Bölümler 10Şu an: -VII-
-Dip-
"Aynı uçuruma sevdalı, kendi kıyametine susamış iki ruhtuk. Arınmak için değil, birbirimize karışmak için kanıyorduk."
(Bölüm Şarkısı: Söz Vermiştin - Candan Erçetin)
——————————————————————————
18 Kasım 2028 - 16.30
İzmir Şehir Hastanesi, Asistan Odası
İzmir Şehir Hastanesi'nin insana yaşama sevincini unutturan, floresan ışıklarıyla aydınlatılmış beyaz koridorlarında geçirdiğim tam beş günün ardından, bedenim artık benim komutlarıma itaat etmeyi bırakmıştı. Ankara'da tıp okurken uykusuzluğa, otuz altı saat süren nöbetlere, ameliyathane masasında saatlerce ayakta kalmaya alıştığımı sanıyordum ancak burası farklıydı.
Asistan odasının köşesindeki, kim bilir kaç asistanın çaresizliğine ve uykusuzluğuna şahit olmuş yıpranmış, suni deri koltuğa resmen yığılmış durumdaydım. Boynum, gün boyu mikroskop altında geçirdiğim uzun saatler yüzünden kilitlenmiş gibiydi. Odanın içi, hastanenin her köşesine sinen, genzi yakan dezenfektan kokusuyla, masanın üzerinde birikmiş bayat filtre kahve ve ter kokusunun mide bulandırıcı bir karışımıyla doluydu.
Hemen karşımda, masanın üzerine çıkıp bağdaş kurmuş olan İdil, elindeki plastik çatalla önündeki şeffaf kapta duran, çoktan pörsümüş ve sosu dibe çökmüş salatayı umutsuzca deşiyordu. Kızıl saçları tepesinde özensiz, kocaman bir topuz haline getirilmişti. Göz altları benimkilerle yarışacak kadar mordu ve o normalde enerji saçan kehribar gözlerinde şimdi sadece saf bir tükenmişlik vardı.
"Yemin ederim genel cerrahi yazan aklıma tüküreyim," diye homurdandı İdil, ağzındaki marulu çiğnerken yüzünü buruşturarak. "Hayır yani, insan gibi yaşamak varken neden kendi kendime bu eziyeti seçtim ki? Bugün apandisit vakasında hoca bana öyle bir bağırdı ki, hasta narkozdan uyanıp 'Hocam kıza çok yüklenmeyin, yazık günah' diyecekti az kalsın. Ekartörü bir milim yanlış tuttum diye adam beni ameliyathanenin ortasında paspas yaptı. Tükendim ben Bade. Benden bu kadar. İstifa dilekçesini nereye veriyoruz? Gidip Bodrum'da limonata satacağım ben."
Odanın diğer köşesinde, tekli koltuğa yayılmış, uzun bacaklarını uzatmış ve elindeki tabletten gözünü bir saniye bile ayırmayan Pars, monoton bir sesle lafa girdi. "İnsan kaynakları üçüncü katta, C bloğun sonunda," dedi, parmakları tabletin ekranında hızla gezinirken. "Ama istifa edersen hastanenin kahve stoğu elimizde patlar İdil, yazık olur. Ayrıca Bodrum'da limonata satmak için de sermaye lazım, senin şu anki asistan maaşınla ancak limonun çekirdeğini alırsın."
İdil elindeki plastik çatalı Pars'a doğru tehditkar bir şekilde salladı. "Sen konuşma be! Beyin cerrahisindesiniz diye kendinizi bir şey sanıyorsunuz. Bade sen hariç hayatım. Ege de ayrı bir psikopat zaten. Kıza geldiğinden beri kan kusturuyor.”
Pars, siyah gözlerini tabletten yavaşça kaldırıp bana doğru çevirdi. Yüzünde zerre kadar mimik oynamadı. O kadar donuk, o kadar hissiz bakıyordu ki, bazen onun bir insan değil, kusursuzca kodlanmış bir makine olduğunu düşünüyordum.
"Ege kimseye kan kusturmaz," dedi Pars düz bir tonla, sesinde ne bir savunma ne de bir saldırı vardı. Sadece bir durum tespiti yapıyordu. "Sadece standartları yüksektir. Bade de o standartlara alışacak, yapacak bir şey yok. Cerrahi duygusallık kaldırmaz."
"Standartmış. Adam bildiğin kafayı taktı," diye mırıldandı İdil gözlerini devirerek. Salata kabını itip masadan aşağı sarkıttığı bacaklarını sallamaya başladı. "Kızın aldığı her vakayı didik didik ediyor. Bence Ege'nin ciddi bir ego problemi var."
"Konuyu kapatın, cidden başım çatlıyor," dedim araya girerek. Sesim beklediğimden daha yorgun ve pürüzlü çıkmıştı. Şakaklarımı parmak uçlarımla ovalarken gözlerimi kapattım.
Ege'nin adını duymak bile midemdeki kasılmayı tetiklemeye yetiyordu. Beni ezebileceğini, pes ettirip Ankara'ya geri gönderebileceğini sanıyordu ama yanılıyordu. O ne kadar saldırırsa, ben omuzlarımı o kadar dikleştiriyor, beyaz önlüğümün cebindeki neştere o kadar sıkı sarılıyordum. Gidecek değildim. O beni burada kabullenene kadar, ben onun kabusu olacaktım.
Odanın kapısı aniden, neşeli ve hızlı bir gürültüyle açıldı. Kaan, üzerinde kardiyovasküler cerrahi kliniğinin lacivert forması, elinde ise dumanı tüten dört tane karton kahve bardağıyla içeri daldı. Odanın yorgun ve gergin havası, onun enerjisiyle bir anlığına dağıldı. Kaan, girdiği her ortama güneşli bir hava getirmekte ustaydı.
"Gençler, yaşayan ölüler kulübüne taze kan getirdim!" dedi Kaan sırıtarak. Önce İdil'in önüne bir kahve bıraktı, ardından Pars'a dönüp kahvesini masanın köşesine koydu. Sonra doğrudan benim yanıma, oturduğum koltuğa doğru geldi. Karton bardağı bana uzatırken yüzündeki dışa dönük gülümseme biraz daha yumuşadı. Ela gözlerinde bariz bir ilgi, saklamaya dahi gerek duymadığı bir beğeni vardı. "Türk kahvesi kalmamıştı Bade, mecburen çift shot espresso aldım. İdare eder misin?"
"Ederim, sağ ol," diyerek bardağı aldım. Kartonun sıcaklığı, uyuşmuş ve stresten buz kesmiş parmak uçlarıma temas ettiğinde istemsizce derin bir nefes aldım.
"Sen harbi çökmüşsün ama," dedi Kaan, yanımdaki boş sandalyeyi çekip ters bir şekilde otururken. Kollarını sandalyenin sırtlığına yasladı ve çenesini kollarına dayayarak beni incelemeye başladı. "Oktay Hoca çok mu zorluyor? Yoksa Ege yine terör mü estirdi?”
"İkisi de değil," dedim kısaca, espressodan küçük bir yudum alarak. "Sadece ilk hafta sendromu ve nöbet yorgunluğu Kaan. Alışırım."
Kaan uzanıp, parmaklarıyla koluma çok hafif, destek veren bir şekilde dokundu. Teması rahatsız edici değildi, aksine fazla güvenli, bir o kadar da insaniydi. "Kendini bu kadar hırpalama. İstersen akşam çıkışta bir şeyler yapabiliriz. Kafan dağılır biraz."
Tam ağzımı açıp kibar teklifini aynı kibarlıkla reddedecektim ki, odanın kapısı bu kez yavaşça, neredeyse hiç ses çıkarmadan, sanki bir hayalet tarafından itiliyormuş gibi açıldı.
İçeri Gürkan girdi.
Odanın havası o an, bir anda birkaç derece soğudu sanki. Gürkan, üzerinde biraz bol duran, yakası hafifçe kırışmış mor pediatri formasıyla her zamanki gibi kapıdan bağıra çağıra, elinde bir dedikodu malzemesiyle veya bir espri patlatarak girmemişti. Başını eğmişti. Sarışın, her zaman özenli olan saçları dağılmıştı. Yüzü, bir cesedinki kadar soluktu. O pırıl pırıl, çocukların bile görünce gülümsediği cam mavisi gözleri tamamen donuklaşmış, omuzları görünmez bir tonluk ağırlığın altında eziliyormuş gibi çökmüştü. Elindeki siyah ekranlı telefonu avucunda o kadar sıkıyordu ki parmak boğumları bembeyaz olmuştu ve elleri titriyordu.
Bizi, odadaki o dört kişiyi görmedi bile. Adımlarını sürüyerek odanın köşesindeki boş bilgisayar masasına doğru yürüdü ve sandalyesine ağır ağır yığıldı. Telefonu masanın üzerine bıraktı ve başını ellerinin arasına aldı.
Kaan'la birbirimize baktık. Kaan'ın yüzündeki o aydınlık gülümseme anında silinmiş, yerini mesleki bir ciddiyet ve arkadaşça bir endişe almıştı. İdil çatalını salatanın içine bıraktı, masadan atlayıp Gürkan'a doğru birkaç adım attı.
