3. bölüm / 7
Kasım Yağmuru-II-
Bölümler 7Şu an: -II-
- 1 -Giriş-250 kelime
- 2 -I-5.564 kelime
- 3 -II-6.737 kelime · Okuduğun bölüm
- 4 -III-6.447 kelime
- 5 -IV-6.686 kelime
- 6 -V-4.636 kelime
- 7 -VI-5.824 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
-Portakal Çiçeği-
"Tarih sıfır noktasında durduğunda geçmişin hayaletleri omuz başlarımızda ağlıyordu. Biz o gözyaşlarını deniz tuzu sandık."
Bölüm Şarkısı: K. - CigarettesAfter Sex
—
11 Kasım 2019 - 02.45
Afyonkarahisar - İsimsiz Bir Dinlenme Tesisi
Benim hikâyem; çocukluğumdan beri hayalini kurduğum, rüyalarımda defalarca prova ettiğim o görkemli sahnelerde, gözlerimi kör eden spot ışıklarının altında ya da kulakları sağır eden bir alkış tufanının arasında değil; hiç beklemediğim bir anda, hiç beklemediğim bir yerde, rüzgârın yön değiştirdiği o soğuk ve tekinsiz gecede başlamıştı.
Eğer hayatımızda olacak şeylerin, yaşanacak büyük yıkımların, ruhumuzda kurulacak kanlı döngülerin ve kalbimizde bir daha asla kapanmayacak onarılmaz yaraların kısa bir fragmanını görebilseydik... Bir şeylerin daha farklı olması için çabalar mıydık? Yoksa kaderin boğazımıza doladığı kalın, pürüzlü halatları kesmek için tırnaklarımızı kanatır ve parmak uçlarımız parçalanana kadar düğümleri çözmeye mi çalışırdık? Belki de senaryoyu değiştirmek için elimizdeki kalemi hırsla kırıp atar, sayfaları yırtar ve 'Ben oynamıyorum,' diyerek masadan kalkardık.
Belki de... Belki de insan, acı çekeceğini bile bile o ateşe doğru yürümeyi seçerdi. Çünkü ısınmanın başka yolu yoktu.
Ama o an, o tekinsiz kasım gecesinde, zihnim geleceğin felaketlerinden habersizken hissettiğim tek, somut ve tartışılmaz bir gerçek vardı: Üşüyordum.
Bu öyle basit bir üşüme değildi. Sadece tenim, rüzgârla kuruyan dudaklarım, hissizleşen parmak uçlarım ya da burnumun ucu değil; ruhumun en kuytu, en ışıksız köşeleri, kaburgalarımın altında sakladığım o görünmez boşluk da titriyordu. Sanki biri göğüs kafesimi aralamış ve içeriye bir avuç kar doldurmuştu.
Otobüsümüzün mola verdiği bu isimsiz dinlenme tesisinin çiğ, gözü yoran beyaz floresan ışıkları altında, marketin otomatik kapısının hemen önünde dikiliyordum. Işıklar cildimi soluk, hastalıklı bir sarıya boyuyordu. İçerideki kaos, insanların tuvalet sıralarındaki itiş kakışı, kasadaki bozuk para sesleri, tost makinelerinden yükselen yanık yağ kokusu ve yapay ısıtıcıların boğucu havası; dışarıdaki bıçak gibi keskin soğuktan daha cazip gelmemişti bana. Ciğerlerimin temiz, buz gibi bir havayla yanmasına ihtiyacım vardı.
Az önce içeride, Berkay'ın kasiyerle girdiği anlamsız, tiyatro sahnesini aratmayan polemik hâlâ kulaklarımda çınlıyordu. Berkay'ın sesi, mola yerinin uğultulu gürültüsünü yarıp geçmişti. Elindeki vakumlu, rengi şüphe uyandırıcı derecede kırmızı olan sucuk kangalını sanki bir cinayet silahıymış gibi kasiyer kadına uzatışını hatırlayıp istemsizce yüzümü buruşturdum.
"Abla, gözünü seveyim doğruyu söyle," demişti yalvaran ama bir o kadar da dramatik bir tonla, elini kalbine koyarak. "Bu kangal gerçekten danadan mı, yoksa içine martı eti falan mı karıştırdınız? Ona göre midemi hazırlayacağım, tatilimi zehretmeyelim. Benim bağırsak floram bir orkide kadar hassastır, küserse barışmaz! Sonra Mersin kızlarına rezil olursam vebalini ödeyemezsin."
Kadının ona attığı 'Alacaksan al kardeşim, arkanda otuz kişi var, senin florana başlatma şimdi,' bakışı bile Berkay'ı durdurmamıştı. O, her zamanki gibi kendi sahnesindeydi ve seyircinin tepkisini umursamıyordu. Tek derdi şovdu.
Berkay ve İdil... Bizim aksimize sadece tatil, macera ve sınırsız eğlence modundaydı. Onların omuzlarında bir yarışma yükü, bir okulun temsil sorumluluğu ya da bir sahne stresi yoktu. Onlar sadece destek grubu kontenjanından, bizi en önden alkışlamak, 'En büyük bizim okul!' diye bağırmak, kulis kartlarıyla hava atmak ve Mersin'in tadını çıkarmak için geliyorlardı. Bu vurdumduymaz rahatlıkları bazen sinirimi bozsa da çoğu zaman gerginliğimi alan tek ilaçtı. Ama şu an, o ilacın yan etkisi olan başkası adına utanma hissini iliklerime kadar yaşıyordum.
Rüzgâr aniden yön değiştirdi. Bir sevgilinin okşayışı gibi değil, bir düşmanın uyarısı gibi sertçe çarptı yüzüme. Saçlarım yüzüme kamçı gibi vururken, montumun yakasını biraz daha yukarı çektim. Bursa'nın meşhur ayazında, lodosun kemik sızlatan ve insanı sersemleten soğuğunda büyümüş bir çocuktum ne de olsa; soğuğa karşı bağışıklığım olduğunu, derimin kalınlaştığını sanırdım. Ama Afyon civarındaki bu ıssız dinlenme tesisinde, içimdeki o tuhaf sızı; dışarıdaki ayazdan daha çok titretiyordu beni.
Otomatik kapının ışığı yanıp sönerken hemen yandaki çöp konteynerinin gölgesine sığınmış, soğuktan titreyen cılız bir sokak köpeğiyle göz göze geldim. Tüyleri kirli beyazdı, bir kulağı düşüktü ve bedeni her nefes alışında sarsılıyordu. Gözlerinde... O kahverengi, nemli gözlerinde aynı benim hissettiğim o yersiz yurtsuzluk, 'buraya ait değilim' bakışı vardı. Sanki o da yanlış bir zamanda, yanlış bir yerde doğmuştu ve şimdi sadece hayatta kalmaya çalışıyordu.
Ona doğru bir adım attım. Cebimdeki bisküvi paketini hatırladım. Elimdeki paketten bir parça çıkarmak, o küçük canla, bu koca evrende yalnız olmadığımızı paylaşmak istedim.
Ama tam o sırada duyduğum sesle irkilip elimi cebimden çektim.
"Su ister misin Badik?"
Arkamdan gelen tanıdık, sığınabileceğim tek liman olan o güvenli sese döndüm. İdil, rüzgârın acımasızca dağıttığı alev kırmızısı saçlarını tek omzunda toplamaya çalışırken sorgulayıcı, endişeli bakışlarını bana dikmişti. Üzerindeki ince deri ceketin fermuarını boğazına kadar çekmişti. Elinde iki şişe su vardı, narin parmak boğumları soğuktan kızarmış, neredeyse morarmıştı.
"Bade," dedi, sesi rüzgârın uğultusuna karışırken bir fısıltı gibi ama net ulaştı kulağıma. "İyi misin gerçekten? Bak, midem bulanıyor deme sakın. Poşet almadım yanıma, otobüsün içi zaten havasız, o çocukların ayak kokusuyla mazot kokusu birleşince kimyasal silah etkisi yaratıyor. Biliyorsun ben panik olurum kusma sesine. Kendimi otobüsten atarım, Afyon ovasında donarak ölmeyi tercih ederim."
Hafifçe gülümsedim ama bu gülümseme gözlerime ulaşmadı. Omzumu silktim, kollarımı göğsümde sıkıca birleştirerek kendime derme çatma, etten ve kemikten bir zırh ördüm. Titrememi gizlemeye çalışıyordum ama dişlerimin birbirine çarpmasına engel olmak zordu.
