Kasım Yağmuru kitap kapağı

9. bölüm / 10

-VIII-

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 10Şu an: -VIII-

-Ateşkes-

"Bir adamı yok etmek için onunla savaşmanıza gerek yoktur; canınızın yanmadığını göstermeniz yeterlidir."

Bölüm Şarkısı: undressed - sombr

—

24 Kasım 2028 - 18.30

İzmir Şehir Hastanesi, Asistan Odası

İzmir'in günlerdir dinmek bilmeyen, insanın ruhunu ezen kasım sağanağı nihayet durmuştu. Gökyüzü, gün batımına doğru o ağır gri bulutlarını yavaşça aralamış, körfezin sularına kan kırmızısı, yorgun bir ışık bırakmıştı. Hastanenin altıncı katındaki asistan odasının küçük, her daim isli görünen penceresinden bu cılız gün batımını izlerken, parmaklarımın arasındaki soğumuş filtre kahve bardağını sıkıyordum.

İki gündür Ege ile aramızda, kelimelerle tanımlanamayacak kadar ağır, buzdan bir duvar vardı. Gürkan ile yaşanan talihsiz olaydan sonra olabildiğince birbirimizden kaçmaya başlamıştık. Özellikle bu politikayı Ege oldukça fazla benimsemiştim. Bana emirlerini doğrudan vermiyor, göz teması kurmaktan kaçınıyor, sabah vizitlerinde benim anlattığım hasta dosyalarını sadece başıyla onaylayıp geçiyordu. Bu sessizlik, herhangi bir bağırıştan çok daha can yakıcıydı.

Asistan odasının kapısı, menteşelerinden koparcasına büyük bir gürültüyle açıldığında, daldığım o karanlık düşüncelerden sıçrayarak uyandım.

İçeriye bir kasırga gibi giren İdil'di. Üzerindeki forma her zamanki gibi darmadağındı. Yüzünde, birini parçalamak üzere olan vahşi bir kedinin asabiyeti vardı. Elindeki kalın, ciltli hasta dosyasını masanın üzerine öyle bir fırlattı ki, köşedeki kanepede kendi içine kıvrılmış, günlerdir bir hayalet gibi yaşayan Gürkan bile yerinden sıçradı.

"Ben istifa etmekte kararlıyım arkadaşlar. Bir kere daha kıdemli azarı yersem hastaneyi başlarına yıkacağım." İdil bu hararetli, öfke dolu cümleyi kurarken, elini o kadar geniş ve kontrolsüz savurdu ki; masanın tam ucunda duran, içi hâlâ yarım dolu ve kaynar olan devasa kahve kupasına sertçe çarptı.

Zaman o an yavaşladı. Kahve kupası devrildi, koyu renkli, kaynar sıvı masanın kenarından doğrudan İdil'in formasına doğru dökülmek üzere havalandı. İdil'in ağzından tiz bir çığlık çıkmak üzereyken, Pars'ın köşedeki sandalyesinden nasıl fırladığını, o uzun, kemikli parmaklarının nasıl saniyenin onda biri kadar bir sürede uzandığını göremedim bile.

Pars, kupayı tam İdil'in bacağına dökülmeden bir milimetre önce, havada tek eliyle, kusursuz bir refleksle yakaladı. İçinden sadece birkaç damla yere sıçramıştı. Odadaki herkes nefesini tuttu. Gürkan bile kanepeden doğrulmuş, gözlerini kırpıştırarak bu inanılmaz kurtarışa bakıyordu.

İdil donakaldı. Kızıl saçları yüzüne dağılmış bir hâlde, gözleri iri iri açılmış olarak önce Pars'ın o uzun parmaklarının kavradığı kupaya, sonra da Pars'ın tamamen ifadesiz, kara gözlerine baktı.

"El göz koordinasyonun bir cerrah için fazlasıyla yetersiz İdil," dedi Pars, kupayı sakince masanın daha güvenli bir köşesine iterken. Sesi her zamanki gibi duygusuzdu ama gözlerinin içinde, çok derinde saklı, tuhaf bir odaklanma vardı. Bakışları İdil'in yüzünde saniyelik bir tur attı. "Bir hastanın pankreasını açarken de böyle geniş ve hesapsız jestler yapıyorsan, hocanın seni ekartörden alması tamamen tıbbi bir zorunluluk."

İdil'in yanakları anında alev alev yandı. Bu kızarıklığın öfkeden mi, az önce yaşadığı tehlikenin şokundan mı yoksa Pars'ın delici, rahatsız edici derecede sakin bakışlarından mı kaynaklandığını kestirmek güçtü.

"Sen... sen benim koordinasyonuma laf edeceğine, o sessiz, sinsi siber ajan tavırlarına bırakmaya odaklan Pars!" diye kekeledi İdil. Ama sesi, normaldeki yırtıcı, baskın hâlinden çok daha yumuşak, hafif bir savunma mekanizması gibi, ince çıkmıştı. Gözlerini hızla Pars'tan kaçırıp önündeki boş dosyaya dikti.

Pars cevap vermedi. Sadece milimetrik, dikkatli bakışlarıyla İdil'in kızarmış yanaklarını süzdü ve hiçbir şey olmamış gibi tekrar monitörünün ardına, o görünmez duvarlarının arkasına çekildi. Tam o sırada asistan odasının kapısı ikinci kez, bu defa çok daha neşeli, dışa dönük bir enerjiyle açıldı.

Kaan.

Üzerinde kardiyovasküler cerrahinin açık mavi forması, elinde ise araba anahtarları vardı. Yüzünde, o klasik 'günün kahramanı' gülümsemesi vardı. Gözleri doğrudan beni buldu, sonra kanepede hayalet gibi oturan Gürkan'a kaydı.

"Gençler, mesai bitti. Cuma akşamındayız ve ben bu odada hâlâ nöbet sonrası depresyonu yaşandığını görüyorum," dedi Kaan, araba anahtarını havaya atıp tutarak. "Toparlanıyorsunuz. Üzerinizdeki şu ölüm kokan formaları çıkarıyorsunuz. Bu gece çıkıyoruz."

Gürkan, o geceki çöküşünden beri ilk defa itiraz etmek için dudaklarını araladı. "Kaan, kardeşim, hiç havamda değilim. Yemin ederim eve gidip kırk sekiz saat uyumak, battaniyenin altında yok olmak istiyorum. Siz gidin."