"Gürkan? Oğlum iyi misin sen?" diye sordu İdil endişeli bir sesle. "Kötü bir vaka mı geldi çocuk acile? Kayıp mı var?"
Gürkan, ellerini yüzünden çekmeden başını yavaşça iki yana salladı. "Yok," dedi, sesi o kadar kısıktı ki zar zor duyduk. "İyiyim. Biraz... biraz yoruldum sadece."
Yalan söylüyordu. Bir asistanın, özellikle bir pediatri asistanının kötü vaka gördüğündeki yüz ifadesini bilirdim; donuk olurdu, gözleri dalar giderdi ama bu o değildi. Bu, içten içe parçalanmış, ruhu kendi etine batmış bir adamın enkazıydı. Bu çöküş, tıbbi bir çöküş değildi.
Ayağa kalkıp kahvemi masaya bıraktım ve yavaş adımlarla yanına yaklaştım. "Gürkan," dedim sesimi olabildiğince yumuşak, bir doktor gibi değil de bir sırdaş gibi tutarak. Elimi hafifçe onun gergin, titreyen omzuna koydum. "Emin misin? Bir şey mi oldu? Bize anlatabilirsin."
Gürkan omuz silkti, kolunu yavaşça çekerek dokunuşumdan kaçındı. Gözlerini benden kaçırıp duvara dikti. "Bir şey yok Bade, harbiden. Sadece biraz yalnız kalmak istiyorum. Başım ağrıyor, o kadar."
Kaan ayağa kalktı, kolundaki saatine baktı. "Benim yoğun bakıma inmem lazım. Gürkan, kardeşim, bir şeye ihtiyacın olursa ara tamam mı? Çıkışta beraberiz."
Gürkan sadece başını sallamakla yetindi.
Onu o halde, asistan odasının köşesinde kendi karanlığıyla baş başa bırakmak içime hiç sinmiyordu ama beyaz önlüğümün cebindeki çağrı cihazı tiz sesiyle ötmeye başladı. Ekrana baktım.
Nöroşirürji Yoğun Bakım - Yatak 4 - Acil.
Derin bir nefes aldım. Gözlerimi kapattım. Görev çağırıyordu ve benim kişisel empatilerim için zamanım yoktu. "Benim de çıkmam lazım," dedim hızla. "İdil, göz kulak ol."
Altıncı kata çıkıp çift kanatlı kapılardan içeri girdiğimde, makinelerin ritmik sesleri, ventilatörlerin hastaların ciğerlerine zorla hava basarken çıkardığı mekanik solunum sesleri beni karşıladı. Burası araftı.
Ve o arafın tam ortasında, onu gördüm.
Ege, sırtı bana dönük bir şekilde, yoğun bakımın merkezindeki geniş hemşire bankosuna hafifçe eğilmiş, elindeki mavi dosyayı sorumlu hemşire Neriman ile tartışıyordu. Üzerindeki beyaz önlük, geniş omuzlarına kusursuzca oturmuş, kollarını dirseklerine kadar sıvamıştı. Esmer, damarlı kolları beyaz florasan ışığının altında gerilmişti. Saçları her zamanki gibi hafif dağınıktı. Ben yaklaştıkça, onun kendine has, odunsu ve hafif deniz tuzu kokan parfümü, yoğun bakımın ağır dezenfektan ve kan kokusunu delip geçti.
"Hocam, tansiyonu son on beş dakikada düşme eğiliminde," diyordu Neriman Hemşire, elindeki tabletten değerleri göstererek. "Son yarım saatte GKS puanı da bir puan geriledi. Sağ pupili ışığa daha yavaş tepki veriyor."
"Biliyorum Neriman Hanım," dedi Ege tok, otoriter bir sesle. Sonra başını yavaşça, milimetrik bir hareketle bana doğru çevirdi. O koyu kahve gözleri yüzümü bulduğunda, içindeki duvar anında örüldü. Çene hatları o kadar belirgindi ki, dişlerini sıktığını oradan bile görebiliyordum. "Nihayet gelebildiniz Doktor Akkaya. Hastanızın bilinci kapanıyor farkında mısınız? Yoksa asistan odasındaki kahve keyfiniz daha mı önemliydi?"
Adımlarımı yavaşlatmadan, dik duruşumu bir saniye bile bozmadan bankoya yaklaştım. Gözlerimi ondan ayırmadım. Sesimi, tıpkı onunki gibi duygudan arındırılmış, profesyonel bir tona ayarladım. "Farkındayım. Yirmi dakika önce kontrol ettim. Hastanın post-op ödem kaynaklı bir dalgalanma yaşadığını öngördüm. Gerekli mannitol infüzyonunu ve diüretik tedavisini zaten başlatmıştım. Yanıt vermesini bekliyoruz."
Ege bana doğru bir adım attı. Aramızdaki o ince mesafe bir anda kapandığında, havasızlıktan boğulacakmışım gibi hissettim. Boyu benden uzundu ve o geniş omuzlarıyla üzerime doğru hafifçe eğildiğinde, bir gölge gibi beni yutuyordu. Gözlerini kıstı.
"Bekliyoruz?" dedi, sesi tehlikeli bir şekilde alçaktı, sadece benim duyabileceğim frekanstaydı. "Beyin cerrahisinde 'beklemek' herniasyon demektir, ödemin beyin sapına bası yapması demektir Doktor Akkaya. Eğer o infüzyon işe yaramazsa ve sen burada ellerin cebinde beklersen, o hasta masada kalır. Acaba genel bir umursamazlık mı var kanınızda?"
Kelimeleri suratıma atılmış birer tokat gibiydi. Bunun sadece mesleki bir eleştiri olmadığının, geçen gün Pelin ile karşılaşmamda sergilediğim umursamaz tavrın sonucu olduğunun farkındaydım. Yine de mesleki yetersizlikle suçlanmak, hele ki onun tarafından suçlanmak hala kanıma dokunuyordu. Neriman Hemşire bile bu gereksiz ve sert çıkış karşısında rahatsızca boğazını temizleyip gözlerini bilgisayara çevirdi, ortamdan soyutlanmaya çalıştı.
"Rahat falan değilim," dedim dişlerimi sıkarak. Çenemi dikleştirdim. "Prosedürü uyguluyorum. Eğer daha iyi bir fikriniz, daha mucizevi bir çözümünüz varsa, buyurun kıdemliliğinizi konuşturun Doktor Okan. Beni diğer insanların önünde azarlamaya çalışarak egonuzu tatmin etmek hastayı kurtarmaz."
Ege'nin çenesi o kadar sert kasıldı ki, kemiklerinin çatırdayacağını sandım. Gözlerindeki öfke üzerime bir çığ gibi devriliyordu. Boynundaki damar belirginleşmişti ama o an, o nefretini kusarken bakışlarım gayri ihtiyari olarak bankoya dayalı duran sol eline kaydı.
Parmak boğumları, mermeri o kadar sıkı kavramıştı ki kan tamamen çekilmiş, bembeyaz olmuştu. Ve eli... çok hafifçe, neredeyse dışarıdan bakıldığında fark edilmeyecek kadar mikro bir şekilde titriyordu. O titreme, fiziksel bir yorgunluğun değil, içeride zapt edilemeyen, sinir sistemini zorlayan devasa bir psikolojik baskının dışa vurumuydu. Gözleri anlık olarak gözlerimden kaydı; yüzümde, yorgunluğumda ve uykusuzluktan morarmış göz altlarımda gezindi. Orada, o bir saniyelik boşlukta, o çatlağın arasında öfke değil; hala kanayan bir acı gördüm.
Ama saniyeler içinde maskesini tekrar yüzüne geçirdi.
"Hastanın başından ayrılmıyorsun," dedi, sesi az öncekinden daha pürüzlüydü. "Bir saat içinde toparlamazsa direkt tomografiye alıp revizyona gireceğiz. Ameliyathaneyi hazırda tutun. Açık mı?"
"Açık," dedim.
Yoğun bakımın çıkışına doğru uzun, kendinden emin adımlarıyla yürüyerek gözden kayboldu. O gittiği an, göğsümde tuttuğum nefesi ciğerlerimden dışarı verirken bankoya tutunmak zorunda kaldım. Bacaklarım titriyordu. Beni eziyordu, beni bu hastaneden kendi elleriyle kazımaya çalışıyordu. Neden bu kadar düşman kesildiğini, neden beni gördüğünde bir canavara dönüştüğünü anlayamıyordum.
Mesainin geri kalanı, o makine seslerinin arasında, Ege'nin talimatlarını harfiyen uygulayarak sessiz, uyuşuk bir robot gibi çalışarak geçti. Hastanın durumu stabil hale geldiğinde, vardiyam çoktan bitmişti.
Akşam sekize doğru hastanenin döner kapılarından dışarı adım attığımda, İzmir beklediğim gibi beni acımasız bir kasım sağanağıyla karşıladı. Gökyüzü zifiri karanlıktı.
