Kayıp miras kitap kapağı

8. bölüm / 8

Kayıp miras

6

Vaveyla Yazarı: beyza .

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 8Şu an: 6

6. BÖLÜM: Açığa Çıkanlar

Sabah olduğunda Port Haven'ın üzerine çöken sis henüz dağılmamıştı. Denizin üzerinden yükselen ince beyazlık, evlerin arasından geçiyor, ağaçların dallarına takılıp yavaşça ilerliyordu. Güneş çoktan doğmuş olmasına rağmen ada hala uykudaymış gibi görünüyordu.
Kızların evinde ise herkes ayrı kafadaydı. Kübra, mutfak masasının başında oturmuş önündeki bardağa bakıyordu. Bardağın içinde çay vardı ama yaklaşık on dakikadır çaya bir kez bile dokunmamıştı.
Eylül karşısındaki sandalyede oturuyor, eve geldikleri gece buldukları eski kağıdı masanın üzerine sermişti. Üzerinde düşünmek istiyor fakat dikkatini veremiyordu.
Şevval şarkı dinliyordu, o çok farklı alemlerdeydi...
Beyza pencerenin önünde durmuş dışarıyı izliyordu. Ayşegül ise kollarını göğsünde birleştirmiş, düşünüyordu. Uyandıklarında kızlara her şeyi anlatmıştı. Onun üzerine herkes başka yerlere dalmışlardı.
Sessizliği ilk bozan Kübra oldu. “Alex'e güvenmiyorum.” Beyza arkasını döndü. “Ben de.” Kübra kaşlarını kaldırdı. “Sen dün bayağı güveniyor gibiydin.” “Güveniyorum mu dedim ben?“
"Dün ‘burası iyi ya' diyen kimdi?” “Ben.” “E tamam.” “Ne tamam?” " Susun bir, daha önemli meselelerimiz var." Eylül'ün lafıyla tartışma bölündü, Kağıttaki kelimeye baktı. O sıra da Beyza yerinden kalkmış yanına oturmuştu. "Luz." Dedi Eylül kelimeyi göstererek. "Işık." Eylül Beyza'ya döndü. "Neden ışık? Yani anlamı ne bunu sorgulamalıyız."
"Peki, bu kağıdı bulmamız tesadüf mü sizce?" Şevval ilk defa konuşmuştu. "Nasıl yani?" "Şöyle. Bu eve bizi getirdiler ve ilk günden bir kağıt bulduk. Yani bu tesadüf mü yoksa ayarlanmış bir şey mi." Kübra sözü devraldı. "Bizi buraya özellikle koydular." Ayşegül başını iki yana salladı.“Bizi buraya getirenler kağıdın burada olduğunu biliyor olabilir. Ama bu, kağıdın bizim için bırakıldığı anlamına gelmez.” Eylül düşünceli şekilde konuştu. “Belki de kağıt onların aradığı şeylerden biri.” Kübra'nın yüzündeki ifade değişti.“Ya da bizim bulmamızı istedikleri şey.” Beyza kağıda tekrar baktı.
Bu ihtimal, diğerlerinden daha rahatsız ediciydi. Çünkü o zaman Swanlar sadece onları kaçırmamıştı. Onları bir şeyin içine yerleştirmişlerdi. Ve o şeyin ne olduğunu kızların kendilerinin bulmasını bekliyorlardı. "Oyun mu oynuyorlar lan bizle?"
.
Saat ilerledikçe evin içindeki hava daha da ağırlaştı. Kızlar kahvaltı yaparken dün yaşananların tamamını tekrar tekrar konuştular.
Alex.
Bahçıvan.
Swanların geçmişi.
Kayıp ceset.
Ve en önemlisi neden kendileri? Beyza masaya bir kâğıt koydu.“Tamam.” Herkes sustu. “Bir liste yapıyoruz.” Yazmaya başladı. "Bir, Alex."
"İki, bahçıvan." Eylül'ün dediğini yazdı. "Üç, Swan'lar ve geçmişleri." Kübra'yı onayladı. "Dört, neden biz?" Ayşegül masaya koydu başını. "Beş, zarf ve semboller." Şevval arkasına yaslandı.
