26. bölüm / 27
KARA DOSYA:F-17KIRIK HATIRALAR
Bölümler 27Şu an: KIRIK HATIRALAR
- 1 (1)3 GÜN 3 SAAT665 kelime
- 2 (2)İLK KARŞILAŞMA783 kelime
- 3 (3)YILDIRIM TİMİ589 kelime
- 4 (4)İLK SABAH519 kelime
- 5 (5)İLK İZLER1.038 kelime
- 6 (6)FEKELİ861 kelime
- 7 (7)AYNİ TARAFTA834 kelime
- 8 (8)İLK HABER1.226 kelime
- 9 (9)KARANLIĞIN İÇİNDE792 kelime
- 10 (10)KAPININ ARDINDA477 kelime
- 11 (11)KAYIP İZ1.119 kelime
- 12 (12)3 GÜN525 kelime
- 13 (13)3 SAAT437 kelime
- 14 (14)ESKİ BİR FOTOĞRAF931 kelime
- 15 (15)YARIM KALAN519 kelime
- 16 (16)İZ1.274 kelime
- 17 (17)DOSYANIN İÇİNDEKİ SIR794 kelime
- 18 (18)BORA TEK DEĞİLDİ965 kelime
- 19 (19)GEÇ KALDIN1.077 kelime
- 20 (20)F-171.206 kelime
- 21 (21)KORKUT DOSYASI1.563 kelime
- 22 (22)03.171.285 kelime
- 23 (23)GÖRÜNMEYEN İZ1.793 kelime
- 24 BAZEN SESSİZLİK GEREKİR1.250 kelime
- 25 ALIŞILMIŞIN DIŞINDA833 kelime
- 26 KIRIK HATIRALAR2.575 kelime · Okuduğun bölüm
- 27 1K ÖZEL1.494 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Demiralp, elimdeki kâğıda son kez baktıktan sonra gözlerini bana çevirdi.
“Almıla.”
Sesindeki değişimi fark etmemek mümkün değildi. Birkaç dakika önceki sakinliğinin yerinde, karşısındaki durumu bütün ayrıntılarıyla değerlendirmeye çalışan bir komutanın ifadesi vardı.
“Emredin komutanım.”
“Bu cümle sana ne düşündürüyor?”
Bakışlarımı kâğıda indirdim.
Bazı şeyleri hatırlayamıyor olmanız onları hiç yaşamadığınız anlamına gelmez.
Basit bir cümleydi. İçinde isim yoktu, tarih yoktu, açık bir tehdit yoktu. Buna rağmen insanın zihninde gereğinden fazla yer kaplayan türden bir cümleydi.
Çünkü bilmediğim bir şeyden söz etmiyordu.
Unuttuğum bir şeyden söz ediyordu.
Ve ikisi arasında, insanın içini huzursuz etmeye yetecek kadar büyük bir fark vardı.
“Bilmiyorum komutanım.”
“Emin misin?”
“Emin olmadığım bir konuda kesin konuşmam.”
Demiralp'in kaşlarından biri hafifçe kalktı.
“Ben de senden kesin konuşmanı istemiyorum. Ne hissettiğini soruyorum.”
Bir süre sustum.
Ne hissettiğimi bilmiyordum. Daha doğrusu, hissettiğim şeyi kelimelere dökmek istemiyordum. İçimde bir yer, bu cümlenin sıradan bir meraktan doğmadığını söylüyordu. Sanki birisi yıllardır kapalı duran bir kapının önüne gelmiş, kapıyı açmak yerine altından küçük bir not bırakmıştı.
İçeride ne olduğunu bilmiyordum.
Ama o kapının orada olduğunu biliyordum.
“Rahatsız oldum,” dedim sonunda. “Birinin geçmişim hakkında benden daha fazla şey bildiğini düşünmek hoşuma gitmedi.”
Demiralp'in çenesi hafifçe gerildi.
“Geçmişin hakkında senden daha fazla şey bildiğini nereden çıkardın?”
Kâğıdı ona uzattım.
“Çünkü ben bazı şeyleri hatırlamıyorum, komutanım. Bu kişi ise hatırlamam gereken şeyler olduğunu söylüyor.”
“Geçmişinde eksik olduğunu düşündüğün bir şey var mı?”
Soru beklediğimden farklıydı.
Başımı kaldırdım.
