4. bölüm / 7
Kasım Yağmuru-III-
Bölümler 7Şu an: -III-
- 1 -Giriş-250 kelime
- 2 -I-5.564 kelime
- 3 -II-6.737 kelime
- 4 -III-6.447 kelime · Okuduğun bölüm
- 5 -IV-6.686 kelime
- 6 -V-4.636 kelime
- 7 -VI-5.824 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
-Kör Nokta-
“Hafıza, en keskin neşterin bile çıkaramadığı o paslı demirdir; ne kadar derine gömersen göm, ilk yağmurda kendi kanıyla paslanır.”
Bölüm Şarkısı : Sorgu - Rehber
—
12 Kasım 2028 - 01.15
İzmir, Alsancak Sokakları
Kaan’ın arabasının içi, dışarıdaki kaotik, karanlık İzmir gecesinin aksine fazla kusursuz, güvenliydi. Deri koltukların yaydığı hafif koku, Kaan’ın tenine sinmiş ferah, sabunsu kokuyla birleşerek içeride yapay bir fanus yaratmıştı. Guya’nın basık havasından sonra ciğerlerime dolan bu hava, normal şartlarda bir rahatlama sebebi olmalıydı. Oysa ben rahatlamaktan fersah fersah uzaktım.
Araba, Alsancak’ın loş ışıklı dar sokaklarında yağmur sularını yararak sessizce süzülürken başımı soğuk cama yaslamıştım. Bedenim buradaydı, Kaan’ın güvenli sedanının ön koltuğundaydı ama zihnim hâlâ o locanın karanlık köşesinde, kırılan cam sesinin yankısında hapsolmuştu.
Gözlerimi her kapattığımda, aynı kare beynimin içindeki o devasa ekrana yansıyordu: Beyaz, jilet gibi ütülü bir gömlek manşeti... Üzerine sıçrayan o parlak, sıcak kan... Avucunun içinde un ufak olan kalın cam bardağın çıkardığı o tok kırılma sesi…
Neden? Beni yıllar önce tek bir açıklama yapmadan, sadece ‘sıkıldım’ diyerek terk eden o değil miydi? Hayatımı bir harabeye çeviren, tüm inancımı bir yaz günü paramparça eden o değil miydi? Şimdi neden karşımda kanayan, yaralı bir hayvan gibi duruyordu? O gözlerindeki karanlık, çaresiz acının sebebi neydi?
"İyi misin Bade?" Kaan'ın yumuşak, endişeli sesi zihnimin içindeki kanlı sahneyi dağıttı.
Gözlerimi camdan ayırmadan, yutkunarak kurumuş boğazımı ıslatmaya çalıştım. "İyiyim," dedim. Sesimi olabildiğince düz tutmaya özen gösterdim. "Sadece... İzmir'in havası biraz ağır geldi sanırım. Bir de o kalabalık, yüksek ses..."
"Seni anlıyorum," dedi Kaan, direksiyonu zarif bir hareketle sağa kırarken. "Ankara'dan sonra buranın kaosu başlarda biraz yorucu olabilir. Ama söz veriyorum, alışacaksın. Hatta bir süre sonra bu kaosu sevmeye bile başlayacaksın."
Ona dönmedim. Alışmak mı? İnsan, nefesini kesen bir şehre nasıl alışırdı?
Araba, evimin bulunduğu sokağın köşesinden içeri süzüldüğünde motorun mırıltısı yavaşladı. Restore edilmiş eski Rum evlerinin sıralandığı, asırlık çınar ağaçlarının devasa gölgeleriyle örtülmüş bu sokak, gecenin bu saatinde adeta terk edilmiş bir film platosu gibiydi.
Kaan arabayı, soluk maviye boyalı evimin tam önüne yanaştırıp motoru durdurdu. Farlar kapandı. Motorun güven veren sesi kesildiğinde, sokağın ıslak, ürkütücü sessizliği anında arabanın içine doldu. Gitme vaktiydi. O kapıyı açıp kendi yalnızlığıma ve içimdeki fırtınaya adım atmam gerekiyordu.
Sağ elimi arabanın kapı koluna doğru uzattım ama parmaklarım havada asılı kaldı. Çünkü tam o an, dikiz aynasından sokağın diğer ucunu gördüm.
Siyah, camları filmli, karanlıkta modeli seçilemeyen o araç... Guya'dan kendimi dışarı attığımda üzerime dikilen o tekinsiz bakışların sahibi... Araç, sokağın en karanlık noktasında, çınar ağacının devasa gövdesinin ardına gizlenmiş bir şekilde park hâlindeydi. Farları kapalıydı, motor sesi yoktu ama içeride birinin olduğunu, o karanlık camların ardındaki bir çift gözün tam şu an üzerimde olduğunu iliklerime kadar hissediyordum.
Kalp atışlarım anında hızlandı, nefesim sığlaştı. Neden takip ediliyordum? Kaan'ın arabasındayken sokağın başında gördüğüm o araç, tesadüfen benim evimin sokağına girmiş olamazdı. İzmir hakkında hiçbir şey bilmiyordum; kimseyi tanımıyordum, kimseye bir zararım dokunmamıştı. Bu şehir benim için baştan aşağı bir kör noktaydı. Acaba o kulübün önünde dikilen serserilerden biri miydi? Ya da yalnız yaşadığımı anlayan bir hırsız mı? Aklıma gelen her ihtimal, yalnızlık duygumu daha da sivriltiyordu.
Tek başıma, o yüksek tavanlı evin içine girmek... Düşüncesi bile mideme kramplar soktu. Zırhım çatlıyordu. Yıllardır ince ince ördüğüm buzdan duvarlar, bu gece art arda yediği darbelerle un ufak oluyordu.
"Bade?" Kaan'ın sesi bu kez daha yakın, daha sorgulayıcıydı. "Kapı takıldıysa ben açayım dışarıdan."
Başımı ona doğru çevirdim. O, şu an için benim tek sığınağımdı. Yalnız kalmamak için, o karanlık eve tek başıma girmemek için tutunabileceğim tek mantıklı seçenekti. Parmaklarım kapı kolundan kaydı ve kucağıma düştü. Yüzüme her zamanki maskemi hızla yerleştirmeye çalıştım ama ellerimdeki titremeyi durduramıyordum.
"Kaan..." dedim, sesimi sakin tutmaya zorlayarak. Bir erkeği gecenin bir yarısı eve davet etmenin yaratacağı o flörtöz algıyı anında kesip atmam gerekiyordu. "Ben... İçerisi çok soğuk olmalı. Kombiyi daha açmadım, taşınma telaşından."
Kaan kaşlarını hafifçe çattı, anlamaya çalışarak yüzümü inceledi.
"Eğer vaktin varsa..." diye devam ettim, yutkunarak. "Bana bir kahve yapmak ister misin? Mutfakta kahve makinesi var ama sanırım kurulumu bitmedi. Ellerim biraz fazla titriyor şu an. Şekerim düştü sanırım. Yalnız kalmak istemiyorum."
Kaan'ın yüzündeki ufak şaşkınlık, saniyeler içinde anlayışlı bir ifadeye dönüştü. Bunun ateşli bir davet olmadığını, sadece yardıma ihtiyacı olan, şehre yabancı birinin ricası olduğunu o da fark etmişti. Tabi onu sadece bir ‘kalkan’ olarak, sokağın başındaki gölgelere karşı bir güvenlik duvarı olarak kullanacağımı bilmesine imkân yoktu.
"Tabii ki," dedi, sesini yumuşak bir frekansa ayarlayarak. "Kahve yapmak benim uzmanlık alanımdır. Hem senin şekerini dengeleriz hem de şu kombiye bir el atarız. Sen hiç merak etme."
Arabadan inmek için kapıyı açtığında, içeri dolan soğuk gece havası tenimi ürpertti. Topuklu ayakkabımın ıslak parke taşına değdiği an çıkardığı ses sokağın sessizliğinde yankılandı. Başımı kesinlikle sokağın başına çevirmedim. Varlığını yok saymak, tehdidi ortadan kaldırmazdı biliyordum ama o an için uygulayabildiğim tek savunma mekanizması buydu.
