Kanlı Hilal kitap kapağı

2. bölüm / 10

Kanlı Hilal

Kusursuz Hata

Vaveyla Yazarı: Ekrem Efe Özbek

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 10Şu an: Kusursuz Hata

İnciraltı’ndaki Büyükşehir Belediyesi Fidanlığı, sabahın ilk ışıklarıyla birlikte ağır bir çam, ıslak toprak ve gübre kokusuna uyanmıştı. Çiğ düşmüş devasa seraların arasında, benzinli motorlu testerelerin o yırtıcı homurtuları yankılanmaya başlıyordu. İzmir, yeni güne dünkü cinayetin gazetelere sızan fısıltılarıyla başlarken, Yekta serin sabah ayazında sıradan mesaisine çoktan koyulmuştu.
Ancak zihni, topraktaki köklerde değil, boynunda sızlayan o dört ince tırnak izindeydi.
Adli Tıp uzmanlarının, o porselen tenli kadının tırnak aralarında bulacağı deri döküntüleri, Yekta’nın DNA'sı demekti. Kurduğu kusursuz imparatorluğun tek zayıf noktası, kendi teninde taşıdığı bu lanet olası çürüme iziydi. Onu yok etmesinin, silmesinin veya yıkamasının bir yolu yoktu. O bölgedeki dokunun tamamen, vahşice ve "doğal bir kaza" maskesi altında parçalanması gerekiyordu.
"Yekta Abi, çay döküyorum, içer misin?"
Sesin sahibi Cem’di. Yirmi iki yaşında, askerden yeni dönmüş, işe gireli henüz üç ay olmuş saf, geveze ve enerjik bir gençti. Yekta’nın o sessiz, ağırbaşlı işçi profilini kendine idol almış, her fırsatta onun peşinde dolanan, dünyadan bihaber bir çıraktı. Cem’in elindeki ince belli bardaktan yükselen buhar, sabahın soğuk havasına karışıyordu.
"Sağ ol Cem, sonra içerim," dedi Yekta, sesine o her zamanki yorgun, babacan işçi tınısını katarak. "Şu kurumuş akasya dallarını halledeyim, Rıza Usta gelip başımızda cırlamasın sabah sabah."
Tam o sırada, fidanlık şefi Rıza Usta’nın o genzi yakan tütün kokusu ve huysuz sesi duyuldu. Altmışlarına merdiven dayamış, göbekli, hayatı park ve bahçelerdeki ihalelerle geçmiş sinirli bir adamdı.
"Oğlum çay partisi mi yapıyorsunuz lan burada!" diye bağırdı Rıza Usta, elindeki telsizi sallayarak. "Başkanlık güzergahındaki ağaçlar budanacak daha, sallanmayın! Yekta, o akasyaları kökünden mi söküyorsun ne yapıyorsun, hadi bitir!"
Yekta sadece başını salladı. Rıza Usta ve Cem, onun en mükemmel kamuflajlarıydı. Bir katili kimse fırça yiyen bir işçinin içinde aramazdı.
Yekta, elindeki benzinli motorlu testereyi çalıştırdı. Aletin zinciri vahşi bir kükremeyle dönerken, gözüne kurumuş, kalın ve inatçı bir akasya dalını kestirdi. Cem birkaç metre ötede fidanları suluyor, Rıza Usta telefonda birilerine küfrediyordu. Kimse ona bakmıyordu.
Yekta, testerenin devir hızını en tepeye çıkardı. Motorun çığlığı sağır edici bir boyuta ulaştığında, gözlerini hafifçe kıstı ve testereyi o kalın dala bilerek en yanlış, en tehlikeli açıyla sapladı.
Zincir, kurumuş odunun içinde sıkışıp aniden, korkunç bir şiddetle geri teptiğinde (kickback), Yekta o devasa kinetik enerjiyi kontrol edip bileklerini kitlemek yerine, aletin sapını kasıtlı olarak gevşetti.
Kontrolden çıkan testere vahşi bir canavar gibi geriye fırladı. Dönen çelik dişler, Yekta'nın boynunun sol tarafını, tam da o tırnak izlerinin olduğu deriyi korkunç bir hızla sıyırıp geçti.
