Bölümler 10Şu an: -IX-
-Senin Marşın-
"İnsan en büyük yenilgisini, öfkeyle savaştığı kişide hiç beklemediği güveni bulduğu an yaşar."
Bölüm Şarkısı : Senin Marşın - Duman
—
11 Kasım 2019 - 23.01
Mersin
Mersin'in yapış yapış, sıcak rüzgârı yüzüme çarpıyordu. Terastan odaya nasıl döndüğümü, o koridoru nasıl yürüdüğümü hatırlamıyordum bile. Kalbim göğüs kafesimi delecek gibi atıyordu, ellerim sinirden titriyordu. Kapıyı arkamdan hızla kapatıp sırtımı ahşaba yasladığımda derin, kesik bir nefes aldım.
Kafamın içi tam bir tımarhane gibiydi. Bir tarafta babamın telefondaki bağırışı kulaklarımda çınlıyordu: "O gitarı bir daha eline almayacaksın Bade! Akkaya soyadına yakışır gibi davran!"
Diğer tarafta ise, daha iki dakika önce terasta karşıma dikilen o ukala herifin, Ege'nin sinir bozucu fısıltısı beynimi tırmalıyordu: "O sahneye çıktığında... şarkını sadece bana söyleyeceksin."
İkisi de hayatıma karışıyordu. İkisi de bana ne yapmam gerektiğini, nasıl davranmam gerektiğini söylüyordu. Babam beni sıkıcı, kusursuz kız çocuğu kalıbına sokmaya çalışırken, Ege o kalıptan nefret ettiğimi yüzüme vurup beni kendi tehlikeli oyununa çekmeye çalışıyordu. Sinirden deliye dönmek üzereydim. Ondan nefret ediyordum ama bir yandan da ona cevap verememiş olmak gururuma fena dokunmuştu.
"Bade? Nerede kaldın kızım sen? Ağaç oldum yemin ederim burada!"
İdil'in sesi beni kendime getirdi. Başımı kaldırıp odaya baktığımda, İdil'in valizindeki bütün kıyafetleri yatağın üzerine fırlattığını, elinde siyah, kısacık bir etekle aynanın karşısında kıvrandığını gördüm. Saçlarını tepesinde dağınık bir topuz yapmıştı, gözlerine o kalın siyah kalemi çekmişti bile. Tam bir lise kaçağı gibi görünüyordu.
"Geldim," dedim, sesimdeki titremeyi gizlemeye çalışarak. Adımlarımı hızla banyoya yönlendirdim. "Babam aradı. Yine aynı muhabbetler işte. Müzik boş iş falan filan."
"Of, Cemil Amca da Bursa'dan buraya darlamasa olmuyor yani!" dedi İdil, elindeki eteği yatağa atıp bu kez kırmızı, askılı bir bluzu üzerine tutarak. "Boş ver Bade, adam uzakta. Ayrıca Çakır Hoca az önce horlamaya başladı, bizimkiler kapıyı dinlemiş. Bu gece tamamen özgürüz! Hüseyin sahilde efsane bir yer ayarlamış. On dakikan var, sakın bana 'ben gelmeyeyim' falan deme, yemin ederim seni saçlarından sürükler yine de götürürüm."
Banyonun kapısını aralayıp aynadaki yansımamla yüzleştim. Gözlerim hafifçe dolmuştu ama ağlamayacaktım. Babam için de, beni terasta köşeye sıkıştırdığını sanan o ukala için de ağlamayacaktım. Çeşmeyi açıp yüzüme art arda buz gibi suyu çarptım. Babamın boğucu baskısını da, Ege'nin sinir bozucu sırıtışını da bu suyla akıtıp atacaktım. Havluyla yüzümü sertçe kurularken derin bir nefes aldım. Bu gece o otel odasında oturup kimsenin kuralına boyun eğmeyecektim.
Banyodan çıktığımda İdil çoktan giyinmiş, parfüm şişesini adeta üzerine boşaltıyordu. Valizimden kısa kot bir şort ve bedenimi saran siyah bir bluz çıkardım. Acele etmeden onları üzerime geçirdim. Siyah postallarımı ayaklarıma geçirirken sabahki imajımdan eser kalmamıştı. Gözlerime hafif bir kalem çektim.
O sırada kapımız üç kez, özel bir ritimle, hafifçe tıklatıldı.
İdil heyecanla kapıya koştu. Kilidi sessizce çevirip kapıyı araladığında, dışarıda Berkay, Baran, Hüseyin ve Arda'dan oluşan bizim tayfa duruyordu.
"Hadi kızlar, sessiz olun," diye fısıldadı Hüseyin. Üzerinde iddialı, çiçek desenli bir gömlek vardı, saçlarını jöleyle geriye taramıştı. Ekibin yerlisi oydu. "Resepsiyondan geçemeyiz, gece bekçisi Niyazi Abi kapıda dikiliyor. Yangın merdiveninden kaçıyoruz."
"Oğlum bak yemin ederim yakalanırsak okuldan atılırız," dedi Baran, gergin bir şekilde tırnaklarını yiyerek. Üzerindeki gri kapüşonlusunun ipleriyle oynuyordu, gözleri fır fır dönüyordu. "İki gün sonra yarışma var. Eğer Çakır Hoca bizi odada bulamazsa, sadece diskalifiye olmayız, okula döndüğümüzde disiplin kurulunda bizi doğrarlar."
Berkay, Baran'ın ensesine şakayla karışık bir tokat attı. "Sus be tırsak! Disipline gidersek efsane oluruz lan. Ne korkak çıktın. Hem Hüseyin'in bulduğu mekân sahilin dibinde. Açık hava, karaoke var. Bade," dedi bana dönerek, gözleri parlıyordu, "seni o sahnede bir dinlesek fena mı olur? Provada hepimizin ağzını açık bıraktın zaten."
"Ben o sahneye falan çıkmam Berkay, zorlamayın," dedim anında. Aklıma yine Ege'nin gıcık tavrı gelmişti. O sahneye çıkıp onun egosunu tatmin etmeyecektim. "Sadece hava almaya ve kafamı dağıtmaya geliyorum."
Arda, sırtındaki siyah gitar kılıfını hafifçe düzelterek gülümsedi. O hep en sessizimizdi. "Sorun yok Bade," dedi sakin sesiyle. "Ben çalarım, Berkay detone olur hepimizi eğlendirir. Maksat beraber takılmak."
"Kim detone oluyormuş lan? Benim sesim Tarkan gibidir," diye çıkıştı Berkay, sesini fazla yükseltince Hüseyin onu kolundan tutup sertçe çekti.
"Şşş! Kesin lan sesinizi. Hoca uyanacak. Beni takip edin, ses çıkarmayın," diye fısıldadı Hüseyin ve koridorun sonundaki, üzerinde 'Çıkış' yazan kırmızı ışıklı kapıya doğru süzüldü.