Vardı.
Bunu ona söylemek istemediğim için değil, ne olduğunu anlatamadığım için sustum.
Bazı anılar insanın zihninde bir fotoğraf gibi durmazdı. Bazen yalnızca bir his kalırdı. Bir yere ait olduğunu bilmek ama neresi olduğunu çıkaramamak gibi. Bir sesin tanıdık gelmesi ama kime ait olduğunu hatırlayamamak gibi.
Bazen de hiçbir şey olmazdı.
Ta ki bir gün, hiç beklemediğin bir ayrıntı seni geçmişinin ortasına bırakana kadar.
“Her insanın hatırlayamadığı şeyler vardır,” dedim.
“Ben genel bir sorudan bahsetmiyorum, Almıla.”
Sesini yükseltmemişti. Zaten Demiralp'in sesini yükseltmesine gerek yoktu. Bazen yalnızca bir kelimeyi söyleyiş biçimi bile karşısındaki insanın bütün dikkatini toplamasına yetiyordu.
“Geçmişinde hatırlayamadığın dönemler var mı?”
Bakışlarımı masadaki kâğıda çevirdim.
“Bazı şeyler net değil.”
“Ne kadar net değil?”
“Bilmiyorum komutanım. Bazen bir şey oluyor, bir görüntü aklıma geliyor. Bir ses duyuyorum ya da daha önce gördüğümden emin olduğum bir yerle karşılaşıyorum. Ama görüntü tamamlanmıyor. Bir şeylerin tanıdık olduğunu biliyorum, o kadar.”
Demiralp birkaç saniye konuşmadı.
“Daha önce böyle bir şey yaşadığında bunu birine anlattın mı?”
“Üzerinde durmadım.”
“Neden?”
Omuzlarımı hafifçe kaldırdım.
“Çünkü hatırlayamamakla bir şeyin hiç yaşanmamış olması arasında bazen fark olmadığını düşünüyordum.”
Bu kez Demiralp'in bakışları doğrudan gözlerime yerleşti.
“Artık öyle düşünmüyorsun.”
“Artık biri masama zarf bırakıyor, komutanım.”
Cümlem ağzımdan biraz sert çıkmıştı.
Demiralp bunu fark etti ama karşılık vermedi.
“Bu konuyu tek başına araştırmayacaksın,” dedi.
“Komutanım, henüz ortada araştırılacak bir şey olduğundan bile emin değiliz.”
“Tam da bu yüzden.”
“Bir cümle yüzünden bütün karargâhı ayağa kaldıracak değiliz, değil mi?”
“Bütün karargâhı ayağa kaldırmakla tedbirli davranmak arasında fark var.”
İtiraz etmek için bir neden daha aradım ama bulamadım.
Demiralp kâğıdı masanın üzerine bıraktı.
“Önce zarfın nereden geldiğini öğreneceğiz. Ardından bu notun kim tarafından bırakıldığını araştıracağız. Elimizdeki bilgilerle ilerleyeceğiz. Varsayımlarla hareket etmeyeceğiz.”
“Anlaşıldı komutanım.”
“Bir de Almıla…”
Kapıya yönelmişken durdum.
“Efendim?”
“Bir şey hatırlarsan, ne kadar önemsiz görünürse görünsün bana söyleyeceksin.”
Birkaç saniye boyunca yüzüne baktım.
“Hatırlarsam.”
Başını hafifçe salladı.
“Hatırlarsan.”
Odadan çıktığımda koridorun alışılmış hareketliliğiyle karşılaştım. Birkaç personel ellerindeki dosyalarla geçiyor, uzaktan telsiz sesleri duyuluyor, bir odanın kapısı açılıp kapanıyordu.
Karargâhta hayat devam ediyordu.
Bense sanki birkaç dakika önce başka bir yere uğramış ve oradan dönerken kendimden bir parçayı geride bırakmıştım.
---
“Üsteğmenim!”
Koridorun sonundan gelen sesle başımı çevirdim.
Nihat, elinde tuttuğu dosyayı havaya kaldırarak bana doğru yürüyordu. Yanında Asım vardı. Asım'ın yüzünde, Nihat'ın birazdan yine gereksiz bir şaka yapacağını önceden bilen birinin sabırlı ifadesi bulunuyordu.
“Ne oldu Nihat?” diye sordum.
