7. bölüm / 7
Kasım Yağmuru-VI-
Bölümler 7Şu an: -VI-
- 1 -Giriş-250 kelime
- 2 -I-5.564 kelime
- 3 -II-6.737 kelime
- 4 -III-6.447 kelime
- 5 -IV-6.686 kelime
- 6 -V-4.636 kelime
- 7 -VI-5.824 kelime · Okuduğun bölüm
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
-İlk Akor-
"Bazı yangınlar teni değil, önce gölgeleri tutuşturur. Bizim yangınımız, parmak uçlarımız birbirine değmeden çok önce, nefretin dar koridorlarında sessizce başlamıştı."
(Bölüm Şarkısı: Sparks - Coldplay)
———————————————————————————
11 Kasım 2019 - 09.15
Mersin Sokakları
Otogarın boğucu, egzoz dumanı ve bayat simit kokan atmosferinden çıkıp bizi bekleyen beyaz, geniş servis aracına bindiğimizde zamanın dokusu aniden değişmiş gibiydi. Bursa'nın iliklerimize kadar işleyen dondurucu ayazından sonra Mersin'in bu nemli, yapışkan ve insanı daha ilk saniyeden terleten havasına çarpmak, görünmez bir duvara toslamakla eş değerdi. Üzerimdeki kalın siyah kabanım, az önce hissettiğim tuhaf ve tekinsiz çekimin ağırlığıyla birleşince omuzlarımı eziyordu.
Otobüsteki yerlerimize yerleşirken ortamdaki hava o kadar gergindi ki, birisi bir kibrit çaksa hepimiz o alevin içinde kül olacakmışız gibi hissediyordum. Çakır Hoca en ön koltuğa, kaptan şoförün hemen yanına kurulmuş, gözlüğünün üzerinden kaşlarını çatarak bize rehberlik edecek olan o iki lise öğrencisini süzüyordu. Askeri bir disiplinle yetiştirilmiş hocamız için karşılama ekibinin geç kalması, üstelik bu ekibin iki toy lise son sınıf öğrencisinden oluşması büyük bir hakaretti.
Ama benim zihnim Çakır Hoca'nın öfkesinde değil, servis aracının en arka koltuğuna, tam çaprazıma oturan o çocuktaydı.
Ege.
Ege... İki harf, tek hece. Söylenmesi oldukça kolay ama zihnimin içinde yankılanırken bir o kadar ağır, köşeli ve tehlikeli bir isimdi.
Gözlerimi ondan uzak tutmaya, camdan dışarı akıp giden yabancı şehrin palmiye ağaçlarına, beyaz boyalı binalarına odaklamaya çalışıyordum ama bu beyhude bir çabaydı. Tıpkı bir mıknatısın karşıt kutbuna çekilmesi gibi, bakışlarım irademe isyan ederek saniyeler içinde tekrar ona kayıyordu. O, otogardaki sessiz, çıplak ve dünyayı durduran bakışmamızdan sonra maskesini tekrar yüzüne geçirmişti. Şimdi cam kenarına yaslanmış, bacaklarını umursamazca aralamış, kollarını göğsünde bağlamış bir şekilde dışarıyı izliyordu.
Üzerindeki siyah, dar kesim tişört, geniş omuzlarını ve belirgin kol kaslarını saklamak yerine daha da vurguluyordu. Saçları... O koyu kahverengi, rüzgârın dağıttığı ve alnına düşen saçları ona asi, kimseyi takmayan bir hava veriyordu. Ama beni asıl rahatsız eden, asıl gözlerimi alamadığım yer sol kulağıydı.
Kulak memesine tam olarak yapışmış, gümüş bir gitar figürü... Gitarın o ince, oldukça sivri ve tehlikeli duran sapından aşağıya doğru inen, her hareketinde hafifçe sallanan kısacık bir zincir. Güneş ışığı aracın camından içeri sızdıkça, o gümüş gitar teninin üzerinde şeytani bir parıltıyla parlıyordu. O küpe sıradan bir aksesuar değildi; bir mühür, bir isyan bayrağı gibiydi.
"Kusura bakmayın hocam, gerçekten," diye çırpınıyordu Hüseyin en ön koltuğun arkasından Çakır Hoca'ya doğru eğilerek. Yüzünde sıcak, Akdenizli bir gülümseme vardı. "Trafik Mersin'de sabahları biraz sıkıntı olabiliyor. Ege'yle de sabahtan organizasyon için malzemeleri taşıyorduk, ancak yetiştik. Sizi beklettiğimiz için özür dileriz."
"Organizasyon dediğin saat gibi işlemeli evladım!" diye gürledi Çakır Hoca, elindeki yıpranmış not defterini dizine vurarak. "Biz buraya sıradan bir geziye gelmedik. Bu çocuklar günlerdir uyumuyor. Stresleri zaten başlarından aşkın. Karşılamanın bu kadar laubali olması..."
"Laubali olan biz değiliz, şehrin alt yapısı."
Ege'nin sesi...
Aracın içindeki o hararetli konuşmayı, motorun uğultusunu ve İdil'in yanımda kulaklıklarından sızan müziğin sesini bıçak gibi kesen, bariton, tok ve tehlikeli bir sakinliğe sahip o ses... Tüm başlar anında arka koltuğa, ona doğru döndü.
Ege başını camdan çevirip yavaşça Çakır Hoca'ya baktı. Gözlerindeki o koyu, zifiri kahverengilikte zerre kadar saygı, zerre kadar korku veya mahcubiyet yoktu. Sadece kendi doğrularından emin olan, dünyayı kendi etrafında döndürebileceğine inanan bir kibrin taştan heykeli gibiydi. "Biz buraya kendi isteğimizle, sabahın köründe hamallık yapmaya geldik," dedi kelimelerin üzerine basa basa. Sesi bağırmıyordu ama bağırsa ancak bu kadar etki yaratabilirdi. "Trafikte uçmamızı beklemiyorsanız, özrümüzü kabul edip arkanıza yaslanmanız hepimiz için daha iyi olur. Zira yolumuz daha var ve ben sabahları gereksiz gerginliklerden pek hoşlanmam hocam."
Sessizlik.
Aracın içinde buz gibi, dondurucu bir sessizlik oluştu. Çakır Hoca'nın, okulda herkesin önünde önünü iliklediği, korkudan titrediği o adamın ağzı şaşkınlıkla aralandı. Bir lise öğrencisinin ona bu tonda, bu kelimelerle, bu kadar üstten bakarak cevap vermesi onun lügatında olmayan bir şeydi.
Hüseyin'in gözleri kocaman açıldı, "Ege, oğlum..." diye fısıldadı dişlerinin arasından, ama Ege onu duymazdan geldi. Gözlerini Çakır Hoca'dan ayırmadan meydan okuyan ifadesini korudu.
"Bu tavrını bildirmem gerekecek Ege..." Çakır Hoca hâla şaşkınlığını gizleyemiyordu, kızmak yersizdi şu an onun gözünde. Bunu ciddi bir falso olarak görmüş, biraz daha bu konunun uzamasını istememiş olmalıydı.
Benimse içimde, sabahtan beri fokurdayan öfke bir anda taşıverdi. Otogarda göz göze geldiğimizde hissettiğim o tuhaf çıplaklığın yerini saf bir nefret aldı. Bu kimdi ki bizim hocamıza, grubumuza böyle üstten bakabiliyordu? Kendini ne sanıyordu?
