6. bölüm / 7
Kasım Yağmuru-V-
Bölümler 7Şu an: -V-
- 1 -Giriş-250 kelime
- 2 -I-5.564 kelime
- 3 -II-6.737 kelime
- 4 -III-6.447 kelime
- 5 -IV-6.686 kelime
- 6 -V-4.636 kelime · Okuduğun bölüm
- 7 -VI-5.824 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
-Düz Çizgi-
"Sana cehennemi yaşattığını sanan birine verilecek en ölümcül ceza, o ateşin içinde hiç terlemediğini göstermektir."
Bölüm Şarkısı: No Time To Die - Billie Eilish
—
13 Kasım 2028 - 14.15
İzmir Şehir Hastanesi, Nöroşirürji Yoğun Bakım Ünitesi
İnsan beyni, travma anlarında kendini korumak için zamanı yavaşlatma gibi kusursuz bir savunma mekanizmasına sahiptir. Dünyanın geri kalanı saniyede yüzlerce kare hızla akıp giderken, siz o felaketin tam ortasında ağır çekimde bir kâbusun içine hapsolursunuz. Etrafınızdaki sesler boğuklaşır, renkler soluklaşır ve geriye sadece zihninizin derinliklerine kazınacak olan o tek detay kalır.
Benim o anki detayım, defibrilatör cihazının ekranından yayılan fosforlu yeşil ışıktı.
İnişli çıkışlı, yaşamın kaotik ama umut dolu ritmini simgeleyen tepeler gitmiş; yerini, hiçbir cerrahın, hiçbir tanrıcılık oynayan hekimin geri alamayacağı dümdüz, kusursuz ve acımasız çizgiye bırakmıştı.
Tiz, kesintisiz alarm; yoğun bakımın duvarlarına çarpıyor, oradan sekip doğrudan zihnimin çatlamaya hazır fay hatlarına vuruyordu. Kapının eşiğinde, elimde Yılmaz Karadağ'ın on dakika öncesine kadar kusursuz seyreden yaşam bulgularının yazılı olduğu dosyayla donup kalmıştım.
Nasıl olmuştu? Sadece on dakika... Her şey normaldi. Bunca zaman boyunca Yılmaz Bey lokalize ediyordu, uyanıyordu. Şimdi ise çarşaflar, hastanın ağzından ve burnundan fışkıran taze, parlak kırmızı kanla boyanmıştı.
"İki dakikanın dolmasına son on saniye!"
Ege'nin vahşi, yoğun bakımın camlarını sarsan kükremesi beni dakikalardır bulunduğum felç hâlinden çekip çıkardı. Elimdeki dosya büyük bir gürültüyle parke zemine düştü, sayfalar etrafa saçıldı.
Adımlarım, beynimin komutlarına itaat etmemek için direniyordu. Dizlerimin bağı çoktan çözülmüştü ama bir hekimdim. Tıp fakültesi yeminim, içimdeki o korkak kız çocuğunun çığlıklarını bastırarak beni o yatağa doğru sürükledi.
Rana hastanın üzerine çıkmış, tüm vücut ağırlığıyla hastaya kalp masajı yapıyordu. Siyah saçları terden alnına yapışmış, kolları titremeye başlamıştı. "Yoruluyorsun," dedim, sesim kendi kulaklarıma bile yabancı, hırıltılı bir fısıltı gibi geldi. "Değişelim Rana, ben alıyorum."
Yatağın kenarına geldiğimde, Rana bir anlığına duraksadı, göğüs kafesinin üzerinden çekilirken bana yer açtı. Ellerimi üst üste koyup, hastanın soğumaya başlayan göğsüne yerleştirdim.
Bir. İki. Üç. Dört...
Baskı yapmaya başladığım ilk saniye, vücudumun bana ihanet ettiği o korkunç gerçekle yüzleştim. Saatlerdir aç, susuz ve uykusuz olmamın bedeli, tam da bir hayatı ellerimin arasında tutmam gereken o an benden tahsil ediliyordu. Kan şekerimin düşüklüğünden kaynaklı kollarımın gücü adeta emilmişti. Parmaklarım titriyor, omuzlarımdan aşağı inmesi gereken hayati güç dirseklerimde kırılıyordu. Yeterince sert basamıyordum. Hastanın göğüs kafesini yeterince esnetemiyordum.
"Daha sert bas!" diye bağırdı Ege tam karşımdan.
Başımı kaldırıp ona baktım. O anki görüntüsü, rüyalarıma ömür boyu musallat olacak kadar korkunçtu. Yüzü ter içindeydi. Sargılı sağ eliyle hastayı solutma tüpünün balonunu sıkıyor, hastanın ciğerlerine umutsuzca oksijen basıyordu. Kalın sargı bezi, yarasının patlamasıyla çoktan kan kırmızıya dönmüştü. Parmaklarından damlayan kendi kanı, hastanın kanına karışıyordu. Gözlerinde saf bir cinnet, ölümle girdiği o inatçı savaşı kaybetmenin verdiği vahşi bir reddediş vardı.
"Basamıyorum..." diye fısıldadım, gözyaşlarım vizyonumu bulanıklaştırırken. Dişlerimi o kadar sert sıkıyordum ki çenem kırılacaktı. Tüm ağırlığımı vermeye çalıştım ama kollarım pelte gibiydi. Titrememi durduramıyordum. "Kollarım..."
Ege'nin gözlerindeki karanlık ateş, benim çaresizliğimi gördüğü daha da korlandı. Solutma tüpünün balonunu hızla yatağın üzerine fırlattı, sargılı elinden damlayan kana aldırmadan yatağın etrafından dolandı. Beni omuzlarımdan tutup öyle bir şiddetle geriye savurdu ki, dengemi kaybedip arkamdaki eşya arabasına çarparak yere yığıldım.
