5. bölüm / 7
Kasım Yağmuru-IV-
Bölümler 7Şu an: -IV-
- 1 -Giriş-250 kelime
- 2 -I-5.564 kelime
- 3 -II-6.737 kelime
- 4 -III-6.447 kelime
- 5 -IV-6.686 kelime · Okuduğun bölüm
- 6 -V-4.636 kelime
- 7 -VI-5.824 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
-Kırmızı Alan-
"Bazı yaralar iyileşmek için değil; kime ait olduğunuzu, kime yenildiğinizi hatırlatmak için kanar."
Bölüm Şarkısı: The Scientist - Coldplay
----------------------------------------
13 Kasım 2028 - 05.42
İzmir -Bade'nin Evi
Uyku, gerçeklikten kaçmanın basit bir yolu gibi görünse de size dostluk etmeyeceğini anladığınızda cehenneminize dönüşebilirdi.
İki gündür uyku uyumamıştım. Kendi düşüncelerim içinde boğulmakla, belki de yaşanılanların gerçek olduğuna kendimi inandırmaya çalışmakla geçirmiştim saatlerimi. Öyle ki yerdeki kolilerin çoğu açılmamış halde bana bakıyor, Kaan'la içtiğimiz kahvelerin bardakları bile sehpadaki yerini koruyordu.
Ege... Onu görmek korkutucuydu.
Her zaman bir yanım onun hala yaşadığının farkındaydı. Bir yerlerde nefes aldığını biliyordum, yeni insanlarla tanışmış olabileceğini ön görüyordum. Hepsinin dışında, beni tamamen silip atmış olduğundan emindim. Bunları düşünerek, kendimi bu ihtimallere alıştırarak senelerimi harcamıştım.
Şimdi ise kendimi hazırladığım tüm ihtimallerin altında eziliyordum. Buna alışmam ne kadar sürecekti, o konu hakkında ise hiçbir fikrim yoktu.
Zorla yataktan kaldırdım kendimi, gece boyunca yatakta debelenip durmama rağmen bir saniye uyku girmeyen gözlerimi açık tutmaya zorladım. Ben geldikten sonra bana inat eder gibi daha da soğuyan hava ayaklarımı üşüttü. Parkeler soğuk, evin içi ise buzdolabı açık kalmışçasına serindi.
Kenarda duran sabahlığıma uzandım, gri renkli yün sabahlığı omuzlarıma atarak yerde duran terlikleri ayaklarıma geçirdim. Acele etmeden banyoya doğru ilerledim.
Bugün asistanlığımın ilk günüydü. Hastaneye gidecek, Oktay Amca ile hasret giderdikten sonra işleyişi öğrenecektim. Şanslıysam hasta vizitlerine katılabilirdim, bu yüzden diğer asistanlara ve uzmanlara iyi bir izlenim bırakmam gerekiyordu. Düzgün giyinmeli, laubali olmamalı ve kendimi kanıtlamak için çaba sarf etmeliydim. Buraya gelmemin torpil aramamdan kaynaklanmadığını onlara hareketlerimle ve zekamla anlatmaya kararlıydım.
Yüzüme vuran soğuk su beni biraz daha kendime getirdi. Aynadaki yansımam ise tüm planlarımın aksine yorgundu ve bu yorgunluk basit bir kapatıcının çözemeyeceği kadar belli oluyordu.
"Sikerler..." Mırıldandım aynadaki yansımama. Benimle alay eder gibi gülümsediğini gördüğüme o an yemin edebilirdim ancak bu çok yüksek ihtimalle uykusuzluğun beynimde yarattığı şakacı bir illüzyondan kaynaklanıyordu.
Hastane üniformalarımı hızlıca odaya geçerek üzerime geçirdim. Koyu lacivert cerrahi takımım ütülü, lekelerden uzaktı. Bir zırh kuşanır gibi kuşandım onu, beyaz önlüğümü ise katlayıp çantama koydum.
Çantamın fermuarını çekmeden hemen önce, makyaj masamın üzerinde duran o ten rengi, yüksek kapatıcılığa sahip tüpe kaydı gözlerim. Siyah karanfil... Babamın yası ve Ege'nin parmak uçlarının tenimi dağladığı o mühürlü nokta... İki gece önce kapıma dayanıp o dövmeye dokunduğunda hissettiğim saf dehşet, cerrahi formamın yakasından içeri sızan soğuk bir rüzgâr gibi bedenimi titretti. Kapatıcıyı elime aldım, boynuma normalden biraz daha kalın bir tabaka halinde sürdüm. O siyah mürekkebi, geçmişin karanlık izini tenime gömerken, aynı zamanda içimdeki zayıf, kırılgan Bade'yi de o boyanın altına hapsediyordum. O evden çıktığım an, ben sadece Doktor Akkaya'ydım.
İzmir Şehir Hastanesine giden taksi yolculuğu, zihnimdeki gürültüye inat fazlasıyla sessiz geçti. Camdan dışarı bakarken, şehrin üzerine çöken o gri, puslu sabah aydınlığını izledim. Şehir yavaş yavaş uyanıyor, kepenkler açılıyor, insanlar kendi küçük dünyalarının telaşına kapılıyordu. Oysa benim dünyamda, fırtına çoktan kopmuş, enkaz kaldırma çalışmaları henüz başlamamıştı bile.
Taksiden inip hastanenin ana giriş kapısına doğru yürüdüğümde, otomatik kapılar büyük bir tıslama sesiyle iki yana açıldı. Yüzüme çarpan o tanıdık koku... Batikon, ağır dezenfektan, taze demlenmiş ama saatler önce bayatlamış filtre kahve ve uykusuzluğun, korkunun, umudun birbirine karıştığı o hastane kokusuydu. Bu koku Ankara'da benim için güven demekti. Burası ise henüz haritasını bilmediğim bir mayın tarlasıydı.
Asistan odasına veya kliniğe geçmeden önce gitmem gereken tek bir yer vardı. Başhekimlik.
Hastane koridorlarındaki sabah telaşını, ellerinde dosyalarla koşturan beyaz önlüklüleri ve sedye seslerini arkamda bırakarak idari birimlerin bulunduğu en üst kata çıkan asansöre bindim. Bu kat, hastanenin alt katlarındaki kanlı, kaotik ve gürültülü dünyadan tamamen izole edilmişti. Zemindeki kalın halılar ayak seslerini yutuyor, duvarlardaki modern tablolar buranın bir ölüm kalım arenasından çok lüks bir plazayı andırmasını sağlıyordu.
Geniş, çift kanatlı kapının önüne geldiğimde asistan kıza ismimi verdim. Kız gülümseyerek beni anında içeri buyur ettiğinde, derin bir nefes alıp omuzlarımı dikleştirdim ve içeri adımımı attım.
Oktay Amca, devasa deri koltuğunda oturmuş, burnunun ucuna indirdiği okuma gözlükleriyle önündeki kalın raporu inceliyordu. Odanın içi onun meşhur, yıllardır değiştirmediği tütün kolonyası ve acı kahve kokuyordu. Başı hafifçe keldi ama duruşu, o geniş omuzları ve otoriter enerjisi zerre kadar aşınmamıştı. Beni gördüğü an yüzündeki sert başhekim ifadesi saniyeler içinde eridi. Gözlüklerini masaya bırakıp hızla ayağa kalktı.
"Benim güzel kızım," dedi, sesi o koca odayı dolduracak kadar gür ve babacandı. Kollarını iki yana açarak bana doğru yürüdü.
Ona sarıldığımda, burnuma dolan tanıdık koku beni bir anlığına Bursa'ya, babamın sağ olduğu o huzurlu, korunaklı çocukluk günlerine götürdü. O anki temas bir başhekimin asistanına sarılması değil; babasını kaybetmiş, yapayalnız kalmış bir kız çocuğunun amcasına sığınışından ibaretti. O da bunu biliyor, sırtımı büyük elleriyle şefkatle sıvazlıyordu.
"Hoş geldin İzmir'e Bade," dedi benden ayrılıp omuzlarımdan tutarak. Beni şöyle bir gururla süzdü. Gözleri dolmuştu, bunu saklamaya çalışsa da o hafif kızarıklık onu ele veriyordu. "Şu lacivert formanın içinde seni görmek... Cemil de görseydi bugünleri... Gururdan göğsü çatlardı yemin ederim. Tıpkı onun gibi dik, tıpkı onun gibi inatçı bakıyorsun."
