KARA İZLER kitap kapağı

4. bölüm / 12

KARA İZLER

BÖLÜM 3- DÖRDÜNCÜ GÖLGE

Vaveyla Yazarı: İrem YANAR

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 12Şu an: BÖLÜM 3- DÖRDÜNCÜ GÖLGE

BÖLÜM 3'E BAŞLAMADAN ÖNCE — YAZARDAN
Bazı hikâyelerde gerçek, en başından beri gözümüzün önündedir.

Ama biz onu görmek istemeyiz.

Çünkü bazı gerçekleri öğrenmek, onları bilmemekten daha ağırdır.

Mert'in hikâyesinde de artık hiçbir şey tesadüf değil.

17 Ekim gecesi geride kalmış gibi görünse de aslında her şey o gecede başladı. Söylenmeyen sözler, unutulan yüzler ve hatırlanmaması gereken bazı anılar...

Bölüm 3'te Mert yalnızca geçmişinin peşinden gitmeyecek.

Kendisinin hangi hâlini tanıdığını da sorgulayacak.

Çünkü bazen insan bir başkasından değil, kendi içindeki gölgeden kaçmaktadır.

Ve unutmayın...

Bir hikâyede herkesin bir sırrı olabilir.

Ama herkesin sırrı ortaya çıktığında hâlâ aynı kişi kalıp kalamayacağını bilmiyorum.

Şimdi asıl soru şu:

Mert gerçeği mi hatırlayacak?

Yoksa ona hatırlatılan şeye mi inanacak?

Bölüm 3 başlıyor.

SAYFA 1
Karanlık birkaç saniye daha sürdü.
Eylül'ün elini hâlâ tutuyordum.
Sonra ışıklar yeniden yandı.
Odadaki her şey aynıydı.
Masa.
Fotoğraflar.
Siyah defter.
Ama...
Eylül yoktu.
Elim boşlukta kalmıştı.
“Eylül?”
Cevap gelmedi.
Bir adım attım.
“Eylül!”
Oda bomboştu.
Kapı hâlâ kapalıydı.
Pencere de.
Nasıl gittiğini anlamıyordum.
Sonra masanın üzerinde küçük bir kâğıt gördüm.
Daha önce orada değildi.
Kâğıdı aldım.
Üzerinde yalnızca şu yazıyordu:
“Bölüm 3, senin hatırlamanla başlıyacak.”
Altında ise bir saat vardı:
23.40
O saate baktığım anda içimde bir şey koptu.
Çünkü 17 Ekim gecesinden beri ilk kez o saati hatırlıyordum.
23.40.
Yağmur.
Kırmızı şemsiye.
K.
Eylül.
Ve...
dördüncü gölge.
Gözlerimi kapattım.
Bu kez görüntü kaçmadı.
Kapının önünde dört kişi duruyordu.
K. bana dönmüştü.
Eylül ağlıyordu.
Dördüncü kişi ise arkamda duruyordu.
Yüzünü hâlâ göremiyordum.
Ama sesini duydum.
“Bunu yaparsan, Mert. Aynı insan olmayacaksın.”
Gözlerimi açtım.
Nefesim kesilmişti.
Ve o anda anladım:
Ben 17 Ekim gecesini hatırlamaya başlamamıştım.
Biri bana hatırlamam gerekenleri göstermeye başlamıştı.
SAYFA 2
Kapının önünde birkaç saniye boyunca öylece kaldım.
Az önce Eylül'ün olduğu yerde şimdi yalnızca sessizlik vardı.
Onu nasıl kaybettiğimi anlamıyordum.
Kapı açılmamıştı.
Pencere kapalıydı.
Ve ben gözlerimi yalnızca birkaç saniyeliğine kapatmıştım.
Ama Eylül gitmişti.
Masaya tekrar baktım.
Üzerindeki kâğıt hâlâ oradaydı.

23.40.

Parmaklarımı kâğıdın üzerinde gezdirdim.

Bu saat neden bu kadar tanıdık geliyordu?

Sonra bir şey fark ettim.

Kâğıdın arkasında küçük bir cümle daha vardı.

"Hatırladığın herşey gerçek değildir."

İçimde soğuk bir ürperti dolaştı.

Kâğıdı buruşturup cebime koydum.

Tam odadan çıkacakken yerde bir şey gördüm.

Küçük, metal bir kolye.

Eğilip aldım.

Onu tanıyordum.

Çok iyi tanıyordum.

Bu kolyeyi yıllar önce kaybettiğimi sanıyordum.

Ama şimdi 17 numaralı kapının önündeydi.

Ve kolyenin arkasına kazınmış tek bir tarih vardı:

17.10

Kalbim hızlandı.

O anda telefonum titredi.

Ekranda tek bir mesaj vardı.

“Dördüncü kişiyi arıyorsan, önce aynaya bak.”

Başımı kaldırdım.

Karşımda eski, büyük bir ayna vardı.