"Şimdi sembolleri inceleyelim. Dalgalar, beş nokta, luz yani ışık ve Port Haven." Bu isim bile başlı başına bir sorundu. Port Haven haritalarda yoktu. Ya da en azından normal haritalarda. Kızların buraya nasıl geldiği konusunda hala hiçbirinin doğru düzgün fikri yoktu. Ayşegül sandalyeden kalktı. “İlk olarak bahçıvanın kim olduğunu bulacağız." "Mezarına falan mı gideceğiz?" Ayşegül Şevval'e dünyanın en salakça şeyini söylemiş gibi baktı. "Adamın cesedi bile yok ya canım. Kasabalıya soralım elbet bir şeyler biliyorlardır."
DİĞER TARAF
Swanların evinde de sabah sessiz başlamıştı. Adrian mutfakta kahve hazırlarken Drew pencerenin önünde oturmuş not defterine bir şeyler yazıyordu. Theo masaya yayılmış, telefonunda bir şeyler izlerken Rosa da koltuğun diğer ucunda oturmuştu. Sebastian ise ortada yoktu.
Adrian kahvesini alarak içeri geldi. "Seb nerde?" Diye sordu ortaya doğru. Theo telefondan başını kaldırmadan "Sabah erkenden çıktı." Dedi. Drew yazılarından başını kaldırdı.
"Nereye gitti?" Diye sordu bu sefer. "Bilmiyorum." "Oğlum çıktığını gördün ama nereye çıktığını sormadın mı?" "Sormadım Allah Allah salın beni." Theo ayaklanarak koltuğa gitti. Drew defterini camın kenarına bırakarak ayağa kalktı. "Dün sahilde Alex de vardı ve, kızlarla konuştu." Rahatsız olduğunu belli eden bir yüz ifadesi takındı. Hepsi gerilmişti. "Ne konuştu ne zaman?"Rosa eliyle yüzünü kapattı. "Bilmiyorum söylemediler."
Tam o an kapı açıldı ve içeri elinde dosyayla Sebastian girmişti. "Bütün sabah neredeydin?" Sebastian elindeki dosyayı masaya bıraktı ve sakince Adrian'a döndü.. "Kasabada." "Niye?" "Alex'i artık merkeze aldım." Sebastian dosyayı açtı. "Kızlara ne mi anlattı." Dosyanın içinden bir fotoğraf çıkardı. Herkes yaklaşıp ona bakarken boğazları düğümlendi. "Hatırladınız mı?"
"Ben hatırlamıyorum." Theo fotoğraftan bakışlarını çekerken Drew gözlerini ayıramıyordu. Kalbi sıkışıyor gibi oldu, midesi bulandı. Tuvalete koştu hızlıca. Bir kaç saniye sonra öğürme sesleri gelmeye başladı. "İyi misin Drew?" Adrian hemen yanına gidince onu tuvaletten attı. "Nereden buldun bunu?" Rosa'nın sesi titremişti.
"Onu bunu boşverin, o Alex puştu bunu anlatmış, tabi yalan yanlış."
"Adı neydi bunun?" Theo diğerleri gibi dehşete düşmemişti.
"Samuel." Drew, az buçuk kendini toparlamış halde içeri gelei, yüzü bembeyazdı. "Kaldırın şunu." Sebastian fotoğrafı tekrar dosyaya koyacaktı ki Theo arkasında yazanlara baktı. 22 Ekim 2009.
"Theo'nun doğum günü." Diye fısıldadı Adrian ama duygudan uzaktı. Sebastian fotoğrafı dosyaya geri koydu, öne doğru çıktı. "Alex'i bulacağım." Oldukça sinirli görünüyordu. "Bende geliyorum."
"Hayır Drew." Sebastian'ın otoriter sesine kaşlarını çattı. "Sebep?" "Sana konuşmaz da ondan." "Sana konuşacak mı? Ha pardon siz eski dosttunuz değil mi? Hem bak bu bahaneyle bir özlem giderirsiniz he güzel olur."
"Sakin kanka." Adrian Drew'in omzuna elini koysa da Drew geri çekilmemekte kararlıydı. "Bırak döksün zehrini." Sebastian bir adım atarak Drew'in tam karşısında durdu. "Her zaman olduğu gibi bu işi de ben hallediyor olacağım. Bence sen Alex'e özel olarak niye bu kadar kuruldun önce onu sorgula. Oyun oynayayım derken oyuna gelmiş olabilirsin kardeşim dikkatli ol." Laflarını bitiren Sebastian dosyayı masada bırakıp evden çıkarken sinirlenen Drew, defterini de alarak hızlıca odasına çıkıp kapıyı ardından çarptı.