Otel koridorunun sessizliğinde, altı ergen olarak adeta bir banka soygununa gidiyormuşuz gibi parmak uçlarımızda yürüyorduk. Kalbim, o anın verdiği yasak adrenalinle hızla atıyordu. Her bir kapı gıcırtısında nefesimizi tutup Çakır Hoca'nın odasının kapısının açılmasını bekliyorduk.
Hüseyin yangın merdiveninin ağır demir kapısını yavaşça itti. Paslı menteşelerin çıkardığı o hafif gıcırtı sesi, gecenin sessizliğinde bomba gibi patladı sanki. Hepimiz aynı anda yüzümüzü buruşturduk.
"Hüseyin senin ben bulacağın kaçış yoluna..." diye mırıldandı Baran dişlerinin arasından, panikle.
"Yürü yürü!" diyerek Baran'ı sırtından itti Berkay.
Yangın merdivenine çıktığımızda, Mersin'in ılık rüzgârı tekrar yüzümüze çarptı. Dördüncü kattaydık. Karanlıkta, demir basamaklardan ses çıkarmadan inmek tam bir işkenceydi. İdil, o topuklu çizmeleriyle takırdamamak için adeta bir kedi gibi sekerek iniyordu.
En alt kata, otelin arka sokağına açılan demir kapıya ulaştığımızda hepimiz derin bir nefes verdik. Sokağa adım attığımız an, yakalanma korkusu yerini saf bir coşkuya bıraktı.
"İşte bu be!" dedi Berkay, kollarını havaya kaldırarak. "Kaçış tamamlandı! Mersin geceleri, biz geliyoruz!"
"Bağırma geri zekâlı," diyerek güldü İdil, Berkay'ın koluna girerek. "Hadi Hüseyin, düş önümüze. Nereye götürüyorsun bizi?"
Hüseyin göğsünü kabartarak öne geçti. "Burası benim memleketim gençler, size öyle bir yer ayarladım ki aklınız duracak. Tam sahil kenarında, kumların üzerinde minderler, devasa bir ateş var... İçeride karaoke yapılıyor, dışarıda dalga sesleri. Üstelik Ege'yle konuştuk, o da oraya geçecekti bizden önce."
Ege'nin adını duyduğum an adımlarım bir anlığına duraksadı. Sinirim tekrar tepeme çıkmıştı. Baran bunu fark etmiş gibi hemen yanımda belirdi.
"Ege niye bizden ayrı gidiyor ki?" diye söylendi Baran, sesinde Ege'ye duyduğu o bariz gıcıklık vardı. "Adam bizimle aynı kafilede değil mi? Neden bizimle kaçmadı da önden gitti? Cidden bu herifin kendini havalı sanan tavırlarına katlanamıyorum."
"Ege buraları avcunun içi gibi biliyor Baran," dedi Hüseyin. "Gidip bize yer tuttu, mekânın sahibiyle arası iyiymiş. Uzatma işte."
Baran hoşnutsuz bir şekilde omuz silkti. Bana doğru kısa bir bakış attı. "Sen iyi misin Bade? Odada moralin çok bozuk görünüyordu. Baban canını sıktı herhalde yine."
"İyiyim Baran," dedim, konuyu kestirip atmak isteyerek. Baran iyi çocuktu ama şu an bana dert babalığı yapmasına tahammülüm yoktu. Benim şu an tek derdim, o sahil barına gittiğimde Ege'nin ukala suratını gördüğümde ona ağzının payını nasıl vereceğimdi.
Yaklaşık on beş dakikalık, bol kahkahalı, Berkay'ın yoldan geçen köpekleri bile sevip İdil'den azar işittiği yürüyüşün ardından, sahil şeridine indik. Denizden gelen o tuzlu koku, dalgaların sesi... Gecenin karanlığını aydınlatan, palmiye ağaçlarının arasına gerilmiş renkli, sarı ve kırmızı ampuller göründü.
Hüseyin'in bahsettiği yer, cidden iyiydi. Kumsalın hemen bitimine kurulmuş, ahşap bir platformu olan, geri kalan kısmı ise tamamen kumlara atılmış büyük minderlerden ve alçak ahşap masalardan oluşan salaş bir yerdi. Ortada, etrafı taşlarla çevrili büyük bir ateş çukuru vardı ve alevler gecenin karanlığında harıl harıl yanıyordu. Ahşap platformun üzerinde ufak bir sahne ve mikrofon vardı. İçerideki kalabalık, bizim gibi liselilerden ziyade üniversiteli tiplerdi.
"Vay anasını," dedi Berkay, gözleri parlayarak. "Hüseyin... Sen bu işi biliyorsun kardeşim. Bursa'da niye böyle yerler yok ya?"
Gözlerim, kumsalın üzerindeki o renkli minderleri, ateşin etrafını hızla taradı. Onu bulmam saniyelerimi bile almadı.
Ateşin diğer tarafında, denize en yakın köşede, tek başına bir mindere yayılmıştı. Üzerinde siyah kapüşonlusu vardı. Karanlıkta, ateşin o kızıl ışığı esmer yüzüne vuruyordu. Uzun bacaklarını uzatmış, sol kolunu dizine dayamıştı. Sağ elinde bira şişesi vardı. Etrafındaki o gürültüye, o kalabalığa tamamen yabancı, "ben buraya ait değilim ama buranın sahibi benim" der gibi oturuyordu. O kadar ukala, o kadar rahat duruyordu ki sinirden dişlerimi sıktım.
Hüseyin'in "Ege! Biz geldik!" diye bağırmasıyla başını yavaşça bizim olduğumuz yöne çevirdi.
Gözleri bizim grubu hızla taradı ve doğrudan beni buldu.
Ateşin alevlerinin arasından birbirimize bakıyorduk. Gözlerindeki o sinir bozucu, "geleceğini biliyordum" diyen ukala ifadeyi gördüğüm an kan beynime sıçradı. Yüzünde gram şaşkınlık yoktu. Terastaki o meydan okumayı hatırlatır gibi, gözlerini benden zerre kadar ayırmadan şişesinden bir yudum aldı.
Adımlarımı sertleştirerek, ekiple birlikte ateşin etrafındaki minderlere doğru yürümeye başladım.
"Ege, yer efsane oğlum," dedi Hüseyin, Ege'nin hemen yanındaki mindere çökerken.
Ege başını hafifçe salladı, gözlerini nihayet benden çekip Hüseyin'e döndü. "İyi," dedi sadece.
İdil, Arda ve Berkay ateşin diğer tarafına yerleştiler. Baran, kasıtlı bir şekilde Ege'nin tam karşısına, benim yanıma oturdu. Ben de Ege ile aramızda ateşin alevleri kalacak şekilde, doğrudan onun çaprazına yerleştim. Çıkarken üzerime geçirdiğim bordo gömleğimin uçlarını hafifçe düzelterek bağdaş kurdum.