Nihat durup önce bana, sonra arkasındaki Asım'a baktı.
“Komutanım, ben bir şey yapmadım.”
Asım gözlerini devirdi.
“Daha bir şey sorulmadı sana.”
“Önceden açıklama yapmak istedim. İleride yaşanabilecek yanlış anlaşılmaların önüne geçmek adına.”
“Senin açıklama yapmana gerek kalmayan bir gün yaşanırsa o günü resmî bayram ilan edeceğim,” dedim.
Asım'ın dudaklarının kenarı kıvrıldı.
Nihat ise elini göğsüne götürdü.
“Üsteğmenim, insanın görev arkadaşlarından biraz destek görmesi gerekmez mi?”
“Görmesi gerekir. Ama önce desteklenmeye değer bir şey yapması lazım.”
“Ben burada moral ve motivasyon sağlıyorum.”
“Şu anda sağladığın tek şey baş ağrısı.”
Asım bu kez gülüşünü saklayamadı.
Nihat ona döndü.
“Sen gülme. Timin en genç üyesi olarak biraz saygı öğrenmen gerekiyor.”
“Yaşımın küçük olması, söylediğin şeylerin mantıksız olduğu gerçeğini değiştirmiyor.”
“Komutanım, görüyor musunuz? Gençlik saygısızlığı.”
“Gençlik değil, Nihat. Senin konuşma yeteneğin.”
Tam o sırada Demiralp koridorun diğer ucunda göründü.
Nihat'ın yüzündeki ifade anında değişti.
“Komutanım!”
Demiralp ikisine baktı.
“Ne oluyor?”
“Görev bilinci çerçevesinde kısa bir değerlendirme yapıyorduk komutanım.”
Asım başını hafifçe eğdi.
“Şaka yapıyordu komutanım.”
Nihat ona inanamayarak döndü.
“İnsan kendi arkadaşını böyle satar mı?”
“Sen beni beş dakika önce kantindeki son poğaçayı almakla tehdit ettin.”
“Tehdit değil, bilgilendirmeydi.”
Demiralp'in yüzünde belli belirsiz bir ifade değişikliği oldu. Gülümseme demek zordu ama Nihat'ın anlamsız savunmalarına alışkın olduğu açıktı.
“İkiniz de toplantı odasına gelin.”
Nihat'ın neşesi bir anda azaldı.
“Bir sorun mu var komutanım?”
“Geldiğinizde konuşacağız.”
“Anlaşıldı komutanım.”
Demiralp ilerlediğinde Asım bana kısa bir bakış attı. Gözlerinde bir soru vardı ama sormadı.
Ben de peşlerinden yürüdüm.
Toplantı odasına girdiğimizde Kürşat ile Mehmet çoktan gelmişti. Kürşat masanın kenarında ayakta duruyor, Mehmet ise önündeki evrakları inceliyordu. Adnan pencerenin yanındaki sandalyeye oturmuş, konuşulanları bekliyordu.
Yıldırım Timi'nin bütün üyeleri bir araya geldiğinde oda her zamanki gibi dolu görünüyordu. Her birinin farklı bir huyu, farklı bir konuşma biçimi vardı. Ama iş ciddiye bindiğinde hepsi aynı noktada buluşurdu.
Görev.
Demiralp masanın başına geçti.
“Öncelikle, konuşacağımız konu hakkında tahmin yürütülmesini istemiyorum. Elimizdeki bilgilerle ilerleyeceğiz.”
Nihat yavaşça Asım'a eğildi.
“Bu girişten sonra insanın aklına en az on yedi ihtimal geliyor.”
Asım gözünü Demiralp'ten ayırmadan fısıldadı.
“On sekiz.”
Nihat başını ona çevirdi.
“Sen neden sayıyı artırıyorsun?”
“Çünkü senin aklına gelenlerin yarısı bile ihtimal değil.”
“Benim düşünce dünyamı küçümseme.”
“Senin düşünce dünyanda kantin menüsü bile stratejik mesele.”
Dudaklarımı birbirine bastırarak gülümsememi engelledim.
“Yeter,” dedi Kürşat, ikisine bakarak. “Komutan konuşacak.”
Nihat hemen doğruldu.
“Emredersiniz komutanım.”
Demiralp önündeki dosyayı açtı.