Babamın adını duymak, boğazıma bir yumru oturmasına neden oldu ama yutkunarak o yumruyu aşağı ittim. Gülümsedim, profesyonel ama içten bir tebessümdü bu. "Umarım onu da, seni de gururlandırırım Oktay Amca. Beni buraya davet ettiğin için, bana inandığın için teşekkür ederim."
Oktay Hoca, "Amca yok," diyerek işaret parmağını havaya kaldırdı, yüzünde sahte bir ciddiyetle. "Bu odanın dışında, o koridorlarda ben başhekim ve Klinik Şefi Oktay Harpen'im. Sen de benim asistanım Doktor Bade Akkaya'sın. Sana torpil geçeceğimi, seni kayıracağımı sanıyorsan çok yanılıyorsun küçük hanım. Hatta Cemil'in kızı olduğun için sana diğerlerinden iki kat daha fazla yükleneceğim. Burası İzmir Şehir Hastanesi, burada çelik gibi olman lazım."
"Ben hazırım hocam," dedim, sesimdeki kararlılık odayı çınlattı. "Ne ayrıcalık bekliyorum ne de merhamet. Sadece çalışmak, kendimi ispatlamak istiyorum."
Oktay Hoca memnuniyetle başını salladı. Eliyle masanın önündeki deri koltukları işaret etti. "Geç otur bakalım iki dakika, vizite daha var." İkimiz de oturduğumuzda yüzündeki o şefkatli ifade yerini biraz daha ciddi, analitik bir cerrah bakışına bıraktı. "Nöroşirürji kliniğimiz zordur Bade. Vaka yükümüz Türkiye ortalamasının çok üzerinde ama ekibim sağlamdır. Kıdemlilerin, özellikle ikinci seneler seni ilk etapta yönlendirecek. Gözüm üzerinde olacak ama hiyerarşiye asla müdahale etmem, bunu bil."
"Ekibi biraz tanıyorum," dedim, sesimi sabit tutmaya özen göstererek. "Cuma akşamı İdil sağ olsun beni biraz kaynaştırdı. Kaan, Rana, Pars..."
Oktay Hoca gülümsedi. "İdil her zamanki gibi enerjik... Ekip iyidir, hepsi zehir gibi çocuklardır. Bir de Ege var," dediğinde kalbimin ritmi bir saniyeliğine tekledi. "Ege Okan. O da diğerleriyle aynı kıdemde gerçi, o da ikinci senesinde ama cerrahi yeteneği ve soğukkanlılığı yaşının çok ötesinde. Bazen bir asistandan çok bir uzman gibi hareket eder. Seni biraz zorlayabilir, mizaç olarak serttir ama ondan çok şey öğrenirsin. Peşinden ayrılma."
Dudaklarımı birbirine bastırdım. "Öğrenirim, eminim," dedim, sesimdeki o ince ironiyi sadece kendim duyarak. Eğer Ege Okan'ın iki gece önce kapıma dayanıp bana nasıl kan kusturduğunu bilseydi, Oktay Amca muhtemelen onu hastanenin kapısından içeri sokmazdı ama bu benim savaşımdı ve bu savaşa dışarıdan kimseyi dahil etmeyecektim.
Oktay Hoca kolundaki gümüş saate baktı. "Neyse, lafa daldık zaman akıp gidiyor. Benim birazdan başhekimlikte yönetim kurulu toplantım var, bu sabah vizite katılamayacağım. Pars ve Ege yönetsin sabah vizitini, onlara söylersin. Hadi bakalım, in aşağıya ve unutma Bade; duygularını o önlüğün cebinde bırak, ameliyathaneye sadece beynini ve ellerini sok."
"Anlaşıldı hocam," diyerek ayağa kalktım. Son bir kez minnetle gözlerinin içine baktım. O odadan çıkarken, üzerimdeki görünmez zırhı biraz daha kalınlaştırmıştım.
Asansörle sekizinci kata, beyin ve sinir cerrahisi servisine indiğimde atmosfer tamamen değişti. Ağır dezenfektan kokusu, cihazların ritmik sesleri ve o kesintisiz gerginlik hissi... "Asistan Odası" yazan kapıyı bulduğumda, derin bir nefes alıp kapı kolunu indirdim ve içeri girdim.
Oda, beklediğimden çok daha dağınıktı. Masa üzerlerinde yarım bırakılmış kahve bardakları, üst üste yığılmış anatomi notları, açık kalmış dosyalar... Odanın köşesindeki eski, deri kanepede yüzükoyun yatmış, üzerine beyaz bir önlük örtmüş biri uyuyordu. Gürkan... Pediatri asistanı olmasına rağmen burada pineklemesi o an bana tuhaf gelmişti.
Tam karşımda, odanın en karanlık köşesinde, çift monitörlü bilgisayarın başında Pars oturuyordu. Boynuna geçirdiği siyah bir kulaklıkla ekrandaki tomografi kesitlerini inceliyordu. Cuma gecesi kulüpteki tekinsiz ve suskun haline kıyasla, burada, kendi doğal habitatında çok daha rahat görünüyordu. Elindeki soğumuş, bayat filtre kahveyi yudumlarken gözü kapıya kaydı. Beni gördüğünde kulaklığının tekini boynuna indirdi.
"Vay, Ankara transferimiz teşrif etmiş," dedi Pars, sesinde ilk gün şahit olduğum o robotik soğukluktan ziyade, uykusuzluğun verdiği hafif alaycı ve yorgun bir ton vardı. Sandalyesinde geriye doğru yaslandı ve beni süzdü. "Hoş geldin çömezlik cehennemine. Dün gece yeterince uyuduğunu umuyorum, çünkü bu odada gördüğün o deri kanepe önümüzdeki birkaç yıl boyunca en yakın arkadaşın olacak."
"Hoş buldum Pars," dedim hafifçe gülümseyerek. Çantamı boş bir sandalyenin üzerine bıraktım. "Gürkan'ın burada ne işi var? Kendi servisi yok mu onun?"
Pars, elindeki karton bardağı masaya bıraktı ve başıyla Gürkan'ı işaret etti. "Gece pediatride resmen kıyamet koptu. Üç arrest, ardı ardına entübasyonlar... Kendi kıdemlisi çocuğu nefes aldırmadan koşturmuş. Sabahın beşinde buraya sürünerek geldi, 'Beni saklayın, insan hakları ihlali var' diye sayıklayıp bayıldı. Uyandırma, yoksa ağlamaya başlar."
Tam çantamdan bembeyaz, ütülü önlüğümü çıkarıp üzerime giyiyordum ki, odanın kapısı aniden büyük bir gürültüyle açıldı. Menteşelerin o acı dolu sesiyle birlikte kanepede uyuyan Gürkan bile "Adrenalin verin!" diye bağırarak sıçradı.
Kapıda duran kişi, Kaan'ın bana efsane gibi anlattığı Sorumlu Hemşire Neriman Demir'di.
Ellili yaşlarının ortalarında, saçları ensesinde milimetrik bir topuz yapılmış, lacivert hemşire forması içinde dimdik duran bu kadın, odaya girdiği an havadaki oksijeni bile kendi disiplinine sokmuş gibiydi. Pars bile refleks olarak bilgisayar sandalyesinden doğruldu.
Neriman Hemşire'nin kartal gibi keskin gözleri odayı taradıktan sonra doğrudan benim üzerime kilitlendi. Parke zeminde tok sesler çıkaran ortopedik terlikleriyle bana doğru yürüdü. Yaklaştıkça ondan yayılan o yoğun lavanta kolonyası ve mutlak otorite kokusu genzimi yaktı. Tam karşımda durup beni tepeden tırnağa süzdü.
"Sen," dedi, sesi odayı dolduran gür, tavizsiz bir tondaydı. "Ankara'dan gelen yeni asistan olmalısın. Doktor Bade Akkaya."
"Evet," dedim, başımı dik tutarak. "Günaydın Neriman Hanım."
Gözleri kısıldı. Elindeki metal dosyayı göğsüne yaslayıp bir adım daha yaklaştı. "Burada 'hanım' yoktur Doktor Akkaya. Ben Neriman Hemşireyim. Bu klinikteki her hastanın nefes alışından, her asistanın attığı adımdan, nöbet listesindeki her boşluktan ben sorumluyum. Kurallarıma uyarsan senin için bir anne olurum; uymazsan, sana Ankara'yı mumla aratırım."