"Eee," dedi Berkay, ellerini birbirine sürterek. Garson yanımıza gelmişti bile. "Gençler, madem kaçtık... Bize ortaya kocaman bir kova bira, patates matates ne varsa getir abi."
Baran panikle araya girdi. "Berkay saçmalama, abartmayalım. Ben sadece bir tane içerim."
"Senin şu korkaklığın beni öldürecek Baran," diyerek gözlerini devirdi İdil. "Bade, sen ne diyorsun? Bize eşlik edersin herhalde?"
Göz ucuyla Ege'ye baktım. O elindeki şişeyi tutan uzun parmaklarına, yüzündeki o 'hadi bakalım' diyen ifadeye baktım. Bana meydan okuyordu.
"Ederim tabii," dedim çenemi dikleştirerek. "Bu gece Çakır Hoca yok. İçiyoruz."
Ege'nin dudaklarında gıcık bir sırıtışı belirdi. Başını hafifçe bana doğru eğdi. "Oooo," dedi alaycı bir sesle. "Bursa'nın solisti de kuralları çiğniyor demek. Dikkat et Bade, baban buralarda bir yerde gizlenmiş olmasın."
Sinirden ellerim titredi. Damarıma basmayı o kadar iyi biliyordu ki. "Sen benim babam hakkında ne biliyorsun da konuşuyorsun Ege?" diye çıkıştım anında, sesimi yükselterek. "Senin gibi boş beleş gezip hocaların arkasından iş çevirmektense baba kuzusu olmayı tercih ederim."
Baran anında araya girdi. "Uğraşma kızla Ege. Senin esprilerini çekecek havada değiliz."
Ege, Baran'a bakmadı bile. Onu adam yerine bile koymuyordu. Gözleri sadece bendeydi.
"Benim kimseyle uğraştığım yok," dedi Ege, şişesini kumların üzerine bırakarak. Gözlerini kıstı. "Sadece o uslu kız maskenin burada sökmediğini söylüyorum."
"Sınırlarımı zorlama," dedim dişlerimin arasından. O an gerçekten elime geçen ilk şeyi kafasına fırlatmak istiyordum.
İdil bu gerginliği fark edip hemen araya girdi. "Aman be! Yeter sizin bu didişmeniz. Ne babası, ne kuralı? Eğlenmeye geldik şuraya. Ahan da biralar geldi. Alın bakalım!"
Herkes eline kovanın içinden soğuk birer şişe aldı. Şişemi havaya kaldırdım, gözlerimi doğrudan Ege'nin o siyah, sinir bozucu gözlerine diktim. Canı nereden yanacaksa oradan vurmak istiyordum.
"Kuralları yıkanlara," dedim yüksek sesle.
Ege, şişesini hafifçe kaldırdı, gözlerindeki karanlık ateş daha da harladı. O da benim canımı yakacak yeri çok iyi biliyordu.
"Ve o kuralların altında ezilmeyip kendi olabilenlere," diye karşılık verdi.
Şişemi dudaklarıma götürüp o acı sıvıyı mideme yollarken, içimdeki öfkenin beni yavaş yavaş nasıl ele geçirdiğini hissediyordum. Ege Okan, hayatımda karşılaştığım en ukala, en haddini bilmez insandı. Ve ben bu gece ona o egonun nasıl paramparça edileceğini gösterecektim.
Gecenin ilerleyen saatlerinde, masanın ortasındaki plastik kovanın dibindeki buzlar erimeye, boşalan yeşil şişelerin sayısı artmaya başlamıştı. Sahil barının hoparlörlerinden yükselen Duman şarkıları dalga seslerine karışıyor, ateş çukurundan sıçrayan kıvılcımlar karanlık gökyüzüne doğru uçuşuyordu.
Alkol yavaş yavaş kanıma karışırken, otele ilk geldiğim andan beri omuzlarımda taşıdığım o gerginlik, babamın sesinin boğucu ağırlığı hafiflemeye başlamıştı. Bursa'da, o kasvetli evin içinde nefes almaktan bile korkan Bade gitmiş; yerine kumsalda bağdaş kurmuş, elindeki bira şişesiyle müziğin ritmine kafasıyla eşlik eden, çok daha pervasız bir kız gelmişti.
"Abi yemin ediyorum ses sistemleri çöp!" diye bağırdı Berkay, elindeki boş şişeyi kuma saplayarak. Gözleri hafiften kaymaya başlamıştı. "Ben çıksam o sahneye, Kaan Tangöze gibi inletirim burayı. Adamlar ritim kaçırıyor ya!"
İdil elindeki fıstığı Berkay'ın kafasına fırlattı. "Sen anca banyoda inletirsin ortalığı Berkay! Geçen hafta müzik odasında gitarın akordunu yapacağım diye teli kopardın, neyin şovundasın şu an?"
"Oğlum kız haklı," diyerek araya girdi Hüseyin, ağzına bir avuç cips atarken. Gözleri yan masadaki üniversiteli kız grubuna kayıp duruyordu. "Senin sesin ergenliğe yeni girmiş karga gibi çıkıyor. Sahneye çıkıp Mersin kızlarının önünde bizi rezil etme. Bak şurada sarışın bir abla var, bana kesik kesik bakıyor, karizmamı çizmeyin benim."
"Sana mı bakıyor? Lan kızın gözü şaşı, arkandaki yangın tüpüne bakıyordur o," diye patlattı espriyi Arda. Genelde hep susan Arda'nın bu lafı üzerine Baran içtiği birayı püskürterek öksürmeye başladı.
Kendimi tutamadım. Bütün gün yaşadığım o krizleri, terastaki sinir harbini bir kenara bırakıp kahkahayı bastım. O kadar içten, o kadar yüksek sesle gülmüştüm ki karnıma ağrılar girmişti. İdil de bana katılıp Hüseyin'in o bozulmuş suratına bakarak anıra anıra gülmeye başladığında, o an için gerçekten sadece 17 yaşında sıradan bir lise öğrencisi olduğumu hissettim.
Gülerken başımı hafifçe yana çevirdiğimde, ateşin diğer tarafında Ege'yi gördüm.
Kendi arkadaş grubunun, kendi masasının muhabbetine hiç katılmıyordu. Şişesini dizine dayamış, gözlerini benden zerre kadar ayırmadan beni izliyordu. Ama bu kez bakışlarında o sinir bozucu alay, o "seni ezeceğim" diyen ukalalık yoktu. Gözleri yüzümde, gülerken kısılan gözlerimde, geriye attığım saçlarımda takılı kalmıştı. O kadar yoğun, o kadar koyu bakıyordu ki, gülüşüm yüzümde yavaşça soldu. Yutkundum. Aramızdaki ateşin sıcaklığı değil, onun o karanlık bakışlarının sıcaklığı yüzümü yakıyordu.
Hemen gözlerimi kaçırdım. Yeniden İdil'e dönüp sohbete katılmaya çalıştım ama o bakışın ağırlığı üzerime yapışıp kalmıştı.