Zihnimin 'dur, konuşma, karışma' diyen güvenli duvarlarını yıktım. Önümdeki koltuğun arkalığına sıkıca tutunarak hafifçe ona doğru döndüm. "Gereksiz gerginliklerden hoşlanmıyorsan, sorumluluk almayacaksın," dedim. Sesim beklediğimden fazla sert çıkmıştı. Çakır Hoca sinirli bir şekilde bana baktı, uzatmamamı istiyordu.
Ege'nin başı, milimetrik ve yavaş bir hareketle bana doğru döndü. Boynundaki kasların o anlık dönüşte nasıl gerildiğini, gümüş küpesinin nasıl titrediğini gördüm. Çenesinin keskin hattı daha da belirginleşti. Göz göze geldik. Yine. Ama bu sefer bir tesadüf, bir sürpriz yoktu.
"Sorumluluğumu aldığım için şu an bu arabanın içindesiniz," dedi, sesi sadece benim duyabileceğim kadar alçak, bir o kadar da kişiseldi. Göz bebeklerimde kendi yansımasını arıyor gibiydi. "Eğer almasaydım, otogarda valizlerinizin üzerinde güneşten erimeye devam ederdiniz... Solist hanım."
Son iki kelimeyi dudaklarının arasında yuvarlayarak, alaycı bir tınıyla söylemişti. Benimle dalga geçiyordu.
Dirseklerimi dizlerime dayayıp ona doğru biraz daha eğildim. Aramızdaki mesafe sadece iki koltuk boyuydu ama o an, o daracık araçta sadece ikimiz kalmışız gibi hissettim. Burnuma, camdan sızan yapışkan deniz havasının arasından sıyrılıp gelen, doğrudan onun teninden yayılan o koku çarptı. Odunsu, sert, hafif deniz tuzu ve ağır bir esans... İnsanın başını döndüren, genzini yakan ama bir o kadar da ciğerlerine hapsetmek isteyeceği türden bir kokuydu bu.
"Biz kendi başımızın çaresine bakmayı iyi biliriz," dedim gözlerimi kırpmadan. "Senin o lütfettiğin nakliye hizmetine ihtiyacımız yoktu. Ve eğer sahnede de böyle konuşmaktan başka bir yeteneğin yoksa, yarışma bizim için beklediğimizden çok daha kolay geçecek demektir."
Dudaklarının kenarı hafifçe, çok hafifçe yukarı kıvrıldı. Bu tam bir gülümseme değildi; bir avcının, avının dişlerini göstermesinden duyduğu tatmindi.
"Öyle mi?" diye fısıldadı. Gözleri yüzümde, çatlamış dudaklarımda, uykusuzluktan morarmış göz altlarımda oyalandı. "Lisenizin müzik odasında şarkı söylemeye benzemez burası. O kadar iddialıysan, nefesinin kesilmemesi için dua etsen iyi olur. Çünkü ben sahnede sadece konuşmam... Ezer geçerim."
Aramızdaki havada uçuşan kıvılcımları artık sadece biz değil, aracın içindeki herkes hissediyordu. İdil yanımda dirseğiyle böğrüme hafifçe vurdu, 'ne yapıyorsun, delirdin mi?' dercesine gözlerini büyüttü. Ama ben o gözlerin esaretinden çıkamıyordum. Koyu kahve uçurumun dibine bakıyor, düşmekten korkmuyor, aksine oraya atlamak istiyordum. Tam ağzımı açıp o kibri paramparça edecek bir cevap verecektim ki, önümdeki koltuktan iri bir beden aramıza bir kalkan gibi girdi.
Baran.
Başını arkaya, Ege'ye doğru çevirmiş, her zamanki korumacı gergin tavrıyla dişlerini sıkıyordu. "Birader," dedi Baran, sesi sinirden titriyordu. "Sen işine baksana. Şoförlüğünü yap, bizi otele bırak ve git. Bizim hocamızla, bizim grubumuzla muhatap olma. Hele o 'ezer geçerim' laflarını falan sahnede göreceğiz."
Ege'nin bana bakarkenki alaycı ve odaklanmış ifadesi, Baran araya girdiği an silindi. Gözlerindeki sıcak ateş, anında buz tuttu. Baran'ı bir insan olarak değil, ayakkabısına yapışmış bir sakız gibi, rahatsız edici ama önemsiz bir detay gibi süzdü.
"Benim kiminle muhatap olacağıma sen mi karar veriyorsun?" diye sordu Ege, sesi o kadar ruhsuz, o kadar üsttendi ki Baran'ın boynundaki damarların şiştiğini gördüm. "Kendi sınırlarını bil. Ben sadece solistinizle konuşuyorum. Seninle değil."
Baran yerinden doğrulmak, koltuğun üzerinden Ege'nin üzerine atlamak için bir hamle yaptı ama ben hızla elini tuttum. "Baran, dur. Değmez," dedim dişlerimin arasından. Parmaklarımın soğukluğu, onun öfkeyle yanan tenini biraz olsun yatıştırdı. Oflaya puflaya önüne döndü ama ellerini yumruk yapmış, dizlerine bastırıyordu.
Ege, Baran'ın bu geri çekilişini izledikten sonra, sanki hiçbir şey olmamış, az önceki gerilimi o yaratmamış gibi kafasını tekrar cama çevirdi. Gözlerini kapattı. Ama o kapatmadan hemen önce, gözlerinin ucuyla son bir kez bana baktığını, benim dik ve öfkeli duruşumu hafızasına kazıdığını adım gibi biliyordum.
Yolculuğun geri kalanı ölüm sessizliğinde geçti.
Mersin'in geniş bulvarlarından, devasa palmiyelerin gölgelediği yollardan geçerken içimdeki o fırtına hiç dinmedi. Ben Bursa'dan ayrılırken, sadece bir lise yarışmasına, bir müzik müsabakasına katıldığımı sanıyordum. Sahnede şarkı söyleyecek, alkışlanacak ve o gri, renksiz evime, babamın baskıcı kurallarına geri dönecektim.
Ama bu araçta, o çocuğun, Ege'nin bana attığı tek bir bakış, söylediği tek bir kelime, bütün bu denklemi yerle bir etmişti. O, benim için sıradan bir rakip değildi. O, benim kurduğum o güvenli, duygu geçirmeyen dünyamı daha ilk saniyeden baltalayan bir virüstü. Ve benim vücudum, bağışıklık sistemim ona karşı nasıl savaşacağını bilmiyordu.
Araç, denize sıfır, beyaz dış cepheli, gösterişli ama bir o kadar da yazlık ruhunu taşıyan otelin önünde durduğunda, hepimiz derin bir nefes aldık. Kapı sürgüsü açıldı. Nemli, tuzlu ve ılık Akdeniz havası, içerideki o gergin havayı sildi süpürdü.
"Geldik arkadaşlar," dedi Hüseyin sahte bir neşeyle. Olan biteni unutturmaya, ortamı toparlamaya çalışıyordu. "Oteliniz burası. Valizlerinizi bagajdan alabilirsiniz, resepsiyona biz kayıtlarınızı yaptırdık. Odalarınız hazır."
Herkes sırayla araçtan inmeye başladı. İdil, pembe yanakları ve sıcaktan şimdiden kabarmaya başlamış kızıl saçlarıyla oflayarak valizini bekliyordu. Berkay çoktan otelin önündeki havuzu görüp, "Oğlum yarışmayı boşverin, ben burada yaşamaya karar verdim!" diye bağırmaya başlamıştı bile.
