7. bölüm / 8
Kayıp miras5
Bölümler 8Şu an: 5
- 1 1907 kelime
- 2 2716 kelime
- 3 31.908 kelime
- 4 44.447 kelime
- 5 54.374 kelime · Okuduğun bölüm
- 6 63.258 kelime
- 7 76.667 kelime
- 8 86.567 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
5. BÖLÜM- Sörf Macerası
“Neden amk?”
Şevval’in sorusu odanın içinde yankılanırken kimse cevap veremedi. Beşinin de aklında aynı şey vardı. Yıllardır kullanılmadığı söylenen bir ev, onlar gelmeden önce temizlenmişti. Yataklar hazırlanmış, mutfak doldurulmuş, üstüne bir de kıyafetler alınmıştı.
“Belki de önceden temizlemiştir.” dedi Kübra.
“Bütün evi mi?”
“Evet?”
"Birkaç saatte?” Kübra sustu.
Şevval mutfaktan salona doğru yürürken kaşlarını çattı. “Ben başka bir şey düşünüyorum.” Herkes ona döndü.
“Ne?”
“Bu evin sahibi gerçekten yıllar önce öldüyse, eşyalar neden bu kadar sağlam?” Beyza koltuktan kalktı. “Belki Swanlar kullanıyordur.”
“Sebastian kullanılnayan bir ev dedi.” Diye araya girdi Kübra. "Başından beri yalan söylüyorlar.” Beyza'nın sözleri kimsenin hoşuna gitmedi.
Ayşegül ellerini beline koydu. “Tamam. Evi arıyoruz.” “Ne arıyoruz?” Şevval de kalktı.
“Bilmiyorum. Bir bok bulacağız işte.”
Beşli yeniden dağıldı. Kübra kitaplığı kurcalarken Şevval çekmeceleri açıyor, Beyza duvarlardaki tabloları inceliyor, Ayşegül mutfakta dolapları karıştırıyor, Eylül ise odaları inceliyordu. Yaklaşık 10 dakika bu işlemi yapmış fakat hiçbir şey bulamamışlardı. "Ne bekliyorduk ki amk?" Beyza ellerini başına koyarak koltuğa oturdu. "İyice şizofreni olduk." "Bence uyuyalım zekice düşünemiyoruz." Şevval'e döndü. "Zekice düşünsek burada mı olurduk?"
Eylül şöminenin önünde çömelmişti. Elini taşların üzerinde gezdirirken bir tanesine bastırdı. "Kimin yüzünden acaba?" Taş hafifçe oynadı. "Susun bir." Şevval ve Beyza'yı susturdu.
Kübra hemen yanına geldi. “Şuna bak.” diyerek gösterdi.
İkisi taşı birlikte çekmeye çalıştı. Birkaç saniye sonra taş yerinden çıktı. Arkasında küçük, karanlık bir boşluk vardı. “Ben galiba bir şey buldum.” Diğerleri de koşarak geldi. Eylül elini boşluğa soktuğunda parmaklarına eski, sert bir kağıt değdi. Çıkardığında kahverengiye dönmüş bir zarf gördüler. Üzerinde yalnızca tek bir sembol vardı.
Beşinin de yüzü değişti.
"Bu şey değil mi?" dedi Kübra.
“Sandıktaki sembol.” Beyza yutkundu.
Ayşegül zarfı eline aldı. “İçinde ne var?" zarfı açtı, tek bir kağıt çıktı. Kağıdın tamamı yabancı bir dille yazılmıştı. “Bu ne dili?” Beyza kağıdı alarak inceledi. "Latin dili bu, İspanyolca değil ama portekizce falan olabilir." Kağıdı çevirince küçük bir çizim fark etti. Beş nokta, ortasında ise dalga şeklinde bir işaret. "Nerde gördük biz bunu?" Diye sorarak arkadaşlarına döndü. Ayşe ayağa kalkıp telefonu getirdi ve sandığı fotoğraflarını açtı. Bir fotoğrafı büyüterek kızların önüne koydu. Sandığın üzerindeki belgelerden birinde aynı sembol vardı.
Ama başka hiçbir şey uyuşmuyordu.
Tarihler farklıydı.
Yazılar farklıydı.
Hatta sandıkta gördükleri haritadaki kıyı çizgileri bile bu kağıttaki çizimle aynı değildi.
“Yani ya bu kağıtlar farklı, ya da çektiğimiz fotoğraflar yanlış.” “Bizi yanlış yere götürüyor olabilir.” "Hedef şaşırtma gibi yani." Dedi Beyza.
Ayşegül kağıdı elinden aldı. “Peki gerçek olan hangisi?” Kimse cevap veremedi.
Eylül bir anda sustu. "Şuna bakın.” Kağıdın en alt kısmında, diğer yazılardan ayrı duran tek bir kelime vardı.
Luz.
“Bu ne demek?” diye sordu Şevval. "İspanyolca ışık demek.” diye yanıtladı Beyza.
"Beş nokta, ışık, deniz...” Şevval doğruldu. " Ve sandık." Eylül başını iki yöne salladı. "Bence sandık bizi buraya kadar getirdi sadece."
"Ama o sayıların ne olduğun-"
Tam o sırada dışarıdan bir ses geldi.
"ÖLÜMÜNÜ MÜ ARIYORSUN!”
Beşinin de kafası aynı anda kapıya döndü. Ardından yüksek bir gürültü duyuldu. Cam kırılma sesiydi bu. “Ne oluyor lan?!” Ayşegül kapıya koşup kilitledi.
Dışarıdan bağırışlar geliyordu.
“ROSA!”
