Kanlı Hilal kitap kapağı

9. bölüm / 10

Kanlı Hilal

Yeraltındaki Hayalet

Vaveyla Yazarı: Ekrem Efe Özbek

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 10Şu an: Yeraltındaki Hayalet

Otoparkın soğuk betonunda Defne'nin kanı hızla yayılırken, dışarıdan gelen polis sirenleri gecenin sessizliğini yırtıyordu. Aylin, kadının boynundaki o korkunç yaraya yaptığı baskıyı yavaşça bıraktı. Yapacak hiçbir şey kalmamıştı; o kusursuz kuğu, Aylin'in gözleri önünde son nefesini vermişti.
Aylin'in uykusuzluktan morarmış gözlerinden süzülen tek bir damla yaş, yerini saf, ilkel bir öfkeye bıraktı. Ellerindeki sıcak kana aldırmadan ayağa fırladı. Gözleri, karanlık havalandırma boşluğunun hemen altındaki açık rögar kapağına kilitlendi. Kapağın kenarında, katilin kaçarken damlattığı taze kan izleri vardı.
Telsizi eline aldı. "Ambulans maktul için geç kaldı... Şüpheli, otoparkın altındaki yağmur suyu tahliye kanallarına girdi. Ben peşindeyim, kanal binasının etrafındaki tüm kanalizasyon ve alt yapı çıkışlarını tutun!"
Cevabı beklemeden telsizi beline taktı, silahının namlusuna mermiyi sürdü ve o karanlık, pis kokulu deliğe hiç düşünmeden daldı.
İzmir'in yeraltı dehlizleri; zifiri karanlık, yankılı ve ağır bir metan gazı kokusuyla doluydu. Aylin'in el feneri, diz boyu yüksekliğindeki bulanık suyun ve paslı boruların üzerinde gezinirken, ileriden gelen su şapırtılarını duydu.
"Polis! Dur, yoksa vururum!" diye bağırdı. Sesi tünelin içinde defalarca yankılandı.
Elli metre ileride, Yekta karanlığın içinde suyun içinde bata çıka ilerliyordu. Boynundaki dikişlerden sızan kan, terine ve tünelin pis suyuna karışıyordu. Fiziksel olarak tükenmek üzereydi ama burası onun krallığıydı. İzmir'in damarlarını polisten de, belediye başkanından da iyi biliyordu.
Yekta, tünelin ikiye ayrıldığı o dar kavşağa ulaştığında durdu. Sol taraftaki duvarda, Alsancak bölgesinin yağmur suyunu denize pompalayan devasa, paslı bir tahliye vanası vardı. Eğer o vanayı açarsa, deniz seviyesinin altındaki bu tünel saniyeler içinde suyla dolacak ve peşindeki o inatçı komiseri boğacaktı.
Alet kemerindeki ağır, demir "T-anahtarını" (belediye işçilerinin vanaları açmak için kullandığı o devasa aleti) çıkardı. Vananın paslı çarkına yerleştirip bütün gücüyle asıldı. Boynundaki yaralı kaslar acıdan çığlık atıyordu. Dişlerini sıkarak vanayı çevirdi.
Büyük bir metalik gıcırtı ve ardından korkunç bir su gürlemesi tünelde yankılandı. Basınçlı su, karanlık tünelin içine bir şelale gibi boşalmaya başladı.
Aylin, üzerine doğru gelen köpüklü ve pis su dalgasını gördüğünde geriye doğru kaçmaya çalıştı ama suyun gücü onu dizlerinin üzerine düşürdü. Feneri elinden fırladı ve suya gömülüp söndü. Zifiri karanlıkta, buz gibi suyun içinde sürüklenirken silahını kaybetmemek için var gücüyle duvardaki paslı demirlere tutundu.
Yekta vanayı sonuna kadar açtığı o panik anında, elleri kanlı ve kaygan olduğu için ağır T-anahtarını elinden düşürdü. Anahtar büyük bir şapırtıyla bulanık suyun içine gömüldü. Onu aramak için vakti yoktu. Sular yükselirken o çoktan sağdaki tünelin çıkış merdivenlerine tırmanmaya başlamış, İzmir'in bir başka karanlık sokağına açılan kapağı iterek yeryüzüne karışmıştı.
Aylin ise boğulmaktan kıl payı kurtulmuş, sular yavaşlayana kadar duvara tutunmuştu. Tünel aydınlandığında (muhtemelen yukarıdan gelen bir devriye polisinin ışığıyla), Aylin suyun içinde parlayan o ağır demir parçasını gördü. Eğilip aldı.