Aynaya baktım.

Önce yalnızca kendimi gördüm.

Sonra...

Arkamda bir gölge belirdi.

Hızla arkamı döndüm.

Kimse yoktu.

Tekrar aynaya baktığımda gölge de yok olmuştu.

Ama aynanın üzerinde parmakla yazılmış gibi duran üç kelime vardı:

"O SENİ HATIRLIYOR.".

Ve ilk kez şunu düşündüm:

Belki de 17 Ekim gecesinde unutulan kişi dördüncü kişi değildi.

Belki unutulan kişi bendim.
SAYFA 3
Aynadaki cümleye birkaç saniye boyunca bakakaldım.

O seni hatırlıyor.

Kim?

Dördüncü kişi mi?

K mı?

Yoksa...

Eylül mü?

Telefonumu tekrar çıkardım.

Mesaj hâlâ ekrandaydı.

Bu kez cevap yazdım.

“Kimsin?”

Mesaj gönderildi.

Bir dakika geçti.

Sonra iki.

Cevap gelmedi.

Tam telefonu cebime koyacakken ekran yeniden aydınlandı.

Tek bir fotoğraf gelmişti.

Fotoğrafı açtım.

Ve nefesim kesildi.

Fotoğrafta ben vardım.

Ama fotoğrafın çekildiği yeri tanımıyordum.

Üzerimde 17 Ekim gecesinde giydiğim kıyafetler vardı.

Yanımda K duruyordu.

Eylül de birkaç adım gerimizdeydi.

Fakat fotoğrafta garip olan bir şey vardı.

Biz üç kişiydik.

Ama yerde...

dört kişinin gölgesi vardı.

Fotoğrafın altındaki mesaj yalnızca şuydu:

“Şimdi hatırladın mı?”

Başımı kaldırıp odaya baktım.

Bir an önce buradan çıkmam gerektiğini düşündüm.

Fakat masanın üzerindeki siyah defter gözüme takıldı.

Defteri açtım.

Sayfalar boştu.

Ta ki son sayfaya gelene kadar.

Orada benim el yazımla yazılmış tek bir cümle vardı:

“Dördüncü kişi diye biri yok.”

Altında daha küçük bir yazı vardı.

“Çünkü dördüncü kişi sendin.”

Defteri elimden düşürdüm.

Geriye doğru bir adım attım.

Hayır.

Bu mümkün değildi.

Ben oradaydım.

K oradaydı.

Eylül oradaydı.

Peki dördüncü kişi...

Ben miydim?

Tam o anda koridordan bir ses geldi.

Ayak sesleri.

Yavaş.

Sakin.

Bana doğru yaklaşıyordu.

Kapının önünde durdu.

Sonra kapının ardından bir ses duyuldu.

“Mert...”

Donup kaldım.

Çünkü o sesi tanıyordum.

Ve yıllardır duymadığım kişinin sesiydi.

K'nın.
SAYFA 4
Kapıya bakıyordum.

Ses tekrar geldi.

“Mert...”

Bu kez daha yakındı.

Elimi kapı koluna uzattım.

Fakat açmadan önce aklıma gelen bir şey beni durdurdu.

K ölmüştü.

Onu görmüştüm.

En azından gördüğümü sanıyordum.

Peki ya gördüğüm kişi gerçekten K değilse?

Elimi kapıdan çektim.

“Eğer gerçekten K isen...” dedim, sesimi mümkün olduğunca sakin tutmaya çalışarak, "Bana çocukken söylediğin şeyi söyle.”

Sessizlik.

Uzun bir sessizlik.

Sonra kapının ardından hafif bir gülüş duyuldu.

“Sen hala yalnış soruyu soruyorsun, Mert.”

Kaşlarımı çattım.

“Ne demek istiyorsun?”

“Benim kim olduğumu değil..”

Ses bir an durdu.

"Beni neden Unuttuğunu sor."

İçimde bir şeylerin yer değiştirdiğini hissettim.

Bu cümle...

Bir yerden tanıdıktı.

Sanki yıllar önce de aynı soruyu duymuştum.

Bir anlığına gözlerimin önüne çocukluğum geldi.

Park.

Yağmur.

Kırmızı bir şemsiye.

Ve yanımda duran küçük bir çocuk.

Ama yüzünü yine göremiyordum.

Çocuk bana bakıp şöyle diyordu:

“Bir gün beni unutursan, seni hatırlatacak bir şey bırakacağım."

Görüntü aniden kayboldu.

Duvara yaslandım.

Nefesimi toparlamaya çalıştım.

Kapıyı açtığımda koridor bomboştu.

Kimse yoktu.

Yerde ise küçük bir zarf duruyordu.

Üzerinde yalnızca ismim yazıyordu:

MERT.

Zarfı açtım.

İçinden eski bir kimlik kartı çıktı.

Kartın üzerindeki fotoğraf bana aitti.

Ama isim kısmında...