.
Kızlar evden çıktıklarında saat öğleni geçmişti. Port Haven hafta içi çok farklıydı. İnsanlar sokaklardaydı. Balıkçılar teknelerle uğraşıyor, küçük dükkanların önünde sandalyeler duruyor, çocuklar sokaklarda koşuyordu.Ama kızlar kasabanın içine girdikçe bir şey fark ettiler. Swan adı geçince samimice sohbet eden esnaf bir anda ciddileşip sohbeti kesiyordu.
"Samuel adında birini tanıyor musunuz diye soralım okey midir?" İlk girdikleri dükkan bir kasaptı. "Pardon bakar mısınız?" Ayşegül tezgahın önüne geldiğinde kırmızı önlüğüyle önündeki kuzuyu parçalayan adam kafasını kaldırdı. "Buyurun." "Samuel adında birini tanıyor musunuz acaba? Bu kasabada yaşıyordu, bahçıvandı." Adamın bakışları aniden değişmişti. "Siz ne yapacaksınız o adamı?" "Merak et-" "Siz yeni kızlarsınız." Ayşegül duraksadı. "Tanımıyorum öyle birini. Çıkabilirsiniz." "Bu kadar şey söyleyip tanımıyorum mu diyorsunuz?" "Dükkanın önünü meşgul etmeyin hadi." Kızları apar topar çıkarmıştı dükkandan.
"Bu nasıl iş amk."
Bir terziye girdiler. Bu sefer Eylül soruyordu. Beyaz saçlı, yaşlı bir kadın tezgahında kumaş kesiyordu. Gözlüğünün üzerinden kızları süzdü. "Demek sizler o kızlarsınız, hoşgeldiniz yavrum geçin şöyle." Eylül'e oturması için eliyle koltuğu gösterdi. "Elbise mi istiyorsunuz? Çok güzel kumaşlarım va-"
"Biz aslında birini sormak istiyoruz." "Sor bakalım belki bilirim." Eylül elindeki fotoğrafı masaya bıraktı. "Samuel, Swan'ların bahçıvanlığını yapmış."
Kadının yüzünde hiçbir mimik değişimi olmadı. "Yok yavrum çıkaramadım." Kızlar inanıp inanmamak arasında kararsız kalmışlardı çünkü kadında herhangi bir renk değişimi olmamıştı. "Peki.."
Daha sonra girdikleri tüm dükkanlarda aynı muameleyle karşılaştılar. Güneş batmak üzereydi. "Adamlar gözümüzün içine baka baka yalan söylüyor sikicem ya." Kübra artık pes ederek kaldırıma çöktü. Onunla Eylül ve Beyza da çöktüler. "Yanlış yapıyoruz." "Bunu şimdi mi fark ettin Beyza?" "Soruş şeklimiz yanlış. Swan kardeşler ne yaptılarsa iyi korkutmuşlar milleti." Beyza ayağa kalktı.
"Yapacak bir şey yok bu kasabada kimse bize bir şey anlatmaz." Kübra da kalkmıştı. Kızlar ümidini kesmiş evlerine gitmek için harakete geçtiler...
"En azından denedik, neyse şu kağıtta yazanları düşünürüz." Eylül moral verici konuşmasının ardından kolunu Ayşe'nin omzuna attı. "Çay demler kapatırız günü, hava karardı zaten." Ayşegül'ü onayladılar.
"Vaz mı geçiyorsunuz?" Arkalarından gelen sesle irkilerek döndüler. İlk girdikleri dükkandaki kasap adamdı. "Hayırdır amca kovuyordun sabah?" Kübra'yı kolundan tutan Ayşegül kaşlarını çattı. "Öğrenmek istiyor musunuz istemiyor musunuz?" Kızlardan ses çıkmadı. "O zaman peşimden gelin."