Dışardan gelen sesle Kızlar birbirlerine baktı. Şevval hızla cama ilerledi. “Bunlar butikteki çocuklar." Diğerleri de cama koştu. "Görünmüyor ki adam akıllı." Diye sitem etti Eylül. "Ben hiçbir şey görmüyorum zaten." Dedi Beyza da.
"Çıkalım." Şevval kapıya koşarken Ayşegül arkadan bağırsa da kilidi açıp çıktı Şevval. Beyza ve Kübra da arkasından çıkarken diğer ikili de çıkmıştı.
---
Sebastian çalışma odasında, -bir şeyler dinliyor (?)- Rosa ise şarkı dinleyip yeni portresi üzerinde çalışırken vibelanıyordu. Drew bahçedeki hamakta uzanmış, kucağında kedisiyle denizi seyrederken Theo ve Adrian ise masada pişti oynuyordu. Bu sessiz atmosferi bahçelerine giren bir jeep bozmuştu.
Alex hızla arabadan inerken elinde bir beyzbol sopasıyla kapıya yürüdüğü sırada arabadan inen sopalı üç arkadaşı daha vardı. "ROSA!"
Drew hamaktan kalkıp anında yanlarına yaklaştı. "Ne oluyor lan?" hızla ilerleyerek Alex'i iterken diğer iki arkadaşı Drew'i ittirdi. "Seninle bir işim yok benim Rosa'yı çağır." "Allah allah?"
Kapı açıldığında dışarı Rosa ile birlikte Adrian ve Theo da çıkmıştı. "Belanı siktirtme bana Alex!" Rosa adamın üzerine yürüse de Adrian kolundan turarak geri çekti.
"Kızları alıkoyduğunuz yetmiyor gibi ev de ayarlamışsınız."
"Seni ne ilgilendirir bu?" Sesin sahibi sakince dışarı çıkan Sebastian olmuştu. "Biliyorlar mı?" "Neyi biliyorlar mı?" Diye bağırdı Drew. Alex güldü. Kumral, uzun ama sıska bir çocuktu. Deli cesareti varken tek aktivitesi Swan'lara bulaşmaktı. Bu aileden ölümüne nefret ediyordu ve bunun kayda değer bir sebebi de yoktu.
Alex kahkaha attı. "Kandırıyorsunuz değil mi? Hiçbir şeyden haberleri yok. Zaten sizin nasıl biri olduğunuzu bilseler bir saniye yanınızda kalmazlar."
"Onları bilmem ama sen biraz daha buna devam edersen hayatta kalamayacaksın."
Alex elindeki sopayı kaldırdığı anda Sebastian öne çıktı. "Geri çekil.” “Sen karışma!” Drew bir anda Sebastian'ın yanına geçerken Adrian ise Rosa'nın önüne geçmeye çalıştı fakat Rosa onu itekledi.
Theo'nun yüzünde hep olan sırıtış tamamen kaybolmuştu. “Kardeşime yaklaşma.” Alex arkadaşlarına döndü. Sonrası birkaç saniye içinde karıştı. Sopalae, bağırışlar birbirine girmişti. Drew, Alex'in üzerine yürüyüp onu yakasından tuttuğu gibi yere sererken erkeklerden biri ise aradan geçip evin camlarından birini bir vuruşta parçalamıştı. Adrian o adamın yanına yürürken adam elindeki sopayı Adrian'a savurmaya başladı. Adrian sopalardan sıyrılmaya çalışırken Rosa arkadan adamın üzerine atlayıp saçından çekmeye başladı. Fırsatı yakalayan Adrian ise sopayı elinden alarak bacaklarına vurdu.
Drew Alex'in önüne geçerken Sebastian başka birini uzaklaştırdı. “Onları neden saklıyorsunuz?!”
"ÖLÜMÜNÜ MÜ ARIYORSUN SAÇINI SİKTİĞİM."
Theo'nun üzerine adamlardan biri yürüdüğü sırada tekme atarak uzaklaştırmıştı fakat başka bir adamın arkadan sırtına sopa vurmasıyla yere düşmüştü. Bunu fark eden Sebastian Alex'i bırakıp hızlıca iki adamın arasına daldı.
Kavgayı bitiren -bölen- şey kızların koşarak olay yerine gelmiş olmasıydı. "Onlara gerçeği kim söylemek ister." Alex'in laflarına karşı Drew son yumruğu da suratına indirdi. "Bin arabana siktir git." Alex yüzündeki sırıtışla yere kan tükürdü, tişörtünü düzeltip arabaya ilerlerken kızlara kısa bir bakış attı. Gözleri en önde duran Ayşegül'ün üzerinde oyalanırken yavaşça yanına ilerledi. "Alex ben, konuşmalıyız bul beni."
Ayşegül cevap verecekken önünde duran adam'ın kafası bir anda yere savrulmuştu, geriye sendeleyip ne olduğuna baktığında Drew'in, Alex'i ensesinden tutarak savurduğunu gördü. Çatık kaşlarla birbirlerine bakarken "Ne söyledi sana?" diye sordu Drew. Ayşegül omuz silkerek yanından uzaklaştı.
Alex'i arabasının önüne atarken adam hızla yerden kalkıp arabasına bindi. "Bunun peşini bırakmayacağım." "Yine bekleriz!" Diye bağırdı arkasından Theo, belini tutup yere çömeldi. Diğer arkadaşları da bindiğinde araba çalıştı ve uzaklaştı.
"Herkes iyi mi?" Diye sordu Sebastian hepsine tek tek bakarken. "Belimde sopa kırıldı ama iyiyim sanırım." Drew, Theo'nun dediklerine gülerken dudağındaki kanı silen Adrian kızlara döndü. "Siz niye geldiniz?" "Sesleri duyduk bakmaya geldik." Diye cevapladı Beyza. "Yüzümüzü görmek istemiyorsunuz diye ev tuttuk hala yanımıza geliyorsunuz." Drew'e döndü Ayşegül. "Merak ettik herhalde, o çocuk ne gerçeğinden bahsetti?"