"Mide bulantısı değil," dedim, soğuk havada bir duman gibi buharlaşan nefesimi izleyerek. Kelimeler ağzımdan birer bulut kümesi olarak çıkıyor, rüzgârla savruluyordu. "Sadece... Bu yolculuğun bir an önce bitmesini diliyorum. Bitsin ve ne olacaksa olsun. Bu arafta kalma hissi, bu belirsizlik beni delirtiyor İdil. Sanki bir boşlukta asılı kalmışız gibi. Sanki... Gidiyoruz ama varamayacağız."
İdil, elindeki suyu bana uzatırken kaşlarını çattı. Kapağını benim için açtı, çünkü ellerimin titrediğini ve o kapağı çevirecek gücü kendimde bulamayacağımı fark etmişti.
"Kızım rahat olsana biraz," dedi teselli edercesine, omzumu sarsarak. "Sanki idama gidiyoruz. Alt tarafı liseler arası bir müzik yarışması. Siz sahneye çıkacaksınız, biz Berkay'la en ön sıradan 'Badeee! Yırt orayı! Aslansın, kaplansın!' diye böğüreceğiz. Senin yerinde olsam şu an o sahne ışıklarını, üzerine çevrilecek hayran bakışları düşünüp keyiflenirdim. Sen grubun solistisin, yıldız sensin. Işığını kısmaktan vazgeç artık."
"Mesele o değil İdil," dedim, sesimi rüzgâra bırakarak. Sudan bir yudum aldım, buz gibi sıvı boğazımdan aşağı inip mideme ulaştığında tüm vücudum sarsıldı. İçimdeki yangını söndürmemiş, aksine buzla dağlamıştı. "Mesele... Bilmiyorum. Sanki yanlış bir yere gidiyormuşuz gibi. Sanki o otobüs bizi sahneye değil de dönüşü olmayan bir uçuruma götürüyormuş gibi. İçimde kötü bir his var."
"Yine başladı senin gotik melankolin..." İdil gözlerini devirdi ama hemen ardından koluma girip başını omzuma yasladı. Soğuk yanağı boynuma değdiğinde irkildim ama çekilmedim. "Buna kan şekeri düşüklüğü ve uykusuzluk sendromu diyoruz bilimsel olarak. Mersin'e varalım da şöyle bol yağlı, limonlu bir tantuni gömünce ne uçurum kalır ne melankoli."
Tam o sırada marketin otomatik kapısı gürültüyle, adeta inleyerek açıldı.
Dışarıya önce bir kahkaha, sonra da Berkay çıktı. Elinde devasa, aile boyu bir cips paketi vardı. Koltuğunun altına sıkıştırdığı iki tane gazlı içecek ve ağzında yarısı yenmiş bir gofretle savaştan ganimetlerle dönen bir asker gibi zaferle sırıtıyordu.
Ama asıl bomba boynundaydı.
Nereden bulduğunu asla anlamadığım, üzerinde neon harflerle 'Afyon Hatırası' yazan, şaşı gözlü, pembe kurdeleli peluş bir koyun yastığı boynuna geçirmişti.
Yanımdan geçerken, "Her şey iyi aslında," diye fısıldadım İdil'e, Berkay'ın duymasını sağlayarak. "Arkamdaki şu insan dışı varlık dışında... Yolculuğu çekilmez yapıyor. Horlaması yetmiyormuş gibi bir de sürekli tekme atıyor koltuğa. Bir ara böbreğimi hissetmedim, yer değiştirdi sandım. Organ mafyasına satılmış gibi hissediyorum kendimi."
Berkay, ağzındaki lokmayı yutmadan hamster gibi şişirilmiş yanaklarıyla bana döndü. Gözleri kısıldı.
"Böbrek taşı dökersin işte fena mı Badik? Masaj niyetine..." dedi boğuk, kırıntı saçan bir sesle. Elindeki cips paketini marakas gibi salladı. "Hem ben taraftarım, amigo görevimi otobüste de sürdürüyorum. Enerji veriyorum size, auranızı temizliyorum. Bak, bu yastığı da senin için aldım. Müzisyen boynu değerlidir, tutulmasın. Yarın öbür gün o boyunla headbang yapacaksın."
O peluş, şaşı gözlü koyun yastığı suratıma doğru fırlattığında refleksif bir şekilde havada yakaladım. Yumuşacıktı ve ucuz deterjan kokuyordu.
"Sağ ol Berkay, çok düşüncelisin. Gerçekten estetik zevkine hayranım," dedim gülerek. Ne kadar kızsam da şeytan tüyü vardı çocukta. Ortamın gerginliğini bir saniyede alabiliyordu.
Sonra hiçbir şey olmamış gibi, sadece sırıtarak orta parmağını kaldırdı, dil çıkardı ve otobüsümüze doğru geri geri, Michael Jackson taklidi yaparak ilerledi.
"Otobüse geçelim hadi, donduk. Burnumun ucu düştü düşecek. Biraz daha kalırsak kardan kadın olacağım."
Benzinlikten otobüsümüzün kalkacağının anonsunu duyduğum anda İdil'i kolundan sıkıca tutup sürükleyerek otobüse yönlendirdim.
Tam merdivenlere adım atacakken dörtlü grubumuzdaki eksik parça, grubumuzun beyni, ritmi ve vicdanı belirdi karanlığın içinden. Elinde dumanı tüten iki karton bardakla, yavaş ve temkinli adımlarla bize doğru geliyordu.
Baran...
Çocukluk arkadaşım. Aynı sokakta dizlerimi kanattığım, aynı bisikletten düştüğüm mahallemin çocuğu... Grubumuzun yetenekli bateristiydi o. Ve herkesin, sağır sultanın, hatta o sokak köpeğinin bile bildiği ama benim inatla görmezden geldiğim karşılıksız ve sessiz aşkın sahibi…
Elindeki bardaklardan birini bana uzatmak için hamle yaptı. Gözleri önce yüzümde, sonra da soğuktan kızarmış ellerimde gezindi. Ellerimin hırkamın ceplerine gömülü olduğunu, omuzlarımın çöktüğünü görünce bir an duraksadı.
"İçseydin..." dedi, sesi titreyerek. Sadece soğuktan değildi bu titreme; sesinde, bana ulaşamamanın verdiği o ince çatlak vardı. "Kış çayıymış. Tesisin sahibi özel karışım dedi. Boğazına iyi gelir, ses tellerin yumuşar."
Benim için endişeleniyordu. Solist bendim, sesim giderse yarışma biterdi ve emeklerimiz çöp olurdu. Ama onun endişesi yarışmaya, kupaya ya da başarıya değil; sadece banaydı. Benim canımın yanmasınaydı. Ve bu saf iyilik, beni eziyordu.
"Gerek yok Baran, sağ ol," dedim mesafeli, duvarları olan bir tonla. Gözlerimi kaçırdım. "Sıcak şeyler uykumu getiriyor, biliyorsun."
Koca bir yalandı. Boğazım kuruyordu, içim titriyordu ve o sıcak çay şu an dünyadaki en güzel şey olabilirdi. Ama onun elinden o bardağı almak, aramızdaki duvarda bir tuğla daha eksiltmek demekti. Ben o duvarı yıkmaya, onun duygularına karşılık vermeye hazır değildim. Ona umut vermek, yapabileceğim en büyük kötülüktü.
Baran'ın anlık duraksaması, elindeki karton bardağı hafifçe sıkışı... Yorgun gözleri benimkileri buldu. O yeşillerin içinde saklayamadığı, gizlemeye bile uğraşmadığı yoğun şefkatle yüzümü inceledi.
Birden elini uzattı, "Montunun yakası..." dedi fısıltıyla. "İçine kıvrılmış, rüzgâr giriyor."
Refleksle bir adım geri çekildim. Eli havada kaldı. Bu reddediş, tokat atmaktan daha sertti. Bunu ikimiz de biliyorduk.
Elini yavaşça indirdi, yüzünde acı bir tebessüm belirdi. "İyi misin?" diye fısıldadı, sadece benim duyabileceğim o mahrem, özel tonda. "Mola verdiğimizden beri hayalet görmüş gibisin Bade. Bir şey mi oldu? Sahnede yapamayacağını, şarkıyı unutacağını falan mı düşünüyorsun? Eğer öyleyse saçmalama. En iyimiz sensin. Biz arkandayız. Ritim bende, melodi sende. Ben düşmene izin vermem."
Beni görüyordu. Her zerreme kadar; her mimiğimi, her nefes alışımı, kirpiklerimin titreyişini bile ezberlemişçesine görüyordu. Ve o an; o ilgiyi, o şefkati istemedim.