"Ben gidip barda kendime bir şeyler alacağım, bu bira beni kesmedi," dedi Hüseyin ayağa kalkarak. Üzerini silkeledi. "Sarışın ablanın masasının önünden geçeyim de biraz yürüyüş görsünler."
"Dikkat et de abla seni yürütmesin," diye laf attı Baran arkasından.
Hüseyin kalabalığın arasına karışıp bara doğru ilerlerken, bizim tayfa kendi arasında iddialaşmaya devam ediyordu. Ben şişemin dibinde kalan son yudumu da içtim. Kumların üzerinde biraz fazla mayışmıştım, bacaklarım uyuşmuştu.
"Ben de bir lavaboya gideyim, elimi yüzümü yıkayıp geliyorum," diyerek ayaklandım.
"Beraber gidelim mi?" diye sordu İdil.
"Yok, hemen gelirim ben, siz takılın," diyerek kumsalın bitimindeki ahşap platforma doğru yürümeye başladım.
Mekân giderek kalabalıklaşmıştı. Yürürken insanların arasından sıyrılmak zorundaydım. Lavabolar, sahnenin hemen arkasında, biraz daha loş bir koridordaydı. İçeri girip aynada kendime baktım. Yanaklarım alkolden hafifçe kızarmış, gözlerimdeki o donukluk yerini daha canlı, daha asi bir ifadeye bırakmıştı. Yüzüme biraz soğuk su çarpıp saçlarımı ellerimle düzelttim.
Dışarı çıktığımda, ahşap platformun o loş, gürültülü köşesinde önüme aniden biri dikildi.
"Selam."
Başımı kaldırdım. Yirmili yaşlarının başında, üzerinde dar bir gömlek olan, saçları jöleden kaskatı kesilmiş ve buram buram ucuz alkol kokan bir tipti. Elinde yarım bir bardakla tam yolumu kapatmıştı. Yüzünde o iğrenç, yapışkan sırıtışlardan biri vardı.
"Selam," dedim buz gibi bir sesle, yanından geçip gitmeye çalışarak. "Müsaade eder misin?"
Adam yana kayıp tekrar yolumu kesti. "Ne bu acele ya? Bütün akşam gözüm sendeydi ateşin başında. Liseliler kafilesindensiniz galiba. Ben buraların yerlisiyim, size mekânı gezdireyim diyordum."
"İlgilenmiyorum. Çekil önümden," dedim sesimi biraz daha yükselterek. Babamın diktatör tavrına katlanarak büyümüştüm ben; böyle ucuz numaralara, sarhoş serserilere pabuç bırakacak değildim. Omuzlarımı dikleştirdim, ona dik dik baktım.
Adam hiç oralı olmadı, aksine cesaretlenmiş gibi bir adım daha yaklaştı. Gözleri tepeden tırnağa beni süzüyordu. "Çok sertsiniz küçük hanım. Gel işte, şurada bizim masa var, birer içki ısmarlayayım sana. Arkadaşlarının çocuk parkı muhabbetinden sıkılmışsındır."
Elini uzatıp koluma dokunmaya kalktığı an kan beynime sıçradı.
"Bana dokunma!" diye bağırdım, kolumu sertçe geri çekerek. "Sana ilgilenmiyorum dedim. Defol git başımdan, yoksa o bardağı kafanda kırarım!"
Adamın yüzündeki sırıtan ifade aniden değişti. Kaşları çatıldı, alkolün verdiği o kaba saba öfkeyle üzerime doğru yürüdü. "Sen kime atar yapıyorsun lan? Şurada iki medeni insan gibi konuşalım dedik, kendini ne sanıyorsun kızım sen?"
Tam o sırada, ahşap platformun basamaklarından koşarak çıkan Baran'ı gördüm. Beni fark etmişti. "Bade? Ne oluyor burada?" diye bağırarak adamın önüne geçti. Baran, cüsseli bir çocuk değildi; biraz zayıf, daha çok derslerine kafa yoran bir tipti ama beni korumak için hiç düşünmeden araya girmişti.
"Bir şey yok birader, kız arkadaşla tanışıyorduk," dedi adam Baran'ı küçümseyerek süzüp. Elinin tersiyle Baran'ı omzundan itti. "Sen karışma, ikile hadi."
Baran sendeledi ama geri adım atmadı. "Kız sana git diyor, duymuyor musun? Uzak dur ondan!"
Adam sinirle bardağını kenardaki masaya vurdu, Baran'ın üzerine yürümek için yumruğunu sıktı. O an içimde bir korku patladı, Baran'ın zarar görmesini asla istemiyordum. Tam aralarına girip adama bütün gücümle vurmaya hazırlanıyordum ki...
Karanlığın içinden, adeta bir gölge gibi sessiz ve inanılmaz derecede hızlı bir el uzandı.
O geniş, esmer el, adamın Baran'a kalkmak üzere olan yumruğunu havada yakaladı. Sadece yakalamadı; o kadar sert, o kadar insanüstü bir güçle sıktı ki, adamın ağzından acı dolu bir inleme döküldü.
Gözlerimi o elin sahibine çevirdiğimde, nefesim boğazımda düğümlendi.
Ege.
Siyah kapüşonlusunun içinde, yüzünde zerre kadar duygu belirtisi olmayan, ölüm kadar soğuk bir ifadeyle tam adamın arkasında dikiliyordu. Boyu adamdan uzundu. Adamın bileğini bükerken gözlerini kısmış, o zifiri karanlık gözleriyle adamın yüzüne değil, doğrudan ruhuna bakıyordu sanki.
Ege hiçbir şey söylemedi. Bağırmadı, küfür etmedi, lise kavgalarındaki klasik şovlardan hiçbirini yapmadı. Sadece adamın bileğini milim milim daha fazla büktü. Adamın yüzü acıdan bembeyaz oldu, dizleri hafifçe büküldü.
Ege, adamın kulağına doğru hafifçe eğildi. Sesi o kadar alçak, o kadar tehlikeli bir fısıltıydı ki, müziğin gürültüsüne rağmen tüylerimi diken diken etti.
"Eğer o pis nefesini bir daha bu kızın bir metre yakınında alırsan..." diye fısıldadı Ege. Kelimeler dudaklarından jilet gibi dökülüyordu. "...seni şu denizin dibine gömerim, kimsenin de ruhu duymaz. Şimdi kaybol."
Adamın gözlerinde saf bir dehşet parladı. Ege'nin blöf yapmadığını, o karanlık bakışların arkasında gerçekten psikopatça bir sınır tanımazlık olduğunu sarhoş kafasıyla bile anlamıştı.
Ege, adamın elini bir çöp parçası gibi fırlatıp bıraktı. Adam bileğini tutarak küfür bile edemeden, saniyeler içinde kalabalığın arasına karışıp kayboldu.
