Kayıp miras kitap kapağı

11. bölüm / 8

Kayıp miras

7

Vaveyla Yazarı: beyza .

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 8Şu an: 7

7. BÖLÜM- Duygular

Güneş, Port Haven’ın üstüne yavaşça çökerken denizin sesi bütün evi dolduruyordu. Gün boyunca güneşin altında kalan tahta duvarlar hala sıcaktı. Salonun açık pencerelerinden içeri tuz kokusu giriyor, uzaktan gelen dalga seslerine kuşların çığlıkları karışıyordu.
Kızlar birazdan Swan'ların daveti üzerine kahvaltıya gideceklerdi, bu yüzden kalkıp hazırlanmış durum kritiği yapıyorlardı. Kübra, çantasını koltuğun üzerine fırlatmış, sahilde gördükleri dövmenin konusunu tekrar açmıştu. “Ben size demiştim. Bunların bir halt çevirdiği çok belli.” Kahverengi kısa saçlarını taramış, gündelik makyajını yapmıştı. Üzerinde beyaz bir crop ve siyah şort vardı.
Ayşegül saçlarını havluyla kurularken başını salladı. “Dövmeleri aynı diye hazine avcısı olduklarını nereden çıkardın?” Eve geldiğinde sabaha kadar Drew'le olan konuşmasını düşünmemiş gibi normal davranmaya çalışıyordu. Üzerinde açık mavi gömlek ve altında beyaz pantolon giymiş, dalgalalı saçlarının ıslaklığını almaya uğraşıyordu.
“Dövmeleri aynı.” “ee.” “Sandıktaki sembolle aynı.”“ee.” “eesi bize yalan söylüyorlar.” Ayşegül birkaç saniye düşündü. “Tamam, o kısmı ben de kabul ediyorum.”
Beyza mutfak tezgahının yanında durmuş, telefonundaki fotoğrafa bakıyordu. Dört Swan’ın sağ göğsündeki dövmenin aynı görüntüsü ekranda büyümüş haldeydi. Sekiz köşeli yıldız, ortada dikey bir çizgi ve iki yana kıvrılan hilal benzeri şekiller. Dış kısımda, sanki aceleyle kazınmış gibi duran küçük noktalar. Sandığın üzerindeki sembolün aynı...
Beyza gözlerini fotoğraftan ayırmadan “Bunun bir aile işareti olduğunu düşünüyorum.” dedi. Sarı düz saçlarını salık bırakmış, üzerine kırmızı atlet ve altına ise gri eşofman giymişti.
Eylül doğrulup telefonuna baktı. Dün akşam yaşananlardan sonra bu davetin normal bir kahvaltı olacağına inanmak için insanın ciddi anlamda saf olması gerekiyordu. Herkesten 3 saat önce kalkmış ve saçlarını yapmıştı. Şimdi de herkes hazırlanmaya çalışırken o sakince koltukta oturuyordu.
“Bakın, bugün kimse kimseye bağırmayacak. Sakin olacağız, kahvaltımızı yapacağız ve dövmelerin anlamını öğreneceğiz.” Şevval en relax olanlarıydı. 5 dakikada hazırlanmış, koltukta oturduğu yerden günü planlıyordu fakat kimsenin dinlediği yoktu.
"Ayşegül'e söyle sen onu, yine sofranın ortasında tam yemek yerken kaldırmasın hepimizi." Kübra içeri gelerek güldü. "Allah Allah? Bağırmama laf etmeden önce flört etmeye laf edin." Kübra, Eylül ve Şevval'e ima yaparak söylemişti. "Yanlız Ayşe'ciğim dün gece yatağında yoktun nerelerdeydin diye sorarlar adama?" Eylül gülerek Ayşe'ye döndü.
"Hava almaya çıkmıştım uyku tutmadı diye, beni kendinizle karıştırmayın." "Tabi ne düşünüyorsan tutmamış uyku."
"Ben esas Beyza'ya şaşırıyorum ilk günden Adrian'ı görüp aşık olmadı." Şevval ayaklanarak Beyza'nın karşısına geçti. "Ya da aşık oldu ama saklıyor." Eylül de katıldı. "Aşık falan değilim kimseye ya hele Adrian'a." Beyza'nın ciddi tavrına karşı bir şey söylemediler.
"Bu masada esas Şevval'in konuşulması lazım. Rosa'yla evde baş başa ne yaptınız?" Kübra'nın sorusuyla afallayan Şevval bir an dondu. Onun bu hali kızları daha da şüpheye düşürürken "Sakin olun kötü şeyler yaşanmadı." Dedi. Tabi bu kimseyi tatmin etmemişti. "Anlatsana kanka ne yaşandığını?"
Ayşegül'e döndü. "Ya bir şey olmadı, aburcubur falan koydu önümüze lafladık biraz." "Ne lafladınız ne konuştunuz?" "Lan ne sorup duruyon amk?" "Adam gibi anlat sende o zaman ne evirip çeviriyon." Araya giren Kübra'ydı. "Ya kardeşlerinden falan bahsetti işte Drew dışarıdan soğuk görünür ama aslında çok hassastır, Adrian en sessizimiz falan filan sonra bizi niye kuzeni diye tanıttıklarından bahsetti. -kasabalı çabuk uyum sağlasın ddiyeymiş- Sonra ilişkiler hakkında konuştuk daha önce sevgilim olmadığını duyunca şaşırdı, hetero olmama da şaşırdı falan öyle, beni biseks sanmış."
Şevval bunları anlatırken bir yandan da herkes ayakkabısını giyiyordu. "Bisikletsin zaten de neyysse, yakında anlarsın." Ayşegül gülerek ayakkabısını giydi ve hepsi evden çıkmış oldu.
Kızlar artık bu yeni dünyaya alışmaya başlıyorlardı ve bu belki de yaptıkları en kötü şey olacaktı...
.
Swanların evine vardıklarında kapıyı Theo açtı. Üzerinde bol bir beyaz tişört altında ise gri şort vardı. Sarı uzun saçlarını taç takarak arkaya yatırmıştı. "Oo ormanda kaybolan tayfa." İçeri geçen Kübra "Sana da günaydın." Dedi. "Günaydınlar günaydınlarr." Ayakkabısını çıkaran Eylül'ün karşısına geçti. "Sana özel olarak 6n li günaydınn." Eylül gülümsese de istemsizce gözünü kaçırmış, yüzüne bakamamıştı.
Theo ise bunu fark etmişti. Elbette fark etti. Ama üzerine gitmedi.
Salona girdiklerinde kahvaltı masasının hazırlanmış olduğunu gördüler. Masada ekmekler, peynirler, zeytinler, yumurtalar ve kocaman bir tabak pankek vardı. Şevval'in yüzü aydınlandı.
“Ben bu aileyi sevmeye başladım.” Ayşegül çantasını sandalyeye bıraktı. “Beş dakika önce hepsinden şüpheleniyordun.” “Pankek fikrimi değiştirebilir."
Drew masanın başında oturuyordu bu sefer. Ayşegül'ü gördüğünde bakışları bir an onun üzerinde kaldı. Ayşegül de onu fark etmişti ama dün geceki konuşmalarından sonra ne selam verdi ne de yanına oturdu. Doğrudan Eylül'ün yanındaki sandalyeye geçti. Drew'in yüzündeki ifade belli belirsiz değişti ve Sebastian bunu fark etti ama hiçbir şey söylemedi.
Adrian koşturarak iki tabakla mutfaktan çıkmıştı. "Hepiniz hoşgeldi, bugün kahvaltıyı ben hazırladım belli oluyordur. Theo yapsa düz yumurta yerdik." Üzerinde dar bir atlet ve kamuflaj şortolon vardı.
"Kırk yılın başı kahvaltı hazırlamış şov yapıyor ben hergün hazırlıyorum. Hergün pankek mi yapayım?" Herkes gülerken Eylül gülememişti. Dün öğrendikleri ona ağır geliyordu.
Adrian tabaklardan birini masaya bıraktı, diğerini Beyza'nın önüne koydu. Beyza daha oturmadığı için ifadesizce çocuğun yüzüne baktı. "Otursana." Beyza bir yandan otururken bir yandan "Zorlamasan iyiydi." Dedi.
Adrian da karşısındaki sandalyeye oturdu. "Pankek ister misin?" Beyza sorduğu soruya gülümseyerek "Kendim alabilirim." Dedi ve pankek kasesine uzanmıştı ki Adrian ondan önce davrandı ve kızın tabağına 2 tane pankek koydu.