Kaan hızla yanıma geldi. Omuzlarımdan düşmek üzere olan ceketimi nazikçe yukarı çekti. Teması hafifti, kişisel alanımı ihlal etmemeye çok dikkat ediyordu.
Demir kapının önüne geldiğimizde, ellerimin titremesinden dolayı anahtarı kilide sokmakta zorlandım. Kaan, uzanıp anahtarı benden aldı. "Bırak, ben yaparım," dedi.
İçeriye adım attığımız an, o ağır sedir ağacı ve hafif rutubet kokusu yüzüme çarptı. "Vay canına," diye mırıldandı Kaan arkamdan kapıyı sıkıca kapatırken. Kapının kapanma sesi, siyah araçtan bizi ayıran kalın bir bariyerin çekilmesi gibiydi. Derin bir nefes verdim.
"Oktay Hoca'nın zevki gerçekten kusursuzmuş," diye devam etti Kaan, salonu aydınlatan loş ışıkları yaktığımda. Etrafı inceliyordu. Siyah mermer detaylar, koyu renkli kadife koltuklar... "Burası bir evden çok, bir modern sanat galerisine benziyor."
Ceketimi omuzlarımdan alıp girişteki askılığa asarken, ona doğru dönmeden konuştum. Aramızdaki o mesafeyi santim santim korumaya kararlıydım.
"Mutfak sağda," dedim, profesyonel bir tonda. "Kahve çekirdekleri üst dolapta olmalı. Sana güveniyorum."
"Görev kabul edildi," dedi Kaan mutfağa doğru ilerlerken. Beyaz gömleğinin kollarını dirseklerine kadar kıvırışını izledim. Kolları kaslı ve temizdi, ne bir yara izi ne de öfkeyle sıkılmış bir yumruğun gerginliği vardı.
Ben de kendimi salonun köşesindeki geniş, kadife koltuğa bıraktım. Bacak bacak üstüne atıp, dik durmaya çalıştım. Mutfaktan gelen kahve çekirdeklerinin öğütülme gürültüsü, suyun kaynama sesi... Bunlar sıradanlığın ve güvende olmanın sesleriydi. Kaan'ın orada olması, salonun içindeki tekinsiz boşluğu doldurmuştu.
"Eee," diye seslendi Kaan mutfaktan. "İzmir'deki ilk geceni bir facia olarak mı not ediyoruz yoksa sadece küçük bir türbülans mıydı?"
"Türbülans diyelim," dedim, gözlerimi sürgülü cam kapının ardındaki karanlık bahçeye dikerek. Yağmur yeniden çiselemeye başlamıştı. "Benim sosyal bataryam biraz çabuk biter de... O kadar insanın aynı anda aynı yerde, bağıra çağıra eğlenmesi bana göre değil. Ben sessizliği tercih ederim."
"Fark ettim," diyerek elinde dumanı tüten iki siyah kupayla salona döndü Kaan. Bardaklardan birini önümdeki sehpaya bırakıp, tam karşımdaki koltuğa oturdu. Geriye yaslandı, bacak bacak üstüne atıp oldukça rahat bir tavırla beni süzdü. "Guya’dayken, fiziken oradaydın ama ruhen çok uzak bir yerdeydin sanki."
Kahve kupasını iki elimle kavradım. Porselenin yakıcı sıcaklığı avuç içlerimden bedenime yayılırken, titrememi durdurması için ona tutundum.
"Yanlış anlama beni,” Sessizliğimi kırgınlık olarak algıladı o an. “Sadece iyi bir gözlemciyim diyelim," diye devam etti Kaan, kahvesinden bir yudum alarak. "Bugün zaten kaotik bir gündü, herkes kendi sınırlarını zorladı. Rana seni biraz gerdi sanırım, ketum birisidir. Pars desen zaten kendi dünyasında yaşıyor. Ama asıl olay başkaydı." Duraksadı. Bakışları yüzümde dikkatle dolaştı. "Asıl olay Ege'nin o locadaki hâliydi."
Adını duyduğum an içimde bir şeyler kopsa da, kupayı tutan parmaklarımı serbest bıraktım, yüzümdeki kasları gevşettim. Tamamen ilgisiz, hatta konudan sıkılmış bir ifade takındım. Oyunculuğum o kadar kusursuzdu ki, kendi hissizliğime ben bile inandım.
"O kimdi tam olarak?" diye sordum, sesim sıradan bir dedikoduyu sorar gibiydi. Gözlerimi doğrudan gözlerine diktim. "Hani şu bardağı durduk yere elinde parçalayan adam mı? Neden öyle bir sinir krizi geçirdi, anlam veremedim. Tuhaf bir tipti."
Kaan başını iki yana salladı, dudaklarında hafif, alaycı bir tebessüm belirdi. "Ege Okan. Bizim beyin cerrahisinin asistanı. Kıdemlin olacak. Ege ile biz İzmir Tıp'tan dönem arkadaşıyız aslında. Beraber aynı sıraları paylaştık, aynı çömezlikleri çektik. O beyni seçti, ben kalbi. Normalde soğuktur, mesafelidir ama adamın içinden bir anda canavar çıktı resmen. Sanki karşısında bir hayalet görmüş gibiydi. Buz kesti adam."
Buz kesti. Hayalet gördü.
Evet, o hayalet bendim.
Ama bunu ona asla belli etmedim. Kahvemden ufak bir yudum aldım ve omuz silktim.
"İlginç," dedim umursamaz bir tavırla. "Umarım ameliyathanede daha dengelidir. İş arkadaşlarımla kriz anlarında böyle dramalar yaşamayı pek sevmem. Sinirlerine hâkim olamayan bir asistan, ameliyatta her zaman risk taşır."
Kaan hafifçe kıkırdadı, kupasını dizine yasladı. "İşte o konuda kimse Ege'nin eline su dökemez. Adam ameliyattayken sanki bir makineye dönüşüyor. Oktay Hoca'nın onu gözdesi yapmasının sebebi de bu zaten. Ama iş sivil hayata, duygulara gelince... Biz Ege ile ne kadar eskiye dayansak da, Ege bir kapalı kutudur. İç dünyasına dair bildiğim tek şey, o peluş bebek gibi olan sevgilisi Pelin'e yıllardır tahammül ettiği."
Pelin... O sarışın, gösterişli kızın adı Pelin'di. Benim hayatımı altüst eden adamın, yıllardır hayatında olan, normal bir düzen kurduğu o kadın… İçimde tarifsiz bir öfke filizlendi ama onu da en derinlere gömdüm. Sakinliğimi korudum.
"Neyse," diye kestirip attım. Sohbetin Ege'nin etrafında dolanması içimdeki o zehirli sarmaşıkları besliyordu. Konuyu değiştirmem, Kaan'ı burada biraz daha tutabilmek için farklı bir cephe açmam gerekiyordu. Kupamı sehpaya bıraktım ve omuzlarımı dikleştirdim. "Başkalarının psikolojik krizlerini veya ilişkilerini analiz etmek için fazla yorgunum Kaan. Gördüğüm kadarıyla sen daha... sorunsuz birine benziyorsun. İzmir Tıp mezunusun demek? Neden kalp damar cerrahisi?”
Kaan bu ani konu değişikliğine ve doğrudan ona yönelttiğim soruya şaşırmıştı ama halinden memnundu. Yüzüne klasik kendine güvenen altın çocuk gülümsemesi yayıldı. Arkasına biraz daha rahatça yaslandı; anlaşılan bu gece o kapıdan hemen çıkıp gitmeyecekti.
"Havalı bir bölüm olduğu aşikar," dedi omuz silkerek. "Ama asıl mesele ritim Bade. Kalp bir motordur, bozulduğunda tüm sistem çöker. Onu tamir etmek, o ritmin yeniden atışını ellerinin arasında hissetmek... Evet, sanırım biraz adrenalin bağımlılığı var işin içinde."