"İtiraz reddedildi," dedi Kaan, omuzlarını dikleştirip Gürkan'a doğru yürürken. "Seni o battaniyenin altında çürümeye terk edeceğimizi sanıyorsan bizim nasıl bir aile olduğumuzu hiç anlamamışsın demektir. Ayrıca," diyerek bana döndü, ela gözlerindeki o bariz, hiç saklamaya gerek duymadığı ilgiyi üzerime yönelterek gülümsedi. "Bade'ye henüz İzmir'in nasıl yaşanacağını gösteremedik. Hastaneden kafasını kaldıramadı kızcağız. Bu gece Alsancak'a iniyoruz. Deniz kenarında, ahşap sandalyeli, fasıl seslerinin sokağa taştığı o meşhur balıkçıya gidiyoruz. Rakı, meze ve sıfır hastane muhabbeti. Bu bir emirdir."

Ben de Gürkan gibi itiraz etmek için ağzımı açtım. Zihnim, kalbim o kadar doluydu ki, o curcunanın içine girip sahte gülücükler dağıtmak yapabileceğim en son şeydi. "Kaan, gerçekten çok yorgunum. Ayakta zor duruyorum, başka bir..."

"Bade," dedi Kaan, aniden bana doğru bir adım atıp sesini o alaycı tondan daha ciddi, daha otoriter bir tona çekerek. "Biraz daha bu duvarların arasına, yoğun bakımın ölü sessizliğine gömülürsen, sen de o makinelere bağlanan hastalardan birine dönüşeceksin. Hem Gürkan için... Onu geçen günden sonra tek başına bırakamayız. Onu kendi zihniyle o karanlıkta yalnız bırakmamalıyız. Lütfen."

Kaan'ın bu cümlesi, içinde ne kadar iyi bir kalbi taşıdığının kanıtıydı. Gürkan'a baktım. Omuzları çökmüş, gözlerinin altı çukurlaşmıştı. Onu o barda tek başına, kendi babasının açtığı yaranın içinde çırpınırken bulduğum an aklıma geldi. Hayır, onu yalnız bırakamazdım. Biz, yaralı çocuklardık ve birbirimize tutunmaktan başka çaremiz yoktu.

Derin bir nefes aldım. "Tamam," dedim, omuzlarımı düşürerek. "Ama sadece birkaç saat. Erken kalkarım."

İdil anında ellerini çırptı. Az önceki Pars gerginliğini üzerinden saniyeler içinde atmıştı. "İşte bu! Ben de geliyorum. Bu hastanenin pasını beynimden ancak iki kadeh rakı siler."

"Rana nerede?" diye sordu Pars, bilgisayarını uyku moduna alırken. Onun da geleceğini bu basit hareketiyle anlamış oldum.

"Acilde alçıda, son hastasını sarıyor," dedi Kaan. "Mesaj attım, 'Alçı tozu yutmaktan ciğerim soldu, adresi atın direkt oraya geleceğim' dedi." Kaan ellerini birbirine vurdu. "Hadi bakalım, sivil kıyafetlere geçiş yapıyoruz. Yirmi dakika sonra otoparkta, benim arabanın yanındayız."

Soyunma odalarına doğru yürürken, omuzlarımdaki görünmez ağırlığın bir nebze olsun kalktığını hissettim. Lacivert cerrahi formamı üzerimden sıyırıp kirli sepetine fırlattığımda, sanki son birkaç günün stresli ve boğucu anılarını da o formayla birlikte oraya bırakmıştım.

Siyah, dar kesim bir jean, üzerine koyu renk, ince bir triko kazak ve siyah deri ceketimi giydim. Aynada kendime baktığımda, göz altlarımdaki yorgunluk hâlâ oradaydı ama en azından bir hastane robotundan çıkıp yeniden insana dönüşmüştüm. Saçlarımı sıkı, can yakan topuzdan kurtarıp omuzlarıma serbest bıraktım.

Yirmi dakika sonra, hastanenin kasvetli, loş otoparkında toplandık. Kaan'ın geniş, beyaz SUV'una bindiğimizde, arabanın içindeki sıcak hava ve radyodan hafifçe duyulan bir caz parçası, dışarıdaki o sert kasım rüzgârını anında unutturdu. Kaan direksiyondaydı, ben ön koltuktaydım. İdil, Gürkan ve Pars arkaya yerleşmişlerdi.

Hastanenin devasa, neon ışıklı tabelasını arkamızda bırakıp İzmir'in kalbine, Alsancak'a doğru yola çıktığımızda, derin bir nefes aldım. Özgürlük, sadece o kapıdan çıkmak değildi; zihnini o kapının ardında bırakabilmekti.

Körfez'e vardığımızda, içerisi tam da Kaan'ın anlattığı gibiydi. Beyaz örtülü, ahşap sandalyeli masalar birbirine o kadar yakındı ki, yan masadaki insanların kahkahaları sizin masanıza karışıyordu. Duvarlarda eski siyah beyaz İzmir fotoğrafları asılıydı. Havada yoğun bir anason, ızgarada kızaran levrek ve kavrulmuş sarımsak kokusu vardı. Bir köşede toplanmış üç kişilik bir fasıl ekibi, keman ve kanun eşliğinde Müzeyyen Senar'ın ölümsüz, insanın ruhunu deşen şarkılarından birini çalıyordu.

Cam kenarında, sokağın ıslak, yağmur sonrası parlayan Arnavut kaldırımlarını gören altı kişilik geniş bir masaya yerleştik. Gürkan, cam kenarına, içine kapanabileceği o güvenli köşeye sığındı. İdil hemen yanına, Pars ise masanın en stratejik, tüm meyhaneyi ve kapıyı görebilen köşesine geçmişti. Kaan, benim solumdaki sandalyeyi çekip oturdu. Rana henüz gelmemişti.

Garson hızla masamıza yaklaşıp siparişleri alırken, Kaan menüye bakmaya bile tenezzül etmedi. Bu mekânların müdavimi, her şeyi bilen rahat, hafif ukala tavrıyla sıralamaya başladı: "Bize ortaya güzel bir fava, deniz börülcesi, kalamar tava... Ana yemek olarak levrek. Ve tabii ki, en alasından, buz gibi bir yetmişlik."

Kaan siparişleri verirken, Gürkan'ın omuzlarının yavaş yavaş gevşediğini fark ettim. İdil, ona hastanedeki saçma sapan dedikoduları, genel cerrahideki asistanların yaptığı hataları abartılı el hareketleriyle anlatıyor, Gürkan'ın dudaklarında günlerce aradığımız, soluk da olsa sahici bir tebessüm oluşturmayı başarıyordu. Bu deli aile kavramının gerçekten çalıştığını görmek, göğsümde sıcak bir sızıya neden oldu.

Rakılar kadehlere doldurulup beyaz, dondurucu sıvı buzla buluştuğunda Kaan kadehini havaya kaldırdı.