"Yol yorgunluğu," diye geçiştirdim, bakışlarımı yerdeki çamurlu kara sabitleyerek. "Hadi, kaçıracağız otobüsü Baran. Çakır Hoca yine esip gürlemesin, çekemem şimdi onun tiratlarını. 'Disiplin, askerler, savaş!' diye başlarsa kafayı yerim."
Yemyeşil gözlerindeki o anlık kırılmayı, o camın çatlama sesini duyar gibi oldum. Baran'ın gözlerindeki sessiz hayal kırıklığını görmezden gelerek, kalbimdeki suçluluk duygusunu bastırmaya çalışarak hızla İdil'in peşine takıldım.
Baran bir saniye arkamdan baktı, sonra derin bir nefes aldı ve o maskeyi tekrar taktı.
"Bir işemişim var ya..." diye mırıldandı yüksek sesle, sanki az önce o duygusal anı yaşamamış, kalbi kırılmamış gibi. Hemen arkamdan otobüsün merdivenlerinden çıkarken neşeli sesi yankılandı. "Mesane patlaması sonucu ölen ilk baterist olarak müzik tarihine geçecektim az kalsın. Manşetleri görüyorum: Ritim kaçtı, her şey kaçtı!"
O kırgın çocuk gitmiş, yerine yine maskesini takmış, grubun neşeli lise geyiği yapan adamı gelmişti. Ve ben, o maskeyi takmasına sebep olduğum için tekrar kendimden nefret ettim.
Otobüse bindiğimizde bizi karşılayan manzara, bir öğrenci gezisinden çok savaşa giden bir müfrezenin son hazırlıklarını andırıyordu.
Çakır Hoca en ön koltukta, şoförün hemen arkasındaki öğretmen koltuğunda oturuyordu. Başındaki cılız okuma lambasının sarı ışığı, hafifçe terlemiş kel kafasında parlıyordu. Elindeki deri kaplı, kenarları yıpranmış not defterine hırsla bir şeyler karalıyordu. Bizi görünce başını kaldırdı, kalın çerçeveli gözlüklerini burnunun ucuna indirdi. Çakır Hoca için müzik bir hobi, bir eğlence aracı değil; bir disiplin, matematik ve en önemlisi bir cephe savaşıydı. Biz de onun acemi askerleriydik.
"Çaylaklar! Nerede kaldınız? Geçin yerinize. Mersin'e varmadan şu repertuvarı zihninizde son kez geçin. Uyku yok, zihin antrenmanı var," dedi otoriter sesiyle. Sesi, otobüsün motor gürültüsünü bastıracak kadar toktu.
Sonra gözlerini arkamdan gelen Baran'a dikti. Bakışları, bir komutanın askerini tartması gibiydi.
"Özellikle sen Baran," dedi parmağını sallayarak. "O 'Forever and One' geçişinde ritmi yine kaçırırsan, o tekmeyi geciktirirsen bagetlerini yediririm sana, haberin olsun. Metronom kaçarsa, ruh kaçar. Ruh kaçarsa, biz biteriz."
Baran, elindeki karton bardakları dengede tutmaya çalışırken gevrek gevrek güldü. Hiçbir fırça onun o rahat, korumacı kabuğunu delemezdi.
"Ayıp ettin hocam, ben yürüyen metronomum," dedi arka koltuğa geçerken. "Kalbim nasıl atıyorsa ritim de öyledir. Teklemez bizde. Sen rahat ol."
Bana kısa, anlamlı bir bakış attı bu cümleyi kurarken. 'Kalbim senin için atıyor, o yüzden ritmim şaşmaz' demenin Baran'casıydı bu. Görmezden geldim, başımı çevirdim. O bakışın ağırlığını taşımak, şu an sırtımdaki gitarın ağırlığından daha zordu.
"Bade," dedi Çakır Hoca bu sefer bana dönerek. Sesi bir ton yumuşamıştı ama uyarı dozu aynıydı. "Sesini yorma. Konuşma kimseyle. Soğuk su içme, dondurma yeme, nefes bile alırken dikkat et. O ses telleri şu an senin değil, okulun malı. Bana lazımsınız." Sonra bir anda yüzünden gerginlikle dolu bir gölge geçti. "Hem babana söz verdim sana sahip çıkacağıma dair, beni mahcup etme Cemil Bey'e tamam mı kızım?"
"Tamam hocam," diye mırıldandım ve hızla yerime, cam kenarına geçtim. Babam... Yine yapmıştı yapacağını, korumacılığından bir an bile olsa kurtulamayacağımı aklıma kazımak istemiş olmalıydı. Derin bir nefes çektim içime ve oflayarak geri bütünleştirdim havayla.
Arka tarafta oturan, grubun diğer üyeleri olan alt dönemlerden birkaç çocuk; basçı Kerem ve klavyeci Selin çoktan kendi dünyalarına çekilmişlerdi. Kulaklıklarını takmış, muhtemelen bizim çalacağımız şarkıları dinleyerek uyukluyorlardı. Kerem uykusunda bile elindeki hayali bas gitarla havada parmaklarını gezdiriyordu. Onlar için de bu büyük bir olaydı ama asıl yük; grubun kurucuları, abileri ve ablaları olarak Baran ve benim omuzlarımdaydı.
Rutubet, ter, bayatlamış poğaça, limon kolonyası ve ağır bir mazot kokusunun birbirine karıştığı o basık otobüse bindiğimden beri, içimdeki o gitmek bilmeyen sıkıntının yeniden yükselip boğazıma yapışkan bir el gibi sarıldığını hissettim. Rahatsız, kumaşı yıpranmış, üzerinde sigara yanığı delikleri olan koltukta biraz daha geriye yaslandım. Dizlerimi karnıma çektim. Cenin pozisyonu... İnsanın en savunmasız anında aldığı o kadim pozisyon.
Mersin'e birkaç saat kadar yolumuz kalmıştı. Büyük savaşa ve sahneye sadece son birkaç saat...
Yolculuğun devamı dışarıdaki karanlığın içinde kaybolarak, zaman kavramımı yitirerek geçti. Tekerleklerin asfaltta çıkardığı o monoton, hipnotize edici ses dışında her şey susmuştu. Dünya uyuyordu.
Yanımdaki koltukta oturan İdil bile çoktan uyumuştu. Kafası omzuma düşmüştü, ağzı hafifçe açıktı. Kızıl saçları boynumadökülüyor, her nefes alışında gıdıklıyordu ama onu uyandırmaya kıyamadım. O kadar huzurlu, o kadar dertsiz uyuyordu ki, onun bu huzurunu kıskandım.
Ben de kulaklıklarıma sarılmıştım, dünyayla bağımı kesen o ince beyaz kablolara sığınmıştım ama zihnim susmuyordu. Düşünceler beynimin içinde bilardo topları gibi birbirine çarpıyordu. 'Ya sahnede sesim çatlarsa? Ya o kötü his gerçekleşirse? Ya bu yolun sonunda bir uçurum varsa?'
Arkamda bir hareketlilik hissettim. Koltuğun kumaşının gerildiğini, süngerlerin sıkıştığını duydum. Baran'ın fısıltısı geldi kulağıma. O kadar sessiz konuşuyordu ki sadece gecenin sessizliği sayesinde duyabiliyordum.
"Üşüyor galiba... Titriyor baksana. Omuzları kasılmış. Klimayı mı kıstırsak? Şoföre söylesene."
Berkay'ın uykulu, boğuk ve hafif hırıltılı cevabı duyuldu.
"Manyak mısın oğlum, içerisi hamam gibi. Ben burada piştim, terledim. Badik'in kendi soğukluğundandır sana soğuk gelmesi," diye dalga geçti Berkay fısıltıyla. Berkay'ın fısıltısı bile desibel rekoru kırardı, sessiz olmayı asla beceremezdi. "Bırak kızı, vampir gibi o, soğuk sever."
Baran cevap vermedi. Birkaç saniye süren bir sessizlik ve kumaş hışırtısı oldu.
Sonra sırtımda ve omuzlarımda yumuşak, sıcak ve ağır bir kalkan hissettim.
Baran, kendi kalın polar hırkasını koltukların arasından uzatıp üzerime, sanki kırılacak bir porselen bebeği sarar gibi örtmüştü. Bunu yaparken uyandığımı anlamaması için nefes alışverişimi değiştirmedim, kirpiklerimi bile kıpırdatmadım. Ölü taklidi yaptım. Çünkü eğer uyanık olduğumu bilirse, o hırkayı reddedeceğimi sanırdı. Ya da teşekkür etmek zorunda kalırdım ve o teşekkür, aramızdaki o kırılgan dengeyi daha da bozardı.