Gözlerini kıstı ve bana doğru hafifçe eğildi. "Peki ya sen? Neden beyin? İnsanların en karanlık, en kapalı kutularına girmeyi sevdiğin için mi? Yoksa kendi duvarlarını sağlamlaştırmak için başkalarınınkini nasıl yıkabileceğini öğrenmek mi istedin?"
Bu soru, beklemediğim kadar isabetli bir ok gibiydi. Kaan, sandığımdan çok daha iyi bir gözlemciydi. Yüzeydeki o çapkın ve kaygısız maskesinin altında, insanı okuyabilen zeki bir cerrah yatıyordu.
"Ben karmaşayı sevmem Kaan," dedim buz gibi bir sesle. "Beyin kusursuz bir ağdır. Nereye dokunursan neyin tepki vereceğini bilirsin. Her şeyin mantıklı bir açıklaması vardır. Duygular gibi tahmin edilemez, dağınık ve mantıksız değildir."
Kaan gülümsedi ama bu sefer gülümsemesinde hafif bir meydan okuma vardı. "İnsan sadece sinirlerden ve nöronlardan ibaret değildir Bade. Ne kadar kaçarsan kaç, o tahmin edilemez duygular bir gün ameliyathanenin kapısından içeri girer."
Dışarıdaki yağmurun sesi cama daha sert vurmaya başlamıştı. Salonun o loş ışığında, Kaan ile aramızdaki bu sessiz, kelimelerle yapılan satranç hamleleri devam ederken, aklımın bir köşesi hâlâ dışarıdaydı. O sokağın başında bekleyen karanlık arabadaydı. Kaan'ın burada olması, o kalın perdenin ardındaki dünyayı bir süreliğine dışarıda tutuyordu.
"Haklı olabilirsin," dedim yavaşça. Sırrımı ele vermeden, maskemi bir an bile düşürmeden. "Ama o güne kadar, mantığıma güvenmeye devam edeceğim."
Kaan, tam karşımdaki o geniş kadife koltuğa o kadar doğal, o kadar rahat bir şekilde yerleşmişti ki; sanki bu eve, bu loş ışığa ve benim aşılmaz duvarlarıma yıllardır aşinaymış gibi duruyordu. Bacak bacak üstüne atmış, kahvesini iki eliyle sarmalamış, yüzünde o hiçbir şeyi dert etmeyen, dünyadaki tüm sorunların bir şekilde çözüleceğine inanan insanların taşıdığı aydınlık bir ifadeyle etrafı inceliyordu.
Ona bakarken, zihnim istemsizce bir kıyaslama yapıyordu. Kaan; temiz, aydınlık ve pürüzsüzdü. Hayatında büyük yıkımlar yaşamamış, karanlık sokaklarda kaybolmamış, elleri kanamamış bir adamın zahmetsiz özgüvenine sahipti. Onun yanında olmak, fırtınalı bir denizde alabora olduktan sonra güneşli, sakin bir sahile vurmak gibiydi. İnsanı yormuyordu. Aksine, o kulübün boğucu havasından, sokağın başındaki tekinsiz arabanın gölgesinden ve Ege'nin zihnimde açtığı kanlı şarapnel yarasından sonra, Kaan'ın bu zararsız varlığı bana tuhaf bir şekilde iyi gelmişti.
"Biliyor musun," dedi Kaan sessizliği bozarak. Sesi, yağmurun sesini bastıracak kadar gür değil ama salonun havasını değiştirecek kadar sıcaktı. "Bu ev, dışarıdan bakıldığında o kadar kapalı ve ulaşılmaz duruyor ki... İçeri girdiğinde insanın üzerine bir kasvet çökeceğini sanıyorsun. Ama aslında inanılmaz bir huzuru var. Tıpkı senin gibi."
Bu doğrudan, filtresiz iltifat karşısında dudaklarımda hafif, alaycı bir kıvrım oluştu. Kahvemden küçük bir yudum aldım ve omuz silktim. "Teşekkür ederim, böyle bir benzetme beklemiyordum."
Kaan gülümsedi; hastane koridorlarındaki hemşirelerin muhtemelen arkasından fısıldaşmasına sebep olan o çarpıcı, altın çocuk gülümsemesiydi bu. "Bence bu gece bu eve davet edilen tek yabancı olduğum için kendimi şanslı saymalıyım," dedi, kupasını dizine yaslayarak. "Gerçi, senin beni o kapıdan içeri almanın asıl sebebinin cazibem olmadığını bilecek kadar gerçekçiyim."
Tek kaşım havaya kalktı. Oyunu kendi sahasına çekiyordu. "Öyle mi? Neymiş peki asıl sebebim?"
Kaan hafifçe öne eğildi, gözlerinin içindeki samimi, dostane parıltı belirginleşti. "Sıkılmıştın," dedi tam bir isabetle, ama yanlış bir teşhis koyarak. "O kulüp, o gürültü, Gürkan'ın bitmek bilmeyen enerjisi, benim gereksiz iddialı girişlerim... Hepsi sana fazla geldi. Sen, o kalabalığın içinde yalnızdın Bade. Ve eve geldiğinde, o yalnızlığın duvarlara çarpıp sana geri dönmesini istemedin. Bazen insanın, sadece karşısında sessizce kahve içecek birine ihtiyacı olur. Sorgulamadan, yargılamadan. Ben de tam o an için oldukça uygun bir adaydım."
Bu adamın zekâsını hafife almamam gerektiğini bir kez daha anladım. Beni, o siyah sedanı gördüğüm için, Ege'nin bakışlarından kaçtığım için eve davet ettiğimi bilmiyordu ama sonucun 'yalnız kalma korkusu' olduğunu mükemmel bir şekilde analiz etmişti.
Dudaklarımdaki alaycı kıvrım, yerini istemsiz, küçük bir tebessüme bıraktı. İlk kez, bu gece ilk kez, maskemin iplerini bir milim de olsa gevşettim.
"Haklısın," dedim itiraf ederek. "Sessizce kahve içme konusunda iyi bir adaysın. Gerçi Gürkan'ın enerjisine maruz kaldıktan sonra, bir duvarla karşılıklı kahve içsem bile bana huzurlu gelirdi."
Kaan, başını geriye atarak içten bir kahkaha patlattı. Onun gülüşü, o devasa salonun soğukluğunu anında kırdı. "Gürkan öyledir," dedi gülmeye devam ederken. "Adana'nın tüm ateşini ve enerjisini tek bir bedende toplamış gibi. Ama hastanenin neşe kaynağıdır. Özellikle nöbetlerde, ağlayan çocukları nasıl susturduğunu görsen inanamazsın. Adam resmen sihirbaz gibi."
"Belli oluyor," dedim, kahvemi sehpaya bırakarak. Ortamdaki bu rahatlama, omuzlarımdaki o ağır yükü bir süreliğine askıya almıştı. Zihnim, dışarıdaki karanlıktan uzaklaşıp Kaan'ın anlattığı bu renkli dünyaya odaklanmayı seçti. "Ekip bayağı renkli. Rana buz gibi, Pars desen kendi dünyasında... Siz nasıl bir araya geldiniz bu kadar zıt karakterlerle?"
Kaan derin bir nefes aldı, arkasına yaslandı. "Burası İzmir Şehir Hastanesi, Bade. Türkiye'nin en iyi, en zorlu vakalarının toplandığı, asistanların deyim yerindeyse kan ter içinde kaldığı meşhur bir arena. Burada ayakta kalmak için birbirinize tutunmak zorundasınız. Rana sert kabuğunun altında aslında hepimizi koruyan bir abla gibidir. Pars dışarıdan kopuk görünür ama nöbette kimin sistemi çökerse, kimin işi yetişmezse sihirli bir el gibi halleder."
"Peki ya sen?" diye sordum, konuyu ustaca ona çevirerek. Kendimden bahsetmek, geçmişime dair tek bir kelime etmek istemiyordum. O sorulardan kaçmanın en iyi yolu, karşı tarafı konuşturmaktı. "Sen bu ekibin neresindesin?”