1482 Sokağa doğru adımlarımı sürürken, siyah deri ceketim çoktan suyu emmiş, ağırlaşmış ve omuzlarıma binmişti. Ayaklarımdaki postalların içine sızan su, her adımımda o iğrenç, vıcık vıcık sesi çıkarıyordu. Sokak lambalarının sarı, hastalıklı ışığı, asfalttaki su birikintilerinde parçalanıyor, yansıyan her bir ışık hüzmesi zihnimdeki o kaotik düşünceleri daha da bulandırıyordu.
Başıma giren ani ve keskin ağrıyla yüzümü buruşturdum. Onu düşünmek istemiyordum. O esmer, geniş omuzlu, geçmişimin katili olan adamın zihnimi bu kadar kolay işgal etmesine izin vermemeliydim.
Sokağın sonundaki evim göründüğünde duraksadım. Evin geniş, ahşap bir verandası vardı. Normal şartlarda, yaz aylarında veya huzurlu bir akşamda bu veranda, insanın kahvesini alıp kitap okuyacağı, sardunyalarla süslü harika bir sığınak olabilirdi. Ancak şimdi, bu karanlıkta ve bu şiddetli sağanağın altında, ıssız ve terkedilmiş bir hayalet evden farksız görünüyordu.
Islak, titreyen parmaklarımla çantamın dibindeki anahtarı bulmak saniyelerimi aldı. Demir kapıyı gıcırtıyla açıp içeri süzüldüm. Kapıyı arkamdan kapattığım an, dışarıdaki o rüzgârın ve yağmurun uğultusu bıçak gibi kesildi. Evin içi karanlık, sessiz ve buz gibiydi. Kombiyi sabah çıkarken kısmıştım, şimdi o soğukluk, içerideki yalnızlık hissiyle birleşip adeta boğazıma sarılmıştı.
Duvar düğmesini bulup koridorun loş ışığını yaktım. Ayakkabılarımı ayağımdan adeta kazıyarak çıkardım, sırılsıklam olmuş deri ceketimi portmantoya gelişigüzel astım. Zemin, ıslak çoraplarımla bastığım her yerde küçük, karanlık ayak izleri bırakıyordu. Doğrudan banyoya yöneldim. Şu an dünyada istediğim tek şey, bu derimin üzerindeki hastane kokusunu ve bu şehrin rutubetini kaynar bir suyla kazıyıp atmaktı.
Banyoya girdiğimde aynadaki yansımamla karşılaştım ve bir an için yerimde çivilendim.
Gördüğüm kişi, yirmi beş yaşındaki başarılı beyin cerrahı Bade Akkaya değildi. Gördüğüm kişi, saçları yağmurdan yüzüne yapışmış, göz altları uykusuzluktan ve stresten mosmor olmuş, dudakları soğuktan çatlamış, içi boşalmış bir cesetten farksızdı. Gözlerimin koyu lacivert rengi, şu an sadece dipsiz, karanlık birer kuyu gibi görünüyordu. Sol köprücük kemiğimin hemen altındaki o minik karanfil dövmesi, solgun tenimin üzerinde acı verici bir tezatlıkla duruyordu. Parmak uçlarımla lavabonun mermer kenarına tutundum. Başımı öne eğdim ve derinden, hırıltılı bir nefes aldım. Omuzlarım sarsıldı ama ağlamadım. Ben ağlamayı, gözyaşı dökmeyi tam sekiz yıl önce, o kasım gecesi babamın ölüm haberini aldığımda bırakmıştım. Gözyaşları, sadece zayıfların, kaybedenlerin silahıydı. Ve benim kaybetmeye tahammülüm yoktu.
Hızla üzerimdeki ıslak, ağırlaşmış kıyafetlerden kurtuldum. Suyu en sıcak dereceye getirip duşakabinin içine girdim. Kaynar su, başımdan aşağı, omuzlarımdan sırtıma doğru dökülmeye başladığında tenimin yandığını, kızardığını hissettim ama bu acı bile şu an bana bir lütuf gibi geliyordu.
Duşun altında, kaynar su tenimi haşlarken gözlerimi kapattım. Zihnim, beni yıllar öncesine, Bursa'daki o geniş, kasvetli evimizin salonuna geri götürdü. Babamın devasa, siyah deri koltuğunda oturduğu, elindeki gazeteyi yavaşça indirip lacivert, benimkilerin aynısı olan ama içinde zerre kadar sevgi barındırmayan gözleriyle bana baktığı o an...
Lise üçüncü sınıftaydım. Mersin'deki yarışma için ondan izin koparmaya çalıştığım o gergin akşam yemeği. Boğazımda düğümlenen o lokma... Babamın bana bakışı, bir babanın kızına bakışı gibi değil; bir yatırımcının, başarısızlığa meyleden projesine attığı o hayal kırıklığı dolu bakıştı.
"Müzik, sadece boş insanların, hayatla yüzleşmekten korkan zayıfların avuntusudur Bade," demişti o akşam, sesi o kadar sakin, o kadar kesin ve otoriterdi ki, itiraz etmek bir yana, nefes almak bile suç gibi hissettiriyordu. "Senin ellerin o gitar tellerinde nasır tutmak için yaratılmadı. Senin ellerin bir neşteri tutmak, bir hayatı kontrol etmek için var. O yarışmaya gideceksin, hevesini alacaksın ve döndüğünde o gitarı bir daha asla o kılıfından çıkarmayacaksın. Sen, Akkaya soyadının hakkını vereceksin. Sen, en iyisi olacaksın. Aksini düşünürsen... benim evladım olma hakkını da kaybedersin."
Suyu kapattım. Nefes nefeseydim. Banyoyu dolduran o yoğun buharın içinde, babamın soğuk nefesini hala ensemde hissedebiliyordum. Hayatım boyunca hep onun istediği o kusursuz kız çocuğu olmak için çabalamıştım. İstediği bölüme girmiş, en zor ihtisası seçmiş, duygularımı, heveslerimi, o müziğe aşık olan kızı o Bursa'daki odanın zeminine diri diri gömmüştüm. Beni sevmesi için, bana bir kez olsun 'aferin kızım, seninle gurur duyuyorum' demesi için ruhumu satmıştım.
Ama o, bana o cümleyi kuramadan, benim o diplomayı elime aldığımı göremeden çekip gitmişti. 11 Kasım 2020. O lanet trafik kazası... Hastane koridorunda, sedyenin üzerinde yatan cansız, kanlar içindeki bedeni...
Bornozuma sarınıp banyodan çıktığımda, evin soğuk havası titrememe neden oldu. Odamın ışığını açmadım. Karanlıkta el yordamıyla dolaptan siyah, bol bir eşofman altı ve siyah, kalın bir kazak bulup üzerime geçirdim. Islak saçlarımı bir havluyla kabaca sardım. Çıplak ayaklarla salona doğru yürürken, içimdeki o devasa boşluk hissi büyüyordu.
Mutfağa geçip kettle’ı çalıştırdım. Zihnimin uyuşması, bu düşünce fırtınasının dinmesi için ağır, sert bir kahveye ihtiyacım vardı. Ancak kettle'ın o suyu kaynatırken çıkardığı tiz, giderek yükselen uğultu kafamın içindeki sesleri susturmaya yetmedi.
Mesele sadece babamın diktatörlüğü değildi. Mesele, benim kendi celladıma aşık olmuş olmamdı. Ege... O hastanenin koridorlarında, beyaz önlüğünün içinde, acımasız ve ulaşılamaz tavrıyla bana her baktığında, neden ona karşı hala o hastalıklı, boyun eğmez çekimi hissettiğimi anlayamıyordum. Aklım ondan iğreniyor, ondan nefret ediyor ve intikam istiyordu. Ama lanet olası kalbim, o 16 yaşındaki Bade'nin kalbi, onun titreyen ellerini gördüğünde hala aynı şekilde, Mersin'deki sahil kenarında olduğu gibi tekliyordu.
Bu bir hastalıktı. Ege Okan benim en büyük hastalığımdı. Ve bir cerrah olarak biliyordum ki; nekroza uğramış, çürümüş bir dokuyu iyileştiremezsiniz. Yapabileceğiniz tek şey, o dokuyu kesip atmak ve kanamayı durdurmaktır.
Kupama doldurduğum simsiyah, şekersiz filtre kahveyi alıp salonun ortasındaki devasa, L şeklindeki gri koltuğa yığıldım. Saat dokuza geliyordu. Dışarıdaki yağmur, salonun tavandan yere kadar inen devasa Fransız pencerelerini amansızca dövmeye devam ediyordu. Camlardan süzülen su damlaları, sokak lambasının cılız ışığıyla birleştiğinde odanın duvarlarına ağlayan hayaletler gibi yansıyordu.
Sehpanın üzerinde duran, kalın nöroanatomi atlasını kucağıma çektim. Kitabı rastgele bir sayfadan açtım. Karşıma çıkan sayfa, beynin 'amigdala' ve 'hipokampus' bölgelerinin, yani korkunun, travmanın ve hafızanın işlendiği o karanlık labirentlerin detaylı bir illüstrasyonuydu.