"Bu kadeh," dedi Kaan, ela gözlerini hepimizin üzerinde, en çok da benim üzerimde gezdirerek. Sesinde liderliği elden bırakmayan samimi bir ton vardı. "Her şeye rağmen ayakta kalan, birbirini satan değil, birbirinin arkasını kollayan bu masaya kalkıyor. Ve tabii ki, aramıza yeni katılan, hastanedeki ilk haftasında sağ çıkmayı başaran Bade'ye. Hoş geldin aramıza."

Kadehlerimizi tokuşturduk. Rakının anasonlu, yakıcı tadı boğazımdan mideme doğru inerken, içimde kaskatı kesilmiş sinir uçlarının yavaş yavaş gevşediğini hissettim.

Zaman, meyhanenin o sıcak atmosferi içinde akıp giderken masadaki sohbet koyulaştı. Kaan, ikinci kadehinden sonra kahraman cerrah egosunu masaya sürmeye başlamıştı.

"Bugün öyle bir bypass'a girdim ki," diye anlatıyordu Kaan, kadehini keyifle masaya bırakarak. Sesinde hafif bir kibir ve duyarsızlık vardı. "Hoca tıkalı damarı bulmakta zorlandı, adamın kalbi masada tekliyor. Kanama kontrolü sıfır. Ben girdim araya, 'Hocam izin verin' dedim. O damarı bir klempledim, yemin ediyorum hoca bile durup bana baktı. İki seneye kalmaz ben İzmir'in en iyi kardiyovasküler cerrahı olurum, yazın bunu bir kenara."

O bunu büyük bir gururla anlatırken, Gürkan'ın yüzündeki ince hüznü ya da benim sadece dinlemek için dinlediğimi fark etmiyordu bile. Kaan iyi bir çocuktu, bana ilgisi vardı, bunu da saklamıyordu ama o yaralı bir ruh değildi. Kendini dinlemeyi seven, rekabetçi ve zaman zaman empati yoksunu olabilen standart bir cerrahtı. O an Kaan’a bakarken, içimdeki ufak hayal kırıklığını yudumladığım rakıyla birlikte yuttum. Onun bu sığ, acıdan uzak dünyası, benim ve Ege'nin paylaştığı o karanlık uçuruma o kadar uzaktı ki...

Ben bu düşüncelere dalmışken, meyhanenin ağır ahşap kapısı açıldı. İçeriye giren soğuk, yağmur sonrası rüzgârla birlikte, masadaki sıcak, laubali atmosferin üzerine ağır bir gölge düştü.

Gözlerim istemsizce kapıya kaydı. Ve o an kalbimin ritmi, sanki biri göğüs kafesime ağır bir taş bırakmış gibi yavaşladı.

Ege.

Siyah deri ceketi, içine giydiği koyu renk kazak ve rüzgârdan hafifçe dağılmış saçlarıyla, bu gürültülü, neşeli meyhaneye ait olamayacak kadar karanlık ve tekinsiz görünüyordu. Sağ elindeki ince beyaz sargı hâlâ duruyordu. Gözleri mekânı şöyle bir taradı ve saniyeler içinde, avını bulan bir yırtıcı gibi doğrudan bizim masamızı buldu.

Nefesim boğazımda düğümlendi. Hastanenin sınırları dışındaydık. Gürkan'ı Kör Baykuş'tan almaya gittiğim zamandan sonra onu ilk kez bu kadar yakınımda, sivil haliyle görebiliyordum.

"Ne işi var bunun burada?" diye fısıldadım, dişlerimin arasından. İdil'in de yüzü asılmış, sırtını anında dikleştirmişti. Çıkabilecek herhangi bir karmaşaya karşı kendisini hazırlamıştı.

"Ben konum attım," dedi Pars, son derece rahat, duygusuz bir şekilde. Bütün bakışlar ona döndüğünde omuz silkti. Elindeki rakı bardağını yavaşça çevirirken, gözleri Ege'nin yaklaşan siluetindeydi. "Gürkan'ı o gece o izbe bardan sırtında çıkaran oydu Bade. Bugün bu masada olmayı hak ediyordu. Ayrıca, Ege'nin hastane dışında nasıl bir sosyopat olduğunu, alkol sınırını merak edenler vardır aramızda diye düşündüm." İmalı bir şekilde bana baktı.

Pars'ın bu hamlesi sadece basit bir davet değildi. O, bu masadaki fay hatlarının kırılmasını, Ege'nin kusursuz kontrolünün bizim aramızda, sivil hayatta ne kadar dayanacağını görmek istiyordu. Pars, bir deneyi başlatmıştı.

Ege, yavaş ve adeta etrafındaki gürültüyü ezen kendinden emin adımlarla masamıza yaklaştı. İdil gergin bir şekilde boğazını temizledi, Gürkan bile duruşunu düzeltti. Ege, masada boş kalan tek sandalyeye, yani doğrudan benim tam karşıma, Kaan'la çaprazıma denk gelen boşluğa oturdu. Ceketini omuzlarından yavaşça sıyırıp sandalyenin arkasına astı.

"İyi akşamlar," dedi düz, bariton bir sesle. Gözleri Gürkan'a kaydı, sonra yavaşça masadaki herkese değdi ama en uzun süre, şaşmaz bir ok gibi doğrudan benim üzerimde, yüzümde oyalandı.

Bu sivil hâli, o loş ışığın altında bana bakan o koyu kahve gözleri, her gün taktığı o acımasız maskeden çok daha tehlikeli, çok daha ölümcüldü. Çünkü burada, bu masada, arkasına saklanabileceği hiçbir tıbbi kural yoktu. Burada sadece o vardı. Ve ben. Ve aramızda fokurdayan o dokuz yıllık zehir.

Garson, Ege'nin önüne hızla bir servis açıp kadehini buz gibi rakıyla doldururken, masanın üzerindeki o neşeli, gürültülü hava yerini elle tutulabilir, ağır bir gerginliğe bırakmıştı. Ege, sanki o gerginliğin mimarı kendisi değilmiş gibi, uzun parmaklarıyla kadehini kavradı ve masadaki sessizliği bir hükümdar edasıyla izledi.

O an, Pars hariç masadaki herkes nefesini tutmuş gibiydi. İdil, karşısındaki mezelere uzanmaktan vazgeçip tırnaklarıyla oynamaya başlamış, Gürkan ise gözlerini kadehine dikmişti.