Kaan başını hafifçe öne eğip mahcup ama bir o kadar da gururlu bir şekilde gülümsedi. "Ben mi? Ben sanırım grubun paratoneriyim," dedi şakacı bir tonla. "Kriz çıktığında ortalığı yumuşatan, Başhekim Oktay Hoca ile diğer asistanlar arasında köprü kuran adam. Bir nevi diplomat. İzmirliyim ben, doğma büyüme. Buranın havasını, suyunu, insanını bilirim. Siz dışarıdan gelenler İzmir'in rahat ama gizliden gizliye acımasız kurallarına çarparken, ben size yastık oluyorum."
"Büyük bir iddia," dedim, kollarımı göğsümde kavuşturarak. Duvarlarımın bir kısmı hâlâ yerindeydi ama artık üzerlerinde dikenli teller yoktu. "Yani ailen burada. Ne güzel, her pazar anne yemeğine gidebilecek kadar şanslısın demek ki."
Kaan'ın yüzündeki o parlak gülümseme, bir anlığına yerini derin, huzurlu ama hafif nostaljik bir tebessüme bıraktı. Kahvesinden son yudumunu alırken gözleri uzaklara daldı.
"Aslında," dedi ses tonu biraz daha yumuşayarak, "Klasik anlamda bir 'anne yemeği' tablom yok. Biyolojik ailemle ilgili anılarım... biraz bulanık ve uzak. Beni ben yapan, beni büyüten kadın farklı biri. Bana annelikten çok ötesini yaptı."
Bu beklenmedik detay ilgimi çekmişti. Kaan'ın o kusursuz, pürüzsüz vitrininin ardında da bir hikâye vardı. Bir doktor olarak, karşımdaki insanın zihninin o gizli odalarına girmek her zaman ilgimi çekerdi. Hele ki bu odalar, tehlikeden bu kadar uzakken.
"Manevi annen..." diye fısıldadım, sesimde gerçek bir merak vardı. "Nasıl biri? Yani senin gibi birini yetiştirdiğine göre, oldukça sabırlı biri olmalı."
Kaan güldü, gözlerinin içi parladı. "Sabırlı mı? Bade, Nana'yı görsen sabır kelimesinin onun yanından bile geçmediğini anlarsın," dedi, sesinde muazzam bir sevgi seli vardı. ‘Nana’ kelimesini telaffuz edişinde bile o kadına duyduğu saygı ve minnet okunuyordu. "Hatıralar Evi adında bir yeri var. Eski eşyalar, gramofonlar, antikalar... İzmir'in en gizemli, en güzel kadınlarından biridir. Bana sadece hayatı öğretmedi; bana insan olmayı, bir kalbi fiziksel olarak iyileştirmeden önce o kalbin ne hissettiğini anlamayı öğretti."
O an Kaan'ın gözlerinde gördüğüm o saf sevgi, içimde bir yerlere dokundu. Benim babamla olan o yarım kalmış, kanlı ve eksik bağıma karşılık; onun 'Nana' dediği bu kadınla kurduğu o sağlam, iyileştirici bağ... Bir an için onu kıskandım. Temiz bir sevgiye sahip olmanın o hafifliğini kıskandım.
"Çok şanslıymışsın," dedim sessizce. "Hayatta sığınabileceğin, seni anlayan birinin olması... Büyük bir lüks."
"Öyledir," dedi Kaan, başını sallayarak. Sonra yüzüne tekrar o şakacı, enerjik ifadeyi yerleştirdi. Ortamın gereğinden fazla duygusallaşmasını istemiyordu, tıpkı benim gibi. "O yüzden İzmir'e alışacaksın diyorum. Eğer bir gün bunalırsan, hastanenin beyaz florasanları seni boğarsa, seni Nana'nın Hatıralar Evi'ne götürürüm. Orada zaman duruyor resmen. Bir fincan Türk kahvesi yapar sana, bütün dertlerini unutursun. Ya da kahve çözemezse bir yetmişlik rakı patlatırız beraber.”
"Bakarız," diye geçiştirdim ama bu sefer sesimde o alaycı, keskin reddediş yoktu. Sadece zamana bırakılmış bir ihtimaldi.
"Hastane demişken," diyerek hafifçe öne doğru kaydı Kaan. Parmaklarını dizlerinde birleştirip bana tam bir profesyonel sırdaş edasıyla baktı. "Seni asıl uyaracağım konuya geleyim. Gürkan, Rana veya diğerleri... Bunlar işin kolay kısmı. Pazartesi günü asıl tanışman gereken ve asla ama asla ters düşmemen gereken bir isim var."
Kaşlarımı kaldırdım. "Oktay Hoca'dan mı bahsediyorsun? Onu zaten tanıyorum. Aile dostumuzdur."
Kaan elini havada sallayarak güldü. "Hayır, hayır! Oktay Hoca hastanenin tanrısı olabilir ama hastanenin asıl generali başkasıdır," dedi gözlerini irileştirerek. "Sorumlu Hemşire Neriman Demir. Biz asistanların korkulu rüyası, gizli annemiz, nöbet listelerimizin acımasız diktatörü."
"Sorumlu hemşire mi?" dedim hafifçe gülümseyerek. "Kaan, ben Ankara'da yıllarca staj yaptım. Hemşirelerle aram her zaman iyi olmuştur. Onlar hastanenin bel kemiğidir."
"Neriman Abla başkadır Bade," dedi Kaan, sanki bir efsaneden bahsediyormuş gibi sesini alçaltarak. "Kadın ellili yaşlarında ama enerjisi hepimizden yüksek. Gözleri kartal gibidir. Vizite çıkmadan önce önlüğünün yakasında ufacık bir kırışıklık görsün, seni o koridorda rezil eder. 'Burası podyum değil doktor hanım!' diye bağırır, sen neye uğradığını şaşırırsın."
Gözümün önüne gelen bu tablo, beni gecenin başından beri ilk defa gerçek anlamda güldürdü. Dudaklarımdan hafif, kıkırdamaya benzeyen bir ses kaçtı. "Abartıyorsun."
"Yemin ederim abartmıyorum," dedi Kaan, benim güldüğümü görünce daha da heveslenerek. "Geçen ay Gürkan, nöbette gizlice odasında uyumaya çalışmış. Neriman Abla bunu bir yakaladı... Gürkan'a tam üç gün üst üste acil çocuk servisini temizletti. Çocuk üç gün boyunca elinde dezenfektanla dolaştı, 'Ben tıp okudum, temizlik görevlisi değilim' diye ağlıyordu."
Kaan'ın Gürkan'ın o isyankâr halini taklit etmesi öylesine komikti ki, kendimi tutamayıp sessiz bir kahkaha attım. O kadar gergindim, o kadar kasılmıştım ki; bu ufak, anlamsız hastane dedikodusu benim için bir kas gevşetici gibiydi. İçimdeki o kapkaranlık, kanlı suların üzerine küçük, beyaz bir yelkenli indirilmiş gibi hissettim.
Ben gülerken, Kaan'ın sesi aniden kesildi.
Başımı kaldırıp ona baktığımda, gözlerini kırpmadan bana baktığını gördüm. Yüzünde o çapkın, rahat ifade yoktu artık. Dudakları hafifçe aralanmış, gözlerinde saf, filtresiz bir hayranlık belirmişti. Beni bir vaka gibi değil, bir sanat eseri gibi inceliyordu.
Gülüşüm dudaklarımda dondu. Boğazımı temizleyerek hemen toparlanmaya, maskemi geri takmaya çalıştım ama Kaan buna izin vermedi.
"İşte bu," dedi, sesi fısıltıdan halliceydi. Gözlerini benden bir an bile ayırmıyordu.
"Neymiş o?" dedim, sesimin titrememesi için büyük bir savaş vererek.
"Gülümsemen," dedi Kaan, omuzlarını hafifçe silkip büyülenmiş gibi bakmaya devam ederek. "Gece başından beri yüzünde o kadar mükemmel, o kadar kusursuz ama bir o kadar da aşılmaz bir maske vardı ki... Yüz kaslarının gerçekten yukarı doğru kıvrılabildiğini merak etmeye başlamıştım. Ama güldüğünde... Bade, tüm o soğukluğun altından inanılmaz bir ışık çıkıyor."
