Kasım Yağmuru kitap kapağı

2. bölüm / 7

Kasım Yağmuru

-I-

Vaveyla Yazarı: Love Winey

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 7Şu an: -I-

-Yabancı-

"Yarım kalan her nota, tamamlanmamış bir çığlıktan daha sağırdır. Bazı vedalar kapı eşiğinde değil, bir nefes boşluğunda edilir."

Bölüm Şarkısı: This I Love - Guns n Roses

11 Kasım 2028 - 14.03

İzmir, Adnan Menderes Havalimanı

İzmir beni beklediğim gibi şefkatli bir anne kucağıyla değil; miras kavgasına tutuşulmuş, dişleri bilenmiş, merhametini çoktan yitirmiş eski bir düşman soğukluğuyla karşıladı.

Havalimanının steril, insanı bir barkod numarasına indirgeyen fotoselli kapıları; yaşayanlar dünyasından arafın belirsiz griliğine açılan bir geçitmiş gibi ağır ağır iki yana kaydı. Yüzüme çarpan hava sadece soğuk değildi; ıslak, yapışkan ve ağır bir keder yüklüydü. Ankara'nın dürüst, insanın yüzünü keskin bir neşter gibi çizen ama sınırlarını bilen o mert, kuru ayazına alışkındım ben. O ayazın bir onuru vardı; üşütürdü ama tenin yüzeyinde kalırdı, içine sızmaya tenezzül etmezdi. Oysa İzmir'in bu meşhur kasım rutubeti, sinsi bir enfeksiyon gibiydi. İnsanın gözeneklerinden sızıp kemik iliğine, oradan da ruhunun en savunmasız ve kabuk bağlamış yaralarına kadar işliyordu.

Dışarı adımımı attığım an, gökyüzü kurşuni bir beton blok gibi üzerime çöktü. Bulutlar o kadar alçaktı ki elimi uzatsam o kirli pamuk yığınlarına dokunabilecek, parmaklarımın ucunda şehrin zehirli suyunu hissedebilecektim.

Siyah kaşe kabanımın yakalarını kulaklarıma kadar kaldırdım. Bu hareketim soğuktan korunmak için değil; dış dünyayla arama bir set çekmek içindi. Sağ elimde tuttuğum körüklü valizin sapını parmak boğumlarım beyazlayana, tırnak diplerimdeki kan çekilene kadar sıktım. O valizin içinde sadece kışlık kıyafetlerim, stetoskopum veya ciltlerce nöroanatomi kitaplarım yoktu; babamın yasını, dokuz yıl öncesinin kapanmamış hesabını ve göğüs kafesimde taşıdığım görünmez kurşun yarasını da tekerleklerin üzerinde sürüklüyordum peşimden.

Taksi sırasındaki insan kalabalığı, yağmurun altında titreşen gri pikseller, çözünürlüğü düşmüş silüetler gibiydi. Kimsenin yüzü net değildi; herkes başını öne eğmiş, omuzlarını düşürmüş, ellerinde telefonlarıyla kendi kişisel kıyametinden kaçmaya çalışıyordu. Bu kadar çok insanın olduğu bir yerde bu kadar derin bir yalnızlığın hüküm sürmesi, sadece modern zamanların bir cilvesi olamazdı; bu, bu şehrin ruhuna sinmiş bir melankoliydi.

Sıra bana geldiğinde önümde duran sarı taksinin arka kapısını açıp kendimi içeri attım. Kapıyı kapattığım an dışarıdaki şehrin uğultusu kesildi, yerini içerideki boğucu sessizliğe bıraktı. İçerisi yıllanmış tütün kokusu, ter ve o tanıdık, baş ağrıtıcı, yapay kavunlu araç parfümüyle harmanlanmış ağır bir havaya sahipti. Koltuğun döşemesinde sigara yanıkları, geçmiş yolcuların bıraktığı görünmez travmalar, vazgeçişler vardı. Kim bilir kaç kişi bu koltukta oturup geri dönemeyeceği kararlar vermişti? Kaç kişi camdan dışarı bakarken hayallerinin sönüşünü izlemişti?

Şoför; dikiz aynasından bana kısa, meraklı bir bakış attı. Ellili yaşlarda, yüzü İzmir'in güneşiyle kavrulmuş, göz kenarlarında derin çizgileri olan, muhtemelen konuşmayı seven, 'dayı' diye tabir edilen o adamlardandı. Gözlerinde, İzmir esnafına has o 'seni bir yerden gözüm ısırıyor' bakışı vardı.

"Hoş geldin be hanım kızım, sığın bakalım," dedi adam havayı dağıtmak isteyen o yapışkan samimiyetle. Silecekler ön camda hipnotik, ritmik bir sesle gidip gelirken başıyla dışarıdaki kaosu işaret etti. "Gök delindi mübarek. Sabah tişörtle çıktık, şimdi hale bak. İzmir'in sağı solu belli olmaz; karı gibi şehirdir, ne yapacağını kestiremezsin, bir bakmışsın güneş açmış bir bakmışsın adamı böyle boğmuş. Nereye gidiyoruz hanım kızım?"

Adamın gözlerine bakmadım, cinsiyetçi benzetmesine tepki verecek enerjiyi kendimde bulamadım. Bakışlarımı yağmur damlalarının birbirleriyle yarış yaptığı, dış dünyanın flulaştığı yan cama sabitledim. Sesim dışarıdaki hava kadar gri, donuk ve mesafeliydi. Duygudan arındırılmış, cerrahi bir keskinlikteydi.

"Alsancak. 1482 Sokak. Eski Rum evlerinin olduğu sokağa gideceğiz."

Şoför, kontağı çevirip vitesi sertçe bire takarken aynadan beni süzmeye devam etti. "Bilirim oraları. Tekinsiz yerler... Hayırdır? Okumaya mı geldin, yoksa tayin falan mı?"

Radyonun sesini biraz kıstı, cevabımı duymak için pusuya yattı. İnsanlar... Sürekli bir veri toplama, sürekli başka bir insanın hayatına dahil olma çabası içindeydiler. Dudakları aralandı ama etrafıma yaydığım sert kalkandan kaynaklı vazgeçti söyleyeceklerinden.
İnsanlar genelde benim sessizliğimden rahatsız olurdu çünkü o sessizlik boş değil, yargı doluydu. Bir nöroloğun hastasına bakıp koma skorunu hesaplaması gibi bakıyordum hayata; soğuk, analitik ve mesafeli. Oysa içimde, o koma skorunun en alt basamağında can çekişen bir şeyler olduğunu kimse bilmiyordu.

"İş," dedim sadece. Kestirip attım. Ses tonumda 'daha fazla soru sorma' diyen gizli bir uyarı vardı.

Adam mesajı aldı, hafifçe bozulsa da susmayı tercih etti. Radyonun sesini tekrar açtı. Cızırtıların arasından Zeki Müren'in buğulu, sarsıcı sesi yükseldi. Sanki birileri yukarıdan hayatımın arka plan müziğinin düğmesine basmış gibi o dar alanı doldurdu: 'Sorma ne haldeyim, sorma kederdeyim...'