Ahşap platformun loş köşesinde, Baran, ben ve Ege baş başa kaldık. Kalbim yerinden fırlayacak gibi atıyordu. O az önce yaşanan saniyelik şiddet, Ege'nin kontrolsüz karanlığı beni hem korkutmuş hem de içimde anlamlandıramadığım, tehlikeli bir çekim yaratmıştı.
Baran derin bir nefes aldı, üzerini düzeltti. "Sağ ol Ege," dedi yutkunarak. Her ne kadar ondan gıcık kapsa da, az önce bizi büyük bir beladan kurtardığının farkındaydı. "Adam belalı bir tipe benziyordu, ben hallederdim ama... eyvallah."
Ege, Baran'ın suratına bile bakmadı. Onu oradan tamamen silmiş gibiydi. Omuzlarının gerginliği hala geçmemişti. Gözleri doğrudan bana kilitlendi. Bakışlarıyla beni baştan aşağı, bana bir zarar gelip gelmediğini kontrol edercesine hızla taradı. O koyu bakışlar yüzümde takılı kaldığında, çenesindeki sert hat belirginleşti.
Hiçbir şey söylemeden arkasını döndü ve kumsala, bizim masamıza doğru yürümeye başladı.
Baran'la birlikte donup kalmıştık. Sonra kendime gelip, derin bir nefes aldım ve peşinden yürüdüm. İçimde kocaman bir öfke ve karmaşa vardı. Neden böyle yapıyordu? Neden terasta beni paramparça edip, sonra gelip böyle koruyordu?
Minderlerin oraya döndüğümüzde, İdil ve diğerleri hiçbir şeyden habersiz sohbet etmeye devam ediyordu. Ben kendi minderime doğru ilerlerken, Ege'nin kendi yalnız köşesine, o ateşin diğer tarafına gitmesini bekliyordum.
Ama o öyle yapmadı.
Doğrudan benim eşyalarımın olduğu yere yürüdü ve benim minderimin tam yanına, bana ait olan alanın sınırını sıfıra indirerek oturdu.
Şaşkınlıkla duraksadım. "Ne yapıyorsun sen?" dedim, sesimi diğerlerine duyurmamaya çalışarak, dişlerimin arasından.
Ege başını kaldırıp o rahat, ukala tavrıyla bana baktı. Kapüşonlusunun cebinden bir çakmak çıkarıp parmaklarının arasında çevirmeye başladı. "Oturuyorum Bursa. Minderleri satın almadın herhalde?"
"Senin yerin karşıda," dedim, sinirle. Gidip yanına, aramızda bir karıştan az bir mesafe kalacak şekilde oturdum. "Orada gayet iyiydin."
Ege hafifçe bana doğru eğildi. Ateşin sıcaklığından ziyade, onun bedeninden yayılan o odunsu, isli koku tenime çarpıyordu. O kadar yakındı ki, kolunun sıcaklığını kendi kolumda hissedebiliyordum.
"Karşıdan manzarayı izlemekten sıkıldım," dedi kısık bir sesle. Gözleri dudaklarıma kaydı, sonra tekrar gözlerime çıktı. "Burası daha eğlenceliymiş."
Sinirden ellerimi yumruk yaptım. "Bana bak," diye fısıldadım, yüzümü ona doğru çevirerek. "Az önce o adamı oradan gönderdin diye bana sahip olduğunu falan sanıyorsan çok yanılıyorsun. Benim bir kahramana ihtiyacım yok. Ben o herifin icabına kendim bakardım."
Ege'nin dudaklarında o sinir bozucu, alaycı sırıtış belirdi. Çakmağı elinde çevirmeyi bırakıp avucunda sıktı. "Sana yardım ettiğimi falan sanma," dedi, gözlerimin içine kibriyle bakarak. "Adamın o iğrenç sesi ta buraya kadar geldi, başımı ağrıttı. Sadece gürültüyü kestim, o kadar. Kendini o kadar da önemli sanma."
Bu herif cidden insanın sınırlarını zorluyordu. "Önemli sanmıyorum zaten!" diye çıkıştım, sesim biraz yükselmişti. İdil bize doğru dönüp tuhaf tuhaf bakınca sesimi tekrar alçalttım. "O zaman git başka yerde otur. Yanıma yapışıp durma."
Ege omuz silkti, hiç oralı olmadı. Uzun bacaklarını kuma doğru uzatıp biraz daha yayıldı. "Burası rahat. İstemiyorsan sen gidebilirsin."
Kalkıp gitmek, ona yenilmek demekti. Orada, onun hemen yanında oturmaya devam ettim. Aramızdaki o sessiz çatışma, o inatlaşma devam ederken kimseden ses çıkmıyordu. Ama asıl sorun, onun bu kadar yakınımda olmasıydı. Kollarımız neredeyse birbirine değiyordu. Onun o düzenli, sakin nefes alış verişi, benim ise sinirden ve heyecandan hızlanan nabzım... Kendimi inanılmaz derecede köşeye sıkışmış hissediyordum. Ondan nefret ediyordum ama bir yandan da varlığı beni deli gibi heyecanlandırıyordu.
O sırada Hüseyin elinde birkaç birayla masaya döndü. "Gençler, içeride olay var!" dedi heyecanla mindere çökerken. "Mekânın sahibi mikrofonu açtı, karaoke yarışması başlıyor. Sesi güzel olan çıksın diyorlar. Üniversitelilere ağzının payını verecek bir babayiğit yok mu?"
Berkay anında ayağa fırladı. "Ben varım abi! Verin bana mikrofonu, şov nasıl yapılırmış göstereyim."
İdil, Berkay'ı paçasından tutup geri çekti. "Otur oturduğun yerde, rezil edeceksin bizi. Gecenin bir yarısı dayak yemek istemiyorum."
Arda, gitarının kılıfını hafifçe okşadı. "Ben çalarım ama söylemem biliyorsunuz." Sonra hepsi birden, sanki anlaşmış gibi başlarını bana doğru çevirdiler.
"Bade," dedi Hüseyin umutla. "Hadi kızım. Sahnede bir kere söyledin, hepimiz duyduk. Çık şu sahneye de Mersin'e bir Bursa havası estir. Ne kaybedersin?"
"Hayır," dedim anında, sertçe. "Ben sahneye falan çıkmam."
Babamın o ezici sesi beynimde yankılandı yine. 'O gitarı bir daha eline almayacaksın.' Hayatım boyunca hep onun kurallarına göre yaşamıştım. Bir gece için bile olsa o sahneye çıkarsam, sadece Çakır Hoca'ya değil, babama karşı da en büyük isyan bayrağını çekmiş olurdum. Korkuyordum. O sahnenin getireceği özgürlükten deli gibi korkuyordum.
Tam o an, hemen yanımda, kolu koluma değen Ege hafifçe bana doğru eğildi.
Göz ucuyla bana baktı. Yüzündeki o alaycı ifade gitmiş, yerine benim içimi okuyan, beni kışkırtan tehlikeli ifade gelmişti.