"Ee Ege," dedi Kaan, sesindeki o sahte rahatlığı yüzündeki zoraki tebessümle desteklemeye çalışarak. "Seni buralarda görmek büyük sürpriz. Fakültedeki zamanlarımızdan beri çıkmazdın tek başına dışarı. Pelin'siz de seni burada görmek güzel, kıdemliler de alkol alabilir sonuçta değil mi?"

Kaan'ın bu sözleri, masadaki gerilimi dağıtmaktan ziyade, Ege'ye doğrudan bir meydan okumaydı. Ama Kaan'ın bilmediği şey; Ege Okan'ın kılıç çekilmiş bir arenada asla savunmada kalmayacağı, doğrudan rakibinin en zayıf noktasına saldıracağıydı.

Ege, kadehini dudaklarına götürmeden önce duraksadı. Koyu kahve gözleri, o loş ışığın altında tehlikeli bir şekilde parlayarak yavaşça Kaan'a döndü. Yüzünde ne bir sinir ne de bir alınma belirtisi vardı; sadece sakindi ve bu sakinliği sinirinden daha korkutucuydu.

"Mesai saatleri dışında ne yaptığımın veya ne içtiğimin, ameliyat masasına yatırdığım hastaların sağ kalım oranına bir etkisi yok Kaan," dedi Ege, bariton, dümdüz bir sesle. Kelimeleri hiç acele etmeden, tek tek telaffuz ediyordu. "Fakültedeki zamanlarımızda sorumluluklarımız yoktu hatırlarsan, ayrıca ilişkilere nasıl bakıyorsun bilmem ama Pelin benim sahibem değil. Onsuz gittiğim yerler onla gittiğimden daha fazladır."

Kaan'ın yüzündeki o rahat gülümseme saniyeler içinde dondu.

Ege kadehini yavaşça masaya, tam Kaan'ın hizasına doğru itti. "Eski dostlar yeniden bir arada ha?"

O an masada sadece benim nedenini anlayamadığım bir gerilim hakimdi. Kaan ve Ege'nin fakülte dönemlerinden tanıştıklarını biliyordum ancak aralarındaki sadece basit bir tanışıklık gibi durmuyordu. Bu imaların, üstü kapalı laf atışmalarının altında çok daha farklı bir şey yatıyordu.

Kaan hafifçe öne doğru eğilip çenesini kastı. "Aynen öyle dostum, şerefe..."

"Şerefe..." Ege'nin elindeki kadeh Kaan'ın kadehine çarptığında kulaklarıma tiz bir çınlama sesi doldu. Bu ince frekanstaki ses kulaklarıma korkutucu bir bağırış gibi gelmişti o anda.

Ekipteki diğer kişiler de onların arasındaki bu soğuk savaşı bitirmek amacıyla kadehlerini yukarı kaldırdılar. Ben de onlara eşlik ettim. Sağ elimle rakı kadehimi yavaşça kavradım, dirseğimi masaya dayayıp Ege'ye doğru hafifçe uzandım. Kadehimi, onun önündeki kadehe doğru havaya kaldırdım.

"Tekrar hoş geldiniz Ege Bey," dedim, sesimdeki o yumuşak, alaycı tınıyı hiç gizlemeden. Gözlerinin içine bakarken, aramızdaki o görünmez duvarın alev aldığını hissedebiliyordum. "Umarım burada da bize KİBAS monitörlerinin saatlik kalibrasyonunu sormazsınız, zira rakının yanında o mekanik sesler pek iyi gitmiyor."

Ege'nin kadehi tutmak için uzanan parmakları saniyelik bir şekilde duraksadı. Göz bebekleri büyüdü. Benim bu rahat, saldırgan olmayan ama bir o kadar da dik, flörtöz duruşum karşısında hazırlıksız yakalanmıştı. O, benimle hastane koridorlarında bir savaş bekliyordu; bense ona, kurallarını benim koyduğum bir oyun sunuyordum.

Yüzündeki gergin ifade bir anda yumuşadı. Uzanıp kadehini aldı. Kadehini benim kadehime değdirmedi, sadece havada çok hafif, tehlikeli bir selamlaşma gibi tuttu.

"Merak etme," dedi Ege, sesini bariton bir fısıltıya indirerek. Dudaklarında karanlık ve insana hata yaptırmayı seven bir kıvrım belirdi. "Benim sorularım mekâna göre değişir Bade. Hastanede monitörleri sorarım..." Gözleri dudaklarıma kaydı, saniyeler süren o bakış ateşten bir dil gibi tenimi yaladı ve tekrar gözlerime çıktı. "...Burada ise, soracağım sorulara verecek cevapların olduğundan pek emin değilim. Bazı cevaplar cesaret ister, ve lütfen... Mesai saatleri dışında bana Ege dersen sevinirim."

"Çoğu kişiye göre cesaretli sayılırım, Ege..." dedim, gözlerimi ondan bir saniye bile ayırmadan kadehimden küçük bir yudum aldım. Rakının anasonlu tadı boğazımı yakarken, onun ismini dudaklarımdan böyle sivil, böyle doğrudan çıkarmak midemde binlerce kelebeğin aynı anda kanat çırpmasına neden oldu. "Denemeden bilemezsin."

İdil bu ani, sessiz ama inanılmaz derecede yoğun elektriklenmeyi fark etmiş, gerginlikle nefesini tutmuştu. Odanın içindeki fasıl müziği, garsonların koşuşturması, yan masadaki kahkahalar tamamen silinmişti. Sadece o ve ben vardık.

Bu durumdan en çok rahatsız olan Kaan'dı. Yerinde huzursuzca kıpırdandı. Bana doğru eğildi, sağ kolunu oldukça sahiplenici, gövde gösterisi yapan bir tavırla benim oturduğum sandalyenin arkasına yasladı.

"Bade," dedi Kaan, sesini bilerek biraz daha yüksek, Ege'nin sessiz tehdidini bölecek bir tonda tutarak. "Bu hafta sonu diyorum... Çeşme'ye geçelim birkaçımız. Havalar tam soğumadan, Alaçatı'nın sakinliğini yakalarız. Sen de İzmir'i gezmiş olursun biraz. Ne dersin?"

Kaan'ın kolunun sandalyemin arkasında duruşu, bana doğru o samimi eğilişi... Ege'nin gözleri anında o kola kilitlendi.

O an, Ege'nin yüzündeki soğukkanlı, alaycı ifade saniyeler içinde buharlaştı. Masanın altındaki sol bacağının gerildiğini, sağ elindeki o sargılı parmakların kadehi kıracakmış gibi sıktığını gördüm. Eğer bakışları neşter olsaydı, Kaan'ın sandalyemin arkasındaki o kolu şu an dirseğinden kesilmiş olurdu.