Ankara'da bıraktığım güvenli, her adımı planlanmış ve sadece çalışkan, hırslı tıp öğrencisi Bade olduğum hayat geride kalmıştı. Artık o kalkanım yoktu. Şimdi, hayal kırıklıklarının mayın tarlası gibi döşendiği bir cephedeydim. Attığım her adımda bir kırığa basıp parçalanma riskim vardı.

Yol boyunca dizilmiş palmiye ağaçları, rüzgârda çaresizce sallanıyordu. Seneler önce, o ağaçların altında yürüyüş yaparken kendimi hayal ettiğim anları hatırladım. Şimdi o ağaçlar bile bana dalga geçer gibi gülüyor, her bir yaprak sanki bir suç ortağı gibi sessizce beni izliyordu.

Dokuz yıl önce... O zamanlar bu şehirde yaşama düşüncesi bile bana bir lunapark gibi görünürdü; renkli, gürültülü, ışıklı ve vaatlerle dolu... Şimdi ise devasa, gri bir mezarlıktı. Ve ben kendi isteğimle, bile bile bu mezarlığa giren tek canlıydım.

Taksi, Yeşildere'den süzülüp varyantın keskin virajlarına girdiğinde bakışlarım camdan aşağıya doğru odaklandı. Körfezin puslu manzarası gözlerimin önünde belirdi. Deniz siyah bir çarşaf gibiydi, şehrin ışıkları üzerinde titriyordu. Ve tam orada, tepenin üzerinde, şehrin kalbine saplanmış modern bir mızrak gibi yükselen silüeti gördüm: İzmir Şehir Hastanesi.

Devasa cam cephesi, çatısındaki helikopter pistinin yanıp sönen kırmızı ışıkları ve etrafına yaydığı o ulaşılmazlık hissiyle bir şifa yuvasından çok, distopik bir kaleyi andırıyordu. O binaya bakarken midemde korku değil; damarlarımda fokurdayan saf, rafine bir hırs hissettim. Adrenalin seviyem yükseldi. Kendimi sorguladım o an. Neden İstanbul'un en prestijli klinikleri değil? Neden Avrupa'daki burslar değil? Neden senin gençliğini öldüren, babanın hatırasını yutan, her sokağında o adamın hayaletinin dolaştığı bu şehir Bade?

Cevap, zihnimin karanlık ve tozlu raflarından birinde, bir ses kaydı gibi netleşti. Bir ay öncesi... Telefonun diğer ucundaki güven veren, babacan ama bir o kadar da emreden ses... Gözlerimi kapattım ve o anı tekrar yaşadım. Oktay Amca'nın sesi kulağımdaydı.

"Bade..." demişti. Sesi yıllanmış bir şarap gibi tok, ağır ve etkileyiciydi. Babamın cenazesinde omzumu sıkan, 'Dik duracaksın' diyen o elin sıcaklığı vardı sesinde. "Yeteneklerini İzmir'de geliştireceksin, senin için gerekli her türlü imkanı sağlayacağım. Beyin cerrahi kliniğimiz ülkede bir numaradır. Hem... Ankara sana dar gelir kızım. Cemil'in kızı benim kızımdır, senin yerin benim yanım. En azından bunu yapayım senin için, Cemil'in gözü arkada kalmasın."

Oktay Harpen... İzmir Şehir Hastanesinin başhekimi, nöroşirürjinin ilahıydı. Benim için daha önemli olan ise babamın en yakın dostu, 'kardeşim' dediği, sırtını yasladığı adam olmasıydı.
Babam o lanet olası trafik kazasında, hurdaya dönmüş metal yığınının içinde can verdiğinde morgun kapısında beni karşılayan ve teşhisi yaptıran oydu. O andan beri yaslandığım tek duvardı. Şimdi ise bu davet, benim için basit bir kariyer basamağı değil bir vicdan savaşıydı.

Düşüncelerim, cebimdeki telefonun ani ve ısrarcı titreşimiyle bir neşter darbesi gibi kesildi. İrkildim. Elimi cebime attım, ekranı aydınlattım. Ekranda tek bir isim yazıyordu: Annem.

Derin bir nefes aldım. Ciğerlerime dolan nemli, kasvetli havayı geri verirken sesimi içimdeki enkazdan sıyırıp üzerine yapay, parlak bir cila çektim.
Profesyonel bir yalancı gibi boğazımı temizledim. "Efendim anne?"

"Bade..." Annemin sesi titriyordu. Sanki binlerce kilometre öteden benim ateşe yürüdüğümü, bir uçurumun kenarında dans ettiğimi hisseden o ilkel, hayvansal bir anne sezgisiyle konuşuyordu. "Vardın mı kızım? İndi mi uçak? Bir terslik yok değil mi? Aradım açmadın, aklım çıktı."

"Vardım anne, taksideyim şimdi. Valizi falan hallettim, eve geçiyorum," dedim. Sesimdeki mekanik sakinlik ve kontrollü ton beni bile ürküttü. Sanki bir hastaya ölümcül bir teşhis koyarken takındığım o maskeyi, şimdi beni doğuran kadına karşı takmıştım. Tıpta buna disosiasyon derdik; duyguyu olaydan koparmak. Ben bu konuda bir uzmandım.

"Hava nasıl? Yağmur var mı?" diye sordu. Sesi kısıktı. Asıl sormak istediği bu değildi. Bunu ikimiz de biliyorduk. 'O şehirde canın yanıyor mu? O çocukla karşılaşmaktan korkuyor musun? Babanın hatıraları seni boğuyor mu?' diye sormak istiyordu ama kelimeler boğazında düğümleniyordu.

Sol elim refleksif bir hareketle boynuma gitti. Kabanımın yakasını hafifçe aralayıp köprücük kemiğimin üzerindeki minik, tenime işlenmiş siyah mürekkebi; karanfil dövmemi başparmağımla sertçe ovalamaya başladım. Derimin altındaki hafif kabarıklık, parmak ucuma tanıdık bir sızı veriyordu. Yalan söylediğimde veya stres eşiğim aşıldığında yaptığım o lanet olası tik...

Babam karanfilleri severdi. Ölümünden bir hafta sonra, sanki o yasın somut bir kanıtı olsun diye gizlice yaptırmıştım bunu. Şimdi parmağımın altında bir uyarı lambası gibi yanıyordu.

"Var anne, biraz atıştırıyor işte ama hava ılık," diye yalan söyledim. Boğazımda yutkunamadığım bir yumru büyüdü. "Lütfen böyle yapma. Merak etme, Oktay Amca her şeyi ayarladı. Bana güvenmiyorsan en azından ona güven."

Hattın diğer ucunda annem derin bir iç çekti. O nefes verişte tüm yenilgilerini duydum. "Oktay da olmasa Bade... Biliyorum orada rahat edeceksin ama ana yüreği işte... Babasız büyüttüm seni, şimdi gurbete yollamak... Neyse... Yerleşince ara beni."