Acı, kör edici bir beyazlıktı.
Gözlerinin önünde şimşekler çaktı. Testerenin dişleri, kadının bıraktığı o ince tırnak çiziklerini saniyeler içinde paramparça etmiş, üst deriyi kanlı, düzensiz ve iğrenç bir yarığa çevirmişti. Testere Yekta'nın elinden fırlayıp toprağa düştüğünde, çığlık atan zincir toprağa gömülerek boğuk bir homurtuyla sustu.
Yekta, acıyla dizlerinin üzerine çöktü. Boynundan süzülen sıcak kan, saniyeler içinde o meşhur fosforlu yeleğini kızıla boyamıştı.
"Yardım edin!" diye bağırdı Yekta. Bedeni acıdan titriyor, yüzü kasılıyordu; ama içerideki o şeytani bahçıvan, kusursuzca oynadığı bu tiyatrodan tarifsiz bir haz alıyordu.
"Yekta Abi!" Cem'in elindeki hortum yere düştü. Genç çocuğun yüzü dehşetten bembeyaz olmuştu. Rıza Usta telefonunu fırlatıp koşarak geldi.
"Ambulansı arayın lan! Bastır oraya Yekta, çekme elini!" diye bağırıyordu yaşlı adam panikle.
Dışarıdan bakıldığında ölümden kıl payı dönmüş, şoka girmiş zavallı bir işçiydi o. Oysa içeride, kadının bıraktığı o lanet olası DNA'nın motorlu testereyle havaya uçuşan kanlı et parçalarına karıştığını bilmenin verdiği o soğuk zaferi yaşıyordu. Kusursuz hatası, yine kusursuz bir vahşetle örtbas edilmişti.
Aynı saatlerde, Emniyet Müdürlüğü'nün soğuk, florasan ışıklarıyla aydınlatılmış morgunda, ağır bir formaldehit kokusu havada asılıydı. Komiser Aylin, çelik masanın üzerinde yatan o porselen tenli kadının boynundaki yarayı inceliyordu. Yüzünde hiçbir duygu yoktu; sadece avını anlamaya çalışan bir yırtıcının o soğuk analitik bakışı vardı.
Morgun ağır demir kapısı açıldı. Adli Tıp Uzmanı Dr. Koray, elinde sarı bir dosyayla içeri girdi. Yılların yorgunluğunu omuzlarında taşıyan, kelimenin tam anlamıyla bilime tapan, detaycı ama vizyonsuz bir adamdı. Hemen arkasından ise Cinayet Büro Amiri Başkomiser Selim girdi. Selim, göbeği kemerinden taşan, takım elbisesi her zaman buruşuk, basından ve bürokrasiden ölesiye korkan, "dosyayı hemen kapat" zihniyetinin ete kemiğe bürünmüş haliydi.
"Aylin, basın kapıda kamp kurdu," dedi Selim, cebinden çıkardığı mendille terleyen alnını silerek. "Gasp de, uyuşturucu çetesi de, sapık de, bir şey ver bana. Ne bulduk?"
"Laboratuvar sonuçları geldi amirim," dedi Dr. Koray, yorgun gözlüklerinin üzerinden bakarak dosyayı çelik masaya bıraktı. "Fakat durum biraz... tuhaf."
Aylin başını kadının boynundaki o kanlı kavisin üzerinden kaldırdı. "Ne kadar tuhaf Koray?"
"Maktulün boynundaki yaranın üzerini kaplayan o şeffaf, kehribar rengi tabaka... Kan pıhtısı ya da cinayet mahallini temizlemek için kullanılan kimyasal bir çözücü değil." Koray boğazını temizledi. "Bildiğin çam reçinesi, bal mumu ve bitkisel antifungal yağların bir karışımı."
Selim kaşlarını çattı. "Ne demek lan bu Türkçe konuş!"
"Amirim, bu madde ziraatte kullanılan profesyonel bir ağaç budama macunudur," dedi Koray net bir sesle. "Kesilen dallar hava almasın, çürümesin ve enfeksiyon kapmasın diye sürülür. Katil, kadının şahdamarını kestikten sonra, yarayı resmen bir ağaç dalı gibi mühürlemiş."
Morgun sessizliği, bu hastalıklı detayın ağırlığıyla adeta katılaştı.