Bu manzarayı görmek, Ege Okan'ın aşılmaz duvarlarının bir kıskançlık krizine bu kadar çabuk yenik düştüğünü izlemek içimde karanlık, inanılmaz tatmin edici bir zafer duygusu yarattı.

Kaan'a döndüm. Bedenimi ondan uzak tutarak, mesafemi koruyarak ama yüzüme o tatlı tebessümü yerleştirerek cevap verdim.

"Bakarız Kaan," dedim, sesimi bilerek masadaki herkesin, en çok da Ege'nin duyacağı bir netlikte tutarak. "Nöbet listesine bağlı. Malum servisimiz yoğun, kıdemli asistanlarımız nefes almamıza, hastane dışına çıkmamıza pek izin vermiyor. Hayatımız sadece yoğun bakımdan ibaretmiş gibi davranmamızı bekliyor."

Göz ucuyla Ege'ye baktım. Kadehini masaya öyle sert bir şekilde bıraktı ki, rakı hafifçe dalgalanıp dışarı sıçradı.

"Bade... Senin hayatını kontrol etmeye meraklı değilim emin ol." dedi Ege, sesi kalın, boğuk ve öfkeliydi. Gözlerini benden kaçırıp önüne, masaya dikti. "İsteyen istediğiyle Çeşme'ye de gider, başka bir yere de. Sadece pazartesi sabahı visitime uykusuz ve halsiz gelirsen o tatilin sana hesabını sormak zorunda kalırım."

"O zaman karar verilmiştir!" İdil sahte bir neşeyle, sanki tüm geçmişimizin bir tanığı değilmişçesine konuyu eğlenceye vurmaya çalıştı. "Hep beraber Alaçatı tatili yapıyoruz! Ege bence sen de gelmelisin, hatta Pelin'i de getir."

Şaşkınlıkla İdil'e baktım. Onun ne yapmaya çalıştığına anlam verememiştim, yüksek ihtimalle Ege'yi test ediyordu ancak bilmediği bir şey vardı. Ege asla geri adım atmazdı.

"Güzel bir fikir..." dedi Ege yüzünde intikam gülümsemesiyle. "Düşüneceğim."

Ege daha fazla konuyu uzatmadı. Elini cebine attı, sigara paketini çıkardı. Normalde kapalı alanda içilmezdi ama meyhanenin bu köşesinde kimse kuralları pek takmıyordu. Bir sigara çıkardı, dudaklarının arasına yerleştirdi. Çakmağını yakarken, o titreyen alevin aydınlattığı yüzünde saf bir cinnet, dizginlenemeye çalışan bir enkaz vardı. Dumanı içine öyle bir çekti ki, o nefesin ciğerlerini nasıl yaktığını hissedebiliyordum.

Gecenin ilerleyen saatlerinde, meyhanenin içindeki o ağır anason, sigara ve kızarmış balık kokusu boğazımı sıkmaya, içerinin oksijeni bana yetmemeye başlamıştı. Şarkılar giderek daha yüksek sesle, daha sarhoş naralarıyla söyleniyor, İdil, Gürkan ve Rana kendi aralarında kaynatıyordu, arada bir bana laf atarak sessizliğimi bozmaya çalışıyorlardı. Kaan bir ara telefonla konuşmak için dışarı çıkmıştı. Pars ise önündeki peynir tabağıyla adeta satranç oynuyor, Ege ve benim aramdaki o ağır, ölümcül sessizliği analiz ediyordu.

Başımın hafifçe döndüğünü hissettiğimde çantamı sandalyede bırakıp ayağa kalktım.

"Ben biraz hava alacağım, başım döndü." diyerek masadakilere kısa bir işaret yaptım. Ege'ye hiç bakmadan, meyhanenin arka tarafına, denize açılmayan ama incir ağaçlarıyla gölgelenmiş, dar ve loş arka bahçesine doğru ilerledim.

Arka bahçe, içerideki cehennem sıcağına kıyasla inanılmaz derecede serin ve sakindi. Nemli İzmir havası yüzüme çarptığında derin bir nefes aldım. Eski, taş bir duvarın kenarına yaslanıp kollarımı göğsümde bağladım. Gökyüzünde yıldız yoktu. Sadece bulutların ardına saklanmış, körfezin ışıklarını yansıtan soluk bir aydınlık vardı.

İçerideki o oyun, Ege'yle gözlerimizle yaptığımız o sessiz düello kanımı kaynatmıştı. Onun bana olan bariz zaafını, Kaan'a karşı duyduğu sebebini anlayamadığım nefreti kendi gözlerimle görmek... Yıllardır içimde taşıdığım o terk edilen kız kompleksini yıkıp geçmişti. O benden sıkılmamıştı. O benden kopamamıştı. Onu neyin durdurduğunu, bana neden bu kadar düşmanmış gibi davrandığını bilmiyordum ama bu gece o duvarları yıkmaya kararlıydım.

Taş duvara yaslanmış, gözlerimi kapatmışken, ahşap kapının ağır ağır açılma sesini duydum.

Kalbim göğüs kafesime sert bir tekme attı. Gözlerimi açmadım. Onun peşimden geleceğini, o masadaki gerilimi, Kaan'ın bana dokunuşunu daha fazla kaldıramayacağını adım gibi biliyordum. Hesap sormaya geliyordu.

Ayak sesleri çakıl taşlarının üzerinde yavaşça, temkinli ama bir o kadar da ağır bir ritimle yaklaştı.

Burnuma o tanıdık koku doldu. Deniz tuzu, sert tütün ve Ege Okan.

"Seneler önce olduğu gibi köpeğinin tasmalarını bırakmışsın bakıyorum."

Karanlığın içinden gelen o pürüzlü, bariton ve baştan aşağı alay kokan sesle gözlerimi açtım. Sesinde hem bir küçümseme hem de gizleyemediği bir öfke vardı.

Başımı çevirdiğimde, Ege'nin incir ağacının gölgesinden çıkarak bana doğru adımladığını gördüm. Siyah deri ceketi omuzlarını daha da geniş gösteriyor, yüzünün yarısı arka bahçenin loş, sarımsı ışığında gölgede kalıyordu. Aramızda yaklaşık iki metrelik bir mesafe bıraktı. Ellerini deri ceketinin ceplerine sokmuştu.

Sırtımı taş duvardan ayırmadan ona doğru hafifçe döndüm. Dudaklarımdaki alaycı, cesur tebessümü hiç silmedim. "Kaan iyi biri," dedim omuz silkerek, sesimi bilerek umursamaz bir tona ayarlayarak. "Eğlenceli, ne istediğini biliyor. Ayrıca bana nasıl davranması gerektiğinin farkında. Bağırmıyor, kahvemi çöpe atmıyor, beni asistanların önünde aşağılamıyor. Şaşırtıcı özellikler, değil mi?"

