? Bu soruyu bir kere daha sormuştum ama."
Şevval ağzını açmıştı ki Rosa devam etti. "Çünkü bazen bana bakışlarından bir şey anlıyorum, sonra bir anda geri çekiliyorsun. Ben de belki yanlış anlıyorum diye düşünüyorum. Ama sonra yin-"
Sözü yarıda kaldı. Müzik devam ediyordu. İnsanlar etraflarında dans ediyor, birileri gülüyor, uzaktan birinin bağırdığı duyuluyordu.
Şevval her defasında cevap vermek yerine başka bir şey söylemişti. Korktuğu için ve kendi hislerinden kaçtığı için.
Rosa'yı istemediği için değil, onu istediğini kabul ederse artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını bildiği için.
"Yanlış anlıyosun." Şevval'in sert sözleri Rosa'nın yüzünde şok etkisi yaratmıştı. "Senden hoşlandığım falan yok Rosa." Rosa aldığı cevapla bir adım geri çekildi. "Senden hoşlansam ne olur ki?" Kendi kendine konuşuyormuş gibiydi. "Bizi kaçırdınız. Bizi zorla tutuyorsunuz. Bunların yaşanmaması gerekiyordu biz dün gece-"
"Şş." Rosa Şevval'in gözünden akan bir damla yaşı sildi. Yaşı sildikten sonra eli yanağında kalmaya devam etti. "Eğer sorun buysa.. Yani her şeyin bir çözümü var biliyorsun değil mi? Kendine karşı dürüst ol yeter." Şevval elini onun elinin üstüne koydu.
Tam o sırada bir omuz Şevval'in sırtına çarptı ve kız dengesini kaybetmişti. Başka bir beden de Rosa'nın üzerine gelmişti. İkisi istemsizce birbirinden ayrılırken kalabalığın içinden bir cam kırılma sesi yükselmişti. Çığlıklar havada uçuşurken Rosa korkuyla Şevval'i arkasına çekti.
Sahilin birkaç metre ötesinde insanlar geriye doğru çekiliyor, bazıları telefonlarını kaldırıyor, bazılarıysa ne olduğunu anlamaya çalışıyordu.
Ortada ise Drew, elinde kırılmış bira şişesiyle yerde yatan kişiye kısa bir bakış atmıştı. Ardından vakit kaybetmeden elindeki şişe parçasını yere atarak yerde yatan kişinin üzerine çıktı ve yumruklamaya başladı...

Birkaç dakika önce her şey yolundaydı.

Ayşegül, kızlardan ayrıldıktan sonra içecek masasının yanında durmuş, tanımadığı iki kızla sohbet ediyordu. Birbirlerinin kostümlerini övüyorlardı. O sırada Alex yanına yaklaşmıştı.
"Selam cadı." Ayşegül mimiksiz kalmamak için gülümsedi. "Selam." Alex vampir olmuştu. Tenini pudayla bembeyaz parlatmış takma dişler takmıştı.
Ayşegül, Alex'in hikayesini anlattığı kadar biliyordu fakat yalan da olabilirdi. Samuel'i kızlara anlatan ve bir gerçeğin aydınlatılmasını sağlayan kişi yine Alex'ti.
"Drew'le couple yapmışsınız galiba." Ayşegül çok komik bir şey söylemiş gibi güldü. "Ben ve Drew'le couple olmak? Hem o büyücü ben cadıyım."
Alex başını salladı. "Onlarla sürekli aynı ortamda olmak çok zor olmalı sizin için." Ayşegül kolasından son yudumunu aldı. "Başka konun yok mu senin Alex?" Alex sırıttı. "Var tabi ama şuan merak ettiğim konu bu. Özellikle Drew hakkında." Söyleyiş biçimi Ayşegül'in hoşuna gitmemişti. "Bir sorun mu var?"
"Hayır. Sadece Drew'in hala birilerinin yanında bulunabilmesine şaşırıyorum." Ayşegül merakla ona döndü. "Alex gerçekten vaktim yok yani lafı dolandırma bir şey söyleyeceksen anlat. Hem onunla bir derdin varsa kendisiyle konuş."
"Güzeel. Onu korumaya da başlamışız." Ayşegül kaşlarını çattı. "Kimseyi koruduğum falan yok, benimle neden onun hakkında konuşuyorsun?"