“Bugün Almıla'nın masasında bir zarf bulundu.”
Odadaki hava değişti.
Mehmet evraklarını bıraktı. Adnan doğruldu. Kürşat'ın bakışları doğrudan bana çevrildi. Nihat'ın yüzündeki şakacı ifade silinirken Asım masanın üzerindeki dosyaya dikkat kesildi.
“Zarfın üzerinde gönderen bilgisi var mı?” diye sordu Mehmet.
“Şu ana kadar tespit edilmiş bir bilgi yok,” dedi Demiralp. “İçinde tek bir cümle var.”
Kâğıdı masanın ortasına koydu.
Hepimiz cümleyi okuduk.
Bazı şeyleri hatırlayamıyor olmanız onları hiç yaşamadığınız anlamına gelmez.
Nihat ilk kez hemen konuşmadı.
Asım kâğıda biraz daha yaklaştı.
“Bu doğrudan bir tehdit değil,” dedi.
“Ben de öyle düşünüyorum,” diye karşılık verdi Demiralp. “Fakat Almıla'nın geçmişine yönelik bir iddia içeriyor. Bu nedenle zarfın nasıl ulaştığını ve kim tarafından bırakıldığını araştıracağız.”
Kürşat kollarını göğsünde birleştirdi.
“Zarfın bulunduğu bölgeye kimlerin erişimi vardı?”
“Bu araştırılacak,” dedi Demiralp. “İnceleme tamamlanmadan kimse hakkında varsayım yürütmeyeceğiz.”
Mehmet başını salladı.
“Göndericinin kim olduğunu bilmeden cümlenin amacını belirlemek zor.”
“Kesinlikle,” dedi Adnan. “Bir uyarı da olabilir, bir yönlendirme de. Şu an ikisini ayıracak bilgiye sahip değiliz.”
Nihat bu kez daha ciddi bir sesle konuştu.
“Peki, bunu gönderen kişi Üsteğmenim'in geçmişini gerçekten biliyor mu? Yoksa yalnızca bildiğini düşündürmeye mi çalışıyor?”
Demiralp ona baktı.
“Şu anda bilmediğimiz şeylerden biri de bu.”
Asım, kâğıda son kez baktıktan sonra bana döndü.
“Üsteğmenim, siz bu cümleyi ilk okuduğunuzda bir şey hatırladınız mı?”
Soru karşısında kısa bir süre duraksadım.
“Hayır. İlk anda yalnızca rahatsız oldum.”
“Sonrasında?”
“Sonrasında da bir şey hatırlamadım.”
Yalan söylememiştim. Koridorda yaşadığım görüntü, toplantıdan sonra ortaya çıkmıştı. Henüz ne anlama geldiğini bilmediğim için onu anlatmaya karar vermemiştim.
Demiralp söze girdi.
“Bu konu hakkında şimdilik bildiğimiz şeyler sınırlı. Zarfın nasıl ulaştığı araştırılacak. Almıla'nın hatırladığı herhangi bir ayrıntı olursa ayrıca değerlendirilecek. Bunun dışında kimse kendi başına bir sonuca varmayacak.”
“Anlaşıldı komutanım,” dedi tim hep bir ağızdan.
Toplantı sona erdiğinde herkes görevine dönmek üzere ayağa kalktı.
Nihat yanıma yaklaştı. Bu kez yüzünde şaka yapmaya çalışan bir ifade yoktu.
“Üsteğmenim, bir şeye ihtiyacınız olursa haber verin.”
“Veririm Nihat.”
Bir an durdu.
“Bir de…”
“Efendim?”
“Bu zarfın içindeki cümle ne olursa olsun, sizin kim olduğunuzu değiştirmiyor.”
Söylediği şey beklemediğim kadar içtendi.
Nihat'ın şakaları arasında bazen böyle anlar kaybolup giderdi. İnsan onu yalnızca neşeli biri olarak görmeye alışırdı. Oysa gerektiğinde ne söylemesi gerektiğini biliyordu.
Başımı hafifçe salladım.
“Sağ ol.”
Asım da yanımıza geldi.
“Bence önce zarfın nereden geldiğini bulmalıyız. Diğer konular için henüz yeterli bilgi yok.”
Nihat ona baktı.
“Bir dakika önce ben de aynı şeyi söyleyecektim.”
“Sen az önce düşünce dünyandan bahsediyordun.”