K.

yazıyordu.

Kartı elimden düşürdüm.

“Bu ne...?”

Tam o anda telefonum çaldı.

Ekranda Eylül'ün adı vardı.

Açtım.

“Mert, beni iyi dinle.”

“Eylül, K—”

“Hayır. K hakkında konuşma.”

Sesi çok ciddiydi.

“Çünkü K'nın gerçek adını biliyorum..”

Olduğum yerde donup kaldım.

“Kim?”

Eylül birkaç saniye sustu.

Sonra fısıldadı:

“Sen.”

Telefon elimden kayacak gibi oldu.

“Bu mümkün değil.”

“Bende öyle düşünüyordum.”

“Eylül, açık konuş.”

“17 ekim gecesi, diye biri yoktu mert.”

Kalbim hızlandı.

“Ne?”

“Orda yalnızca sen ben ve...”

Sesi kesildi.

Arka planda bir kapının kapandığını duydum.

“Eylül?”

Cevap yoktu.

“Eylül!”

Telefon kapandı.

Ekrana baktım.

Ardından yeni bir mesaj geldi.

Bilinmeyen numaradan.

“Şimdi hatırlamaya başladın.”

Bir mesaj daha geldi.

“K senin geçmişte bıraktığın isimdi."

Son mesaj ise diğerlerinden daha kısaydı:

"Ama geçmişteki kişi aynı.”

Başımı kaldırdım.

Koridorun sonunda bir gölge vardı.

Bu kez kaçmadı.

Bana doğru dönüp yalnızca şunu söyledi:

“Sonunda beni hatırladın, Mert”

Ve o ses...

K'nin sesi değildi.

Benim sesimdi.
SAYFA 5
Koridorun sonunda duran gölgeye baktım.

Benim sesimle konuşmuştu.

Ama o kişi ben değildim.

En azından öyle olduğuna inanmak istiyordum.

Bir adım attım.

Gölge geri çekildi.

"Sen kimsin?”

Cevap vermedi.

Sonra yere küçük bir anahtar bıraktı.

Anahtarın üzerinde tek bir sayı vardı:

17.

Gölge karanlığın içinde kayboldu.

Anahtarı elime aldığımda telefonum titredi.

Bu kez gelen mesaj farklıydı.

“K'nin başladığı yerde, ikinci cinayet bitecek."

Ekrana uzun süre baktım.

İkinci cinayet.

Bu iki kelime zihnimde yankılandı.

Ben bir cinayet işlemiştim.

Bunu biliyordum.

Ama...

İkinci mi?

Yoksa bana unuttuğum başka bir şeyi mi hatırlatıyorlardı?

Anahtarı cebime koyup koridorun sonundaki kapıya yürüdüm.

Kapının üzerinde hiçbir numara yoktu.

Anahtarı kilide soktum.

Kapı açıldı.

İçeride yalnızca bir sandalye ve eski bir masa vardı.

Masanın üzerinde bir dosya duruyordu.

Dosyanın kapağında:

K.

yazıyordu.

Dosyayı açtım.

İlk sayfada bir fotoğraf vardı.

K.

İkinci sayfada...

Eylül.

Üçüncü sayfada ise benim fotoğrafım.

Son sayfaya geldiğimde elim durdu.

Sayfada yalnızca tek bir cümle vardı:

“Bu gece bir kişi daha susucak.”

Tam o sırada arkamdan bir ses geldi.

“Geç kaldın, Mert.”

Döndüm.

Odanın kapısında bir adam duruyordu.

Yüzünü tanımıyordum.

Ama dosyadaki fotoğraflardan birinde onu görmüştüm.

Dördüncü gölge.

Adam bana doğru bir adım attı.

“Beni hatırlamanı bekledim.”

“Sen K misin?”

Başını iki yana salladı.

“Hayır.”

“Öyleyse kimsin?”

Cevap vermeden önce masadaki dosyaya baktı.

“Bunu gerçekten öğrenmek istiyor musun?”

“Evet.”

“Öyleyse önce şunu kabul et.”

“Ne?”

Adamın sesi alçaldı.

"K'yi sen öldürmedin.”

Dünya bir anlığına sessizleşti.

“Ne dedin?”

“Onu senin öldürdüğünü düşündürmek için herşeyi hazırladılar."

Gözlerim dosyaya kaydı.

“Kim?”

Adam cevap vermedi.

Tam o anda dışarıdan bir ses duyuldu.

Bir şey yere düştü.

Adam kapıya doğru baktı.

Sonra bana döndü.

“Artık çok geç.”

Kapı açıldı.

Koridor boştu.

Adam da yoktu.

Fakat yerde bir telefon duruyordu.

Ekranı açıktı.

Tek bir görüntü vardı.

Bir fotoğraf.

Ve fotoğrafta...

K yerde yatıyordu.