"Korkuyor," dedi Ege, benimle değil, doğrudan masadakilerle konuşarak ama aslında sadece beni hedef alarak. Sesi o kadar kendinden emin, o kadar eziyordu ki. "Onu zorlamayın. O anca boş odalarda şarkı mırıldanır."
Kanım dondu. Damarıma öyle bir basmıştı ki, içimde günlerdir, hatta yıllardır biriken o öfke yanardağı o an infilak etti.
Bana 'korkak' diyordu. Bana babasının kızı diyordu. Terastaki o sözü aklıma geldi: 'Şarkını sadece bana söyleyeceksin.' O sahneye çıkarsam onun dediğini yapmış olacaktım ama çıkmazsam da babamın ve Ege'nin "korkak" etiketinin altında ezilecektim.
Hayır. İkisine de boyun eğmeyecektim.
Hızla ayağa kalktım. Kumlara basarken bacaklarımın titrediğini hissediyordum ama yüzümde gram korku yoktu. Gözlerimi Ege'ye diktim. Benim ayağa kalkmamla onun da gözlerindeki ifade şaşkınlıkla karışık bir hayranlığa dönüştü.
"Arda," dedim, sesim o kadar net, o kadar öfkeliydi ki masadaki herkes sustu. "Gitarını al. Geliyorsun benimle."
Arda gülümseyerek ayağa kalktı, gitar kılıfını sırtına taktı.
Ege'nin yanından geçerken duraksadım. Ona doğru hafifçe eğildim, gözlerinin içine en isyankâr, en kavgacı bakışımı fırlattım.
"İzle," diye fısıldadım sadece onun duyabileceği bir sesle. "Babasının uslu kızının bahsettiğin kuralları nasıl yaktığını izle, ukala herif."
Arkamı dönüp o ahşap platforma, sahneye doğru yürürken kalbim kulaklarımda atıyordu. Babamın kuralları umurumda değildi. Çakır Hoca'nın vereceği disiplin cezası umurumda değildi. Şu an tek istediğim, o sahneye çıkıp içimdeki bütün öfkeyi, o isyanı, Ege'nin kibrine karşı olan nefretimi o mikrofona kusmaktı.
Platforma çıktığımda kalabalığın uğultusu yüzüme çarptı. Mekânın sahibi mikrofonu bana uzattı. Arda, sahnedeki yüksek tabureye oturdu, gitarını kılıfından çıkardı. Bana baktı, hangi şarkıyı çalacağını sordu gözleriyle.
Şarkı listesine falan ihtiyacım yoktu. Benim şarkım belliydi. İçimdeki patlamaya hazır öfkenin tek bir melodisi vardı. Arda'ya doğru eğilip kulağına fısıldadım. Arda sırıttı, parmaklarını tellere yerleştirdi.
Mikrofonu standından çıkarıp elime aldım. Gözlerimi kalabalığın üzerinde gezdirdim. Hiçbirini görmüyordum. Gözlerim, o loş kumsalda, ateşin hemen yanındaki minderde oturan, gözlerini benden bir saniye bile ayırmayan esmer, kapüşonlu çocuğa kilitlendi.
Arda'nın parmakları gitar tellerine sertçe vurduğunda, Duman'ın o isyankâr, sert melodisi sahili inletti. Gözlerimi Ege'nin gözlerinden zerre kadar ayırmadan, babamın bana ördüğü o duvarları ve Ege'nin o kibrini yıkmak için derin bir nefes aldım ve müziğe girdim.
"Sözlerimiz vardır, söylemek zaman alsın...
Vaktimiz dardır, isteyen yaya kalsın."
O an, sadece 17 yaşında, öfkeli, kafası karışık ve babasından kaçan bir kızdım. Ve şarkımı, beni o karanlığa çeken o adama bakarak söylüyordum.
Arda'nın parmakları gitarın tellerine sertçe vurduğunda, Duman'ın o isyankâr, karanlık ve ağır melodisi sahilin uğultusunu bıçak gibi kesti. Kalp atışlarım kulaklarımda gümbürdüyordu ama mikrofonu tutan ellerimde en ufak bir titreme yoktu.
Gözlerimi kalabalıktan, o loş ışıklardan tamamen soyutladım. Hedefim tek bir kişiydi. Ateşin diğer tarafında, mindere yayılmış bir şekilde oturan, ukalalığını yüzünden bir saniye bile eksik etmeyen Ege'ye kilitlendim.
"Ellerimiz bağlı, istediği kadar olsun
Hislerimiz aynı, öfkeden uzak olsun."
Şarkıya girdiğim an, içimde yıllardır biriktirdiğim, babamın o Bursa'daki kasvetli çalışma odasında beni ezen o kurallarının getirdiği bütün öfkeyi ses tellerime yükledim. Kusursuz, pürüzsüz bir vokal yapmaya falan çalışmıyordum; bağırıyordum, içimi döküyordum. Tıp kazanmak zorunda olan, hata yapma lüksü olmayan o 'örnek' kız çocuğunu o sahnede, o mikrofonun önünde diri diri yakıyordum.
"Doğrusu yok düşün taşın,
Eğrisi yok, fikrin başın
Toprak olup giden naaşın ardından ağlaşın."
Kelimeleri doğrudan Ege'nin yüzüne, onun o karanlık gözlerine baka baka haykırdım. O, benim babamdan korktuğumu, sahneye çıkmaya cesaret edemeyeceğimi sanmıştı. Şimdi ise tam karşısında, onun sınırlarını paramparça ediyordum.
Ege'nin yüzündeki o alaycı, her şeyi kontrol ettiğini sanan sırıtış yavaşça silindi. Elindeki bira şişesini kumların üzerine bıraktı. Ateşin kızıl alevleri yüzüne vururken, o zifiri karanlık gözleri benden bir saniye bile ayrılmıyordu. Artık bana 'babasının kızı' diye bakan bir çocuk yoktu karşımda; sahnedeki kıza, o isyana tamamen kapılmış, hayranlığını ve afallamasını gizleyemeyen bir adam vardı. Çenesi kasılmıştı. Beden dili o kadar gergindi ki, sanki oturduğu o minderden her an fırlayıp sahneye gelecekmiş gibi duruyordu.
Şarkının nakaratına geldiğimizde Arda gitarın tellerine daha da sert asıldı. Sahil barındaki kalabalık, bu çiğ, amatör ama bir o kadar da gerçek öfke patlamasına ıslıklarla ve alkışlarla eşlik etmeye başladı. Berkay ve İdil'in sahnenin hemen önünden deli gibi zıplayıp bağırdığını görebiliyordum.
"İşte kalem işte kurşun,
Böyle biter senin marşın
Bestelenirken ben ordaydım
Artık siz kaynaşın."