Kahvemden acı bir yudum aldım. Gözlerimi o karmaşık sinir ağlarına diktim ama kelimeler, tıbbi terimler zihnimde bir anlama dönüşmüyordu. Sadece bakıyordum. Bedenim buradaydı ama ruhum, o yoğun bakımın soğuk zemininde, Ege'nin gözlerindeki çatlakta asılı kalmıştı.
Ne kadar süre o halde, o uyuşukluğun içinde, yağmurun sesini dinleyerek boşluğa baktığımı bilmiyorum. Belki yarım saat, belki bir saat... Zaman algım, uykusuzluk ve stresin etkisiyle tamamen erimişti.
Ta ki, o sessizliği bıçak gibi kesen, evin içinde yankılanan o acımasız sese kadar.
Telefonum çalıyordu.
Sehpanın üzerinde, kahve kupasının hemen yanında duran telefonun ekranı aniden aydınlandı ve o agresif titremesiyle sessizliği parçaladı. Yerimde hafifçe sıçradım. Kucağımdaki atlas kayıp koltuğun kenarına düştü. Ekrana baktım. Gecenin bu saatinde, beni aramasını bekleyeceğim son kişilerden birinin adı, beyaz harflerle parlıyordu.
Rana Aygün.
Rana ile aramızda, sanki birbirimizin içindeki o gizli, kanayan yaraları sezmişiz gibi, ilk günden beri sessiz, saygılı ama mesafeli bir bağ oluşmuştu. İkimiz de kontrol delisiydik, ikimiz de duygularını bir zırhın ardına saklayan kadınlardık.
Ama Rana beni asla durduk yere aramazdı. Hele ki bu saatte. Şu an onun acilde, kırmızı alanda nöbetçi olması gerekiyordu.
İçimde, bir doktorun en temel içgüdüsü olan 'ters giden bir şeyler var' alarmı anında çalmaya başladı. Kahve kupasını hızla sehpaya bırakıp telefonu elime aldım ve açıp kulağıma götürdüm.
"Rana?" dedim, sesimdeki yorgunluğu atıp, profesyonel ve net bir tona geçerek.
"Bade..."
Rana'nın sesi. Telefonun ucundan gelen ses o kadar yabancı, o kadar kırıktı ki, bir an yanlış kişiyi açtığımı düşündüm. Arka planda acil servisin o bildik, mide bulandırıcı kaosu vardı. Monitör alarmları, bağrışan hasta yakınları, telsiz anonsları... Ama Rana'nın sesi, tüm o gürültünün arasında incecik, titreyen ve panik dolu bir frekansta kulağıma ulaşıyordu.
"Bade, uyuyor muydun? Çok, çok özür dilerim bu saatte rahatsız ettiğim için ama... ama başka kimi arayacağımı, ne yapacağımı gerçekten bilemedim."
Yerimden hızla doğrulup ayağa kalktım. Adrenalin, saniyeler içinde kanıma karışıp tüm yorgunluğumu, kas kramplarımı sildi süpürdü. "Uyumuyordum, sorun yok. Rana, ne oldu? Sesin çok kötü geliyor. Acilde misin? Kötü bir travma vakası mı geldi, yardıma mı geleyim?"
"Hayır, hayır vaka değil. Vaka olsa çözerim," dedi Rana, kelimeleri nefes nefese, kesik kesik çıkararak. Derin, titrek bir nefes aldığını duydum. "Gürkan... Bade, Gürkan çok kötü."
Gürkan.
Bugün asistan odasında, kireç gibi soluk yüzüyle, elinde sıktığı siyah ekranlı telefonuyla, boşluğa bakan Gürkan zihnimde şimşek gibi çaktı. O an anlamıştım içinde bir şeylerin koptuğunu, ona yardım etmem gerektiğini biliyordum ama Ege'nin yoğun bakımdaki baskısı beni oradan çekip almıştı. Vicdanım, keskin bir iğne gibi göğsüme battı.
"Nesi var?" diye sordum, sesimi olabildiğince otoriter ve sakin tutmaya çalışarak, onun paniğini dindirmek istercesine. "Fiziksel bir şey mi? Kaza mı geçirdi?"
"Fiziksel değil," dedi Rana, ismini söylerken sesi bir kez daha çatladı. Arka planda bir sedyenin hızla çekilme sesini ve Rana'nın birine 'Buraya turnike atın, hemen!' diye bağırdığını duydum. Sonra tekrar telefona döndü, sesi daha da fısıltılı, daha da çaresizdi. "Babasıyla kavga etmiş... Yine. Ama bu seferki... bu seferki öncekiler gibi değil Bade."
Rana duraksadı. Yutkunma sesini telefonun ucundan bile duyabiliyordum.
"Adamın ne kadar bağnaz, ne kadar acımasız ve iğrenç zihniyetli biri olduğunu İdil sana anlatmıştır. Telefonda ona... çok ağır şeyler söylemiş. Gürkan'ın kimliğiyle, tercihleriyle, onun varoluşuyla ilgili... O kadar iğrenç laflar etmiş ki, onu resmen evlatlıktan reddetmiş. 'Sen benim utancımsın, seni toprağa gömsem topraktan utanırdım' demiş... Gürkan resmen çöktü. Az önce beni aradı. Kelimeleri toparlayamıyordu, hıçkırıyordu. Sesi o kadar kötüydü ki... Onu yıllardır tanırım, onu hiç böyle paramparça duymamıştım Bade. Hiç."
Nefesim boğazımda düğümlendi.
Gürkan'ın şu an hissettiği o çaresiz, paramparça olmuş kimsesizliği, 'ben hiç kimseye ait değilim' boşluğunu o kadar iyi anlıyordum ki, kalbim göğüs kafesimi dövmeye başladı.
"Nerede o şu an?" dedim hızla. Kararımı çoktan vermiştim. Ayaklarım istemsizce koridora, portmantoya doğru yürümeye başlamıştı bile.
"Alsancak'ta, 'Kör Baykuş' diye salaş, rezil bir bar var. Kıbrıs Şehitleri Caddesi'nin arka sokaklarından birinde. Oradaymış. Kaan şu an açık kalp ameliyatında, çıkamaz. Ben acilde kırmızı alandayım, zincirleme trafik kazası geldi, burayı bırakıp adım atmam imkânsız. İdil telefonlarını açmıyor, muhtemelen yorgunluktan sızdı. Pars desen... Pars o konulara hiç giremez, onu teselli edemez. Kaldı ki Gürkan ona hayatta o kadar zayıf, o kadar yıkılmış görünmek istemez, Pars'ın hissizliği onu daha da dibe çeker."
Rana derin, yalvaran bir nefes aldı. "Bade... Lütfen. Gidebilir misin? Onu oradan alabilir misin? O bar tekin bir yer değil. O kafayla gidip bir köşede sızmasından, bir kavgaya karışmasından veya... veya kendine telafisi olmayan bir zarar vermesinden çok korkuyorum."
"Tamam Rana. Sakin ol," dedim. Elim çoktan portmantodan o sırılsıklam, buz gibi olmuş deri ceketimi almış, kollarımdan geçiriyordum. Titrememi umursamadım bile. Ayaklarıma ıslak çoraplarla siyah postallarımı hızla geçirdim. "Sen işine bak. Kırmızı alanı bırakma. Ben onu alacağım. Bulduğum an, onu güvenli bir yere aldığım an sana mesaj atarım. Merak etme, o bende."
"Bade... Teşekkür ederim. Gerçekten. Sana borçlandım."
"Aramızda," diyerek telefonu kapattım ve cebime attım.
Zihnim tamamen berraktı şimdi. Yorgunluğum, kendi iç hesaplaşmalarım, Ege'nin üzerimde kurduğu o psikolojik terör... Hepsi bir anlığına, arkada bırakılan gereksiz birer gürültüye dönüştü. Şu an sadece bir amaç vardı: Benimle aynı yarayı taşıyan, ruhu babası tarafından katledilmiş o çocuğu o karanlıktan çekip çıkarmak.
Evin demir kapısını sertçe açıp kendimi İzmir'in o acımasız, şiddetini daha da artırmış olan kasım sağanağının altına, zifiri karanlık sokağa tekrar attım.
——————————————————————————
Taksiden inip Alsancak'ın o meşhur Kıbrıs Şehitleri Caddesi'ne adım attığımda, su birikintilerine çarpan yağmur damlalarının çıkardığı ses, uğuldayan rüzgâra karışıyordu. Hafta sonu olmasına rağmen, bu acımasız hava şartları Alsancak'ın bitmek bilmeyen enerjisini bile bir nebze olsun dindirmeyi başarmıştı. İnsanlar şemsiyelerinin altına saklanmış, kafelerin tenteleri altına sığınmış, hızlı adımlarla bir yerlere yetişmeye çalışıyorlardı.
Ama benim sığınacak bir tentem, saklanacak bir şemsiyem yoktu. Üzerimdeki siyah deri ceket sırılsıklamdı; soğuk, ıslak kumaş tenime yapışmış, içimi titretiyordu. Postallarımın içine kadar giren su her adımımda o iğrenç, vıcık vıcık sesi çıkarıyordu ama umurumda değildi. Rana'nın telefondaki çaresiz, parçalanmış sesi zihnimde yankılanmaya devam ettikçe, ayaklarım adeta kendi irademden bağımsız bir şekilde beni o karanlık arka sokaklara doğru sürüklüyordu.