"Tamam sultanım. Öpüyorum."

Telefonu kapattığımda yüzümdeki yapay güneş battı. Tekrar o buz gibi, analitik ifadeye büründüm. "Güvendeyim," diye fısıldadım cama doğru.

Taksi; Alsancak'ın dar, parke taşlı, tarih kokan sokaklarından birine girdiğinde yavaşladı. Şoför aynadan bana baktı. "Burası hanım kızım. 1482 Numara. Ama buralar eskidir bak, gecesi gündüzü ayrıdır, dikkat et kendine."

Sağda, sararmış yapraklarını döken devasa çınar ağaçlarının arkasına gizlenmiş, yüksek tavanlı, eski bir Rum evi belirdi. Bina restore edilmiş, modern bir iki katlı müstakil eve dönüştürülmüştü. Dış cephesi soluk bir maviye boyanmıştı, pencereleri siyah ferforje demirlerle kaplıydı. Güzeldi ama tekinsizdi. Sanki bina nefes alıyor, sokağı izliyor gibiydi.

Parayı ödeyip indim. Yağmur şiddetini artırmıştı. Valizimi sürükleyerek ağır demir kapıya ulaştım. Kapının önünde resmi giyinmiş, takım elbiseli, muhtemelen Oktay Amca'nın özel şoförlerinden ya da hastane personelinden biri olduğunu tahmin ettiğim bir adam duruyordu. Duruşu o kadar nizamiydi ki, soğuk yağmurun altında heykel gibi bekliyordu.

"Bade Hanım?" diye sordu. Ses tonu profesyonel bir mesafedeydi.

Başımı salladım. "Benim."

Elinde tuttuğu siyah, kadife kaplı kutuyu bana uzattı. "Oktay Bey bıraktı efendim. Anahtarlarınız. Alt kattaki daire sizin. Bir ihtiyacınız olursa kutunun içindeki kartvizitte bulunan numarayı arayabilirsiniz, talimat bu yönde."

Kutuyu aldım. Oktay Hoca'nın bu her detayı düşünen kontrolcü tavrı, dışarıdan bakıldığında bunaltıcı görünebilirdi ancak benim için büyük lükstü. Benim kadar o da babamı özlüyor olmalıydı; bu evi seçerken babamın sevdiği, ruhu olan mimariyi düşünmesi tesadüf olamazdı. Bana verdiği bu değer, babama duyduğu sadakattendi.

Adam başıyla kısa bir selam verip sokağın köşesine doğru yürüdü. Muhtemelen park halindeki aracına gidiyordu ama yağmurun yoğunluğu onu saniyeler içinde görüş alanımdan çıkardı.

Binanın içine girdiğimde ağır bir sessizlik ve sedir ağacı kokusu çarptı yüzüme. Zemin kattaki daireme yöneldim. Anahtarı kilide soktuğum an, cebimdeki telefonun tekrar titrediğini sandım. Ama bu seferki farklıydı. Kulağımın içinde, beynimin tam ortasında patlayan o tiz ve delici çınlamayı duydum. Stres kaynaklı bir tansiyon düşmesi miydi bu?

Dişlerimi sıktım, elim şakağıma gitti. "Ne oluyor be?"

Telefonu elime aldım. Ekran birden dondu. Kilit ekranındaki siyah duvar kağıdı gitti, yerine kaotik bir renk cümbüşü geldi. Yeşil ve siyah pikseller ekranın üzerinde akıyor, bozuluyordu. Dijital bir parazitlenme... Pikseller bir anlığına birleşip dağılırken, kavisli bir şekli andıran flu bir görüntü belirdi ve hızla kayboldu. Hoparlörden gelen o cızırtılı hışırtı, bozuk bir radyo frekansı gibiydi.

Sadece bir saniye sürdü.

Görüntü düzeldi. Ekran normale döndü. Çınlama bıçak gibi kesildi.

"Hay anasını satayım," dedim nefes nefese. "Bir telefonun bozulacağı eksikti. Hoş geldin İzmir'e!"
Muhtemelen havadaki yoğun nem ya da havalimanındaki X-ray cihazlarından birinin yaydığı radyasyon telefonun yazılımını geçici olarak çökertmişti. Modern teknoloji, bazen bu kadar kırılgandı işte.

İçeriye bir adım attım. Kapıyı arkamdan kapattım. Zemin kattaki dairem, Oktay Amca'nın zevkine göre döşenmiş, kusursuz ama ilk bakışta ürkütücü derecede ruhsuz görünüyordu.

Amerikan mutfak; salondan uzun, siyah mermer bir hat ile ayrılmıştı. Mutfak yeni yapılmıştı; tezgâhınüzerindeki jelatinler bile duruyordu. Ankastre set, gri ve metalik bir soğuklukla parlıyordu.Koltuklardan gelen o keskin yeni eşya kokusu, evin tarihi dokusuna sinmiş rutubetle tuhaf bir savaş halindeydi.

Botlarımı bir kenara bıraktım. Çoraplarımla parkeye bastığımda soğukluk topuklarımdan yukarı tırmandı. Ama beni asıl etkileyen, salonun bitimindeki manzara oldu. Tam karşımda duran, boydan boya camla çevrili o duvar... Sürgülü cam kapıyı açtığımda içeri dolan rüzgâryüzümü yaladı. Beni ufak bir balkon takımı ve köşedeki ahşap sehpanın üzerinde duran o detay karşıladı: Bir plakçalar.

Yanında, yağmurdan korunması için şeffaf bir naylonla örtülmüş birkaç plak duruyordu. Oktay Amca... Babamın kızı olduğumu bana hissettirmek için her yolu deniyordu. Plak dinlemeyi ne kadar sevdiğimi unutmamıştı.

Kendimi bahçe takımının koltuklarından birine bıraktım. Yağmurun sesi davetsiz bir misafir gibi kulaklarıma doldu. Yağmur damlaları, bahçedeki yaşlı manolya ağacının geniş yapraklarına vururken ritmik bir ses çıkarıyordu. Elim, yavaşça ve titreyerek çantamın fermuarına gitti. Hiç yanımdan ayırmadığım, her kriz anında varlığıyla beni hem zehirleyen hem de ayakta tutan o nesneye uzandım.

Lacivert, kadife kutu.

Kapağı yavaşça, milim milim araladım. İçinde iki şey vardı. İki farklı kaybın somut delili...

Biri; babamın vesikalık bir fotoğrafıydı. Gülümsediği, gözlerinin kenarındaki o ince çizgilerin belli olduğu bir kare... O kazanın olduğu gün cüzdanından çıkarmışlardı. Bu fotoğrafa ne zaman baksam o metal yığınının ve fren seslerinin ağırlığını hissediyordum.

Diğeri ise...