Ardından ikisi de bala uzanmıştı ki aynı anda uzandıkları için birbirlerinin eline değmişlerdi. İkili ateşe dokunmuş gibi birbirinden uzaklaşırken "Sen al." Dedi Adrian. "Yok sen al."
"Ben beklerim."
"Bende beklerim."
Bir, iki, üç.. Saniyeler sonra Beyza bala uzanmış, aynı anda Adrian da uzanmıştı ve tekrardan birbirlerinin eline değmişlerdi. İkisi tekrardan ellerini çekerken Adrian gülmemek için dudaklarını birbirine bastırmıştı. "Çaktırmadan el ele tutuşmaya falan mı çalışıyorsunuz?" Kübra'nın lafına herkes güldü.
"Tamam ben alayım ilk." Adrian kafa sallarken Beyza bal şişesini eline almış tabağına sıkacakken stresle elinden düşürmüştü. Bal şişesi yere düşüp dökülürken Beyza ağzının içinden bir küfür savurdu.
Theo ağız dolusu bir kahkaha patlatmış, kalkıp bez almak için harekete geçmişti ki Adrian onu durdurarak ayağa kalktı. "Ben hallederim."
Şevval masaya vurarak gülerken Rosa onun elini tuttu ve durdurdu. Şevval bu temasla şaşırarak buga girdi. Eylül ve Kübra eliyle yüzünü kapatmış, Ayşe ise utançla oturuyordu. Masadaki diğer üyeler ise gülmekle meşguldü.
"Heyecan yaptı kız tabi, iki kere el ele tutuşunca." Theo dalga geçmeye devam ederken yan tarafında oturan Drew ensesine bir şaplak indirdi.
"Kes lan." Elinde bezle içeri giren Adrian da vurmuştu ensesine Theo'nun. "Görüyor musun, bu evde şiddet görüyorum!" Ensesini tutarak ağlayan gözlerle yalandan Eylül'e dönmüştü. Eylül ise sadece gülümseyip önüne geri döndü.
"Ben yapardım.." Adrian tam Beyza'nın önünde eğilmiş, yere yayılmış olan balı silmeye başlamıştı. Beyza kendini utanmış hissederken Adrian güldü. Ardından işini bitererek ayağa kalktı ve Beyza'ya yaklaşarak tabağına bal döktü. Bir eli Beyza'nın sandalyesinin arkasında, yüzü ise yüzünün yanındaydı. "Teşekkür ederm." Diye fısıldadı Beyza.
Masadaki herkes ikiliyi garip bir şekilde izlerken "Ayak üstü bal fantezisi yaptılar amk." Diye fısıldadı Ayşe yanında oturan Şevval'e. Şevval daha fazla gülerken bir yandan Rosa'ya bakıyordu.
Adrian yerine geçerken kendi tabağına da bal döktü ve ikili nihayet kahvaltıya başlayabildi. Başlayabildi fakat sandalyesini Beyza'ya daha da yaklaştırmıştı. Artık karşı karşıya değil yan yana oturuyorladı.
"Ne yapıyorsun?" Beyza ona baktı. Adrian'ın ise buna verecek bir cevabı yok gibiydi. "Başka bir şey dökme diye." Beyza shrek bakışıyla ona bakarken yerin dibine girmiş gibi kızaran Adrian başını yere eğerek pankeklerden birini ağzına attı.
Beyza ise onun bu hareketine gülerek karşılık verdi. Ve Adrian, onun güldüğünü görünce kendi kendine gülümsedi.
Herkes kendi kahvaltısına gömülmüşken Drew bu sahneyi uzaktan izliyordu. Adrian'ın bir insanı güldürmek için bu kadar uğraşmasını hiçbir zaman anlamamıştı. Kendisi olsa iki cümle kurar, karşısındaki insanın ne düşündüğünü anlamaya çalışır ve sonra muhtemelen susardı.
Adrian ise susmayı asla beceremiyordu. Şuan bile fısıldayarak Beyza'ya bir ton soru soruyor, bir şeyler anlatıyordu. Belki de bu yüzden, Beyza'nın yüzünde o gülümsemeyi her seferinde oluşturabiliyordu, çünkü çaba gösteriyordu.
Sebastian, Drew'un bakışlarını fark edereke takip etti. "Bir şey mi var?" Drew önündeki, dibinde azıcık kalmış portakal suyu olan bardağı kafasına dikti. "Yok bir şey." Sebastian hafifçe başını salladı.
Bu evde hiç kimsenin hiçbir şeyi yoktu zaten. Herkesin derdi başkasının anlayamayacağı kadar büyüktü.
--
Kahvaltının ilk on dakikası, yalnızca Adrian'ın Beyza'yla uğraşması ve Kübra'nın Theo'ya anlamsız sorular sormasıyla geçti. Sonunda Beyza telefonunu çıkardı. Telefondan bir şey açarken dikkatler onun üzerindeydi. Kızlar dik duruşa geçip adeta ciddi bir şey konuşulacağının sinyalini veriyorlardı.
Ekranda dövmelerin fotoğrafı vardı. “Bir şey soracağım.” Masadaki konuşmalar yavaşça kesildi. "Sor." Dedi Sebastian dikkatini ona vererek. "Geçen sahilde gördüğümüz dövmeler. Hepinizde aynı sembol var. Ayrıca aynı sembol bizim aradığımız ve ararken sizin tutsağınız olduğumuz sandıkta da var."
"Artık basit bir aile işareti diyerek saklanmayın ve doğruyu konuşalım." Sözü devraldı Ayşegül. Drew'un yüzü sertleşti. Theo elindeki çatalı bıraktı, Rosa ellerini masanın altında birbirine kenetledi ve dizini sallamaya başladı. Adrian'ın gülümsemesi de yavaşça kayboldu.
Sebastian ise fotoğrafa baktı. Bir süre cevap vermedi. Fakat şaşırmamıştı, sanki bir şekilde bu konuşmanın yapılacağını biliyordu...
Kübra kollarını bağladı. "Bakın, biz zaten bu sembolü sandıkta gördük. Sonra eski mektupta gördük. Şimdi de sizin üzerinizde görüyoruz. Bize bunun tesadüf olduğunu söylemeyin.”
"Tesadüf olduğunu söylemeyecektim,” dedi Sebastian. Beyza öne eğildi. “O zaman nedir?” Sebastian tüm kardeşlerine kısa bir bakış atarak tüm kızlara da aynı bakışı attı.
“Bu, ailemizin eski bir sembolü. Bize küçükken böyle anlatıldı. Dövmenin ne anlama geldiğini sorduğumuzda, bunun geçmişimizle ilgili olduğu söylendi.”
“Bu kadar mı?” diye sordu Eylül. “Bildiğim kadarıyla.” "Yani sizin aileniz, bu kayıp sandıkla bağlantılıysa.." Kübra'nın lafını Şevval tamamladı. "O zaman siz o kayıp hazineyle de bağlantılısınızdır."
Theo gülüp bir espri yapmak üzereydi ki sustu. Onu susturan şey Sebastian'ın yüzünde gördüğü ifadeyi daha önce çok az kez görmüş olmasıydı.
Sebastian ellerini masanın üzerinde birleştirdi. "Kartları açık oynayacaksak aynı şeffaflığı sizden de bekliyorum. Bize hala dün gece Peder'in evinde ne aradığınızı anlatmadınız."
"Önemli bir şey değildi." Diye açıkladı Kübra. "Siz anlatın biz karar verelim önemli mi değil mi? Sonuçta tüm kasabada bizi sorguladınız."
"Sebastian yeterli." Otoriter ses Rosa'dan çıkmıştı. İlk defa bu kadar ciddi görünüyordu. Şevval bu halinden gözlerini alamadı. "Konuşuyoruz sadece." Sebastian Kübra'ya döndü. "Ee anlatmayacak mısınız? Ne dedi Peder bey bizim için?"
"Siz bize bildiklerinizi anlatın bizde size." Eylül'ün laflarına karşı "Sen karışma canım kavgaya." diyerek susturdu Theo. "Bizim bildiğimiz bir şey yok. Dediğim gibi geçmişimiz hakkında her şeyi bilmiyoruz. Bu dövmeleri bize Samuel amca yaptırmıştı. Onu tanıtmama gerek yok siz zaten tanıyorsunuz."
Drew Samuel ismini duymasıyla elindeki çatalı refleksle sertçe masaya vurdu. "Of gerginlikten altıma sıçıcam yeter." Adrian ayağa kalktı. "Kim ne sikim biliyorsa onu alsın sussun."