Fotoğrafın altında tarih yazıyordu:

17 Ekim.

Altında ise başka bir cümle:

“İlk cinayet sandığın şey, yalnızca başlangıçtı."

Telefonu elime aldım.

O anda geçmişimle ilgili en korkunç şeyi fark ettim.

Ben K'nın ölümünü hatırlamıyordum.

Ama fotoğrafı çeken kişiyi tanıyordum.

Çünkü fotoğrafın camdaki yansımasında...

ben vardım.

Ve elimde tuttuğum şey bir kamera değildi.

Bir bıçak değildi.

Bir silah da değildi.

K'nın anahtarıydı.

O an anladım.

Ben cinayetin yalnızca tanığı değildim.

Bir parçasıydım.
SAYFA 6
Anahtarı avucumda sıktım.

Bir parçaydım.

Ama hangi parçası?

Cinayetin mi?

Yoksa bana yıllardır anlatılan yalanın mı?

Dosyadaki fotoğrafa yeniden baktım.

K'nın yüzüne.

İçimde hiçbir şey kıpırdamadı.

Ne korku.

Ne öfke.

Ne de pişmanlık.

Sadece tuhaf bir boşluk vardı.

Belki de beni en çok korkutan şey buydu.

Çünkü bir insanın ölümünü hatırlamamak başka bir şeydi.

Onu hatırladığında hiçbir şey hissetmemek ise bambaşka.

Telefon yeniden titredi.

Bir mesaj vardı
Gönderen: Eylül.
"Mert, hemen buradan çık."

Hemen aradım.

Açmadı.

Tekrar aradım.

Yine cevap yoktu.

Sonra üçüncü kez telefonum çaldı.

Bu kez bilinmeyen numaraydı.

Açtım.

“Eylül nerede?”

Karşıdaki ses sakindi.

"Onu bulmak istiyorsan, K'nin öldüğü yere git."

“Orası neresi?"”

“Hatırlıyorsun.”

“Hatırlamıyorum.”

Kısa bir sessizlik oldu.

Sonra:

“Hayır, Mert”

"Sen hatırlamak istemiyorsun."

Telefon kapandı.

Bir süre olduğum yerde kaldım.

Sonra masadaki dosyayı kapattım.

K'nın fotoğrafını cebime koydum.

Kapıya doğru yürüdüm.

Tam çıkacakken yerde küçük bir not gördüm.

Eğilip aldım.

El yazısını görünce donup kaldım.

Benim el yazımdı.

Notta şunlar yazıyordu:

“K'yi öldüren kişiyi arama."

Altında bir cümle daha vardı.

“Çünkü onu bulduğunda kendini bulucaksın.”

Notu buruşturmadım.

Aksine dikkatlice katlayıp cebime koydum.

Çünkü artık bir şeyi anlamıştım.

Bana bütün cevapları vermeye çalışmıyorlardı.

Beni bir yere götürüyorlardı.

Adım adım.

Hatırlamam gereken bir yere.

Ve nedense içimdeki o karanlık ses yine konuştu:

“Git.”

Bu kez ona karşı çıkmadım.

Kapıdan çıktım.

Koridorun sonunda 17 numaralı kapı hâlâ açıktı.

İçeri son kez baktım.

Duvarın üzerinde daha önce görmediğim bir yazı vardı:

"İKİNCİ CİNAYETİ UNUTMA!"

Altında ise bir isim:

EYLÜL.

Olduğum yerde kaldım.

Hayır.

Eylül ölemezdi.

Ama o isim oraya tesadüfen yazılmamıştı.

Ve o an ilk kez, cinayetin geçmişte kalmadığını anladım.

Bir sonraki cinayet henüz gerçekleşmemişti.

Ve belki de...