Gümüş, minik, detayları ustalıkla işlenmiş bir gitar figürlü küpe. Teki... Dokuz yıldır görmediğim o adamın seneler öncesindekulağındaydı. Diğer yarısını arayan o lanet metal parçası...

Küpeyi avucumda o kadar sert sıktım ki, gitarın sapı etime battı.

"Senin şehrindeyim," diye fısıldadım yağmura doğru. "Ama senin Bade'n olarak değil. O aptal kız öldü. Ben buraya Doktor Akkaya olarak geldim."

Tam o sırada, kendi kendime kurduğum matem anı, dış kapının bir alacaklı gibi vahşice çalınmasıyla bölündü. Kapı o kadar şiddetli çalınıyordu ki, yerimden bir yay gibi fırladım. Kalbim ağzımda atıyordu.

Kimdi bu saatte? Bir hırsız mı? Korku ve öfkeyle kapıya yaklaştım. Nabzım kulaklarımda atarken kolu indirdim.

Kapı açıldığında karşımda nükleer bir enerjiyle parlayan o figür belirdi.

İdil.

Üzerindeki parlak, resmen ‘ben buradayım’ diye bağıran turuncu yağmurluğu çıkarıp, benim milimetrik bir düzenle yerleştirdiğim dresuarın üzerine fırlatıverdi. Kabanından süzülen yağmur suları, cilalı ahşabın üzerinde küçük göletler oluşturmaya başladı bile.

Normalde olsa buna anında müdahale eder, 'Düzen zihnin aynasıdır,' diye nutuk çekerek o ıslaklığı kurular, kabanı da uygun bir askıya asardım. Ama yapmadım. Yapamadım. Sadece durup izledim. Çünkü İdil, benim buzdan duvarlarla örülü dünyamda kuralları ihlal etmesine, sınırları çiğnemesine izin verdiğim tek istilacıydı.

"Kızım sen resmen grileşmişsin!" dedi, kapıyı ayağıyla kapatırken. "Ankara'nın kasvetli memur havası üzerine yapışmış kalmış. Gel buraya, bir bakayım sana."

Daha ne olduğunu anlayamadan kollarını boynuma doladı. Sırılsıklam olmuştu, saçlarından süzülen sular yüzüme değiyordu. Teninden yayılan o yoğun vanilya kokusu, dışarıdaki egzoz ve yağmur kokusuyla karışmıştı.

Bedenimdeki kaslar, her zamanki savunma refleksiyle önce kaskatı kesildi. Birinin bana dokunması, 'kişisel alan' dediğim çemberi delip geçmesi benim için bir tehdit sinyaliydi. Ama bu İdil'di. Bursa'da gri lise koridorlarında, cehennem gibi geçen sınav haftalarında, omuz omuza ağladığım tek kişi.

Kollarımı yavaşça, paslanmış bir dişliyi zorlar gibi sırtına doladım. Her zaman dik duran omurgam bir anlığına gevşedi. Başımı omzuna yaslayıp gözlerimi kapattım.

"Hoş geldin İdil," dedim. Sesim günlerdir ilk kez bu kadar yumuşaktı.

İdil benden ayrılıp omuzlarımdan tuttu, beni şöyle bir tarttı. Bir doktorun hastasına bakması gibi değil, bir ablanın savaştan dönen kardeşini muayene etmesi gibiydi bakışları. Göz altlarımdaki morlukları, belirginleşen elmacık kemiklerimi tek tek inceledi.

"Zayıflamışsın Bade. Yine yemek yemeyi 'gereksiz bir zaman kaybı' olarak mı gördün? Bak vallahi döverim seni," dedi, sesi şakacı tonundan sıyrılıp gerçek bir endişeye bürünürken.

"Sadece yorgunum İdil. Asistanlık, TUS stresi, şu taşınma işi... Biliyorsun işte," diye geçiştirdim.

"Hı hı, tabii. Yorgunluk. Ben de yedim," diyerek gözlerini devirdi. "Hadi, çekil bakayım yoldan. Mutfak nerede?"

Yerdeki poşetleri kaptığı gibi mutfağa yöneldi. Benim evim, benim mutfağım ama o sanki on yıldır burada yaşıyormuş gibi dolapları paldır küldür açmaya başladı.

"Bade! Şaka mı bu?" diye bağırdı buzdolabının önünde. "Kızım dolapta sadece üç şişe su ve... bu ne? Göz altı maskesi mi? Ve hyaluronik asit serumu mu? Sen neyle besleniyorsun, fotosentez mi yapıyorsun? İnsanlar buraya peynir koyar, zeytin koyar, hani yaşamak için organik maddeler falan olur ya... Sen resmen morg çekmecesi gibi kullanmışsın burayı!"

Cevap vermeme bile fırsat tanımadan poşetleri tezgâhaboşaltmaya başladı, oysa çantamda bulduğum şeyleri tıkıştırmak için ancak vaktim olmuştu eve geldiğimde. Fesleğenler, parmesan peyniri, sarımsaklar, taze makarnalar... Evin yeni boya ve rutubet kokan havası, dakikalar içinde sarımsağın ve fesleğenin iştah açıcı kokusuyla dağıldı.

Mutfaktaki yüksek bar taburesine tünedim. Çenemi elime dayayıp onu izledim. O tencerenin fokurdaması, tahta kaşığın tıkırtısı... Bana hâlâ hayatta olduğumu, kanlı canlı bir insan olduğumu hatırlattı.

Önüme dumanı tüten pesto soslu makarnayı koyduğunda, midem ilk defa gerçekten acıktığımı fark etti. İtiraz etmeme fırsat vermeden, "Ye," dedi. "O tabak bitecek."

Getirdiği şarap şişesini açıp kadehlere doldurdu. Bir süre sessizce yedik. Sadece çatalların porselene değme sesi ve dışarıdaki yağmurun uğultusu vardı. Ama İdil'in bu sessizliği hayra alamet değildi, biliyordum. Bir bombanın pimini çekmek üzereydi.

Şarabından büyük bir yudum alıp kadehini masaya bıraktı. Gözlerini gözlerime dikti. "Buraya gelerek ne yaptığının farkındasın, değil mi? Yani... Geçmişinle arandaki o duvarı kendi ellerinle yıktın."

Çiğnediğim lokma boğazımda düğümlendi. "Oktay Amca çok ısrar etti İdil," dedim, sesimi olabildiğince düz tutmaya çalışarak. "Biliyorsun, babamın en yakın dostu. Kariyerim için de en mantıklı seçenek burasıydı. Beyin cerrahisinde Türkiye'nin en iyisi..."

"Bırak şimdi bu profesyonel asistan ayaklarını Bade," diye kesti sözümü. Elini havada salladı. "Sen borcunu başka türlü de ödetirdinona. Buraya geldin çünkü artık kaçmaktan yoruldun. Hastane kadrosuna baktın mı?”

Çatalım elimde donup kaldı. Bakışlarımı tabağa sabitledim. "İncelemedim. Vaktim olmadı." Kocaman bir yalandı bu. Ezbere biliyordum o listeyi.

