3. bölüm / 12
KARA İZLERBÖLÜM 2-KAYIP GECE
Bölümler 12Şu an: BÖLÜM 2-KAYIP GECE
- 1 GİRİŞ80 kelime
- 2 BÖLÜM 1-SESSİZLİK2.956 kelime
- 3 BÖLÜM 2-KAYIP GECE3.430 kelime · Okuduğun bölüm
- 4 BÖLÜM 3- DÖRDÜNCÜ GÖLGE3.587 kelime
- 5 BÖLÜM 4- İKİNCİ SESSİZLİK5.568 kelime
- 6 BÖLÜM 5- AYNADAKİ DÖRDÜNCÜ KİŞİ4.438 kelime
- 7 BÖLÜM 6- DENİZ'İN GERÇEĞİ3.868 kelime
- 8 BÖLÜM 7- KAYIP KAYIT1.965 kelime
- 9 BÖLÜM 8-ESKİ EV1.875 kelime
- 10 BÖLÜM 9- SON GECE2.045 kelime
- 11 BÖLÜM 10- SONUN BAŞLANGICI2.587 kelime
- 12 TEŞEKKÜR318 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
YAZARDAN UFAK BİR BÖLÜM;
"Bazen dışarıdan bakıldığında her şey yolundaymış gibi görünür…
Gülüyorum, konuşuyorum, hayatıma devam ediyorum.
Ama kimsenin görmediği bir yerde, içimde kocaman fırtınalar kopuyor.
...
Son zamanlarda o kadar çok şey yaşadım ki, bazen kendimi bile tanıyamaz hâle geldim.
Eskiden olduğum kişiden uzaklaştığımı hissediyorum.
Ve galiba en çok da bunu özlüyorum…"
Eski beni.
Kaygısız, hiçbir şeyi bu kadar kafasına takmayan, küçük şeylerle mutlu olabilen, her şeye rağmen içtenlikle gülebilen o kızı.
Bazen keşke ona geri dönebilsem diyorum.
Keşke yaşadıklarım beni bu kadar değiştirmeseydi.
Belki zamanla yaralarım iyileşir, belki içimdeki fırtınalar diner.
Belki bir gün yeniden kendimi bulurum ve aynaya baktığımda özlediğim o kızı tekrar görürüm.
Şimdilik tek bildiğim şu:
Ne yaşarsam yaşayayım, ne kadar değişirsem değişeyim, bu hikâyenin sonunda kendimi yeniden bulacağım.
Çünkü bir gün, kaybettiğimi sandığım o kızın elinden yine ben tutacağım. ♡"
SAYFA 1
Ertesi sabah uyandığımda aklımda tek bir şey vardı:
17 Ekim.
Nedenini bilmiyordum.
Ama o tarihi düşündüğümde içimde garip bir huzursuzluk oluşuyordu.
Sanki zihnim, hatırlamamam gereken bir şeyi hatırlamaya çalışıyordu.
Saat 06.17'ydi.
Telefonumu elime aldım.
Takvimi açtım.
17 Ekim.
Tarihe dokundum.
Ekranda daha önce hiç görmediğim bir not vardı:
23.40 — UNUTMA.
Kaşlarımı çattım.
Ben bunu yazmamıştım.
En azından hatırlamıyordum.
Çalışma odasına gittim.
Siyah defter hâlâ masanın üzerindeydi.
Açtım.
Sayfaları çevirdikçe aynı kelimeler karşıma çıktı:
Yağmur.
Kırmızı şemsiye.
Telefon.
İkinci kişi.
Sonra boş bir sayfa.
Tam kapatacakken sayfanın en altındaki küçücük yazıyı gördüm.
“Onu hatırlama”
Bir an nefesim kesildi.
“Onu" "Kimdi?"
Eylül mü?
Arda mı?
Yoksa...
17 Ekim gecesindeki ikinci kişi mi?
Telefonum titredi.
Tanımadığım bir numaradan mesaj gelmişti.
“Arşive git.”
Hemen ardından ikinci mesaj:
“17 ekim kayıtlarını iste.”
Üçüncü mesaj ise beni olduğum yerde bıraktı.
“Ama yalnız git.”
Telefonu kapattım.
Defteri cebime koydum.
Tam evden çıkacakken aynanın önünden geçtim.
Bir an durdum.
Kendi yansımama baktım.
Sonra fark ettim.
Aynadaki yüzümde, benim hatırlamadığım bir korku vardı.
Elimi yüzüme götürdüm.
Yansıma da aynısını yaptı.
Gözlerimi kapattım.
Bir saniye.
İki saniye.
Üç...
Gözlerimi açtığımda aklıma tek bir cümle geldi.
Nereden geldiğini bilmiyordum.
Ama kendi sesimdi.
“Arşive gitme.”
Donup kaldım.
Çünkü o sesi daha önce duymuştum.
17 Ekim gecesi.
Yağmurun altında.