O hırkanın kokusu; annesinin kullandığı lavantalı yumuşatıcı ve Baran'ın tanıdık, temiz sabun ve bagetlerinden sinen ahşap kokusu burnuma dolduğunda kalbim sızladı. Göğsümün ortasına fiziksel bir ağırlık çöktü.
Beni seviyordu. Safça, temizce, hiçbir karşılık beklemeden, sadece 'Bade üşümesin' diye düşünerek seviyordu. Ama ben bu sevginin, bu sessiz fedakarlığın altında eziliyordum. Çünkü ona verebileceğim hiçbir şey yoktu ne bir umut ne bir karşılık ne de onun hak ettiği o büyük aşk. Benim kalbim boş, terk edilmiş bir ev gibiydi; kapıları kilitli, pencereleri tahtalarla kapatılmıştı. Baran o kapıyı zorluyordu ama içeride kimse yoktu.
Hırkanın sıcaklığı tenime işlerken, gözlerimi hafifçe araladım. Tekrardan hırkamın cebine koyduğum, kördüğüm olmuş beyaz kulaklıklarıma uzandım ve o karmaşayı sabırla, tırnaklarımla kazıyarak çözdüm. MP3 çalarımdan yolda dinlemek için hazırladığım listeyi açtım. Parmağım o şarkıya gitti.
(Şarkı: Redd - Sen Kendinde Ol Yeter)
Rengin sararmış, derdin ne? Bir haller olmuş sana yine...
Şarkının ilk notaları, o melankolik gitar solosu ve Doğan Duru'nun puslu sesi zihnimin kıvrımlarına dolarken kafamı soğuk cama yasladım. Camın titremesi şakağımda yankılandı, dişlerime kadar hissettim o titreşimi. Dışarıdaki zifiri karanlıkta, hızla akan şeritlerin ışığında, yol kenarındaki levhaların hayalet gibi geçişinde, camda kendi soluk yansımamı gördüm. Yorgun, gözlerinin altı morarmış, korkmuş bir kız çocuğu bakıyordu bana. Gözleri benim gözlerimdi ama bakışları yabancıydı.
Bırak gün yanından geçip gitsin. Yarın şansını yeniden denersin...
Müzik devam etti, sözler kalbime, tam o boşluğa dokundu. Cama yansıyan gözlerime baktım. Lacivertin en garip, en belirsiz tonundaki, babamdan miras kalan ve baktıkça bana onun kızı olduğumu haykıran gözler... Babam... Onun da gözlerinde hep böyle bir hüzün mü dolanıyordu? Yoksa ben mi uyduruyordum?
Tam gözlerimi kapatacak, kendimi müziğin ve uykunun güvenli kollarına bırakacakken Baran'ın oturduğu arka koltuk aralığından ince, damarlı elinin yavaşça ve çekinerek uzandığını fark ettim.
Elinde yarısı yenmiş, paketi buruşmuş bir çikolatalı gofret vardı. Paketi sessizce, uyuyanları uyandırmamaya özen göstererek hışırtı çıkarmadan bana doğru salladı.
Yüzünü görmüyordum. Ama o gofreti uzatış şeklinden, parmaklarının bekleme duruşundan bile gülümsediğini biliyordum. Bu bizim sessiz anlaşmamızdı; ilkokuldan beri ne zaman canım sıkılsa ne zaman bir sınavdan kötü alsam, ne zaman sebepsiz bir yere ağlamaya başlasam önüme sessizce bir çikolata bırakır ve hiçbir şey sormadan giderdi. Kelimelerin yetmediği yerde, Baran'ın çikolataları devreye girerdi.
Kulaklığımın tekini çıkardım.
"Yemeyeceğim," diye fısıldadım, sesim otobüsün motor gürültüsünde kaybolurken. "Canım istemiyor."
"Açsın Bade," dedi fısıltıyla, ısrarcı ve itiraz kabul etmeyen bir tonda. Kafası koltukların arasından hafifçe görünüyordu. "Ne zamandır bir şey yemedin hem... Açken çekilmez biri oluyorsun. Ve huysuz bir Bade, detone olan bir Bade'den daha tehlikeli. Tüm grubu dağıtırsın aman diyeyim, Çakır Hoca bizi çiğ çiğ yer."
Hafifçe gülümsedim. Beni benden iyi tanıyordu ve bu gerçek, bazen boğulmama neden olsa da şu an bu karanlık otobüste bilinmeze giderken sadece güvende hissettirmişti. Birinin sizi tanıması, kullanım kılavuzunuzu ezbere bilmesi bazen en büyük sığınaktı.
İstemeye istemeye, biraz da onu kırmamak için uzanıp paketi aldım. Parmaklarımız birbirine değdiğinde elini hızla çekti, sanki parmak uçlarımda yüksek voltajlı elektrik varmış gibi. O kısa temas anında, Baran'ın elinin ne kadar sıcak ve canlı; benimkinin ise bir ceset gibi soğuk olduğunu fark ettim. Yaşam ve ölüm gibiydik. Ateş ve buz gibi.
"Teşekkürler," dedim cama dönerek, paketi açmadan avucumda sıkıca tutarak.
"Uyu artık," sesi geldi arkadan. Bu sefer daha ciddi, daha korumacı, daha abi tonundaydı. "Rüyanda şarkı sözlerini unuttuğunu falan görme. Ezberin sağlam, kendine güven. Biz güveniyoruz. Ben sana güveniyorum."
Ben sana güveniyorum.
Bu cümle; üzerimdeki hırkadan daha sıcak, daha ağırdı. Gofret paketini hırkamın cebine sıkıştırdım. Haklıydı. Uyumalıydım. Zihnimi susturmalı, içimdeki felaket senaryolarını durdurmalıyım. Kendimi sarsıntılı, tekerlek sesli, mazot kokulu ve Baran'ın şefkatiyle sarmalanmış uykunun kollarına bıraktım.
Rüyasız, karanlık bir boşluğa düştüm.
—
11 Kasım 2019 - 08.34
Mersin Otogarı
"Bade! Kalk kızım, öldün mü?Nabız yok, hasta kaybedildi!"
Gözlerimi araladım, daha doğrusu aralamaya çalıştım. Kirpiklerim birbirine yapışmış, göz kapaklarım birbirine mühürlenmiş gibiydi. Kafamın tepesinde bıkmadan usanmadan ismimi bağıran, cırtlak sesiyle beynimin içinde yankılanan, sabah sabah yaşama sevincimi bir vantuz gibi emen kişiyle yüzleşmek için derin bir nefes aldım.
Uyanmaya çalışırken, ilk saniyelerde boynumun ne kadar feci bir şekilde adeta bir kütük gibi tutulduğunu fark ettim. Yastık niyetine dayandığım o titreşimli otobüs camından gelen dışarıdaki ayaz, yüzümün sağ yarısını hissizleştirmişti. Diğer yarısı ise otobüsün kontrolsüzce yanan ve muhtemelen bozuk olan kaloriferinin etkisiyle hamur gibi mayışmış, terden yapış yapış olmuştu. Bir yanım kutuplar, bir yanım ekvatordu. İklim krizini yüzümde yaşıyordum.
"Ne var?" diye mırıldandım, sesim çatallı ve paslı bir metalin betona sürtünmesi gibi çıktı. Göz kapaklarımın üzerinde tonlarca ağırlık vardı sanki. "Yangın mı çıktı? Kıyamet mi koptu? Zombiler mi bastı otobüsü?"
"Bade! Geldik diyorum kaç saattir! Otobüste bir biz kaldık, bir de koltukların arasına sıkışmış bozuk paralar ve kraker kırıntıları. Şoför amca az önce süpürgeyle koridoru süpürmeye başladı, yemin ederim birazdan o süpürge sapıyla ayaklarıma vuracak 'kalkın lan' diye. Adamın bakışları hiç hayra alamet değil!"
Gözümü tam olarak, zorlanarak açtığımda Berkay'ın kafamda dikildiğini; o sinir bozucu, enerjisi hiç bitmeyen, güneşten daha parlak sırıtışıyla bana tepeden baktığını fark ettim. Elini gözümün önünde bir sarkaç gibi, bir hipnoz uzmanı gibi sallıyordu.
"Dünyadan Bade'ye... Dünyadan Bade'ye... Solistimiz sahneye bekleniyor. Uyan artık Uyuyan Güzel, bu sefer seni prens öperek uyandırmayacak, muavin kafandan aşağı su dökerek uyandıracak."