Metal tepsi, içindeki enjektörler ve bantlarla birlikte büyük bir şangırtıyla üzerime devrildi. Dizlerim acı içinde betona çarptı ama fiziksel acı, içimdeki o devasa yıkımın yanında bir hiçti.
"Çekil oradan!" diye gürledi Ege hastanın üzerine çıkarak. Kanaması durmayan eliyle, hastanın göğüs kafesine öyle sert, öyle vahşi bir ritimle basmaya başladı ki, kaburgalardan gelen tok kırılma sesleri yoğun bakımda yankılandı. "Ölmeyeceksin... Benim masamdan sağ kalktın, burada ölmeyeceksin!"
Rana, çekinerek Ege'nin yanına geldi. "Ege," dedi, sesi titriyordu. Onun gibi buzdan bir kadının bile gözleri dolmuştu. "Kırk beş dakika oldu. Asistoli devam ediyor. Pupillalar tam dilate. KİBAS muhtemelen beyin sapını ezdi. Kaybettik."
"Sus!" Ege kafasını bile kaldırmadan masaja devam etti. Ter damlaları çenesinden hastanın kanlı göğsüne damlıyordu.
"Bitti Ege," dedi arkadan gelen Pars'ın sesi. Ne zaman içeri girdiğini bile fark etmemiştim. "Geri dönmeyecek."
Ege durmadı. On saniye... Yirmi saniye... Sadece kırılan kaburgaların sesi ve monitörün o lanet olası kötü haberlerin öncüsü sesi yankılanıyordu.
Ve sonra... Bıraktı.
Ellerini hastanın göğsünden yavaşça çekti. O devasa omuzları saniyeler içinde çöktü. Yatağın kenarına tutunarak geriye doğru bir adım attı. Başını eğdi, kanlı ellerine baktı. Odadaki sessizlik, o makine sesinden bile daha sağır edici, daha korkunçtu.
"Ölüm saati," dedi Rana, gözlerini duvardaki saate dikerek. Sesindeki resmiyet, bir insanın varlığının resmen son bulduğunu ilan eden o soğuk mühürdü. "On dört yirmi iki."
Yerde, devrilen metal tepsinin ve etrafa saçılan ilaç şişelerinin arasında oturuyordum. Sırtım soğuk duvara yaslıydı. Bacaklarımı kendime çekmiştim. Zihnim, 'benim hastamdı, benim sorumluluğumdaydı' gerçeğiyle parçalanıyordu. Hastayı kurtaramamış, kollarımın zayıflığıyla ölüme bir adım daha yaklaştırmıştım. Ben başarısız olmuştum.
Ege yavaşça başını kaldırdı. Gözleri önce Pars'a, sonra Rana'ya kaydı. Ve en son... Yerde, kendi enkazımın içinde oturan beni buldu.
O an, gözlerindeki o ifadeyi kelimelerle tarif etmek imkânsızdı. Nefret? Evet. Hayal kırıklığı? Kesinlikle. Ama asıl can yakan şey, bana bakarken sergilediği aşağılamaydı.
Adımlarını yavaşça bana doğru yöneltti. Her adımı, yerde yatan o boş ilaç şişelerini eziyor, cam kırıklarının sesi yoğun bakımda yankılanıyordu. Tam önümde durdu. Eğilmedi. Elini uzatmadı. Sadece o devasa kütlesiyle tepemden bana, acizliğime baktı.
"On dakika," dedi, sesi bağırıştan çok daha tehlikeli, fısıltıdan çok daha ölümcül bir tondaydı. Boğazından gelen titreşim, göğüs kafesimi eziyordu. "On dakika boyunca yoktun."
Başımı kaldırıp ona bakmaya çalıştım. Gözyaşlarım görüşümü bulandırıyordu. "Ben... Benim suçum değildi. Stabil görünüyordu... Kanaması..." Kelimeler boğazımda cam kırıkları gibi batıyordu. Konuşamıyordum.
"Senin suçun değildi, öyle mi?" Ege aniden eğildi, kanlı, sargılı eliyle formamın yakasından tutup beni tek hamlede yerden kopardı. Sırtım tekrar sertçe duvara çarptı. Yüzü yüzüme o kadar yakındı ki, gözlerindeki cehennem ateşinin içinde kendi yansımamı gördüm. Pars ve Rana'nın odada olduğunu, bizi izlediğini tamamen unutmuş gibiydi. "Senin siktiğimin sorumluluğundaydı! Bir hastanın başından ayrılmamayı öğrenemedin mi o çok övündüğün Ankara koridorlarında?! Eğer o monitörlerin başında olsaydın, kafa içi basıncının yükseldiğini saniyeler önce fark edecektin! Belki o kanamayı durduracaktık!"
"Bırak onu Ege!" diye bağırdı Rana arkadan, ona doğru bir adım atarak ama Ege onu duymadı bile. Sadece bana bakıyordu.
"Benim saatlerce ameliyatta tuttuğum, beynindeki damarı dikmek için kendi elimi parçaladığım o adam..." diye tısladı Ege, yakamı tutan eli titrerken. Beni duvara daha sert bastırdı. "Senin mola bahanesiyle görev yerini terk ettiğin o on dakikada öldü. Cerrahi senin gibi şımarıkların oyun alanı değildir Akkaya."
Bu sözler, ruhuma atılmış birer neşter darbesiydi. Haksızdı. İnsafsızdı. Yorgunluktan bayılmak üzere olduğum için oradan çıkmıştım. Beni o noktaya getiren, sınırlarıma kadar zorlayan onun acımasız ego savaşıydı. Benim kollarımın gücünü çalan, o kalp masajını yapamamama neden olan şey onun kibriydi.
İçimdeki suçluluk duygusu bir anlığına yerini kavurucu bir isyana bıraktı. Gözyaşlarımın arasından ona, karanlık gözlerine aynı öfkeyle baktım. Ellerimi kaldırıp yakamı tutan kanlı elini tüm gücümle ittim.