Onu engelliye bilecek tek kişi bendim.
SAYFA 7
Eylül'ün adını gördüğüm anda içimdeki bütün düşünceler sustu.
EYLÜL
Duvara yazılmıştı.
Bir tehdit gibi.
Bir uyarı gibi.
Ya da çok daha kötüsü...
Bir planın parçası gibi.
Telefonumu çıkardım.
Eylül'ü tekrar aradım.
Bu kez telefon çaldı.
Bir kez.
İki kez.
Üç kez...
Sonra açıldı.
“Eylül?”
Cevap yoktu.
“Eylül beni, duyuyor musun?”
Karşı taraftan yalnızca nefes sesi geliyordu.
Sonra çok hafif bir fısıltı duydum.
“Mert..”
“Evet. Burdayım, Nerdesin?"
“Beni bulma."
Kaşlarımı çattım.
“Ne?”
"Beni bulmaya çalışma.”
"Eylül, Ne olduğunu söyle.”
Sesi titriyordu.
"Çünkü seni buraya getirmek isteyen kişi..."
Bir an sustu.
"...beni kullanıyor."⁹]
Telefon kesildi.
Ardından ekranıma yeni bir fotoğraf geldi.
Fotoğrafta Eylül vardı.
Bir odada oturuyordu.
Yüzü görünmüyordu.
Fotoğrafın arkasındaki duvarın üzerinde ise aynı sembol vardı.
17.
Fotoğrafın altında tek bir cümle yazıyordu:
“Onu kurtarmak istiyorsan, ilk cinayetini hatırla."
Telefonu cebime koydum.
Bu kez korkmuyordum.
Korkunun yerini başka bir şey almıştı.
Öfke.
Ama kime öfkelendiğimi bilmiyordum.
K'ya mı?
Bana mı?
Yoksa bütün bunları yıllardır hazırlayan kişiye mi?
17 numaralı kapıya son kez baktım.
Sonra koridora çıktım.
Aklımda tek bir yer vardı.
K'nın öldüğü yer.
Belki orada Eylül'ü bulamazdım.
Belki de cinayetin bütün cevaplarını bulamazdım.
Ama bir şeyi bulacağımı biliyordum.
K'nın benden sakladığı gerçeği.
Merdivenlerden inerken telefonum tekrar titredi.
Bu kez mesaj yalnızca dört kelimeydi:
“Mert, arkana bakma."
Durmadım.
Bakmadım.
Ama arkamdan ayak sesleri geldi.
Bir.
İki.
Üç.
Ben yürüdükçe o da yürüyordu.
Sonra ayak sesleri kesildi.
Sokağa çıktım.
Yağmur başlamıştı.
Ve o an zihnimde yıllardır kapalı duran bir kapı aralandı.
K'nın sesi...
17 Ekim...
Ve son söylediği cümle:
"Mert, eğer beni öldürürsen..."
Görüntü bir anda kesildi.
Geriye yalnızca tek bir kelime kaldı.
“Hatırla.”
İlk kez o gece şunu düşündüm:
Belki K'nın ölümünden korkmamın sebebi onu öldürmüş olmam değildi.
Belkide asıl korkum, neden öldürdüğümü hatırlamaktı.
SAYFA 8
Yağmur yüzüme vururken olduğum yerde durdum.

K'nın sesi hâlâ zihnimdeydi.

Ama bu kez aklıma gelen kişi K değildi.

Eylül'dü.

Onun sesi.

Bana bakışı.

Benden korkmasına rağmen yanımda kalmaya çalışması...

Nedenini bilmiyordum ama Eylül'ün başına bir şey gelme ihtimali, K'nın geçmişinden bile daha ağır geliyordu.

Belki de bunun bir nedeni vardı.

Belki ben farkında olmadan ona alışmıştım.

Onu düşünmek, artık hayatımın sıradan bir parçası olmuştu.

Ve ilk kez kendime itiraf ettim:

Eylül benim için sıradan biri değildi.

Telefonumu çıkardım.

Fotoğrafa tekrar baktım.

Eylül'ün yüzü görünmüyordu.

Ama onu tanıyordum.

İçimde garip bir düşünce belirdi.

Onu bulmalıyım.

Sadece gerçeği öğrenmek için değil.

Onun güvende olduğundan emin olmak için.

Bu düşünce beni rahatsız etti.

Çünkü ben insanları koruyan biri değildim.

Benim geçmişimde insanlar kayboluyordu.

Bazıları geri dönmüyordu.

Bazılarının isimleri defterlerde kalıyordu.

Ama Eylül...

Eylül'ün adı o defterde olmamalıydı.

Ne pahasına olursa olsun.

Tam yürümeye başlayacaktım ki telefonuma yeni bir mesaj geldi.

“Duyguların seni zayıflatıyor, Mert."

Mesaja baktım.

Ardından ikinci mesaj geldi:

“Eylül'ü gerçekten önemsiyorsun, geçmişini hatırla."

Üçüncü mesaj ise daha kısaydı:

“Çünkü onu senden koruyan tek şey, senin unuttuğun gerçek."

Telefonu kapattım.

İlk kez korktuğum şey kendi geçmişim değildi.

Eylül'ü kaybetmekti.

Ve belki de asıl tehlike tam olarak buydu.

Çünkü bir katilin en büyük zayıflığının vicdanı olduğunu sanırdım.

Yanılmışım.

Bazen insanın en büyük zayıflığı...

Değer verdiği kişidir.
SAYFA 9
Yağmurun altında yürürken aklımda tek bir harf vardı.
K.
Onu yıllardır böyle çağırmıştım.

Hiçbir zaman gerçek adını sormamıştım.

Belki de sormaktan korkmuştum.

Çünkü K benim için sadece bir isim değildi.

Çocukluğumun en karanlık köşesinde duran bir sırdı.

Onu ilk ne zaman tanıdığımı hatırlamaya çalıştım.

Bir park...

Yağmur...

Kırmızı bir şemsiye...

Ve küçük bir çocuk.

Bana bakıp gülümsüyordu.

“Adın ne?” diye sorduğumu hatırladım.

Cevabı ise zihnimde bulanık kaldı.