Ben araçtan en son inenlerden biriydim. Kabanımı koluma almıştım, çünkü bu nemli sıcaklıkta onu giymek intihardı. Bagaj kısmına doğru yürüdüğümde, Ege'nin orada dikildiğini, valizleri birer birer çıkarıp asfalta bıraktığını gördüm. Hareketleri o kadar zahmetsiz, o kadar mekanikti ki, sanki o koca valizler onun için birer tüyden farksızdı.
Benim, üzerine siyah bantlar çektiğim ve sapı biraz arızalı olan büyük valizime uzandığında, adımlarımı hızlandırdım.
"Ben alırım," dedim soğuk bir sesle, elimi valizin sapına atarak. Onun eli zaten saptaydı. Parmaklarım, istemeden de olsa onun esmer, sıcak ve damarlı elinin üzerine kapandı.
O an, sanki çıplak bir elektrik teline dokunmuşum gibi bir şok dalgası parmak uçlarımdan girip doğrudan göğüs kafesime, kalbime kadar ulaştı. Yağmur damlaları gibi değil, bir ateşin kıvılcımları gibi yaktı o temas beni. Hızla elimi çektim, sanki teni asitmiş gibi. Göğsüm hızla inip kalkıyordu, paniklediğimi belli etmemek için dudaklarımı birbirine bastırdım.
Ege, elimi çekişimi izledi. Gözleri elime, sonra da o çatık kaşlı, ürkmüş ama saldırmaya hazır yüzüme çıktı. O temasın onu da sarstığını, gözbebeklerinin bir anlığına büyüyüp küçüldüğünden anladım. Ama o, benden farklı olarak bu etkiyi saklamakta çok daha ustaydı.
"Ağır," dedi sadece. Sesinde az önceki alaycı, kavgacı tını yoktu. Daha pürüzlü, daha yutkunmaya çalışan bir ses tonuydu.
"Kaldırabilirim," dedim inatla. Valizin sapını onun tutmadığı boşluğundan sıkıca kavrayıp asfalta indirdim. Tekerleklerin çıkardığı gürültü, aramızdaki tehlikeli sessizliği bir nebze olsun dağıttı.
"Sınırlarını zorlamayı seviyorsun," diye mırıldandı Ege, valizi çekip giderken arkamdan.
Duraksadım. Başımı omzumun üzerinden hafifçe ona doğru çevirdim. Rüzgâr saçlarımı yüzüme savurdu. "Benim sınırlarım yok. Olmayan bir şeyi zorlayamazsın."
Bana bir saniye boyunca, o koyu gözleriyle öylesine derin bir şekilde baktı ki sanki ruhumun röntgenini çekiyordu. Dudakları hafifçe aralandı ama bir şey demedi. Sadece başını hafifçe eğdi, kabul eder gibi. Ama o kabullenişin altında 'göreceğiz' diyen bir meydan okuma vardı.
Otelin lobisi, dışarının sıcağına inat klimaların etkisiyle buz gibiydi. Mermer zeminler topuklu botlarımın sesini yankılandırırken resepsiyondaki işlemler saniyeler sürdü. Çakır Hoca, "Yarım saat sonra herkes lobide tam kadro hazır olacak! Ses provaları için kültür merkezine geçeceğiz. Disiplini elden bırakmayın!" diye son talimatlarını verdikten sonra herkes odalarına dağıldı.
İdil ile oda arkadaşıydık. Üçüncü kattaki, denizi ve o devasa palmiyeleri gören geniş, aydınlık bir odaya düştük. Odaya girdiğimiz an İdil valizini bir köşeye fırlatıp kendini beyaz çarşaflı yatağın üzerine sırtüstü bıraktı.
"Tanrım... Bu şehir insanı ya aşık eder, ya da buharlaştırır," diye inledi gözleri kapalı bir şekilde. "Ben ikincisine daha yakın hissediyorum şu an. Sıcaktan beynim sulandı."
Kabanımı sandalyenin üzerine asarken, içimdeki o titremeyi, Ege ile ellerimizin değdiği o saniyenin bende yarattığı yıkıcı etkiyi ondan saklamaya çalışıyordum. Aynanın karşısına geçtim. Solgun yüzüm, morarmış göz altlarım bana bakıyordu. Saçlarımı tepeden özensiz, ev topuzu gibi bir şekilde topladım. Boynumdaki gümüş kolyemi düzelttim.
"Yalnız o çocuk neydi öyle?"
İdil'in yataktan gelen sesiyle duraksadım. Aynadaki yansımamdan ona baktım. Gözlerini açmış, muzip ve tehlikeli bir sırıtışla beni izliyordu.
"Kimden bahsediyorsun?" dedim safa yatarak.
"Kimden olacak, o Ege midir nedir, o çocuktan," dedi İdil, yatakta dirseklerinin üzerinde doğrularak. "O havası, cıvası... Hele o küpesi... Çok tehlikeli durmuyor mu sence de? Ve arabada sana nasıl baktı... Resmen gözleriyle seni bir kaşık suda boğmak istedi, ama bir yandan da..."
"Bir yandan da ne?" dedim sertçe, arkamı dönerek. "Aksiliğin, kibrin ve kendini beğenmişliğin ete kemiğe bürünmüş hali. Bizimle dalga geçmekten başka bir şey yapmadı. Sırf ev sahibi oldukları için kendilerini bir halt sanıyorlar. Onu sahnede göreceğim ben."
İdil kıkırdadı. "Bade, Bade... Seni senelerdir tanıyorum. Sen birine gıcık olduğunda onu görmezden gelirsin, yok sayarsın. Tıpkı Baran'ın bazı boş esprilerine yaptığın gibi. Ama o çocuğa... Sen ona resmen savaş ilan ettin. Arabanın içinde aranızda uçuşan o elektrikle bütün oteli aydınlatırdık biz. İkiniz de birbirinizi parçalamak istiyorsunuz ama bence... altında yatan şey nefret değil."
"Saçmalama İdil!" diye sesimi yükselttim. Yanaklarımın ısındığını, o utanç verici kırmızılığın yüzüme yayıldığını hissettim. "Benim o ukalayla, o kibir abidesiyle ne işim olur? Sadece Çakır Hoca'ya ve grubumuza saygısızlık yaptı, ben de ağzının payını verdim. Hepsi bu."
İdil ellerini havaya kaldırdı teslim olurcasına. "Tamam, tamam. Bir şey demedim. Sadece... adam cidden yakışıklı. Yani inkar edemezsin. Neyse, hadi üzerine daha hafif bir şeyler giy. Yarım saate lobide olmamız lazım. Ben de bir duş alıp kendime geleyim, yoksa kültür merkezinde uyuyakalacağım."
İdil banyoya yönelirken, ben olduğum yerde, aynanın karşısında çivilenmiş gibi kaldım. Yakışıklıydı. Evet, bunu inkar edecek kadar kör değildim. Ama benim derdim onun yüzünün o kusursuz simetrisi değildi. Benim derdim beni bir kalemde okuyabilmesi, ruhumun en savunmasız, en öfkeli yerini bulup oradan bana saldırmasıydı.