Bu sıradan bir alet değildi. Ağır, sanayi tipi bir T-anahtarıydı ve tam sapının ortasında kazınmış o harfler Aylin'in kibrine atılmış bir tokat gibi parlıyordu: "İ.B.B. PARK VE BAHÇELER MÜD."
Aylin o paslı anahtara bakarken, lojistik deposundaki o 42 numaralı dolabı, etrafı pas sökücü kokan ve boynu sargılı olan o zavallı, sünepe işçiyi hatırladı. Beyninde şimşekler çakmıştı. O "elit cerrah", en başından beri sarı bir yeleğin arkasından ona gülüyordu.
Ertesi sabah, İnciraltı Fidanlığı.
Güneş seraların camlarında parlarken, Yekta soyunma odasındaki sırasız dolapların arasında, bir plastik sandalyede adeta bir ceset gibi oturuyordu. Gözlerinin altı kapkara olmuştu. Otoparktaki o vahşi arbede, yeraltındaki kaçış ve boynundaki sızlayan yara onu tüketmişti. Dün gece evine zar zor varmış, kanlı kıyafetlerini yakmış ama yorgunluktan bayıldığı için alet çantasını ve içindeki o "kanlı kupayı" temizlemeye fırsat bulamamıştı.
"Yekta Abi, Rıza Usta'nın telsizi bozulmuş yine, senin yedek bataryayı alıyorum çantandan!"
Yekta, başını ellerinin arasından kaldıracak gücü zor buldu. Gözleri bulanıktı. "Alma Cem... bırak o çantayı..." diye mırıldandı ama sesi o kadar cılız çıkmıştı ki, deponun diğer ucundaki Cem onu duymadı bile.
Cem, Yekta'nın her zaman kilitli tuttuğu ama dün geceki tükenmişlikle fermuarı aralık unutulmuş o siyah, yıpranmış alet çantasına elini daldırdı. Bataryayı ararken parmakları, çantanın dibinde sertleştirilmiş bez bir çıkına çarptı. Bezi merakla dışarı çekti.
Bez aralandı.
Cem'in nefesi boğazında düğümlendi. Bezin içinde; henüz yıkanmamış, üzerinde kurumuş, kahverengiye dönmüş kalın bir kan tabakası olan o hilal uçlu budama çakısı duruyordu. Ve çakının hemen yanında... uç kısmı kanlı, koparılmış bir et parçasına yapışık duran, zarif bir inci küpe parlıyordu.
Cem'in zihni durdu. Sadece yarım saat önce telefonunda izlediği sabah haberleri beyninde yankılandı: "Ünlü muhabir Defne Arslan dün gece vahşice katledildi. Katilin, kurbanın kulağındaki inci küpeyi kopararak aldığı öğrenildi..."
Cem yutkunamadı. Elleri titremeye, kalbi göğüs kafesini parçalayacak gibi atmaya başladı. Gözleri yavaşça dolabın aynasına kaydı.
Aynadaki yansımada, hemen arkasında duran Yekta'yı gördü.
Yekta'nın o yorgun, çökmüş "şanssız amele" maskesi tamamen düşmüştü. Yüz kasları ölü gibiydi. Gözlerinde ne bir yorgunluk ne de bir acı vardı; sadece o dipsiz, soğuk ve kusursuz karanlık bakıyordu. Boynundaki o kirli sargı bezi, artık zavallı bir yara değil, şeytani bir mühür gibi duruyordu.
"O küpe..." diye fısıldadı Yekta, sesi deponun sessizliğinde tıslayan bir yılan gibi yankılandı. "Defne'nin kulağında sandığımdan daha güzel duruyordu Cem."
Cem dehşetle arkasını döndü, elindeki kanlı bezi ve çakıyı yere düşürdü. Geriye doğru sendelerken metal dolaplara çarptı. "Abi... sen... televizyondaki..." Ses telleri iflas etmişti, kelimeleri toparlayamıyordu. Onu babası gibi gören o saf çocuğun gözlerindeki hayranlık, saniyeler içinde saf bir dehşete dönüşmüştü.
Yekta, yerdeki kanlı çakıya baktı. Sonra yavaşça eğilip aldı. Başparmağıyla çelikteki kurumuş kanı okşadı.
Dışarıda, seraların oradan Rıza Usta'nın sesi yankılanıyordu: "Cem! Bulamadın mı lan o bataryayı, nerede kaldın!"
Yekta, elindeki çakıyla Cem'in üzerine doğru tek bir adım attı. Gözleri, çocuğun şahdamarına kilitlenmişti. Kusursuz ritüelinin içine, temizlememesi gereken o tek "yabani ot" sızmıştı.
"Ben sadece yabani otları budarım Cem," dedi Yekta usulca. "Ama bazen... bazı fidanların büyümesine izin vermemek gerekir."