Elini aniden uzattı ve henüz giydiğim beyaz önlüğümün yakasını sert bir hareketle düzeltti. "Cerrah dediğin, hastasının karşısına zihni kadar görünüşüyle de jilet gibi çıkmalıdır. Dağınıklık, dikkatsizliğin en büyük belirtisidir. Unutma."
"Anlaşıldı Neriman Hemşire," dedim, sesimdeki saygıyı koruyarak. İlk testi geçmiştim sanırım.
Dudaklarında mikroskobik bir onaylama kıvrımı oluştu. "Güzel. Sabah viziti beş dakika sonra başlıyor. Oktay Hoca'nın katılamayacağı bilgisi geldi. Dosyalarınızı hazırlayın." Sonra kanepede korkuyla onu izleyen Gürkan'a döndü. "Sen de kendi servisine dön Gürkan! Burası sığınma evi değil."
Neriman Hemşire odadan çıkıp gittiğinde, Gürkan elini kalbine koyarak derin bir nefes verdi. "Kadın bir gün beni o lavanta kokusunda boğacak yemin ederim... Kızım sen nasıl dik durdun öyle karşısında? Ben ilk günümde ağlayacaktım az kalsın."
"Oktay Hoca yoksa," dedi Pars, masadaki dosyaları toparlamaya başlarken. Sesi aniden ciddileşmişti. "Viziti kıdemliler olarak yöneteceğiz. Daha doğrusu, Ege'yle ben yöneteceğiz."
Ege... Bu ismi duymak, midemdeki o asitli düğümü tekrar ateşledi. Ege'nin de Pars'la aynı kıdemde, yani ikinci senesinde olduğunu biliyordum. Aramızda resmi bir hiyerarşiden ziyade, sadece bir yıllık bir asistanlık farkı vardı. Bana emredebileceği veya benim ondan korkarak duvarların arkasına saklanmamı gerektirecek bir statüsü olmamalıydı. Biz meslektaştık, çömez ve nispeten biraz daha kıdemli iki asistandık o kadar.
O sırada kapı aralandı ve elinde dumanı tüten bir kahveyle Rana içeri girdi. Her zamanki gibi simsiyah cerrahi takımları içinde karanlık ve asil görünüyordu. Göz ucuyla bana bakıp başıyla selam verdi. "Ege'yi gördünüz mü?" diye sordu Pars'a dönerek. "Dün gece acilden ağır bir travma gelmiş. Subdural hematom. Ege sabaha kadar ameliyattaymış. Uyandırmamışlar kimseyi, tek başına idare etmiş."
Sabaha kadar ameliyatta mıymış? Zihnim anında geriye, gece ikide kapıma dayandığı o ana gitti. Sarhoştu, sağ eli kan içindeydi. O halde ameliyata girmiş olamazdı, girmemeliydi.
"Ya..." Mırıldandım şaşkınlıkla. "Daha ikinci senesine ama tek başına acil vakaları ameliyat edebiliyor, öyle mi?"
Rana kahvesinden bir yudum alıp omuz silkti. "Ege Okan bu. O adamın eli kopsa, dişiyle yine o klempi tutar. Duyduğuma göre eli de hasarlıymış, Guya'da kaza olmuş bizim gittiğimiz gün. Acilde yedi dikiş atmışlar gecesinde. Dikişli eliyle yedi saatlik mikrocerrahiye girdi. Yani tahmin edersin ki, şu an patlamaya hazır bombadan farksız."
Pars dosyaları koltuğunun altına sıkıştırırken derin bir iç çekti. "Hadi bakalım Bade. Ege uykusuzken ve kriz halindeyken bir terminatöre dönüşür. Göz teması kurma, sadece dosyaya bak ve sorularına net cevap ver. Onunla ilk kez karşılaşacaksın, bu dediklerimi ne kadar iyi uygularsan o kadar gözüne girersin. Ne kadar gözüne girersen senin için o kadar rahat bir asistanlık olur."
Koridordan gelen adım sesleriyle odadaki oksijenin aniden çekildiğini hissettim. Ayak sesleri ağır, yorgun ama bir o kadar da otoriterdi. Rana kendi servisine döneceğini belirterek yanımızdan ayrıldı. Gürkan hızla odadan sıvışırken, biz Pars ile birlikte yoğun bakım ünitesinin kapısının önünde sıraya geçtik.
Ve koridorun başından o döndü.
Ege Okan.
Üzerinde koyu yeşil bir cerrahi forma vardı. Boynunda stetoskopu asılıydı, saçları ameliyat bonesinden yeni çıktığı için alnına dağınık bir şekilde düşmüştü. Göz altlarındaki morluklar uykusuzluğunun boyutunu haykırıyordu. Yüzü, savaştan çıkmış karanlık bir prensi andırıyordu; yıpranmış, acımasız ve tehlikeli görünüyordu. Sağ eli bileğinden parmak uçlarına kadar bembeyaz, kalın bir sargıyla sarılmıştı. O dikişli elle insan beynine nasıl dokunduğunu hayal bile edemiyordum.
Bize doğru yaklaşırken gözleri doğrudan benim üzerime kilitlendi. İki gece önceki o çaresiz, sarhoş ve bana dokunmak için yalvaran adamdan eser yoktu. Sadece saf, dondurucu bir öfke ve meydan okuma vardı bakışlarında. Gözleri, boynumdaki kalın kapatıcı tabakasına saniyelik olarak takıldı, sonra tekrar gözlerime çıktı. Yüzündeki kaslar seğirdi.
Tam önümüzde durduğunda, ondan yayılan batikon, filtre kahve ve o tanıdık, acımasız odunsu koku genzimi doldurdu.
"Oktay Hoca toplantıda," dedi Ege, sesi koridorda bir buz kütlesi gibi çatladı. "Viziti ben devralıyorum. Herkesin dosyaları eksiksiz olacak. En ufak bir hata yapan, hastasının vital bulgularını ezbere bilmeyen olursa, bu kattan asistan odasına kadar onu süründürürüm."
Gözleri tekrar beni buldu. Sargılı sağ elini yeşil formasının cebine soktu, sol eliyle Pars'ın uzattığı ilk dosyayı aldı.
"Yeni transferimiz," dedi, kelimeleri ağzında bir jilet gibi çiğneyerek. İsmimi anmaktan kaçınıyor, bana sadece bir unvanla hitap ediyordu. "Ankara'nın kurallı, risksiz dünyasından buraya, gerçek cerrahiye geldin. Notlarının yüksek olduğu söyleniyor. Ben kâğıt üzerindeki söylentilerden nefret ederim. Kanıt isterim."
Bana doğru bir adım attı. Aramızdaki o görünmez gerilim hattı koptu kopacaktı. O karanlık gözleri, ruhumdaki tüm zırhları delip geçiyordu.
"Bugün," diye devam etti, sesini sadece benim duyabileceğim alçak, tehlikeli bir frekansa indirerek. "Yoğun bakımdaki post-op tüm hastaların takibi sende. Drenajları, koma skorları, pupilla refleksleri... Hepsini on beş dakikada bir kontrol edeceksin. Öğle yemeği yok. Mola yok. Oturmak yok. Eğer bir hastanın tansiyonu bir milimetre cıva bile oynarsa ve ben bunu senden önce fark edersem..."
Yüzünü yüzüme o kadar yaklaştırdı ki, gözlerindeki o kırık cam parçalarını görebildim. İki gece önceki sözleri zihnimde yankılandı: Seni hastanede öyle bir ezerim ki, Ankara'ya dönmek için bana yalvarırsın.
"Seni o çok güvendiğin teorik bilgilerinle beraber bu yoğun bakıma gömerim Doktor Akkaya," diye tısladı. "Şimdi, 3 numaralı yatağa geç. Başlıyoruz."
Arkasını dönüp yoğun bakım kapısına yöneldiğinde Pars sadece sessizce onu takip etti.
Ben ise derin bir nefes aldım. Elindeki sargıya ve o geniş omuzlarına baktım. Adımlarımı hızlandırıp, onun peşinden o kapıdan içeri, asıl savaş alanına girdim.