Konu o şekilde her an açılabilir olarak kapanmış oldu...
.
.
Kahvaltıdan sonra Kübra, Ayşegül ve Şevval yürüyüş yapmak için dışarı çıkmış, Theo Eylül'e yeni aldığı posterleri göstermek için odasına çağırmış, Sebastian acil işi olduğunu söyleyip dışarı çıkmış ve Rosa da onunla birlikte evden ayrılmış, Beyza ise Swan'ların terasında denizi izliyordu. Elinde ise hala çektikleri belgeler vardı ve onlara bakıyordu.
Bir süre sonra arkasından ayak sesleri duydu. "Yine neye bakıyorsun dedektif?" Adrian yanına gelip çitlere yaslandı. "Bir gün şu zımbırtıları bırakıp normal bir şey yapacak mısınız?" Telefonu elinden aldı fakat bakmayarak kapatıp cebine koydu.
"Mesela?"
"Bilmem. Kordon boyunca yürümek, denize girmek, sahilin girişindeki dondurmacıdan dondurma yemek -efsane yapıyor- kasabayı gezmek meselaa.. İnsanın hayatını mahvedecek eski sırlar olmadan normal insanlar gibi bir gün geçirmek yani."
"Biz buraya getirildiğimizden beri normal bir gün yaşamıyoruz ki, en azından kendi normalimizi."
"Bir noktada sizi anlamıyorum. Tamam ailenizden ayrılmak, yaşadığınız yerden ayrılmak falan okey ama. Geldiğiniz yere bir bak. Dünyanın en zengin adamının bile isteyerek gelemeyeceği bir cennettesiniz."
"Sorun zaten istemeyerek gelmek pardon zorla getirilmek ya. Sen nasıl tepki verirdin?" Adrian bir süre düşündü.
"Bir günlüğüne burada yaşayan normal biri gibi davran, bana güven bak seveceksin."
"Burada yaşayan kişilerden gördüğüm tek şey bir ton gizemleri olan ve tüm kasabanın korktuğu mafyalar." "Mafya mı?" Adrian kahkaha attı. "İlk defa biri bize mafya diyor."
Bir süre öylece durup denizin sesini dinlediler. "Bir şey sorabilir miyim?" "Sor."
"Buraya geldiğinizden beri hiç gerçekten kendini ana bıraktığını görmedim, hep böyle misin yoksa bize özel mi?"
"Kendimizi ana bırakıp keyif çatacak bir durumda değiliz."
“Biliyorum.” Adrian ellerini cebine soktu.
“Ben sana her şey yoluna girecek demeyeceğim. Çünkü bilmiyorum. Ama bir şeyleri düşünmekten yorulduğunda benimle saçmalayabilirsin.” Beyza ona baktı.
“Seninle saçmalamak için özel bir zamana ihtiyacım yok.” Adrian'ın yüzü aydınlandı. "Teşekkür ederim."
Ardından "Ben içeri geçiyorum, seni de gizemlerinle baş başa bırakıyorum." Diyerek telefonu kıza geri verdi ve gülümseyerek içeri geçti.
.
"Bu kadar." Theo son posteri de gösterdi ve derin bir nefes verdi. "Şimdi hangilerini asayım ve duvardan neleri sökeyim?"
"Bak şu morlu kırmızılıyı kesin as. Sonra şu siyahı da.. Ya ama hepsi çok iyi hiçbirini sökme bence." Eylül yatakta oturmuş Theo'nun gösterdiklerine bakıyordu. "Sen istiyorsan öyle yapalım bakalım." Eylül'ün dediği kırmızılı posteri aldı. "Düz mü yapıştırıyorum bak bakalım." Köşekerine yapışkan bant takarak duvara geçti.
"Sağ... Sola... Çok sola aldın azcık sağa al.. Çok az sola al, fazla yapıyorsun... Ya sabır." Yerinden kalkıp Theo'nun yanında durdu. "Bırak bana ben takarım." Theo gülümseyerek geri çekildi ve Eylül'ün kalktığı yatağa oturdu. "Biraz sağa al.. Dur bakayım.. tamam iyi." Eylül zafer kazanmanın mutluluğuyla etrafında döndü. Theo bu anı sanki büyülenmiş gibi izlemişti. "Helal, sana zahmet şunu da takıver." Yattığı yerden Eylül'ün az önce beğendiği diğer siyahı da uzattı.
Eylül göz devirerek posteri aldı. "Tam şuraya as bak köşeye." "Gel sen tak o zaman Allah Allah." "Tamam ne yapıyorsan yap be kızma." Eylül istediği yere posteri yapıştırıp arkasını döndüğü sırada Theo hızla kolundan tutarak yanına oturttu onu.
"Ne yapıyorsun ya?" Eylül kalkmak için hamle yaptığı sırada "Neden benden kaçıyorsun?" Diye sordu Theo sitemle. "Ne kaçması ne diyorsun?" Eylül'ün bileklerini sıkmadan tutan Theo dikkatle gözlerine bakıyordu. "Anlamıyor muyum ben sabahtan beri bir garipsin. Gözlerin boş bakıyor bana."
"Sana karşı başka nasıl bakacağım Theo bence yanlış anlıyorsun be-" "Öyle değil Eylül.. Normalden daha farklısın, kaçırıyorsun gözlerini, bir şey var sende. Anlat çabuk deli ediyon beni."
Eylül anlatıp anlatmamak arasında kararsız kalmıştı. Nasıl derdi ki dünyadaki en değer verdiği kişiler öz kardeşlerin değil diye. Nasıl derdi ki, gerçek sandığın ailen gerçek değil diye. Hayatın gerçek değil siye nasıl derdi...
"Bir şey falan yok bende bırak beni." Ellerini çekince Theo bıraktı. Ayağa kalkan Eylül tam odadan çıkacakken Theo belinden tutarak tekrar çekti kendine.
"O Peder denen adamın evinde ne duyduysan bana şüpheli bakıyorsun. Bak ben hiçbir şey yapmadım ne duyduysan yaland-"
"Theo, açıklayamayacağım şeyler var lütfen rahat bırak beni." Theo aniden bıraktı Eylül'ü. "Rahat mı bırakayım?" Eylül vicdan azabıyla gözünden düşen bir damla yaşı elinin tersiyle sildi. Theo kızın yüzünü iki elinin arasına alıp alnını alnına yasladı. "Bana söylemesen de bakma bana böyle, sizi buraya getirdiğimiz gün bile böyle bakmıyordun bana." "Nasıl bakıyordum ki?" İkisi de fısıldıyordu. "O zaman nefret ve korkuyla bakıyordun. Günler geçtikçe alışmıştın mutluydum. Şimdi ise gözlerimin içine bile bakamıyorsun."
"Zaman ver bana." Eylül geri çekildi. "Özür dilerim." "Dileme." Kapıyı açıp son bir kere bakmadan dışarı çıktı.
.
Eylül odadan çıktığında derin nefesler alarak ağlamamaya çalıştı ve aşağı inerek kendini dışarı attı. Dışarıda çitlere yaslanmış dışarıyı izleyerek gülümseyen Beyza onu görerek "Ne oldu?" Diye sordu. "Theo bir şeyler sakladığımı anladı." Ardından arkadaşına döndü. "Nasıl söylicem ona baban baban de-" "şş sessiz ol." "Of!"
Beyza kolunu Eylül'ün omzuna attı. "Sen Theo'yu fazla düşünmeye başladın sanki bu sıralar öyle mi hocam?" Eylül inkar...
Etmedi.
Ne alakası var ya? Saçmalama! Yok öyle bir şey! Derdi normalde fakat gülümsemekle yetindi. Saklamanın anlamı yoktu. Theo ilk günden beri ona ilgi gösteriyordu. Başta sadece yavşak bir çocuk deyip geçmişti fakat Theo yavşaklıktan çok uzaktaydı. Onu anlıyor, dinlemek istiyor, değer veriyordu. Bunları kız düşürmek uğruna değil, gerçekten ilgili olduğu için yapıyordu. "Eylüll." Beyza Eylül'ü omuzlarından tutarak kendine çevirdi.
"Bunu benim demem ne kadar doğru bilmem ama bu çocuklara karşı dikkatli olmalıyız. Evet hayvan gibi yakışıklılar, komikler, iyiler ama-" "Ee başka?" "Ama işte ne bok olduklarını bilmiyoruz Sebastian'ın kahvaltıda dediklerini hatırlasana."