Bu iltifat, diğerleri gibi geçiştirilebilecek bir şey değildi. Hedefi tam on ikiden, gardımın en düştüğü yerden vurmuştu. Bir erkeğin bana böyle bakması, benim görünmez yaralarımı görmeden sadece 'bana' bakması... Yıllardır hissetmediğim, unuttuğum bir duyguydu.
Ama ben Bade Akkaya'ydım. Benim hayatımda masallara, beyaz atlı prenslere ve anlık zaaflara yer yoktu. Hele ki o sokağın başında bekleyen karanlık dururken, Ege'nin varlığı bu şehrin havasına karışmışken... Ben, kimsenin limanı olamazdım. Ve kimseyi de kendi fırtınama çekmeye hakkım yoktu.
Derin bir nefes aldım, yüzümdeki o yumuşak ifadeyi bir süngerle siler gibi sildim ve en iyi bildiğim şeyi yaptım: Duvarı geri çektim.
"Saat geç oldu sanki," dedim, sesimi o ilk tanıştığımız andaki cerrahi soğukluğa geri getirerek. Ayağa kalktım. "İzmir'deki ilk günüm için fazla duygu ve fazla dedikodu yüklemesi oldu. Benim uyumam gerekiyor."
Kaan, benim bu ani ruh hâli değişimime, bu anında örülen duvara alışkın değildi ama sınırları zorlamayacak kadar da saygılı bir adamdı. Yüzündeki o hayranlık dolu ifadeyi ustaca toparlayıp, kendi maskesini taktı ve ayaklandı.
"Haklısın," dedi, sehpada duran boş kahve kupasını alarak. "Yarın uzun bir gün olacak."
Kupasını alıp mutfağa yöneldiğinde, "Bırak, ben hallederim," dememe fırsat vermeden kupayı lavaboya bıraktı ve çeşmeyi açıp içini hızlıca sudan geçirdi. Bu ufak, gösterişten uzak detay, onun sadece dışarıdan şık görünen biri değil, gerçekten düşünceli bir adam olduğunu kanıtlıyordu.
Kaan mutfaktan çıkıp girişteki askılıktan ceketini aldı. Üzerine geçirirken bana döndü. Aramızda bir iki adımlık mesafe vardı. Gözlerinde ne bir kırgınlık ne de reddedilmişliğin verdiği bir öfke vardı. Sadece sabır vardı.
"Kahve ve sohbet için teşekkür ederim Bade," dedi, sesi o eski yumuşak tonuna geri dönmüştü. "Bu gece o kulüpte kalıp zehirlenmektense, burada senin aşılamaz duvarlarına çarpıp geri dönmeyi tercih ederdim. İyi ki davet ettin."
Sözlerindeki o ince ironi ve kabulleniş, içimde ona karşı garip bir saygı uyandırdı. O, benim kalkanım olmuştu ve görevini başarıyla yerine getirmişti. Ona ufak bir minnet borcum vardı.
"Ben teşekkür ederim Kaan," dedim hafifçe başımı eğerek. "Yol arkadaşlığın ve... o korkunç dedikodular için. Bana bir iyilik yaptın."
Kaan gülümsedi, kapının kolunu tuttu. "Ben her zaman buradayım Bade. Hastanede, nöbette ya da sadece bir kahveye ihtiyaç duyduğunda. İzmir'e hoş geldin."
Kapıyı açtı. Dışarıdaki soğuk, ıslak toprak kokusu içeriye doldu. Kaan, o karanlık sokağa adımını atarken bir an duraksayıp bana son bir kez el salladı ve hızlı adımlarla kendi arabasına doğru yöneldi.
Kapıyı yavaşça, neredeyse sessizce kapattım. Kilidi iki kez çevirdim. Metalin o soğuk, tok sesi gecenin sessizliğine karışırken, ev anında o eski, ağır ve ruhsuz hâline geri döndü. Kaan'ın varlığıyla dağılan o tekinsiz hava, kapının kapanmasıyla birlikte bir sis gibi tekrar ayak bileklerime dolanmaya başladı.
Sırtımı soğuk çelik kapıya yasladım. Kaan'ın arabasının motorunun çalışma sesini, o tok ve pürüzsüz mırıltıyı duydum. Lastiklerin ıslak asfaltta çıkardığı ses uzaklaştı, sokağın sonuna doğru kayboldu.
Tekrar yalnızdım.
Gözlerimi kapattım ve derin bir nefes aldım. Kalp atışlarım tekrar hızlanmaya başlamıştı. Parmaklarımın ucunda uyuşukluk hissi geri gelmişti. Yavaşça gözlerimi açıp, karanlık salonun içinden geçerek o boydan boya cam olan sürgülü kapıya, o kalın perdeye doğru adımladım.
Sanki görünmez bir ip beni o pencereye doğru çekiyordu. Perdenin kenarını tuttum. Kaan'ın varlığı bana kısa bir süreliğine o tehdidi unutturmuş, beni normal bir insan gibi hissettirmişti ama oyun henüz bitmemişti.
Perdeyi milim milim, dışarıdan fark edilmeyecek kadar araladım. Nefesimi tuttum.
Sokağın başı... Çınar ağacının altı...
Siyah sedan... Orada değildi.
Karanlık köşede sadece ıslak asfalt ve sokak lambasının sarı ışığı vardı. Araba, Kaan'ın gelişiyle mi yoksa benim eve girmemle mi bilinmez, sessizce sokağı terk etmişti. Gözetleme bitmişti. Şimdilik.
Perdeyi yavaşça bıraktım. Derin, titrek bir nefes ciğerlerimden koptu. Evin zifiri karanlığında, tek başıma, o sessizliğin ortasında dikilirken sol elim istemsizce boynuma, köprücük kemiğime gitti.
Siyah karanfil.
Parmak uçlarım o mürekkepli izin üzerinde gezinirken, İzmir'deki bu ilk gecenin bana ne anlatmaya çalıştığını çok iyi biliyordum. Ne Ege'nin o locadaki kanayan eli ne de sokağın başındaki o tekinsiz araba bir tesadüftü. Geçmiş, bir hayalet gibi peşime düşmüştü ve benim artık kaçacak hiçbir yerim yoktu.
Ama ben de eski, çaresiz Bade değildim. O sokağın başında bekleyen karanlık her kimse, karşılarında sadece korkan bir kız çocuğu değil, kendi kanını kendi dikenleriyle temizlemeye yemin etmiş bir kadın bulacaktı.
"Başlıyoruz," diye fısıldadım sadece karanlığa doğru. Sesimde korku yoktu, katıksız bir kabulleniş vardı. "Bu şehri ya yakacağım, ya da içinde yanacağım."
—
Kaan’ın arabasının sokağın sonundan tamamen kaybolup gecenin ıslak sessizliğine karışmasının üzerinden yaklaşık yarım saat geçmişti. Sürgülü cam kapının ardındaki karanlık bahçeye bakmayı bırakıp perdenin ağır kadife kenarını yavaşça serbest bıraktım. Evin içi zifiri bir karanlığa, o ağır sedir ağacı ve taze boya kokusunun tekinsiz birleşimiyle dolu o sağır edici sessizliğe geri dönmüştü. Sokağın başındaki o gizemli siyah sedan gitmişti; en azından şimdilik. Fakat o arabanın varlığının tenimde bıraktığı o buz gibi izlenme hissi geçmek bilmiyordu.
Yalnızlık... Dokuz yıl boyunca Ankara'nın kuru ayazında kendime bir kalkan, aşılmaz bir zırh olarak giydiğim bu yalnızlık, İzmir'e ayak bastığım bu ilk gecede beni boğmaya başlayan paslı bir prangaya dönüşmüştü. O devasa, loş salonun ortasında, saatlerdir üzerimde taşıdığım o ağır, görünmez yükün altında kemiklerimin çatırdadığını hissediyordum. Bir cerrah adayı olarak, bedenimin şu an içinde bulunduğu fizyolojik çöküşü çok net okuyabiliyordum.