"Bana dokunma!" diye bağırdım, sesim ilk defa o kadar yüksek, o kadar yırtıcı çıkmıştı ki Ege bir anlığına duraksadı. "Hastayı öldüren ben değilim! Onu öldüren senin kibrin! Bana bu klinikteki otoriteni kanıtlamak için, sırf ego tatmini uğruna beni saatlerce aç, susuz ve uykusuz bırakan sensin!"
Göğsüm hızla inip kalkıyordu, kelimeler ağzımdan zehir gibi dökülüyordu. "Eğer bir hekimi sınırlarının ötesine itersen, elleri titrer! Gözleri kararır! Sen hastayı düşünmedin... Sen sadece beni nasıl ezeceğini düşündün. Kendi acımasız kurallarının faturasını şimdi bana kesemezsin!"
Odadaki sessizlik devam etti. Pars ve Rana nefeslerini tutmuş bize bakıyordu.
Ege'nin yüzündeki öfke maskesi, sözlerim yüzüne birer tokat gibi çarptığında hafifçe çatladı. Göz bebekleri titredi. Benim ağzımdan çıkan bu acı gerçek, vicdanını tam on ikiden vurmuştu. Biliyordu. Beni o tabureye kilitlediği için, Kaan'ın getirdiği kahveyi çöpe attığı için benim fiziksel olarak çöktüğümü adı gibi biliyordu.
Ama Ege Okan, Pars ve Rana'nın önünde yenilgiyi kabul edecek, zaaflarını gösterecek bir adam değildi. Aksine, köşeye sıkıştığında çok daha sert saldırırdı.
Ellerini yakamdan yavaşça çekti. Benden bir adım uzaklaştı. Sesi artık bağırmıyordu; buz gibi, düz ve duygusuzdu.
"Bir cerrah, ne olursa olsun masasında mazeret üretmez Akkaya," dedi fısıltıyla. Yerdeki kanlı ayak izlerine, sonra da benim perişan hâlime baktı. "Sen cerrah falan değilsin. Sadece kendi yetersizliğinin bedelini başkalarına ödeten, sorumluluk alamayan korkak bir çömezsin."
Kapıya doğru yöneldi. Elini okuyucuya basmadan önce omuzunun üzerinden bana son bir kez, bir çöpe bakar gibi baktı.
"Defol git kliniğimden," dedi. "Ve istifanı yazmadan sakın bir daha karşıma çıkma."
Kapı açıldı ve Ege, o kanlı sargısı, terli forması ve omuzlarına yüklenen ölümün ağırlığıyla koridorda kayboldu.
Ben ise olduğum yerde, o soğuk duvarın dibinde, hayatımda ilk defa hissettiğim mutlak yenilgiyle baş başa kalmıştım. Hastanın üzerine örtülen beyaz çarşafa bakarken, içimdeki Bade'nin de o çarşafın altında, o düz çizginin sonsuzluğunda öldüğünü hissettim.
Bu şehre gelirken duvarlarımı yıkmaya değil, güçlendirmeye yemin etmiştim ama İzmir, daha asistanlığımdaki ilk sınavda beni enkazın altında bırakmıştı. Ve bu enkazdan kendi başıma nasıl çıkacağımı hiç bilmiyordum.
-
Yoğun bakımın ölüm kokan, ağır sürgülü kapısından kendimi dışarı attığımda, koridorun parlak, beyaz floresan ışıkları bir an için gözlerimi kör etti. Adımlarım bana ait değilmiş gibiydi; az önce içeride yaşanan talihsiz olayın ve Ege'nin üzerime yıktığı sorumluluğun ağırlığı omuzlarıma çökmüştü.
Kadın doktor soyunma odasına nasıl yürüdüğümü, o kapıyı arkamdan nasıl kapattığımı hatırlamıyordum. Kilit sesini duyduğum an, içimde gergin bir tel gibi titreyen o son direniş hattı da gevşedi. Adrenalin... Kriz anında insanı ayakta tutan, acıyı ve yorgunluğu maskeleyen o kusursuz hormon kanımdan usulca çekiliyor, yerini derin, uyuşturucu bir boşluğa bırakıyordu.
Lavaboya doğru yürüdüm. Sensörlü musluğun altına ellerimi uzattığımda, buz gibi su büyük bir tazyikle parmaklarıma çarptı. Avuçlarımı birbirine sürterek, formama ve kollarımın üzerine sıçrayan kırmızı lekeleri, Yılmaz Karadağ'ın ve Ege'nin birbirine karışmış kanını derimden kazımaya başladım. Sabunluğa defalarca bastım, köpükleri tırnak diplerime kadar acımasızca sürttüm.
İçimde fırtınalar kopuyordu evet, ama zihnimin bir köşesi, mantıklı cerrah tarafım bana fısıldıyordu: Sen elinden geleni yaptın. O bedenin sınırları oraya kadardı.
Kapının kolu aniden ve büyük bir gürültüyle aşağı indi. Kilitli olduğunu fark eden kişi dışarıdan kapıya sertçe vurdu.
"Bade! Aç şu kapıyı, benim!"
İdil'in sesi, o boğucu sessizliği bıçak gibi kesti. Islak ellerimle kilidi çevirip kapıyı araladığımda, İdil bir kasırga gibi içeri daldı. Üzerindeki canlı, fuşya rengi forması, odanın bu karanlık havasına o kadar büyük bir tezattı ki, onu görmek bile göğüs kafesimdeki sıkışmayı bir nebze olsun hafifletti.
Beni gördüğü an, gözlerindeki panik yerini derin bir şefkate ve korumacı bir öfkeye bıraktı. Kollarından tutup beni kendine çekti ve sımsıkı sarıldı.
"Rana söyledi," diye fısıldadı saçlarımı okşarken. Teninden yayılan tanıdık vanilya kokusu, burnumdaki kan ve dezenfektan kokusunu dağıtan mükemmel bir uyuşturucu gibiydi. "Hastayı kaybetmişsiniz. O herif de bütün faturayı sana kesip bağırmış."