Yarım saat sonra, üzerime siyah, ince askılı, dökümlü bir bluz ve dar, yırtık bir kot şort geçirmiş olarak lobideydim. Gümüş takılarım; ince kolyem, birkaç yüzüğüm ve solgun yüzümle ekibi bekliyordum. Baran ve Çakır Hoca çoktan gelmişti.
Tam o sırada, otelin döner kapısından dışarı bakan geniş camlardan onu gördüm.
Camın ardındaki beyaz servis aracının kaputuna yaslanmış çocuğun, Ege'nin, rüzgârla dağılan saçlarına ve dudaklarının arasına sıkıştırdığı sigaraya bakarken içimde filizlenen o yabani hissi bastırmak için derin bir nefes aldım. Gözlerimi ondan kopardım ve lobinin serin, yapay ışıklarına geri döndüm. Çakır Hoca ve grubumuzun diğer üyelerinin yanına, deri koltukların olduğu köşeye doğru yürüdüm.
Berkay, o meşhur enerjisiyle çoktan lobideki turist kafilesinden birkaç kişiyle yarım yamalak İngilizcesiyle sohbet etmeye başlamış, İdil ise saçlarını sımsıkı bir at kuyruğu yapmış, elindeki küçük aynadan dudak parlatıcısını tazeliyordu. Baran her zamanki gibi ayakta, ellerini kollarını bağlamış, bir koruma edasıyla etrafı kesiyordu. Ben yanlarına yaklaştığımda, Baran'ın gözleri üzerimdeki siyah ince askılı bluza ve yırtık kot şortuma kaydı. Kaşları hafifçe çatıldı ama bir şey söylemedi; benim kıyafetlerime asla laf edemeyeceğini yıllar önce, sert bir kavgayla öğrenmişti.
Tam o sırada, otelin döner kapısı ağır ağır hareket etti ve dışarıdaki o sıcak, nemli havayla birlikte Ege ile Hüseyin içeri girdi. Ege güneş gözlüklerini çıkarmış, tişörtünün yakasına asmıştı. Gözleri lobideki kalabalığı şöyle bir taradı ve saniyeler içinde beni buldu.
Adımları yavaşlamadı ama bakışları üzerimde durdu. Simsiyah giyinmiş, omuzları dik, boynundaki o ince gümüş kolyeyle ve savaş boyalarını sürmüş bir Amazon savaşçısı gibi duran bana baktı. Gözleri bir anlığına açıkta kalan köprücük kemiklerime, sonra yüzümdeki o soğuk, geçit vermez ifadeye tırmandı. Dudaklarının kenarında sinir bozucu, alaycı bir kıvrım belirdi yine.
"Evet, millet," dedi Hüseyin ellerini çırparak ortamın dikkatini üzerine çekerken. "Herkes hazırsa kültür merkezine geçiyoruz. Önce sahneyi göreceksiniz, sonra da kurt gibi acıktığınızı biliyorum, size Mersin'in en iyi tantunisini yedirmeye götüreceğiz."
"Sonunda mantıklı bir teklif!" diye bağırdı Berkay. "Sabahtan beri otobüs, otel, lobi derken ruhum kurudu. Tantuni diyorsan, seninleyim Hüseyin kardeşim."
Çakır Hoca boğazını temizleyerek otoriteyi tekrar eline aldı. "Önce iş! Sanat disiplin gerektirir. Sahnede ses sistemi, akustik ve yerleşim planını kontrol edeceğiz. Yemek sonraki iş. Yürüyün bakalım."
Servis aracına tekrar bindiğimizde bu sefer daha stratejik bir konum seçtim. En öne, İdil'in yanına, cam kenarına oturdum. Ege'nin veya Baran'ın yakınında olmak istemiyordum. Havanın o boğucu geriliminden bir nebze olsun kaçmak, sadece dışarıyı izlemek istiyordum. Ancak motor çalışıp araç hareket ettiğinde, dikiz aynasından Ege'nin yine en arkaya oturduğunu ve o koyu kahve gözlerinin aynadan doğrudan beni izlediğini fark ettim. Gözlerimi kaçırmadım. O aynanın içinde, kilometreler boyunca süren sessiz bir düello oynadık. İkimiz de gözlerimizi kırpmıyor, ikimiz de o görünmez ipi ilk bırakan olmak istemiyorduk.
Kültür merkezi, palmiye ağaçlarıyla çevrili, deniz kenarına yakın, devasa ve eski bir binaydı. Aracın kapıları açıldığında burnuma taze çimen doldu.
Büyük salonun kapılarını araladığımızda, içerisi loştu. Sahnede birkaç kişi vardı; kabloları çekiyor, mikrofon ayaklıklarını ayarlıyorlardı. Sahnede bir bateri seti, iki gitar amfisi ve ortada duran parlak bir mikrofon standı vardı.
"Burası bizim sahnemiz," dedi Ege yanımdan geçerken. Sesi loş koridorda yankılandı. Ellerini ceplerine sokmuş, sahneye doğru, kendi krallığına bakar gibi bakıyordu.
"Sizin sahneniz?" diye sordum tek kaşımı kaldırarak. "Tapusunu mu aldınız?"
Ege hafifçe omuz silkti. Başını bana çevirmeden, doğrudan sahneye bakarak cevap verdi. "Biz Mersin Anadolu Lisesi'nin grubuyuz. Ev sahibiyiz. O sahneye bizden çok çıkan, o ahşabın her çatlağını bizden iyi bilen kimse yok." Sonra yavaşça başını bana doğru çevirdi. O loş ışıkta gözlerindeki parıltı daha da tehlikeliydi. "Misafirler için akustik bazen... zorlayıcı olabilir."
"Sen ev sahipliğinin tadını çıkar. Çünkü yarışma bittiğinde, o sahnenin her çatlağında bizim adımız yankılanacak."
Ege güldü. Gerçekten güldü bu sefer. O karanlık, alaycı sırıtışından farklı, daha derin, göğüs kafesinden gelen tok bir gülüştü bu. Sesi, boş salonda küçük bir yankı yaptı. "Bursa'nın solisti bayağı iddialı," diye fısıldadı bana doğru hafifçe eğilerek. "Göreceğiz."
Ona cevap vermeye fırsat bulamadan Çakır Hoca'nın tiz düdük sesi salonu inletti. "Herkes sahneye! Pozisyon alın, akustik testi yapacağız!"
Grup olarak sahneye çıktığımızda, ayaklarımın altındaki o eski ahşabın gıcırtısı içimdeki tüm gerginliği alıp götürmeliydi. Sahnede olmak, mikrofonun o soğuk metalini hissetmek benim güvenli limanımdı. Ama bu sefer öyle olmadı. Çünkü aşağıda, tam karşımdaki karanlık koltukların birinde oturan Ege, bacak bacak üstüne atmış, kollarını göğsünde bağlamış, bir jüri üyesi gibi beni izliyordu.
Baran baterisinin başına geçti, bagetlerini çevirdi. Kerem bas gitarının askısını boynuna geçirdi, Selin klavyesinin tuşlarına dokundu. Ben de ortadaki mikrofon standını iki elimle kavradım.
"Sadece ses kontrolü," dedi Çakır Hoca aşağıdan. "Bade, bir parça mırıldan. Mikrofonun tizlerine bakalım."
Derin bir nefes aldım. Gözlerimi kapattım. Kendi içimdeki o yıkılmaz kaleye odaklandım.