"Merak mı ettin beni?" Theo Eylül'e döndü. "Ne münasebet." Dudak büzdü Theo. "O çocuk bıçak dayadığın kişi değil mi? İntikam almaya falan mı gelmiş?" Gözler bir Şevval'e bir Rosa'ya kaydı. "Onlar da mı gördü?"
"Ne yapmamı bekliyordun Seb? Başım ağrıyor içeri geçiyorum ben." Rosa hızla uzaklaşırken Şevval beklemeden peşinden ilerledi. Kızlar kaşlarını çatmış ve bu anı garipsese de uzatmamışlardı.
"Rosa," merdivenlerden hızla çıkan Rosa'yı kolundan tutarak durdurdu Şevval. "Ne?" Rosa Şevval'den biraz uzundu, üstten üstten sinirli bakışlarını ona gönderiyordu. "Sakin ol merak ettim sadece, iyi misin?" Rosa derin bir nefes verdi. "Uzanmak istiyorum biraz." Şevval kafa salladı ve kıza gitmesi için müsaade etti. Rosa odasının önüne geldiğinde, arkasını dönmeden "Gelmiyor musun?" diye seslendi. Şevval yutkunarak üzerini düzeltirken içeri ilerledi.
Rosa dediği gibi yatağına oturmuş arkasına yaslanmıştı. Şevval ise kapıya yaslanmış dikiliyordu. "Anlatmak istersen dinlerim." Rosa yüzünü sıvazladı. "İnsanların benim yerime karar vermesinden o kadar sıkıldım ki, her şeyin en iyisini onlar biliyor sanki."
"Tek kız kardeşlerini korumak istiyorlardır." Rosa ayağa kalkıp kan bulaşmış atletini tek hamlede çıkardı. Şevval karşısında sütyeniyle kalan kıza bakmamak için çaba sarf etti. Bunu fark eden Rosa sırıtarak dolabından bir tişört aldı. "Sadece Sebastian yapsa neyse, ben ablalarıyım onların, herkes yerini bilsin." Üzerini giyinip yatağına uzandı.
"Yanıma yatmayacaksan ışığı kapatıp çıkabilir misin?"
"Ha? Tabi tabi..." Işığı titreyen ellerle bularak kapıyı açtı. "İyi geceler." "Sanada."
.
Olay kapandığında kızlar kendi evlerine dönmüştü fakat hiçbiri rahat değildi.
“Alex konuşmak istiyor." Dedi Ayşe ortaya doğru. Dolaptan atıştırmalık çıkarıyordu. "Onlara gerçeği anlatın falan iması yaptı zaten kesin bir şeyler biliyor bunlar hakkında." Eylül de onaylamıştı onu. Ayşegül'ün başında, koyduğu malzemelerden almak için hazırda beklerken. “Rosa'nın neden bıçak çektiğini de anlamadım.” Beyza koltuğa yatmıştı, yan koltuğunda oturan Kübra ona döndü. "Sakladıkları şeyle tehdit etti o da susturmak için bıçak çekti çocuğa." Kızlar tepki için Şevval'e döndüklerinde Beyza'nın karşısında ayaklarını uzatmış yere baktıklarını gördüler. Beyza ayağıyla onu dürterken irkilerek kıza döndü. "Ha?"
"Sen bir şey demeyecek misin?" "Ne hakkında?" "Oho uçmuş bunun kafa." Beyza yerinden kalktı. "Bende gider yatmağ." "Şevval cevap versene amk o kadar beraberdiniz hiçbir şey demedi mi kız?" Ayşegül elinde cips tabağıyla içeri gelirken Eylül'ün uzanan eline vurdu. "Hangi kız?" Kübra yerinden kalkıp Şevval'in başına geçti. "Bunlar başka şeyler konuştu herhalde bunun haline bakılırsa."
"Of boşverin şunu." Eylül Beyza'nın kalktığı yere geçti. “Alex'i bulmamız lazım.”
.
Ertesi gün zaten doğru dürüst uyuyamayan kızlar kapının vurulmasıyla uyanmak zorunda kalmışlardı. Theo'nun sesi bütün evi inletmişti.
"Biri şunu sustursun!" Kübra yastığını kafasına bastırarak isyan ederken Şevval ve Beyza da aynı durumdaydı. "Allah rızası için biri açsın şu kapıyı!" bağıran Ayşegül'dü. "Ben en büyüğünüzüm kalkamam!" Odadan odaya bağırmaları ve Theo'nun kapıyı kıracak kadar yüksek vuruşlarıyla sesler karışıyordu. "Eylül en küçük sensin kalk aç!"
Eylül'ün itirazları diğer dörtlünün baskısını kıramadığı için söve söve kalktı yataktan.
Gözünü avuşturarak kapıya ilerlerken kapı deliğinden Theo'ya baktı. Derin bir nefes verdi. "Allah'ım sen sabır ver!" kapıyı açtı.
Theo elinde koparılmış bir çiçekle dururken Eylül'ü görünce çarpık bir gülümsemeyle çiçeği kaldırdı. “Günaydınnnn.”
“Sabah sabah niye bağırıyorsun?” Theo'nun hevesi sönerken çiçeği yere indirerek yüzündeki gülüşü de sildi. "Size sürprizimiz vardı." Eylül yaptığı şey yüzünden üzülürken durumu kurtarmaya çalıştı. "Kapıyı kim açsa ona çiçek verecektin yani?" Gülümseyerek Theo'nun elini tuttu ve içindeki çiçeği aldı. Theo elini tutan ele bakarak gülümsedi. "Hayır senin açacağını biliyordum." Eylül kaşlarını kaldırdı. "En küçük olduğun için seni gönderdiler, kendimden biliyorum." Diyerek omuz silkti.