"Bende yarın evlenicem demedim zaten."
"Evlenmek mi kimle?" Kapıdan duydukları sesle korkarak döndüler. Theo sohbetin sonuna yetişmiş olmalıydı. "Evlenmek niyetindeysen gidip hemen gün alabiliriz." "Iy kalsın yok. Sen bizi mi dinliyordun?" "Hemen iftira at be sende. Hamakta yatmaya çıkacaktım, iyi eğlenceler size." Theo dışarı çıkarken Eylül arkasından sırıtarak bakıyordu. "Bizde evimize gidelim hadi." Dedi Beyza. Eylül kafa salladığında merdivenlerden inmeye başladılar.
Tam o sırada gelen karavan önlerine park etti. İnen kişi Sebastian'dı. Fakat bir gariplik vardı onda. Saçı başı dağılmış, üzeri toz toprak olmuştu. Yüzünde ilk defa gördükleri sinirli ve asık bir ifade vardı. Karavanın kapısını kapatıp yürürken yere bakıyordu, kızları bile fark etmemişti.
"Seb, hayrola?" Theo hamaktan arkasından bağırsa da Sebastian arkasına bakmadı. Anahtarını çıkarıp kapıyı açtıktan sonra arkasından çarparak içeri girdi.
"Ne bu tripler?" Dedi Beyza arkasından bakarken. Theo hamağından kalkıp eve doğru adımlarken "Görüşürüz kızlar." Diyerek anahtarıyla kapıyı açtı. İçeri geçip kapıyı kapatmadan kızlara el sallamayı ihmal etmedi.
"Lan birini öldürmüş falan olmasın bu." Dedi Eylül ikili eve yürürken. "Oha olm." Birkaç dakika sonra evin önüne geldiklerinde diğer üçlü de gelmişti. "Ol efendim hoşgeldiniz." "Hoşbulduk hoşbulduk. Siz yeni mi geliyonuz ordan?" Şevval'e döndü Beyza. "Evet yeni geldik. Olm biz tam çıkınca Sebastian geldi, saçı başı dağılmış üstü başı toz toprak amk." Kızlar birbirine baktı. "Sabahtan beri ortalıkta da yok." Diye katıldı Eylül. "Birini öldürmüş olmasın." Şevval'e döndüler. "Ya Peder'i öldürdüyse?"
"Saçmalamayın Sebastian niye birini öldürsün?" Kübra'ya baktılar. "Sabah bayağı sinirli duruyordu bu mevzuya belki gitti halletti, gömdü belki o yüzden üstü başı toprak."
"Gidip bir bakalım belki bir şey olmuştur." "Yok biz kalalım burada Kübra'cım." "Gidelim gidelim." "Kalalım kalalım." "Gide-" "Tamam ben gelirim gel." Şevval Kübra'nın koluna girerek yürümeye başladılar.
"Şevval'in de neden gittiği belli de neyse." Ayşegül'e gülerek içeri girdiler.
.
Kübra ve Şevval kapıyı çaldığında bir süre sonra Drew tarafından açılmış oldu. Drew boş boş iki kızın suratına bakarken "Müsaden varsa girelim." Dedi Kübra da aynı bakışları ona atarken. Drew saçlarını karıştırıp kapının yanındaki askılıktan deri ceketini alarak dışarı çıktı. "Sebastian odasında Rosa'da terasta." Ayakkabısını giymek için eğildiği sırada kızlara gülerek bilgi verdi. "Bize ne onlardan ya?" "Tabi hep öyle olur." Ardından arkasına bakmadan adımlayarak uzaklaştı.
"Uyuz!" Diye bağırdı arkasından Şevval bir zamanlar Rosa'nın seslendiği gibi. Fakat Drew henüz uzaklaşmamıştı. "Duyuyorum yanlız!" Diyerek güldü arkasını dönmeden. Kübra onu taklit ederken ikili içeri girmiş oldu.
"Iı şey.. Ben o zaman terasa çıkayım sende-" "Şey bende buralardayım ya takılırım." "Tamam öyle yapalım." İkili bu sırrı gözleriyle saklama anlaşması yapıp dağıldı.
Kübra Sebastian'ın odasına girmek istememiş, o yüzden deri koltuklara oturmuş düşünüyordu. Sebastian'ın birini öldürebileceğine inanmamıştı ve arkadaşlarının dalga geçtiğine emindi fakat nedense onu merak etmişti. Sebepsizce sanki hissetmiş gibi onun kötü bir ruh halinde olduğunu düşünmüştü.
Şevval ise gayet keyifliydi. Önce mutfağa uğrayıp iki kupa çıkardı ve nescafe hazırladı. Mutfaktan aldığı iki kupayı dikkatlice taşıyarak merdivenleri çıktı. Kupaların birinden hafifçe buhar yükseliyordu. Diğerinin üzerine dökülmesin diye üstün çaba sarf ediyordu.
Aslında mesele kahveler değildi.
Çatı kapısını omzuyla iterek açtı ve karşısında, kiremitlerin hemen yanındaki alçak duvara oturmuş Rosa'yı buldu. Rosa, bacaklarını kendine çekmiş, bir kolunu dizlerinin üzerine yaslamıştı. Dalgalı kahve saçları rüzgarda dağılırken gözlerini uzaktaki denizden ayırmıyordu. Üzerinde esen havaya rağmen bol bir tişört ve altında lacivert kot şort vardı.
Şevval birkaç saniye onu izledi. Sonra boğazını temizledi. "Demek buradaymışsın." Rosa başını çevirdi. Şevval'in elindeki kupalara baktı. "Kahve mi?" Şevval sırıtarak kafa salladı. "Sıradan bir kahve değil ben yaptım." Rosa'nın dudaklarının kenarı kıvrıldı. "Bakalım tadına o zaman." "Bak bakalım tadına."
Şevval yanına oturdu ve kupalardan birini ona uzattı. Rosa kahveyi alırken parmakları kısa bir an Şevval'in parmaklarına değdi. Şevval elini gereğinden hızlı çekmişti. Rosa bunu fark etti ama bir şey söylemedi.
Bir süre sessizce kahvelerini içtiler. Çatıda yalnızca rüzgar ve birbirine çarpan ağaçların sesi vardı.
"Bu arada," dedi Şevval sonunda. "Kahvaltıdan sonra nereye kayboldun?" Rosa gözlerini denize çevirdi. "Biraz yürüdüm."
"Tek başına mı?"
"Hayır, yanımda görünmez arkadaşlarım vardı. Onları sadece ben görebiliyorum o yüzden tek başıma sanman normal." Şevval kahvesinden bir yudum aldı. "Dalga geçmeyi bırak." Rosa güldü. Ardından yüzündeki ifade yavaşça değişti.
"Biraz kafamı toplamam gerekiyordu," dedi. "Ev bazen çok kalabalık geliyor. Herkes bir şey söylüyor, herkes bir şey bekliyor. Bir noktadan sonra insan kendi düşüncelerini bile duyamıyor."
Şevval bir an kendini kötü hissetmişti ki "Yanlış anlama." Diye düzeltti Rosa. "Sizlik bir şey değil bu, daha çok hissel."
Şevval başını salladı. "Anlıyorum."
"Gerçekten mi?" "Tabii. Ben de bazen insanlardan uzaklaşmak istiyorum."
Rosa ona yan gözle baktı. "Sen mi? Sen insanlardan uzaklaşsan beş dakika sonra hemen diplerinde bitersin." Rosa kahkaha attı.
Şevval onun gülüşünü izlerken istemsizce gülümsemilti. Rosa'nın böyle rahatladığı anlar pek sık olmuyordu. Genellikle her şeyi kontrol altında tutan, kimsenin kendisine yaklaşmasına fazla izin vermeyen bir hali vardı. Ama güldüğünde yüzündeki o mesafeli ifade kayboluyordu.
Şevval, Rosa'nın yanında kendisinin de daha rahat hissettiğini fark etmişti. Asıl sorun, bunun nedenini hâlâ çözememesiydi.
"Bir şey sorabilir miyim?" Rosa'nın kahve gözlerinin içine baktı. Ardından burnunun üstünden yanaklarına yayılan çillerine ve çok kısa bir an dolgun dudaklarına... "İstediğini sorabilirsin." Diyerek omuz silkti.
"Benim hakkımda ne düşünüyorsun?" Şevval kaşlarını kaldırdı. "Ne anlamda?"