Kırmızı şemsiyenin yanında.
Ve o anda ilk kez şunu düşündüm:
Belki de ben 17 Ekim'i unutmadım.
Belki biri, hatırlamamam için zihnimin bir parçasını benden sakladı.
SAYFA 2
Arşive gitmekten vazgeçmedim.
Ama artık yalnızca 17 Ekim'i araştırmak istemiyordum.
İlk bölümde yaşanan o geceden beri zihnimde başka bir soru vardı:
Öldürdüğüm kişi kimdi?
Onun yüzünü hatırlamıyordum.
Sesini de.
Fakat tuhaf olan şuydu...
Onu hiç tanımadığımı düşünürken, zihnimin en derin yerinde başka bir cümle vardı:
“Onu yıllardır tanıyorsun.”
Arabayı çalıştırdım.
Yola çıktığımda yağmur başlamıştı.
Direksiyona biraz daha sıkı sarıldım.
Yağmur.
Yine yağmur.
Sanki 17 Ekim'in kendisi beni takip ediyordu.
Kırmızı ışıkta durduğumda telefonuma baktım.
Yeni mesaj yoktu.
Ama ekranı kapatırken telefonun siyah camında kendi yansımamı gördüm.
Bir anlığına yüzüm değişmiş gibi geldi.
Daha soğuk.
Daha yabancı.
Gözlerimi kırptım.
Normaldi.
Kendi kendime fısıldadım:
"Son zamanlarda kendimi tanıyamıyorum.”
Cevap gelmedi.
Ama içimdeki o diğer ses yine konuştu.
“Çünkü tanıdığın mert yok.”
Başımı kaldırdım.
“Sus.”
Bunu yüksek sesle söylediğimi fark edince etrafa baktım.
Arabada yalnızdım.
En azından...
öyle olduğumu sanıyordum.
Arşivin önüne geldiğimde arabadan inmediğim birkaç dakika oldu.
Kapıyı açtım.
Sonra durdum.
Cebimdeki siyah deftere dokundum.
İçimde garip bir his vardı.
Sanki buraya daha önce gelmiştim.
Ama hatırlamıyordum.
Kapıdan içeri girdim.
Görevliye 17 Ekim kayıtlarını sordum.
Adam bilgisayarına baktı.
“Yıl?”
Söyledim.
Bir süre ekrana baktı.
Sonra yüzündeki ifade değişti.
“Bu kayıtların yarısı erişime kapalı.”
“Neden?”
“Bilmiyorum.”
“Kim kapattı?”
Adam cevap vermeden önce arkasındaki dosya rafına baktı.
Sonra alçak sesle:
“Arda.”
Kalbim hızlandı.
Tam o anda arkamdan bir ses geldi.
“Burda ne arıyorsun,Mert??”
Arkamı döndüm.
Arda.
Bana bakıyordu.
Yüzünde şaşkınlık yoktu.
Sanki geleceğimi biliyordu.
“Senin burda ne işin var?” dedim.
Arda birkaç saniye sustu.
Sonra elindeki dosyayı masaya bıraktı.
“Bence asıl soru şu.”
Dosyayı açtı.
İlk sayfada bir fotoğraf vardı.
Yağmurlu bir gece.
Bir sokak.
Ve...
kırmızı bir şemsiye.
Nefesim kesildi.
Arda fotoğrafı bana doğru itti.
“Bunu daha önce gördünmü?”
Başımı iki yana salladım.
“Hayır.”
Arda gözlerimin içine baktı.
“Emin misin ?”
“Evet.”
Bir süre sessizlik oldu.
Sonra Arda dosyadan başka bir fotoğraf çıkardı.
Bu kez fotoğrafta iki kişi vardı.
Biri bendim.
Diğeri...
İlk bölümde öldürdüğüm kişiydi.
Fotoğrafa baktığım anda başımın içinde bir şey koptu.
Bir anlığına geçmiş gözlerimin önünden geçti.
Çocukluğum.
Bir okul koridoru.
Bir bank.
Yanımda o kişi.
Ve onun bana söylediği bir cümle:
“Bir gün beni unutursan, kendini de unutmuş olursun.”
Fotoğraf elimden kaydı.
Arda hemen fark etti.
“Hatırladı .”
Başımı kaldırdım.
“Hayır.”
Ama sesim titriyordu.
Arda yaklaşarak sordu:
“Onu nerden tanıyorsun,Mert?”
Cevap veremedim.
Çünkü artık biliyordum.
O kişi hayatıma 17 Ekim'de girmemişti.
Yıllardır hayatımdaydı.
Ve daha korkuncu...
Onu öldürdüğüm gece, yüzüne baktığımda neden hiç şaşırmadığımı şimdi anlamaya başlıyordum.
Çünkü onu öldüren adamla...
onu yıllardır tanıyan adam aynı kişi değildi.
Yada ben hangisinin gerçek Mert olduğunu bilmiyordum.