Sabahın ilk saatleri vuran güneş sarı saçlarını daha da parlatırken gözleri sarımsı görünüyordu. Eylül gözlerine çok uzun süre baktığını düşünüp bakışlarını kaçırdı. "Daha bakacak mısın gözlerime aşık aşık?" "Ne bakması ya?" Theo bir şey yok dercesine kafa salladı.
"Bana hala instanı vermedin kıvırcık." "Ha?" "İnstanı versene, telefonuna zaten kendimi kaydettim." "Telefonumu hangi ara al- doğru kaçırılmıştım ben." "Olur arada öyle şeyler. İlerde anlatacağımız güzel bir hikayemiz olacak, hadi ver." "Bir şey paylaşmıyorum ki ben." "Hadi be kızım, neyse benimkini yaz theoswn99." Eylül'ün telefonunu yanına almadığını fark edince burukça gülümsedi. "Bu arada yarım saat sonra bize geliyorsunuz."
"O niyeymiş?" Eylül bir yandan çiçeği kokluyordu. "Sörf sever misin, sevsen iyi olurdu çünkü sörf yapıcaz." "Bilmiyoruz biz sörf falan boğuluruz orada boşverin başka bir şey yapalım." "Olmaz, bugün pazar yani bizim milli sörf günümüz. Ayrıca hava da çok güzel. Bugün bütün kasaba sahilde olur." Theo Eylül'ün cevap vermesini beklemeden arkasını dönüp evine ilerledi.
.
Yaklaşık yarım saat sonra kızlar evden çıkmışlar, Swan'ların evine yürüyorlardı. "Olm çok korkuyorum ben hayatımda suya girmedim." Şevval altına siyah bir şort ve üzerine aynı renk bir tişört giymiş, şapkasıyla tamamlamıştı. "Sanki biz her gün sörf yapıyoruz." Ayşegül kısa kollu açık mavi bir body, altına ise beyaz bir deniz şortu giymiş yine şapka takmıştı.
Evin önüne geldiklerinde erkeklerin karavana sörf tahtalarını yerleştiriyor olduklarını gördüler. Adrian tahtaları veriyor, Drew ise yerine sabitliyordu. "Hoşgeldinizz." Sebastian kızları fark ederek yanlarına geldi. Kübra şaşkınlıkla adama baktı çünkü bu hali önceki günlerden daha farklıydı. Bir şeyler değişmişti. -Rosa etrafta görünmüyordu ve Şevval ona bakınıyordu- “Günaydın, bu arada ben bunun üzerinde duramam.” dedi Kübra korkuyla. "Düşe kalka öğreneceksin, seni tutarım." Sebastian saçlarına bandana takarak yüzüne gelmesini engellerken lacivert bir şort ve tişörtle duruyordu. Kübra'nın da aynı renk kısa kollu body ve şort giymesi dikkatini çekmiş, onu gülümsetmişti.
"Hiç sörf yapmadınız mı daha önce?" Drew gerçekten şaşırmış görünüyordu. Kısa siyah saçları alnına dökülüyor, üzerindeki siyah atlet ve şortolonla tarz görünüyordu. "Oradan bakınca sürekli sörf yapan bir halimiz mi var? Biz sahilde oturmayı bile büyük bir olay olarak görüyoruz." Ayşegül'ün lafları Drew'i ilk defa güldürmüştü. "Şaşırdım sadece, burada çocuklar tahtanın üzerinde durmayı yürümeden önce öğreniyor."
...
Gençler karavana binmiş, sahile doğru gidiyorlardı. Şoför koltuğunda Adrian, onun yanında Sebastian varken kalan herkes arka tarafta sıkışarak oturuyordu. Rosa gelmek istemediğini söyleyip evde kalırken kızların yoğun ısrarına rağmen Rosa ile kalan Şevval de evde durmuştu.
Sahil yaklaşık 5 dakika mesafedeydi ve arabadan indiklerinde kızlar manzara karşısında büyülenmişlerdi. Burası daha önce gördükleri kumsallar gibi değildi, deniz hiç görmedikleri kadar canlı ve berraktı. Öyle ki daha yaklaşmamalarına rağmen suyun altındaki taşlık zemini, mercanları görebiliyorlardı. Tıpkı onlar gibi bir çok insan sörf yapıyor, yüzüyor ve eğleniyordu.
"Kendimi Maldivlerde hissediyorum." Dedi hayranlıkla Kübra. Sebastian ona üstten bir bakış atıp gülümsedi, ardından üzerindeki tişörtü çıkarmaya başladı. Diğerleri de aynısını yapmıştı ve kızlar karşılarında bir anda dört erkeğin soyunduğunu görmeyi beklemiyorlardı. Çaktırmadan vücutlarını süzen kızlar hepsinde ortak bir şeyi fark etti. Hepsinin sağ göğsünün üzerinde aynı dövme vardı. Ortada pusula/sekiz köşeli yıldız gibi keskin uçlu bir şekil, bunun tam merkezinden geçen ince bir dikey çizgi vardı. Yıldızın etrafında da yarım ayı andıran kıvrımlı iki çizgi bulunuyordu. En dışta ise küçük noktalar ve çizikler vardı. Herkes bu çizgiyi yakından tanıyordu çünkü hem sandığın, hem buldukları mektubun üzerinde aynı sembol vardı. Kızlar birbirlerine imalı bir şekilde baktıktan sonra (tamamen sembol için) bunu daha sonra konuşma kararı aldılar.