Gürkan'ı bulmam gerekiyordu.
Ana caddenin neon ışıklı, vitrinleri parlayan, lüks kafelerle dolu yapay aydınlığından sapıp şehrin karanlık, dar ve rutubet kokan arka sokaklarına girdim. Burası İzmir'in cilalı yüzünün bittiği, asıl gerçekliğin; çürümüşlüğün, kaybedenlerin ve saklanmak isteyenlerin başladığı yerdi.
Sokağın sonuna doğru ilerlerken, köşede yanıp sönen, kırmızı neon tüplerinden 'K' harfi çoktan patlamış ve sönmüş olan o tabelayı gördüm: Kör Baykuş.
Dışarıdan bakıldığında, içerideki çaresizliği, ucuz alkol kokusunu ve insanların içlerindeki o devasa boşlukları gizlemeye bile tenezzül etmeyen, şehrin kusmuklarından beslenen bir deliğe benziyordu. Kapının önünde, yağmura aldırmadan sigara içen, göz altları çökmüş birkaç kişi duruyordu. Yanlarından geçerken bana şöyle bir baktılar ama o kadar ruhsuzdular ki, bakışları üzerimde bir saniye bile oyalanmadı.
Ağır, siyah, üzeri çiziklerle dolu demir kapıyı iterek içeri girdim.
İçeriye adım attığım an, o ağır atmosfer adeta yüzüme bir tokat gibi çarptı. Dışarıdaki o ıslak, temiz, rüzgârlı havanın aksine; Kör Baykuş'un içi insanı anında boğan, genzi yakan ağır bir sigara dumanı, ter, günlerdir silinmemiş gibi duran ekşimiş bira ve yoğun bir umutsuzluk kokuyordu. Işıklar o kadar loştu ki, köşelerdeki yıpranmış ahşap masalarda oturan insanların yüzleri seçilmiyor, sadece sigara dumanının ardında hareket eden bulanık siluetler olarak kalıyorlardı. Hoparlörlerden boğuk, kalitesiz bir bas eşliğinde Teoman'ın hüzünlü, parçalanmış sesi sızıyordu. Mekân çok kalabalık değildi; zaten buraya kimse bir şeyleri kutlamaya gelmezdi. Burası, kendi içindeki uçurumlardan aşağı atlamak isteyenlerin, kimsenin onları yargılamayacağı o dibi bulmak için geldikleri yerdi.
Gözlerim bu karanlık, kırmızı ve sarı loş ışıkların hakim olduğu dumanlı ortama alışmaya çalışırken, mekânı hızla taradım.
Ve onu buldum.
Bar tezgâhının en dip, en karanlık köşesinde, o yüksek bar masasına çökmüş bir vaziyetteydi. Hastanede çocuklara balon yapıp veren, İdil'in moralini düzeltmek için koridorda saçma sapan danslar eden, asistan odasına girdiğinde odayı bir anda aydınlatan o pırıl pırıl, neşe dolu adam gitmiş; yerine o küçücük masanın üzerinde kendi içine doğru bükülmüş, kaybolmuş, ruhu çekilmiş bir ceset gelmişti.
Başını, kollarıyla sarmaladığı, üzeri çiziklerle ve içki lekeleriyle dolu ahşap bar tezgâhına gömmüştü. Önünde devrilmiş, dibinde sadece birkaç damla kalmış bir shot bardağı, yarısı dolu bir bira şişesi ve izmaritlerden tepeleme dolmuş, dumanı hâlâ tüten cam bir küllük vardı. Omuzları, o dışarıdan ne kadar saklamaya çalışsa da belli olan, düzenli aralıklarla gelen sessiz hıçkırıklarla sarsılıyordu.
Boğazımdaki tanıdık yumruyu sertçe yutkundum. Tırnaklarımı avuç içlerime geçirerek, gözlerimde birikmeye çalışan o lanet olası yaşları zorla geriye ittim. Burada ona acıyacak, onunla birlikte ağlayacak birine ihtiyacı yoktu. Buradan onu çekip çıkaracak, o dipsiz kuyudan onu yukarı çekecek birine ihtiyacı vardı.
O ağır, dumanlı havayı yararak, masaların arasından geçip bar tezgâhına doğru yürümeye başladım. Islak postallarımın ahşap zeminde çıkardığı ses, Teoman'ın şarkısının baslarına karışıyordu.
Yanına yaklaştığımda, tezgâhın arkasında duran, kolları dövmeli, iri yarı ve bıkkın görünümlü barmen elindeki kirli bezi bırakıp bana 'şunu buradan al da ne yapıyorsan yap' dercesine, yargılayan ama umursamaz bir bakış attı. Ona cevap vermedim. Gürkan'ın yanındaki boş tabureye elimi dayadım ve doğrudan omuzuna, o sarsılan, çökmüş omuzuna uzandım.
"Gürkan..." diye fısıldadım. Sesim, bu barın o kirli, gürültülü ve umutsuz atmosferine hiç ait değildi. Elimi usulca onun titreyen, kasılmış sırtına yerleştirdim.
Dokunuşumla birlikte yerinde sıçradı. Sanki sırtına kor bir demir basmışım gibi irkildi. Başını yavaşça kollarının arasından kaldırdı ve bana doğru çevirdi.
Göz göze geldiğimiz o an, içimdeki o görünmez camların tuzla buz olduğunu, ruhumun paramparça olduğunu hissettim. Her zaman parlayan, zekâ fışkıran ela gözleri şimdi kan çanağına dönmüştü; ağlamaktan şişmiş, o kadar çok yaş akıtmıştı ki etrafındaki deri kızarmış ve tahriş olmuştu. Yüzü, o güzel, aydınlık yüzü asimetrik, acı dolu bir ifadeyle kasılıyordu. Alkolün verdiği o uyuşukluk ve zihinsel bulanıklıkla gözlerini kırpıştırarak, loş ışıkta benim kim olduğumu odaklanmaya, anlamaya çalıştı.
"Bade?" dedi fısıltıyla. Ses telleri o kadar tahriş olmuştu ki, sesi bir fısıltıdan ziyade kırık bir hırıltı gibi çıkmıştı. Sanki karşısında bir insan değil de bir halüsinasyon, bir hayalet görüyormuş gibi bana bakıyordu. Gözleri yaşlarla parladı. "Sen... senin ne işin var burada? Sen hastanedeydin... Nöbetin vardı."
"Seni almaya geldim," dedim sakin, güven veren, sarsılmaz bir tonda. Elimi sırtından çekip koluna indirdim, onu yavaşça oturduğu o tabureden kaldırmak istercesine hafifçe sıktım. "Hadi kalk, gidiyoruz buradan. Yeter bu kadar. Bu kadar zehir, bu pis hava yeter sana."
Gürkan, kolunu benim elimden çekmedi ama kalkmak için bir hamle de yapmadı. Bunun yerine, barın o loş ışığında yüzüme bakarken acı dolu, kırık, insanın içini deşen bir kahkaha attı. O kahkaha, o barda duyduğum en çaresiz, en umutsuz sesti. Elini beceriksizce, titreyerek önündeki devrilmiş shot bardağına doğru attı, onu tekrar dikleştirip barmene 'doldur' işareti yapmak istedi ama ben ondan önce davranıp bardağı tezgâhın uzağına, onun ulaşamayacağı bir yere ittim.
"Gidemem ki Bade," dedi kelimeleri yuvarlayarak. Başı, boynu taşıyamıyormuş gibi yana düştü. O kanlanmış gözlerinden iki damla yaş daha firar edip, yanaklarındaki ıslak, tuzlu yollara karıştı. "Nereye gideyim? İnsan... İnsan kendinden nereye kaçabilir ki? Kendi kanından, o lanet olası DNA'sından nasıl istifa edebilir insan? Söylesene bana, sen doktorsun, sen cerrahsın. Bir neşterle... bir neşterle insanın içindeki o aidiyet hissini, o 'ben kimin oğluyum' duygusunu kesip alabilir misin?"
Boğazım düğümlendi. "Gürkan, lütfen. Burası konuşulacak yer değil."
"Bir adam düşün Bade..." diye devam etti Gürkan, beni hiç duymamış gibi. Sesi şimdi bir fısıltıdan çıkmış, o acıyı dışa vuran, titrek ama yüksek bir tona ulaşmıştı. Etraftaki birkaç kişi bize döndü ama umurumda değildi. Gürkan işaret parmağını kendi göğsüne, tam kalbinin üzerine vurdu. "Senin kahramanın olması gereken adam, seni bu dünyaya getiren, senin ilk adımlarını atarken ellerinden tutması gereken o devasa adamı düşün. Bir baba düşün."
Babam. Cemil Akkaya. O kelime, o dört harfli kelime dudaklarından döküldüğü an, zihnimdeki o kilitli sandıkların hepsi aynı anda patlayarak açıldı.