Alex elindeki bira şişesinden bir yudum aldı. "Çünkü onun nasıl biri olduğunu bilmenizi istiyorum. Özellikle yanında böyle savunmasızken."
"Biz çok şükür kendimizi savunabiliyoruz." Alex kızı baştan aşağı süzdü. "Tabi savunursunuz sadece bir dost tavsiyesi ona karşı dikkatli ol. Yanında Drew varken sorun çıkmaması kaçınılmazdır."
Ayşegül geriye bir adım attı. "Bence Alex, herkes kendi hayatına baksın. Ve sende şu adamları ağzından düşürüp kendine sigortalı bir iş bul." Alex cevap vermedi ve bakışları kalabalıktaki bir kişiye kaydı.
Drew çatık kaşlarla ikiliye bakıyordu. Bir elinde bira şişesi, bir elinde kola şişesi vardı. Ayşegül'e vermek için gelmiş fakat ikiliyi konuşurken görünce bozmamıştı.
Bela aramıyordu, Alex'i gördüğü an uzaklaşmaya başlamışken kendi hakkında konuşulduğunu görüp yerinde durmuştu.
"İnsanlar onun nasıl biri olduğunu bilse neler olurdu. Gerçi bilenlere de çok iyi şeyler olmuyor."
Drew'in yüzündeki ifade donmuş, Alex'in ise gülümsemişti. "Sen anlatmak ister misin Drew?" Ayşegül, Drew'in yaklaşmasıyla aralarında bir gerilim oluştuğunu hemen anladı.
"Drew.."
"Devam et." Sesi sakindi, fazla sakindi. "Hakkında konuşmaya bu kadar meraklıysan durma anlat. Ne anlatacağını merak ediyorum." Alex güldü. "Gerçekten bunu istiyor musun?" Drew sessiz kaldı.
"Senin en büyük sorunun ne biliyor musun? Herkesin seni anlamasını bekliyorsun. Sanki etrafındaki herkes sana bir şey borçluymuş gibi. Biraz üzgün bak, iki kelime etme, sonra da insanlar senin ne kadar derin biri olduğunu düşünsün." Ayşegül Alex'in göğsüne dokunarak "Tamam yeter." Dedi. Drew'in bakışları Ayşegül'ün elindeydi. Yutkundu.
"Ne oldu? Yanında birilerinin olması seni farklı mı yaptı? Hala aynı Drew'sin. Herkesin hayatına girip her şeyi mahveden, sonra da hiçbir şey olmamış gibi dolaşan Drew."
Drew'in çenesi gerilmiş, elindeki şişeleri sıkmaktan parmak boğumları beyazlamıştı. Etraflarındaki birkaç kişi konuşmayı bırakmıştı. Müzik hala çalıyordu ama yakınlarındaki insanlar, iki adamın arasında giderek büyüyen gerilimi fark etmişti. "O kız burada olabilseydi ne giyerdi acaba? Hiç düşünüyor musun Drew, o kızı? Neydi adı... Clo..."
Drew'in gözü sinirden seğirmeye başlarken nefes alışları sıklaşmıştı. "Kes sesini." Alex başını eğip ona biraz daha yaklaştı. "Anlatmamı isteyen sendin ama. Onun kaderi de mi aynı olacak yoksa?" Göz ucuyla Ayşegül'ü gösterdi.
Bu Drew için son damlaydı. Bir anlığına müziğin ritmi, etraflarındaki konuşmalar, insanların ayak sesleri birbirine karıştı.
Alex'in söyledikleri, Drew'in duymak istemediği bir kapıyı açmıştı. Geçmişten kalan bir şey, bir anlığına bütün öfkesiyle karşısına dikilmişti.
O an elindeki ilk şey olan bira şişesini tüm öfkesini çıkarmak istercesine Alex'in fakasına indirdi. Hareket o kadar ani oldu ki Ayşegül'in araya girmeye vakti olmamıştı. Alex şişenin darbesiyle yere yığılırken Drew'in elinde kalan cam parçaları etine batmış kan akıtıyordu. Diğer elindeki kola şişesini ise yere bırakarak hala geçmeyen öfkesiyle Alex'in üzerine atıldı.