"Benim yüzümden değildi İdil," dedim, sesim yorgun ama netti. Başımı onun omzundan kaldırıp gözlerinin içine baktım. "Kanaması çok hızlıydı. Evet kollarım güçsüzdü, evet açlıktan titriyordum ama... Ben elimden geleni yaptım."
"Biliyorum," dedi İdil, ellerimi ellerinin arasına alarak. "Sen bu hastanedeki en iyi asistanlardan birisin. O adam, kendi egosunun ve kendi çaresizliğinin bedelini sana ödetmeye çalışıyor ama buna izin vermeyeceğiz."
Yanımdaki kâğıt havluluktan birkaç parça koparıp ellerimi nazikçe kuruladı.
"Şimdi," dedi, ayaklanıp dolabıma doğru yönelirken. "Üzerindeki kanlı formayı çıkarıyorsun. Ben Gürkan'ı ayarladım, Pars zaten senin dosyalarını toparlıyor. Oktay Hoca'nın asistanına da 'Bade baygınlık geçirdi, bugünlük çıkması lazım' diye ufak bir yalan attım. Şimdi ikimiz, senin evine gidiyoruz ve sadece nefes alıyoruz. İtiraz istemiyorum."
Sivil kıyafetlerimi, kalın siyah kabanımı nasıl giydiğimi hatırlamıyorum. İdil, beni o hastane koridorlarından bir hayalet gibi sessizce, kimseyle göz göze getirmeden çıkarmıştı. Hastanenin otomatik kapılarından dışarı çıktığımızda, İzmir'in meşhur kasım yağmuru şiddetini artırmıştı.
Taksiyle Alsancak'a, benim yüksek tavanlı evime ulaştığımızda, demir kapıyı açıp içeri girdik.
"Sen hemen sıcak bir duşa giriyorsun," dedi İdil, kabanımı omuzlarımdan alıp vestiyere asarken. "Ben de o sırada mutfağa geçip bize yaşamak için gereken en temel antidepresanları hazırlıyorum: Şarap ve peynir."
Ona minnetle gülümsedim. Banyoya girip suyu en sıcak dereceye ayarladım. Kaynar suyun altında, o yoğun buharın içinde dururken, omuzlarımdaki gerginliğin, kaskatı kesilmiş kasların yavaş yavaş gevşediğini hissettim. Su, tenimdeki yorgunluğu ve yoğun bakımın soğuğunu alıp kanalizasyona sürüklüyordu.
Banyodan çıkıp üzerime bol, gri bir eşofman takımı ve kalın çoraplar geçirdiğimde, kendimi günlerdir ilk defa gerçekten güvende hissediyordum. Saçlarım nemliydi, yüzümdeki solgunluk biraz olsun pembeleşmişti.
Salona adım attığımda, loş sarı ışıkların yandığını gördüm. İdil, kombiyi sonuna kadar açmıştı; evin içindeki dondurucu hava yerini tatlı bir sıcaklığa bırakmıştı. Salonun ortasındaki ahşap sehpaya geniş bir peynir tabağı, krakerler, salkım üzümler ve iki kadeh kırmızı şarap yerleştirilmişti. Şişe çoktan yarılanmıştı.
"Gel buraya," dedi İdil, kadife koltuğun köşesine bağdaş kurmuş bir hâlde elindeki kadehi bana doğru kaldırarak. "İzmir'e gelişini ve ilk sağ kalım mücadeleni kutluyoruz."
Kendimi onun yanındaki boşluğa, yumuşacık minderlerin arasına bıraktım. Kadehi elime aldığımda, yakut rengi sıvı cama çarparak hafifçe dalgalandı. İlk yudumu aldığımda şarabın buruk, yoğun tadı boğazımı yakarak mideme indi ve saatlerdir aç olan bedenime anında tatlı bir uyuşukluk, bir rahatlama dalgası yaydı.
O sırada, salonun köşesinden nostaljik, hafif cızırtılı bir ses yükselmeye başladı.
İdil, pikaba bir plak yerleştirmişti. İğne plağın üzerine değdiğinde çıkan tanıdık hışırtı sesinin ardından, odanın içine akustik bir gitarın melankolik ama bir o kadar da huzur veren tınısı doldu.
(Fikret Kızılok - Ama Babacığım)
Müziğin ritmi, şarabın etkisi, sıcak ev ve İdil'in yargılamayan, koruyucu varlığı... Tüm bunlar birleştiğinde, gün boyu ördüğüm kalın, çelikten zırhın yavaşça eridiğini hissettim. Derin bir nefes aldım ve başımı koltuğun gerisine yasladım.
"Bir şeyler yemelisin," dedi İdil, elindeki peynir parçasını bana uzatarak. "Kendine gelmen lazım."
Peyniri alıp yavaşça çiğnedim. "Teşekkür ederim İdil," dedim, sesimdeki samimi minnetle. "Eğer sen o soyunma odasının kapısını çalmasaydın... Muhtemelen kendimi o duvarların arasında, onun bana biçtiği yetersizlik hissiyle boğacaktım."
İdil kadehini sehpaya bıraktı. Yüzündeki neşeli ifade yerini daha ciddi, sırdaş bir ifadeye bıraktı. Bacaklarını kendine doğru çekip kollarını dizlerine sardı.
"Guya'da onu ilk gördüğüm an," dedi İdil, bakışları uzaklara, sanki yıllar öncesine dalmış gibi, "aklıma direkt Mersin'deki ilk günümüz geldi Bade. Havada portakal çiçeği kokusu vardı hani. Biz otobüsten dökülmüş, paspal ve yorgun argın beklerken o güneş gözlükleriyle, asil bir ukalalıkla inmişti o servisten. O zamanlar bile tekinsizdi ama... sana bakışında bir büyü vardı. O dört gün boyunca seni sahnede izlerken, kumsalda yan yana otururken sana dünyadaki tek kadınmışsın gibi bakıyordu."