SAYFA 3
Arda'nın son cümlesi zihnimde dönüp duruyordu.
"Hangisinin gerçek mert olduğunu bilmiyorsun.”
Fotoğrafa tekrar baktım.
O adam...
Yüzünü hatırlayamıyordum.
Ama fotoğraftaki hâli bana yabancı gelmiyordu.
Tam tersine.
Fazlasıyla tanıdıktı.
“Onun adı ne?” diye sordum.
Arda cevap vermedi.
“Arda. Adını soruyorum.”
Dosyayı kapattı.
“Bunu gerçekten hatırlamıyormusun?”
“Hatırlamıyorum.”
“Peki neden onu görünce ellerin titriyor?”
Ellerime baktım.
Gerçekten titriyordu.
“Bilmiyorum.”
Arda sandalyesine yaslandı.
“Çünkü o adam senin geçmişinin bir parçası, Mert.”
“Kimdi?”
Arda birkaç saniye sustu.
Sonra:
“Çocukluk arkadaşındı.”
O kelime kafamın içinde yankılandı.
Arkadaşım.
Bir görüntü geldi.
Güneşli bir gün.
İki çocuk.
Biri bendim.
Diğeri oydu.
Elinde kırmızı bir top vardı.
Gülüyordu.
Sonra görüntü değişti.
Aynı çocuk büyümüştü.
Bu kez bana kızgın bakıyordu.
“Bunu kimseye anlatmayacağım” diyordu.
Başımı tuttum.
“Yeter...”
Arda ayağa kalktı.
“Mert?”
“Yeter dedim!”
Bir anda odadaki herkes sustu.
Nefesimi toparlamaya çalıştım.
Arda bana dikkatlice baktı.
Sonra masanın üzerindeki dosyadan küçük bir kâğıt çıkardı.
“Bunu bulduk.”
Kâğıdı bana uzattı.
Üzerinde tek bir tarih vardı:
17 Ekim.
Altında ise bir cümle:
“Mert değişti.”
Donup kaldım.
“Bunu kim yazmış?”
Arda'nın cevabı kısa oldu.
“Onu öldürdüğün gece.”
O an içimde bir şey sessizce yerine oturdu.
Ama hemen ardından daha büyük bir soru ortaya çıktı.
Eğer bunu o yazdıysa...
Beni neden değişmiş olarak görüyordu?
Arda dosyayı kapattı.
“Bence artık sana bir soru sormam lazım.”
“Ne?”
“17 ekim gecesi onu neden öldürdün?”
Cevap vermek istedim.
Gerçekten istedim.
Ama ağzımdan yalnızca tek bir cümle çıktı:
“Hatırlamıyorum.”
Arda gözlerini üzerimden çekmeden:
“Hayır, Mert.”
Bir adım yaklaştı.
“Hatırlamıyorsun, Değil.”
Durdu.
“Hatırlamak istemiyorsun.”
O anda cebimdeki telefon titredi.
Ekrana baktım.
Bilinmeyen numara.
Tek bir mesaj vardı:
“Arda'ya inanma.”
Mesajın altında ikinci bir satır belirdi.
“Çünkü o gece yalnız değildiniz.”
SAYFA 4
Telefon ekranındaki cümleye bakmaya devam ettim.
“Çünkü o gece yalnız değildiniz.”
Bir süre hiçbir şey söylemedim.
Arda mesajı görmeye çalıştı.
“Kimden geldi?”
Telefonu ona göstermeden ekranı kapattım.
“Yalnış numara.”
Arda'nın yüzü değişmedi.
“Bana yalan söyleme.”
“Yalan söylemiyorum.”
"Bunu söylemenin sana ne kazandırdığını düşünüyorsun?”
Cevap vermedim.
Çünkü ilk kez Arda'dan şüphe etmeye başlamıştım.
Belki de mesajı gönderen kişi haklıydı.
Belki Arda 17 Ekim hakkında bildiğimden çok daha fazlasını biliyordu.
Tam çıkmak üzereyken Arda arkamdan seslendi.
“Mert.”
Durdum.
“Eylül'le yaklaşma.”
Yavaşça ona döndüm.
“Neden?”
Arda'nın gözlerinde ilk kez korkuya benzeyen bir şey gördüm.
“Çünkü bu dosyada onun adıda var.”
İçim buz kesti.
“Eylül'ün bununla ne ilgisi var?”
Arda cevap vermedi.
Masasının üzerindeki başka bir dosyayı açtı.
İlk sayfada Eylül'ün adı yazıyordu.
Altında ise bir tarih:
17 Ekim.
Bir sonraki satırda:
“Tanık.”
“Bu imkansız,” dedim.
Arda dosyayı kapattı.
“Bende öyle düşünüyorum.”
Tam o sırada telefonum yeniden titredi.
Bu kez mesaj daha kısaydı.
“Mert, ona gerçeği anlatma.”
Ardından ikinci mesaj geldi.