----------------------------------------------------------------------------------------------------------
Yoğun bakım ünitesinin şifreli kalın cam kapısı, Ege’nin sargılı sağ eliyle okuttuğu kartın ardından ağır ve tıslayan bir sesle iki yana açıldığında, içeriden yüzüme çarpan hava bir morgun dondurucu nefesinden farksızdı. Nöroşirürji yoğun bakımı, tıp fakültesinin o parlak sayfalarında anlatılan teorik krizlerin vücut bulduğu, yaşamla ölüm arasındaki o ince, kanlı ve acımasız çizginin tam kalbiydi.
İçeri adımımı attığım an, sekiz farklı yataktan yükselen mekanik ventilatörlerin o ritmik, yaşam pompalayan iniltileri, infüzyon pompalarının aralıksız sesleri ve ağır bir dezenfektan kokusu etrafımı sardı. Burası bir hastaneden çok, zamanın durduğu, sadece cihaz ekranlarındaki yeşil ve kırmızı çizgilerin aktığı bir araftı. Saçları tamamen kazınmış, kafataslarında yarım ay şeklinde devasa zımba dikişleri olan, burunlarından ve boğazlarından hortumlar sarkan hastalar... Hepsi kendi karanlıklarında, koma denilen o dipsiz kuyunun dibinde sessizce yatıyordu.
Ege, adımlarını bir an bile yavaşlatmadan doğrudan ünitenin en sonundaki, etrafı cam panellerle çevrili 3 numaralı yatağa doğru ilerledi. Pars ve diğer çömezler, görünmez bir hiyerarşi çizgisini takip eder gibi onun hemen bir adım gerisinden yürüyorlardı. Ben de çenemi dikleştirerek, içimdeki o korkunç titremeyi bacak kaslarıma emir vererek bastırmaya çalışarak peşlerine takıldım.
3 numaralı yatakta yatan hasta, muhtemelen kırklı yaşlarında, cüsseli bir adamdı. Kafasının sağ tarafı tamamen sarılıydı ve sargının altından dışarı sızan ince bir drenaj borusundan, şeffaf bir torbaya koyu kırmızı, pıhtılı bir sıvı damlıyordu. Hastanın göğsü, boğazına açılan trakeostomi deliğine bağlı kalın hortumun verdiği ritimle suni olarak inip kalkıyordu.
Ege, yatağın ayakucunda durdu. Gözlerini monitördeki sayılara dikti. Birkaç saniye sadece o yeşil ve kırmızı çizgilerin dansını izledi. Odadaki tek ses ventilatörün nefes verişiydi. Sonra, başını yavaşça bana doğru çevirdi. Gözlerindeki o karanlık uçurum, beni yutmak için bekliyordu.
"Yılmaz Karadağ. Kırk sekiz yaşında, yüksekten düşme vakası," dedi Ege, hastanın dosyasını açmaya bile tenezzül etmeden. Tüm veriler zihnine kazınmıştı. Sesi, mekanik cihazların sesini bastıracak kadar tok ve tehlikeliydi. "Gece saat üçte acile getirildiğinde Glasgow Koma Skoru beşti. Sağ pupilla fiks ve dilate. Akut subdural hematom ve ciddi orta hat şifti."
Bana doğru bir adım attı. Sol elini yeşil formasına soktu, sargılı sağ elini ise yatağın demirine yasladı. Gözlerini benden bir an bile ayırmıyordu.
"Şimdi Doktor Akkaya," dedi, 'doktor' kelimesinin üzerine basarak, adeta bu unvanı bana bir hakaret gibi fırlattı. "Bize teorik bilgilerini sergile bakalım. Böyle bir vaka acil kapısından içeri girdiğinde, beynin içindeki o basınç kafatasını içeriden parçalamak üzereyken, ilk üç dakikada yapman gereken farmakolojik ve mekanik müdahaleler nelerdir? Ve sakın bana ders kitaplarındaki sıralı ezberleri okuma. Bana masada, hastanın kanı yüzüne sıçrarken ne yapacağını anlat."
Pars sessizce başını dosyalarına eğmişti. Kimse müdahale etmiyor, kimse Ege'nin bu vahşi sorgulamasını bölmüyordu. Burası onun krallığıydı ve ben onun arenaya attığı ilk kurbandım.
Derin bir nefes aldım. Sesimin titrememesi gerekiyordu. Zihnimdeki tüm çekmeceleri hızla açtım, Ankara'daki uykusuz nöbetlerimin tüm teorik ve pratik bilgisini saniyeler içinde önüme serdim.
"İlk öncelik hava yolu güvenliğidir," dedim net, mekanik bir sesle. Doğrudan Ege'nin siyah gözlerinin içine bakıyordum. "Glasgow beşti dediniz, entübasyon şart. Hastayı anında entübe edip hiperventilasyona başlarım. Amacım pCO2 seviyesini 30-35 milimetre cıva civarında tutarak serebral vazokonstriksiyon sağlamak ve kafa içi basıncı hızlıca düşürmek. Eş zamanlı olarak, eğer hastada hipotansiyon yoksa kilogram başına 1 gramdan mannitol veya hipertonik salin infüzyonu başlatırım."
"Güzel," dedi Ege, sesinde zerre kadar takdir yoktu. Dudakları hafifçe, alaycı bir şekilde yukarı kıvrıldı. "Klasik, risksiz, kitabi bir cevap. Peki ya hastanın tansiyonu 80'e 50 ise? Mannitol verdiğin an o hastayı masada arrest edersin, kalbi durur. Kan basıncını toparlayamazsan beynin perfüzyonunu tamamen bozarsın. O zaman ne yapacaksın Akkaya? Söylesene, o çok güvendiğin kuralların seni yarı yolda bıraktığında ne yaparsın?"
"Hipertonik salin tercih ederim," diyerek anında karşılık verdim. İçimdeki o meydan okuyan, inatçı damar şaha kalkmıştı. "Hipovolemik veya hipotansif travma hastalarında mannitol yerine yüzde üçlük hipertonik salin kullanmak, hem intravasküler hacmi artırır hem de beyin ödemini çözer. Ayrıca hemen vazopresör desteğine başlarım."
Ege'nin çenesi kilitlendi. Cevaplarımın kusursuzluğu, beni köşeye sıkıştırma planını sekteye uğratıyordu ama o asla pes edecek bir adam değildi. Üzerime doğru bir adım daha attı. Aramızdaki mesafe o kadar kapandı ki, sargılı elinden yayılan batikon kokusunu, göğsünün inip kalkışını hissedebiliyordum.
"Geç bunları," dedi fısıltıyla, gözleri sadece bana kilitliydi. "Teorik zırvaları geç. Geç bu yatağın başına. Hastanın pupilla reflekslerini ve ağrılı uyarana yanıtını kontrol et. Hemen."
Bu bir istek değil, sert bir emirdi. İtiraz etmeden yatağın sağ tarafına, onun tam karşısına geçtim. Cebimden kalem fenerimi çıkardım. Hastanın göz kapaklarını başparmağımla yavaşça araladım. Ege, hemen karşımda, kollarını göğsünde kavuşturmuş bir şekilde ellerime, parmaklarıma bakıyordu. O bakışların ağırlığı altında titrememek için fiziksel bir savaş veriyordum.
Kalem fenerin ışığını önce sol, sonra sağ göz bebeğine tuttum.
"Işık refleksi her iki gözde de zayıf ama mevcut," dedim, feneri kapatıp cebime koyarken. "Anizokori yok. Geceki fiks ve dilate durumu, ameliyattaki dekompresyon sayesinde çözülmüş."
"Sence bu hasta masada neden kalmadı Akkaya?" diye sordu Ege aniden. Sesi yoğun bakımın o soğuk duvarlarında yankılandı.
Başımı kaldırıp ona baktım. "Zamanında müdahale edildiği, subdural hematom hızla boşaltıldığı ve orta hat şifti düzeltildiği için."
"Hayır," dedi Ege, kelimeleri heceleyerek. Gözlerindeki karanlık kibrin ardında yatan o dipsiz yorgunluğu sadece ben görebiliyordum. "Ben müdahale ettiğim için. Dün gece o masada, o kanamanın içinde o damarı ben bağladığım için yaşıyor."
Sağ elini yavaşça havaya kaldırdı ve kendi göğsüne vurdu. Yüzünde gram acı emaresi yoktu ama o sargının altındaki etin ne kadar sızladığını tahmin etmek zor değildi.