Hızla koltuktan kalkmaya yeltendim ama saatlerdir aynı pozisyonda durmaktan uyuşan bacaklarım bana ihanet etti, sendeledim. Koridor boştu, koltuklar terk edilmişti. O dolu, horultulu, ter kokulu otobüs şimdi ıssız bir metal yığınına dönüşmüştü. Sadece yerlere dökülmüş kraker kırıntıları, buruşturulmuş peçeteler ve boş su şişeleri kalmıştı geriye. Bir de arka koltukta uyuyan, ağzından salyalar akan basçımız Kerem.
"Sakin ol, tansiyonun düştü yine. Sıkıntı yok daha yeni geldik, panik yapma," dedi İdil, dirseğimden tutarak beni dengede tutmaya çalışırken. Onun da gözleri şişmişti, kusursuz kuyruklu sürmesi hafifçe akmıştı ama her zamanki gibi dinç görünmeye çalışıyordu.
Çantamı omzuma attım. Üzerimdeki o ağır, Baran'ın kokusu sinmiş hırkayı çıkarıp belime bağladım. Dar koridorda paytak adımlarla ilerlerken şoförün dikiz aynasından bana attığı bıkkın, 'Gençlik işte, uykuyu alamamışlar, bir de sanatçı olacaklar' bakışını yakaladım. Başımı hafifçe öne eğip özür dilercesine, biraz da utanarak hızlı adımlarla merdivenlere yöneldim.
Otobüsün tıslayan kapısından dışarı adımımı attığım an beklediğim şey Bursa'nın gri, dumanlı ve keskin soğuğuydu. Vücudum kendini o soğuğa, o titreten ayaza hazırlamıştı. Ama çarpan hava yüzüme bir tokat gibi değil; ılık, nemli, ıslak ve boğucu bir öpücük gibi kondu.
Ciğerlerime dolan hava o kadar yoğundu ki, sanki nefes almıyor, havayı içiyordum. Su buharı soluyordum.
Mersin Otogarı, ya da nam-ı diğer MEŞOT...
Devasa, labirent gibi karmaşık ve sabahın köründe bile inanılmaz bir insan sirkülasyonuna sahip bir kaostu burası. Beton blokların arasına sıkışmış, sürekli hareket eden, vızır vızır işleyen bir karınca yuvasını andırıyordu.
Hava o kadar nemliydi ki, saniyeler içinde düzleştirmek için saatlerimi harcadığım saçlarımın kabardığını, elektriklenip havaya kalktığını hissettim. Alnımda ve ensemde ince, rahatsız edici bir ter tabakası oluşmaya başlamıştı bile. Yanıma aldığım kalın, Bursa soğuğuna göre seçilmiş siyah şişme mont, şimdi kolumda bir zırh kadar ağır ve gereksiz gelmeye başlamıştı.
Her yerden bir ses, tanımlanamaz bir uğultu yükseliyordu. "Adana, Antep, Hatay! Kalkıyor, kalkıyor!" diye bağıran muavinlerin yırtınan sesleri, simit tezgahlarının önünde oluşan topluluktan gelen çatal kaşık sesleri, peronlarda veda eden asker ailelerinin ağlamaları, kavuşan sevgililerin kahkahaları, ağlayan bebekler... Burası sadece bir otogar değildi; duyguların en uçlarda yaşandığı, hayatın ham halinin sergilendiği bir sahneydi.
Bagaj kısmına geçtiğimizde tam bir arbede serildi gözlerimin önüne.
Bizim okulun kafilesi ve o sessiz sedasız, ürkek alt dönem çocuklar; uykulu gözlerle, birbirine benzeyen siyah valizlerin ve enstrüman kutularının arasında kendi eşyalarını bulmaya çalışıyordu. Herkes bir şeyleri çekiştiriyor, kimin eli kimin cebinde belli değildi.
Alt dönemlerden Kerem, uykulu sersemliğiyle bas gitarını çekiştirirken az kalsın İdil'in ayağını eziyordu. Çocuk o kadar uykuluydu ki nerede olduğunun bile farkında değildi, ayakta rüya görüyordu.
"Hop! Yavaş olsana be!" diye cırladı İdil, ayağını son anda çekerek. "Parmaklarım lazım bana, oje süreceğim daha! Ayak mankenliği kariyerimi bitiriyordun az kalsın! Kör müsün?"
O sırada muavin; bagaj kapağını açmış, çantaları sanki içinde değerli eşyalar, kırılacak anılar yokmuş da hepsi birer çöp poşetiymiş gibi rastgele, öfkeyle kaldırıma fırlatıyordu. Adamın acelesi vardı, bir sonraki sefere yetişecekti ve bizim sanat sepet işlerimiz, hassas enstrümanlarımız umurunda değildi.
Tam o anda siyah, sert kapaklı gitar kılıfımın havada süzüldüğünü gördüm.
Ağır çekimde izledim o an yaşananları. 'Kara Kız' ismini verdiğim, ona sahip olabilmek için aylarca harçlıklarımdan arda kalanlarla birikim yaptığım, öğle yemeklerini es geçtiğim o elektro gitar... Benim bebeğim.
"Hey! Yavaş olsana be adam! Patates çuvalı mı atıyorsun?!" diye bağırdım bir anlık refleksle boğazım yırtılırcasına. Sesim otogarın gürültüsünü, motor seslerini bastırdı. Uyku sersemliğim anında yok olmuştu.
Muavin, gitar kılıfımı kaldırıma sertçe bırakmak üzereyken, adeta Dünya Kupası finalindeki bir kaleci gibi atlayıp son anda havada yakaladım. Kılıfın altı yere değdi ama o ölümcül, sapı çatlatacak, entonasyonu bozacak sert düşüşü engellemiştim. Kılıfa sarıldım, sanki bir çocuğa sarılır gibi. Kalbim ağzımda atıyordu.
"Kusura bakma abla, acelemiz var da peron boşalacak. Hadi seri olun, beklemeyin kapıda," dedi adam umursamazca. Alnındaki boncuk boncuk teri kolunun tersiyle sildi, gözü çoktan başka bir valize kaymıştı bile.
"Acelemiz var diyor bir de... Pişkinliğe bak!" diye söylendim kendi kendime, sinirden ellerim titreyerek. Gitarın sapını kontrol ettim, hasar yoktu. "İçinde senden benden değerli bir alet var be adam! Kırılsa ne yapacağım ben? Sahneye flütle mi çıkacağım? Islık mı çalacağım?"
Gitar kılıfımın üzerindeki hayali tozu silerken kalbimin güm güm attığını, adrenalinle dolduğumu hissettim. O gitar benim uzvum gibiydi; sesimdi, sığınağımdı. Ona bir şey olması fikri bile mideme kramplar girmesine, nefesimin kesilmesine neden oluyordu.
"Sakin ol şampiyon, kurtardın kızı," dedi Baran yanıma gelip. Sesi her zamanki gibi güven vericiydi. Onun sırtında koca bir kaplumbağa kabuğu gibi duran davul zili çantası, elinde ise trampet kutusu vardı. O da terlemişti, siyah tişörtü sırtına yapışmıştı ama umurunda değildi. Ekipmanları tamdı. "Benim bebekler de güvende," dedi göz kırparak. "Trampeti bagajın en arkasına, stepnenin yanına sıkıştırmıştım. Üzerine valiz yığmasınlar diye yol boyu mola yerlerinde inip nöbet tuttum resmen. Muavinle kanka olduk, adam beni manyak sandı ama olsun. Ritim bölümü sağlamsa gerisi gelir."
O sırada bagajın diğer tarafından tiz, camları titreten bir çığlık yükseldi. Hepimiz, bir felaket olduğunu, birinin ezildiğini sanarak hızla o yöne döndük.
Gördüğümüz manzara trajikomikti.
Berkay; muavinin elindeki meşhur, göz alan bir kırmızı renkte, üzeri beyaz puantiyelerle süslü devasa valizine iki eliyle sarılmıştı. Muavinle adeta halat çekme yarışı yapıyordu. Muavin çekiyor, Berkay bırakmıyordu.
"Abi bırak! Fırlatma sakın! İçinde hayati malzemelerim var! Fön makinem var orada! O makine hassas, sarsıntıya gelmez! İtalyan motorlu o, sarsıntıda mili kayar onun be! Dengesi bozulur bak valla!"
Muavin; Berkay'ın bu abartılı ve histerik tepkisine anlam veremeyerek, muhtemelen karşısındakinin akıl sağlığından şüphe ederek valizi aniden bıraktı.