“Çünkü eylül zaten biliyor.”
Telefon elimden düşecek gibi oldu.
Arda yüzüme baktı.
“Ne oldu?”
Hiçbir şey söylemeden arşivden çıktım.
Dışarıda yağmur hâlâ yağıyordu.
Arabaya bindim.
Motoru çalıştırmadan önce aynaya baktım.
Ve o anda zihnimde çocukluğumdan bir görüntü belirdi.
Ben.
O adam.
Ve yanımızda üçüncü biri.
Yüzünü göremiyordum.
Ama sesini duyabiliyordum.
"Biriniz gerçeği anlatırsa,hepinizkaybedersiniz.”
Gözlerimi açtım.
Nefes nefese kalmıştım.
Sonra fark ettim.
Arabanın arka koltuğunda siyah defter duruyordu.
Ben onu evde bırakmıştım.
Defteri yavaşça açtım.
Yeni bir sayfa vardı.
Tek bir cümle yazıyordu:
“Üçüncü kişiyi hatırladığında, neden katil olduğunu anlıyacaksın."
Deftere bakarken ilk kez korktuğum şey öldürdüğüm adam değildi.
Kendimdi.
SAYFA 5
Defteri kapatamadım.
“Üçüncü kişi..”
Bu kelimeler zihnimde dönüp duruyordu.
İlk kez, öldürdüğüm kişinin yalnız olmadığını düşünüyordum.
Ama o zaman üçüncü kişi kimdi?
Arda mı?
Eylül mü?
Yoksa yıllardır hatırlamadığım başka biri mi?
Telefonumu çıkarıp Eylül'ü aramak istedim.
Parmağım ekranda isminin üzerinde durdu.
Sonra vazgeçtim.
Defterdeki cümleyi hatırladım:
“Eylül'le hiçbirşey anlatma.”
Telefonu cebime koydum.
Arabayı çalıştırdım.
Eve dönmek istiyordum.
Fakat birkaç dakika sonra fark ettim ki nereye gittiğimi bilmiyordum.
Direksiyonun başında öylece ilerliyordum.
Sonra bir sokağın başında durdum.
Bu yeri tanıyordum.
Çocukluğumun geçtiği mahalleydi.
Arabadan indim.
Yağmur yüzüme düşüyordu.
Sokağın sonunda eski bir bina vardı.
Çocukken o binanın önünde saatlerce otururduk.
Ben ve...
Adını hatırlayamadığım çocuk.
Binaya doğru yürüdüm.
Kapının yanında eski bir duvar vardı.
Duvara baktığımda gözlerim bir noktaya takıldı.
Kazınmış iki harf:
M + ?
Elimi yazının üzerine koydum.
Bir görüntü geldi.
İki çocuk duvarın önünde duruyordu.
Diğeri bana dönüp gülümsüyordu.
“Bunu kimse silemez.”
“Ne?”
“Bizi.”
Görüntü bir anda kayboldu.
Başım döndü.
Duvara yaslandım.
Ve ilk kez onun adının ilk harfini hatırladım.
K.
Tam o sırada arkamdan bir ses geldi.
“Sonunda hatırladın.”
Donup kaldım.
Yavaşça arkamı döndüm.
Sokağın karşısında kimse yoktu.
Sadece yerde siyah bir zarf vardı.
Zarfı açtım.
İçinden eski bir fotoğraf çıktı.
Fotoğrafta üç çocuk vardı.
Ben.
Öldürdüğüm kişi.
Ve yüzü özellikle karalanmış üçüncü bir çocuk.
Fotoğrafın arkasında ise şu yazıyordu:
“Onu öldürdüğünü sanıyorsun.”
Altında ikinci bir cümle vardı:
“Ama 17 ekim gecesi öldürdüğün kişi o değildi.”
Fotoğraf elimden düştü.
Bir süre hareket edemedim.
Çünkü o anda zihnimde bir kapı açılmıştı.
Ve kapının arkasında...
kendi sesimi duydum.
“Onu öldürmek zorundaydım.”
Sonra başka bir ses cevap verdi:
“Hayır, Mert.”
Kısa bir sessizlik.
“Sen onu öldürmedin.”
SAYFA 6
“Sen onu öldürmedin.”
Cümle zihnimde yankılandı.
Bir adım geriye çekildim.
“Kim konuşuyor?”
Cevap yoktu.
Sokak bomboştu.
Yalnızca yağmurun sesi vardı.
Fotoğrafı yerden aldım ve tekrar baktım.
Üç çocuk.
Ben.
K.
Ve yüzü karalanmış üçüncü kişi.
Fotoğrafın arkasındaki cümleyi tekrar okudum:
“17 ekim gecesi öldürdüğün kişi o değildi.”
Ellerim titredi.
Ama asıl korkunç olan bu değildi.
Fotoğrafın köşesinde küçük bir tarih vardı.