Müzik durmuş, insanlar kenarlara kaçmaya başlamıştı. Bazıları çığlık atıyor, bazıları videoya çekip canlı yayına alıyordu. Alex'in arkadaşı olan biri Drew'in omzundan geriye çekti. Drew geriye savrulurken arkasından gelen biri üzerindeki adamı çekti.
Bu kişi Adrian'dı. Ardından Alex'in arkadaşları üzerlerine yürümeye başladı. Ve bütün sahil birbirine girdi.
Adrian, Beyza'nın yanından fırladı. Theo, Eylül'ü geriye çekerek kavgaya doğru koştu. Sebastian çoktan Kübra'nın önüne geçmişti.
Rosa ile Şevval birbirlerine baktılar. Bir saniye önce aralarında yaşanan her şey hala ikisinin de aklındaydı. Ama şimdi Drew'in etrafında üç kişi vardı. "Geride dur." Rosa Şevval'e son kez bakarak kavgaya daldı ve Drew'in üzerine çullanan bir çocuğun sırtına çıkarak saçlarından yere yatırdı.
"Bırakın lan kardeşimi!"
Öte yanda Adrian, Drew'e saldıran adamlardan birini uzaklaştırmaya çalışıyordu. Sebastian da kardeşlerinin yanına ulaşmak için kalabalığın arasından ilerliyordu.
"DREW KENDİNE GEL!" Diğerleri artık dönüşmeyi bırakmış korkarak Drew'i izliyordu. Sebastian arkadan bağırsa da Drew onu duymuyordu.
Drew'in öfkesi artık çevresindekilerle ilgili değildi. Alex'in yüzünde, geçmişte bıraktığını sandığı bir şey görüyordu. Her yumruk, sanki yıllardır içinde tuttuğu bir suçluluk duygusuna yöneliyordu. Alex'in yüzü parçalanmıştı. Kanlar etrafa sıçrarken Drew kendini kaybetmişti.
"Drew bitti tamam!" Theo Drew'in omzuna dokundu fakat Drew onu itti. Theo sendeleyerek Adrian'a çarptı.
Alex'in arkadaşlarından biri Drew'e yeniden saldırmaya çalışınca Adrian onu ittirdi. Adam Adrian'a yumruk savurdu. Adrian başını yana çekti, ardından adamı kendisinden uzaklaştırdı.
"Bir şey yapsanıza çocuğu öldürecek!" Sebastian'a bağıran Kübra'ydı. Sebastian'ın yüzünde her zamanki sakin ifade yoktu. Acı çeken bir surat ifadesiyle Kübra'ya döndü. Elini cebine götürerek karavanın anahtarını çıkardı. "Arkadaşlarını da al karavanda bekleyin tamam?" Rosa'ya baktı. "Sende."
Theo, Drew'in arkasından kollarını geçirip onu tutmaya çalışıyordu. Adrian da yardım etmek için yanlarına ulaştı. Kızlar söyleneni yapıp karavana ulaşmıştı. Sebastian yere çömelip Theo ve Adrian'a uzaklaşmalarını işaret etti. "Sizde karavana." İki kardeş denileni yaptı.
"Drew," Sebastian alçak gözlerle Drew'e baktı. "O artık yok kardeşim gitti." Elini Drew'in omzuna koydu. Drew'in de gücü tükenmişti. "Yüzüme bak." Drew'in yüzü Alex'in kanıyla kaplıydı. Büyücü kostümünün pelerini ve elleri görünmez haldeydi. Sebastian Drew'in yüzünü avcuna alarak omzuna bastırdı. "Öldürecektin adamı." Drew Sebastian'ın omzundan tutarkak başını gömdü. "Tamam geçti." Derin nefesler alarak doğruldu. "Kendimi kaybettim, yine." Kendi kafasına vurmak üzereyken Sebastian kollarını tuttu. "Senin suçun değil."
"HERKES GERİ ÇEKİLSİN! HEMEN!" İkili ne olduğunu anlamadan Biri Alex'in yanına çömeldi. Diğeri Drew'in önüne geçerek onu ayağa kalkmaya zorladı. Drew korkmuş gözlerle etrafına bakarken gelen sahil güvenlikti.