İdil elini masanın üzerindeki buz gibi olmuş elimin üzerine koydu. "O burada Bade. Beyin cerrahi asistanı, ikinci senesi. Yani senin kıdemlin. Aynı koridorlarda yürüyeceksiniz, aynı asansöre bineceksiniz. Belki gece nöbetinde kahve makinesinin başında birbirinize bakacaksınız."

Duraksadı. "Gerçekten hazır mısın? Ameliyathanede maskeni takıp, ellerin titremeden 'Neşter lütfen' diyebilecek misin ona?"

Çatalı tabağın kenarına sertçe bıraktım. Çıkan o tiz ses mutfakta yankılandı. Elimi elinden çektim. Bakışlarımı sertleştirdim; artık karşısında o eski, ağlak Bade yoktu.

"Ben buraya bir lise aşkının yasını tutmaya gelmedim İdil," dedim, sesim neşter kadar keskin ve soğuktu. "O benim için sadece bir meslektaş. Bir yabancı. Tıpta bir kural vardır; ölüler dirilmez. O da benim için yıllar önce öldü ve gömüldü."

İdil bana inanmadı. Dudaklarının kenarında ‘sen öyle san’ diyen acı bir gülümseme belirdi ama üstelemedi. Benim ördüğüm duvara saygı duydu.

"Peki," dedi kadehini kaldırarak. "Madem öyle, madem geçmiş öldü... O zaman bu gece İzmir'e Bade Akkaya'nın kim olduğunu gösterelim. Bu kentin tozunu attıralım biraz. Kalk, hazırlanıyoruz."

Kaşlarımı çattım. "Ne? Saçmalama İdil, daha valizler duruyor. Yarın hastaneye gideceğim..."

"Yarın pazar, oryantasyon pazartesi!" dedi zafer kazanmış bir edayla. "İtiraz kabul etmiyorum. Seni Guya’ya götürüyorum. İzmir acıyı sevmez bebeğim; İzmir kaosu, alkolü ve eğlenceyi sever. Hadi marş marş! Git o Ankara griliğini üzerinden at, yüzüne renk getir."

İtiraz etmemin bir faydası olmayacağını biliyordum. Hem belki de haklıydı. Bu evde kalırsam o sessizlik beni yutacaktı.

Banyoya girdiğimde kapıyı arkamdan kilitledim. Bu sadece bir hazırlık değildi; bir savaşa girmeden önce zırhımı kuşanıyordum. Aynadaki solgun yüzüme baktım. Gözlerimdeki yerini bellemiş o kırgın parıltıyı yok etmem gerekiyordu. Makyaj çantamı açtım. Gözlerime dumanlı, siyah ve gri tonlarda farlar sürdüm; bakışlarımı derinleştirip okunmaz kıldım. Dudaklarıma mat, ten rengi bir ruj sürdüm. Ve asıl kısma geldim.

Ten rengi, yüksek kapatıcılığı olan o küçük tüpe uzandım. Bluzumun yakasını sıyırdım. Köprücük kemiğimin üzerindeki siyah karanfil dövmesine baktım. Babamın yası... En zayıf noktam.Kapatıcıyı fırçayla dövmenin üzerine sürdüm. Siyah mürekkep, yoğun boyanın altında yavaş yavaş kayboldu. Bir kat daha... Bir kat daha... Artık pürüzsüz, mermer gibi bir ten görünüyordu sadece. Kimse o tenin altında kanayan bir yara olduğunu bilmeyecekti.

İçerideki odaya geçip üzerimdekileri çıkardım. Lacivert, saten, bedenime ikinci bir deri gibi yapışan, sırtı tamamen açık o elbise... Giydiğim an soğuk kumaş tenimi ürpertti. Saçlarımı ensemde dağınık ama asil bir topuz yaptım. Boynuma ince gümüş bir zincir taktım.

Sonra aynanın önündeki o siyah, altın detaylı şişeye uzandım. Bu koku masum bir çiçek kokusu değildi. Karanlık bir ormanın derinliklerinden gelen topraksı, baharatlı ve baskın bir kokuydu. Bir zırh gibi üzerime sıktım.

Aynadaki yansımama son kez baktım. Oradaki kız, dokuz yıl önce Mersin sahilinde âşık olduğu çocuk için şarkılar söyleyen saf kız değildi. O kız o sahilde boğulmuştu.

Salona döndüğümde İdil kapıda beni bekliyordu. Beni görünce bir ıslık çaldı, gözleri parladı. "Vay canına... İzmir yandı, geçmiş olsun," dedi hayranlıkla.

"Gidelim," dedim, sesimdeki buz gibi kararlılıkla.

Evin ağır demir kapısını arkamızdan kapattığımızda, kilit sesi sokağın sessizliğinde bir mühür gibi yankılandı. Dışarıda yağmur dinmiş, geriye tertemiz bir hava bırakmıştı. Bizi bekleyen taksiye doğru yürürken topuklu ayakkabılarımın parke taşlarında çıkardığı ses, bir geri sayımın tik-takları gibiydi.

Kendi kıyametime doğru yürüyordum ve bunun farkındaydım.

Guya, Alsancak'ın kendine has, nemli ve tarih kokan dar sokaklarından birinde, eski bir tütün deposunun restore edilmiş taş duvarlarının ardına gizlenmişti. Mekânın görkemli, ışıklı bir tabelası yoktu; sadece tuğla duvarın üzerine yansıtılan, neon ışıklarla yazılmış o ince el yazısı logo: Guya. Sanki her şeyin bir aldatmacadan ibaret olduğunu, buraya girenlerin o kapının eşiğinde gerçek kimliklerini bırakıp bir ‘güya’ dünyasına adım attıklarını fısıldıyordu.

Taksiden indiğim an yüzüme çarpan serin, toprak kokulu hava; mekânın kapısından içeri adımımızı attığımız o saniyede yerini bambaşka bir iklime bıraktı. İçerisi sıcak, basık ve baş döndürücü bir kokuyla doluydu. Ağır, baharatlı parfümlerin; dökülen sert alkollerin ve narenciye aromalı kokteyllerin birbirine karıştığı o tekinsiz koku... Müziğin bas ritimleri sadece kulaklarımla duyduğum bir ses değil, göğüs kafesimin tam ortasında hissettiğim fiziksel bir darbe gibiydi. Kalp atışlarım, o mekanik ritme ayak uydurmak için kendi doğasını bozdu.

"Sahneye çıkıyoruz," diye fısıldadı İdil kulağıma, müziği bastırmak için bağırarak. "Başını dik tut, sen Bade Akkaya'sın.”

Kalabalığı yararak ilerledik. Herkes birer et yığını gibi birbirine yakındı; kahkahalar, kadeh şıngırtıları ve bağırarak yapılan o anlamsız sohbetler kulaklarıma dolduğunda yüzümü buruşturdum. Benim dünyam sessizlikti, sterildi. Burası ise bakteriyel bir kaos ortamıydı. Tam o an bir anlığına duraksadım. Zihnim bu kadar çok duyusal veriyi işlemekte zorlandı; kaçmak, o yüksek tavanlı evime dönüp yasıma sarılmak istedim. Ama İdil koluma daha sıkı girdi.