17 Ekim — 8 yıl önce.
Demek ki bu fotoğraf, o geceyle ilgili değildi.
O geceden yıllar önce çekilmişti.
Peki neden bende vardı?
Ve neden K.'nın yüzü hâlâ zihnimde bu kadar bulanıktı?
Telefonum çaldı.
Eylül.
Bir süre ekrana baktım.
Sonunda açtım.
“Eylül?”
Karşı tarafta sessizlik vardı.
Sonra çok düşük bir sesle konuştu.
“Mert...Nerdesin”
“Bilmiyorum.”
“Yalan söyleme.”
Bu cümleyi duyunca içim ürperdi.
“Sen nerden biliyorsun?”
Eylül birkaç saniye sustu.
“Çünkü ben o sokağı biliyorum.”
Kalbim hızlandı.
“Sen daha önce buraya geldin mi?”
Cevap vermedi.
“Eylül.”
Bu kez sesi titredi.
“Bunu telefonda konuşamayız.”
“Benden ne saklıyorsun?”
Uzun bir sessizlik.
Sonra:
“17 ekim gecesi seni yalnız bırakmadım.”
Telefon elimde dondu.
“Ne demek bu?”
“Buluşmamız lazım.”
“Eylül—”
Hat kapandı.
Telefonu indirdim.
Yağmur hâlâ yağıyordu.
O anda cebimdeki siyah defterin ağırlığını hissettim.
Çıkardım.
Sayfaları açtım.
Son yazının altında daha önce görmediğim bir cümle vardı:
“Eylül'ü dinle.”
Bir sonraki satırda ise:
“Ama söylediklerinin hepsine inanma.”
Defteri kapattım.
İlk kez, kime güveneceğimi bilmiyordum.
Arda bana Eylül'den uzak durmamı söylüyordu.
Bilinmeyen biri Arda'ya güvenmememi söylüyordu.
Eylül ise 17 Ekim gecesi benimle olduğunu söylüyordu.
Ve ben...
Ben o gece ne yaptığımı bile hatırlamıyordum.
Tam arabaya binecekken yerde başka bir şey fark ettim.
Fotoğrafın düştüğü yerde küçük, eski bir anahtar vardı.
Üzerinde tek bir numara yazıyordu:
17.
Anahtarı elime aldığım anda zihnimde bir görüntü belirdi.
Karanlık bir oda.
Bir masa.
Siyah bir kapı.
Ve kapının üzerinde...
17 numarası.
Sonra kendi sesimi duydum:
“Buraya bir daha gelmeyeceğim.”
Başka bir ses cevap verdi.
"Geleceksin, Mert”
Görüntü kayboldu.
Anahtara baktım.
Artık nereye gideceğimi biliyordum.
Ama bilmediğim bir şey vardı:
17 numaralı kapının arkasında geçmişim mi vardı...
Yoksa ilk cinayetimin gerçek sırrı mı?
SAYFA 7
Artık nereye gideceğimi biliyordum.
Ama bilmediğim bir şey vardı:
17 numaralı kapının arkasında geçmişim mi vardı...
Yoksa ilk cinayetimin gerçek sırrı mı?
Anahtarı avucumda sıkıca tuttum.
Arabayı yeniden çalıştırdım.
Yağmur dinmemişti.
Sileceklerin ritmik sesi arasında tek bir şey düşünüyordum:
17.
Bir süre sonra eski binanın önüne geldim.
Motoru kapattım.
Binaya baktım.
Tuhaf olan, burayı ilk kez görmeme rağmen nerede olduğunu biliyor gibi hissetmemdi.
Sanki zihnim bana yolu değil...
anı gösteriyordu.
Arabadan indim.
Binanın içine girdim.
Koridor karanlıktı.
Duvarlarda yılların bıraktığı izler vardı.
Adımlarım yankılanıyordu.
Birinci kat...
İkinci kat...
Sonra karşıma çıktı.
17 numara.
Kapının önünde durdum.
Anahtarı çıkardım.
Elim kilide giderken telefonum çaldı.
Eylül.
Açtım.
“Mert?”
“Buradayım.”
“Tek başına mısın?”
Bir an sustum.
“Evet.”
Eylül'ün sesi değişti.
“Kapıyı açma.”
Kaşlarımı çattım.
“Neden?”
“Çünkü o kapının arkasında—”
Telefon kesildi.
“Eylül?”
Cevap yoktu.
Ekrana baktım.
Arama sonlanmıştı.
Tam geri arayacakken kapının içinden bir ses geldi.
Tak.
Olduğum yerde kaldım.
Sonra bir ses daha.
Tak. Tak.
Sanki içeride biri kapıya vuruyordu.
“Kim var?”
Cevap gelmedi.
Anahtarı kilide soktum.
Bir an durdum.
Sonra çevirdim.
Klik.
Kapı açıldı.
İçerisi tamamen karanlıktı.
Telefonumun ışığını açıp içeri girdim.