.
Sebastian omzundaki sörf tahtasıyla denize doğru yürürken Kübra'yı da davet etti. Kübra onun yanında gergince ilerlemeye başladı.
Eylül, Theo’nun kendisine uzattığı elini görmezden gelerek saçlarını rüzgardan korumaya çalışıyor, Beyza ise Adrian'ın sürekli tekrar eden "Bu tahta çok hafif, sen bunu yersin." iltifatlarına kulak asmıyormuş gibi ufka bakıyordu. Ayşegül ise Drew’ın yanında, mesafeli duruşunu koruyarak sadece başını hafifçe salladı.
Swan'lar, bu soğuk duvara çarptıkça daha da ısınmaya, daha da konuşkan olmaya çalışıyordu. Bu, gerçek kendilerini göstermek için bir fırsattı ve ilk defa açıklama, yalan, saklama ve oyun olmadan kendileri gibi davranıp keyifli vakit geçireceklerdi.
Suya girdiklerinde atmosfer değişmeye başladı. Soğuk suyun şoku, Kübra’nın dudaklarından istemsiz bir hırıltı kaçmasına neden oldu. Sebastian hemen yanına yaklaştı. "Isınmak için biraz hareket lazım," dedi ve tahtasına atladı. Profesyonel bir şekilde tahtanın üzerinde dururken üstten Kübra'ya bakıyordu.
Kübra, kendi tahtasına çıkmakta zorlanıyordu. Tam tahtaya çıktım kendimi yukarı çekeyim dediği an dengesini kaybetti ve tahtaya da çarparak kendini suyun içinde buldu. Sebastian gülmekle ciddi kalmak arasında kalmış bir ifadeyle suya inerek onu kolundan tuttu. Temas kısa sürdü; sadece bir saniye. Ama Kübra’nın bileklerindeki titreme, suyun soğuğundan mı yoksa o ani temasın yarattığı elektrikten mi kaynaklanıyordu, emin olamadı. Göz göze geldiler. Sebastian’ın gülümsemesi bu sefer samimi ve anlayışlıydı.
Diğer tarafta ise durum daha komikti. Theo, Eylül’e dengesini koruması için baskı yaparken, Eylül tahtasının üzerinde durmaya çalışıyor ama her dalga gelişinde bir penguen gibi sağa sola savruluyordu."Belini gevşet, dizlerini kır," diye talimat veriyordu Theo, kahkahalarını tutmaya çalışarak.
"Ben dizlerimi kırdım, belimi de kırdım sanırım," diye homurdandı Eylül, suya gömülüp tekrar yüzeye çıktığında. Saçları yüzüne yapışmış, yüzünde ağlayacak ifadesi vardı.Theo, ona yardım etmek için uzandığında, Eylül’ün eli yanlışlıkla Theo’nun göğsüne değdi. İkisi de donakaldı. Eylül’ün yüzü kızardı, Theo ise utangaç bir şekilde geri çekildi. "Özür dilerim," dedi fısıltıyla. "Sorun değil," dedi Theo, sesi normalden biraz daha kalın çıkmıştı. "Sana fazla yüklendim galiba gevşet kendini."
Adrian ve Beyza çiftinde ise diyaloglar tamamen tek taraflıydı. Adrian, adeta bir spor spikeri gibi Beyza'nın her hareketini yorumluyordu. "Ve Beyza finale yaklaşıyor, başarabilecek mi? Sayın seyirciler vee evet, düştü." Beyza sudan kafasını çıkarıp Adrian'a öfkeli bir bakış attı. "Lütfen sus artık ya!!," dedi. Adrian ellerini teslimiyet işareti yaparak kaldırdı. "Maç sona erdi sayın seyirciler." Ancak Beyza, Adrian'ın gözlerindeki o saf hayranlığı ve endişeyi fark ettiğinde, öfkesinin yerini hafif bir tebessüm aldığını hissetti.
Drew ve Ayşegül ise en kaotik ikiliydi. Drew, Ayşegül'ü ellerinden tutup ayağa kaldırmak istemiş, Ayşe kabul etmeyince kendi halinde bırakmış gülerek izlemeye başlamıştı. Aynı zamanda bağırarak destek çıkıyor ve stresli Ayşegül'ü daha da strese sokuyordu. "Çimenlere girme çimenlere girme!" "Git başımdan artık!" "Yardım ediyorum ne kadar nankörsün." "Bu mu yardımın!" "Beğenmiyorsan inebilirsin!" Ayşegül dediğini yapıp tahtadan inmeye çalışmıştı ki ayağı kayıp yere düşmesi de bir olmuştu. Drew gülüşünü keserek kızı kaldırdı, yüzüne yapışan saçları kulağının arkasına iterek ciddi şekilde, özenle ona dik durmayı öğretmeye başladı.
Dakikalar geçerken kızlar zar zor ayakta durmayı öğrenmişti fakat erkekler de öğretmenlik yapmaktan vazgeçmiş kendi eğlencelerine dalmışlardı. İçlerinde en iyi kayanları şüphesiz Theo'ydu. Adeta suyun üzerinde dans ediyordu. Adrian ve Sebastian eşit gözükürken Drew daha geride kalandı. Tabi geri dedikleri seviye bile çok iyiydi o ayrı.
"Halimize bak nerelerdeyiz ya?" Dedi Eylül.