Adamın peşinden dükkanının arkasına kadar yürüdüler. Eski tip kırmızı bir kamyonet vardı karşılarında. "Önden anlaşalım. Ne siz beni tanıyorsunuz ne de ben sizi anlaştık mı?" Kızlar iyice korkmaya başlamışlardı. "Tamam da bu gizlilik neden? Kimden saklanıyorsun?" Adam cevap vermedi. "Anlaştık mı?" Kızlar kafa salladı. "Atlayın o zaman."
.
Adam, Ayşegül ve Kübra önde; Beyza, Eylül ve Şevval arkada gidiyorlardı. "Abi sormayayım sormayayım diyorum ama madem bize yardım edecektin, sabahtan beri niye yordun ilk geldiğimizde gitseydik ya." Beyza'nın ortadan kafasını çıkartarak sorduğu soruya karşı dikiz aynasından ona baktı. "Bunu yapmamak için kendimle ne kadar savaş verdim biliyor musunuz? Fakat, Samuel eski dostumdu. Ona son kez bir iyilik yapmak istedim, siz harbi kızlara benziyorsunuz."
Kızlar bu laflarla gülümseyip havalanırken "Bu arada herkes bizi nasıl tanıyor?" Diye sordu Kübra. "Port Haven küçük bir kasaba, herkes kim geldi kim gitti bilir." "O zaman Samuel'i de herkes tanıyor ve yalan söyledi." Adam cevap vermeden kafa salladı. "Adın ne abi?" Şevval'in sorusuna ise "Arthur." Cevabını verdi.
Yaklaşık yarım saatlik bir yolculuğun ardından ormanın içinde eski bir ağaç eve gelmişlerdi. "Unutmayın, beni tanımıyorsunuz." Gaza basmıştı ki, "Hop, biz eve nasıl döncez?" Diye arabanın önüne atıldı Eylül. "Yapacak bir şeyim yok kusura bakmayın." Ardından hemen gaza bastı ve saniyeler içinde toz olmuştu.
"Anasını sikeyim ya." Kızlar etraflarına baktılar. Ormanın ortasındaydılar, tam anlamıyla. Önlerinde ağaçtan yapılma bungalov tarzı bir ev vardı. "Hava da karardı, in midir cin midir attı bizi bir köşeye." Hemen üşüyen Eylül kollarını birbirine doladı. "Ya yalan söylediyse ve bizi mafyalara attıysa?"
"Ya o dükkanın önünde bizi izleyen adamlarsa?"
"Hiçbiri değilim." Bungalovun kapısı açıldığında içerisinden siyah pelerinli uzun bir adam çıktı. "İçeri gelin dışarısı soğuk." Pelerini kaldırdığında siyahi biri olduğunu gördüler, kel ve yaşlıydı. Kızların kıpırdamadığını görünce dudak ucuyla gülümsedi. "Samuel Chester hakkında bir şeyler öğrenmek istiyorsanız doğru yerdesiniz, lütfen içeri geçin."
Kızlar birbirlerine baktıklarında başka seçeneklerinin olmadığını biliyorlardı. Bu eve girmezlerse saatlerce telefonun çekmediği ıssız bir ormanda geceyi geçirme ihtimalleri vardı.
Birer birer korka korka içeri geçip ilk buldukları yerdeki minderlere yan yana dizildiler. İçerisi tek odalıydı. Kuran kursu gibi duvarlar boydan boya minderlerle donanmış, yerler halıyla kaplanmıştı. Kapısız bir boşluk ve o kısımda küçğk bir mutfak ve Büyük bir kitaplık vardı.
"Önce kendimi tanıtayım. Ben Romaan Chester, aradığınız Samuel'in abisiyim." Oturmadan önce kitaplıktan ince bir albüm alarak kızların önündeki sehpanın üzerine bıraktı ve karşılarındaki mindere oturdu. "Ve bu kasabanın Peder'iyim. (Hristiyanların imamı) Burası da lojmanım. Eğer ilgileniyorsanız merkezdeki kilisemize uğrayabilirsiniz."
Ayşegül sessizce tövbe çekerken diğerleri de güldü. "Peki Peder Romaan, biz kardeşiniz hakkında bir takım şeyler duyduk da, Swan ailesinin yanında çalışırken gizemli bir şekilde ortadan kaybolduğuna dair. Bunları öğrenince de aslı astarını sorup soruşturmak istedik, size yönlendirildik." Peder Ayşegül'e önüne bıraktığı albümü işaret etti. Ayşegül eline alıp sayfaları çevirirken diğerleri de bakıyordu.