"Genel anlamda." Şevval kupasını dizlerinin üzerine koydu. Rosa'nın yüzündeki ciddiyeti görünce şakalarını sürdürmekten vazgeçti.
"İyi birisin," dedi. "Biraz inatçısın. Bazen insanları kendinden uzaklaştırıyorsun. Yardım istemeyi de pek bilmiyorsun. Ama iyi birisin."
Rosa gözlerini ondan bir saniye ayırmadı. "Peki, benden hoşlanıyor musun?"
Şevval'in kahvesi boğazına kaçtı. Öksürerek öne eğildi, bir eliyle göğsüne vururken diğer eliyle kupasını güçlükle dengede tuttu.
Rosa irkilerek ona uzanmıştı "İyi misin?" diye sordu endişeyle. Şevval cevap vermeye çalıştı ama önce bir kez daha öksürdü. "Sen... sen ne sordun?" "Benden hoşlanıyor musun?"
"Hayır, yani... Ne anlamda?" Rosa başını hafifçe yana eğdi. "İyi anlamda. Sence hangi anlamda?"
Şevval hayatında ilk defa konuşmayı unutmuştu. Kübra'nın saçma sapan bir planını dinlerken bile beş farklı itiraz bulabilen o kız, şimdi iki kelimeyi yan yana getiremiyordu. Rosa'ya bakıp hemen gözlerini kaçırdı.
"Ben... bilmiyorum." Rosa'nın yüzündeki gülümseme silinmişti. Şevval bunu fark edince aceleyle saçmalamaya başladı. "Yani seni sevmediğimden değil! Hayır, öyle de demiyorum. Sadece... Ben bu konuları pek düşünmedim."
"Anladım." Rosa kahvesinden bir yudum aldı ve uzaklara daldı. "Hayır, anlamadın. Ben de anlamadım zaten." Rosa'nın dudaklarında küçük bir gülümseme belirdi. "Şevval, sakin ol. Sana bir sınav yapmıyorum."
"İyi, çünkü şu an bütün soruları boş bırakıp kağıdı verip çıkmak istiyorum." Rosa hafifçe güldü. Sonra ellerini kupasının etrafında birleştirip başını önüne eğdi. "Aslında sana bunu sormamın bir nedeni var."
Şevval sessizleşti.
"Birinin sana karşı bir şeyler hissetmesi güzel olabilir," diye devam etti Rosa. "Ama o hislerin karşılıklı olup olmadığını bilmemek... bazen insanı zor durumda bırakıyor."
Şevval onun yüzüne baktı. "Yaşanmışlık var gibi?" Rosa bir süre cevap vermedi. Sanki o sorunun cevabını yıllardır içinde taşıyor ama bir başkasına söylemek için doğru zamanı hiç bulamıyordu. "Vardı," dedi sonunda. "Hem de çok uzun zaman önce."
Rüzgar saçlarını yüzüne savurdu. Rosa saçlarını kulağının arkasına sıkıştırdı ve uzaklara baktı. "Burada insanlar sıcak kanlı ve iyiydi, yani bir zamanlar... Ama yani... bizim gibi düşünen insanlara pek yer yok. Herkesin nasıl yaşayacağı, kimi seveceği bile belirlenmiş gibi. Dışına çıkamayacakmışsın gibi."
Şevval kaşlarını çattı. "Bizim oralar da pek farklı değil. Ne oldu?"
"Ben birine şık oldum, bir kıza -zamanında-."
Bunu söylerken Rosa'nın sesi değişmedi. Ne utanıyordu ne de söylediği şeyi açıklamak zorundaymış gibi görünüyordu. Yalnızca uzun zamandır kapalı duran bir kapıyı aralıyordu.
"Adını duyduğumda bile gülümsememe engel olamadığım biriydi. Yanımdayken dünyanın geri kalanı önemsiz gelirdi. Birlikte yürürdük, saatlerce konuşurduk. Sörfte sahilde öpüşürdük. Bazen hiçbir şey yapmadan otururduk ama o yanımdayken kendimi gerçekten evimde hissederdim."
Şevval dikkatle dinliyordu. Rahatsız da hissediyordu hemde fazlasıyla. Fakat öğrenmek de istiyordu.
"İnsan aşık olduğunda her şeyin daha kolay olacağını sanıyor," diye devam etti Rosa. "Sanki birbirinizi sevmeniz her şeyi çözmeye yeterliymiş gibi. Ben de öyle sanıyordum."
Kısa bir kahkaha attı ama içinde neşe yoktu. Gözleri özlemle veya pişmanlıkla bakmıyordu. Sadece geçmişi hatırlamanın verdiği ağırlık vardı.
"Sonra kasabadaki insanlar bizi fark etti." Şevval'in yüzü ciddileşti. "Ne yaptılar?"
"Önce fısıldaştılar. Bizi gördüklerinde arkamızdan konuşmaya başladılar. Sonra söylediklerini yüzümüze karşı söylemekten de çekinmediler. Bizi küçümsediler. Sanki dünyanın suçunu işlemişiz, birer mikropmuşuz gibi davrandılar."
Rosa kupasına baktı. "Onunla aynı sokakta yürümek bile mesele olmuştu. İnsanlar bizi ayırmaya çalışıyordu. Bazıları ailelerimize kadar gitti. Bizi korkutabileceklerini, birbirimizden vazgeçirebileceklerini düşündüler."
"İşe yaradı mı?" diye sordu Şevval, sesi neredeyse fısıltıya dönüşerek. Rosa başını iki yana salladı. "Benim için hayır." Kupasını yanına bıraktı. "Ben onu seviyordum. İnsanların ne düşündüğü umurumda değildi. Beni dışlasınlar, hakkımda konuşsunlar, arkamdan ne isterlerse söylesinler... Umurumda değildi. Onun elini bırakmak istemiyordum. Bir gün her şeyin düzeleceğine inanıyordum."
Bir an duraksadı. "Ama o benim kadar cesur değildi." Şevval sonu tahmin etmiş gibi kahvesinden bir yudum aldı. "Başlarda birlikte direndik. Bana her şeyin düzeleceğini söylerdi. İnsanların zamanla bizi kabulleneceğini düşünürdü. Sonra korkmaya başladı. Ailesi de destek çıkmamıştı bize, benim kardeşlerim ise her hareketimde beni destekledi. Önce daha az görüşmek istedi. Sonra birlikte dışarı çıkmamaya başladık. Ardından beni başkalarının yanında tanımıyormuş gibi davrandığı günler oldu."
Rosa'nın parmakları kupasının kulpunda gezindi. "Ben her seferinde onu anladığımı söyledim. Korktuğunu biliyordum. Ona kızmak istemiyordum. Çünkü onu seviyordum ve sevdiğin birinin korkularını küçümseyemezsin." Şevval yavaşça başını salladı. "Ama bir süre sonra ben de yoruldum." dedi Rosa. "Herkese karşı savaşabilirdim. Kasabanın tamamı karşımda olsa yine de onun yanında dururdum. Ama o istemezse kılımı kıpırdatamazdım."
Gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı. "Bir gün karşıma geçti ve artık devam edemeyeceğini söyledi. Başka bir hayat istediğini anlattı. İnsanların kendisine normal davranmasını, ailesinin onu kabul etmesini, kimsenin arkasından konuşmamasını istiyordu."
"Sonra?"
"Sonra ayrıldık. Bir süre sonra da bir adamla evlendi." Rosa bunu öyle sakin söylemişti ki Şevval'in canı daha çok yanmıştı.
"O adamı seviyor muydu nasıl?"
"Bilmiyorum. Belki seviyordu. Belki kendine yeni bir hayat kurmaya çalışıyordu. Onun ne hissettiğini hiçbir zaman öğrenemedim."
Rosa'nın sesi bu kez hafifçe titredi. "Ama bazen sevmek yetmiyor işte."
Bu cümle çatının üzerinde asılı kaldı.
Şevval, Rosa'nın yüzüne baktı. Onu ilk tanıdığından beri güçlü biri olarak görmüştü. Kolay kolay boyun eğmeyen, istediğini söylemekten çekinmeyen, kimsenin kendisine ne yapacağını dikte etmesine izin vermeyen biriydi.
Şimdi ilk kez, bütün bu gücün arkasında sakladığı kırgınlığı görebiliyordu.
"Üzgünüm," dedi Şevval. Rosa hafifçe gülümsedi. Şevval Rosa'nın elini tutmak istedi ama son anda durdu. Ne yapması gerektiğinden emin değildi. Teselli etmek istiyordu, ancak yanlış bir şey yapmaktan korkuyordu.