Oda düşündüğümden daha küçüktü.
Eski bir masa.
Bir sandalye.
Duvarın yanında birkaç kutu.
Ve masanın üzerinde...
siyah bir defter.
Aynı benim defterim.
Yavaşça yaklaştım.
Defteri açtım.
İlk sayfada tek bir cümle vardı:
“Bunu bulacağınıbiliyordum, Mert.”
Nefesimi tuttum.
Sayfayı çevirdim.
Bu kez yazı daha tanıdıktı.
Çünkü el yazısı...
benim el yazımdı.
Altında bir tarih vardı:
17 Ekim.
Ve hemen altında:
“Eğer bunu okuyorsan, ilk cinayeti hatırlamaya başlamışsın demektir.”
Defteri elimden düşürdüm.
Geriye doğru bir adım attım.
Çünkü o anda odanın köşesindeki aynayı fark ettim.
Aynaya baktım.
Sonra aynadaki kendime.
Ve zihnimde bir görüntü belirdi.
Ben.
Bu odada.
Yıllar önce.
Aynanın karşısında.
Yanımda o adam.
Ve onun bana söylediği son cümle:
“Mert, sen sandığın kişi değilsin.”
Görüntü kayboldu.
Dizlerimin bağı çözüldü.
Ama daha korkunç bir şey vardı.
Masadaki defterin son sayfasında yeni bir cümle belirmişti.
Az önce orada olmadığına emindim.
“İlk cinayetini hatırlamak istiyorsan, önce kimi öldürdüğünü değil... neden kendinden sakladığını hatırla."
O an kapının arkamdan kapandığını duydum.
Klik.
Ve karanlığın içinde yalnız olmadığımı anladım.
SAYFA 8
17 numaralı kapının önünde birkaç saniye daha öylece kaldım.
Anahtar hâlâ elimdeydi.
Kapıyı açarsam ne bulacağımı bilmiyordum.
Ama kapıyı açmazsam, bütün bu soruların peşimi bırakmayacağını biliyordum.
Anahtarı kilide soktum.
Tam çevirecekken telefonum titredi.
Eylül.
Bu kez aramayı açtım.
“Eylül?”
Karşı tarafta birkaç saniye sessizlik oldu.
Sonra fısıldadı:
“Mert... nerdesin?”
"17 numaralı kapının önündeyim."
Nefesi kesildi.
“Kapıyı açma.”
“Bana nedenini söyle.”
“Çünkü orası sadece senin geçmişin değil.”
“Ne demek istiyorsun?”
Eylül cevap vermedi.
“Eylül?”
Sonunda konuştu.
“Ben o kapının ardında ne olduğunu biliyorum.”
Kalbim hızlandı.
“Nasıl?”
“Çünkü seni ordan ben çıkardım.”
Elim kilidin üzerinde dondu.
“Ne zaman?”
“17 ekim gecesi.”
Bir an hiçbir şey söyleyemedim.
“Sen ordamıydın?”
“Evet.”
“Benimle miydin?”
Eylül'ün sesi titredi.
“Evet, mert.”
Sonra telefon kapandı.
Koridorda tek başıma kaldım.
Anahtarı çevirdim.
Klik.
Kapı yavaşça açıldı.
İçerisi karanlıktı.
Telefonumun ışığını açtım.
İlk gördüğüm şey eski bir masa oldu.
Masanın üzerinde birkaç fotoğraf vardı.
Yaklaştım.
İlk fotoğraf...
Ben ve K.
İkinci fotoğraf...
Ben, K ve yüzü karalanmış üçüncü kişi.
Üçüncü fotoğrafı elime aldığımda nefesim kesildi.
Fotoğrafta Eylül vardı.
Ama fotoğrafın tarihi sekiz yıl öncesine aitti.
Arkasında tek bir cümle yazıyordu:
“Mert'te gerçeği söyleme .”
Fotoğrafı elimden bırakmadım.
Çünkü artık kafamda tek bir soru vardı:
Eylül benden ne saklıyordu?
SAYFA 9
Eylül kapının önünde duruyordu.
Yüzüne baktığım anda içimde garip bir rahatlama oldu.
Ama hemen ardından kayıt cihazındaki cümle aklıma geldi:
“Özellikle Eylül'e güvenme.”
Cihazı arkamda sakladım.
Eylül bunu fark etmiş olacak ki gözlerini elimden ayırmadı.
“Ne buldun?”
“Sen söyle.”
Kaşlarını çattı.
“Neyi?”
“Bu odaya neden geldin?”
Eylül içeri girdi ve kapıyı kapattı.
“Çünkü geleceğini biliyordum.”
“Nasıl?”
“Çünkü yıllar önce buraya geldiğimizde bana bir şey söylemiştin."
“Ne söylemiştim.?”
Bana birkaç saniye baktı.
Sonra yavaşça:
“Bir gün herşeyi unutursan, seni buraya getirecek bir şey bırakacağım."