O günleri hatırlamak, göğüs kafesimde tozlanmış bir sandığın kapağını aralamak gibiydi. Kadehimi iki elimle sardım. "Evet," diye mırıldandım. "O zamanlar kulağında gümüş gitar küpesiyle müzikten, hayallerden bahseden, bana şarkılar söyleyen o çocukla... Bugün o yoğun bakımda bana nefretle bakan adamın aynı kişi olduğuna inanamıyorum."
İdil başını iki yana salladı, kaşları derin bir karmaşayla çatılmıştı. "Zaten benim de kafamı kurcalayan şey bu Bade. Mantığıma oturtamıyorum. Bu adam sana neden bu kadar öfkeli? Neden bugün sana o kadar saf bir kinle saldırdı?"
"Bilmiyorum İdil," dedim, sesimde biriken o çaresiz isyanla. Şaraptan büyük bir yudum daha aldım. "Gerçekten bilmiyorum! Lisede beni sebepsiz yere bırakıp giden oydu. Bir yaz günü, hiçbir açıklama yapmadan, sadece 'sıkıldım' diyerek hayatımdan çıkan, o lanet mesajla dünyamı başıma yıkan o değil miydi? Tüm o aşkı, bağımızı çöpe atan oydu. Terk edilen benim ama hastanede sanki asıl ihanete uğrayan, asıl kurban oymuş gibi davranıyor!"
Dudaklarım titredi, gözlerimdeki o acı yılların ardından bile taptazeydi. "Eğer bir faturası varsa, bu hikâyede alacaklı olan benim. Neden bana bu kadar hınç dolu bakıyor?"
İdil de aynı çıkmazın içinde kaybolmuş gibiydi. "Dokuz yıl boyunca senin bu adamın ardından nasıl toparlanamadığına, o enkazı nasıl tek başına kaldırdığına ben şahidim. Seni bu kadar yaralayıp giden birinin, şimdi karşına geçip bu kadar cüretkâr bir şekilde senden nefret etmesi... Hastalıklı bir durum."
Kadehimi sehpanın üzerine sertçe bıraktım. Şarabın verdiği cesaret, günlerdir içimde tuttuğum o devasa sırrı artık dilimin ucuna getirmişti.
"Daha bitmedi İdil," dedim, sesim o kadar kısıktı ki zar zor duyuluyordu. "Sana söylemediğim bir şey var. Guya'ya gittiğimiz gece... Kaan beni eve bıraktıktan sonra... Ege kapıma geldi."
İdil'in gözleri fal taşı gibi açıldı. Elleriyle dizlerini sıkıca kavradı. "Ne? Kapına mı geldi? Ne demek bu?"
"Gecenin ikisiydi," diye devam ettim, o anı zihnimde tekrar yaşarken istemsizce ürpererek. "Sırılsıklamdı, sarhoştu ve sağ eli kan içindeydi. Zili bile çalmadı, kapıyı kıracak gibi yumrukladı. Açtığımda... Ayakta zor duruyordu."
"Sana bir şey yaptı mı?" diye atıldı İdil, gözlerinde tehlikeli bir öfke kıvılcımı parlayarak.
"Hayır, fiziksel bir şey yapmadı," dedim başımı iki yana sallayarak. "Ama kapıdan içeri girdi. Beni duvara sıkıştırdı. Bir yandan burayı terk etmem için beni tehdit ederken, diğer yandan... Diğer yandan bana dokunmak için, ona dönmem için deliriyor gibiydi. Gözlerinde öyle karmaşık, öyle yıkık bir ifade vardı ki İdil..."
İdil duyduklarıyla arkasına yaslandı, elini şaşkınlıkla kızıl saçlarından geçirdi. "İnanılmaz... Hem seni yok sayıyor, hem kapına sarhoş dayanıyor, hem de klinikte seni eziyor. Bu adam ne istediğini bilmiyor Bade."
Sonra aniden gözlerini kıstı, aklına çok önemli bir şey gelmiş gibi bana doğru tekrar eğildi.
"Ve işin en absürt, en midesiz tarafı ne biliyor musun Bade?" dedi İdil, sesinde saf bir iğrenme vardı. "Bu adamın bir hayatı var burada. Dört yıllık bir sevgilisi var! Pelin."
Kaşlarım istemsizce çatıldı. Guya'da locada gördüğüm o sarışın, gösterişli kız... Ege'nin göğsüne elini koyup kahkahalar atan, sonra da Ege elindeki bardağı patlatınca çığlık atan o kadından bahsediyor olmalıydı.
"Pelin..." diye mırıldandım. Kaan da o gece bahsetmişti ondan.
"Evet, Pelin," diyerek başını salladı İdil. Şarabından büyük bir yudum aldı. "Kız dermatoloji asistanı, bizimle aynı fakülteden mezun. Babası da hastanede tanınan biriymiş, onda kaynaklı adeta kliniğin demirbaşı gibi, sürekli bizim buralarda. Tüm hastane Ege ile olan güya örnek ve uzun soluklu ilişkilerini bilir. Hatta evlenecekleri falan konuşuluyor dedikodularda."
İdil'in anlattıkları zihnimde yankılanırken, içimde tuhaf, buruk bir his oluştu ama bu his, bana bir kalkan da sağlıyordu. Ege'nin bir hayatı, bir düzeni ve yıllardır hayatında olan bir kadını vardı. Bense sadece sıkıldığı için terk ettiği o lise aşkıydım. Bu gerçek, onun bana duyduğu vahşi öfkenin ve kapıma dayanmasının ne kadar iki yüzlü, ne kadar temelsiz olduğunu bir kez daha kanıtlıyordu.