“İkisi birbiriyle çelişmiyor.”
“Çelişiyor.”
“Komutanım,” dedi Nihat bana dönerek, “timin en genç üyesinin bana karşı bu tutumu hakkında bir işlem başlatabilir miyiz?”
“Başlatabiliriz,” dedim. “Ama önce hangi konuda haklı olduğunu kabul etmen gerekiyor.”
Asım'ın gülümsemesi genişledi.
Nihat iç çekti.
“Bu timde yaşamak gerçekten zor.”
“Senin için özellikle,” dedi Kürşat yanımızdan geçerken.
Bir an için hepimiz güldük.
Sonra herkes kendi görevine döndü.
Ve ben, o kısa gülüşün ardından yeniden aynı soruyla baş başa kaldım.
Birisi neden geçmişimi hatırlamamı istiyordu?
---
Öğleden sonra görevlerime odaklanmaya çalıştım.
Raporları okudum, gerekli düzenlemeleri yaptım, imzalanması gereken evrakları ayırdım. Her zamanki gibi çalıştım. En azından dışarıdan bakıldığında öyle görünüyordum.
Fakat zihnim, gün boyunca aynı cümleye dönüp durdu.
Bazı şeyleri hatırlayamıyor olmanız onları hiç yaşamadığınız anlamına gelmez.
Bir ara kalemimi masaya bıraktım ve gözlerimi kapattım.
Hatırlamaya çalışmadım.
Sadece düşündüm.
Ailemle ilgili anılarım vardı. Elbette vardı. Hatırladığım günler, sesler, yüzler… Fakat bazı dönemler zihnimde birbirine bağlanmayan parçalar hâlinde duruyordu. Aralarında geçiş yapmaya çalıştığımda, sanki sayfaları eksik bir kitabı okuyormuşum gibi hissediyordum.
Bir olayın öncesini biliyordum.
Sonrasını da biliyordum.
Ama ikisinin arasında ne olduğunu açıklayamıyordum.
Bunun üzerinde uzun süre durmamıştım. İnsan, hayatını sürdürebilmek için bazen cevabını bilmediği soruları bir kenara bırakırdı.
Ben de bırakmıştım.
Ta ki biri o sorulardan birini bulup önüme koyana kadar.
Masamdaki dosyayı kapatıp ayağa kalktım. Biraz hava almaya ihtiyacım vardı.
Koridora çıktığımda karargâhın pencerelerinden içeri süzülen gün ışığı azalmaya başlamıştı. Dışarıdaki hareketlilik devam ediyordu. Birkaç personel bahçeden geçiyor, uzakta iki asker kendi aralarında konuşuyordu.
Pencerenin önünde durdum.
Dışarıyı izlerken burnuma çok hafif bir koku geldi.
Eski kâğıt.
Ardından zihnimde, nereden geldiğini anlayamadığım bir görüntü belirdi.
Ahşap bir yüzey.
Pencerenin kenarına düşen sarı ışık.
Bir masanın üzerinde duran kâğıtlar.
Ve bir ses…
“Almıla, onu şimdi açma.”
Olduğum yerde kaldım.
Görüntü bir saniyeden kısa sürmüştü. Ne masanın bulunduğu yeri seçebilmiştim ne de sesin sahibini. Yalnızca cümle zihnimde kalmıştı.
Onu şimdi açma.
Neyi?
Kâğıdı mı?
Bir mektubu mu?
Yoksa bambaşka bir şeyi mi?
Gözlerimi kırpıştırdım. Koridor yeniden bütün ayrıntılarıyla karşıma çıktı. Pencere, duvar, uzaktaki ayak sesleri…
Her şey yerli yerindeydi.
Ama içimde bir şey yerinden oynamıştı.
Elimi pencerenin kenarına koydum. Parmaklarımın soğuk yüzeye temas etmesiyle kendime geldim.
Bu bir anı mıydı?
Yoksa zihnimin, gün boyunca düşündüğüm cümlelerden etkilenerek oluşturduğu bir görüntü mü?
Bilmiyordum.
Kendimi zorlamamam gerektiğini söylemişti Demiralp.
Haklıydı.
Bir görüntüyü yakalamaya çalışmak, onu daha belirgin hâle getirmiyordu. Aksine, geriye kalan birkaç ayrıntıyı da kaybetmeme neden olabilirdi.