Fotoğrafta Samuel vardı -onların gördüğü fotodan daha gençti- yanında ise bir sarışın kadın. İkili çok mutlu görünüyordu. Bir fotoğrafta denizdelerdi, Samuel sörf tahtasının üzerinde poz vermiş, sarışın kadın ise kameraya bakarak gülümsüyordu. Başka bir fotoğrafta yemek yapıyor, film izliyor, öpüşüyor, birbirlerini çekiyorlardı.
"Kardeşim ve Alexandra Swan."
"Swan mı?" Kübra şaşırarak yüksek sesle bağırınca eliyle ağzını kapatıp "Pardon." Dedi.
"Kardeşim Samuel, Alexandra ile kocası Philip’in bahçıvanıydı. Daha ilk zamanlardan beri aralarında bir şeyler olduğunu sezmiştim. Birbirlerine deli gibi aşıktılar. Fakat bu aşk, ne kadar büyük olursa olsun, günahtı. Çünkü Alexandra evli bir kadındı. Üstelik dört çocuğu vardı."
Peder anlatırken kızlar şekilden şekle giriyorlar, Swan kardeşleri düşünüyorlardı. Nefeslerini tutmuş tek bir kelimeyi bile kaçırmak istemiyor gibilerdi. Peder devam ettikçe sanki uzaklara dalıyor, o günlere tekrar gidiyordu. Gözlerinde çaresizlik vardı.
"Samuel’i defalarca uyardım. Ona bunun doğru olmadığını, yuva yıkmanın ve evlilik dışı bir ilişkinin günah olduğunu anlattım. Yola gelmesi için çok uğraştım. Fakat beni dinlemedi. Gözü Alexandra’dan başkasını görmüyordu.
Sonunda günahları meyvesini verdi. Alexandra hamile kaldı." Adam kısa bir es verince bakışları Eylül'e kısa bir an düştü.
"Samuel çocuğun kendisinden olduğuna inanıyordu ve onu istiyordu. Alexandra ise Philip’ten ayrılmayacağını, çocuğun da kocasından olduğunu söylüyordu. Samuel buna inanmadı. Alexandra’nın kocasını sevmediğini biliyordu. Çocuğun kendisinden olduğundan emindi ve onu alacağını söyleyip duruyordu. Ben ise kardeşime aynı şeyi tekrar tekrar söyledim, "Samuel dedim, yuva yıkmak günahtır. Evlilik dışı ilişki de öyle. Bu yoldan dön.”
Ama aşk, insanın kulağını sağır eder bazen. O gün geldiğinde Alexandra bir erkek çocuk dünyaya getirdi. Kim olduğunu söylememe gerek var mı?"
Eylül'ün yüzü kireç kesilmişti. Hepsinin de öyle. Kübra öksürürken Beyza kaşlarını çatmış; Ayşegül nefesini tuttuğunu yeni fark etmiş, Şevval ise Eylül'e bakmıştı. "Bu, bu doğru mu?"
Eylül'ün o an düşündüğü tek şey Theo'nun bunu bilip bilmediğiydi. Eğer bilmiyorsa... Bu gerçeği ondan nasıl saklardı ki?"
"Çocuk doğduğu anda hepimiz gerçeği gördük. O çocuk Samuel’in oğluydu. Annesinden sarı saçlarını, babasından mavi gözlerini almıştı. Samuel, bebeğine babalık etmek için direndi. Onu bırakmak istemedki Fakat Alexandra, korkmuş olacak ki, Samuel’i işten kovdu. Ne bebekle ne de kendiyle görüştürdü. Birkaç gün sonra ise Alexandra’nın ölüm haberi geldi."
Eylül, duydukları ağır gelmiş olacak ki ayağa kalkıp nefes almaya başladı. Her öğrendiği bilgide sarsılıyordu. Bu da garipti, geçen kısa zamanda Theo'nun onu bu kadar etkilediğini düşünmemişti.
"Kardeşimin dünyası o gün yıkıldı. Oğlunu görmeye gittiğinde, kasabadan bir başka haber daha ulaştı bize. Philip de ölmüştü. Kendi canına kıymıştı. İkisinin de vadasını kilisede ben yaptım. Beş çocuk bir gecede hem annesiz hem babasız kalmıştı. En büyükleri 5 yaşında olan beş yetim çocuk."