"Sana, telefonda..." Gürkan'ın sesi hıçkırıkla kesildi. Yutkundu, göğsü şiddetle inip kalktı. "Sırf sen, onların çizdiği hastalıklı, sahte kalıplara sığmadığın için... Sırf kendi gerçeğini, kendi kimliğini yaşadığın için, bir adamı sevebilme ihtimalin var diye... Sana telefonda, 'Benim öyle bir oğlum yok' diyebiliyor. Bade, bana 'Sen bir utançsın' dedi."
"Beni öldürseydi Bade," diye ağlamaya başladı Gürkan. Başını tekrar o kirli bar tezgâhına yasladı, ellerini saçlarının arasına geçirip kökünden koparmak istercesine sıktı. "Yemin ederim gelip beni vursaydı bu kadar canım yanmazdı. Kendi babam... kendi babam beni o telefonun ucunda, on binlerce kilometre öteden diri diri o toprağa gömdü az önce. Ben artık hiç kimsenin oğlu değilim. Ben... ben bir hiçim."
"Sus," dedim, sesim beklediğimden çok daha sert, çok daha kesin ve öfkeli çıkmıştı. Bu öfke Gürkan'a değil, onu bu hale getiren adama, benim babama, çocuklarının ruhunu kendi egoları için katleden tüm o cellatlara karşıydı.
İki elimle Gürkan'ın omuzlarından tutup onu zorla kendime çevirdim. Gözlerimi doğrudan onun o yaşlı, darmadağın olmuş ela gözlerine diktim.
"Sen bir hiç değilsin," dedim kelimelerin üzerine basa basa. Sesim titriyordu ama bu zayıflıktan değil, içimdeki o volkanın patlamasındandı. "Sen Gürkan Demiral'sın. Sen, o hastanenin koridorlarında yürürken çocukların acısını unutturan, onlara kendi içindeki o kocaman ışığı veren adamsın. Biliyorum..." Derin, sarsak bir nefes aldım. Kendi yaramın kanadığını, o sancının göğüs kafesime yayıldığını hissettim ama durmadım. "O kelimelerin ne kadar acıttığını, o dışlanmışlığın, 'yetersiz ve kusurlu' olma hissinin seni nasıl nefessiz bıraktığını çok iyi biliyorum. Onlar bizi sevemediler diye, onlar kendi korkaklıklarını bize birer lanet gibi bulaştırdılar diye, biz eksik olmuyoruz Gürkan."
Gürkan bana öyle bir baktı ki, o an, o loş ışığın altında benim gözlerimdeki sakladığım, kimseye göstermediğim devasa enkazı gördüğünü hissettim. İkimiz de, o bar tezgâhının önünde, dünyanın en yalnız, en kimsesiz iki çocuğu olarak birbirimize tutunuyorduk.
"Ama burası onun karanlığı," diyerek elimle barı, o iğrenç dumanı ve boş şişeleri işaret ettim. "Bu senin karanlığın değil. Sen bu pisliğe, bu kendinden vazgeçişe ait değilsin. O sana 'utanç' dedi diye, sen kendini cezalandıramazsın. Hadi... lütfen, Gürkan. İzin ver seni evine götüreyim. İzin ve, bugünlük sadece birilerinin senin yanında durmasına izin ver."
Gürkan bir süre yüzüme, o sırılsıklam olmuş saçlarıma ve çatlak dudaklarıma baktı. Gözlerindeki o direniş, o uyuşuk isyan yavaş yavaş kırıldı. Ağır ağır başını salladı. "Bade..." diye fısıldadı sadece. "Çok acıyor lan."
"Biliyorum," dedim, koluna girerek onu ayağa kaldırmak için güç verirken. "Geçecek demiyorum, ama bu geceyi atlatacağız."
Onun koluna sıkıca girdim, diğer elimle belini kavradım. Gürkan, o sarhoşluğun ve zihinsel çöküşün verdiği ağırlıkla tabureden kaydı. Boyu benden çok uzundu ve kas kontrolü şu an neredeyse sıfırdı. Ayakları barın o ahşap ve yapışkan zeminine değdiği an, dizlerinin bağı çözüldü.
"Gürkan, dur!" diye bağırıp hızla onun koltuk altlarına, o bütün ölü ağırlığını sırtlanacak şekilde girdim.
Bedeninin bütün yükü, otuz altı saattir doğru düzgün uyumamış, sadece kafein ve stresle ayakta duran benim ince omuzlarıma bindiğinde, topuklu postallarımın üzerinde dengemi sağlamakta feci şekilde zorlandım. Nefesim kesildi. Gürkan'ın başı omuzuma düştü. Onu düşürmemek için dişlerimi sıktım, kollarımı onun beline doladım ama o kadar ağırdı ki, belimdeki kasların gerildiğini, ayaklarımın altından zeminin kaydığını hissettim.
"Bade... bırak beni," diye mırıldandı Gürkan, kendi ağırlığını taşıyamadığının farkında olarak. "Düşeceğiz."
"Bırakmam," diye inledim dişlerimin arasından. Bar tezgâhına tutunmaya çalıştım ama elim, o devrilen shot bardağının döktüğü içkiye denk geldi ve kaydı.
Dengem tamamen bozuldu. İkimiz de yer çekimine yenik düşmüş bir şekilde, o izbe, o kirli ve sigara yanıklarıyla dolu ahşap zemine doğru devrilmeye başladık. O an, çaresizliğin dibine vurduğumu, bu şehrin, bu yorgunluğun ve bu yasın beni tamamen yendiğini hissettim. Düşüyorduk. Ve bizi tutacak, bizi o dipten çekecek kimsemiz yoktu.
Ancak o sert çarpma, o zeminle buluşma anı hiçbir zaman gerçekleşmedi.
Tam o an, saniyenin onda biri kadar bir sürede, karanlığın içinden uzanan devasa, geniş, damarlı ve son derece kararlı bir el, Gürkan'ın diğer kolunu omuzundan havada yakaladı. Sadece yakalamakla kalmadı; o devasa, benim taşıyamadığım ağırlığı sanki hiçbir şeymiş gibi, sanki içi tüy dolu bir çuvalmış gibi tek bir hamleyle, kusursuz bir kas gücüyle ve sarsılmaz bir dengeyle yukarı, havaya çekti.
Aynı anda, o kirli, izbe barın ekşimiş bira ve duman kokan ağır havasını jilet gibi kesen, ciğerlerime dolduğu an kalbimin ritmik tekleyişini anında başlatan o tanıdık koku... O odunsu, sert ve ağır deniz tuzu kokusu burnuma doldu.
Zihnim, bu kokuyu ve bu gücü tanımayı reddediyordu. Gözlerim irileşti. Başımı yavaşça yana, Gürkan'ı bir paçavra gibi havada tutan o güçlü elin sahibine doğru çevirdim.
Bu bir halüsinasyon değildi. Bu, benim zihnimin bana oynadığı bir oyun değildi. Oradaydı. O karanlığın, o dumanın ve yıkılmışlığın tam ortasında, Gürkan'ın bedeninin diğer tarafında dikiliyordu.
Üzerinde her gün görmeye alışık olduğum, insanı ezen steril beyaz önlüğü veya mavi cerrahi formaları yoktu. Siyah, geniş omuzlarına tam oturan, üzerinde yağmur damlaları parlayan bir deri ceket, koyu renk bir tişört ve yağmurdan sırılsıklam olmuş, alnına düşen dağınık saçlarıyla tamamen farklı, tamamen sivil ve hastanedeki o donuk adamdan çok daha tehlikeli görünüyordu.
Ama asıl farklı olan şey kıyafetleri değildi. Gözleriydi.
Bana baktı. Gözlerinde hastanedeki zalimlik, o dondurucu kibir, beni ezmek isteyen kıdemli asistanın soğukluğu yoktu. Yorgun, uykusuz, yağmurdan ıslanmış ama Gürkan'ın o perişan haline bakarken içinde derin, saklayamadığı bir şefkat barındıran o koyu kahve gözleriyle karşımdaydı.
Benimle göz göze geldiğinde, o barın gürültüsü, kalitesiz bas sesleri, her şey bir saniyeliğine tamamen durdu. Bana hiçbir şey sormadı, "Ne işin var senin bu saatte bu bataklıkta?" demedi. Dudaklarındaki o alaycı kıvrım yoktu.
Gürkan'ın ağır bedenini tek bir hamleyle kendi geniş omuzuna aldı ve yükün neredeyse tamamını benim titreyen omuzlarımdan kendi üzerine devretti. Bana doğru hafifçe, o yağmur damlalarının düştüğü yüzüyle eğildiğinde, dudaklarından dökülen kelimeler, barın gürültüsünü aşan pürüzlü, tok ve korumacı bir fısıltıydı.
"Arabam arka sokakta," demişti sesini o barın gürültüsünü bastıracak ama sadece benim duyabileceğim o tok, korumacı frekansa ayarlayarak. "Hadi, onu buradan çıkaralım."