Derin bir nefes aldım.
Sonra arkamı döndüm.
“Almıla?”
Sesle birlikte irkildim.
Kürşat birkaç adım ötede durmuş, dikkatle bana bakıyordu.
“İyi misin?”
Yüzümdeki ifadeyi toparladım.
“İyiyim.”
Bir an bekledi.
“Emin misin?”
İçimden acı bir gülümseme geçti. Bugün herkes bana aynı soruyu soruyordu.
“Bugün herkes bunu sormaya başladı.”
Kürşat omuz silkti.
“Çünkü bugün herkesin yüzünde normalden farklı bir ifade var.”
“Senin yüzünde de mi var?”
“Benimki doğuştan.”
İstemeden güldüm.
Kürşat da hafifçe gülümsedi ama sonra ciddileşti.
“Şaka bir yana, bir şeye ihtiyacın olursa haber ver. Sormak istemediğin şeyleri anlatmak zorunda değilsin. Ama tek başına uğraşmak zorunda da değilsin.”
Ona baktım.
Yıldırım Timi'nde bazen en büyük destek, insanın karşısına geçip uzun uzun konuşan kişi değildi. Bazen yalnızca yanında durup bir şey anlatmak istemediğini anlayan biriydi.
“Sağ ol, Kürşat.”
Başını salladı.
“Her zaman.”
Yanımdan ayrılırken arkasından baktım.
Sonra zihnimde beliren cümleyi yeniden düşündüm.
Almıla, onu şimdi açma.
Ses bir kadına mı aitti?
Bunu bile hatırlayamıyordum.
---
Akşamüstü, Demiralp'in odasına çağrıldım.
Kapıyı iki kez tıklatıp içeri girdim.
“İzin var mı komutanım?”
“Gel, Almıla.”
Masasının üzerinde birkaç belge duruyordu. Demiralp birini kapatıp bana yer gösterdi.
“Otur.”
Oturduktan sonra doğrudan konuya girdi.
“Zarfın nasıl bırakıldığıyla ilgili inceleme devam ediyor. Henüz kesin bir sonuca ulaşmadık.”
Başımı salladım.
“Anlaşıldı komutanım.”
“Fakat seninle ilgili başka bir şey sormam gerekiyor. Bugün herhangi bir şey hatırladın mı?”
Bir süre yüzüne baktım.
Söylemeli miydim?
Aklımda beliren görüntünün gerçek olduğundan bile emin değildim. Ona anlatsam belki bir anlam çıkarabilirdi. Belki de gereksiz bir ayrıntıyı büyütmüş olurdum.
Fakat sabah benden hatırladığım her şeyi söylememi istemişti.
“Bir şey oldu,” dedim sonunda.
Demiralp'in bakışları dikkat kesildi.
“Ne oldu?”
“Koridordaydım. Bir koku aldım. Eski kâğıt gibi bir şeydi. Sonra bir görüntü belirdi.”
“Nasıl bir görüntü?”
Gözlerimi kısa bir an kapatıp hatırlamaya çalıştım.
“Ahşap bir masa. Pencereden gelen ışık. Masanın üzerinde kâğıtlar vardı.”
“Başka?”
“Bir ses duydum.”
Demiralp bekledi.
“Ne diyordu?”
Dudaklarımı birbirine bastırdım.
“‘Almıla, onu şimdi açma.’”
Demiralp'in yüzündeki ifade değişmedi. Ancak elindeki kalemi masaya bıraktığını fark ettim.
“Sesin kime ait olduğunu biliyor musun?”
“Hayır.”
“Kadın mıydı, erkek mi?”
“Bundan bile emin değilim. Sanki tanıdık geldi ama… Bunu gerçekten hatırladığım için mi hissettim, yoksa bugün zarfı düşündüğüm için mi bilmiyorum.”
“Görüntüdeki kâğıtlar nasıldı?”
“Onu da bilmiyorum. Çok kısa sürdü.”
Demiralp başını hafifçe salladı.
“Peki, şu anda ne hissediyorsun?”
Bu sorudan hoşlanmadım.
Çünkü cevabı, düşündüğümden daha karmaşıktı.
“Bir şeyin kenarındaymışım gibi hissediyorum.”
“Nasıl yani?”