Hayatları dışarıdan bakıldığında iyi gibi gözüküyordu belki, onlar da karamsar olmamaya; bir çıkış yolu bulacaklarına inanmaya çalışıyorlardı. Kendilerini buna inandırmaya, birbirlerine karamsarlık yüklememeye çalışıyorlardı fakat Beyza'nın arada gelen panik atakları, Kübra'nın alakasız anlarda gelen öfke patlamaları, Ayşegül'ün herkesten uzaklaşıp kaçması, Eylül'ün iyice sessizleşmesi, Şevval'in anlık gelen ağlama atakları... Bunları bir tek kendileri biliyordu. Hayatın yolunda gittiğine kendilerini inandırmaya çalışıyorlarsa da derinlerinde bir başlarına olduklarını biliyorlardı.
"O kadar da kötü gelmiyor artık." Dedi Beyza ayakta dengede durmaya çalışırken. "O ne demek?" Eylül suya indi. "Yani şu etrafına bak tam hayalini kurduğumuz yerler gibi." "Ciddi mi söylüyorsun bunu yoksa içini mi rahatlatıyorsun?" Soran bu sefer Kübra'ydı. "Yani, biz hep böyle bir yerde yaşamak istemedik mi? Baksanıza etrafınıza buradan güzel yer mi var? Evimiz var, eğlenceli insanlarla takılıyoruz, sörf yapıyoruz amk. Denizden çıktıktan sonra güzel bir yemek yiyeceğiz kesin. İşte yani... Burada kalma fikri artık eskisi gibi kötü gelmiyor."
"Lan belaya hevesli olduğunu biliyorduk da bu kadar mal olabileceğini düşünmüyorduk. Kaçırıldık biz amk kaçırıldık farkındaysan! Ailelerimiz belki yana döne bizi arıyor her yerde ama burası haritada bile gözükmüyor!" Yükselen Kübra olmuştu. Ayşegül onu durdurup konuşmayı devraldı. "Canım bu insanlar babasının hayrına vermedi bize bu evleri, bu kıyafetleri, bu hayatı dimi? Bizden istedikleri bir şey var belli ki tetikte olmalıyız yani. Senin düşündüğün yaz dizisi hayatı yaşanmıyor burada."
Beyza konuştuğuna pişman olmuş gibi kafasını eğerek bir kaç adım uzaklaştı. "Hayalimiz tabi böyle güzel yerlerde yaşamak ama bunu legal bir şekilde yapalım illegal değil ha?" Eylül kolunu Beyza'nın omzuna atınca kız gülümsedi. Kübra'ya kolunu uzatınca o da kolunun altına girdi. Beyza da Ayşegül'e sarılmak için uzandı, onlar da kol kola girince kafalarını birbirine yatırdılar. Kavga da etseler, farklı da düşünseler birbirlerinden başka kimseleri yoktu. biraz daha sörf yapmaya çalıştılar.
"Şu Alex değil mi?" Beyza'nın gösteriği yöne dönen kızlar Alex'i dünki çocuklarla sörf yaparken görmüşlerdi. "konuşsak mı?" Diye sordu bu kez de. "Erkekler görürse engel olabilirler." Ayşegül tahtadan inmiş etrafında sallanıyordu. "O zaman çaktırmadan yapalım." Eylül de pes etmiş tahtanın üzerinde oturuyor, suda ayaklarını sallıyordu. Saçları fazlasıyla kabarmıştı. "Ayşe sen git dün sana söyledi. Bizde o sıra oyalarız." Kübra hala vazgeçmemiş, dik durmayı başarmış hareket etmeye çalışıyordu. "Ya niye ben gidiyorum?" "Dün akşam 'Alex ben konuşmalıyız' kime dendi acaba?" Beyza bir yandan suda sallanıyor, bir yandan ustaca dalgalarda haraket eden Adrian'ı süzüyordu.
Ayşegül yavaşça suda süzülerek Alex'in olduğu tarafa yüzmeye başladı. Kızlar ise erkekler bu tarafa döndüğü an yanlarına gidip dikkatlerini dağıtacaklardı. Aralarındaki düşmanlıktan ötürü denizde bile birbirlerinden uzakta duruyorlardı bu iki grup.
"Alex?" Alex, dalgalara meydan okuyan o zarif ve tehlikeli duruşuyla, Swan’ların kusursuz dünyasındaki tek çatlak gibiydi. Ayşegül ona yaklaştığında, Alex tahtasının üzerinde dengede duruyor, gözleri ufukta kaybolmuştu.
Ayşegül'ü gördüğünde şaşkınca tahtasından inerek yanına yaklaştı. "Gelmeni beklemiyordum." "Konuşmalıyız dedin geldim, anlat dinliyorum." Alex kafasını kaldırıp Swan erkeklerinin olduğu tarafa baktı. "Burada mı konuşacağız? Bu halde?" Etrafta şıp şıp sesler gelirken konuşmak ikisine de garip gelmişti. "Şöyle yapalım." Alex saçlarını geriye yatırdı. "Rosa'yla geldiğiniz yere gel, orada oturup konuşalım." "Burada da anlatabilirsin bence." Alex güldü. "Sen nasıl istersen. Bak sana sadece şunu söyleyebilirim, burada olmamanız gerekiyor." "Bunu onlardan da duŞöyl, farklı bir şey söylemeyeceksen.."
Ayşegül arkasını dönmüştü ki Alex kolundan tutarak kendine çevirdi.
Tam o anda, birkaç metre ötede başka bir sörfçü, dalganın zirvesine tırmanmaya hazırlanıyordu. Ancak gözü, suyun üzerinde birbirine kenetlenmiş o iki figüre takıldı. Ayşegül ve Alex’i yan yana görmek Drew’in dikkatini dağıtmaya yetti. Dengesi bozuldu. Tahtası savruldu ve soğuk sulara gömüldü. Sörf tahtasının üzerinden yana devrilirken dalgada boğulmaktan son anda kurtulmuştu.