Sanki biri o kelimeyi hafızamdan silmişti.

Sonra başka bir görüntü geldi.

Aynı çocuk, yıllar sonra.

Daha büyümüş.

Yüzü artık netti.

Ama yüzüne baktığım anda içimde tuhaf bir huzursuzluk oluştu.

Çünkü onu tanıyordum.

Hem de sandığımdan çok daha fazla.

Birden aklıma K'nın yıllar önce söylediği bir cümle geldi:

Bana K deme, Mert.”

Gözlerimi kapattım.

O cümlenin devamını hatırlayamıyordum.

Ama bir kelime zihnimin içinde yankılandı.

“Çünkü”

Sonrası yoktu.

Sanki hafızam yine kapıyı yüzüme kapatmıştı.

Telefonumu çıkardım.

Eylül'ün fotoğrafına baktım.

Onu aramak istedim.

Ama vazgeçtim.

Önce K'yı anlamalıydım.

Çünkü artık biliyordum:

Eylül'ün 17 Ekim gecesiyle bağlantısı vardı.

Benim vardı.

Ve K'nın...

her şeyin merkezinde olduğu belliydi.

Telefonuma yeni bir mesaj geldi.

Bu kez yalnızca bir fotoğraf vardı.

Eski bir okul fotoğrafı.

Fotoğrafta çocukluğumdan tanıdığım herkes vardı.

Ama ortadaki bir kişinin yüzü karalanmıştı.

Fotoğrafın arkasında şu yazıyordu:

“K'yi arıyorasan, yüzüne değil gölgesine bak."

Fotoğrafı çevirdim.

Karalanmış kişinin altında küçük bir isim etiketi vardı.

İlk harfi görünüyordu.

M...

Kalbim hızlandı.

Son harf silinmişti.

Bir an bunun kendi adım olduğunu düşündüm.

Sonra başka bir ihtimal aklıma geldi.

Belki de K'nın gerçek adı M ile başlıyordu.

Ama asıl korkunç olan bu değildi.

Fotoğrafın en arkasında, neredeyse görünmeyecek kadar küçük bir not vardı:

“K ölmedi.”

Olduğum yerde durdum.

Yağmur üzerime yağmaya devam ediyordu.

Eğer bu doğruysa...

Bütün hikâyem yalan olabilirdi.

K'nın ölümü.

Benim hatırladıklarım.

17 Ekim.

Hatta kendi suçum sandığım şey bile...

Belki de başka birinin yazdığı bir hikâyeydi.

Telefon tekrar titredi.

Son mesaj geldi:

“K'nin kim olduğunu öğrenmek istiyorsan, Eylül'e

Mesajı okuduğum anda içimde tek bir düşünce oluştu:

Eylül, K'nın gerçek adını biliyor.

Ve onu bulduğumda...

İlk kez bütün cevapların aynı yerde birleşeceğini hissettim.
SAYFA 10
Eylül'ü bulmalıydım.

Bu kez onu bulmak yalnızca K'nın kim olduğunu öğrenmek için değildi.

İçimde bunu açıklayamadığım başka bir neden vardı.

Onun sesini duymak istiyordum.

Yanımda olduğunu bilmek...

Bana eskisinden daha önemli geliyordu.

Ama önce K.

Telefonumdaki son mesaja tekrar baktım.
"Eylül'e sor.”

Bir süre düşündüm.

Sonra Eylül'ün daha önce söylediği bir cümleyi hatırladım:

“K'nin gerçek adını biliyorum."

O sırada bunun yalnızca bir korkutma olduğunu sanmıştım.

Şimdi ise bunun bir itiraf olduğunu anlıyordum.

Eylül bir şey biliyordu.

Hem de benim bilmediğim bir şeyi.

Telefonu tekrar elime aldım ve mesaj yazdım.

“K'nin gerçek adı ne?”

Gönderdim.

Cevap hemen gelmedi.

Bir dakika...

İki dakika...

Sonra ekran aydınlandı.

Eylül'den tek bir mesaj vardı:

“Bunu telefonda söyleyemem."

Altına bir konum gönderdi.

Eski bir tren istasyonu.

İçimde kötü bir his oluştu.

Yine de yola çıktım.

---

İstasyona vardığımda yağmur hafiflemişti.

Etraf sessizdi.

Eylül'ü peronun sonunda gördüm.

Bana sırtı dönüktü.

“Eylül.”

Yavaşça döndü.

Yüzünde daha önce hiç görmediğim bir ifade vardı.

Korku.

Ama bu kez korktuğu kişi ben değildim.

Yanına yaklaştım.

“K'nin gerçek adı ne?"

Eylül cevap vermedi.

Önce etrafına baktı.

Sonra bana yaklaşıp alçak sesle konuştu.

“Bunu öğrendiğinde her şey değişecek."

“Zaten hiçbir şey normal değil."

“Hayır, Mert."