Kızların hepsinin aklına bir kişi geldi. Kübra, Sebastian'ın küçücük haliyle kardeşlerine sarılışını hayal etti, yüreği burkuldu. Ayşegül ve Beyza henüz 2 yaşında olan Drew ve Adiran'ın ne yapacaklarını düşünürken gözleri doldu. Şevval ise bir başına kalmış Rosa'yı düşünürken burnu sızladı. Eylül hala Öğrendiği gerçeklerle kendine gelememişti.

"Samuel başlangıçta yalnızca kendi oğlunu alıp gitmeyi düşünüyordu. Fakat o çocukların hiçbir suçu yoktu. Vicdanı buna izin vermedi. Böylece yalnızca kendi oğlunu değil, beş çocuğun tamamını yanına aldı ve o evde yaşamaya, onlara bakmaya başladı. Kardeşim, hayatının geri kalanını o çocuklara adamıştı. En azından ben öyle sanıyordum. Çünkü bundan tam on üç yıl sonra Samuel ortadan kayboldu. Bir daha kendisinden haber alınamadı. Öldü mü, kaldı mı, kimse bilmiyordu. Onu her yerde aradım. Kasabaları, yolları, hanları, ormanları dolaştım. Gittiğini düşündüğüm her yere baktım. Her gece Tanrı’ya kardeşimin karşıma çıkması için dua ettim. Ama hiçbir yerde Samuel’in izine rastlamadım."
Kızlar öğrendiklerini sindirdiklerinde derin bir nefes çektiler. "Acaba, yani.. Bunu çocuklar yapmış olabilir mi?" Adam gözlerini ovuşturdu. Olanları hatırlamak onu da üzmüş olmalıydı. "Kasabada hep bu konuşuldu. Kardeşlerin Samuel'i öldürüp bir yere attığı. Fakat masum olabilecek birine suç atamam, o yüzden bir şey diyemiyorum."
"Peki kardeşinizin çocuklarla iletişimi nasıldı? Yani kötü davranıyor muydu?" Soruyu soran Kübra'ya baktı. "Hiçbir insan günahsız değildir, hepimiz bir günah işlemişizdir. Kardeşim arkolikti. Uyarılarıma, dualarıma rağmen düzelmedi. Belki içip çocuklara zarar veriyordu, bilemiyorum."
"Peki onlar biliyor mu? Theo'nun babasının aslında Samuel olduğunu, yani üvey olduğunu?" Eylül saçlarını arkaya itti. "Hayır bilmiyorlar. Onları en son kardeşime sahte veda töreni yaptığımızda gördüğümde onu sadece abi olarak biliyorlardı."
"Büyük ihtimalle kardeşlerin arası bozulmasın diye söylemedi Samuel." Diye fısıldadı Beyza. "Ben bildiğim her şeyi anlattım, başka bir şey yoksa müsadenizle." Kızlar ayaklandı. Şevval kapıyı açtı ve dışarı çıktılar. "Tanrı sizi korusun." "Amin, sizi de inşallah."
.
"Nasıl gitcez eve amk?" Soruyu soran Şevval'di. Hava kararmış ve soğumuştu. Rüzgarın salladığı ağaçlar gürültü çıkarıyordu. "Kızlar, Sebastian'ı mı arasak?" Kübra'nın çekinerek sorduğu soruyu düşündüler. Nerede olduklarını bilmedikleri bir yerde ormanın ortasında gece mahsur kalınca ne yapabilirlerdi ki?
"O adamın da amına koyayım ben bıraktı gitti bir başımıza." Yere çöken Beyza "Ara kanka gelsin." Dedi. Diğerleri de onay verince telefonundan Sebastian Swan adlı kişiyi aradı. Kaçırıldıkları zaman hepsinin telefonuna kendi numarasını kaydetmişti zaten.
"Alo?... Şey nerede olduğumuzu bilmiyoruz... Evet... Sen nereden-... Tamam... Tamam bekliyoruz."