Su altından yukarı baktığında, bulanık görüntüler arasında ikilinin hala konuştuğunu görebiliyordu. Yüzeye çıktığında, ciğerleri yanıyor ama zihni daha da fazla yanıyordu.
Nefes nefese doğrulduğunda ise gözleri hala ikilideydi fakat ilgilenmiyormuş gibi yaparak yüzmeye başladı. Ayşegül kendi isteğiyle onun yanına gittiği için yanlarına gidip hesap sormazdı fakat, Alex'in tek hatasında kullandığı sörf tahtasını kafasında kırabilirdi. Yüzerken aklındaki tek şey ise bunun neden dikkatini böylesine dağıttığı olmuştu...
"Bana bildiğin her şeyi anlat Alex." Alex derin bir nefes aldıktan sonra tüm dikkatini Ayşegül'e verdi. "Tamam, bildiğim her şeyi anlatacağım ama benden duyduğunu bilmesinler." Bakışlarıyla erkekleri gösterdi. "Bunu söylemeyi göze alıyorsan sonuçlarını da almalısın ama tamam onlar bilmez."
"Bu beş kardeş göründükleri gibi iyilik meleği falan değiller, bir amaçları var. Doğdukları andan beri o amaç için çalışıyorlar ama ne olduğunu bilmiyorum, yani hala çözemedim- her neyse. Sizi de bunun için tuttuklarını düşünüyorum ama dediğim gibi bilmiyorum. Onun dışında burada çok sevildikleri söylenemez. Kasabada haklarında bir çok kanıtlanmamış gizemden bahsediliyor. Bunlardan biri bakıcılarını öldürdükleri."
"Ne?" Ayşegül'ün gözleri fal taşı gibi açılmıştı. "Anneleri şu küçük olanın doğumu sırasında ölmüş, ondan bir kaç gün sonra da üzüntüden babaları. Onları bir adam büyüttü, kasabada sevilen bir adamdı, ailelenin bahçıvanıydı. Bir gün hiç açıklama yapılmadan öldü denildi, tabi bende o zamanlar 7-8 yaşlarında falanım, Sebastian da o yaşlardaydı. Bahçivanın cesedi ortaya çıkmadı. Adam sanki hiç var olmamış gibiydi. Biz o zamanlar Sebastian'la en yakın arkadaştık." Alex uzaklara dalmış gibiydi. "Bakma şimdi böyle kanlı bıçaklı olduğumuza -güler- o zamanlar yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmezdi. Ama ben ne zaman yaşananları sorguladım, o zaman aramızdaki dostluk yerini düşmanlığa bıraktı. O gün bu gündür onların gerçek yüzünü ortaya çıkarmaya çalışıyorum."
Ayşegül ne diyeceğini bilemedi, ne diyebilirdi ki bu duruma? "Anlayacağın buraya geliş amacınızı öğrenmelisiniz. Ve bir şey bulursanız ya da öğrenirseniz bana haber verin. El birliğiyle onları yenebiliriz." Ayşegül Alex'e de güvenmiyordu o yüzden iki ekibe de aynı mesafede yaklaşmak en iyisi olacaktı. "Teşekkür ederim Alex." Ayşegül gülümseyerek Alex'in koluna dokundu.
"AYŞEGÜL!" Drew'in bağıran sesiyle ikili arkasına döndü. Bu sırada yanlarına yaklaşan bir tekne korna çalmaya başladı. Güvertesinde Şevval, arkadaşlarına el sallıyordu. "Ne yapıyon sen or-" Eylül'ün cümlesi bitmeden Şevval'in yanına Rosa da gelmişti. "Hadi gençler tekne kalkıyor!"
"Gelmeyi düşünmüyorsun herhalde?" Diye bağırdı Drew bu seferde. "Tekrar sağol, ben gideyim." Alex gülümserken Ayşegül arkadaşlarının yanına yürümeye başladı. Suratı bembeyaz, şok içerisindeydi.
"Ne dedi o sana ne bu halin?" Drew karşısına geçmiş yüzünü inceliyordu. "Yok bir şeyim konuşuyorduk." "Gördüm onu."
"İyi."
"İyi."
Ayşegül kızların yanına geldiğinde onlar da bu haline şaşırmıştı. Theo, Rosa'nın sarkıttığı halata tutunup tekneye çıkarken "Sonra konuşuruz." Diyerek konuyu kapattı.
Herkes tekneye çıkmıştı. "Siz ne yaptınız evde?" Şevval güldü. "Ne yapalım.. Film falan izledik bir şeyler pişirdik." Rosa da güldü. "Mercimek falan pişirdiniz herh-" Kübra'yı cimcikleyerek susturdu Şevval.
"Evet hanımlar tekne turumuz başlamıştır." Theo elinde kutu kolalarla yanlarına geldi ve herkese bir tane verdi. "Keyfini çıkarın."
Tekneden sarkarak oturmuş Eylül'ün yanına eğildi ve oturdu. "Saçların böyle çok hoş olmuş." Eylül gülümsedi. "Sabah sana soğuk yapmışım gibi oldu biraz, kusura bakma." Theo bu sefer gerçekten 32 diş gülümsedi. Saçları güneşte sarı sarı parlarken mavi gözleri denizde büyüleyici gözüküyordu. "Unuttum gitti."
"Eğlendiniz mi?" Sebastian kaptan köşkünden su bidonları getirirken Kübra'nın yanında durdu. "Çok güzeldiii. Beceremedik ama olsun iyi ilerledik." "Olur o kadar ilk seferimizde bizde öyleydik." Güneşin ortasında Sebastian'ın saçlarının laciverti en net şekilde kendini belli ediyordu. "Saçların çok hoş görünüyor." Sebastian gelen ilfitafla şaşırarak afalladı. Bir kaç saniye kalakaldıktan sonra boğazını temizledi. "Teşekkür ederim, hoşuma gidiyor lacivert." "Benim en sevdiğim renktir mavi." Gülümsedi ikisi de. "Benimde öyle."