Masadaki siyah deftere baktı.
“Sanırım bıraktığın şey buydu.”
Defteri gösterdim.
“Bunu sen mi buldun?”
“Hayır.”
“Kim buldu?”
Eylül cevap vermedi.
Bu kez sesimi yükseltmedim.
Sadece gözlerinin içine baktım.
“Benden ne saklıyorsun?”
Eylül başını eğdi.
“Herşeyi anlatırsam bana inanmayacaksın."
“Belkide artık inanmak istemediğim şeyleri duymam gerekiyor."
Bir süre sessizlik oldu.
Sonra Eylül masaya yaklaştı.
Defterin son sayfasını açtı.
Yazıya baktığında yüzü bir anda değişti.
“Bunu sen yazmadın.”
“Ne?”
“Bu cümleyi.”
“Nasıl biliyorsun?”
Eylül parmağını yazının üzerine koydu.
“Çünkü senin el yazını tanıyorum."
Donup kaldım.
“Bunu nerden biliyorsun?”
Eylül gözlerini kaldırdı.
“Çünkü sekiz yıl önce sen bana onlarca mektup yazdın."
Kalbim hızlandı.
“Ben sana... mektup mu yazdım?"
Başını salladı.
“Evet”
“Ne hakkında?”
Eylül cevap vermeden çantasından katlanmış eski bir kâğıt çıkardı.
Bana uzattı.
Kâğıdı açtım.
İlk satırı okuduğum anda nefesim kesildi.
“Eylül, eğer bir gün beni tanıyamazsan, bunun senin suçun olmadığını bil."
Altında benim imzam vardı.
Ama mektubun son cümlesi daha korkunçtu:
"Çünkü bazen insan geçmişini unutmaz. Geçmişi, insanın kim olduğunu unutturur."
Eylül sessizce bana baktı.
“Şimdi anlıyor musun?”
Başımı kaldırdım.
“Hayır”
Tam o anda kapının dışından bir ses geldi.
Bir ayak sesi.
Sonra ikinci.
Eylül bana yaklaştı ve fısıldadı:
“Mert...”
“Ne?”
"Bence artık yalnız değiliz."
SAYFA 10
Kapının dışındaki ayak sesleri kesildi.
Eylül'le birbirimize baktık.
Hiçbirimiz konuşmadık.
Sonra kapının altından içeri doğru bir gölge düştü.
Birisi koridorda duruyordu.
Eylül fısıldadı:
“Kimseye görünmeden çıkmalıyız."
“Ya kapıdaki kişi?”
“Onun kim olduğunu öğrenirsek belki bütün bunların cevabını buluruz."
Kapıya doğru bir adım attım.
Eylül kolumu tuttu.
“Hayır.”
“Bırak.”
“Mert, düşünmeden haraket etme."
Onun eline baktım.
Sonra yüzüne.
İçimde garip bir sakinlik oluştu.
“Sen yanımdaysan düşünürüm.”
Eylül bir an sustu.
Ardından elini çekti.
Kapıya yaklaştım ve birden açtım.
Koridor boştu.
Kimse yoktu.
Yerde ise küçük, siyah bir zarf duruyordu.
Eğilip aldım.
Üzerinde yalnızca adım yazıyordu:
MERT
Zarfı açtım.
İçinden tek bir fotoğraf çıktı.
Fotoğrafta ben vardım.
Yanımda Eylül.
Ve arkamızda...
K.
Fotoğrafın çekildiği tarihi görünce elim titredi.
17 Ekim.
Ama bu kez başka bir şey fark ettim.
Fotoğrafın arkasında kısa bir not vardı:
"İkinizde gerçeği biliyordunuz."
Eylül fotoğrafı elimden aldı.
Yüzündeki ifade değişti.
“Bu fotoğrafı nerden buldun?” diye sordum.
Cevap vermedi.
“Eylül.”
Gözlerini fotoğraftan ayırmadan konuştu:
“Çünkü ben bu fotoğrafı daha önce gördüm..”
“Ne zaman?”
“17 ekim gecesi.”
İçimdeki bütün sorular aynı anda yeniden uyandı.
“Peki K. Neden oradaydı?”
Eylül yavaşça bana baktı.
“Çünkü o gece olanların başlamasına neden olan kişi oydu."
“Ne yaptı?”
Eylül cevap vermedi.
Sadece fotoğrafı tekrar çevirdi.
Notun altında daha önce görmediğim küçük bir cümle vardı:
“Mert gerçeği hatırlarsa, Eylül'de hatırlamak zorunda kalacak."
O anda anladım.
Bu hikâyede yalnızca benim hafızam parçalanmamıştı.
Eylül de bir şeyleri unutuyordu.
Ve belki de ikimizin unuttuğu aynı gece...
Bizi yıllar sonra yeniden aynı kapının önüne getirmişti.
SAYFA 11
Eylül'ün yüzüne baktım.