"Benim ellerimde, benim skapel tutuşumda tereddüt yoktur," diye fısıldadı. Bu sözlerin sadece cerrahi bir böbürlenme olmadığını, geçmişe dair kanlı bir gönderme olduğunu ikimiz de biliyorduk. "Bir beynin herniasyona gitmesi, yani kafatasının içinden taşıp omuriliğe baskı yapması ne kadar sürer biliyor musun? Bazen saatler sürer sanırsın... Ama bazen saniyeler içinde geri dönülmez hasarlar bırakır. Tıpkı verilen bazı kararlar gibi."
Bu son cümle, yoğun bakımın ortasında atılmış sessiz bir bombaydı. Karnıma fiziksel bir tekme yemiş gibi hissettim. Nefesim tekledi ama gardımı indirmedim.
"Bazen hasarı minimumda tutmak için, çürüyen kısmı kesip atmak, radikal bir karar alıp o ortamdan uzaklaşmak gerekir. Eğer o klempi zamanında koymazsanız, kanama tüm hayatınızı yutar Ege Bey."
'Ege Bey' kelimelerini bilerek, aramızdaki o sahte resmiyeti yüzüne çarpmak için kullandım.
Ege'nin yüzündeki kaslar seğirdi. Alaycı maskesi çatladı, altından saf bir vahşet sızdı. Derin bir nefes alarak yatağın etrafından dolandı ve doğrudan benim olduğum tarafa, yanıma geldi. Omuzlarımız neredeyse birbirine değiyordu. Onun bu ani fiziksel yakınlığı, vücudumun alarm vermesine neden oldu ama bir santim bile geri adım atmadım.
"Ağrılı uyarana yanıtını kontrol et," dedi Ege, dişlerinin arasından tıslayarak. "Sternumuna bastır."
Elini uzattı ve benim elimin üzerine, kendi o sargılı sağ elini koydu.
Teması... O sargının altından bile tenime nüfuz eden o dondurucu sıcaklığı, elektrik çarpmış gibi tüm sinir uçlarımı ayağa kaldırdı. Sadece beni yönlendirmek için değil, tenimi hissetmek, üzerimde mutlak bir hakimiyet kurmak için yapmıştı bunu. Parmaklarım hastanın iman tahtasına, sternum kemiğine baskı yaparken, Ege'nin eli benim elimin üzerindeydi. Parmaklarımı kendi parmaklarıyla ezerek, baskıyı artırmamı sağlıyordu.
"Yeterince güçlü basmıyorsun," diye fısıldadı kulağıma doğru. Nefesindeki o acı kahve ve uykusuzluk kokusu saç diplerimi yaktı. "Merhamet mi ediyorsun Akkaya? Cerrahi merhamet kaldırmaz. Acıtacaksın ki, hayatta olup olmadığını anlayasın."
Acıtacaksın ki, hayatta olup olmadığını anlayasın.
Bu cümle sadece hasta için söylenmemişti. Parmakları elimin üzerinde mengene gibi sıkılaştı. Kendi dikişli elinin ne kadar acıdığını, o sargının altında kanayıp kanamadığını umursamıyordu bile. Kendi canını yakmak pahasına, benim canımı yakıyordu.
Hasta, uyguladığımız bu derin ağrılı uyarana tepki olarak inleyerek sol kolunu yüzüne doğru çekmeye çalıştı.
"Motor yanıt mevcut. Lokalize ediyor," dedim, elimi hızla onun elinin altından çekip kurtararak. Avuç içim alev alev yanıyordu. "Hasta uyanma evresinde."
Ege elini yavaşça geri çekti. Gözlerindeki karanlık tatmin, beni başarılı bir şekilde germiş olmanın verdiği zaferle parlıyordu.
"Peki," dedi, yüksek sesle, tekrar o otoriter kıdemli moduna dönerek. "Mehmet, 4 numaralı yatak sende; ortopediden Rana Aygün'e ulaş. Hastanın çoklu fraktürleri mevcut, bakılsın. Pars, 5 numaralı anevrizma hastasının kontrol anjiyosunu sabah dokuza ayarlayalım beraber gireriz."
Sonra bana döndü.
"Sen," dedi, sanki az önce o sınır ihlalini, o fısıltıları yaşamamışız gibi bir soğuklukla. "Buradan çıkmıyorsun. Tüm vizit bitene, tüm hastalar stabil olana kadar sadece bu ünite içinde kalacaksın. Hastaların saatlik idrar çıkışlarını mililitresine kadar, kafa içi basınç monitörlerindeki dalgalanmaları virgülüne kadar dosyaya işleyeceksin. Benim izin verdiğim saniye dışında o tabureden kalkmayacaksın. Öğle yemeğine inmek yok. Kafeteryaya inmek yok. Burası senin yeni evin. Evine hoş geldin."
Görev listem bir asistan için bile insanlık dışıydı. Beni fiziksel ve psikolojik olarak tüketmek, pes etme sınırına getirmek için elinden gelen her şeyi yapıyordu ama ona o zevki tattırmayacaktım.
"Anlaşıldı," dedim sadece. Başımı hafifçe eğip dosyaları elime aldım ve gösterdiği monitörlerin başına geçtim. Arkasını dönüp giderken, omuzlarının ne kadar gergin olduğunu, sargılı elini nasıl yumruk yaptığını izledim. Pars, çıkmadan önce bana doğru kısa, anlaşılamaz bir bakış attı. Acıma değildi bu, daha çok 'bu fırtınadan sağ çıkabilecek misin?' diyen bir analizin bakışıydı. Diğer çömezler ise hiçbir şey söylemeden, sessiz bir gölge gibi Ege'yi takip etti.
Ünitede tek başıma kaldığımda, derin, titrek bir nefes verdim. Bacaklarımın titremesi yeni yeni kontrol altına alınıyordu. Kendimi köşedeki metal asistan taburesine bıraktım. Ellerimi yüzüme kapatıp derin nefesler alarak kalp atışlarımı düzene sokmaya çalıştım.
Bu böyle gitmeyecekti. Beni mesleğimle, benim en çok değer verdiğim şeyle sınamaya kalkmıştı. Ege Okan, dokuz yıl önce geride kalan o romantik, gitar çalan çocuk değildi artık. O, bana olan nefretini öfkeye çevirmiş, hastane hiyerarşisini bir silah olarak kullanan acımasız bir cerrahtı. Her şeye rağmen benim de bir direniş hattım vardı. O tabureden kalkmayacaksam kalkmayacaktım, o dosyaları milimi milimine tutacaksam tutacaktım ama ona 'pes ettim' demeyecektim.
Saatler saatleri kovaladı. Yoğun bakımın penceresiz dünyasında zaman kavramı tamamen yitirilmişti. Kaç kez idrar torbası boşalttım, kaç kez pupilla ışık refleksi baktım, kaç kez KİBAS alarmı veren monitörleri susturup medikasyon uyguladım hatırlamıyordum. Sırtım ağrıyor, uykusuzluktan gözlerim yanıyor ve boğazım kurumaktan adeta zımpara kâğıdına dönüyordu.
Saat muhtemelen öğleni geçmiş, asistanların yemek molası saati gelmişti ama ben o köşedeki taburede, önümdeki dosya yığınıyla savaşmaya devam ediyordum. Midemden gelen gurultu seslerini, yoğun bakımın cihaz sesleriyle bastırmaya çalışıyordum.
Tam o sırada, yoğun bakım ünitesinin ağır sürgülü cam kapısı yeniden tıslayarak açıldı.
Beklediğim kişi, beni kontrol etmeye veya yeni bir ceza kesmeye gelen Ege'ydi. Omuzlarımı anında dikleştirip gardımı aldım. Ancak kapıdan içeri giren figür, Ege'nin o karanlık ve boğucu enerjisinin tam zıttıydı.
Kaan.
Üzerinde açık mavi, tertemiz bir cerrahi forma vardı. Saçları özenle taranmış, samimi gülümsemesi yüzüne yerleşmişti. İçeri girdiği an, yoğun bakımın ölümcül batikon ve kan kokusunu, onun teninden yayılan taze, sabunsu ve ferah koku bastırdı. Elinde, üzerinde hastane kafeteryasının logosu olan iki büyük karton kahve bardağı ve kese kağıdına sarılı taze poğaçalar vardı.
"Kalp mi lazım dediler?" dedi Kaan, sesini abartılı bir şekilde fısıltıya indirerek ama o neşeli tınısından ödün vermeden. Gözleri beni bulduğunda gülümsemesi daha da genişledi. Doğrudan benim olduğum köşeye, metal taburenin yanına doğru adımladı.