Mekânın en arka kısmında, sahneye ve ana barın parıltısına hâkim, hafifçe yükseltilmiş VIP localardan birine ulaştık. Burası, aşağıda ter ve alkol kokusu içinde birbirine sürtünerek dans eden kalabalıktan camdan bir duvarla ayrılmış gibi izoleydi. İdil, bir sirk sunucusu edasıyla kollarını iki yana açıp masadakilere gülümsedi.

"Ve karşınızda..." dedi sesi müziği delip geçerken. "Ankara'nın kraliçesi, hastanemizin yeni beyni, nöroşirürjinin yükselen yıldızı: Bade Akkaya!"

Masadaki sessizlik, yerini gürültülü bir harekete bıraktı. İlk tepki masanın en sağında oturan, beyaza yakın sarı saçları dumanlı ışığın altında iyice parlayan genç bir adamdan geldi. Üzerinde nükleer bir patlamayı andıran çiçek desenli, ipek bir gömlek vardı ve düğmeleri estetik bir rahatlıkla yarıya kadar açıktı. Yerinden bir yay gibi fırladı; ben daha 'merhaba' diyemeden kollarını boynuma doladı.

"İnanamıyorum!" diye bağırdı kulağımın dibinde. Enerjisi o kadar yüksekti ki, bir an için oksijen seviyemin düştüğünü hissettim. "Efsanevi transferimiz sonunda teşrif etti! Kızım sen gerçek misin? Oktay Hoca vizitlerde senin için 'cerrahinin Mozart'ı olacak' diyor. Dedikodun asistan odasına senden bir hafta önce düştü, herkes seni konuşuyor. Ben Gürkan... Pediatri. Yani çocukların efendisi, uykusuzluğun ve bitmek bilmeyen ağlama seslerinin kralı."

Sarılmasına tam olarak karşılık veremedim, ellerim iki yanımda öylece asılı kaldı. Birinin bana bu kadar filtresiz bir samimiyetle dokunması normalde savunma sistemlerimi alarma geçirirdi ama Gürkan'ın teninden yayılan taze narenciye ve temizlik kokusu o kadar zararsızdı ki, onu itemedim. Geri çekildiğinde gözleri parlayarak beni süzdü.

"Tanrım, bu elbise..." dedi, parmaklarını havada şıklatarak. "Yemin ederim az önce yan masadaki estetik harikası kızlar hasetten ortadan ikiye çatladı, sesini duydum. İdil, bu kızı Ankara'da bir laboratuvarda falan mı ürettiler? Bu ne kusursuzluk be kardeşim!"

"Abartma Gürkan," dedim, hafifçe gülümsemeye çalışarak. "Mozart kısmı biraz fazla mesai ürünü bir benzetme olmuş sanki. Sadece işimi yapmaya geldim."

"Burada mütevazılık sökmez Bade Sultan," dedi Gürkan beni koltuğa doğru çekiştirirken. "Burada ya avsın ya avcı. Bak, seni şu bizim ağır toplarla tanıştırayım. Şu köşedeki buz kraliçemiz Rana. Kendisi kemiklerin efendisidir, ortopedide erkek asistanların canını okur."

Gözlerim masanın diğer ucundaki silüete kaydı. Rana, Gürkan'ın tam zıttıydı. Bacak bacak üstüne atmış, elindeki kısa viski bardağını ağır ağır sallıyordu. Siyah saçları omuzlarından aşağı asil bir düzlükle iniyor, simsiyah ceketiyle karanlığın içine bir gölge gibi karışıyordu. Ayağa kalkmadı. Sadece başını milimetrik bir açıyla eğdi ve o dumanlı, yanık odun ve kestane kokan ağır parfümü burnuma çalındı.

"Selam," dedi Rana. Sesi tok, otoriter ve sanki yılların yorgunluğunu içinde taşıyan bir tondaydı. "Hoş geldin. İzmir'de gözlerin her zaman açık olmalı Bade. Burası kurtlar sofrası.”

Bu bir hoş geldin mesajından ziyade, bir savaşçının diğerine verdiği gizli bir uyarı gibiydi. Gözlerinin içine baktığımda, o sert kabuğun altında benimkine benzer bir sızı olduğunu sezdim. Rana ile aramızda kelimesiz, buz gibi bir bağ kuruldu o an.

"Hemen korkutma kızı be Rana!" diye araya girdi Gürkan, garsona bir işaret çakarak. "Daha ilk gecesi. Bak bu da Pars. Masanın süsü, siber dünyaların efendisi. Kendisi beyin cerrahisinde senin kıdemlin olacak ama şu an dünyayla bağlantısı sadece o ekrandan ibaret."

Köşede, siyah kapüşonlusunun altına gizlenmiş gibi oturan çocuk başını yavaşça kaldırdı. Siyah gözleri sadece bir saniye üzerimde durdu. Bir erkeğin bir kadını süzmesi gibi değildi bu; bir yazılımcının hatalı bir kodu incelemesi gibiydi. Analitik, duygusuz ve fazlasıyla tekinsiz.

"Pars," dedi sadece. Başka bir kelime eklemedi. Tekrar telefonuna döndü ama parmaklarının o ekrandaki hızı ürkütücüydü.

"Pars pek konuşmaz," dedi İdil kulağıma eğilerek. "Ama hastanede sistem çökerse veya birinin kirli çamaşırlarını bulmak istersen tek adres odur. Şimdilik zararsız göründüğüne bakma."

"Otur hadi, dikilme öyle," dedi İdil beni Rana ile Gürkan'ın arasına sıkıştırırken.

Masadaki sohbet bir anda hastane dedikodularına evrildi. Gürkan, başasistanın yaptığı mobbinglerden, pediatri servisindeki bitmek bilmeyen nöbetlerden bahsederken diyaloglar adeta havada uçuşuyordu.

"Kızım geçen gün Oktay Hoca vizite bir girdi, sanırsın hastaneye tanrı indi," dedi Gürkan, şampanyasından büyük bir yudum alarak. "Herkesin önlüğü ilikli, herkes hazır ol vaziyetinde. Adam birine bir bakıyor, çocuğun tansiyonu oracıkta 18'e çıkıyor. Bir tek bizim buz prensle Pars'a dokunmuyor zaten. Onlar hocanın altın çocukları."

Bahsettikleri kişiyle alakalı bu diyaloga ister istemez kulak misafiri olduğumda masanın altındaki ellerimi birbirine kenetledim. Tırnaklarım avucuma battı. Rana, viski bardağının üzerinden beni izliyordu. Fark etmiş miydi?

"Buz prens iyidir ya," dedi Rana, omuz silkerek. "Soğuktur, mesafelidir ama ameliyathanede eline kimse su dökemez. Beyin cerrahisinin geleceği diyorlar onun için. Tabii Oktay Hoca'nın gözdesi olmak da ayrı bir statü."