Tükenmiştim. Kaan'ın varlığıyla geçici olarak uyuşan sinir uçlarım, şimdi yalnızlığın o keskin soğuğuyla tekrar sızlamaya başlamıştı.
Karanlığın içinde yavaş ve temkinli adımlarla banyoya doğru ilerledim. Kapıyı açıp içeri girdiğimde, beyaz fayansların ve keskin, steril ışıkların aydınlattığı aynadaki yansımamla burun buruna geldim. Göz altlarımda, ne kadar yoğun kapatıcı sürersem süreyim gizleyemediğim o derin çukurlar vardı. Guya adlı o cehennem çukurunda, o havasız locada Ege'nin kanayan elini gördüğüm an yüzümdeki tüm kanın çekilmiş olması yetmiyormuş gibi, şimdi aynadan bana bakan gözlerimin içindeki o lacivert irisler tamamen donuk, cansız ve hastalıklı bir renge bürünmüştü.
Musluğu açtım. Suyun o dondurucu soğukluğunu bileklerimde hissettiğimde hafifçe irkildim. Buz gibi suyu avuçlarıma doldurup yüzüme, o sahte ve mesafeli profesyonel maskemin üzerine defalarca çarptım. Su; tenimdeki fondöteni, gözümdeki akmış boyaları ve en önemlisi boynumdaki o kalın kapatıcı tabakasını yavaş yavaş eritip lavabonun metal deliğinden aşağı akıttı. Siyah mürekkep... Sol köprücük kemiğimin hemen üzerindeki o siyah karanfil dövmesi, sanki az önce toprağa gömülmüş bir cesedin yağan yağmurla yeniden gün yüzüne çıkması gibi yavaşça belirdi. O dövmeye her baktığımda, morgun o genzi yakan soğuk havası ve babamın kaskatı kesilmiş yüzü aklıma gelirdi. Fakat bu gece, o siyah mürekkebin üzerinde başka bir hayalet daha geziniyordu: Ege Okan.
Beni bir çırpıda, tek bir kelimeyle, hiçbir açıklama yapmaya tenezzül dahi etmeden silip atan o adam. Hayatımı, inançlarımı ve sevmeye dair ne kadar umudum varsa hepsini bir yaz günü o telefonun ucunda paramparça edip beni o enkazın altında tek başıma bırakan adam.
Havluya uzanıp yüzümü kurularken, evin derinliklerinden gelen, gecenin sessizliğini bir kasap bıçağı gibi ikiye yaran o sesi duydum.
Güm. Güm. Güm.
Kalbim göğüs kafesimde saniyelik bir duraksama yaşadı. Nefesim boğazımda düğümlendi, havluyu tutan ellerim havada donakaldı. Ses dışarıdan, evin o ağır, ferforje demirli ana kapısından geliyordu.
Bu bir tıklatma değildi; kibar, çekingen bir misafirin ya da yardıma ihtiyacı olan bir komşunun ziline basış şekli asla değildi. Biri kapıya yumruklarıyla, tüm ağırlığıyla, o kalın metali ezmek, menteşelerinden sökmek istercesine vuruyordu. Vuruşların arasındaki ritim o kadar vahşi, o kadar kontrolsüzdü ki, ahşap pervazların sarsıldığını fayanslardan hissedebiliyordum.
Zihnim anında en karanlık, en tehlikeli senaryoları üretmeye başladı. Siyah sedan... Geri dönmüşlerdi. O arabanın içindeki gölgeler, Kaan'ın gitmesini beklemiş, evde tek başıma savunmasız kalacağım o saniyeyi kollamışlardı. İzmir'deki ilk gecemde, bu tekinsiz şehir beni yutmaya gelmişti. Adrenalin bir kez daha, bu sefer çok daha yakıcı, asit gibi bir hisle kanıma karıştı. Lavabonun mermer kenarını sıkan ellerim kontrolsüzce titremeye başladı.
Güm. Güm. Güm.
Vuruşlar daha da şiddetlendi. Ahşap çatırdıyordu.
Yavaşça banyodan çıkıp, karanlık koridoru geçerek kapıya doğru ilerledim. Ayak seslerimi belli etmemek için parmak uçlarımda, nefesimi tutarak yürüyordum. Kapının arkasındaki buz gibi çelik yüzeye sırtımı yasladığımda, dışarıdaki kişinin ağır, dengesiz ve hırıltılı nefes alışverişlerini bile duyabiliyordum. Deli gibi soluyordu; sanki kilometrelerce koşmuş, ciğerleri parçalanmak üzere olan birinin o yırtıcı soluklarıydı bunlar.
Titreyen parmaklarımı kapının pirinç deliğine, gözetleme merceğine doğru yaklaştırdım. Gözümü o küçük, balık gözü cama yasladığımda, sokağın sarı sokak lambasının aydınlattığı o puslu, yağmurlu görüntünün içinde dikilen silüeti gördüm.
Nefesim anında kesildi. Ciğerlerimdeki tüm oksijen sanki bir vakumla çekilmiş gibi yok oldu.
Siyah sedanın içindeki kiralık bir tehlike değildi. Evi gözüne kestirmiş bir hırsız veya sarhoş bir serseri de değildi.
Ege'ydi.
Omuzları, o devasa bedeni yağmurun altında sırılsıklam olmuştu. Üzerindeki o jilet gibi beyaz gömlek, İzmir'in o acımasız sağanağında tenine yapışmış, kumaşın altındaki gergin kasları gözler önüne sermişti. Kuzguni siyah saçları alnına yapışmış, yüzünden yağmur suları süzülüyordu. Ayakta zor duruyor, bedenini kapının pervazına yaslayarak dengesini sağlamaya çalışıyordu. Ama asıl kan dondurucu olan şey, sağ eliydi. Gömleğinin manşetinden süzülen yağmur suları şeffaf değil, açık pembe ve kırmızıya çalan bir renkte damlıyordu yere. Eli derme çatma, beyaz bir bezle -muhtemelen gömleğinin yırtılmış bir parçasıyla- kaba bir şekilde sarılmıştı ama kan bezi çoktan kırmızıya boyamış, parmaklarının ucundan parke taşlarına damlıyordu.
Kapıya bir kez daha, bu sefer o yaralı eliyle vurdu.
"Aç..." diye inledi dışarıdan. Sesi boğuk, sarhoş ve tanıyamayacağım kadar yıkılmıştı. Bir komut değil, kendi zihniyle savaşan bir adamın sayıklaması gibiydi. "Oradasın... Biliyorum... Aç şu lanet kapıyı."
Beynimin içinde birbiriyle savaşan iki farklı kadın vardı. Biri; kilitleri iki kez daha çevirip polisi aramayı, bu tehlikeli, sarhoş ve kanayan adamı hayatından tamamen uzak tutmayı, kendini o steril yalnızlığa hapsetmeyi emrediyordu. Diğeri ise; dokuz yılın hesabını sormak, onu o yağmurun altında süründürmek ve yüzüne karşı hissettiğim o cehennem ateşini, o yakıcı öfkeyi haykırmak için kapıyı ardına kadar açmak istiyordu.
Elini kapıya yasladı ve alnını soğuk metale dayadı. Hırıltılı nefesi kapının altından sızıyordu sanki.
Dişlerimi o kadar sert sıktım ki çenem sızladı. Elimi metal kilide götürdüm. Parmaklarım titriyordu ama korkudan değil; yıllardır içimde biriktirdiğim, adını koymaktan hep kaçtığım o yoğun, zehirli çekimden. Kilidi iki kez çevirdim.
Kapıyı yavaşça araladım. İçeri girmesine izin vermeden, kapının eşiğinde durarak bedenimle bir barikat kurdum.