"Ne dedi?" "Neredesiniz dedi bilmiyorum diyince tamam geliyorum dedi direkt. Nereden biliyor nerede olduğumuzu?" "Lan bu adam takip cihazı falan takmış olmasın bize!" Eylül'ün sorusuyla gerildiler. "Yapmış mıdır?" "Kızlar telefonları atsak mı? Konumumuzdan falan bakıyor herhalde." Ayşe'nin önerisine karşı çıkmışlardı. "Takip edilelim mi istiyonuz amk?" "Artık evde bırakırız telefonları ama atmayalım."
Bir süre sonra önlerine karavanıyla Sebastian geldi. Arabanın kilidini açınca kızlar hızlıca bindi. Bu sefer Kübra öne geçmişti. Sebastian kızların üşümüş olabileceğini tahmin ederek onlardan önce klimayı açmıştı. "Kızlar kahve aldım için içiniz ısınır, koltuğun üzerinde." Şevval oturacakken koltuğun üzerinde duran kahve paketlerini gördü. Herkes tek tek aldı. "Sağol." Dediler bir ağızdan.
Kübra bardağı elinde döndürürken bir yandan elini ısıtmaya çalışıyor, bir yandan yanında araba süren Sebastian'a kısa bakışlar atıyor, bir yandan da yolu izliyordu. "Ne yapıyordunuz burada?" Kübra'ya döndü. Kübra yutkunarak etrafına bakmaya başladı. "Yürüyüşe çıkalım dedik." "Buraya mı çıktınız yürüyüşe, Peder'in evinin önüne?"
"Hristiyanlığı merak ettik Allah Allah." Arkadan Ayşe'nin sinirli sesine karşı dikiz aynasından o tarafa baktı. "Allah Allah? Neyse vakit geçirebilmenize sevindim." Kübra'nın önündeki torpidoyu eğilerek açmaya yeltendi. Kübra bu mesafe karşısında gerilse de sesini çıkarmadı. Seb, torpidodan bir el ısıtıcısı çıkardı. "Ellerin üşüyor sanırım bunu kullan, kahveni de iç soğuyacak." Kübra ne diyeceğini bilemeyerek aldı ısıtıcıyı. Sebastian dudak ucuyla gülümseyerek yola döndü.
Yaklaşık bir saat kadar geçen sessiz yolculuğun ardından Sebastian kızların evinin önüne kadar geldi ve onlarla birlikte indi. Beyza ve Şevval önden girerken Eylül arkalarından geliyor, Ayşegül yavaş davranan Kübra'yı çekiyordu. "İyi geceler." Sebastian Kübra'ya baksa da hepsine söylemişti. "İyi geceler, teşekkür ederiz." "Lafı bile olmaz, beni aramanız mutlu etti bile." Ayşegül Kübra'nın kolundan tutarak birlikte içeri geçtiler. Sebastian da karavanına atlayıp evine girdi.
.
Herkes direkt uykuya dalmıştı bütün gün koşturduklarından. Ayşegül derin uykusundan bir anda uyandı. Saate baktığında 05.04 olduğunu gördü ve küfrederek uyumaya çalıştı fakat dört döne döne uyuyamamıştı. En sonunda ise üzerine bir hırka alarak dışarı çıktı.
Güneş doğmak üzere, etraf hala hafif karanlıkken kumsala inen yolda İngilizce öğretmenleri gibi hırkasına sarılarak yürüyor ve overthink yapıyordu. Yolun sonuna geldiğinde kumlarda oturmuş denizi izleyen kapişonlu birini gördü. Yanına yaklaşmadan kenardan yürümeye devam etti. Denizin vuran dalgalarının sesi içindeki fırtınaları söndürmeye yetmiyordu.
"Kim o?" Arkasından seslenen adama korkarak bakmadı. Tırsa tırsa ilerlemeye devam ederken "Baksana bir." Dedi tekrar aynı ses. Ayşegül yine dönmedi, arkasında ayağa kalkan adamın sesini duymasıyla adımlarını hızlandırdı. "Korkma yemem seni bu saatte kimsin onu soruyorum?" Döndü bu sefer arkasına. Sesinden de tanımıştı zaten, Drew'di bu.