Ege'nin gözleri kısıldı. Ceketinin ceplerindeki ellerinin yumruk yapıldığını omuzlarının gerilmesinden anladım. Aramızdaki mesafeyi kapatarak tam karşıma dikildi. Rüzgâr, onun kokusunu doğrudan ciğerlerime taşıdığında nefes almayı unuttum. Hastane kuralları yoktu, acil durum alarmları yoktu, beyaz önlükler yoktu. Burada sadece ikimiz, geçmişimiz ve o inatçı zehrimiz vardı.

"Eğer o etrafında pervane olan çocuğu," diye fısıldadı, sesi tehlikeli bir şekilde, adeta bir yılan tıslaması gibi alçalmıştı. "Sırf bana bir şeyler kanıtlamak, beni kışkırtmak için kullanıyorsan... Çok yanlış bir oyun oynuyorsun Bade. Kendi yaktığın ateşte yanarsın."

Geri adım atmadım. Eskiden olsa onun bu karanlık, tehditkâr tavrından korkar, zırhımın ardına saklanıp 'benim öyle bir derdim yok' diyerek savunmaya geçerdim. Ama artık değildi. Ellerimi göğsümde çözdüm. Ona doğru, o tehlike çemberinin tam içine, pervasızca bir adım attım. Aramızda sadece bir karış mesafe kalmıştı.

Başımı hafifçe yukarı kaldırıp, o zifiri karanlık gözlerinin içine doğrudan, en ufak bir titreme belirtisi göstermeden baktım.

"Seni kışkırtmak için mi?" dedim, sesimde saf bir alay ve meydan okuma vardı. Gözlerim dudaklarına, oradan da tekrar gözlerine çıktı. "Kıskançlık krizine gireceksen Pelin'in yanına gitmelisin Ege, yanlış adrestesin. Hem benden bu kadar nefret ettiğini söylerken, beni hastaneden göndermek için her şeyi yaparken... Kaan'ın bana dokunması, benimle tatile gitme fikri seni neden bu kadar delirtiyor?"

Ege’nin nefesi, buz gibi İzmir gecesinde yüzüme çarparken saniyelik olarak tekledi. Bu soruyu beklemiyordu. Benim ondan korkmak yerine, onun sınırlarına bu kadar cüretkâr bir şekilde saldırmamı beklemiyordu.

"Seni kıskandığımı kim söyledi?" diye tısladı, gözlerini benden ayırmadan. Ama sesi, o duvarı inandırıcı kılamayacak kadar kırıktı.

"Bunu söylemene gerek yok Ege," diye fısıldadım. Aramızdaki bir karışlık mesafede, ikimizin de nefesleri birbirine karışıyordu. "Çeneni o kadar sıkıyorsun ki, kemiklerinin sesi buraya kadar geliyor. Gözlerin, Kaan bana her yaklaştığında onu parçalamak istiyor. Sen benden nefret etmiyorsun. Sen, bana hâlâ zaafın olduğu gerçeğinden ve bu zaafı kontrol edememekten nefret ediyorsun."

Sözlerim, arka bahçenin o karanlık, sessiz havasında asılı kaldı. Ege'nin dudakları hafifçe aralandı. Ondan kaçmamam, ona meydan okumam, onu kendi silahıyla vurmam dengesini tamamen altüst etmişti.

Ege, bir an için geri adım atacak, o bildik kaçış yöntemine başvuracak gibi oldu. Ama yapmadı. Bunun yerine, ellerini ceplerinden çıkardı ve her iki elini, başımın iki yanından arkamdaki taş duvara yasladı. Beni kendi kolları ve o soğuk duvar arasında, kaçışı olmayan bir kafese hapsetti.

"Zaaf mı?" diye fısıldadı. Sesi o kadar derinden, o kadar karanlık bir yerden geliyordu ki, taş duvarın soğuğuna rağmen tenim alev alev yandı. Yüzünü yüzüme doğru o kadar eğdi ki, burnunun ucu neredeyse benimkine değecekti. Gözlerindeki tehlikeli, kontrolsüz ateş, karanlık bahçeyi aydınlatıyordu. "Benim sana olan zaafımın boyutlarını test etmek istemezsin Bade. İnan bana, bu oyunun sonunda ikimiz de sağ çıkamayız."

"Gizemli konuşmalarından sıkıldım Ege." dedim gözlerimi devirerek. "Buraya geldiğimden beri sana söylediğim tek bir şey var. Ben senden uzak duracağım, sen de becerebilirsen benden uzak duracaksın. Geçmiş, geçmişte kaldı. Üzerine toprak attık biz geçmişimizin, bence kendi hayatına... Yani Pelin'e odaklanırsan kendin için iyi bir seçim yapmış olursun."

Pelin'in adını ikinci kez kullanmam, onun kontrol mekanizmasının son sigortasını da attırdı. Duvara dayalı duran sağ elini, o ince sargılı elini yavaşça kaldırdı. Beklemediğim bir hareketle, parmaklarının tersini boynumun o hassas kıvrımına, şah damarımın hemen üzerine yasladı.

O temas... O sıcaklık ve batikon kokan parmakların derime değdiği o milisaniye, zihnimde şimşekler çaktırdı. Bedenimdeki tüm kan oraya hücum etti, nefesim boğazımda taş kesildi. Ege, başparmağını çenemin altına hafifçe bastırarak başımı dik tutmamı, sadece ona, onun dipsiz gözlerine bakmamı sağladı. Nabzımın onun parmaklarının altında nasıl delicesine attığını çok iyi hissediyordu.

"Pelin'i bu işe karıştırma," diye tısladı dişlerinin arasından. "O gördüğün hayat, senin sandığın gibi bir şey değil. Ve Kaan..." Başparmağı çenemi biraz daha sıktı, canımı yakmıyordu ama üzerimdeki mutlak hakimiyetini hissettiriyordu. "O gösteriş budalası Kaan'ın sana dokunmasına izin verme Bade. Eğer bir daha o elini senin sandalyenin arkasına koyarsa, eğer sana o gözle bakmaya devam ederse... Yemin ederim onun ellerini kırarım."

Bu bir kıskançlık değildi. Bu, saf, kontrol edilemez bir sahiplenmeydi. Benim ondan nefret etmemi, ondan uzak durmamı istiyordu ama benden başkasının bana yaklaşmasına da zerre kadar tahammülü yoktu. Bu nasıl hastalıklı, nasıl karanlık bir ikilemdi böyle?