"Al be! Al senin olsun, başına çal! Manyak mıdır nedir..."
Berkay, direnç aniden kesilince fizik kuralları gereği dengesini kaybetti. Geriye doğru sendeleyip poposunun üzerine, otogarın yağlı ve sakız yapışmış pis asfaltına pat diye oturdu. Valiz de kucağına, şefkatli bir sevgili gibi devrildi.
İdil, elini alnına vurarak, "Tanımıyorum," dedi yüzünü diğer tarafa, peronların olduğu yöne çevirip. "Yemin ederim tanımıyorum bu çocuğu. Otostop çekerken aldık biz bunu, acıdık. Bizimle hiçbir alakası yok, bizim okuldan da değil. Lütfen beni onunla aynı kareye koymayın."
Berkay yerden kalkıp üzerini silkelerken, poposundaki tozu umursamadan valizini sanki bir bebekmiş gibi okşadı.
"Gülmeyin," dedi bize dönerek, yüzünde ciddi bir ifadeyle. "Saçlar önemli. Her grup üyesinin saçlarının hacmi, grubun karizmasıyla doğru orantılıdır. Sönük saçla rock yapılmaz, arabesk yapılır. Ayrıca..." Valizin fermuarını hafifçe, bir devlet sırrını ifşa eder gibi aralayıp içine baktı. "...Gizli silahım da sağlam. Kırılmamış."
"Gizli silah mı?" diye sordum kaşlarımı çatarak. "Berkay, yine ne getirdin? Meşale falan mı soktun valize? Bak yakarlar bizi."
Sırıttı, dişleri sabah güneşinde parladı.
"Mersin nemine karşı ekstra güçlü saç spreyi stoğu. Ozon tabakasını delecek kadar spreyim var içeride. Üç kutu! Bu nemde saçlarımız cadı süpürgesine dönünce, elektrik çarpılmış kediye benzeyince bana gelip yalvaracaksınız. 'Berkay ne olur bir fıs sık' diyeceksiniz. O zaman görüşeceğiz."
Gözlerimi devirdim ama dudaklarımın kenarındaki gülümsemeye, o gerginliğin arasındaki gevşemeye engel olamadım. Bizimkilerle olmak, deliler hastanesinde piknik yapmak gibiydi. Kaos vardı ama eğlence de eksik olmuyordu.
Bavulumu da diğer elime aldığımda, otogarın çıkış kapısına doğru yöneldik. Ve tam o anda, Mersin'in baş döndürücü, efsanevi kokusu vurdu burnuma. Otogarın o ağır mazot, egzoz ve ter kokusunu bile bastıran, havada asılı kalan o tatlı koku...
Portakal çiçeği...
Kasım ayındaydık; teorik olarak bu kokunun bu kadar yoğun, bu kadar taze nüfuz etmemesi gerekirdi bu ayda. Çiçeklerin çoktan dökülmüş olması lazımdı. Ama burası Mersin'di; kuralların işlemediği, mevsimlerin birbirine karıştığı şehir... Hava ne soğuktu ne sıcak; teni okşayan, 'hoş geldin' diyen ılık, parfüm gibi bir esinti vardı. Bursa'nın dağlarından inen o sert, bıçak gibi rüzgârdan sonra bu hava ciğerlerime dolduğunda başımı hafifçe döndürdü.
Sarhoş ediciydi.
Gözlerimi kapattım ve o kokuyu içime çektim. Bu koku, bana umut gibi geldi. Belki de bu şehir, düşündüğüm kadar kötü davranmayacaktı bize.
Belki de...
"Nerede kaldı bu Hüseyinler be! Ağaç olduk burada!"
Çakır Hoca'nın meşhur, sinir katsayısı yüksek, bariton sesiyle irkildim. Yol kenarındaki boyaları dökülmüş tahta bir banka oturmuş, elindeki siyah kehribar tesbihi hırsla çekiyordu. Sigara paketini cebinden çıkartıyor, bir dal alıyor, sonra vazgeçip geri koyuyordu. Nikotin krizindeydi ve o krizin faturasını bize kesmesi an meselesiydi. O da gergindi. Alt dönemler korkudan Çakır Hoca'ya yaklaşamıyor, bizden beş metre uzakta kendi aralarında fısıldaşıyor, adeta görünmez olmaya çalışıyorlardı.
Grupça kaldırımın kenarına dizilmiştik. Dörtlü çetemiz; ben, İdil, Berkay ve Baran; sanki bir albüm kapağı pozu verir gibi valizlerin üzerine tünemiştik.
"Gençler bir şey diyeceğim," dedi Berkay, kırmızı valizinin üzerine bağdaş kurup oturarak. Güneş gözlüğünü saçına takmış, etrafı kesiyordu. "Bu bizi almaya gelecek servisçi... Adı Hüseyin'di değil mi? Ben iddiaya giriyorum."
"Ne iddiası yine?" dedi İdil, elindeki yelpaze niyetine kullandığı yarışma broşürüyle kendini serinletmeye çalışırken. Yüzü sıcaktan hafifçe kızarmış, çilleri daha da belirginleşmişti. "Senin şu iddialarından bıktım Berkay, geçen seferki tost iddiasını hala ödemedin. Borcuna sadık değilsin."
"Bu sefer ciddiyim," dedi Berkay, dedektif edasıyla parmağını sallayarak. Gözlerini kıstı ve anında girdi. "Hüseyin abi tipi... Analiz ediyorum... Kesin Pala Remzi gibi bir şey çıkacak. Bıyıkları pos bıyık, sararmış sigara içmekten. Göbeği direksiyonla birleşik, hatta manevra yaparken göbeğiyle kornaya basabiliyor. Ve bahse varım elinde sigarayla, gömleğinin düğmeleri göbeğine kadar açık inecektir arabadan. Ha bir de, beyaz çorap ve yumurta topuk ayakkabı. Şaşmaz. Bu bir klasiktir, Türk servisçiliğinin anayasasıdır."
İdil güldü, başını iki yana salladı. Saçlarını savurdu. "Bence hayır, çok klişe düşünüyorsun. Bence Hüseyin, emekli asker disiplininde, sinekkaydı tıraşlı, gri kumaş pantolonlu bir amca. 'Hoş geldiniz evlatlarım, istikamet neresi? Mıntıkamız temiz mi?' diyecek. Arabası da mis gibi lavanta kolonyası kokuyordur."
"Ben Berkay'a katılıyorum," dedim gitarımı bacaklarımın arasına alıp dikilerek. Sırtımı gövdesi kireçle boyanmış bir ağaca yasladım. "İdil, burası Akdeniz. İnsanlar burada daha... rahat, daha salaş. Kesinlikle beyaz atletli, terli, ensesinde havlu olan ve 'Hallederiz hocam, ayıp ettin, hallederiz' diyen bir tip. Klasik Türk servis şoförü şablonu. Hatta aynasında o dantelli süslerden ve CD'den yapılma süslerden vardır."
"Var mısınız lan iddiasına?" Berkay heyecanla öne atıldı, gözleri parladı. "Kaybeden akşam yemeğini ısmarlar. Mersin'deyiz, tantuniler ondan. Hem de yoğurtlu. Full porsiyon, ayranla beraber."
"Anlaştık," dedim elini sıkarken. "Tantuniye asla hayır demem, beleş tantuniye hiç demem. Cüzdanını hazırla İdil."
İdil göz devirdi ama "Göreceksiniz, benim hislerim kuvvetlidir. Kadınsal içgüdülerim yanılmaz," diyerek iddiayı kabul etti.
O sırada Baran zombi gibi yanımıza yaklaştı. Gözleri yarı kapalıydı, ayakta uyuyordu resmen. Yürüyen bir ölüden farksızdı.
"Deli gibi uyumak istiyorum. Yemin ederim şu kaldırım taşına, şu yağlı asfalta kafamı koyup yatabilirim ve bebekler gibi uyurum," diye kendi kendine mırıldandı. Sonra aniden parladı, sesi yükseldi. "Kızım haksız mıyım? Karga daha bokunu yememiş, horozlar bile uyanmamış, geldiğimiz saate bak! Yarışma komitesi bizimle dalga mı geçiyor?"
Neredeyse bağırarak, tüm otogara duyururcasına isyan edercesine konuştuğu için gözlerimi büyüterek ona baktım. Tek elimi hızla, bir refleksle ağzına kapattım.