"Kaan?" dedim şaşkınlıkla. "Senin burada ne işin var? Burası nöroşirürji yoğun bakımı, kardiyovasküler cerrahinin alanı bir alt katta değil miydi?"
Kaan elindeki kahvelerden birini ve kese kâğıdını benim önümdeki küçük metal masaya bıraktı. Omuzlarını silkip rahat bir tavırla yanıma, boş bir monitör standına yaslandı.
"Konsültasyon istendi," dedi göz kırparak. "Ama hasta için değil. Asistan odasında 'Ege yeni kızı yoğun bakıma kilitledi, nefes aldırmıyor' efsanesi yayılmaya başlayınca, kalbi durmak üzere olan bir asistanı kurtarmam gerektiğine karar verdim."
"Buna gerek yoktu," dedim, her ne kadar içimden ona sarılmak gelse de profesyonel sınırlarımı korumaya çalışarak. Kahvenin kokusu burnuma dolduğunda midem minnettarlıkla guruldadı. "Ege Bey'in talimatı netti. Yemek molası yok. Sadece vizit ve takip."
"Ege'nin talimatları Ege'nin krallığında geçerlidir," dedi Kaan, kendi kahvesinden rahat bir yudum alıp. "Ben bağımsız bir krallıktan geliyorum Bade ve bir hekim olarak teşhisim şu: Eğer o kahveyi içmez ve kan şekerini yükseltmezsen, birazdan sen de o hastalardan biri olacaksın. Merak etme, Neriman Hemşire acilde meşgul, Pars zaten odadan çıkmıyor. Ve Ege..."
Tam Ege'nin adını ağzına aldığı saniye, ünitenin kapısı tekrar, bu sefer daha sert ve gürültülü bir şekilde açıldı.
Havadaki o ferah, sabunsu koku anında dondu.
Ege kapıda belirmişti. Gözleri anında bizi, daha doğrusu Kaan'ın bana doğru eğilmiş, gülümseyerek konuşan o rahat halini ve benim önümdeki kahve bardağını buldu. Yüzündeki soğuk cerrah maskesi saniyeler içinde paramparça oldu. Çene kaslarının seğirdiğini, sargılı elini nasıl şiddetle yumruk yaptığını buradan bile görebiliyordum. Guya'daki o vahşi halinin çok daha karanlık bir versiyonu, şimdi bu klinik ortama, hastane koridorlarına taşınmıştı.
"Kaan," dedi Ege. Sesi bir fısıltı kadar alçaktı ama yoğun bakımın her köşesinde yankılandı. Adımlarını ağır ağır, avına yaklaşan bir yırtıcı gibi bize doğru attı. "Hangi hastaya KVC konsültasyonu istendi de benim haberim yok?"
Kaan doğruldu, yüzündeki gülümseme silinmedi ama gözlerindeki o dostane tavır yerini hafif bir meydan okumaya bıraktı. Ege'nin bu fevri çıkışlarına alışkın gibiydi ama yine de alttan almaya niyeti yoktu.
"Konsültasyon yok Egeciğim," dedi Kaan, rahatlığını bozmadan. "Sadece meslektaşıma kahve getirdim. Kıza ilk günden oksijensiz ortamda maraton koşturduğunu duydum. Bizim hastanenin misafirperverliği bu olmamalı, değil mi kardeşim?"
'Kardeşim' kelimesi Ege'nin yüzüne bir tokat gibi çarptı. Ege'nin gözleri Kaan'dan kayıp doğrudan bana, sonra da masanın üzerindeki o kahve bardağına sabitlendi. Gözlerindeki tehlikeli karanlık, bu kez çok daha ölümcüldü.
"Benim kliniğimde," diye tısladı Ege, her kelimenin üzerine basa basa, aramızdaki o gerilim hattını kopararak. "Benim asistanıma, benim verdiğim molalar dışında kimse kahve veya yiyecek getiremez. Burada kuralları ben koyarım Kaan. Çık dışarı."
Kaan'ın gülümsemesi tamamen soldu. Ortamdaki rekabet ve düşmanlık artık elle tutulur bir hale gelmişti. "Abartıyorsun Ege," dedi Kaan ciddiyetle. "Sadece bir kahve. Kızın ayakta duracak hali yok. Kendine gel."
"Sana çık dedim!" Ege'nin sesi bir anda o kadar yükseldi ki, köşedeki bir monitör hastanın kalp ritmindeki değişimi algılayarak hafifçe ötmeye başladı. Ege'nin sargılı eli titriyordu.
Durumun kontrolden çıktığını, o ünitenin içinde bir hastane skandalına dönüşeceğini fark ettiğimde hızla ayağa fırladım. Sandalyem geriye doğru kayıp tiz bir ses çıkardı.
"Yeter!" dedim, sesimi ikisini de bastıracak kadar güçlü ve keskin tutarak. Kaan'a döndüm. "Kaan, kahve için teşekkür ederim ama Ege Bey haklı. Benim görev yerim burası ve talimatlara uymak zorundayım. Lütfen kendi servisine dön."
Kaan, benim bu çıkışım karşısında şaşırdı. Beni korumaya çalışırken, benim onu uzaklaştırmam gururunu kırmış olmalıydı ama o ortamı daha fazla germemeyi seçecek kadar olgundu. Derin bir nefes aldı.
"Peki," dedi, Ege'ye son bir delici bakış atarak. "Nasıl isterseniz." Kaan arkasını dönüp üniteden çıktığında, ortamda sadece Ege ve ben kaldık.
Ege, Kaan'ın arkasından kapanan kapıya birkaç saniye boş boş baktıktan sonra yavaşça bana döndü. Masanın üzerindeki o karton kahve bardağına, sanki içinde zehir varmış gibi bakıyordu.
Sol elini aniden uzattı. Bardağı kavradığı gibi, içindeki dumanı tüten kahveyle birlikte arkasındaki tıbbi atık çöp kutusuna fırlattı. Kahve kutunun içine büyük bir şangırtıyla döküldü.
"Sana mola yok dedim," diye hırladı, yüzünü yüzüme yaklaştırarak. Nefesindeki o tanıdık, kavurucu öfke yüzüme vuruyordu. "Benim sınırlarım içinde kimse seni kurtaramaz Akkaya. O cici asistanın bile. Sen sadece benim kurallarıma tabi olacaksın, anlaşıldı mı?"
"Anlaşıldı."
Dudakları yavaşça, tehlikeli ve son derece analitik bir tebessümle kıvrıldı. Gözlerindeki o kontrolsüz nefret perdesi saniyeler içinde geri çekildi; yerine, bir satranç ustasının soğukkanlı, hamlesini on adım önceden planlamış ifadesi yerleşti.
"Anlaşıldı demek..." diye mırıldandı, sesindeki buz gibi tınıyla. Çöpe fırlattığı kahve bardağına son bir kez tiksintiyle baktıktan sonra yeniden bana döndü. "O zaman ateşin dozunu artıralım Doktor Akkaya. Madem limitlerini zorlamak istiyorsun, sana bir cerrahın sınırlarının nerede bittiğini öğreteyim."
Bir adım geri çekildi, aramızdaki o boğucu fiziksel mesafeyi açtı ama psikolojik baskısı hâlâ boğazımı sıkıyordu.
"Ünitedeki tüm Eksternal Ventriküler Drenaj sistemlerinin seviyeleri yeniden kalibre edilecek," dedi, mekanik, duygu barındırmayan bir tonda. "Sekiz hastanın da beyin omurilik sıvısı akış hızları son on iki saatin grafikleriyle karşılaştırılıp, tek tek milimetrik olarak dosyalarına işlenecek. Ayrıca, 2 numaralı yataktaki hastanın enfekte yara pansumanını bizzat sen yapacaksın. O kraniyotomi kesisinin her bir zımbasının etrafını batikonla temizlerken, bana tek bir nekrotik doku hücresi bile bırakmayacaksın."
Bu bir mobbingden ziyade, doğrudan fiziksel ve zihinsel bir işkenceydi. BOS drenaj sistemlerini sıfırlamak ve kalibre etmek, yoğun dikkat, el hassasiyeti ve saatler süren bir sabır gerektirirdi. Üstelik aç, susuz ve dünden beri uykusuzken.