"Hayatını kurmuş, düzenini oturtmuş, dört yıllık ilişkisi olan bir adam..." dedi İdil alaycı bir gülümsemeyle kadehini havaya kaldırarak. "Neden geçmişten gelen ve kendisinin terk ettiği birine karşı böyle bir kriz geçirir ki? Neden kapısına sarhoş dayanır? Ege Okan, kendi kurduğu o mükemmel hayatın içinde aslında ne kadar çürük olduğunu sana saldırarak bastırmaya çalışıyor."
Kadehimi kaldırıp onun kadehine hafifçe tokuşturdum. Çıkan o ince kristal sesi, salonun sıcak atmosferinde yankılandı.
"Biliyor musun," dedim, yüzümde günlerdir ilk defa beliren, sahici, yorgun ama net bir tebessümle. "Ege'nin hastalıklı nefretinin sebebi her neyse... Artık umurumda bile değil. Onun Pelin'le olan o örnek hayatı veya kendi içindeki çelişkileri benim problemim değil."
İdil gülümseyerek arkasına yaslandı. Gözlerindeki o gururu görebiliyordum. "İşte benim tanıdığım kız. Senin savaşın o klinik, o hastalar. O herif değil."
"Aynen öyle," diyerek şarabımdan son yudumu aldım. "O bana sadece bir cerrahın sınırlarını öğrettiğini sanıyor. Yarın sabah o kliniğe geri döndüğümde, neşterin keskin tarafını kimin tuttuğunu ona ben öğreteceğim."
Pencerenin dışındaki yağmur cama usulca vurmaya devam ederken, içerideki Fikret Kızılok tınısı ve İdil'in dostluğu, İzmir'deki bu karanlık günün üzerine çekilmiş en güzel, en sıcak battaniyeydi. Geçmişin açıklanamayan nefret dolu gölgesi ve Ege Okan'ın hiyerarşisi, en azından bu gece için, o sürgülü cam kapının ardında kalmıştı.
-
Ertesi sabah, İzmir’in üzerine çöken ağlamaklı bulutlar yerini soluk da olsa ince bir güneş ışığına bırakmıştı. Gözlerimi açtığımda, zihnimde dünün çığlık çığlığa yankılanan kâbusundan eser yoktu. İdil’in yanımda, o geniş kadife koltukta uyuyakalmış huzurlu yüzüne bakarken derin bir nefes aldım. Göğüs kafesimde hissettiğim o ezici baskı, yerini mutlak, buz gibi bir boşluğa bırakmıştı.
Duygularımı, tıpkı yetenekli bir anestezi uzmanının hastasını masada uyutması gibi derin bir uykuya yatırmıştım. Kırılganlığın, o lise yıllarında kalmış terk edilmiş kız çocuğunun fişini çekmiştim.
Ayağa kalktım. Banyoya geçip yüzüme çarptığım buz gibi su, bu yeni zırhımın ilk perçiniydi. Aynadaki yansımama baktım; göz altlarımdaki o morluklar dünkü yıkımın izlerini taşısa da, bakışlarımda artık korku yoktu. Lacivert cerrahi formamı üzerime geçirirken hareketlerim net ve kesindi. Kapatıcı tüpünü elime alıp köprücük kemiğimin üzerindeki siyah karanfil dövmesini özenle, kat kat boyarken zihnim de aynı şekilde geçmişin sızlayan izlerini örtüyordu. Ege Okan, benim için artık geçmişten gelen bir hayalet veya kalbimi kıran o adam değildi. O zorlu, acımasız ve alt edilmesi gereken bir kıdemliydi. Sadece bu kadar.
Hastaneye ulaştığımda, otomatik kapılardan içeri adımımı attığım an etrafımdaki kaotik enerji bana işlemedi. Asansöre binip sekizinci kata çıkarken duruşum dimdikti; omuzlarım geride, çenem havadaydı. Nöroşirürji kliniğinin o ağır, dezenfektan kokan koridoruna girdiğimde, karşıdan gelen birkaç asistan ve hemşirenin bakışlarının üzerimde gezindiğini fark ettim. Dünkü mavi kod krizini, Ege'nin beni yoğun bakımda nasıl ezişini ve hastanın ölümünü muhtemelen tüm kat duymuştu. Benden yıkık, istifasını vermeye hazırlanan, gözleri şişmiş bir kurban görmeyi bekliyorlardı.
Ama ben, koridorda yürürken zemine vuran adımlarımla o beklentilerin hepsini ezip geçiyordum.
"Günaydın Neriman Hemşire," dedim, hemşire bankosunun önünden geçerken, sesimdeki o kendinden emin ve saygılı tonla.
Neriman Hemşire, elindeki hasta dosyalarından başını kaldırıp bana baktı. Kartal gözleri yüzümde birkaç saniye gezindi; yıkılmış bir kız çocuğu aradı ama bulamadı. Yüzünde, ilk defa o milimetrik kıvrımın ötesine geçen, gerçek bir onaylama ifadesi belirdi. Başını hafifçe eğdi. "Günaydın Doktor Akkaya. Dünkü kayıp için üzgünüm ama duruşunuzu bozmadığınızı görmek güzel. Cerrahi, düşenleri beklemez."
"Ben de düşmeye niyetli değilim," diyerek hafifçe gülümsedim ve asistan odasının kapısına yöneldim.
Kapı kolunu indirip içeri adımımı attığımda, odanın içindeki o bayat filtre kahve ve ter kokusuna karışmış, tamamen yabancı, buram buram kalite kokan çiçeksi bir parfüm kokusu çarptı yüzüme.
Odanın ortasındaki masaya yaslanmış, elinde lüks bir kahve zincirinin karton bardağını tutan genç bir kadın vardı. Üzerinde, bizim karanlık nöroşirürji formalarımızın aksine, cildinin kusursuzluğunu daha da ön plana çıkaran uçuk pembe, özel dikim olduğu belli olan bir forma bulunuyordu. Saçları ensesinde gevşek ama son derece şık bir tokayla tutturulmuş, yüzünde neredeyse yok gibi duran ama hatlarını kusursuzlaştıran hafif bir makyaj vardı. Odada Pars bilgisayarının başında, Gürkan ise elindeki bir simidi kemiriyordu ama ikisinin de aurası, bu kadının odaya yaydığı o rahat, imtiyazlı ve kendinden emin enerjinin altında ezilmişti.