Sözleri bir emir değildi; daha çok 'bana bırak, ben hallederim' diyen o eski, benim dokuz yıl önce tanıdığım ve aşık olduğum çocuğun sesiydi. Zihnim, bu ani karakter değişimi karşısında tamamen afallamıştı. Ona karşı hazırladığım bütün savunma mekanizmalarım, o kalın buzdan duvarlarım, bu sivil ve korumacı adamın karşısında anlamsız kalmıştı.
Ege, Gürkan'ın benim omuzlarımı ezen, beni yere seren o ölü ağırlığını tek bir hamleyle kendi üzerine aldı. Gürkan'ın sol kolunu kendi boynuna doladı, sağ eliyle de onun belini sıkıca, düşmesine imkân vermeyecek bir mengene gibi kavradı.
"Bade, önden git ve kapıyı aç," dedi Ege, Gürkan'ı barın çıkışına doğru yönlendirirken.
İtiraz etmedim. İtiraz edecek, onunla hastanedeymişiz gibi güç savaşına girecek durumda değildim. Hızla önlerine geçip, barın o üzeri çiziklerle dolu ağır demir kapısını var gücümle ittim. Kapı açıldığı an, Alsancak'ın acımasız, şiddetini daha da artırmış olan kasım sağanağı ve rüzgârı üzerimize hücum etti. Yağmur o kadar sert yağıyordu ki, sokağın sonundaki sokak lambasının ışığı su perdelerinin ardında bulanıklaşmıştı.
Dışarı adım attığımızda, Ege, Gürkan'ın yağmurdan daha fazla etkilenmemesi için kendi bedenini ona siper ederek yürümeye başladı. Siyah deri ceketi saniyeler içinde parlamaya, yağmur sularını üzerinden akıtmaya başladı. Ben onların hemen yanlarında, Ege ile omuz omuza olmamaya dikkat ederek ama Gürkan'ı da yalnız bırakmayarak yürüyordum.
"Araba şurada," dedi Ege, çenesiyle sokağın sonundaki karanlık köşeyi işaret ederek.
Geniş, siyah ve oldukça şık bir SUV, sokağın köşesinde yağmurun altında siyah bir panter gibi bekliyordu. Ege tek eliyle cebinden anahtarı çıkarıp tuşuna bastığında, arabanın farları iki kez yanıp sönerek karanlığı yardı.
Arabanın yanına ulaştığımızda, Ege arka kapıyı açtı. Gürkan'ı, sanki camdan yapılmış kırılgan bir eşyayı bırakıyormuş gibi son derece dikkatli, incitmekten korkan bir yavaşlıkla arka koltuğa uzattı. Gürkan o sırada bilincini tamamen kaybetmiş gibiydi; başı koltuğa düştü, ağzından anlamsız, kırık dökük birkaç kelime döküldü ama uyanmadı. Ege, Gürkan'ın dışarıda kalan bacaklarını da içeriye alıp, üzerine arka koltukta duran siyah, ince bir poları örttükten sonra kapıyı yavaşça kapattı.
Sonra bana döndü.
Aramızda sadece arabanın o parlak siyah kaportası vardı. Yağmur ikimizin de üzerine acımasızca yağıyordu. Ege'nin saçları tamamen ıslanmış, alnına ve gözlerinin önüne dökülmüştü. Siyah tişörtü göğsüne yapışmıştı. Bana bakarken, göğsünün hızlı hızlı inip kalktığını gördüm. Hastanedeki mesafemiz, o kalın duvarlarımız şu an yoktu; burada sadece yağmur, soğuk ve ikimizin arasındaki o dokuz yıllık uçurum vardı.
"Öne geç," dedi, sesi yağmurun gürültüsünü kesen, otoriter ama bir o kadar da kişisel bir tondaydı.
"Ben taksiyle dönerim," dedim, içgüdüsel bir savunmaya geçerek. Kollarımı göğsümde bağladım, soğuktan ve sinirden titriyordum. "Gürkan'ı Rana'nın evine ya da kendi evine bırakabilirsin. Benim işim bitti."
Ege'nin çenesi o kadar sert kasıldı ki, kemiklerinin o karanlıkta bile gerildiğini gördüm. Bana doğru yavaşça, sadece bir adım attı ama o bir adım bile aramızdaki havayı tüketmeye yetti. Gözlerini kıstı.
"Şu an bana kapris yapacak durumda değilsin Bade," dedi kelimelerin üzerine basa basa. Sesi tehlikeli bir şekilde alçalmıştı. "Sırılsıklamsın. Titriyorsun. Gecenin bu saatinde, bu arka sokaklarda taksi bulamazsın, bulsan da seni o taksiye bindirmem. Şimdi o arabaya biniyorsun ve Gürkan'ı evine götürürken bana eşlik ediyorsun. Gürkan'ın adresi bende yok."
Gözlerimi gözlerine diktim. Beni yönetmeye çalışmasından nefret ediyordum ama lanet olsun ki haklıydı. Çenemi dikleştirdim, ona cevap verme lütfunda bulunmadan ön yolcu kapısına yöneldim ve kapıyı açıp içeri girdim.
Arabanın içi inanılmaz derecede sıcak ve dış dünyanın o kaotik gürültüsünden tamamen yalıtılmıştı. Siyah deri koltuklar, içeriyi kaplayan o hafif amber ve kahve kokusu... Burası tamamen ona, onun dünyasına aitti ve ben şu an düşmanımın kalesine kendi rızamla girmiştim.
Ege sürücü koltuğuna bindiğinde, arabanın içi onun o devasa, ıslak ve karanlık varlığıyla tamamen doldu. Kapıyı kapattığı an dışarıdaki fırtına sadece camlara vuran anlamsız bir melodiye dönüştü. Ege hiçbir şey söylemeden motoru çalıştırdı. Arabanın tok, güçlü motor sesi duyuldu, hemen ardından kaloriferin sıcak havası doğrudan üzerime üflemeye başladı.
Ege, vitesi sürüş konumuna almadan önce, elini klimanın paneline uzattı. Parmakları, benim sırılsıklam olmuş dizlerime teğet geçerek sıcaklık ayarını en yüksek dereceye, fanı ise doğrudan benim tarafıma yönlendirdi. Bunu yaparken yüzüme bakmadı, sadece yola bakıyordu ama bu ufak, bu son derece korumacı ve kişisel hareket, göğsümde bir şeylerin amansızca sızlamasına neden oldu. Neden yapıyordu bunu? Gündüzleri beni o hastane koridorlarında parçalamak isteyen adam, geceleri neden benim üşümemem için kalorifer ayarlarıyla oynuyordu?
"Gürkan'ın adresi ne?" diye sordu Ege, arabayı o dar ve ıslak sokaktan yavaşça, sarsmadan çıkarırken. Sesi, hastanedeki üsttenci tonundan farksız görünmeye çalışıyordu ama içinde gizleyemediği bir yorgunluk vardı.
"Bostanlı," dedim, sesimin titrememesi için boğazımı temizleyerek. "Cemal Gürsel Caddesi'nin bir arka sokağında. Ben tarif ederim."
Araba, İzmir'in yağmurlu, ıslak ve boş sokaklarında siyah bir hayalet gibi süzülmeye başladı. Kırmızı ışıklarda durduğumuzda, sileceklerin camdaki yağmur damlalarını ritmik bir şekilde sağa sola atışından başka hiçbir ses yoktu. Arkada Gürkan derin, sızlanmalı bir uykuya dalmıştı.
İçerideki sessizlik o kadar ağırdı ki, sanki elle tutulabilir, katı bir maddeye dönüşmüştü. O sessizliğin içinde, benim söylenmemiş bütün öfkelerim, onun bana vermediği bütün cevaplar asılı duruyordu. Göz ucuyla ona baktım. Direksiyonu tutan o esmer, damarlı ellerine, kemikli profiline, çenesindeki o sert hatta... Dokuz yıl onu hem değiştirmiş hem de hiç değiştirmemişti. O hala, Mersin sahillerinde bana meydan okuyan, gözleriyle ruhumu soyan o ukala ve karanlık çocuktu. Sadece şimdi omuzlarında daha fazla yük, gözlerinde daha fazla karanlık vardı.
"Oraya, o rezil bara yalnız başına gitmek... Hangi akla hizmetti?" Ege'nin sesi, arabanın içindeki o ağır sessizliği bir bıçak gibi kesti. Bana bakmıyordu, gözleri yoldaydı ama sesindeki o gizli öfke, korumacı içgüdü o kadar barizdi ki.
"Sana hesap vermek zorunda değilim," dedim anında savunmaya geçerek. Kollarımı göğsümde daha da sıkı bağladım. "Arkadaşım o haldeyken, oturup risk analizi yapacak değildim."
Ege kısa, sinir bozucu ve alaycı bir nefes verdi. "Arkadaşın," diye tekrarladı kelimeyi, sanki ağzında kötü bir tat bırakmış gibi. Kırmızı ışıkta arabayı yavaşça durdurdu. Sokağın kırmızı neon ışığı, yağmurlu camdan süzülüp Ege'nin yüzünün yarısını kızıla boyadı. Yavaşça başını bana doğru çevirdi. O koyu kahve gözleri, doğrudan benim lacivert gözlerime kilitlendi. "Hiç değişmemişsin Bade. Hâlâ herkesi, her şeyi tek başına kurtarabileceğini sanıyorsun. Hâlâ kahramanlık kompleksinin ardına saklanıp, kendi kırıklıklarını başkalarını onararak tamir etmeye çalışıyorsun.”