“Sende hatırlamıyorsun.”
Başını yavaşça salladı.
“Bazı şeyleri.”
“Hangilerini?”
“17 ekimin tamamını.”
Odanın içindeki sessizlik ağırlaştı.
“Peki neyi hatırlıyorsun?”
Eylül gözlerini kapattı.
Yağmuru”
Bir an durdu.
“Senin bağırdığını hatırlıyorum.”
Kalbim hızlandı.
“Bana ne söyledin?”
“Hatırlamıyorum.”
“Başka?”
Eylül gözlerini açtı.
“Bir kapı.”
"17. Kapımı?”
Başını salladı.
“Evet.”
Sonra sesi daha da kısıldı.
“Ve K.'nin bize söylediği son cümleyi."
“Ne söyledi?”
Eylül cevap vermeden önce uzun süre sustu.
Sonunda:
"Biriniz gerçeği hatırlarsa, onu durdurmalı
İçimde bir ürperti oluştu.
“Bunu neden daha önce anlatmadın?”
“Çünkü seni gördüğümde..."Eylül duraksadı. “Birşey farkettim.”
“Neyi?”
“Sen K.'yi hatırlamıyorsun."
“Evet.”
“Bende senin o gece kim olduğunu hatırlamıyorum."
Bu cümle odanın içinde asılı kaldı.
Tam o sırada masanın üzerindeki siyah defter kendi kendine kapandı.
İkimiz de irkildik.
Defterin altından küçük bir kâğıt çıkmıştı.
Eylül kâğıdı aldı.
Üzerinde yalnızca üç kelime vardı:
"Sıradaki kişi eylül."
Eylül'ün yüzündeki renk değişti.
Ben ise kâğıda bakarken tek bir şeyi düşündüm:
Biri bizi yıllardır izliyordu.
Ve artık oyun yalnızca benim geçmişimle ilgili değildi
Eylül'de hedefin içindeydi.
SAYFA 12
Eylül'ün elindeki kâğıdı aldım.
“Sıradaki kişi eylül.”
Cümleye birkaç saniye boyunca baktım.
İçimde yükselen korkunun yanında başka bir şey daha vardı.
Onu kaybetme düşüncesi.
“Bunu kim yazdı?” diye fısıldadım.
Eylül başını iki yana salladı.
“Bilmiyorum.”
“Bundan sonra yalnız kalmayacaksın."
Bana baktı.
"Bunu neden söylüyorsun?”
Cevap vermedim.
Çünkü gerçek cevabı söylemek istemiyordum.
Çünkü ona değer vermeye başlamıştım.
Hem de bütün bu karmaşanın ortasında.
Tam o sırada dışarıdan bir ses geldi.
Bu kez kapının önünden değil...
Koridorun sonundan.
Bir telefon çalıyordu.
Eylül bana baktı.
“Benim telefonum değil.”
“Benimkide değil.”
Sesin geldiği yere doğru yürüdük.
Koridorun sonunda eski bir masa vardı.
Telefon oradaydı.
Ekranda tek bir isim yazıyordu:
MERT.
Donup kaldım.
“Bu benim numaram.”
Eylül telefonu bana uzattı.
Aramayı açtım.
Karşı tarafta birkaç saniye boyunca yalnızca nefes sesi vardı.
Sonra bir erkek sesi duyuldu.
“Sonunda geldin.”
Sesi tanımıyordum.
Ama nedense içimde bir şey onu tanıyordu.
“Sen kimsin?”
Kısa bir sessizlik.
"Bunu gerçekten bilmiyormusun?
“Adını söyle.”
Adam hafifçe güldü.
“Benim adımı değil, kendi adını hatırlaman gerekiyor."
Telefon kapandı.
Eylül bana baktı.
“Ne dedi?”
Cevap vermeden telefonu masaya bıraktım.
Çünkü tam o anda zihnimde bir görüntü belirmişti.
17 numaralı kapı.
Yağmur.
Kırmızı şemsiye.
K.
Eylül.
Ve üçüncü kişi.
Bu kez üçüncü kişinin yüzünü görmüştüm.
Ama gördüğüm şey beni daha çok korkuttu.
Çünkü o kişi...
ben değildim.
Eylül koluma dokundu.
“Mert?”
Gözlerimi açtım.
“Birşey hatırladım.”
“Ne?”
Ona baktım.
“17 Ekim gecesi orada dört kişiydik."
Eylül'ün yüzü bembeyaz oldu.
“Dört mü?”
Başımı salladım.
“Evet.”
Sonra cebimdeki siyah defteri çıkardım.
İlk kez, sayfaların arasında daha önce fark etmediğim küçük bir fotoğraf gördüm.
Fotoğrafı çıkardım.
Dört kişi vardı.
Ve fotoğrafın arkasında tek bir cümle yazıyordu:
"Dördüncü kişi, hiçbir zaman var olmadı."
Bölüm etkileşimi