Selim sinirle homurdandı. "Al başına belayı. Hastanın tekiyle uğraşıyoruz. Ne yani, katil bir bahçıvan mı? Gidip Park ve Bahçeler'deki çapacıları mı toplayalım?"
"Hayır!" dedi Aylin, sesi morgun çelik duvarlarında çınladı. Gözlerinde o inatçı, şüpheci ateş parlıyordu. "Bu adam bir bahçıvan ya da park işçisi falan değil. Kesiğe bakın Başkomiserim. Şahdamarını tek hamlede, milimetrik bir kavisle kesmiş. Ette hiçbir yırtılma yok. Bir cerrah kadar profesyonel. Böyle bir el, olay yerinde tesadüfen köylü işi bir ağaç macunu unutmaz."
"O zaman bu macun ne arıyor cesedin üzerinde Aylin?" diye sordu Selim bıkkınlıkla.
"Bizimle oynuyor," diye fısıldadı Aylin. Yaranın üzerindeki o donmuş reçineye nefretle bakıyordu. "Zeki, narsist ve kendi yeteneğine aşık bir psikopatla karşı karşıyayız. Bizi bahçıvanların, çapacıların, toprakla uğraşan sıradan adamların peşine düşürüp vakit kaybettirmek istiyor. Bu sahte bir iz. Biz o samanlıkta iğne ararken, o muhtemelen steril bir ofiste, lüks bir muayenehanede ya da atölyesinde kahvesini yudumlayıp ahmaklığımıza gülüyor olacak."
Dr. Koray omuz silkti. "Ben bilime bakarım Aylin. Macun orada. Ayrıca maktulün tırnak aralarında deri dokusu bulduk ama çok deforme olmuş. DNA eşleşmesi çıkaramayabiliriz."
Aylin deri ceketini omuzlarına sertçe attı. "Çıkaramayacağız zaten Koray. Çünkü karşımızdaki adam DNA bırakacak kadar aptal değil. O macun bir dikkat dağıtıcı. Dosyayı sıradan işçilerin üzerinde harcamayacağım."
Aylin'in o aşırı analitik ama tamamen yanlış olan teorisi, Yekta’nın görünmezlik pelerinine devasa bir çelik zırh daha eklemişti. Zekâsı, ona en büyük kör noktayı yaratmıştı.
Aynı saatlerde, Yeşilyurt Devlet Hastanesi'nin acil servisinde yoğun bir tentürdiyot ve iyot kokusu vardı. Acil doktoru, Yekta'nın boynundaki o korkunç testere kesiğine kalın, siyah iplerle kaba saba dikişler atıyordu.
Cem, acil servisin kapısında Yekta’nın kana bulanmış ceketini ellerinde sıkı sıkı tutuyor, korkudan titriyordu. Rıza Usta ise koridorda bir ileri bir geri volta atıyor, hastane güvenliğiyle tartışıyordu.
Doktor son düğümü atıp ipi kesti. "Ucuz atlatmışsın şanslı adam," dedi doktor. "İki milim daha derine inse şahdamarını parçalardı. Testereyle şaka olmaz."
"Sağ olun hocam," dedi Yekta. Sesinde sadece acı çeken bir işçinin yorgunluğu vardı.
Aynadan kendi boynuna baktı. Kadının bıraktığı o ince, estetik ve ölümcül tırnak izlerinden eser kalmamıştı. Onun yerini, şişmiş, morarmış ve kalın dikişlerle kapatılmış iğrenç bir et yığını almıştı. Dışarıdan bakıldığında talihsiz, yaralı bir işçiydi.
İçeriden bakıldığında ise... kusursuzluğunu bir kez daha ispatlamış bir dahi.
Cem içeri girdiğinde gözleri doluydu. "Abi... İyi misin?"
Yekta, genç çocuğa dönüp o sıcak, babacan tebessümünü yüzüne yerleştirdi. "İyiyim aslanım. Sadece bir iş kazası. Rıza Usta'ya söyle, yarın mesaiye geliyorum. Bizi o dallar yıkamaz."
Yekta hastaneden çıkarken, İzmir'in üzerine çöken akşam karanlığına karıştı. Artık emindi; ne o tırnak izleri ne de o macun onu ele verebilirdi. Av sahası, yeniden tertemizdi.