"Bunların hepsini tek başıma ve mola vermeden mi yapmamı bekliyorsun?" dedim, sesimdeki o hafif titremeyi gizlemeye çalışarak.
Ege arkasını döndü, sürgülü cam kapıya doğru yürürken omuzunun üzerinden bana son bir bakış attı. "Krallığıma hoş geldin. İşin bittiğinde bana haber ver, tabii o zamana kadar bayılmazsan."
Kapı tıslayarak açıldı ve Ege, o koyu yeşil forması, geniş omuzları ve sargılı eliyle koridorun sessizliğinde kayboldu. Yoğun bakımın ezici yalnızlığı, mekanik ventilatörlerin iniltileri ve monitörlerin sesleriyle baş başa kalmıştım. Çöpe atılan kahvenin kokusu, Ege'nin buradaki varlığının kanıtı olarak havada asılı kalmıştı.
Saatler... Tıbbın o en karanlık, zamanın adeta balçık gibi aktığı saatleri başladı.
EVD sistemlerini tek tek kalibre ederken parmaklarımın uyuştuğunu hissediyordum. Hastaların kafataslarından süzülen o berrak, saman sarısı beyin omurilik sıvılarını ölçerken, göz kapaklarımın üzerine kurşun dökülmüş gibi bir ağırlık çöküyordu. 2 numaralı yataktaki hastanın pansumanını yaparken, batikonun o ağır kokusu açlıktan kazınan midemi iyice bulandırıyordu. Ayak tabanlarımdan başlayan sızı, baldırlarıma, oradan da belime kadar tırmanmıştı. Kan şekeri düşüklüğünün yarattığı soğuk teri alnımda boncuk boncuk birikiyor, vizyonum zaman zaman bulanıklaşıyordu. Ege, beni yıkmak için kelimeleri değil, sistemin ta kendisini kullanıyordu.
Saat on yediyi kırk geçiyordu. Yoğun bakımın kapısı açıldığında, gözlerimi zar zor odaklayarak o yöne baktım. Gelen, simsiyah saçlarını tepesinde sıkıca toplamış, elinde kalın bir hasta dosyasıyla Rana'ydı.
Rana, doğrudan yanıma geldi. Yüzümdeki o solgun, kâğıt gibi beyaz ifadeyi gördüğünde kaşları hafifçe çatıldı. Elini yavaşça omuzuma koydu; bu, onun gibi mesafeli biri için oldukça samimi bir temastı.
"Bade," dedi, sesi o her zamanki tok ama bu kez şefkatli tonundaydı. "Rengin kireç gibi olmuş. Kaç saattir buradasın sen?"
"Bilmiyorum," diye fısıldadım, elimdeki pensi yavaşça steril tepsiye bırakarak. Sesim kurumuş boğazımdan adeta bir hırıltı gibi çıkmıştı. "EVD'ler bitti. Pansuman da bitti. Sadece dosyaları..."
"Bırak dosyaları," dedi Rana sertçe, önümdeki kalemi çekip alarak. "Ege taburcu vizitinde. Ben devraldım burayı. Çık, asistan odasına git. Kan şekerin yerlerde sürünüyor, göz bebeklerin büyümüş. Biraz daha ayakta durursan hastanın üzerine yığılacaksın."
"Ama Ege..."
"Ege'nin ne dediği umurumda değil," diye kesti sözümü Rana. Kara gözlerinde o keskin, itiraz kabul etmeyen otorite vardı. "Bir kıdemli olarak ona saygım sonsuzdur, cerrahisine taparım. Ama asistan asistanın kurdudur lafı benim lügatimde yok Bade. Biz aynı siperdeyiz. Sen düşersen hepimiz düşeriz. Şimdi hemen odamıza git, Gürkan içeride saçma sapan şeyler yiyor olmalı, ondan otlan. Hadi."
Rana'nın bu beklenmedik dayanışması, o buz gibi duvarlarının arkasından uzattığı bu el, içimdeki o sert, yalnız savaşçı kabuğunu bir anlığına çatlattı. Ankara'da herkes kendi gemisini kurtaran kaptandı; buradaysa bambaşka bir dinamik vardı.
"Teşekkür ederim Rana," diye mırıldandım. Boynumu esnetip ayağa kalktığımda dünya bir anlığına ekseninden kaydı ama toparlandım. Yavaş, sürüklenen adımlarla yoğun bakımdan çıkıp asistan odasına doğru ilerledim.
Odanın kapısını araladığımda, içeriden gelen o sıcak, kaotik ve gürültülü hava yüzüme çarptı. Burası bir hastane odasından çok, savaş ortasındaki bir sığınağı andırıyordu.
Odanın ortasındaki masada Gürkan, üzerinde dumanı tüten, muhtemelen hastane çevresindeki bir seyyar satıcıdan alınmış inanılmaz derecede baharatlı kokan bir tavuklu pilavı kaşıklıyordu. Karşısındaki sandalyede ise, üzerinde kendi genel cerrahi bölümünün fuşya rengi formasıyla İdil oturuyordu. İdil, elindeki telefonla ilgilenirken bir yandan da Gürkan'a laf yetiştiriyordu. Odanın köşesindeki değişmez demirbaş Pars ise, bilgisayar ekranından gözlerini ayırmış, elindeki ince uçlu bir tornavidayla bir tabletin içini açmış, devrelerle uğraşıyordu.
İdil başını kaldırıp beni gördüğü an telefonunu masaya fırlattı. Gözleri irileşti, sandalyesinden bir yay gibi fırlayıp yanıma geldi.
"Bade!" diye bağırdı, kollarından tutup beni destekleyerek. "Kızım bu ne hâl? Kaan bana mesaj attı, Ege seni yoğun bakıma kilitlemiş, nefes aldırmıyormuş. Yemin ederim gidip o herifin o sargılı elini..."
"Şşşt, sakin ol," dedim, kendimi Gürkan'ın yanındaki boş sandalyeye bırakırken. Sandalyenin o sert ahşap yüzeyi bile şu an dünyanın en rahat yatağı gibi geliyordu. "Sadece biraz yoruldum. Abartılacak bir şey yok."
"Abartılacak bir şey yok mu?" dedi Gürkan, ağzındaki lokmayı yutarak. Tavuklu pilav dolu plastik kabı doğrudan benim önüme itti. Cebinden temiz bir kaşık çıkarıp elime tutuşturdu. "Ye şunu, tartışma istemiyorum. Hipoglisemiden öleceksin. Kızım sen deli misin? Ege'ye ilk günden kafa tutulur mu?"
"Ben kimseye kafa tutmadım," dedim, yemeğin o inanılmaz cezbedici kokusuna karşı koyamayarak kaşığı elime alırken. İlk lokmayı yuttuğumda midemdeki o acı verici boşluk yavaş yavaş ısınmaya başladı. "Sadece bana verilen görevi yaptım."
Gürkan başını iki yana sallayarak bana acıyan gözlerle baktı. "Bade Sultan, bak ben Ege ile aynı dönemim. Tıpta, çömezlik yıllarında biz onunla yan yana acilde nöbet tuttuk. O adam, tanıdığım en soğukkanlı, en duygusuz ama cerrahi yeteneği en üst düzeyde olan psikopattır. Bir hastaya bir şey olsun, dünyayı yakar. Ama asistanlara gelince, bizi insan olarak değil, cerrahi alet olarak görür. Bugün sana taktığını bütün kat konuştu."
"Kaan da oradaydı," diye araya girdi Pars, elindeki tabletin ana kartından minik bir çipi cımbızla çekerken. Gözlerini işinden ayırmadan, o mekanik ve dümdüz sesiyle konuşmaya devam etti. "Kaan yoğun bakımdan çıktığında, yüzündeki ifadeyi gördüm. Ege'nin Kaan'ı o odadan kovarkenki ses frekansı, normal sınırlarının çok üzerindeydi. Hatta..." Pars duraksadı, elindeki cımbızı bırakıp nihayet bana baktı. O karanlık, her şeyi okuyan gözlerinde tehlikeli bir merak vardı. "Köşedeki 3 numaralı yatağın yanındaki monitör değişik veriler vermeye başladı. Nabzı 140'lardaydı. Ege Okan'ın nabzı, en ağır kanamalı vakada bile 80'i geçmez."