Gözlerimin içine baktı.

“Sen K'yi yalnış hatırlıyorsun."

“Nasıl?”

Eylül çantasından eski bir fotoğraf çıkardı.

Fotoğrafta iki çocuk vardı.

Ben ve K.

Ama fotoğrafın arkasında farklı bir tarih yazıyordu.

2008.

Eylül fotoğrafı bana uzattı.

“Bunu daha önce gördün mü?"

“Hayır.”

“Çünkü bunu senden sakladım.

Fotoğrafı çevirdim.

Arkasında çocuk el yazısıyla yazılmış bir cümle vardı:

“Mert ve K— son kez.”

“Son kez ne demek?"

Eylül gözlerini kaçırdı.

“Çünkü o gün kayboldu."

Donup kaldım.

“Ne?”

“Sen ertesi gün onun öldüğünü söyledin."

“Ben mi?”

“Evet.”

Başımı salladım.

“Hayır. Bu imkansız."

Eylül'ün sesi titredi.

“Bende öyle düşünüyordum."

Bir adım geri çekildi.

“Ta ki K'nin yıllar sonra gönderdiği mektubu bulana kadar."

"Ne mektubu?”

Eylül çantasından katlanmış bir kâğıt çıkardı.

Üzerinde tek bir harf vardı.

K.

Kâğıdı bana uzattı.

Açtım.

İlk satırı okuduğum anda nefesim kesildi.

“Mert, eğer bu mektubu Eylül okuyorsa, sana gerçeği anlatmasının zamanı gelmiştir."

Devamını okumaya hazırlanırken Eylül bileğimi tuttu.

“Mert...”

Başımı kaldırdım.

“Ne?”

“Gerçek adını öğrenmeden önce bir şeyi bilmelisin."

“Ne?”

Eylül gözlerimin içine baktı.

“K sana düşman değildi."

Kâğıdı daha sıkı tuttum.

“Peki neydi?"

Eylül cevap vermeden önce birkaç saniye sustu.

Sonra fısıldadı:

“K, senin kardeşin değildi."

Bir an rahatladım.

Ama Eylül'ün devam eden cümlesiyle o rahatlama kayboldu.

“K, senin geçmişindeki diğer kimliğindi."

Mektup elimden düşmedi.

Ama artık okumaya cesaret edemiyordum.

İlk kez K'nin kimliğini öğrenmekten değil...

K'nin neden bana ait olduğundan korkuyordum.
SAYFA 11
Eylül'ün söylediği cümle zihnimde dönüp duruyordu.

“K, senin geçmişindeki diğer kimliğindi."

Mektuba baktım.

Sonra Eylül'e.

“Bu ne demek?”

Eylül başını eğdi.

“Bende tamamını bilmiyorum.”

"Bana bildiğin kısmı anlat."

“17 Ekim'den önce K diye biriyle konuştuğunu sanıyordum."

“Sanıyordun?”

“Çünkü bazı şeyleri senin yerine hatırlayan vardı.”

“Kim?”

Eylül cevap vermedi.

Mektubu açtım.

İlk satırı yeniden okudum.

“Mert, eğer bu mektubu eylül okuyorsa..."

Sonrası birkaç satır boyunca silinmişti.

Ama en altta başka bir cümle vardı.

“K'nin yüzünü arama. Sesini dinle."

Tam o sırada istasyonun eski hoparlörlerinden cızırtılı bir ses yükseldi.

Eylül irkildi.

Hoparlörden önce parazit geldi.

Sonra bir erkek sesi duyuldu.

“Beni arıyorsunuz.”

Eylül bana baktı.

Ben ise olduğum yerde kaldım.

Çünkü o sesi tanıyordum.

K'nın sesi.

“Sen kimsin?” diye bağırdım.

Cevap gelmedi.

Hoparlör sustu.

Ardından peronun diğer ucundaki eski bekleme odasının ışığı yandı.

Eylül kolumdan tuttu.

“Gitme.”

Ona baktım.

Elinin kolumda olduğunu fark ettiğimde içimde garip bir sıcaklık oluştu.

Bunca şeyin arasında bile onun yanımda olması bana güç veriyordu.

Belki de ona karşı hissettiklerimi artık inkâr edemiyordum.

Eylül'e bağlanmıştım.

Ve bunu kabul etmekten korkuyordum.

Çünkü benim hayatımda değer verdiğim insanların sonu iyi bitmiyordu.

Elini yavaşça tuttum.

“Sen burda kal.”

“Hayır.”

“Eylül—”

“Bu kez yalnız gitmeyeceksin."

Gözlerine baktım.

İlk kez itiraz etmedim.

Birlikte bekleme odasına doğru yürüdük.

Kapıyı açtığımda içeride kimse yoktu.

Sadece eski bir masa vardı.

Masanın üzerinde bir kasetçalar duruyordu.

Yanında da küçük bir not:

“Mert için.”

Kasetçaları çalıştırdım.