"Şşş! Sus! Allah aşkına sus Baran. Çakır zaten barut fıçısı gibi, patlayacak yer arıyor, fitilini ateşleme. Sabah sabah bir de Çakır'ın 'Erken kalkan yol alır' fırçasını dinleyemeyiz."
Elimi ağzından çektiğimde, avucumun içi onun nefesiyle ısınmıştı. Bu temastan rahatsız olarak elimi pantolonuma sildim. İdil ve Berkay ise yere çökmüş, toprakla bütünleşme seanslarına başlamışlardı bile.
"Sonunda be! Geldi! Kaç saattir bekliyoruz!" Çakır Hoca'nın bağırmasıyla hepimiz irkildik, toparlandık. İleriden gelen aracı işaret ediyordu.
Lüks, beyaz, camları filmli, gıcır gıcır bir Mercedes servis aracı yavaşça ve hatta bir gemi gibi süzülerek kaldırıma yanaştı. Güneş ışığı kaportasında parladı. Kapı havalı bir sesle açıldı.
Hepimiz nefesimizi tuttuk. Hüseyin inecekti. Tantuninin kaderi belli olacaktı.
Kapı tamamen açıldığında, hayallerimizdeki o pala bıyıklı, göbeği direksiyona değen figür yerine; kemik çerçeveli gözlüklü, zayıf, üzerinde ütüsüz bir tişört olan ve panikten eli ayağına dolaşmış bir lise öğrencisi indi. Yüzü kıpkırmızıydı, kan ter içindeydi. Sanki maraton koşmuştu.
Beklediğimiz o Hüseyin Dayı değildi.
Çocuk, Çakır Hoca'nın meşhur, insanı döven bakışlarını görünce bir adım geri sendeledi.
"Hocam... Çok beklettik, özür dileriz. Hesapta olmayan birkaç şey oldu... Trafik kilitlendi, navigasyon bizi yanlış yere soktu..." dedi çocuk mahcup bir şekilde, ellerini nereye koyacağını bilemeyerek. Sesi titriyordu.
Berkay'a döndüm, ağzım şaşkınlıktan bir karış açık kalmıştı. "Tantuniler yattı," diye fısıldadım, hayal kırıklığıyla karışık bir zafer hissiyle.
"Bu ne lan? Hüseyin bu mu?" dedi Berkay şok içinde. Gözlüklerini burnunun ucuna indirip çocuğa, sanki uzaylıymış gibi baktı. "Benim Pala Remzi teorim çöktü. Borsa gibi battım şu an. Adam bildiğin inek öğrenci çıktı ya lan! Hani beyaz çorap? Hani yumurta topuk? Hani o dantelli süs?"
"Benim gri takımlı, disiplinli asker emeklisi amca da yalan oldu," dedi İdil kıkırdayarak. Omuz silkti. "Neyse, tantuniler Alman usulü artık. Herkes kendi günahını öder."
Çakır Hoca elindeki listeye, o buruşmuş, üzerinde defalarca karalama yapılmış kâğıt parçasına baktı. Kaşlarını çattı, alnındaki damar belirginleşti. "Diğeri nerede?" diye gürledi. "Organizasyon komitesinden gelen mailde Mersin Anadolu'dan iki rehber olacağı yazıyordu. Tek kişiyle mi idare edeceğiz bu kalabalığı?"
Diğeri?
"Geciktik. Kusura bakmayın."
Arkamdan gelen o sesle irkildim.
Bu ses... Az önceki çocuğun titrek, panik dolu sesine hiç benzemiyordu.
Tok, kendinden emin, sakin ve neredeyse dünya yansa umursamayacakmış gibiydi. Her hecesinden asil bir sıkılmışlık akan bir sesti bu. Ama o tınıda, o titreşimde öyle garip bir manyetizma vardı ki; kolumdaki tüylerin şaha kalkmasına, ensemden aşağı soğuk ama yakıcı bir ürpertinin inmesine engel olamadım.
Kalın, bariton bir tondu; insanın kulağında değil, iç organlarında, göğüs kafesinin içinde titreşiyordu. Bir viyolonselin en kalın teline vurulmuş gibi...
"Çakır Hocam, eğer herkes hazırsa, valizler yüklendiyse yola çıkabiliriz."
Yavaşça, sanki boynumdaki görünmez bir ip beni zorla çekiyormuş gibi, sanki mıknatısa kapılmış bir metal parçasıymışım gibi arkama döndüm. İradem benden alınmış gibiydi.
Ve onu gördüm.
Mersin'in yakıcı sıcağından ve belki de sonbahar aylarında olduğumuzdan o canlı yeşil rengini kaybetmiş, kızıla ve sarıya çalmış palmiye ağaçlarının arasında belirmişti silüeti. Bir film sahnesi gibiydi; yönetmen 'kestik' demiş ve dünyadaki diğer tüm hareketleri durdurmuştu. Zaman yavaşladı, sesler boğuklaştı, etrafımdaki o gürültülü otobüs motoru sesleri, bağrışan muavinler, korna sesleri flulaştı. Sadece o netti.
Ben ona döndüğüm sırada, yüzündeki o umursamaz, 'burada olmaktan daha iyi işlerim vardı ama mecburum' ifadesiyle, siyah güneş gözlüğünü gözlerinin önünden yavaşça, bir ritüel gibi uzaklaştırdı.
Gözlük indi.
Ve ben o an, bir uçurumdan aşağı baktığımı hissettim.
Kahverenginin en koyu, en dipsiz, en tehlikeli tonundaki gözleri... İçinde ne bir ışık ne de bir merhamet kırıntısı barındıran, ama insanı içine çeken o kara delik benzeri gözler.
Ve o an, otobüsten beri, Afyon molasından beri içimi kemiren o huzursuzluğun şekli değişti. Kaybolmadı, hayır. Sadece adını buldu. Kimliğini kazandı.
Bu huzursuzluk, yaklaşan bir fırtınanın önsezisiydi. Ve fırtına, tam karşımda, beyaz bir gömlek ve siyah pantolonun içinde duruyordu.
Kısık bakışları yüzümde dolaştı; önce alnımda, sonra şaşkınlıktan büyümüş gözlerimde, en son rüzgârdan kurumuş dudaklarımda... Güneş tam arkasındaydı; yüzüne gölgeli, mistik bir aydınlık veriyordu.
Fazla dolgun olmayan ama keskin hatlı dudakları, sanki her kelimesi bir emir niteliği taşıyacakmış gibi duruyordu. Yetenekli bir heykeltıraşın elinden çıkmış gibi duran kemikli, karakteristik burnu... Yanık teni, rüzgârdanhafifçe dağılmış kuzguni siyah saçı ve o delici gözleriyle birleştiğinde; bana mitolojideki o kibirli, ölümlüleri küçümseyen ama kendine hayran bırakan Yunan tanrılarını anımsatmıştı.
Hades gibiydi. Yeraltının karanlık ama çekici prensi... Işığın olduğu yerde gölgeyi temsil eden o adam...
Adımlarını bize doğru yöneltti. Yürüyüşünde bile bir ritim, bir özgüven vardı.
"Mersin Anadolu Lisesinden Ege ben," dedi bizim dört kişilik, paspal, uykusuz ve yol yorgunu grubumuzun olduğu yöne doğru yaklaşırken.
Sesi yine o tondaydı. Mesafeli ve soğuk...
Önce Çakır Hoca'ya hafifçe başını eğdi. Saygılıydı ama bu saygı, bir öğrencinin öğretmene duyduğu o ezik saygı değildi. Kendi otoritesini hissettiren, 'Ben de buradayım ve kuralları ben koyarım' diyen bir tavrı vardı.
Sonra bakışlarını bizim enstrüman yığınımıza, yerdeki valizlerin kaosuna, Berkay'ın kırmızı bavuluna çevirdi. Dudaklarının kenarında belli belirsiz, alaycı bir kıvrım oluştu. Gözleri yerdeki baget çantasına, Baran'ın sırtındaki devasa zil çantasına ve en son benim bacaklarımın arasında sıkıca tuttuğum, hayatım pahasına koruduğum gitar kılıfına takıldı.
"Umarım o gitarları ve zilleri akort etmeyi, sap ayarlarını yapmayı unutmamışsınızdır," dedi ortaya konuşarak. Sesi hafif alaycıydı, iğneleyiciydi. "Mersin'in nemi meşhurdur; teller gevşer, sap atar, deriler salar. Sahneye çıktığınızda detone olup kulaklarımızı kanatmanızı istemeyiz. Buranın nemi, enstrüman affetmez."