Ve söyledim. Çok kısa, a capella bir giriş. Söylediğim şey basit bir ısınma melodisiydi ama içimdeki o karanlığı notalara dökmüştüm. Sustuğumda, salonda birkaç saniyelik bir sessizlik oldu. Kendi grubum, Çakır Hoca, hatta arkada kablo taşıyan görevliler bile bir anlığına duraksamıştı.
Gözlerimi açtığımda doğrudan ona baktım. Ege'ye.
Karanlık koltukta, aynı pozisyonda oturuyordu. Ama kollarını çözmüş, ellerini dizlerine dayamış, hafifçe öne eğilmişti. O koyu kahverengi gözleri iri iri açılmış, sanki az önce duyduğu ses onun beklemediği, hesaplayamadığı bir yerden onu vurmuş gibi bana bakıyordu. Yüzündeki o alaycı, üstten bakan ifade tamamen silinmiş, yerini saf bir hayranlık almıştı.
Bu ifadeyi ondan koparıp almak, o kibri parçalamak göğsümde inanılmaz bir zafer hissi yarattı. Dudaklarım çok hafifçe, zaferle yukarı kıvrıldı. Ona o sahnede, ışıkların altında sessizce 'nasılmış?' diye soruyordum.
Ege yutkundu. Boğazındaki belirgin adem elmasının hareketini o loş ışıkta bile gördüm. Sonra yavaşça oturduğu yerden kalktı. Ellerini tekrar ceplerine soktu ve başını hafifçe eğerek, benim o zafer dolu bakışıma karşılık, "İyi," dercesine sessiz bir onay verdi. Ama gözleri... Gözleri, bu sesin onu alt etmek yerine, onu daha da hırslandırdığını bağırıyordu.
———————————————————————
"Abi yemin ediyorum ben hayatımda böyle bir şey yemedim! Baran, sen o Bursa'daki iskenderi unut kardeşim. O bir efsaneydi, bu bir din!"
Berkay, elindeki üçüncü dürüm tantuninin yağlarını çenesinden peçeteyle silerken gözleri yaşarmış bir halde konuşuyordu. Mekanın o salaş, dumanlı ve kalabalık atmosferi hepimizi sarmıştı. Uzun bir tahta masanın etrafında dizilmiştik. Masanın ortasında yeşillikler, limonlar ve turşular yığılıydı.
Provalardan sonra Hüseyin sözünü tutmuş ve bizi sahil boyundaki, kendi tabirleriyle abilerinin işlettiği bu esnaf lokantasına getirmişti. İçerisi o kadar sıcaktı ki, saçımdaki topuzu daha da sıkılaştırmak zorunda kalmıştım.
Ege, masanın tam karşımda, benim çaprazıma düşen köşesinde oturuyordu. Kendi çöplüğündeydi. Mekan sahibi "Abi" dediği adamla sarılmış, kendi siparişlerini ve bizimkileri o vermişti. Üzerindeki o siyah tişört, bu sıcakta tenine hafifçe yapışmıştı.
Yemek boyunca neredeyse hiç konuşmadı. Hüseyin ve Berkay'ın saçma sapan sohbetlerine, İdil'in Mersin sıcağından şikayet etmelerine ve Baran'ın sürekli benim ne yediğimi, doyup doymadığımı kontrol etmesine sadece o sessiz, izleyici tavrıyla eşlik etti.
Ama ben, lokmalarımı çiğnerken, gözlerimi tabağımdan her kaldırdığımda onun bakışlarını üzerimde yakalıyordum. Bu bir tesadüf değildi. O da bunu saklamıyordu zaten. Tantunisini yerken, o esmer, damarlı elleriyle bardağını tutarken veya arkasına yaslanıp sigarasını yakarken, o koyu kahve gözler daima benim üzerimdeydi. Sanki beni okumaya, beni çözmeye çalışıyordu.
"Siz ne çalacaksınız yarışmada?" diye sordu İdil aniden, ağzındaki lokmayı yuttuktan sonra Hüseyin'e bakarak. "Yani ev sahibisiniz, kesin çok iddialı bir şey hazırlamışsınızdır."
Hüseyin tam ağzını açıp hevesle cevap verecekken, Ege masanın altından onun bacağına hafifçe vurdu. "Sürpriz," dedi Ege. Gözlerini İdil'den çekip doğrudan bana dikti. "Solist hanımın dediği gibi... Boş özgüven olmadığını kanıtlayacağız diyebilirim."
Sözlerimi bana satıyordu. Dirseklerimi o tahta, hafif yağlı masaya dayayıp öne eğildim. "Umarım o özgüven, koca egonuzun altında ezilip gitmemiştir," dedim.
Masanın etrafındaki sohbet bir anda kesildi. Baran'ın çenesi kasıldı, Berkay elindeki dürüme bakakaldı. İdil ise bana 'yine mi başlıyoruz' dercesine umutsuz bir bakış attı.
Ege'nin dudaklarının arasına sıkıştırdığı sigaranın dumanı, aramızdaki havaya karıştı. Gözlerini kısmıştı. "Benim egom, altını doldurabildiğim şeyler için geçerlidir, Bade," dedi. Adımı ilk defa dile getirmişti, midemde tuhaf, asidik bir kasılma hissettim. "Ben yapamayacağım şeyin sözünü vermem. Ve o sahnede, senin buzdan duvarlarını eritecek kadar yüksek bir ateş yakacağız."
Bana sahnede mi, yoksa başka bir yerde mi ateş yakacağından bahsediyordu, o an kestiremedim. Kelimeleri çift anlamlıydı, doğrudan zihnimin kilitli kapılarına saldırıyordu.
"Duvarlarım," dedim, kelimelerin üzerine basa basa. "Sizin ergen ateşinizle erimez. Boşuna odun taşımayın."
Ege masaya doğru eğildi. Sigarasının külünü masanın ortasındaki küllüğe silkerken, yüzü yüzüme o kadar yaklaştı ki, o odunsu, deniz tuzu kokan parfümü genzimi yaktı. Gözlerindeki altuni hareler belirginleşmişti.
"Duvarlarını yıkmak isteyen kim?" diye fısıldadı sadece benim duyabileceğim bir tonda. O an, o kalabalık masada, o gürültülü esnaf lokantasında sadece ikimiz kalmıştık. "Ben o duvarların üzerinden atlamayı tercih ederim."
Gözlerimi ondan ayıramadım. Gözbebeklerinde kendi yansımamı gördüm; çatık kaşlarım, dikbaşlı duruşum ama bir o kadar da içimde kopan fırtınanın o zayıf, kırılgan izi. Beni tahrik ediyordu. Benimle oynuyordu. Ve en kötüsü... Ben bu oyundan, ona cevap vermekten, onunla bu sessiz, zehirli bilek güreşini yapmaktan garip, hastalıklı bir zevk almaya başlamıştım.
"Düşersin," diye fısıldadım dudaklarımı neredeyse hiç oynatmadan. "Ve ben seni tutmam."
Ege'nin yüzündeki o tehlikeli sırıtış büyüdü. "Düşeceğim yeri ben seçerim. Ve emin ol, düştüğüm yerde yalnız olmam."
Sandalyemi geriye doğru sertçe iterek ayağa kalktım. Bu kadar yakınlık, bu kadar yoğunluk benim sistemime fazlaydı. Boğuluyormuşum gibi hissetmiştim. "Benim işim bitti, hava alacağım," diyerek hesabı beklemeden masadan uzaklaştım.