"Drew?" Yanına ilerledi ve karşısında durdu. Drew'in üzerinde beyaz atlet ve siyah eşofman takımı vardı. "Bu halin ne?" Gerçekten bitmiş gözüküyordu. Gözleri ve burnu kıpkırmızıydı, yanakları pembeleşmiş ve saçları terden alnına yapışmıştı. "Otursana." O an kumların üzerine oturan Drew yüzünü denize verdi. Güneş çok az ortaya çıkmış, denizin üzerinde turuncu bir ışık oluşturmuştu. Ayşegül de yanına oturdu. "Asıl sen bu saatte niye buradasın?" Yüzleri birbirlerine döndü. "Uyku tutmadı." "Beni de."
Bir süre konuşmadılar, ortamda olan tek ses dalgaların kıyıya vuran sesiydi. "Bir şey sorucam." Drew'in kararsız tavrı Ayşegül'ü meraklandırdı. "Sor."
"Hayatında hiç... Yani bir kere bile, böyle çok pişman olduğun bir şey yaptın mı?" Ayşegül bu soruyu neden sorduğunu düşünürken Drew beklentiyle bakıyordu. "Ne gibi?" "Her hangi bir şey. Yaptın ve pişman oldun mu?" "İlla yapmışımdır. Mesela en yenisi Beyza'nın aklına uyup bu işe kalkışmak."
"Öyle değil, telafisi olmayan bir şey. Hayatını değiştiren türden." Ayşegül bir süre düşündü. "Bilmiyorum, ama senin var gibi. Sanki kendine bir ortak arıyorsun. Ne oldu da bu kadar yıkıldın?"
Drew derin bir nefes aldı. "Hiç birini kurtarabileceğini düşünüp.. Bazen birini kurtarabilmek için onun yükünü de sırtlanabileceğini sanıyorsun. Sanki acısını biraz olsun alabilirsen o normal olacakmış gibi." Ardından ayşegül'ğn yüzüne baktı, bir gözünden süzülen gözyaşı yavaşça çenesinden aşağı aktı.
"Ama olmuyor işte. Sadece daha fazla yara alıyorsun." Hırkasının ucuyla burnunu ve gözlerini silerken "Kusura bakma." Dedi. "Ucube gibi gözüküyorum." "Saçmalama, ağlamanın nesi ucubece?"
Yutkunarak devam etti. "Evde, bana göre normal olmayan şeyler vardı. Sanki herkes bir yerde ben bir yerdeydim." Kısa bir nefes verdi. "Büyüyünce fark ettim ki ben,... Ya bazı insanların içinde en yakınlarının bile görmediği şeyler oluyor. Dışarıdan bakınca gayet iyisin, atlatmışsın, gülüyorsun şakalar yapıyorsun." Dudaklarının kenarında belli belirsiz bir gülümseme oldu. "Ama bir an geliyor ki eski bir fotoğraf karesi bile darmadağın edip sikiyor hayatını."
"Bazı anların yaşandığı zamanki kokular, kıyafetler, müzikler bile tekrar görüldüğünde o güne atıyor insanı. Sende öyle bir şey yaşadın galiba bugün."
Drew o an bastırdığı ağlamasını tutamadı, kendini bıraktı ve hıçkırarak ağlamaya başladı. Dizlerini kendine çekip kafasını dizlerinin arasına koymuştu. Ayşegül, Samuel ile ilgili olup olmadığını düşündü. "Drew..." Elini sırtına koyarak destek olmaya çalıştı. Drew, kafasını kaldırdığında ağmamaya devam ediyordu. "Çocuktum, Allah belamı versin çocuktum.. Bende çocuktum, niye bana yaşattılar bunları. Bende diğerleri gibi çocuktum anasını satayım." Ayşegül'ün de onayını alarak kafasını onun omzuna koydu. "Çocuk-..."
"Tamam geçti." Ayşegül ona dokunmuyordu fakat omzuna kafasını koymasına izin vermişti. Bir kaç saniye sonra doğruldu Drew. Hırkasının ucuyla yüzünü silip boğazını temizledi. "Beni böyle görmeni istemezdim kusura bakma." "Ne kusuru ya ağlamak dünyanın en normal şeyidir."
Drew ayağa kalktığında yardım için elini uzatmıştı fakat Ayşegül tutmadan kalktı. "Teşekkür ederim iyi geldi." "Rica ederim." "Ben gideyim artık iyi geceler, günaydın." Arkasını dönüp evine ilerlemeye başlayınca "Bu günde herkes bırakıp gidiyor aq." Diye fısıldadı Ayşegül.
SON

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

1okunma 0beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.