"Seni ilgilendirmez," diye fısıldadım, dudaklarım neredeyse onunkilere değecekti. "Benim hayatım, benim kime izin vereceğim seni hiç ilgilendirmez."

"İlgilendirir," dedi Ege, kelimeler dudaklarından dökülürken gözleri dudaklarıma kilitlenmişti. O an, o taş duvarın dibinde beni öpeceğine o kadar emindim ki, içgüdüsel olarak gözlerimi kapatmamak için kendimle savaştım. "Ben senden uzak dursam da ertesi gün kokumu almak için sen kapıma geleceksin. Bunu sen de biliyorsun, ben de biliyorum. Biz birbirimizin cehennemiyiz Bade. Başka kimsenin cennetine sığamayız."

Aramızdaki çekim o kadar güçlü, o kadar yerçekimine aykırı bir hâl almıştı ki, zaman ve mekân kavramı tamamen silinmişti. Dudaklarımızın arasındaki milimetrik boşluk, ikimizin de iradesini sızım sızım sızlatıyordu. Gözlerini kapattı, alnını hafifçe benim alnıma yasladı. Göğsünün ağır, düzensiz iniş kalkışı doğrudan benim göğsüme çarpıyordu.

Ama tam o saniye, arkamızdaki o ağır ahşap kapının metal mandalı büyük bir gürültüyle aşağı indi.

Ege saniyenin onda biri kadar bir sürede benden uzaklaştı, ellerini hızla ceplerine sokup aramızdaki mesafeyi güvenli bir uzaklığa çekti. O büyü anında buharlaştı. Ciğerlerime dolan ani oksijenle öksürmemek için kendimi zor tuttum. Duvara yaslı kalmaya devam ettim, çünkü dizlerimin bağı çözülmüştü.

Kapıdan arka bahçeye adımını atan kişi, Pars'tı.

Loş ışığın altında, her zamanki düz, duygusuz ve analitik duruşuyla bize baktı. Gözleri önce Ege'nin omuzlarının o gergin duruşuna, sonra benim taş duvara yaslanmış, kızarmış yüzüme ve hızla inip kalkan göğsüme kaydı. Pars, zihninde saniyeler içinde burada az önce kopan fırtınanın enlemini ve boylamını hesaplamıştı. Ancak yüzünde zerre kadar bir şaşkınlık veya yargılama belirtisi olmadı.

"Hava çok soğuk, içeri gelmez misiniz?" dedi Pars, tamamen düz bir ses tonuyla. Elleri ceplerindeydi. "İçerisi yıkılıyor. İdil üçüncü dublesini devirdi ve az önce Gürkan'a genel cerrahiyi bırakıp bir rock grubu kurmaları gerektiğini anlatıyordu. Bunu kaçırmak istemezsiniz."

Ege boğazını temizledi. O kusursuz, ulaşılamaz maskesini bir zırh gibi saniyeler içinde tekrar yüzüne geçirdi. Çenesini hafifçe yukarı kaldırdı, Pars'a doğru yürüdü.

"Ben çıkıyorum zaten," dedi Ege, sesi yine o soğuk, mesafeli tona dönmüştü ama benim kulaklarım hâlâ onun az önceki o kırık fısıltısıyla çınlıyordu. "Sabah nöbetim var."

Bana dönmedi. Yüzüme bakmadı. Sadece Pars'ın yanından geçip meyhanenin içine doğru yürüdü ve kapıyı arkasından kapattı.

O gittiğinde, arka bahçede Pars ile baş başa kaldım. Derin bir nefes alıp duvardan ayrıldım, titreyen ellerimi deri ceketimin ceplerine sokarak kendimi toparlamaya çalıştım. Pars'ın gözleri hâlâ benim üzerimdeydi.

"İlginç..." dedi Pars aramızdaki sessizliği bozarak.

"İlginç olan ne?" Gergin bir şekilde Pars'a baktım. Onun zekasından kaçabileceğimi düşünmüyordum ancak buraya gelişimin ilk ayından sırlarımı açığa çıkarmak daha korkutucu bir senaryoydu.

Pars sanki içimde dönen karmaşayı duymuş gibi yüzüne sıcak bir tebessüm yerleştirdi. Derin bir nefes çekti içine. "Sana sormayacağım." dedi. "Kimseye bir şey söylemeyeceğim, şüphelendiğim her şeyi kendi içimde saklayacağım. Zamanı gelince bana anlatacağını biliyorum."

Sözleri, beynimin içinde yankılandı.

"Anlatacak bir şey yok ki..." Kekelememeye çalıştım ancak kelimeler boğazıma takılıyordu. "Ege bir hastanın dosyasıyla alakalı..."

"Sana sormayacağım demiştim." dedi anında sözümü keserek. "Bana yalan söylemene gerek yok Bade, sadece... Dikkatli ol."

"Göründüğü gibi değil." demekle yetindim sadece. Kafamı bıkkınlıkla iki yana salladım. "Her neyden şüpheleniyorsan inan bana durum senin düşündüğün gibi bir şey değil."

"Ege ile fakülte zamanlarımızdan beri en yakın arkadaşız biliyor muydun?" Pars zifiri siyah gözlerini bana dikerek bilgilerimi sorguladı. Şaşkınlıkla ağzımın aralandı, gözlerimi kırpıştırdım.

"Belli etmiyorsunuz."

"Evet..." dedi Pars içine tekrardan derin bir nefes çekerek. "Biz Ege'yle, İdil ve sen gibi değiliz. Farklı düşüncelerimiz, farklı yaşantılarımız vardır ama konu dertleşmeye ve sırlara gelince birbirimizden başkasının adı çakmaz zihnimizde."

"Ege'nin sana bir şeyler anlattığını mı söylüyorsun yani?" diye sordum korkarak. Rüzgarın üşüttüğü bedenim Pars'ın gerçekleri biliyor olma ihtimaliyle daha da buz kesti o anda.

"Hayır... Ege bana hiçbir şey anlatmadı." dedi güven veren bir ses tonuyla. "Her neyse... Bunları daha müsait bir zamanda seninle konuşuruz, eğer bana anlatmak istersen tabii... Ve lütfen Bade, dikkatli ol. Herkes benim kadar anlayışlı olmayabilir."

Kafamı aşağı yukarı salladım ve içeri geçmek için adımlarını hazırlayan Pars'ı usulca takip ettim. Pars'ın en büyük sırlarımdan birisine ortak oluyor olduğunu bilmek kalbimin göğüs kafesimde bir kuş gibi çırpınmasına neden olmuştu, ancak bunu kimseye belli etmemek için derin nefesler alarak kendimi sakinleştirmeye çalıştım.