İnsanlar telefonlarını indirmeye başladı bazıları hala ne olduğunu tartışıyor, bazılarıysa olan biteni kayda almış olmanın heyecanıyla birbirlerine bir şeyler anlatıyordu.
Drew Sebastian'a baktı. Genç adam şakaklarını ovalayarak derin bir nefes verdi. "Ben halledicem sakin ol." Görevli Drew'i götürürken bir ambulans sesi duyuldu. Çok geçmeden sağlık ekipleri Alex'le ilgilenmeye başladı.

Karavanda kimse tek kelime etmiyordu. Theo ve Adrian arabanın önüne yaslanmış. Kübra, Eylül ve Beyza içeri geçmiş, Ayşegül ise yere çökerek Drew'in ne kadar ileri gidebileceğini düşünüyordu. Bugün gördükleriyle Samuel'in ortadan kaybolmasını Drew'le bağdaşlaştırmıştı.
"Yaralanmışsın." Şevval arabanın arkasına yaslanan Rosa'nın bileğini tuttu. "Bir şey yok." "Kanıyor ama." Rosa bileğini çekti. "Bir şeyim yok iyiyim." Şevval önüne döndü.
Bir süre sonra uzaktan tek başına gelen Sebastian görüldü. Kızlar araçtan çıkmış, erkekler Sebastian'a koşmuştu. "Drew nerede?"
"Polis aldı."
"Sende tek başına geldin öyle mi?" Rosa öne çıktı. "Çocuğun durumunu biliyorsun iki kelime edemedin mi?"
"Ne yapmamı bekliyorsun Rosa!" Sebastian birden gürledi. Gece boyunca içinde tuttuğu öfke kendini serbest bırakmıştı. "Biraz daha devam etse ölecekti çocuk, ne yapmamı bekliyorsun?!"
"Drew'i kışkırtırken düşünseydi bunu!" Rosa da aynı şekilde bağırdı abisine. "Alex yerine başka biri olsa böyle davranmazdın."
"Yeter! Her şeyi benim halletmem lazımmış gibi davranmayı kesin! Drew'i çıkarıcam ordan fakat bu gece kalsın da nezarette aklı başına gelsin." Yüzünü sıvazladı.
"Savunmasız durumda onu orada bırakamayız." Theo girdi bu sefer araya. "Sen karışma." Diye yanıtladı Sebastian ise.
"Neyi var Drew'in?" Ayşegül'e döndüler. Sebastian derin nefes verdi. Anlatıp anlatmamak arasında kalsa da vazgeçti. "Bizi büyüten kişi, yani bahçıvanımız Samuel... Drew'e ilaçlar vermiş. Küçük yaştan bu ilaçlara maruz kalınca öfke problemleri yaşamaya başladı. Sizin de gördüğünüz gibi öfkeli yanı açığa çıkınca kendi kendine sakinleşene kadar kimse durduramaz. Yani istesek de bir şey yapamayız." Kübra'ya karşı söylemişti. "Bilinçli olarak yapmıyor. Yani orada Alex'i öldüresiye dövmek gibi bir düşüncesi yoktu. Sadece beyni durmadan yap diyor. Dediğim gibi küçükken ona verilen ilaçlar yüzünden. Bizde çok geç fark ettik."
Kimse bir şey söylemeden karavana bindi. Kızları eve bıraktıktan sonra Swan'lar da kendi evine geçti.
Kızlar evde partide yaşananları ve Drew'in öfke problemleri hakkında salonda sohbet ettikten sonra sırayla duş alıp yattılar.
Drew neden bu kadar öfkelenmişti?
Alex'in söyledikleri neydi?
Ve geçmişinde bıraktığını sandığı o kızın adı neden hala onu tek bir cümleyle parçalayabilecek kadar güçlüydü?
Bunların hiçbirinin cevabı o gece gelmeyecekti.
Şimdilik geriye yalnızca denizin sesi ve rüzgarın hışırtısı kalmıştı.
Cadılar Bayramı bitmişti.
Ama Port Haven'da hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı.
Dün Gece
Çalışma odası karanlıktı. Masanın üzerindeki küçük masa lambası dışında odayı aydınlatan hiçbir şey yoktu. Pencere aralıktı; dışarıdan gelen rüzgar, perdenin ucunu belli belirsiz hareket ettiriyordu.