Kadın, kapının açılmasıyla başını bana doğru çevirdi. Guya'daki locadan hatırladığım o sarışın, gösterişli yüz... Ege'nin göğsüne yaslanıp kahkaha atan, onun dört yıllık sevgilisi Pelin.
Beni gördüğü an dudaklarına, ne aşırı sıcak ne de soğuk olan, tamamen profesyonel ama hafiften üstenci bir gülümseme yerleşti. Kahvesini masaya bırakıp bana doğru bir adım attı.
"Sen şu meşhur yeni transfer olmalısın," dedi, sesi yumuşak, diksiyonu kusursuzdu. Elini bana doğru uzattı. "Ben Pelin. Dermatoloji, ikinci yıl."
Uzattığı elini sıktım. Tenimdeki o buz gibi hissizlik, parmak uçlarımdan onun eline geçti. "Bade Akkaya," dedim, ses tonum onunki kadar yumuşak ama çok daha mesafeliydi. "Nöroşirürji."
Pelin elini geri çekerken beni şöyle bir süzdü.
"Dünkü olayı duydum," dedi Pelin, yüzüne sahte olmayan ama fazlasıyla rahat bir empati yerleştirerek. "İlk günden bir hastayı masada kaybetmek, üstelik Ege'nin nöbetinde buna denk gelmek büyük şanssızlık. Ege bana bahsetmedi gerçi, kendi servisimdeki kızlardan duydum. Ege biraz... zordur. Cerrahisi konusunda inanılmaz mükemmeliyetçidir, bazen kantarın topuzunu kaçırıp asistanları çok fena haşlayabiliyor. Lütfen dünkü tavrını kişisel algılama olur mu? Adamın doğası bu."
İçimde, en derinlerde bir yerlerde o eski Bade'nin midesi bulanıyor, 'O adamın doğasındaki kibri sen nereden bileceksin?' diye bağırmak istiyordu. Ege'nin benim için geçirdiği krizin, Pelin'in gözünde sadece cerrahi bir mükemmeliyetçilik olarak yorumlanması inanılmaz trajikomikti.
"Kişisel algılamak mı?" dedim, omuzlarımı hafifçe silkerek. Gözlerimi doğrudan onun gözlerine diktim; benim bu rahat, zerre kadar sarsılmamış tavrım onu hafifçe şaşırtmıştı. "Burası bir beyin cerrahisi kliniği Pelin. Burada kişisel meselelere veya bir amirin öfke krizlerine takılacak vaktimiz olmuyor. Ben sadece işimi yapmaya ve hastalarımı hayatta tutmaya odaklıyım. Ege Bey'in tavırları kendi profesyonelliğini bağlar, benim psikolojimi değil."
Pelin'in yüzündeki o acıyan arkadaş ifadesi bir anlığına dondu. Karşısında dünkü enkazı, ağlayan ve titreyen o kızı bulmayı beklerken; çelikten bir duvara çarpmıştı.
"Ne güzel," dedi Pelin, sesindeki o yumuşaklık bir tık daha resmi bir tona geçerken. "O zaman bu klinikte çok iyi iş çıkaracağına eminim. Çünkü Ege, karşısında zayıf insanlara tahammül edemez. Onun hızına ve katı kurallarına yetişebilecek biriysen, aranızda sorun kalmaz. Dört yıldır onun duvarlarını aşabilen tek kişi olduğum için söylüyorum bunu... Onun dilinden anlamak biraz zaman alıyor."
Dört yıl. Ege'nin benim enkazımın üzerine kurduğu o dört yıllık hayatı... Pelin bunu, aralarındaki bağın ne kadar özel olduğunu, Ege'ye sadece kendisinin sahip olduğunu bana hissettirmek için, o ince kadınsal içgüdüsüyle söylemişti.
Tam o an, o çok güvendiği adamın daha iki gece önce kapıma sarhoş dayanıp beni duvara sıkıştırdığını söylemek, o mükemmel illüzyonunu bir saniyede parçalamak geçti içimden. Çok kolaydı. Tek bir cümleme bakardı. Ama bu, beni Ege'nin seviyesine çeker, benim de duygusal olarak bu oyunun içinde olduğumu kanıtlardı. Bense bu oyunu oynamayı dün gece bırakmıştım.
"Öyle mi?" dedim sadece, sesimde en ufak bir merak kırıntısı bile barındırmadan. "Dermatoloji asistanlarının, nöroşirürji kıdemlilerinin psikolojisini bu kadar yakından analiz edebilmesi ne büyük şans. Umarım bu uzmanlığınız kendi hastalarınızda da işe yarıyordur."
Gürkan, ağzındaki simidi yutarken hafifçe öksürdü, boğulur gibi oldu. Pars ise ekranından gözlerini ayırmadan hafifçe gülümsedi. Lafı tam gediğine, zarafetle ama keskince oturtmuştum. Pelin'in yanaklarında hafif bir kızarıklık oluştu, dudaklarını araladı ama cevap vermesine fırsat kalmadan asistan odasının kapısı açıldı.
İçeri giren, dünkü uykusuz ve öfkeli adamdan çok daha farklı görünen Ege'ydi. Temiz bir yeşil forma giymiş, saçlarını düzeltmişti ama göz altlarındaki o yorgunluk ve içindeki gerilim aynen duruyordu. Sağ elindeki sargı yenilenmiş, daha ince ve steril bir hale getirilmişti.
Elindeki dosyalarla odaya adımını attığı an, başını kaldırıp önce beni, ardından da hemen karşımda duran Pelin'i gördü.