Bunu söylerken kimseye spesifik olarak bakmadı ama sözleri havada asılı kaldı, ağır bir taş gibi hepimizin üzerine düştü. Sözleri bir uyarıdan çok; bir meydan okuma, bir acemi yaftalaması gibiydi. Ukalaydı. Kibirliydi. Ama sinir bozucu derecede haklıydı.
Ben bir şey demek için dudaklarımı araladım. İçimdeki o öfkeli solist, gitarına laf ettirmeyen hırçın müzisyen, Bursa'nın sert kızı anında savunmaya geçecekti. 'Sen kendi işine bak, biz ne yapacağımızı biliriz,' diyecektim. Önce yutkundum. Kelimeleri zihnimde sıraladım, mermiyi namluya sürdüm. Ama sonra... Sonra bir şey oldu. İçimdeki o tanıdık, hırçın ses bir anda kısıldı.
"Merak etme," dedim, sesimin titrememesine en az onunki kadar tok çıkmasına özen göstererek. Çenemi dikleştirdim, omuzlarımı geriye attım ve doğrudan o koyu kahve gözlerin, o karanlık kuyuların içine baktım. "Bizim kulaklarımız da, enstrümanlarımız da sağlamdır. Profesyoneliz biz. Ama senin kulakların..."
Kelimeler ağzımdan dökülürken, gözlerim istemsizce, sanki bir ışık huzmesine çekilen pervane böceği gibi sol kulağına kaydı.
Güneş tam o açıda vurdu sol kulağına.
Bir parıltı...
Kulağındaki o gümüş küpe.
O küpeye kilitlendim. Dünya durdu. Hayatımda gördüğüm en güzel, en zarif, en anlamlı küpe olmalıydı bu. Sıradan, serseri bir halka değildi; minik, inanılmaz detaylı işlenmiş, gitar şeklindeki gümüş kısım kulağından biraz aşağıda duruyordu ve sap kısmının ucundan fazla uzun olmayan, incecik bir zincir sarkıyordu. Başını hafifçe oynattıkça o zincir sallanıyor, ışığı kırıyor ve hipnotize edici bir parıltı yayıyordu.
Lafımı tamamlayıp, zihnimde hazırladığım o zehirli cümleyi; '...Sadece aksesuar takmak, hava atmak için değil de duymak için de kullanılıyorsa, farkı anlarsın,' demeyi planlamıştım. Bursa sokaklarında bilenmiş, laf altında kalmayan bir dilim vardı.
Ama o küpeyi gördüğüm an kelimelerim boğazıma dizildi, düğümlendi. O an içimde garip, önlenemez bir özlem doğdu... Ona o küpenin hikayesini sormak istedim. Nereden aldığını, neden taktığını bilmek istedim. Bu isteğin yoğunluğu, anlamsızlığı ve zamansızlığı beni korkuttu.
Cümlemi bitiremedim. Havada yarım kaldı meydan okumam. Bir gitar teli kopmuş gibi sessizlik oldu.
Ege'nin ifadesi değişmedi ama tek kaşı; milimetrik, neredeyse fark edilmeyecek bir hareketle yukarı kalktı. Bu yarım kalmış cevabı, bu duraksamayı beklemiyordu. Ya da... Beklediği şey tam olarak buydu: Benim gardımın düşmesi.
Üzerindeki jilet gibi ütülü beyaz gömleği, kollarını dirseklerine kadar kıvırmış olması ve siyah kumaş pantolonuyla; bizim eşofmanlı, dağınık saçlı, uykulu ve paspal halimizin yanında fazlasıyla yabancı ve üstün duruyordu. Biz bir garaj grubuyduk, o ise bir orkestrası şefi gibiydi.
Tam önüme, kişisel alanımı ihlal edecek ve nefesini yüzümde hissedeceğim kadar yakınıma gelerek adımlarını durdurdu. Kokusu burnuma doldu; sandal ağacı, deniz tuzu ve belli belirsiz bir tütün kokusu.
"Bursa'nın dili uzunmuş," dedi fısıltıyla karışık, sadece benim duyabileceğim bir tonla. "Dolu dolu, bir o kadar da çetin dört gün olacak desenize. Umarım hazırsınızdır, çünkü Mersin zayıfları sevmez."
Gözleri önce arkamda duran ve ağzı açık onu izleyen Berkay'a sonra kaşlarını çatmış, tehlikeyi sezmiş gibi bana yaklaşan Baran'a ve en son İdil'in üzerinde kısa, analiz eden bir tur attıktan sonra... Tekrar benim üzerimde, gözlerimde sabitlendi. Mıknatıs gibiydi, kaçamıyordum.
Bakışları beni baştan aşağı süzdü. Bir yargılama yoktu bu bakışta, küçümseme de yoktu; sadece saf, aç, anlamlandırmaya çalışan bir merak vardı. Bir bulmacayı çözmeye çalışır gibiydi. Sonra tekrar suratıma, daha doğrusu gözlerime, 'lanetli' dediğim lacivert boşluğa odaklandı.
Hiçbir şey demedi.
Ben de demedim. Dilim damağım kurumuştu.
Aramızda tek bir kelime bile geçmedi ama binlerce cümle kuruldu o sessizlikte. Yarım kalan cümlem, havada asılı kalan meydan okumam buhar olup Mersin'in nemli havasına karıştı. Sadece o yoğun, ağırlığı tonlarca olan sessizlik kaldı.
O an belki de saniyeler sürmüştü ama bana yıllarca yaşanmış, asırlar devrilmiş gibi hissettirmişti. Göğsümdeki kafesin içinde kalp atışımın hızlandığını, ritminin bozulduğunu hissettim. Baran'ın 'metronom' dediği o kalp, şimdi tekliyordu.
O kahverengi, dipsiz gözler kısıldı; dudakları hafifçe aralandı. Bir şey söyleyecek gibi oldu; sanki dilinin ucuna çok önemli, çok hayati bir kelime geldi fakat sonraki saniyede vazgeçti. Yutkundu. Âdem elmasının sert hareketini izledim. Dudaklarını birbirine bastırdı, bakışlarını benden zorlukla, sanki fiziksel bir güç harcayarak çekmeden önce.
Sanki o da... Benim otobüs camındaki yansımamda gördüğüm o yersizliği, ait olamama hissini... Benim gözlerimde tanımıştı. Kendi ruhunun yansımasını görmüştü.
Hissettiğim duygu, otobüste hissettiğim o belirsiz huzursuzluğun belki de on katı kadar işlemişti içime. Artık kaçamazdım. O, benim huzursuzluğumun, korkumun ve aynı zamanda açıklanamaz heyecanımın ete kemiğe bürünmüş haliydi.
Adı Ege'ydi.
Ve o an anladım ki; o benim sadece rehberim değil, felaketimdi.
"Hazırız! Hadi gidelim artık!" nidaları yükseldi arkadaki alt dönemlerin ağızlarından. O anın büyüsü, yere düşen kristal bir vazo gibi tuzla buz oldu. Gerçek dünyaya, gürültüye geri döndük.
Ege, adını yeni öğrendiğim o tehlikeli yabancı, belli belirsiz bir şekilde gülümsedi. Ama bu gülümseme bana değil, kalabalığaydı. Bir maskeydi. Boynundaki 'görevli' yazan o mavi yaka kartını düzelttikten sonra o kusursuz, soğuk maskesini takarak servise binmemiz için eliyle, zarif bir hareketle işaret etti.
Arkasını dönüp lüks araca, o filmli camların ardındaki dünyaya yönelmeden hemen önce... Başını hafifçe, omuzunun üzerinden çevirdi.
Ben ise olduğum yerde, asfaltın üzerinde mıhlanmış gibiydim. Gitarımı o kadar sıkı tutuyordum ki parmaklarım beyazlamıştı. Gardımı indirmedim, ama saldırıya da geçmedim. Sadece durdum ve o karanlık gözlerin tekrar beni bulmasını bekledim.
Gözlerimiz son bir kere daha o kalabalığın, otogarın gürültüsünün, bağrışan insanların ve korna seslerinin arasında sessizce, gizlice buluştu. Dünya sessize alındı.
Şaşırdığım nokta ise onun da aynı şekilde, aynı çıplaklıkla ve aynı savunmasızlıkla bana bakmasıydı. O buzdan duvarın arkasında yanan ateşi görmüştüm. Konuşmaya gerek yoktu. Kelimeler bu anın yanında çok cılız, çok yetersiz kalırdı.
O ana hâkim olan tek şey, bana bakmasıydı.
Aynaya bakar gibi, bana bakmasıydı.
—
Bölüm etkileşimi