Rosa onun tereddüdünü fark etmiş gibi konuştu. "Ondan sonra bir daha kimseyle birlikte olmadım."
"Hiç mi?"
"Hiç."
"Neden?" Rosa kısa bir süre düşündü.
"Çünkü bir daha birini o kadar çok sevip yine de onu kaybetmek istemiyorum. Birine güvenip sonra kendimi onun korkularıyla baş başa bulmak istememiyorum. Belki biraz bencillik, bilmiyorum. Ama bir süre sonra kendi başıma yaşamaya alıştım." Şevval başını hafifçe yana eğdi.
"Yalnız olmakla mutlu olmak aynı şey değil."
Rosa ona baktı. "Bak sen. Arada sırada akıllıca şeyler de söylüyormuşsun."
"Bizde birileriyiz."
İkisi de güldü. Bu kez gülüşleri daha sessizdi. Rosa birkaç saniye sonra "Bu arada, sen iyi birisin Şevval." dedi. Şevval'in yüzünde şaşkın bir ifade belirdi.
"Konudan bağımsız olarak söylüyorum. İnsanlara değer veriyorsun. Bazen bunu belli etmekte zorlanıyorsun ama önemsediğin insanları korumak için elinden geleni yapıyorsun."
"İnanılmazsın." Rosa gülümsedi ama bu kez bakışlarını kaçırmadı. "Yalnızca şunu bilmeni istiyorum. Eğer bir gün bana karşı bir şey hissedersen, bunu anlayabilmek için kendini zorlamanı istemem. Beni mutlu etmek için bir şey söylemeni de istemem." Şevval'in kalbi hızlandı.
"Rosa..."
"Çünkü seni üzmek, isteyeceğim en son şey olur." Rosa bir an durdu. "Ben bir zamanlar sevdiğim insanın beni seçmesini bekledim. Bir başkasının da kendisini hazır hissetmeden beni seçmek zorunda kalmasını istemem."
Şevval'in boğazında bir yumru oluştu. Gözleri dolmuştu fakat hemen kendini toparladı. "Ben de seni üzmek istemem."
Rosa bu kez elini uzatıp Şevval'in elinin üzerine koydu. Hareketi kısa ve sakindi. Şevval elini çekmedi ama karşılık vermek için de acele etmedi.
Rosa'nın dokunuşu onu garip biçimde heyecanlandırmıştı. Bunun nedenini bilmiyordu. Belki ilk defa birinin kendisine bu kadar açık konuşmasıydı. Belki Rosa'nın geçmişini öğrenmek, onu daha önce hiç görmediği bir şekilde görmesini sağlamıştı.
Ya da belki mesele bunlardan biraz daha farklıydı.
Şevval henüz bilmiyordu.
Ve bilmediği için kendine kızmak istemiyordu.
"Bir şey soracağım," dedi Şevval kısa sessizliği bozarak. Rosa kaşlarını kaldırdı.
"Bugün soruların ardı arkası kesilmiyor."
"Eski sevgilini hâlâ seviyor musun?" Rosa uzun süre cevap vermedi, ardından Şevval'in gözlerinin içine bakarak "Hayır." Dedi.
"Onu özlediğim zamanlar oldu. Birlikte yaşadığımız şeyleri, bana kendimi nasıl hissettirdiğini hatırladığım zamanlar da oldu. Ama onu artık sevmiyorum."
"Nasıl emin oldun?" Rosa hafifçe gülümsedi.
"Bir gün onu düşünürken geri dönmesini dilemediğimi fark ettim. Mutlu olmasını istiyordum ama benimle olmasını istemiyordum. Sanırım iyileşmiştim o sıra."
Rosa ayağa kalktı, elindeki boş kupayı aldı ve kapıya doğru yürüdü. Tam içeri girecekken arkasını döndü.
"Şevval?" Şevval beklentiyle arkasını döndü. "Efendim?"
"Benimle ilgili kafan karışırsa..." Şevval'in kalbi yine hızlandı. "...Benimle konuşabilirsin. Bu konularda biraz kafan karışık gibi. Her şeyi tek başına çözmek zorunda değilsin."
Şevval birkaç saniye ona baktı. "Tamam." dedi fısıltıyla. Rosa gülümsedi ve merdivenlerden inmeye başladı.
Şevval çatıda tek başına kalmıştı. Elindeki kahve çoktan soğumuştu ama bunu ancak Rosa gittikten sonra fark etti.
Denize baktı, sonra kapıya.
Kafasının içinde bir sürü soru vardı. Rosa'nın anlattıkları, sesindeki kırgınlık, elinin kendi elinin üzerine bıraktığı o kısa dokunuş...
Hepsi birbirine karışmıştı.
"Harika," diye mırıldandı kendi kendine. "Hazine aramaya geldik, yaşadığımız şeylere bak."
Bir yudum kahve aldı ve yüzünü buruşturdu. "Soğumuş amına koyayım." Kupayı yanına bıraktı ama içeri girmedi. Bir süre daha çatıda oturdu. Çünkü ilk kez, Rosa'nın geçmişini düşünmekten çok kendi içinde uyanan o tuhaf merakı anlamaya çalışıyordu.
Ve belki de en önemli şey, henüz hiçbir cevabı olmamasına rağmen bu soruların cevaplarını gerçekten merak etmesiydi.
.
Kübra, koltuğun üzerinde bağdaş kurmuş, gözlerini koridorun sonundaki merdivenlere dikmişti. Eve geldiğinden beri kafasının içinde tek bir görüntü dönüp duruyordu. Çamura bulanmış ayakkabılar, kirden rengi değişmiş tişört, saçlarının arasına doluşmuş toprak parçaları…
Çocuk ya birini dövmüştü ya da gerçekten birini gömmüştü. İkinci ihtimali düşündüğünde yüzünü buruşturdu.“Yok artık, Kübra. Saçmalama.” diye fısıldadı kendi kendine. Ama Sebastian'ın eve o hâlde gelmesi de pek normal sayılmazdı. Üstelik kimseye tek kelime açıklama yapmamış, doğrudan içeri geçmişti.
Kübra birkaç dakika daha bekledi fakat sonra sabrının son kırıntıları da tükenmişti. Ayağa kalkıp merdivenleri çıktı. Sebastian'ın odasının kapısına geldiğinde bir an durdu. İçeriden ses gelmiyordu. Kapıyı iki kez tıklattı. Cevap gelmeyince kapıyı araladı. “Sebastian?” Bir adım atarak kapıdan içeri girdi.
Tam o sırada banyodan çıkan Sebastian'ı görmeyle Kübra'nın gözleri bir anlığına büyüdü. Sebastian'ın üzerinde yalnızca beline sardığı bir havlu vardı. Islak saçlarından omuzlarına birkaç damla su süzülüyordu.
İkisi de bir saniye boyunca birbirine baktı. Ardından Kübra aniden arkasını döndü. "Çok çok pardon!" Sebastian'ın boğuk bir kahkahası duyuldu. "Kapı çalmak nedir bilir misin?" O sırada dolabı açtığının sesi gelmişti. "Ya çaldık herhalde o kadar da değil ama bakan olmadı."
"Duştaydım Kübra telepatiyle mi cevap verecektim?" Bunları söylerken gülmüştü Sebastian. O gülünce Kübra da güldü. "Tamam dönebilirsin."
Kübra arkasını döndüğünde Sebastian çoktan koyu renk bir tişört ve eşofman giymişti. Saçlarını havluyla kurutuyor, son derece rahat davranıyordu. Kübra ellerini beline koydu. "Anlat." Sebastian havluyu yatağın üzerine attı. "Ne anlatıyım?" "Ne mi anlatayım? Eve çamur toz toprak içinde gelmişsin ne yaptın?"
"Sana bunu itiraf etme vaktim geldi.." Kübra'yı iki omuzundan tuttu ve gözlerinin içine baktı. "Kübra... Ben." Kübra merakla yüzüne baktı. "Ben birini öldürdüm. Sonra panikledim ve ormana gömdüm. Aramızda kalsa olur mu?"
Ardından yüksek sesle kahkaha atmaya başladı. Kübra sinirle ondan kurtulup omzuna sertçe vurdu. "Ya salak dalga geçiyor birde!" Sebastian hala gülerken Kübra daha fazla sinirlendi. "Ben senin için gerçekten endişeleniyim buraya kadar geliyim sen dalga geç!" "Sen benim için endişelendin mi?" Kübra eline koz verdiği için afalladı. "Yani lafın gelişi o. Her neyse, Alex'le mi kavga ettin?"