Aramızdaki o bir karışlık mesafede durduğumuz o ilk saniye, zamanın tamamen donduğu, dünyanın dönüşünün durduğu bir andı. Guya'da, o kalabalığın ve müziğin arasında beni gördüğünde yaşadığı o kriz farklıydı; o bir anlık bir çarpışmaydı. Şimdi, gecenin ikisinde, ıssız bir sokakta, evimin kapısında benimle tek başınaydı. Kulüpte gördüğü şeyin bir halüsinasyon olmadığını, benim gerçekten burada, İzmir'de, kanlı canlı tam karşısında durduğum gerçeğini yeni yeni idrak ediyordu.
Gözleri, o dipsiz, karanlık kahverengi gözleri yavaşça yerden kalktı ve benimkilerle kilitlendi. Alkolün verdiği o buğulu, bulanık bakışlar beni gördüğü an saniyelik bir şokla, saf bir dehşetle irileşti. Gözbebekleri titriyordu. Göğsü, aldığı kesik ve hızlı nefeslerle şiddetle inip kalkıyordu. O kadar yakındı ki, burnuma senelerdir almadığım odunsu, deniz tuzu kokusu çarptı. Ancak bu kez o kokuya ağır bir metalik kan kokusu, yağmurun rutubeti ve çok yoğun, genzi yakan bir viski kokusu karışmıştı. Saf sek viski...
Bana bakarken yüzünde sadece öfke yoktu. Saf bir dumura uğrama, aklını yitirdiğini sanma, karşısında imkansız bir mucizeyi -ya da bir felaketi- görüyormuş gibi bir şok vardı. Gözleri yüzümün her milimetresini; ıslak saçlarımı, solgun tenimi, boynumdaki atardamarın atışını ezberlemek istercesine taradı. Dokuz yılın uçurumu, o tek bir bakışın içinde kapanıp açılıyordu.
"Sen..." diye fısıldadı, sesi rüzgârın uğultusuna karışacak kadar cılız, inanamayan kırık bir notaydı. "Gerçeksin..."
Elini havaya kaldırdı, sanki bir seraba, zihninin ona oynadığı bir oyuna dokunmak ister gibi parmaklarını yüzüme doğru uzattı ama tenime değmeden havada asılı kaldı. Titriyordu. Dokunursa yok olacağımdan korkan bir adamın o çaresiz, parçalanmış hâliydi bu. Bu manzara kalbimin etrafındaki buzdan duvarlarda devasa bir çatlak açtı ama o çatlaktan içeri sızmasına izin veremezdim. O zehri tekrar kanıma alamazdım.
"Ne arıyorsun burada Ege?" dedim. Sesim beklediğimden çok daha boğuk, çok daha titrek çıkmıştı. Öfkelenmek, bağırmak, onu omuzlarından itmek istiyordum ama ona bu kadar yakın olmak, o devasa bedenin yaydığı o kavurucu ısıyı, nefesini dudaklarımda hissetmek bütün mantıksal devrelerimi yakıyordu.
Adını benim dudaklarımdan duyduğu an, Ege'nin çenesi şiddetle seğirdi. Gözlerini hızla kırptı, sanki zihnindeki o şok dalgasını kırıp içindeki asıl canavarı serbest bırakmaya çalışıyordu. Kendi zaafını, kendi dumura uğramış hâlini benden gizlemek istercesine yüz kaslarını sertleştirdi. Ve o saniyeler içinde, o inanamayan adam gitti; yerine vahşi, kontrolsüz ve karanlık bir yabancı geldi.
"Çekil," diye hırladı.
Elini kapının pervazına dayadı, yaralı parmaklarından sızan kan ahşaba bulaşırken beni umursamadan bedenini öne doğru itti. Onun bu hamlesiyle refleks olarak bir adım geri çekilmek zorunda kaldım. Bu küçücük geri çekilişimi fırsat bilerek, eşikten içeri adımını attı ve ağır demir kapıyı arkasından büyük bir gürültüyle kapattı.
Karanlık koridorun içinde baş başa kalmıştık. O an, fiziksel olarak onun alanına, o zehirli çekime hapsolduğumu hissettim. Geriye doğru bir adım daha attım ama sırtım antrenin soğuk duvarına çarptı. Kaçacak yerim kalmamıştı.
Ege üzerime doğru bir adım daha attı. Bedenini bedenime o kadar yaklaştırdı ki, aramızdaki mesafe sıfıra indi. Islak gömleğinden yayılan o dondurucu soğukluk, bedenimden yükselen ısıyla çarpışıyordu. Bir elini başımın hemen yanına, duvara yasladı; beni tamamen kendi gölgesinin, kendi kütlesinin içine hapsetti. Kilitlenmiştim. Başımı kaldırıp ona bakmak zorundaydım. Aldığı her nefeste geniş göğsü benimkine belli belirsiz sürtünüyor, tenimde binlerce elektrik akımının dolaşmasına neden oluyordu. Gözleri karanlıkta birer avcı gibi parlıyordu.
"Sen delirdin, değil mi?" diye tısladı, dudakları saç diplerime değecek kadar yakındı. Nefesindeki o yakıcı viski kokusu tenimi yalayıp geçiyordu. Sesi saf bir öfkeden ziyade, kontrolü kaybetmiş bir adamın paniğini taşıyordu. Aşkını, o bitmek bilmeyen takıntısını öfkenin o kalın zırhının arkasına saklamaya çalışıyordu. "Deli olmasan burada işin olmazdı. Hangi cehennemden çıktın geldin buraya? Ne arıyorsun bu şehirde? Buraya ne sikim yapmaya geldin Bade?"
Boynumdaki damarın nasıl şiddetle attığını hissedebiliyordum. Kollarımı kaldırıp omuzlarından onu itmeye çalıştım ama gövdesi betondan dökülmüş gibi sarsılmazdı. Gözlerimi doğrudan onun o karanlık, sarhoş ama bir o kadar da tehlikeli gözlerine diktim.
"Bu seni neden ilgilendiriyor?" dedim, kelimeleri onun yüzüne bir tokat gibi çarpmak isteyerek. Başımı dikleştirdim, dudaklarım neredeyse onun dudaklarına değecekti. Bu yakınlık, bu ilkel temas hissi aklımı başımdan alıyor, mantığımı kör ediyordu ama direndim. Dişlerimi sıkarak konuştum. "İzmir'in tapusu senin üzerine mi yapıldı Ege? Benim nerede yaşayacağım, nerede asistanlık yapacağım seni zerre kadar ilgilendirmez! Sen hangi yüzle karşıma geçmiş benden hesap soruyorsun?"
Sözlerim ona çarptığında gözlerindeki o karanlık alev aniden parladı. Diğer elini, o kanayan, bez sarılı elini duvara dayadı. Şimdi iki kolunun arasında, tamamen ona mühürlenmiştim. Gözleri gözlerimden ayrıldı, başını hafifçe yana çevirip salonun içine, loş ışığın aydınlattığı o iki siyah kahve kupasına doğru baktı.
O kupaları gördüğü an, vücudundaki tüm kasların bir yay gibi gerildiğini hissettim. Gözlerindeki karanlık, dizginlenemez, midesini bulandıran bir kıskançlıkla dalgalandı. Bana tekrar döndüğünde, bakışlarındaki o vahşet beni bile ürküttü.
"Yalnız değildin," diye tısladı, adı ağzına iğrenç bir zehir gibi alarak. Dudakları alaycı ve acımasız bir şekilde kıvrıldı ama gözleri gülmüyordu. "İzmir'e ayak bastığın ilk geceyi yalnız geçiremedin mi? Basit hayatından çıkıp bu kadar çabuk kirlenebileceğini tahmin etmezdim."
Bu iğrenç ima, içimdeki o öfke ateşine bir kova benzin dökmüş gibi parlamama neden oldu. Kollarımı göğsümden onun o ıslak göğsüne doğru yasladım. Dokunmak, o sert kasların altındaki deli gibi atan kalbi hissetmek, kendime yaptığım en büyük ihanetti ama ellerimi çekemiyordum.
"Beni dinle Ege Okan," dedim, sesimdeki titremeyi gizleyemeyerek, onu iterken. "Benim evime kimi aldığım seni ilgilendirmez! Senin bir hayatın var. Pelin midir nedir git sevgiline sor soracağın hesapları! Benim sınırlarımdan çık. Çekil önümden!"