Şarkının son akoru sahilin karanlığında yankılanıp söndüğünde, nefes nefeseydim. Göğsüm hızla inip kalkıyordu. Alnımda biriken terleri elimin tersiyle sildim. İçimde, daha önce hiç tatmadığım kadar devasa, korkutucu ama bir o kadar da muazzam bir özgürlük hissi patlamıştı. Omuzlarımdaki o görünmez tonlarca ağırlık yok olmuştu.
"İşte benim kankam lan!" diye böğürdü Berkay, masaların üzerinden atlayarak. "Ortalığı yaktın kızım, yaktın!"
İdil koşarak sahnenin kenarına geldi, bileğimden tutup beni aşağı çekti ve sımsıkı sarıldı. "Bade, sen naptın ya! O nasıl bir sesti! Yemin ederim tüylerim diken diken oldu!"
Arda gitarını sırtına takarken yanıma gelip omzumu sıktı, sadece gülümsedi ama o gülümseme her şeyi anlatıyordu. Kalabalık hâlâ ıslık çalıyor, mekânın sahibi mikrofondan bir şeyler zırvalıyordu ama benim umurumda değildi.
Gözlerim, arkadaşlarımın omuzlarının üzerinden tekrar Ege'yi aradı.
Yerinden kalkmıştı. Elleri siyah kapüşonlusunun cebinde, ateşin biraz gerisinde dikiliyordu. Kalabalığa, Berkay'ın veya İdil'in çığlıklarına hiç katılmamıştı. Sadece durmuş, o karanlık ve delici bakışlarıyla doğrudan bana bakıyordu. Aramızdaki o birkaç metrelik mesafeden bile, onun bakışlarındaki ağırlığı, o fırtınayı iliklerime kadar hissediyordum. Bana alkış tutmuyordu ama o bakış, yüz binlerce alkıştan çok daha fazla şey söylüyordu.
"Hadi abi, kaçalım artık," dedi Hüseyin, elindeki boş şişeleri çöpe fırlatırken. Kolundaki saate bakıp yüzünü buruşturdu. "Saat iki buçuk olmuş. Çakır Hoca sabaha karşı tuvalete falan kalkar, odaları yoklarsa biteriz."
Baran panikle saçlarını karıştırdı. "Ben size dedim o kadar içmeyin diye! Gözünüz kayıyor resmen. Hadi, hemen toparlanın. Ses çıkarmadan otele sızmamız lazım."
Ekip ayaklanıp kumsaldan çıkışa doğru yürümeye başladığında, rüzgârın şiddetini epey artırdığını fark ettim. Gece yarısını geçen saatlerle birlikte Mersin'in o yapışkan sıcağı gitmiş, yerine denizin üzerinden esen, insanın içine işleyen serin bir rüzgâr gelmişti. Üzerimdeki ince askılı crop ve önü açık incecik bordo gömlekle, o rüzgârı doğrudan tenimde hissettim ve istemsizce ürperdim. Kollarımı göğsümde bağlayıp adımlarımı hızlandırdım.
Berkay, İdil ve Hüseyin önden gidiyor, kendi aralarında itişip kakışarak anlamsız lise muhabbetlerine gülüyorlardı. Baran onları sessiz olmaları için uyarıp duruyordu. Ben ise postallarımın kumlara batıp çıkmasını izleyerek grubun en arkasında kalmıştım. Sahneye çıkmanın verdiği o adrenalin yavaş yavaş kanımdan çekiliyor, yerini hem bir yorgunluğa hem de tuhaf bir üşümeye bırakıyordu.
Yanımda, kumların üzerinde ezilen ağır ayak seslerini duydum. Başımı çevirmeme gerek yoktu. O odunsu, sert kokunun rüzgârla bana ulaşması yeterliydi.
Ege, elleri ceplerinde, benimle aynı hizaya gelmişti ama aramızda yaklaşık bir metrelik bir mesafe bırakarak yürüyordu. Uzun bacaklarıyla benim iki adımda aldığım mesafeyi tek adımda alıyor, sanki benim yavaşlamamı bekliyormuş gibi ağırdan alıyordu.
Dakikalarca sadece dalgaların sesi ve öndeki tayfanın gürültüsüyle yürüdük. Ben inatla ona bakmıyordum.
"Kulaklarım kanadı," dedi Ege aniden, o gıcık, alaycı sesiyle. Sesinde zerre kadar duygu yoktu. "Sahnede o kadar çok bağırdın ki, yarışmada sesin karga gibi çıkacak. Baban haklıymış, sen tıpa odaklan."
Sinirle başımı ona doğru çevirdim. Adımlarımı durdurmadım ama ona en öldürücü bakışımı attım. "Senin o çok değerli kulakların kanadıysa umurumda bile değil," diye çıkıştım. "Sahnede istediğim kadar bağırırım. Ayrıca babamı da bu işe karıştırma, sınırlarını aşıyorsun."
Ege hafifçe sırıttı, bana bakmadan denize doğru yürüdü. "Sınırlarını aşan sensin Bursa. Uslu kız kurallarını yıktın ya, şimdi bunun havasını atarsın bütün gece."
"Hava falan atmıyorum," dedim dişlerimi sıkarak. Rüzgâr sertçe estiğinde kollarımı biraz daha sıktım, dişlerimin birbirine çarpmaması için çenemi kastım. Üşüdüğümü ona belli etmeyecektim. "Sadece sana ve senin o şişkin egona bir şey kanıtladım. Ben kimseden korkmuyorum. Senden de, o ukala meydan okumalarından da."
Ege adımlarını yavaşlattı, tamamen durdu. Ben de istemsizce birkaç adım atıp durmak zorunda kaldım. Öndeki grup çoktan ilerlemiş, karanlıkta kaybolmaya başlamışlardı.
Ege yavaşça bana doğru döndü. Loş sahil ışıklarının altında, o dalga seslerinin arasında bana bakarken yüzündeki o gıcık sırıtış tamamen silindi.
"Benden korkmadığını biliyorum," dedi, sesi o kadar alçak, o kadar farklı bir tondaydı ki şaşırdım. Az önceki atışmasından çıkmış, birden fazla ciddi, fazla karanlık birine dönüşmüştü. "Eğer korksaydın, o sahnede gözlerini benim gözlerime dikip o şarkıyı doğrudan suratıma bağırmazdın."
Yutkundum. Yakalanmış olmanın verdiği o panikle bakışlarımı kaçırmaya çalıştım ama gözleri beni hapsediyordu. "Ben şarkıyı kalabalığa söyledim, sana değil. Kendini nimetten sayma."
Ege bana doğru bir adım attı. Aramızdaki o bir metrelik mesafe kapandığında, rüzgârın soğuğunu unuttum. O kadar yakındı ki, kapüşonlusunun fermuarını bile görebiliyordum. "Yalan söyleme konusunda berbat birisin Bade," diye fısıldadı.
İsmimi söylediğinde, o kalabalıktaki 'Bursa' lakabından çıkıp 'Bade' dediğinde, içimde bir şeyler koptu. Midemde tuhaf bir kasılma oldu.