İçeri girdiğimizde, Ege çoktan hesabını ödemiş ve ceketini alıp çıkmıştı. Kaan'ın yüzünde, Ege'nin gitmesinin verdiği bariz bir zafer ifadesi vardı. Ancak ben, Ege'nin masayı terk etmesinin bir yenilgi değil, sadece bir ateşkes olduğunu çok iyi biliyordum.

"Hoş geldin, daha iyi misin?" dedi Kaan, ben masaya yaklaşırken. Bana doğru o samimi, aydınlık gülümsemesini gönderdi ama o gülümseme, az önce arka bahçede Ege'nin gözlerinde gördüğüm o karanlık ateşin yanında o kadar sığ, o kadar plastik geliyordu ki...

"İyiyim," dedim sadece, sandalyeme oturup çantamı alarak. "Artık kalksak iyi olur ama... Gürkan'ın gözleri kapanıyor."

Gerçekten de Gürkan masaya dirseklerini dayamış, başını ellerinin arasına almış ve yarı uyur vaziyetteydi. İdil ise elindeki rakı bardağıyla fasıl ekibine doğru ritim tutuyordu.

Hesabı ödeyip dışarı çıktığımızda, İzmir'in temiz, yağmur sonrası havası yüzümüze çarptı. Kaan, arabasının kilidini açarken bana doğru döndü.

"Ben seni bırakayım Bade," dedi Kaan. "Yolumun üstü sayılır. İdil ve Gürkan'ı da Pars atar, onun arabası geniş zaten."

Tam Kaan'a itiraz edecek, taksiyle döneceğimi söyleyecektim ki, Pars mekanik sesiyle araya girdi.

"İdil fazla sarhoş oldu." dedi Pars, İdil'in sendeleyen bedenine doğru bakarak. "Yanında Bade'nin olması daha iyi olur, herhangi bir ihtimale karşı. İdil de senle gelsin Kaan, eğer araban müsaitse."

İdil, duyduğu bu cümleyle aniden Pars'a doğru döndü. Rakının verdiği tatlı sarhoşluk, yanaklarını al al yapmıştı. İşaret parmağını havaya kaldırıp Pars'ın göğsüne, tam kalbinin üzerine hafifçe, dengesizce vurdu.

"Sen..." dedi İdil, kelimeleri hafifçe yuvarlayarak ama gözlerindeki o hırçın ışıkla. "Ben kendi başımın çaresine bakarım."

İdil arkasını dönüp yola doğru dengesiz bir adım attığında, topuklu botu ıslak Arnavut kaldırımında kaydı. Yere düşmesine ramak kala, Pars'ın o uzun kolu saniyeler içinde uzanıp onu belinden yakaladı. İdil'in sırtı, Pars'ın göğsüne sertçe çarptı.

O an, Pars'ın o her zamanki ifadesiz yüzünde, çok ama çok küçük bir çatlak oluştu. İdil'in kızıl saçlarının kokusu burnuna dolduğunda, gözleri saniyelik olarak kapandı. Belini tutan eli, onu hemen bırakmak yerine bir saniye daha orada, o sıcaklıkta oyalandı.

"Kendi başının çaresine bakma ihtimalin şu an istatiksel olarak yok," dedi Pars, sesini her zamanki düzlüğüne getirmeye çalışarak ama o çelik gibi sesin içinde incecik bir titreme vardı. Onu yavaşça dikleştirdi. Kendi siyah, yün kabanını omuzlarından çıkarıp İdil'in omuzlarına sanki bir görev icra ediyormuş gibi örttü. "Trip atmak için de fazla sarhoşsun. Arabaya bin. Bir daha tekrar etmeyeceğim."

İdil, o kabanın ağırlığı ve Pars'ın beklenmedik, gizli korumacılığı karşısında afalladı. İtiraz edecek kelimeleri bulamadı. Sadece Pars'ın yüzüne, o kara gözlerine uzun uzun baktı. Pars, İdil'i hafifçe iterek kendi arabasına doğru yönlendirdi.

Ben de Kaan'ın arabasına yöneldim. Yolculuk sessiz geçti. Kaan birkaç kez radyoda çalan şarkı üzerinden veya hastanedeki dedikodular üzerinden sohbet açmaya çalıştı ama benim zihnim hâlâ o taş duvarın dibinde, Ege'nin dudaklarının fısıltısında asılı kalmıştı.

Evimin önüne geldiğimizde arabadan indim. Kaan camı indirip bana doğru seslendi.

"Pazartesi görüşürüz Bade. İyi geceler."

"Teşekkür ederim Kaan," dedim nazik ama araya net bir mesafe koyan bir tonla. "İyi geceler."

Evin kapısından içeri girdiğimde, karanlık salon beni karşıladı. Odamdaki ışığı bile açmadan, deri ceketimi portmantoya asıp kendimi doğrudan yatağın üzerine bıraktım. Tavana, o dipsiz karanlığa bakarken, kalbimin göğüs kafesimi döven ritmi yavaş yavaş normale dönüyordu.

Bugün, o meyhanede, arka bahçede Ege'yi kendi silahıyla vurmuştum. Benim canımın yanmadığını, onun Pelin'le olan ilişkisini veya onun baskılarını zerre kadar umursamadığımı görmek; onu benim herhangi bir öfkeli sözümden çok daha fazla yaralamıştı. Çünkü bir adamın en büyük silahı, kadının onun için hissettiği acıydı. Ben o silahın şarjörünü boşaltmıştım.

Dahası, o duvarın arkasında hâlâ benim için yanan, benim için deliren o çocuğu görmüştüm. Kaan'a olan kıskançlığı, benim cüretkâr adımlarım karşısındaki afallaması... Hepsi, onun o "Seni uzak tutmalıyım" yalanını paramparça ediyordu.

Sağ elimi yavaşça boynuma, az önce Ege'nin parmaklarının değdiği o şah damarımın üzerine götürdüm. Orası hâlâ, onun dokunuşuyla ateş gibi yanıyordu. Dudaklarımda, karanlık yatak odasında kendi kendime ettiğim yorgun ama zafer dolu bir tebessüm belirdi.

Ege Okan, benimle bir savaş başlattığını sanıyordu. Hastanede bana kan kusturarak beni gönderebileceğini, bu hikâyenin sonunu kendisinin yazabileceğini düşünüyordu. Ama yanılıyordu. Bu gece, o arka bahçede ateşkes imzalanmamıştı. Biz sadece silahlarımızı yeniden doldurmuştuk.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

17okunma 5beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Kategoriler ve temalar yükleniyor…