Tam o sırada telefonumu masanın üzerine bıraktım. Ekran aniden, hiçbir bildirim gelmediği halde parladı. Gözlerim istemsizce ekrana kaydı. Siyah duvar kağıdım bir anda yok oldu; yerini yeşil ve siyah piksellerin birbirine geçtiği kaotik bir karıncalanma aldı. Telefonun içinden çok kısık, elektronik bir cızırtı yükseldi. Müziğin derin basları arasında bunu benden başka kimsenin duyması imkansızdı.

Ama Pars duydu.

Başını telefonundan kaldırmadan gözlerini benim telefonuma dikti. Ekran tekrar karardı.

"Ne oluyor buna ya?" diye mırıldandım, telefonu elime alıp tuşuna basarken. "Daha yeni bu telefon, ekranı falan mı bozuldu acaba?"

Pars elini uzattı. "Ver bakayım," dedi sesi her zamankinden daha mekanik bir tondaydı.

Telefonu ona uzattım. Pars, profesyonel bir hızla birkaç tuşa bastı, ekranı kaydırdı. Gözlerini ekrandan ayırmadan kaşlarını milimetrik bir hareketle çattı. "Yazılımsal bir çakışma gibi duruyor," dedi, telefonu bana geri uzatırken. "Anakartta aşırı yüklenme olmuş. Bir ara hastanede bana getir, derin bir tarama yapalım. Arka planda çalışan... gereksiz uygulamalar olabilir."

"Sağ ol Pars," dedim, telefonu çantama tıkarken.

"Ve işte gecenin prensi de teşrif etti!" Gürkan elindeki kadehi havaya kaldırdı. "Bizim KVC'nin gururu, damarların ve kalplerin efendisi!"

Kalabalığın arasından, elinde bir tepsi dolusu dumanı tüten kokteylle gelen genç adamıgördüm. Üzerindeki beyaz keten gömlek, bu loş ışıkta bile tertemiz ve pahalı duruyordu. Kumral, dalgalı saçları hafifçe alnına düşmüştü; yüzünde ise dünyadaki her kapıyı açabileceğine inanan o altın çocuk gülümsemesi asılıydı. Masaya yaklaştığında gözleri doğrudan benimkilerle kilitlendi.

Şaşırmadı. Aksine, sanki bu karşılaşma daha önceden planlanmış gibi bir özgüvenle yanıma sokuldu. Sandalyemin arkasına geçti ve omuzlarımdan hafifçe kayan ceketimi, parmak uçları tenime değmeden, ustaca yukarı çekti. Yaydığı o sabunsu, temiz ve ferah koku bir anda etrafımı sardı.

"Herkesin bardağı boşalmış, takviye kuvvet geldi," dedi sesi kadife gibi yumuşaktı. Bana doğru eğildi, gözlerinin içindeki avcı parıltısını saklamaya bile tenezzül etmiyordu. "Hoş geldin Bade. İdil senden bahsederken abartıyor sanıyordum ama... Namından daha etkileyiciymişsin."

Dudaklarım alaycı bir tavırla yukarı kalktı. "Hadi ya... Oysa İdil'e beni anlatırken sulu erkeklerden hiç hoşlanmadığımı da söyle demiştim. Demek ki mesaj iletilmemiş. Ya da sen filtrelemeyi tercih ettin."

Gürkan kahkahayı patlattı, eliyle masaya vurdu. "Bade vurdu ve gol! Kaan, bu seferki rakibin senin manevralarına pek pabuç bırakacak gibi değil!"

Kaan bozulmadı. Aksine, sandalyeme biraz daha yaslanıp önüme, içinde kuru buzun dumanları savrulan siyah bir bardak bıraktı. "Sivri dilli cerrahları severim," dedi göz kırparak. "Daha az komplikasyon, daha çok netlik. Bu kokteylin adı Flatline. Nabzı düz çizdirir derler ama... senin üzerinde ters etki yapacağından eminim."

"Merak etme Kaan," dedim bardağı kavrayıp tek hamlede kafama dikerken. Alkol boğazımı bir neşter gibi yakıp mide boşluğuma inerken yüzümdeki buz gibi ifadeyi bir an bile bozmadım. Boş bardağı sertçe masaya bırakıp gözlerinin içine baktım. "Ben kriz anlarını yönetmek için eğitildim. Nabzım hâlâ atıyor. Yenisi var mı?"

Kaan'ın yüzündeki o profesyonel flörtöz maske bir anlığına çatladı. Gerçek bir beğeni ve şaşkınlıkla bana baktı.

"Hızlısın," dedi sesi biraz daha alçalarak. "Tamam, sert kız. Mesaj alındı. Ama yavaş git, gece uzun ve bu şehirde Flatline'dan sonra ayakta kalmak zordur."

"Burası Ankara'ya benzemez Bade Sultan!" diye araya girdi Gürkan, omuzlarımdan tutup beni sarsarken. "Burada hayat var, ritim var! Bak Rana bile viskisini tazeledi, Pars bile kafasını telefondan kaldırdı. İzmir'e hoş geldin!"

O an masadaki herkes bir şeyler söylüyor, kahkahalar müziğe karışıyordu. İdil, Gürkan'la bir dedikoduya dalmış, Rana viskisini yudumlarken masadaki piyonları izleyen bir kale gibi sessizleşmişti. Kaan ise hemen yanımda, kolunu sandalyemin arkasına atmış, varlığını bir gölge gibi üzerimde hissettiriyordu.

Tam o sırada mekânda tuhaf bir değişim oldu. Sanki havadaki oksijen çekildi. O hissi duydum; ensemde, fiziksel olmayan ama buz gibi bir parmakla tenime dokunulmuş gibi yakan o his... O izlenme duygusu. Tıklım tıklım dolu mekânda bile sizi bulup derinizin altına işleyen tanıdık, tehlikeli manyetik alan…

Müziğin sesi boğuklaştı, etrafımdaki yüzler flulaştı. Biri bana bakıyordu. Sıradan bir bakış değildi bu; ruhumu yıllar öncesinden çekip çıkaran bir kancaydı.

O an, mekânın gürültülü pop müziği bir hastanın kalbi durmuş gibi aniden kesildi. Bir saniyelik o sağır edici sessizliğin içinde sadece kadeh şıngırtıları havada asılı kaldı. Ve o ilk nota duyuldu.

Piyano... Hüzünlü, karanlık, yağmurlu bir piyano girişi. Axl Rose'un parçalayıcı sesi hoparlörlerden değil, geçmişin mezarlığından yükseldi: "And now I don't know why, she wouldn't say goodbye..."

Dünya ekseninden kaydı. Bu şarkı bir tesadüf olamazdı. Milyonlarca şarkı varken, İzmir'in göbeğinde, benim adımımı attığım gece bu şarkının çalması matematiksel bir imkansızlıktı. Bu bizim ağıtımızdı. Mersin'in yağmurlu akşamlarında birbirimize verdiğimiz ‘asla unutma’ sözünün mührüydü.