Rüzgâr o an denizden o kadar sert bir şekilde esip geçti ki, tenim buz kesti. Bedenim, benim bütün inatçı irademe rağmen şiddetle titredi. Omuzlarımı daha da büzüp dişlerimi birbirine bastırdım.
Ege'nin gözleri anında omuzlarıma, birbirine doladığım çıplak kollarıma kaydı. Çatık kaşları daha da derinleşti.
"Üşüyorsun," dedi, bu bir soru değildi, bir tespitti. Sesinde aniden beliren o sertlik, az önceki flörtöz alaydan tamamen farklıydı.
"Üşümüyorum," dedim hemen, inatla. Çenemi havaya kaldırdım. "Rüzgâr esti sadece. Hadi yürü, bizimkileri kaybedeceğiz."
Arkamı dönüp yürümeye yeltenmiştim ki, arkamdan gelen o kuma sürtünen sert adımları duydum ve saniyeler içinde kolumdan sıkıca tutularak durduruldum.
"İnat etmeyi bırak," dedi Ege.
Ona dönüp kolumu çekecektim ki, yaptığı şey karşısında donakaldım.
Ege, üzerindeki kalın, siyah fermuarlı kapüşonlusunu tek bir hamlede üzerinden sıyırıp çıkardı. Altında sadece ince, koyu renkli bir tişört kalmıştı. Kollarını kapüşonludan kurtardığı an, o kazağı hiçbir şey sormadan, benden izin alma gereği bile duymadan doğrudan benim omuzlarıma, kafamdan aşağıya geçirdi.
"Ne yapıyorsun sen?" diye kekeledim, kollarımı o devasa siyah kumaşın içinden geçirmeye çalışırken. O kadar büyüktü ki, ellerim kollarının içinde kaybolmuş, kapüşonlusu saçlarımı dağıtmıştı. "Al şunu, istemiyorum! Kendin donacaksın."
Ellerimi uzatıp fermuarı açmaya çalıştım ama Ege'nin o büyük, sıcak elleri anında benim titreyen ellerimin üzerine kapandı.
"Bırak," dedi sert, itiraz kabul etmeyen bir sesle. Parmakları ellerimi kavradığında, teninin sıcaklığı doğrudan kanıma karıştı. Beni durdurdu. Gözlerimin içine o kadar kararlı, o kadar baskın bir şekilde bakıyordu ki, itiraz edecek kelimeleri unuttum. "Giy şunu. Zaten incecik giyinmişsin, bir de o rüzgârda zatürre olacaksın. Giy şunu ve sesini çıkarma."
Kelimeleri kaba saba, tam bir lise kabadayısı gibiydi ama o kelimelerin altındaki eylemin, o kendi üzerinden çıkarıp bana giydirdiği kapüşonlunun ağırlığı çok farklıydı.
Onun kokusu... O sert tütün, deniz tuzu ve ona ait olan tanıdık, ağır koku anında burnuma, ciğerlerime doldu. O siyah kazağın içinde, sanki Ege bana arkamdan sarılmış gibi, beni tamamen kendi kozasına almış gibi hissettim. Bedenim anında ısınmaya, o titreme saniyeler içinde durmaya başladı.
Ellerini yavaşça benim ellerimin üzerinden çekti ama gözlerini benden ayırmadı. Rüzgâr onun sadece tişörtle kalan bedenine çarpıyor, kollarındaki kasların gerildiğini görebiliyordum ama zerre kadar üşümüş veya rahatsız olmuş gibi durmuyordu.
"Yürü," dedi çenesiyle otelin olduğu karanlık yolu işaret ederek. "Çakır Hoca uyanmadan o cehenneme dönmemiz lazım."
Kollarım onun o devasa kapüşonlusunun içinde, ellerim ceplerinde, onun kokusunu soluyarak sahil boyu yürümeye devam ettim. Hiçbir şey söylemedim. Teşekkür etmedim, o da bir daha 'üşüdün mü' diye sormadı. Ama aramızdaki o sessizlik, az önceki o atışmalardan, o bağırışlardan çok daha fazlasını anlatıyordu.
Otel binasının arka tarafına, o yangın merdiveninin paslı demir kapısına ulaştığımızda bizimkiler çoktan gelmiş, fısır fısır konuşarak sıranın onlara gelmesini bekliyordu.
Berkay beni o siyah, devasa kazağın içinde gördüğünde sırıttı. "Ooo, Ege Bey! Kendi kapüşonlunuzu feda etmişsiniz bakıyorum," diye laf attı.
Ege, Berkay'a o öldürücü, 'seni doğrarım' bakışlarından birini attı. "Sesini kes de yürü Berkay. Yakalanırsak o gitarını sana yediririm."
İdil bana bakıp kaşlarını kaldırdı ama Ege'nin o sert yüz ifadesinden korkup sessiz kaldı.
Dördüncü kata tekrar sessiz, adrenalin dolu bir tırmanış gerçekleştirdik. Koridora sızdığımızda herkes derin bir oh çekti. Çakır Hoca'nın odasından hâlâ düzenli, motor gibi bir horlama sesi geliyordu.
Kızların odasının kapısına geldiğimizde İdil içeri girdi. Ben kapının eşiğinde durdum. Ege ve diğerleri kendi odalarına, koridorun sonuna doğru ilerliyorlardı.
"Ege," dedim, sesim o sessiz koridorda bir fısıltı gibi yankılandı.
Adımlarını durdurdu. Yavaşça bana doğru döndü.
Üzerimdeki o siyah kapüşonlunun fermuarını indirmek için ellerimi yakama götürdüm. "Kazağını... vereyim."
Ege'nin gözleri, benim o kazağın içindeki kaybolmuş halime takıldı. Eliyle 'dur' der gibi hafif bir işaret yaptı.
"Sende kalsın," dedi umursamaz bir tonla. Ama o umursamazlığın altındaki o tuhaf, sahiplenici hissi gözlerinden okuyabiliyordum. "Yarın verirsin. Şimdi gir içeri, uyu. Yorulmuşsundur."
Arkasını dönüp odasına doğru yürüdü.
O gece, o dar otel yatağına uzandığımda, üzerimdeki o siyah kapüşonluyu çıkarmadım. Yorganı çeneme kadar çektim. Ege'nin kokusu hâlâ o kumaşa sinmişti. O koku, babamın kurallarından, Mersin'in yabancı havasından ve yarışmanın stresinden çok daha gerçekti.
O gün, o kumsalda, o şarkıyı doğrudan onun gözlerine baka baka söylediğimde ve o gece o kazağı bana giydirdiğinde, aramızdaki dokuz yıl sürecek olan felaketin ilk tohumlar çoktan atılmıştı. Ve ben, o kokunun içinde uykuya dalarken, bu felaketten zerre kadar pişman değildim.
Bölüm etkileşimi