Baran arkamdan "Bade, bekle!" diye seslense de adımlarımı yavaşlatmadım. Lokantadan dışarı, o sahilin kalabalığına, denizin o geniş, tuzlu maviliğine doğru kendimi attım.
Nefes nefeseydim. Göğsüm hızla inip kalkıyordu. O çocuk... Ege... Sadece birkaç saattir hayatımdaydı ama sanki yıllardır içimde uyuyan, varlığından bile haberdar olmadığım o tehlikeli kadını, o karanlık duyguları tek tek uyandırmıştı.
Sahilin o taşlık, dalgaların dövdüğü kısmında ne kadar süre dikildiğimi, rüzgârın dağıttığı saçlarımın yüzüme kaçmasına ne kadar süre izin verdiğimi bilmiyordum. İçimdeki o yabani ateşi, o tanımadığım esmer çocuğun tek bir fısıltısıyla harlanan yangını söndürmek için denizin o uçsuz bucaksız, soğuk maviliğine ihtiyacım vardı. Göğsümdeki o asidik kasılma yavaş yavaş geçerken, arkamdan gelen adım sesleriyle irkildim.
"Bade!"
Baran'ın sesiydi. Her zamanki o endişeli, hafif sitemkâr ve boğucu tonuyla. Yanıma geldiğinde nefes nefeseydi. "Nereye kayboldun bir anda? Masadan öylece kalkıp gittin, Çakır Hoca laf edecekti az kalsın."
Gözlerimi ufuk çizgisinden ayırmadan, kollarımı göğsümde daha da sıkı bağladım. "Sadece hava almak istedim Baran. İçerisi çok dumanlıydı, daraldım."
Baran yanıma, benimle aynı hizada duracak şekilde yerleşti ama yüzü bana değil, geriye, o salaş tantunicinin olduğu yöne dönüktü. "O herif yüzünden, değil mi?" diye sordu, sesindeki o gizleyemediği öfkeyle. "O kendini beğenmiş züppe yüzünden. Masada sana bir şey fısıldadı. Ne dedi sana?"
"Bana bir şey demedi," dedim yalan söyleyerek. Gözlerimi kaçırdım. Oysa söylediği kelimeler, 'düşeceğim yeri ben seçerim' deyişi zihnimde yankılanmaya devam ediyordu. "Sadece gerginim. Yarışma stresi, uykusuzluk, Mersin'in bu yapışkan havası... Hepsi üst üste geldi. Lütfen bunu büyütme."
"Büyütmüyorum," dedi Baran ama çenesindeki seğiren kastan aslında içten içe delirdiğini görebiliyordum. "Sadece o çocuğun sana bakışından hoşlanmıyorum. Sürekli seni süzüyor, sürekli bir açık arıyor. Sahnede onu ezeceğiz, o zaman göreceğim ben o kibrini."
Ona cevap vermedim. Baran her zaman böyleydi; benim etrafıma görünmez çitler örmeye çalışan, beni dış dünyadan, özellikle de diğer erkeklerden korumaya ant içmiş mahalle arkadaşı. Ama onun korumaya çalıştığı o kız, o masum ve ürkek Bade, Ege'nin gözlerindeki o karanlık uçuruma bakarken çoktan ölmeye başlamıştı bile.
Grup yavaş yavaş lokantadan çıkıp bize doğru yürümeye başladığında, İdil koluma girdi. Berkay ve Hüseyin önden yürüyor, muhtemelen akşam otelde gizlice nasıl dışarı çıkıp kafa dağıtacaklarının planlarını yapıyorlardı. En arkada ise o vardı. Ege.
Elleri ceplerinde, o geniş omuzları ve rahat yürüyüşüyle kalabalığın içinden sıyrılıyordu. Güneş gözlüklerini tekrar takmıştı ama o siyah camların ardındaki gözlerin hedefinin neresi olduğunu bilmek için kahin olmaya gerek yoktu. Otele dönene kadar bir daha tek kelime etmedik. Servis aracından inerken, Ege kapının yanında durdu ve herkesin inmesini bekledi.
Ben basamaktan inerken, tam onun yanından geçtiğim sırada çok hafifçe eğildi. Sesi, etraftaki gürültünün arasında sadece benim frekansıma ayarlanmış gibiydi.
"Kaçmak sana yakışmıyor, solist," diye mırıldandı.
Adımlarım bir saniyeliğine tekledi. Başımı kaldırıp ona bakmadım ama o odunsu, deniz tuzu kokusunun ciğerlerime dolmasına engel olamadım. Dişlerimi sıkarak otele doğru yürümeye devam ettim. Kaçmıyordum. Sadece cephanemi topluyordum. Ve o, bunun bedelini ağır ödeyecekti.
———————————————————————
Akşam yemeğini otelin açık büfesinde, Çakır Hoca'nın bitmek bilmeyen 'sahne duruşu' brifingleri eşliğinde yemiştik. Bereket ki Mersin ekibi, yani o ev sahibi züppeler yemeğe katılmamış, kendi evlerine veya takıldıkları yerlere gitmişlerdi. O yemek masasında Ege'nin o delici, karanlık bakışlarına bir saniye daha maruz kalsaydım muhtemelen çatalı elime saplayabilirdim.
Odama çıktığımda, o yapışkan terden ve günün bütün yoğunluğundan kurtulmak için kendimi direkt banyoya attım. Suyun altında uzun uzun kaldım. Suyu o kadar sıcak açmıştım ki, banyonun aynası tamamen buğulanmıştı. Derimi keseleyerek o esmer çocuğun elinin elime değdiği anki o elektrik çarpması hissini, o izin tenimden silinmesini istedim. İmkansızdı.
Banyodan çıkıp üzerime siyah, bol bir eşofman altı ve gri, ip askılı penye bir bluz geçirdim. Saçlarımı havluyla nemini aldıktan sonra açık bıraktım, dalgaları omuzlarıma dökülüyordu.
İdil, yatağın üzerinde bağdaş kurmuş, elindeki dergiyi karıştırırken bana alttan alttan bakıyordu. "Çok sessizsin," dedi derginin sayfasını hışırtıyla çevirirken. "Sanki Mersin'e geldiğimizden beri ruhun bedeninden ayrılmış gibi. Normalde yarışma öncesi odanın içinde volta atar, şarkı sözlerini mırıldanırdın."
Havluyla boynumu kurularken aynanın karşısındaki sandalyeye oturdum. "Yorgunum İdil. Sadece bu."
"Hadi oradan," dedi İdil dergiyi yatağa fırlatarak. "Senin yorgunluktan değil, o mafyatik tipli çocuktan etkilendiğini anlamamak için kör olmak lazım. Masadaki atışmanız... Görmedin mi, Berkay bile sustu."
"Etkilenmek mi?" Aynadaki yansımamla göz göze geldim. İfadem buz gibiydi. "Ben o küstah heriften ancak nefret edebilirim. Egomu tatmin etmek için benimle oynamaya çalışan, kendini filmlerde falan sanan bir lise bebesi sadece."
İdil kıkırdadı. "Lise bebesi mi? Kızım adamın omuzları kapılardan geçmiyor, ses tonu desen sabah radyocusu gibi. Ve sana öyle bir bakıyor ki, sanki seni canlı canlı yutacak ama bunu yaparken çok ince bir işçilik kullanacak gibi. Bence aranızda-"
Cümlesini tamamlayamadan odanın kapısı alacaklı gibi çalındı. İdil oflayarak yataktan kalktı ve kapıyı açtı. İçeriye, üzerinde otelin bornozuyla, elinde iki kutu kola tutan Berkay daldı.