Başımı yavaşça yukarı, mekânınen karanlık noktasına; üst kattaki locaya doğru çevirdim.

Ve onu gördüm.

Dokuz yıl önceki çocuk ölmüştü; yerine omuzları genişlemiş, çene hattı bir bıçak kadar keskinleşmiş, yüzüne kirli bir sakal ve tarif edilemez bir yorgunluk oturmuş o adam gelmişti. Yalnız değildi. Yanında ona bir sarmaşık gibi dolanmış, sarışın ve oldukça gösterişli, üzerinde pırıltılı bir elbise olan o kadın vardı. Kadın kahkahalarla bir şeyler anlatıyor, elini onun göğsünde gezdiriyor, kulağına fısıldıyordu. O ise boşluğa bakıyordu, ta ki o ana kadar.

O an, kalabalığın içindeki o tek yabancıyı, o tek lekeyi fark etti.

Beni.

Gözleri gözlerime kilitlendi. O koyu kahve gözlerde ne şaşkınlık ne de korku vardı; sadece vahşi bir yoğunluk. Kadın ona dokunmaya devam ediyordu ama o artık orada değildi. Benimle o görünmez uçurumun kenarındaydı. Zaman öylesine yavaşladı ki, havadaki sigara dumanının her bir kıvrımını, Gömleğinin manşetindeki küçük kırışıklığı bile seçebiliyordum. Sağ eliyle masadaki viski bardağını tutuyordu. Gözlerini benden bir saniye bile ayırmadan, yüzünde tek bir mimik bile oynamadan parmaklarını sıktı. Eklemleri bembeyaz oldu.

Ve o ses, Axl Rose'un çığlığını bastırdı.

Kalın cam bardak avucunun içinde patladı.

Bir cerrah olarak o anı dondurdum zihnimde. Camın radyal artere girmesi içten bile değildi. Kırıklar tenini delip geçerken, viski ve buz parçaları masaya saçıldı. Kan... O parlak, sıcak kırmızı kan, kusursuz beyaz gömleğinin manşetine sıçradı. Yanındaki kadın bir çığlık attı, ellerini ağzına götürdü ama o elini açmadı. Cam kırıkları etine batmaya devam ederken kanlı elini masaya dayadı ve bana, nefretin bile ötesinde bir yıkımla bakmaya devam etti.

"Nefret ediyor..." diye fısıldadım kendi kendime. "Benden o kadar nefret ediyor ki, varlığıma katlanamıyor."

"Bade! Ne oldu? İyi misin? Rengin bembeyaz oldu bir anda," dedi Kaan, endişeyle omuzlarımı tutarak. "Tansiyonun mu düştü?"

Onu sertçe itip kalabalığın içine daldım. "Bırak! Nefes almam lazım, çok havasız burası!" diye bağırdım. Kaçtım. Bir savaşçı gibi girdiğim o arenadan, kılıcını düşürmüş yaralı bir asker gibi kaçtım. İnsanların arasından geçerken omuzlarım birilerine çarpıyordu, birileri söyleniyordu ama hiçbirini duymuyordum. Gürkan'ın arkamdan "Bade, nereye?" dediğini duydum ama durmadım.

Dışarı kendimi attığımda İzmir'in yağmuru yüzüme bir tokat gibi çarptı. Kaldırım kenarına çöktüm. Yağmur makyajımı, boyamı, maskemi yıkıyordu.

"Nefret ediyor..." diye fısıldadım ıslak asfalta doğru. "Beni gördüğü için elini parçaladı."

"Bade, dur! Bekle!" Kaan peşimden gelmişti. Titreyen omuzlarıma ceketini örttü. Ceketinden yayılan temiz koku, Ege'nin zihnimdeki o isli, tütünlü hayalini bir anlığına bastırdı. "Nefes al, sakin ol. Gerçekten çok kötü görünüyorsun. İçerisi çok basıktı, müzik de bir anda kesti ritmi... Sanırım Flatline sana ağır geldi."

"Bilmiyorum Kaan... Sadece... Çok kalabalıktı, bir an boğuluyorum sandım," diye yalan söyledim dişlerim birbirine vururken.

O an sokağın karşısında duran siyah, camları filmli sedan arabayı fark ettim. Motoru çalışıyordu, farları kapalıydı. Karanlıkta pusuya yatmış bir canavar gibi doğrudan bize bakıyordu.

"Kaan, ben eve gitmek istiyorum," dedim sesim titreyerek. "Lütfen, yalnız kalmam lazım."

"Hayatta olmaz, seni bu halde taksiye falan bindirmem," dedi Kaan ciddiyetle. "Arabam hemen şurada, seni ben bırakacağım. İdil'e mesaj attım zaten, 'Bade biraz fenalaştı, ben onu eve bırakıyorum' dedim. Merak etme."

İtiraz edecek gücüm yoktu. Kaan'ın beyaz, deri koltukları tertemiz kokan modern arabasına bindik. Kaan sürücü koltuğuna geçtiğinde motorun o sessiz, güven veren mırıltısı başladı. Araba Alsancak'ın ıslak sokaklarında sessizce süzülürken dışarıdaki dünya flulaştı.

"Kusura bakma Kaan," dedim sessizce cama bakarken. "Geceni mahvettim."

"Saçmalama Bade," dedi Kaan, direksiyonu kırarken. Göz ucuyla bana baktı. "İlk gün heyecanı diyelim. İzmir bazen insanı böyle karşılar, biraz serttir. Ama alışacaksın. O Flatline'ı da bir daha bu kadar hızlı içme, anlaştık mı?"

"Anlaştık," diye mırıldandım. Kaan'ın hiçbir şeyin farkında olmaması, durumu sadece alkole ve havasızlığa yorması işime gelmişti. Ama o locadaki o kanlı el... O görüntü, beynimin tam ortasına mühürlenmişti.

"Şarkı da biraz kasvetliydi kabul etmek lazım," dedi Kaan, yolu izlerken. "Guns N' Roses sever misin?"

"Severdim," dedim buz gibi bir sesle. "Eskiden."

Kaan gülümsedi ama bir şey demedi. Araba, Alsancak'ın loş ve nemli sokaklarında süzülürken, boynumdan aşağı akan o soğuk su kapatıcıyı tamamen eritti. Aynadan yansıyan görüntüme baktım; bej rengi boya akmış, altındaki siyah mürekkep, o karanfil dövmesi tekrar gün yüzüne çıkmıştı. Yas geri gelmişti.

O locadaki bakışlar ise hâlâ ensemde bir neşter gibi soğuk duruyordu. Kaan'ın arabası evin önüne doğru yaklaşırken, oyunun ne kadar kanlı başladığını her hücremde hissediyordum.

Ege... diye geçirdim içimden. Bu sefer felaketim olmana izin vermeyeceğim.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

44okunma 6beğeni 1yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.