Pelin'in adını benim ağzımdan duyduğu an, sanki ona fiziksel bir darbe vurmuşum gibi yüzü kasıldı. O kelimenin aramızda yarattığı iğrenç gerçeği silmek ister gibi başını öne eğdi. Gözlerini kapattı, derin, hırıltılı bir nefes aldı. Dudakları neredeyse boynuma değiyordu.
O an gözleri açıldı ve köprücük kemiğimin üzerindeki siyah karanfil dövmesine kilitlendi.
Nefesi tekledi. Sanki o mürekkep izi ona dünyadaki en büyük günahını hatırlatmış gibi, yüzünde saf bir dehşet ve tarif edilemez bir acı belirdi. Kanlı parmak uçlarını yavaşça duvardan ayırdı ve o siyah karanfilin üzerinde titreyerek gezdirdi. Dokunuşu o kadar sıcaktı ki, tenimi dağlıyordu. Benim için bu dövme babamın yasıydı; Ege içinse, benim canımı ne kadar yaktığının, bana ne kadar büyük bir hasar verdiğinin tene kazınmış bir kanıtıydı.
"Bunu neden yaptın?" diye fısıldadı çaresizce, alnını alnıma yaslayarak. Islak saçlarından süzülen sular yanaklarıma karışıyordu. Sesi bir yalvarış gibiydi. Başparmağı o siyah mürekkebin üzerinde gezinirken, gözlerindeki o vahşi öfke yerini tamamen bir enkaza bırakmıştı.
"Çık git Ege… Çık, seneler sonra seni ilk görüşümün böyle olmasını istemiyorum. Git Ege!”
Bu sözlerim, Ege'nin içindeki o son mantık kırıntısını da yok etti. Bir anda ellerini duvardan çekti, belime dolandı ve beni tek hamlede kendine yapıştırdı. Bedenlerimiz arasında hiçbir boşluk kalmamıştı. O kadar sert çekmişti ki nefesim kesildi, küçük bir çığlık dudaklarımdan kaçtı. Gözleri dudaklarıma kilitlendi. Bakışları o kadar aç, o kadar arzulu ve yoğun bir karanlıkla doluydu ki, dizlerimin bağı çözüldü.
Aramızdaki o görünmez manyetik alan, onca yıla, onca nefrete ve acıya rağmen hiçbir şey kaybetmemişti. Aksine, yılların getirdiği o bastırılmışlık, bu tensel çekimi bir dinamite dönüştürmüştü.
"Beni delirtmek mi istiyorsun?" diye hırladı dudaklarıma doğru. Sesi bir iniltiye dönüşmüştü. Baş parmağıyla çenemi kavradı, dudaklarımı hafifçe aralamama neden olacak kadar sıkı tuttu ama canımı yakmıyordu; sadece beni kendine mühürlüyordu. "Ben gitmeyeceğim, sen gideceksin. Burası senin güvenli sınırlarına benzemez Bade. Burada seni parçalarlar. O çok inandığın mantığın, soğukkanlılığın burada bir işe yaramaz. Pazartesi sabahı o hastaneye adım atmayacaksın. Oktay Hoca'nın odasına gidip o istifanı vereceksin ve bu siktiğimin şehrini terk edeceksin!"
Dudakları dudaklarıma o kadar yakındı ki, bir milim daha yaklaşsa her şey bitecekti. Birbirimize karışacaktık. O zehrin içine tekrar kendi rızamla düşecektim. Vücudum ona doğru çekiliyor, ona teslim olmak için aklımla savaşıyordu.
Ama sonra, sıcak kanın gömleğinden süzülüp benim temiz bluzuma bulaştığını hissettim.
Gözlerimi aniden açtım. Mantığım, o bastırdığım analitik cerrah kimliğim, bu zehirli, şehvetli sersemliğin içinden sıyrılarak beni kendime getirdi. Onun kanı bana bulaşıyordu. Geçmişin kanı bugünüme bulaşıyordu. Ve ben bu adamın karşısında bir kez daha kurban olmayacaktım.
Ellerimi onun göğsüne koyup bu kez tüm gücümle onu ittim. Ege, alkolün ve kan kaybının etkisiyle sendeledi, tutuşu gevşedi ve sırtı karşı duvara çarptı. Şaşkınlıkla bana baktı, gözlerindeki o yoğun arzu saniyeler içinde yerini köşeye sıkışmış, hırçın bir hayvana bıraktı. Kendi zaafından, kendi çaresizliğinden nefret ediyordu ve bu nefreti bana bir silah olarak doğrultuyordu.
"Beni parçalarlar mı?" dedim, tiksinerek ve nefes nefese ona bakarken. Göğsüm hızla inip kalkıyordu. "Beni asıl sen parçaladın! Kalbimi, inancımı kendi ellerinle söktün. Beni terk ettikten dokuz yıl sonra, gecenin bir yarısı sarhoş ve kanlar içinde evimi basıp, bana emir verebileceğini mi sanıyorsun?"
Ege'nin çenesi kilitlendi. Gözlerinde ne bir zafer ne de bir tatmin duygusu vardı; sadece büyük, telafisi imkansız bir yıkım okunuyordu. Sarhoşluk bulutları bir nebze dağılmış, o ulaşılmaz maskesini, o zalim asistan kimliğini acıyla da olsa yüzüne tekrar geçirmişti. Tüm çaresizliğini o buzdan duvarın arkasına gömdü.
"Eğer gitmezsen," dedi, bu kez sesi bağırmıyordu. Daha kısık, daha ölümcül ve karanlık bir tondaydı. “Burada yapacağın asistanlığı sana cehennem ederim Bade. Seni hastanede öyle bir ezerim ki, Ankara'ya dönmek için bana yalvarırsın."
Omuzlarımı dikleştirdim, yüzüme en hissiz cerrah ifademi yerleştirdim.
"O hastaneye geleceğim Ege," dedim kelimeleri ağzımda yuvarlamadan, net bir şekilde yüzüne vurarak. "O ameliyathaneye gireceğim ve sen bu konuda hiçbir şey yapamayacaksın. Şimdi evimden defol."
Ege son bir kez yüzüme baktı. Gözlerindeki o son merhamet kırıntısı da silindi. Hiçbir şey söylemeden, o yaralı ve kanayan elini tekrar yumruk yaptı. Benden uzaklaşarak kapıya yöneldi.
"Bunu sen istedin," diye fısıldadı sadece.
Ve dışarı çıktı. Ağır demir kapıyı arkasından sertçe çektiğinde, metalin o tok sesi evin duvarlarında yankılandı.
Kapı kapandı.
Olduğum yerde, o karanlık antrenin ortasında yapayalnız kalakaldım. Dizlerimin bağı aniden çözüldü, bedenimi taşıyamayacak kadar ağırlaştığımı hissettim. Yavaşça yere, soğuk parkenin üzerine çöktüm.
Gözlerim, onun az önce durduğu yerde, ahşap zeminde bıraktığı o birkaç damla taze kana takıldı.
O kan damlalarına bakarken, dudaklarımdaki o sızıyı, boynumda bıraktığı o dokunuşun izini hâlâ hissedebiliyordum. İçimdeki o yıkılmaz maske paramparça olmuştu. Ondan nefret ediyordum. Hayatımı mahvetmişti. Ama ona olan zaafım, hücrelerime kadar işlemiş o tutku hâlâ oradaydı ve ben bu kahredici gerçekle nasıl savaşacağımı bilmiyordum.
Dizlerimi karnıma çekip, kollarımla bacaklarımı sıkıca sardım. Gözlerimden süzülen ilk yaş, o soğuk parkeye düştü.
Ona boyun eğmeyecektim. İçimdeki bu tensel cehenneme, bu zehirli çekime rağmen, o neşterler çekildiğinde kimin kimi parçalayacağını ikimiz de görecektik.
“Peki o zaman.” Ayağa kalktım, derin bir nefes çektim içime. “Savaş başlasın.”
Bölüm etkileşimi