Kelimeleri, ruhumun en savunmasız yerlerine atılmış nokta atışı oklardı. Beni benden daha iyi tanıması, benim o kusursuz cerrah maskemin altındaki o yaralı kızı bu kadar net görebilmesi beni çıldırtıyordu.
Dirseklerimi dizlerime dayayıp ona doğru hafifçe eğildim. Gözlerindeki o uçuruma bakmaktan korkmadığımı, artık o eski, ürkek kız olmadığımı görmesini istedim. "Benim kimi kurtaracağım seni hiç ilgilendirmez Ege," diye fısıldadım, sesimdeki bütün nefreti kelimelere yükleyerek. "Ben sadece yardım isteyenlere giderim. Beni kendi hayatından söküp atanlara, bir hiçmişim gibi 'sıkıldım' deyip arkasına bile bakmadan gidenlere değil."
Ege'nin yüzündeki o korumacı, alaycı ifade bir anlığına dondu. Gözbebekleri büyüdü. Çenesinin o kadar sert kasıldığını gördüm ki, boynundaki damarlar belirginleşti. Direksiyonu tutan ellerinin boğumları bembeyaz oldu. O an, o kırmızı ışığın altında, ona attığım bu geçmişin zehirli okunun doğrudan hedefini bulduğunu gördüm.
Ağzını açtı, bir şey söyleyecek gibi oldu. Dudakları aralandı. Gözlerinde, ilk defa o kadar çıplak, o kadar çaresiz bir acı gördüm ki, kalbim tekledi. Boynundaki adem elması yutkunarak hareket etti.
Yeşil ışık yandı. Arkamızdaki arabanın korna çalmasıyla o büyü, o kırılgan an paramparça oldu.
Ege gözlerini hızla benden kopardı ve yola döndü. Gaza yüklendi. Araba, ıslak asfaltta hafifçe patinaj yaparak ileri doğru atıldı. O andan itibaren, Bostanlı'ya varana kadar tek bir kelime dahi etmedik.
Bostanlı'da, Gürkan'ın o müstakil girişli, şık apartmanının önüne geldiğimizde yağmur biraz olsun dinmiş, yerini o ince, dondurucu bir çiselemeye bırakmıştı.
Ege arabadan indi, arka kapıyı açtı ve Gürkan'ı tıpkı barda yaptığı gibi kendi üzerine aldı. Gürkan yarı uyanık bir şekilde, "Baba... yapma..." diye mırıldanıyordu. O kelime, o 'baba' kelimesi duyulduğu an Ege'nin adımları bir saniyeliğine duraksadı. Sırtının gerildiğini gördüm. Ege, Gürkan'ı biraz daha sıkı kavradı ve hiçbir şey demeden apartmandan içeri girdi.
Ben Gürkan'ın cebinden anahtarlarını bulup kapıyı açtım. Birlikte içeri girdik. Ege, Gürkan'ı doğruca yatak odasına taşıyıp yatağına uzattı. Ayakkabılarını ustalıkla çıkardı, üzerindeki ıslak ceketi aldı ve onu yorganın altına yerleştirdi.
Gürkan yastığa başını koyduğunda, gözlerinden bir damla yaş daha süzüldü. "Sadece beni sevsin istemiştim..." diye fısıldadı boşluğa doğru. "Çok mu zordu?"
O an Ege ile yatağın iki yanında dururken göz göze geldik. Ege hiçbir şey söylemeden arkasını döndü ve odadan çıktı. Ben de Gürkan'ın başucundaki gece lambasını kapatıp Ege'yi takip ettim. Apartmanın dış kapısına, o karanlık sokağa çıktığımızda İzmir'in ayazı tekrar yüzümüze çarptı. Ege arabaya yöneldiğinde, ben ters yöne, caddeye doğru bir adım attım.
"Ben buradan taksi bulurum," dedim, ona bakmadan. "Gürkan'ı taşıdığın için... sağ ol."
Ege arabasının kapısını açmak üzereyken durdu. Kolunu arabanın tavanına dayayıp bana doğru döndü. Yağmur damlaları yüzünden süzülüyordu.
"Bin şu arabaya Bade," dedi, sesi tartışmaya tamamen kapalıydı. "Seni bu saatte, bu havada sokakta bırakmayacağım."
"İstemiyorum," dedim inatla. Çenemi havaya kaldırdım. "Sana muhtaç değilim. Gündüzleri beni hastanede küçük düşürmek için elinden geleni yapan, beni kovdurmaya çalışan bir adamın geceleri beni korumasına, sahte şövalyelik yapmasına ihtiyacım yok. Senin bu ikiyüzlülüğünü çekmeyeceğim."
Ege bana doğru yürümeye başladı. Adımları yavaştı ama o kadar ağırdı ki, her adımı asfaltı eziyordu sanki. Karşıma dikildiğinde, aramızda bir nefesten daha az bir mesafe kalmıştı. Boyu o kadar uzundu ki, başımı hafifçe geriye atmak zorunda kaldım. Gözleri, sokak lambasının ışığında o dipsiz, tehlikeli uçurumlara benziyordu.
Elini yavaşça kaldırdı. O iri, sıcak eli kolumu buldu ve çok nazik ama asla karşı konulamaz bir güçle kavradı.
"Ben düşman değilim Bade," diye fısıldadı. Sesi, rüzgârın sesine karışırken o kadar pürüzlü, o kadar acı doluydu ki içimdeki öfke duvarı bir anlığına sarsıldı. "Hastanedeki kıdemli asistan, senin iyiliğin için ne yapması gerekiyorsa onu yapıyor. Seni oradan uzaklaştırmak zorundayım... Senin hastanede, benim yanımda kalman... sandığından çok daha tehlikeli."
“Ne saçmalıyorsun sen?" diye sordum, kolumu ondan kurtarmaya çalışarak ama beni bırakmadı. "Senden, senin kibrinden daha tehlikeli ne olabilir İzmir'de?"
Ege acı bir şekilde, gözlerini kapatıp açarak gülümsedi. "Hiçbir şey bilmiyorsun," diye mırıldandı kendi kendine. Sonra gözlerini tekrar bana dikti. "Ama şunu bil... Eğer senin tek bir saç teline bile zarar gelirse, İzmir'i de, o hastaneyi de, herkesi yakarım. Şimdi... itiraz etmeyi bırak ve arabaya bin. Seni evine bırakacağım."
Kolumu yavaşça bıraktı. O dokunuşun tenimde bıraktığı o yakıcı sıcaklık, yağmurun dondurucu soğuğuna rağmen geçmedi. Sözlerindeki o ağırlık, o gizli tehdit ve koruma içgüdüsü zihnimi karmakarışık etmişti. Hiçbir şey söyleyemedim. Sadece arkamı dönüp o siyah SUV'un yolcu koltuğuna tekrar bindim.
1482 Sokağa, evimin önüne kadar süren o kısa yolculukta ne ben konuştum ne de o. Ama o sessizlik, artık öfkeden değil, kafamın içinde dönüp duran cevapsız sorulardan kaynaklanıyordu.
Araba evimin önünde durduğunda, emniyet kemerimi çözdüm. Kapının kolunu tuttuğumda, Ege merkezi kilidi saniyenin onda biri kadar bir sürede kilitledi. Klik sesi arabanın içinde yankılandı. Başımı ona çevirdim. Bana bakmıyordu. İki eliyle direksiyonu o kadar sıkı kavramıştı ki, parmak boğumları beyazlamıştı. Çenesi kasılıydı.
Sadece bir saniye öylece, o kapalı kapıların ardında, arabanın o sıcak, onun kokusuyla dolu havasında baş başa kaldık. O an, o kısa saniye içinde aramızdaki bütün o hastane kuralları, 2020 yılındaki terk ediliş, hepsi eriyip gitti. Sadece Ege ve Bade kalmıştı. Dokuz yıl önce Mersin'de birbirine karışan o iki kırık ruh.
Sonra Ege, yavaşça kilit tuşuna tekrar bastı. Kapılar açıldı.
"İyi geceler Doktor Akkaya," dedi, sesi tamamen hastanedeki soğuk, haline geri dönmüştü. Maskesini tekrar takmıştı.
"Sana da iyi geceler... Doktor Okan," dedim, kelimeleri bilerek onun gibi duygusuzlaştırmaya çalışarak.
Arabadan inip o yağmurun altına tekrar karıştığımda ve evimin demir kapısını arkamdan kapattığımda, kalbimin göğüs kafesimi kırmak istercesine attığını fark ettim. Duvara yaslanıp yavaşça yere çöktüm.
Çaresizlik tüm hücrelerime doldu, bu sefer acımı reddedemedim. Bu sefer, kaçamadım.
——————————————————————————
Bölüm etkileşimi