Bilgisayar ekranında ses kayıtlarını gösteren bir program açıktı.
Sebastian sandalyesine yaslanmış, kulaklığını tek kulağına takmıştı. Önündeki deftere birkaç çizim karalarken az ötede salonda konuşulanları duyuyordu..
"Ne kadar kalacağız sizce burada? Hani bunun bir sonu var mı?" Beyza'nın düşünceli sesi geldi.
"Yarın tekrar konuşalım onlarla." Konuşan Ayşegül'dü. "Neden burada tutulduğumuzu hala doğru düzgün bilmiyoruz. En azından ne zaman gidebileceğimizi söylemeleri gerekiyor."
"Mantıklı." Dedi Sebastian içinden.
"Konuşalım da ne olacak?" Kübra'nın öfkeli sesini duyan Sebastian dudak büzdü. "Her seferinde bir şeyler anlatıyorlar ama asıl sorulara gelince herkes susuyor. Bir de sanki biz burada kendi isteğimizle tatildeymişiz gibi davranıyorlar."
Kızlar bir süre daha konuşmuş, ardından sesler kesilmişti. Sebastian kulaklık hala kulağındayken bu olaylar yüzünden uzun süredir boşladıkları RUN FİSH RUN klübüne yeni program hazırlamaya başladı. O bunu yaparken kulaklarında tekrar bir haraket oldu.
"Önce dışarı çıkıp yolu kontrol edebiliriz." Ayşegül'ün sesiydi. "Gerçekten kasabanın dışına çıkabiliyor muyuz onu öğreniriz. Gerekirse geri döneriz."
Sebastian'ın kalemi kağıdın üzerinde durdu. Anladıkları doğruysa kızlar kaçmaya hazırlanıyordu.
"Yapalım şunu amk, siktir olup gidelim amk kasabasından." Kübra'nın bu cevabı Sebastian'ın yüzünde belli belirsiz bir gülümseme oluşturdu.
Kübra'nın kendine güvenini takdir ediyordu. Yalnızca planın işe yarayacağına inanmasını biraz komik bulmuştu.
"Gidip anahtarları bulalım sonra gözükmeden karavanı alır çıkarız." Eylül'ün kendinden emin sesiyle cebindeki anahtarları çıkarıp masanın üzerine bıraktı. Oyun istiyorlarsa her zamanki gibi oynayabilirlerdi.
Sebastian bilgisayarı kapatarak odadan çıktı. Kapıyı aralık bırakmıştı. Mutfağa geldiğinde yatmaya hazırlanan Adrian'ı su doldururken gördü. Drew ise koltuktan kalkarak merdivenlerden çıkmaya hazırlanırken Sebastian durdurdu.
"Kızlar kaçmaya kalkışacak." Adrian suyu kapattı. "Ne?"
"Birazdan buraya gelecekler ve anahtarı alıp çıkacaklar." Drew ona döndü. "Bazen nereden bildiğini unutuyorum."
"Kaçacaklarına hala umutları var." Adiran böyle dese de suçlu hissetmekten kendini alamadı. "Denesinler bakalım." Dedi Sebastian ise.
"Ben bunu başından beri onaylamadım." Rosa'nın merdivenlerden inerken sesi geldi. Arkasından Theo da geliyordu. Tam o esnada kapı çaldı. "Herkes bir yere geçsin. Bir şey belli etmeyin." Sebastian'ın dediğine uydular.
Rosa kapıyı açmaya gitti. "Hayırdır bu saatte?" Hesap sormaktan çok meraklı bir tonu vardı. "Uyku tutmadı da gelelim dedik. Tabi müsait değilseniz gideb-"
"Duymamış sayıyorum geçin içeri."

8. BÖLÜM SONU.
DİPNOT:
O KIZ DREW'İN SEVDİĞİ, HOŞLANDIĞI, AŞIK OLDUĞU BİRİ DEĞİL.
DREW'DE O KIZIN SEVDİĞİ, HOŞLANDIĞI, AŞIK OLDUĞU BİRİ DEĞİL.
OLAY ÇOK BAŞKA VE KIZI UNUTAMAMA SEBEBİ DE ÖYLE İÇİNİZ RAHAT OLSUN. 🫶

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

3okunma 1beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.