"Ablacığım, Badik'immm!" diye bağırdı neşeyle. "Odalarda içki yasakmış, Çakır Hoca kapıda gardiyan gibi bekliyor. Ben de mini bardan bunları aşırdım. Hadi kutlayalım!"
"Neyi kutluyoruz gerizekâlı?" dedi İdil, Berkay'ın kafasına hafifçe vurarak.
"Mersin'i fethedeceğimizi! Ve..." Berkay sesini alçaltıp gizemli bir tavırla bana döndü, "O Ege denilen terminatörün sahnede nasıl rezil olacağını!"
Gülümsedim. İçten, gerçek bir gülümsemeydi bu. Berkay'ın bu saf enerjisi, bu olayları tiye alan tavrı gerginliğimi biraz olsun alıyordu. "Sen bu gidişle o sahneye çıkamadan Çakır Hoca seni otelin havuzunda boğacak," dedim kolalardan birini alırken.
Berkay yatağa bağdaş kurup oturdu. "Oğlum cidden, adamlar çok iddialı. Hüseyin'le konuştum biraz, 'Bizim Ege sahneye çıkınca herkes susar' falan dedi. Dedim, 'Koçum siz bizim Bade'yi dinlemediniz, o kızın ses telleri çelikten yapılmış.'"
Gülüşmelerimiz, İdil'in telefonundan açtığı hafif bir müzikle devam etti. Yaklaşık bir saat boyunca Berkay'ın okuldaki dedikoduları anlatmasını dinledik, güldük. Zihnim, o karanlık gözlerden ve o gümüş gitar küpesinin parıltısından bir anlığına da olsa kurtulmuştu. Ta ki, o kahrolası telefon çalana kadar.
Yatağımın başucunda duran telefonumun ekranı aniden aydınlandı. Ekranda beliren isim, odadaki bütün oksijeni anında emdi.
Babam.
Gülümsemem dudaklarımda dondu. Boğazıma görünmez, dikenli bir tel sarıldı ve nefesimi kesti. Elim, kolayı tuttuğu yerde kaskatı kesildi.
İdil, yüzümdeki o ani düşüşü fark etmişti. "Bade? İyi misin? Kim arıyor?"
"Babam," diye fısıldadım sadece.
Odadaki neşeli atmosfer, tıpkı bir morg soğukluğuna bürünür gibi aniden değişti. Berkay bile susmuş, elindeki kutuyu masaya bırakmıştı. İkisi de babamın nasıl biri olduğunu, benim o boğucu evde ne şartlarda yaşadığımı çok iyi biliyorlardı.
Telefonu elime alırken parmaklarımın titrediğini fark ettim. Derin bir nefes alıp o görünmez, kusursuz evlat zırhımı üzerime geçirdim. Odamın kapısına doğru yürüdüm, "Ben... balkona çıkıyorum," diye mırıldanarak kendimi odaya ait küçük, denizi gören balkona attım. Sürgülü cam kapıyı arkamdan sıkıca kapattım. Mersin'in akşam rüzgârı, ıslak saçlarımı uçururken titreyen parmaklarımla aramayı yanıtladım ve telefonu kulağıma götürdüm.
"Efendim baba," dedim. Sesim, kendi kulaklarıma bile yabancı gelen o itaatkâr, o duygusuz tondaydı.
"Bade." Babamın sesi, telefonun ucundan o dondurucu, sevgisiz ve tamamen kontrol odaklı tınısıyla geldi. "Nihayet açabildin. Otelde misiniz?"
"Evet baba. Provaları bitirdik, odada dinleniyorduk."
"Güzel," dedi. Kelimelerin arasında bir sıcaklık, bir 'nasılsın, yoruldun mu kızım?' sorusu yoktu. Sadece bir denetim mekanizması çalışıyordu. "O saçma sapan müzik hevesin için derslerinden geri kalmıyorsun umarım. Çantanı hazırlarken o biyoloji ve kimya test kitaplarını da yanına aldın mı?"
Gözlerimi kapattım. Balkonun demirlerine tutunarak sıkıca kavradım. Tırnaklarımın etlerime battığını hissediyordum. "Aldım baba. Boş vakitlerimde çözüyorum."
"Çözmek zorundasın Bade," diye sertleşti sesi. "Müzik karın doyurmaz. Müzik, sadece boş insanların, hayatı ciddiye almayanların oyuncağıdır. Sen tıp okuyacaksın. Benim kızım o beyaz önlüğü giyecek, cerrah olacak. Bu lise yarışması saçmalığı bittiği an, o gitarı kılıfına koyup odanın köşesine atacaksın ve dershanedeki etütlerine iki kat ağırlık vereceksin. Anlaşıldı mı?"
Boğazıma oturan o devasa yumruyu yutkunarak aşağı itmeye çalıştım. Gözlerimin dolduğunu, o acınası yaşların gözpınarlarımda biriktiğini hissettim. Ama ağlamak yoktu. Ağlamak, Cemil Akkaya'nın lügatında zayıflıktı.
"Anlaşıldı baba," dedim, sesimin titrememesi için insanüstü bir çaba sarf ederek. "Merak etme."
"Annenin sana selamı var," dedi kuru bir şekilde. "Hata yapma. Dikkat çekme. Bizi mahcup edecek bir şeye kalkışma orada. İyi geceler."
Telefon yüzüme kapandığında, kulağımdaki o 'dıt dıt' sesi zihnimde çekiç darbeleri gibi yankılanmaya devam etti. Telefonu yavaşça cebime indirdim. Balkon demirine tutunan ellerim titriyordu. Göğsüm, hapsolmuş bir kuş gibi hızlı hızlı inip kalkıyor, ciğerlerim Mersin'in o açık, nemli havasını reddediyordu.
Boğuluyordum. Hayatım, benim olmayan bir senaryonun içine hapsedilmişti. Ben sadece şarkı söylemek, o notaların arasında özgür olmak istiyordum ama o kadar kalın, o kadar acımasız duvarlarım vardı ki... Babamın o soğuk nefesi, kilometrece uzaktan bile ensemi dondurmaya yetiyordu.
Balkonda daha fazla kalamazdım. Odaya, İdil ve Berkay'ın o acıyan bakışlarının önüne de dönemezdim. Hızla sürgülü kapıyı açtım, "Ben biraz aşağıya, terasa ineceğim. Hava almam lazım," diyerek onların cevap vermesini bile beklemeden odadan dışarı fırladım.
Otelin çatı katındaki geniş, ahşap zeminli teras, bu saatte tamamen boştu. Müşteriler çoktan odalarına çekilmiş, sadece cırcır böceklerinin sesi ve uzaktan vuran dalgaların o ritmik gürültüsü kalmıştı. Gecenin karanlığı, terası aydınlatan birkaç sarı, loş aplikle yarılıyordu.
Terasa çıktığım an, kendimi ahşap tırabzanlara doğru attım. İki elimle tırabzanları kavrayıp, başımı öne eğdim. Nefeslerim düzensizleşmiş, babamın o soğuk, diktatörce sözleri zihnimde birer zehirli sarmaşık gibi büyümeye başlamıştı. Müzik karın doyurmaz. Hata yapma. Sen benim istediğim hayatı yaşayacaksın.