Pars'ın bu analitik, neredeyse ajan seviyesindeki gözlemi odada buz gibi bir sessizlik yarattı. İdil bana doğru kaçamak, endişeli bir bakış attı. İkimiz de Ege'nin o nabzının sebebinin hastane kuralları değil; benim o kraniyotomi kesisinin başında durmam, Kaan'ın bana getirdiği kahve ve dokuz yılın birikmiş, kanlı enkazı olduğunu biliyorduk.
"Ege biraz sinirli bir tiptir Pars, ne var bunda?" diyerek durumu geçiştirmeye çalıştı İdil. Ama sesi gereğinden fazla neşeliydi, sahteliği belli oluyordu. "Hem eli de sargılı. Adam acı çekiyor, acısından nabzı çıkmıştır."
"Adamın eli kopsa nabzı o kadar atmaz diyorum İdil," dedi Pars, tableti kenara bırakıp sandalyesinde arkasına yaslanarak. Gözlerini üzerime kilitledi. "Bade... Sen Ege'yle daha önce hiç karşılaştın mı? Ankara'daki kongrelerde? Ya da başka bir yerde?"
Pilav boğazımda düğümlendi. Yutkunmakta zorlandım. Pars sadece bir bilgisayar kurdu değildi; o, bu hastanenin gayri resmi istihbarat ağıydı. En ufak bir açığımı yakalarsa, Ege ile aramızdaki o kanlı geçmişi deşifre etmesi saniyeler sürerdi.
O sırada Gürkan araya girdi, ellerini havaya kaldırarak. "Oğlum FBI ajanı mısın asistan mı? Kızı rahat bırak. Pars, yemin ederim senin o komplo teorilerinden bana daral geldi. Ege yeni geleni eziyor işte, klasik hastane hiyerarşisi. Hepimiz o yollardan geçtik."
Bana bir bardak su uzattı. "Bak Bade, bu hastane Ankara'daki o havalı, kurallı kliniklere benzemez. Burada işler orman kanunlarıyla yürür. Ege ormanın aslanıysa, Neriman Hemşire ormanın tanrısıdır. Bizler de işte," dedi eliyle kendini, Pars'ı ve kapıyı işaret ederek, "hayatta kalmaya çalışan garipleriz. Ama burada kimse kimseyi gerçekten satmaz. Biz bir aileyiz. Deli, bozuk ve uykusuz bir aile."
Bu sözler, Gürkan'ın o şakacı, abartılı tavrının altında yatan derin, samimi gerçeği yüzüme vurmuştu. Gözlerimi odanın içinde gezdirdim.
Kendi servisini bırakıp bana yemek yedirmeye çalışan İdil...
Bana, 'bu cehennemin kurallarını ben çözerim, seni korurum' diyen o komik ama koca yürekli Gürkan...
Tüm o robotik, ruhsuz görüntüsünün altında, kliniğin nabzını tutup etrafındaki asistanların tehlike haritasını çıkaran, o görünmez kalkanıyla bizi izleyen Pars...
Ve içeride, Ege'nin emirlerine rağmen beni dinlenmeye yollayıp kendi iş yükünü artıran, karanlık ama onurlu Rana...
Ben Ankara'da yıllarca staj yapmıştım. Oradaki meslektaşlarım benim için sadece birer isimden, not ortalamasından ibaretti. Benim ördüğüm buzdan duvarları kimse aşmaya çalışmamış, ben de kimseyi içeri almamıştım. Yalnızdım, steril bir yalnızlık.
Ama şimdi, bu dağınık, kahve kokulu asistan odasında; yorgunluktan çökmüş omuzları, göz altlarındaki morlukları ve birbirlerine ettikleri o acımasız şakaların altındaki saf dayanışmayı gördükçe, içimde yıllardır buz tutmuş bir şeylerin eridiğini hissettim. Bu hastanenin o ağır, ölümcül temposu, bu insanları birbirine görünmez halatlarla bağlamıştı. Ve ben, İzmir'deki üçüncü günümde, kendimi o halatlara tutunurken bulmuştum. Onlar benim askerlerimdi; Ege Okan'ın o yakıcı ateşine karşı dururken sığınacağım siperlerimdi.
"Haklısın Gürkan," dedim, sesim ilk defa o mekanik cerrah soğukluğundan arınmış, saf bir minnetle titremişti. "Bu ormanda hayatta kalmak için... bu deli aileye ihtiyacım var galiba."
İdil kocaman, rahatlamış bir şekilde gülümsedi. Sandalyesini bana yaklaştırıp koluma girdi. "Sonunda! Şu kızı biraz insan içine karıştıralım. Hep kitap, hep neşter nereye kadar?"
O sırada Pars, masasının üzerindeki telefonuma uzandı. "Bu arada," dedi, o tekinsiz ama güven veren sesiyle. "Cuma gecesi Guya'da telefonunun ekranı karıncalanmıştı, hatırlıyor musun? Yazılımsal bir çakışma demiştim."
"Evet," dedim şaşırarak. "Neden sordun?"
"Onu bir ara bana bırak," dedi Pars, gözlerini tekrar bilgisayar ekranına, o kayan yeşil kodlara çevirirken. "Sen Ankara'dan gelirken telefonuna bir şey bulaşmış olabilir. Hastane ağına bağlandığında tuhaf bir veri akışı fark ettim. Parazitlenmeyi temizlemem lazım."
İçimde hafif bir ürperti dolaştı. Siyah sedan, evimin önündeki gölgeler ve şimdi telefonumdaki o tuhaf arıza... Ancak tam Pars'a bunun ne anlama geldiğini soracakken, asistan odasının duvarındaki kırmızı acil durum ışığı aniden dönmeye, o acı verici siren sesi odanın içine dolmaya başladı.
Odadaki tüm o sıcak, dostane atmosfer saniyeler içinde buharlaştı. Gürkan'ın elindeki kaşık masaya düştü. İdil ayağa fırladı. Pars, kulaklığını anında boynundan çıkarıp fırlattı.
"Mavi Kod," dedi Pars, gözleri duvardaki dijital panoya kilitlenmişken. Sesi bir makine kadar soğuk ve alarm halindeydi. "Nöroşirürji Yoğun Bakım, Yatak 3."
Yatak 3.
Ege'nin bana teslim ettiği, saatlerce başından ayrılmadığım, subdural hematomlu hasta Yılmaz Karadağ.
Kalbim göğüs kafesimi parçalarcasına atmaya başladı. Midemdeki o bir lokma pilav, saf bir asite dönüştü. "Olamaz..." diye fısıldadım. Sadece on dakika önce yanından ayrılmıştım. Vital bulguları stabildi, uyanma belirtileri gösteriyordu. Ne ters gitmiş olabilirdi?
"Bade, koş!" diye bağırdı Gürkan, kapıyı ardına kadar açarak.
Odayı nasıl terk ettiğimi, o uzun koridoru nasıl koşarak geçtiğimi hatırlamıyorum. Ayaklarım yere değmiyor gibiydi. Zihnim sadece tek bir şeye odaklanmıştı: O hasta ölemezdi. Eğer ölürse, Ege beni bunun sorumlusu ilan eder ve sadece cerrahi kariyerimi değil, ruhumu da paramparça ederdi.
Yoğun bakımın o sürgülü cam kapısından içeri daldığımda, gördüğüm manzara kanımı dondurdu.
Rana, hastanın üzerine çıkmış, tüm gücüyle kalp masajı yapıyordu. Siyah saçları terden yüzüne yapışmıştı. Defibrilatör cihazının o bitmek bilmeyen "Düz çizgi, Asistoli" alarmı, yoğun bakımın içinde adeta bir ölüm marşı gibi çalıyordu. Hastanın ağzından ve burnundan akan o taze, parlak kırmızı kan, beyaz çarşafları çoktan kızıla boyamıştı.
Ve yatağın diğer tarafında, sargılı eliyle entübasyon tüpüne oksijen basan, gözleri saf bir cinnetle parlayan Ege vardı.
Beni kapıda, nefes nefese gördüğü an, o karanlık uçurum gözlerini üzerime dikti.
"Neredeydin sen?" diye kükredi Ege, sesi o kadar vahşi, o kadar gürdü ki monitörlerin alarmlarını bile bastırdı. "Hastanı bırakıp nereye gittin Akkaya?!"
Savaş, artık sadece psikolojik değildi. Gerçek, kanlı ve ölümcül bir hal almıştı. Cehennemin kapıları sonuna kadar açılmıştı ve ben o alevlerin tam ortasındaydım.
-
Bölüm etkileşimi