Önce sessizlik.

Sonra nefes sesi.

Ve ardından K'nın sesi:

"Eğer bunu dinliyorsan, sonunda buraya geldin."

Eylül bana baktı.

K devam etti:

“Bana K diyorsun çünkü gerçek adımı hatırlamanı istemediler."

Kasetin içinde kısa bir sessizlik oldu.

Sonra:

“Ben senin düşmanın değildim, Mert.

Nefesim ağırlaştı.

“Ben seni durdurmaya çalışıyordum."

Kaset bir anda kesildi.

Eylül bana döndü.

“Durdurmak mı?”

Başımı salladım.

Ama kasetçaların ışığı hâlâ yanıyordu.

Birkaç saniye sonra yeniden çalıştı.

K'nın son cümlesi duyuldu:

“Çünkü 17 Ekim gecesi öldürmek istediğin kişi ben değildim."

Kaset durdu.

Odaya sessizlik çöktü.

Eylül'ün yüzüne baktım.

İkimiz de aynı şeyi düşünüyorduk.

O gece öldürmek istediğim kişi K değilse..

Kimdi?
SAYFA 12
“Kimdi?” diye fısıldadı Eylül.

Cevap veremedim.

Kasetçaların üzerindeki küçük kırmızı ışığa bakıyordum.

K'nın son cümlesi hâlâ kulaklarımdaydı.

“Öldürmek istediğin kişi ben değildim."

Peki kimi öldürmek istemiştim?

Ve daha önemlisi...

Neden?

Eylül masadaki kasetçaları aldı.
"Bunu dinlememiz gerekiyor..”

“Hayır.”

Bana baktı.

“Niye?”

“Çünkü K bunu özellikle benim duymam için bırakmış."

“Belkide Tam olarak bu yüzden dinlemeliyiz."

Haklıydı.

Kaseti yeniden çalıştırdık.

Cızırtının ardından K'nın sesi tekrar duyuldu.

“17 Ekim gecesi saat 23.40'ta buraya geldin."

Bir an durdu.

“Yanında Eylül vardı."

Eylül'ün yüzü değişti.

“Bende orda miydim?"

Kasetten cevap geldi.

“Eylül, eğer bunu dinliyorsan, sana anlatmadığım için özür dilerim."

Eylül sessizce bana baktı.

K devam etti:

“Çünkü Mert'in ne yapacağını bilmiyordum.

Sonra ses daha da alçaldı.

“Onu durdurmak için tek bir yolum vardı."

Kaset bir anda cızırtıya dönüştü.

Sonra başka bir ses duyuldu.

Benim sesim.

“Bana yalan söyledin.”

K'nın sesi:

“Hayır, Mert. eni korumaya çalışıyorum."

Benim sesim tekrar yükseldi:

“Benden ne saklıyorsun?”

Ardından uzun bir sessizlik.

Ve K'nın söylediği son cümle:

“Senin kim olduğunu.”

Kaset durdu.

Odaya ağır bir sessizlik çöktü.

Eylül bana yaklaştı.

“Mert...”

Başımı kaldırdım.

“Ne?”

“Bence K'nın anlatmaya çalıştığı şey—”

Sözünü tamamlayamadı.

Dışarıdan bir ses geldi.

Cam kırılmadı, kapı da açılmadı.

Sadece masanın üzerindeki kasetçaların yanına küçük bir kâğıt bırakılmıştı.

İkimiz de kâğıda baktık.

Üzerinde tek bir cümle vardı:

“K'yi aramayı bırakın."

Altında ise:

“Çünkü K sizi buldu.”

Eylül elimi tuttu.

Bu kez geri çekilmedim.

Aksine parmaklarımı onun elinin üzerine kapattım.

İçimde bir düşünce vardı.

Korkutucu ama gerçekti:

Eylül'ü kaybetmek istemiyordum.

Onun yanında kalmasını istiyordum.

Belki de ona karşı hissettiğim şey artık yalnızca merak değildi.

Ama tam o anda koridordan bir ses yükseldi.

Üç kez kapıya vuruldu.

Tak.

Tak.

Tak.

Eylül'le birbirimize baktık.

Sonra kapının ardından bir erkek sesi geldi:

“İkinizde içerdemisiniz?”

K'nın sesi değildi.

Ama tanıdığım başka bir sesti.

Arda.

Kapıyı açmadan önce Eylül kulağıma eğildi.
"Onun burda ne işi var?”

Cevap veremedim.

Çünkü kapının altından içeri doğru bir fotoğraf itilmişti.

Fotoğrafı aldım.

Fotoğrafta...

Arda, K ve ben vardık.

Ama fotoğrafın arkasındaki tarih beni asıl dehşete düşüren şeydi.

17 Ekim'den iki yıl önce.

Ve altında şu yazıyordu:

"Üçünüzde gerçeği biliyordunuz."

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

51okunma 16beğeni 3yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.