Sebastian'ın yüzündeki ifade değişti ve Kübra bunu fark etti. Gözlerindeki eğlenceli merak yavaşça yerini ciddiyete bıraktı. Sebastian'ın çenesi gerildi. Bu kadarı cevaptı zaten Kübra için. “Ciddi misin? Ne oldu?”
Sebastian bir süre sessiz kaldı. Sonra pencereye doğru yürüdü. Aklına bir kaç saat önce olanlar geldi...
SABAH KAHVALTIDAN SONRA
....
Ormanın içindeki eski patika, yağmurdan sonra çamura bulanmıştı. Ağaçların arasından süzülen gün ışığı bile buraya ulaşmakta zorlanıyordu.
Sebastian, telefonunu cebine koyup önündeki açıklığa çıktı.
Alex onu bekliyordu. Sebastian kahvaltıdayken Alex'den buluşma yeri almıştı. Kahvaltıda kimseyi şüphelendirmemiş, kahvaltı biter bitmez de evden ayrılmıştı.
Alex eski taş duvarın üzerinde oturmuş, ayakkabısının ucuyla yerdeki küçük taşları itiyordu. Sebastian'ı gördüğünde ayağa kalktı. Yüzünde ne öfke ne de bir gülümseme vardı.
Bu, Sebastian'ın hoşuna gitmedi.
Alex öfkeliyken ne yapacağını bilirdi. Sinirlendiğinde konuşur, bağırır, gerekirse ortalığı birbirine katardı. Ama böyle sessiz kaldığında, söyleyeceklerini çoktan düşünmüş demekti.
“Geleceğini düşünmemiştim,” dedi Alex. Sebastian ellerini cebine soktu. "Bana ormanın ortasından konum atarken ne düşündün?"
“Gelmeseydin de olurdu.” Derin bir nefes aldı Sebastian. "Öyleyse neden çağırdın?” Alex cevap vermeden ona baktı. Sonra başını hafifçe yana eğdi. “Beni özlemedin mi?” Sebastian'ın yüzünde belli belirsiz bir gülümseme oluştu fakat çok kısa sürmüştü. “Beni buraya bunun için çağırdıysan gerçekten zamanımı boşa harcıyorsun.”
Alex samimiyetten oldukça uzak bir şekilde kahkaha attı. "Eskiden daha sıcak kanlıydın."
"Sende eskiden daha cesurdun, şimdi ıssız yerlere çağırıyorsun."
Bir zamanlar bu tür atışmaların sonu kahkahalarla biterdi. Birbirlerinin cümlelerini tamamlar, kimsenin anlamadığı şakalara güler, başları belaya girdiğinde de birbirlerini oradan çıkarırlardı.
Şimdi aynı cümleler aralarında bir duvar örüyordu. Alex taş duvardan uzaklaşıp birkaç adım attı.
"Sandığı buldunuz.” Sebastian'ın yüzündeki ifade değişmedi. “Bunu nereden çıkardın?” Alex istediği cevabı almış gibi zaferle gülümsedi. “Bana cevap vermek yerine soru sormaya başladığında doğru yere dokunduğumu anlıyorum.”
"Demek hala beni tanıdığını düşünüyorsun.” "Düşünmüyorum, tanıyorum kardeşim." Alex bu kelimeyi öyle bir söyledi ki Sebastian'ın gülümsemesi tamamen silindi.
"Kardeşim değilsin." dedi Sebastian. Alex kısa bir nefes verdi. Cebinden katlanmış bir kâğıt çıkardı. Açmadan parmaklarının arasında tuttu. "Bana bir teklif yapıldı.” dedi tek düze bir sesle.
Sebastian'ın bakışları kağıda kaydı. “Kimden?” "Bilmene gerek yok” “Beni buraya kadar cağırdıysan bence gerek var.”
Alex başını salladı. "Her zamanki gibi her şeyin kontrolünün sende olmasını istiyorsun.”
"Bunun kontrolle ne ilgisi var?” “Sandıkla ilgisi var. Hazineyle ilgisi var. Ve hepimizin hayatını değiştirebilecek bir şeyle ilgisi var.” Sebastian bir süre sessiz kaldı. Aklından onlarca düşünce geçiyordu, sonunda “Sana ne teklif ettiler?” diye sordu.
Alex bu kez gözlerini kaçırmadı. “Hazineyi bulmalarına yardım etmem karşılığında bir pay.”
Sebastian'ın yüzünde şaşkınlık yoktu. Yalnızca yavaşça yerleşen, ağır bir hayal kırıklığı vardı. “Demek mesele bu.” diye sordu çatallaşan sesiyle.
Alex kaşlarını çattı. "Ne bekliyordun iyilik meleğine dönüşmemi falan mı?" "Bana ihanet etmemeni bekliyordum kar-"
Alex'in çenesi gerildi. Yeni çıkmaya başlayan sakallarını karıştırdı. “Seninle aynı gemide batmak zorunda değilim Sebastian.” Sebastian hala aynı ifadeyle eski arkadaşına bakıyordu. “Kimse senden batmanı istemedi.”
Alex sabrının son demlerini veriyordu. Saçlarını koparır gibi karıştırdı. “Benden ne istendiğini anlayabiliyor musun yıllardır? Yıllardır bir aile mirası diye hepinizin peşinden koştuğu bir sırrın kıyısında durmam, sonra da bana hiçbir şey söylemeden devam etmem isteniyor. Alex hep yardım etsin, ama olayları öğrenemesin sadece dursun. Siz arıyorsunuz, ipuçlarını birleştiriyorsunuz, kızları bu işin içine sokuyorsunuz. Ben ne yapıyorum peki? Kenarda durup sizden gelecek bir haberi bekliyorum? Her şeyinize yardım ediyorum ama hep kapı dışına itilen oluyorum."
"Olayları çarpıtma, kimsenin seni kapı dışına ittiği falan yoktu. Sen kendi kendini o kapının dışına attın."
"Siz her zaman beş kardeştiniz Seb, bana o masada yer yoktu." "Alex.." Sebastian bir adım yaklaştı. "Ben sana kardeşim dedim bir kere, aldım seni de diğer kardeşlerimin arasına. Sen ne yaptın? İlk fırsatta sırtımdan bıçakladın. Şimdi yine mi bıçaklayacaksın? Bu sefer koymaz çünkü artık kardeşim değilsin."
Alex acı bir kahkaha attı. “Hala anlamıyorsun.”
“Öyleyse anlat.” dedi beklentiyle. Alex bir süre sustu. Söyleyecekleri dilinin ucundaydı ama onları dile getirmek, kendisinin bile kabullenmek istemediği bir şeyi gerçek kılacaktı.
"Ben bu hazinenin peşinde yalnızca para olduğu için değilim.” dedi sonunda. “O paranın bana sağlayacağı şeyler var. Kendi hayatım, kendi kararlarım. Birinin soyadına, geçmişine ya da çıkarlarına bağlı olmayan bir gelecek. Sen bunu anlayamazsın."
Sebastian'ın bakışları sertleşti. “Bunu benimle konuşabilirdin.” “Seninle mi?” Alex başını geriye attı. “Sen daha kendi geleceğin hakkında karar verebiliyor musun? Ailenin sırları, Elizabeth, Barbarossa… Bütün hayatın senden önce yaşamış insanlar üzerine kurulmuş. Hatta hepinizin. Zenginsiniz amına koyayım hala yok efsane yok hazine. Ama bana gelince ahlak dersi veriyorsun.”
"En azından kimsenin arkasından iş çevirmiyorum.”
Alex'in yüzündeki ifade değişti. "Emin misin?” Alex de bir adım yaklaştı. Sebastian cevap vermedi. “Peki ya o kızlar? Onlara her şeyi anlattın mı? Gerçekten neden seçildiklerini biliyorlar mı? Yoksa onları da kendi planınızın bir parçası olarak mı görüyorsun?”
"Onları bu işten uzak tutmaya çalışıyorum.”
“Çok başarılısın.”
"Alex.”
"Ne? Yalan mı söylüyorum? Onları koruduğunu söylüyorsun ama bir kez olsun önlerine bütün gerçekleri koydun mu?" Sebastian'ın gözleri karardı. "Evin dışından ne gözüküyor bilemem ama onlar kötü şartlarda yaşamıyor. Aile içi mevzulara dışardan burnunu sokma."