"Çok iyiydin bugün, ben içlerinde en son öğrenmiştim kaymayı. Velet Theo bile benden önce öğrenmişti." Adrian'ın sözlerine güldü Beyza. İkisi de ayakta demirlere tutunmuştu. "Bence de iyiydik sonuçta ilk günden dengede durduysak ikinci gün dalgalarda kaymaya başlarız." "Yani o iş pek öyle değil ama inşallah diyelim." "Şu dövmeniz, ne sembolü." Adrian göğsündeki dövmeye baktı. "Hepinizin göğsünde aynı sembol." "Bir aile yadigarı." Diyerek kestirip attı Adrian. "Aileniz soylu herhalde." "Kendi dönemlerinde öylelerdi belki fakat şuan tarihleriyle birlikte yerin altındalar." "Kusura bakma öyle demek istemedim." "Yok kusura bakmadım." Gülümsedi. "Şanslıyız hatta bize böyle bir yeri kazandırdılar sonuçta, ya apartmanların arasında güneşi görmeden yaşasaydık?"
"Gerçekten cennet gibi yerde yaşıyorsunuz, burada yaşamak için neler vermezdim." Adrian Beyza'nın gözlerine baktı, iki yeşil kavuşmuştu. "Bir şey vermene gerek yok yaşıyorsun zaten."
Ayşegül, Drew'e baktı. Artık hepsine bambaşka bir gözle bakarken keşke öğrenmeseydim diye düşündü. Bir şeyler bilmiyorken buna katlanmak daha kolaydı. Şimdi yanında katil olma ihtimali olan beş kişi olması tüylerini diken diken ediyordu. "Şeyi merak ettim de." Drew Ayşegül'e döndü. Onlar da teknenin demirlerinde durmuş ayakta gidiyordu. "Ne konuşuyordun Alex'le? Yani arkadaşlarından ayrılıp onun yanına gidecek kadar önemli olan neydi?"
"Neden merak ediyorsun?" Drew sessiz kaldı. "Merak değil ya maksat sohbet olsun." "Sohbeti sarıyor konuşuyorum." "Öyle mi?" "Hı hı."
Tekne karaya çıktığında burası evlerden uzak bir yerdi. Denizin bitiminde bir kumsal, arkasında ise dağ vardı. "Burada ateş yakıp bir şeyler pişirelim, sonra eve gider yatarız." Herkes inerken çalı çırpı toplama görevi Adrian ve Theo'ya verildi. Bir süre sonra ateş yakılmış, herkes etrafına toplanmıştı, herkes yorgundu. Sebastian üzerinde et şiş pişiriyordu.
Etler pişmiş, yenmişti. Herkes yeni kutu kolasını içerken mayışmıştı. "Drew yeni bestelediğin şarkını çalsana." Sebastian'ın önerisine sanki küfür yemiş gibi baktı Drew. "Yok olm şimdi ne alaka?" "Ortam şenlensin be abi." Theo gaza getirmek için bağırdı. "Ay kendi şarkın mı var çalsana." Kızların da isteğiyle istemeye istemeye tekneden gitarı getirerek akort etti. "Söz mü yazıp besteliyorsun?" Soruyu soran Ayşegül'e döndü. "Yani kendi çapımda bir şeyler." Bariz utanmıştı Drew.
"Gözlerine bakıp baştan sona yalan söyledim
Hiç sevmemiş gibi, adını unutmuş gibi...
Aramıza koydukları o görünmez duvarı
Sırf seni korumak için kendi elimle örmüşüm sanki
Kavuşmak bize yasak, dokunmak bir günah
Her hayır deyişimde içimden bin parçam kopar
Sana gelemem, yollar kapalı, kader teğet geçer
Biz aynı gökyüzünün altında birbirine sürgünüz.
Sessizce eriyorum bu sahte gülüşlerin ardında
Gerçeği söylesem ikimiz de kül olacağız
Seni incitmemek için söylediğim yalanlar benim tek günahım olsun."
Şarkının sözlerini düşünmek istemedi Ayşegül. Bir süre sonra da tekneyle evlere dönmüşlerdi. Kızlar eve kendini atınca hepsinin gözünden uyku akıyordu. Bir duş izdihamı yaşandıktan sonra herkes devrilmişti.
.
Swan'lar evin önüne geldiklerinde kapının önünde Adrian ve Theo birbirini ittiriyordu, ilk kim duşa girecek diye. Fakat Rosa'nın ikisine de bağırışıyla usulca geriye çekildiler. "Senin işin uzun sürüyo ya çık iki dk gireyim." Theo adeta bacaklarına yapışacaktı Rosa'nın. "Çok beklersin canım benim."
Sebastian ise kargaşadan sıyrılarak merdivenin altındaki çalışma odasına girdi. Çalışma masasının altında, sanki masanın devamı gibi duran kısmı çekince, içinde bir kasa çıktı. Şifresini girdi ve bir telefon çıkardı. Aradığı numara çok geçmeden açmıştı.
"Alex konuştu." Telefonun arkasından gelen sesi dinledi, ardından yüzünü ovaladı. "Henüz bir şey bildiklerini düşünmüyorum." Bir süre daha dinledi. "Bu çocuğu artık radarımıza alıyoruz." Son sözleri de dinleyip telefonu kapattı, ardından kasaya koyarak tekrar kamufle etti. Odadan çıktığında kardeşlerinin hala 2.lik kavgası sürüyordu.
.
Bölüm etkileşimi