O saniye, Ege Okan'ın dünyasının durduğuna yemin edebilirdim.
Adımları olduğu yere mıhlandı. Elindeki dosyanın kenarını tutan parmakları o kadar sert sıkıştı ki, eklemleri bembeyaz oldu. Gözleri, hayatındaki o iki farklı evreni; sırrını, karanlığını ve travmasını temsil eden benimle, onun güvenli ve normal hayatını temsil eden Pelin'i aynı odada, yüz yüze sohbet ederken gördüğü an, yüzündeki tüm kan çekildi.
Gözlerinde saf bir dehşet, dizginlenemez bir panik parladı. Nabzının şu an Pars'ın o monitöründe 150'leri gördüğüne bahse girebilirdim. O an, benim Pelin'e geçmişimizi anlatmış olabileceğim, iki gece önceki o kapı baskınını ifşa etmiş olabileceğim korkusu Ege'nin kusursuz maskesini paramparça etti.
"Pelin..." dedi Ege, sesi boğuk, kendi boğazında düğümlenen bir ip gibi çıkmıştı. Gözleri benden bir an bile ayrılmıyordu, yüzümden bir ipucu, bir zafer gülümsemesi okumaya çalışıyordu. "Senin... burada ne işin var?"
Pelin, Ege'nin bu donup kalmış, şok içindeki hâlini tamamen yanlış anladı. Onun, dünkü yorgunluğunun ve stresinin devam ettiğini düşündü. Yüzündeki gerginliği silip, en tatlı gülümsemesiyle Ege'ye doğru adımladı.
"Sana sabah kahvesi getirdim sevgilim," dedi Pelin, Ege'nin koluna dokunarak. "Dün gece ne kadar zor bir nöbet geçirdiğini duydum. Eve de gelmedin, hastanede uyuduğunu tahmin edip uğramak istedim. Bade'yle de tanışıyorduk. O kadar anlattığın gibi korkutucu bir kız göremedim ben."
Pelin'in 'sevgilim' kelimesi, Ege'nin bedenine elektrik verilmiş gibi bir kasılma yarattı. Gözleri, Pelin'in ona dokunan elinden tekrar bana döndü. Benden bir atak, bir gözyaşı, kıskançlık krizine girmiş bir kadının yaralı iğnelemelerini bekliyordu. En azından ona öfkeyle bakmamı, 'evet Ege Bey, çok güzel bir tanışma oldu' gibi alt metni olan bir tehdit savurmamı bekliyordu. Bana zarar verdiğini, canımı yaktığını görmek istiyordu.
Ama ben ona bu zevki asla tattırmayacaktım.
Yüzüme, odadaki o ağır gerilimi tamamen reddeden, dümdüz, duygudan tamamen arındırılmış bir profesyonel ifadesi yerleştirdim. Ege'nin panik dolu, çaresiz gözlerinin içine baktım ve içimdeki o son insani duyguyu da kilitledim.
"Günaydın Ege Bey," dedim, sesim o kadar pürüzsüz, o kadar olağandı ki, sanki dün yoğun bakımda birbirimize kan ve nefret kusmamışız gibi duruyordum. Elime dünkü nöbetin kayıtlarını içeren metal dosyayı aldım. "Dünkü post-op hastaların vital bulgularını ve EVD kalibrasyonlarının on iki saatlik grafiklerini dosyalarına işledim. Vefat eden hastanın ölüm belgesi ve adli rapor taslağı da imzaya hazır."
Ege, benim bu robotik, bu mutlak umursamazlık içeren tavrım karşısında nefes almayı unuttu. Göz bebekleri titredi. Benim canımın yanmadığını, onun Pelin'le olan ilişkisini veya onun krizlerini zerre kadar umursamadığımı görmek; onu benim herhangi bir öfkeli sözümden çok daha fazla yaralamıştı.
Ben konuşurken Pelin hafifçe kenara çekildi, ortamdaki o resmi, cerrahi bilgi akışına saygı duyarak Ege'nin kolunu bıraktı.
"Eğer uygunsanız," diye devam ettim, sanki karşımda bir hayalet, kalbimi paramparça eden bir adam değil de sıradan bir klinik şefi varmış gibi, "sabah viziti için hazırım. Pars da dosyalarını hazırladı. Bekliyoruz."
Ege'nin boğazı yutkunurken düğümlendi. "Sen..." diye fısıldadı, kelimeleri toparlamakta güçlük çekerek. "Sen dosyaları... bitirdin mi?"
"Evet," dedim tek kelimeyle, başımı hafifçe eğerek. Sonra yüzümü Pelin'e döndüm, dudaklarıma son derece nazik, diplomatik bir tebessüm kondurdum. "Tanıştığımıza memnun oldum Pelin. Size kolay gelsin, nöbetlerde karşılaşırız elbet."
Pelin, benim bu profesyonel, çizgisini asla bozmayan tavrım karşısında hafifçe şaşırsa da başını salladı. "Ben de memnun oldum Bade. Kolay gelsin size de."
Dosyayı göğsüme yasladım. Ege'ye, onun paramparça olmuş, şaşkınlık ve yenilgi dolu gözlerine son bir kez, sıradan bir duvara bakar gibi baktım ve adımlarımı kapıya doğru yönelttim. Onun, Pelin'in yanında çırpınan aciz halini arkamda bırakarak, omuzlarım dik, başım yukarıda asistan odasından dışarı çıktım.
Koridorda yürürken, içimde yıllar sonra ilk defa hissettiğim o güçlü, yenilmez zafer duygusu vardı. Ege Okan bana sadece acı çekmeyi öğrettiğini sanıyordu ama yanılıyordu; o bana, nasıl buzdan bir neştere dönüşüleceğini öğretmişti. Ve şimdi, o neşterin keskin tarafıyla yüzleşme sırası ondaydı.
-
Bölüm etkileşimi