“Sanki bir kapının önündeyim. Kapının arkasında ne olduğunu bilmiyorum ama orada bir şey olduğunu hissediyorum. Ne kadar yaklaşsam da göremiyorum.”
Demiralp bir süre sessiz kaldı.
“Almıla, bu görüntünün ne anlama geldiğini henüz bilmiyoruz. Bunu kesin bir anı olarak kabul etmeyeceğiz. Ama senin için önemli olabileceği için not edeceğiz.”
“Ya bir daha hatırlamazsam?”
“Hatırlamak zorunda değilsin.”
Bakışlarımı ona çevirdim.
“Ya hatırlamam gereken bir şeyse?”
“Öyle olduğunu nereden biliyorsun?”
Cevap veremedim.
Demiralp sandalyesinde geriye yaslandı.
“Birinin sana bir cümle göndermesi, geçmişinde mutlaka korkunç bir şey yaşandığını kanıtlamaz. Bir görüntünün belirmesi de tek başına her şeyi açıklamaz. Önce ne bildiğimizi, neyi yalnızca tahmin ettiğimizi ayıracağız.”
“Ya araştırmanın sonunda hiçbir şey bulamazsak?”
“Bu da bir sonuç olur. En azından elimizdeki bilgilerin sınırlarını biliriz.”
Onu dinlerken sabahki huzursuzluğumun yerini farklı bir duygu almaya başladı.
Hâlâ korkuyordum.
Ama artık korkumun ne olduğunu biraz daha iyi anlıyordum.
Beni asıl rahatsız eden, geçmişimde ne olduğunu bilmemek değildi.
Bir başkasının bunu biliyor olma ihtimaliydi.
Ve o kişinin, benim neyi hatırlayıp neyi hatırlamadığımı da biliyor olabileceği düşüncesiydi.
“Komutanım.”
“Dinliyorum.”
“Ya zarfı gönderen kişi beni tanıyorsa?”
Demiralp'in cevabı gecikmedi.
“O zaman neden seninle doğrudan iletişim kurmak yerine böyle bir yol seçtiğini araştıracağız.”
“Ya doğrudan iletişim kurmak istemiyorsa?”
“Bu da araştırılacak bir ihtimal.”
“Ya bana bir şey anlatmaya çalışıyorsa?”
Demiralp gözlerini benden ayırmadı.
“O zaman ne anlatmaya çalıştığını öğreneceğiz. Ama ne olursa olsun, kararımızı onun yazdığı cümleye göre vermeyeceğiz.”
Bir süre sessiz kaldım.
Ardından ayağa kalktım.
“Anlaşıldı komutanım.”
Ben kapıya yönelirken Demiralp son bir kez seslendi.
“Almıla.”
Döndüm.
“Bugün hatırladığın görüntü dışında bir şey olursa, kendini zorlamadan not et. Bir kelime, bir ses, bir yer… Ne olursa.”
“Emredersiniz komutanım.”
Kapıyı kapatıp koridora çıktım.
Bu kez doğrudan odama dönmedim. Birkaç adım ilerleyip durdum.
Ahşap masa.
Sarı ışık.
Kâğıtlar.
Ve o ses.
Almıla, onu şimdi açma.
Başımı hafifçe iki yana salladım.
Hatırladığım tek şey buydu.
Fakat nedense, o cümlenin sonunu duymamış olmak beni rahatsız ediyordu. Sanki o sesin ardından söylenecek başka bir şey vardı. Sanki birisi bana bir şey anlatmaya çalışmış ama ben daha cümlenin ortasında uyanmıştım.
Gözlerimi kapattım.
Bu kez hiçbir görüntü gelmedi.
Yalnızca sessizlik.
---
Gece olduğunda karargâhın hareketliliği azalmıştı. Gün boyunca süren konuşmalar, evraklar ve görevler yerini daha sakin bir düzene bırakmıştı.
Masamın başında otururken günün notlarını düzenliyordum. Her zamanki gibi görevlerimi tamamlamaya çalışıyordum ama aklım başka yerdeydi.
Bir an durup çekmecemi açtım.
Zarf artık orada değildi. İncelenmek üzere teslim edilmişti.
Çekmecenin boşluğuna baktım.
Sonra aklıma, çocukluğumdan kalma bir görüntü geldi.
Bu kez ahşap masa yoktu.
Bölüm etkileşimi