Gözlerimden bir damla yaşın firar edip ahşap zemine düştüğünü gördüm. Hemen elimle, o ıslaklığı hırsla, öfkeyle sildim. Zayıflıktan nefret ediyordum. Ağlamaktan, çaresiz hissetmekten nefret ediyordum.
"Bursa'nın prensesinin tahtı sallanıyor galiba."
O ses.
O bariton, pürüzlü, insanı hem irkilten hem de nedensizce oraya çeken ses karanlığın içinden geldiğinde, yerimde sıçradım.
Hızla başımı o yöne çevirdim. Terasın karanlıkta kalan köşe kısmında, ahşap bir banka rahatça oturmuş, bacaklarını uzatmış, elindeki sigarayı ağır ağır dudaklarına götüren o silueti gördüm. Gözleri karanlıkta parlıyordu. Sol kulağındaki o gümüş gitar küpesi, loş ışıkta küçük bir yıldız gibi parladı.
Gecenin bu saatinde, benim en savunmasız, en kırık anımda burada olması, kaderin bana oynadığı o acımasız oyunlardan sadece biriydi.
Gözyaşlarımı saklamak, o dik ve soğuk maskemi hızla yüzüme geçirmek için omuzlarımı dikleştirdim. "Senin burada ne işin var?" diye tısladım. Sesimdeki çatlaklığı gizlemek için normalden daha sert konuşmuştum. "Burası müşterilere ait. Evinize gitmediniz mi siz?"
Ege, sigarasının ucundaki kızarık ateşe baktı, sonra yavaşça başını bana çevirdi. Oturduğu yerden kalktı. Geniş, siyah tişörtlü bedeni, loş ışıkta üzerime doğru yürürken bir gölge gibi büyüdü. Benim bulunduğum tırabzanlara doğru geldi ama aramızda bir metrelik o güvenli mesafeyi bıraktı. Kollarını tırabzanlara dayayıp, benim gibi denize, karanlık ufka baktı.
"Organizasyon ekibi olarak bir odamız var alt katta," dedi düz bir sesle. Bana bakmıyordu. "Gece çıkıp biraz hava alayım dedim. Ama senin burada, gizli gizli ağlayarak o kusursuz vitrinini çatlatacağını tahmin edemezdim."
"Ağlamıyordum," dedim hızla, itiraz ederek. "Sadece rüzgâr gözüme çarptı."
Ege kısa, hafif alaycı bir nefes verdi. "Yalan söylemekte çok kötüsün, solist. En azından bana karşı."
Başını yavaşça bana doğru çevirdi. O an, o loş, sarı ışığın altında yüzü ilk defa bu kadar yumuşak, bu kadar kibrinden arınmış görünüyordu. Gözlerindeki o alaycı parıltı gitmiş, yerine benim o kırık, paramparça olmuş iç dünyamı süzgeçten geçiren yoğun, ağır bir ifade gelmişti.
"Kiminle konuştun?" diye sordu. Beklenmedik bir şekilde yumuşak ama bir o kadar da otoriter bir soruydu. "Telefonu kapattıktan sonra yüzündeki o ifade... Sanki biri boğazına basmış da nefes almanı yasaklamış gibiydi. O duvarların, kibrin bir anda yıkıldı."
Sırtımı dikleştirdim. Ona içimi dökmek, zaaflarımı vermek yapacağım en son şey bile değildi. "Bu seni zerre kadar ilgilendirmez. Git kendi küçük, havalı lise grubunla takıl sen. Benim dertlerim seni aşar."
Ege bana doğru yarım adım attı. Terasın o sessizliğinde, rüzgâr onun kokusunu bana taşıdı. O odunsu, isli koku... Başımı döndürdü. Gözlerini gözlerime dikti. O an, onun sadece bir lise öğrencisi olmadığını, içinde çok daha eski, çok daha karanlık bir ruh taşıdığını gördüm.
"Beni hiçbir şey aşmaz," diye fısıldadı. Sesi, rüzgâra karışıp doğrudan tenime işledi. "Zırhların çok kalın Bade. Herkese karşı o kalkanı kaldırıyorsun. Bana da kaldırıyorsun. Ama az önce, o balkonda telefonu tutarken kalkanın düştü. Ben o açık yarayı gördüm."
Nefesim boğazımda düğümlendi. Geri adım atmak, ondan uzaklaşmak istiyordum ama ayaklarım bana ihanet ediyordu. O koyu kahve gözlerin esaretinden çıkamıyordum. "Ne gördüğünü sanıyorsun?" diye fısıldadım, sesimin titremesine engel olamayarak.
"Kontrol edilmekten nefret ettiğini," dedi Ege. Eli, yavaşça tırabzanın üzerinde kaydı ve benim tırabzanı sımsıkı tutan, boğumları beyazlamış elime doğru yaklaştı. Dokunmadı ama teninin sıcaklığını o milimetrik boşluktan bile hissedebiliyordum. "Sana ne yapman gerektiğini söyleyen, seni bir kalıba sokmaya çalışan birinden kaçtığını gördüm. O sahneye müzik için değil, isyan etmek için çıkacağını gördüm."
Söylediği her kelime, kalbime saplanan nokta atışı oklar gibiydi. Nasıl? Nasıl beni bu kadar kısa sürede, sadece birkaç saat içinde bu kadar şeffaf görebilirdi? Benim yıllardır İdil'den, Baran'dan bile sakladığım, kendime bile itiraf edemediğim o cehennemi nasıl bu kadar net okuyabilirdi?
"Sen hiçbir şey bilmiyorsun," dedim, sesim çatlayarak. Gözlerim tekrar dolmuştu, bu sefer öfkeden değil, o yakalanmışlık, o çırılçıplak kalmışlık hissindendi. "Benim hayatım hakkında hiçbir şey bilmiyorsun. Bana yaklaşma. Beni çözmeye çalışma."
Ege'nin yüzündeki o ifade daha da koyulaştı. Elini yavaşça kaldırdı. O esmer, büyük ve sıcak eli, yüzüme doğru uzandı. Nefesimi tuttum. Kalbim kaburgalarımı kıracakmış gibi atmaya başladı. Parmaklarının tersi, çok hafifçe, neredeyse tenime değmeden, rüzgârın yüzüme yapıştırdığı saç tutamını kulağımın arkasına itti.
O küçücük, o hayalet gibi dokunuş, bedenimden milyonlarca voltluk bir elektrik akımının geçmesine neden oldu. Gözlerimi kapattım.
"Seni çözmeye çalışmıyorum Bade," diye fısıldadı. Sesi o kadar derindi ki, ruhumun en ücra köşelerinde yankılandı. "Ben seni çoktan okudum. Ve o sahneye çıktığında... şarkını sadece bana söyleyeceksin."
Gözlerimi hızla açtığımda, o benden uzaklaşmıştı bile. Arkasını döndü ve terasın karanlığına doğru, o geniş omuzları ve yavaş adımlarıyla yürümeye başladı.
Ben ise o ahşap tırabzana tutunmuş, göğsüm delicesine inip kalkarken, rüzgârın arasında kalan o odunsu kokusuyla baş başa kalmıştım.
Ege...
Sadece bir rakip değildi. O, benim özenle kurduğum buzdan sarayın ortasına atılmış bir ateşti. Ve ben, o gece o terasta, o ateşin beni kül etmesine engel olamayacağımı ilk defa, bütün dehşetiyle anlamıştım.
———————————————————————————
Bölüm etkileşimi