Bu sözler Alex'in kalbinde geri onarılamaz parçalanmalar açmıştı. Bir süre ikisi de konuşmadı. Sonra Alex elindeki kağıdı açtı. Üzerinde birkaç satır ve bir isim vardı. Sebastian'ın görebileceği kadar tuttu ama uzatmadı.
“Bana bu teklifi yapan kişi, hazinenin yerini bulmaya çok yakın olduğunuzu biliyor. Hatta sizden daha fazlasını bildiğini söylüyor.” Sebastian'ın bakışları kağıda sabitlendi. "Kim bu?” "
Benimle anlaşmayı kabul edersen öğrenirsin.” Sebastian başını kaldırdı. "Beni tehdit mi ediyorsun?” "Hayır seçenek sunuyorum.”
“Bana kiminle iş tuttuğunu söyle.” Sebastian'ın sesi tahammülsüz çıkıyordu.
“Hayır.”
"Alex.”
“Bıktım artık! Herkes benden bir şey saklıyor, sonra da bir şey istediğimde bana güvenmem gerektiğini söylüyor. Ben de artık kimseye güvenmiyorum. Bu kadar basit.” Sebastian ona uzun uzun baktı. Sebastian'ın boğazı düğümlendi. Bunu yüzüne yansıtmamak için çenesini sıktı.
"Sadece bir yabancı gibi karşıma dikilip benden ne olduğu belli bile olmayan bir hazine için pazarlık yapmanı beklemiyordum."
Bir zamanlar Alex, Sebastian'ın başını belaya soktuğu her durumda onun yanına ilk koşan kişiydi. Sebastian da Alex'in arkasını kollamak için düşünmeden kendini ateşe atardı.
Şimdi ikisi de karşısındakinin hangi noktaya kadar ileri gidebileceğini ölçüyordu.
“Teklifimi düşün. Birlikte çalışabiliriz. Sen yıllardır aradığın şeyi bulursun, ben de karşılığında hak ettiğim payı alırım. İkimiz de kazanırız.”
“Ya kabul etmezsem?” Alex'in yüzündeki ifade yeniden soğudu. “O zaman kendi yoluma bakarım.”
"Bana karşı mı olacaksın?” Alex cevap vermedi. Bu sessizlik Sebastian'a cevabı vermişti.
"Anladım.” dedi. Ardından yumruğunu bir anda Alex'in burnuna indirdi. " Bu bana ihanet ettiğin için, bir kez daha."
Alex ne olduğunu anlamadan kanayan burnunu tutarken diğer taraftan bir tane daha yumruk yüzüne indi. "Bu vaftiz babam hakkında kızları yalan yanlış doldurduğun için."
Arkasını dönüp üzerini düzelterek yürümeye başladı. "Beni bu noktaya sen getirdin!” O da ne olduğunu anlamadan Alex'in yumruğunu suratına yemişti. Arkaya sendelerken son anda dengede durmayı başardı. “Ben mi?”
“Beni yıllarca yanında tuttun. Her şeyin bir parçası olduğumu hissettirdin. Sonra bir şey olduğunda kapıyı yüzüme kapattın. Şimdi de benden hiçbir şey istemememi bekliyorsun!” Bir yumruk daha attı. Sebastian yere düşerken kendini toparlayıp hemen ayağa kalktı. “Ben sana hiçbir şey vaat etmedim!” Diye bağırdı. Sesinden ormandaki kuşlar yer değiştirmişti. “Vaat etmen gerekmiyordu!” Aynı tonda Alex de bağırmıştı gözünden yaşlar akarken. Sesi çatladı.
Öfkesinin altında yıllardır biriktirdiği başka bir şey vardı. kıskançlık, dışarıda bırakılmışlık... belki de Sebastian'ın hayatında eskisi kadar önemli olmadığını kabullenemiyordu.
"Sen para falan istemiyorsun, Alex. Sen birilerinin sana ihtiyacı olduğunu bilmek istiyorsun.” Alex'in yüzü bir anda değişti. "Kes sesini.”
“Bütün mesele bu. Sana bir teklif yaptılar ve sen de sonunda kendini sonunda işe yarar hissettin."
“Kes sesini dedim!”
“Beni satmaya hazır olman da bunun için mi?" Diye bağırdı yüzüne doğru Sebastian.
Alex eski dostunu göğsünden itti. Sebastian geriye doğru bir adım attı ama dengesini kaybetmedi.
"Bir daha benim hakkımda hiçbir şey bildiğini söyleme.”
"Bana yanıldığımı göster o zaman!"
Bu kez aralarında ne hazine vardı ne de ihanet. Yalnızca yıllardır biriktirdikleri öfke, söylenmemiş sözler ve artık birbirlerine güvenemeyen iki insan vardı.
Alex Sebastian'ın yakasını kavradı. Sebastian onu kendisinden uzaklaştırırken ikisi de çamurlu zemine savruldu. Dirsekleri taşlara çarptı, kıyafetleri toprağa bulandı.
Bir zamanlar birbirlerini korumak için kavga ederlerdi.
Şimdi ise birbirlerine karşı duruyorlardı.
Ve ikisi de ilk yumruğu kimin attığını hatırlamayacak olsa bile, bu kavganın asıl nedenini hiçbir zaman unutamayacaktı.
Sebastian sonunda Alex'i kendisinden uzaklaştırıp ayağa kalktı. Üstünü başını silkeledi ama çamur daha da yayılmıştı.
Alex yerde oturmuş, dudağının kenarındaki kanı başparmağıyla siliyordu.
“Bunun burada bittiğini sanma." dedi.
Sebastian ona son kez baktı. İnsan aynı kişiden 2. ihanetini yediğinde ne yapardı?
“Benim için çoktan bittin.” Arkasını döndü ve Alex'in arkasından "Sebastian!" Diye bağırmasına bu sefer dönmeden karavanına ilerledi. Karavanına binip çalıştırınca hala aynı pozisyonda oturup onu izleyen Alex'e belki de içindeki son iyilik tohumuyla son kez bakıp geldiği yola geri gitti.
ŞİMDİ
"Sebastian? Hey, daldın gittin?" Sebastian başını camdan kaldırıp karşısındaki Kübra'ya baktı. Onun gözlerinin içine baktığında sanki yaşadığı yorgunluk ve sıkıntılar geçiyordu.. Derin bir nefes alıp düşüncelerinden kurtuldu.
"Önemli bir şey değildi, biraz atıştık sadece." "Buna inanmamı beklemiyorsun herhalde?" Dudak ucuyla gülümsedi. "Beklemiyorum. Az önce benim namusumu elimden aldığın için soru soramazsın ayıp."
"Ya abartma." Kızarmıştı yanakları. "Bir şey görmedim zaten." Dudak büzdü Sebastian. "Odamda kalmak istiyorsan kalabilirsin fakat çıkalım istersen." Bunu söylerken bir yandan da yürüyerek kapıyı açtı. "Meraklı değiliz odana." Açtığı kapıdan çıktı Kübra. Tam o anda da merdivenlerden Rosa iniyordu. İkiliyi odadan çıkarken görünce bir an duraksayıp ikisine de baktı. Ardından kaşlarını kaldırmış şaşırarak inmeye devam etti.
"Seni eve bırakayım." Kübra etrafına bakındı. "Şevval nerede o gelsin biz gideriz." "Kübra.." Sebastian bileğinden tutup yüzünü yüzüne yaklaştırdı. "Teşekkür ederim. Normalde beni böyle merak eden pek olmazdı." "Belli yoksa böyle başına buyruk iş yapmazdın." Gülümsedi. "Sadece önemli bir şey olmadığını bilsen yeter." Çatıdan ses gelirken Şevval'in indiğini gördüler. "Şevval de geldiğine göre biz gidelim. İyi geceler."
Kübra kapıya ilerlerken Sebastian da kapıya yaslandı. "İyi gecelerr." Ardından kimsenin beklemediği bir anda Kübra'nın yanağına küçük bir öpücük bıraktı. Kübra ani gelen temasla şaşırıp heyecanlanırken arkalarından gelen Şevval ne olduğunu anlamamıştı. "Şimdi iyi geceler." Dedi Sebastian gülümserken. İkisinin de gözlerinin içi parlıyordu.
"İyi geceler." Şevval de ayakkabısını giydi. "İyi geceler." Dedi ona Sebastian fakat hala Kübra'ya bakıyordu.
7. BÖLÜM SONU
bu bölüm tüm çiftlere yer verdim yeter artık aşk meşk yok

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

1okunma 0beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.