10. bölüm / 10
Kanlı HilalYabani Ot
Bölümler 10Şu an: Yabani Ot
- 1 Fosforlu Pelerin1.191 kelime
- 2 Kusursuz Hata1.224 kelime
- 3 Karşıyaka Vapuru800 kelime
- 4 Kör Nokta929 kelime
- 5 Bulanık Kan851 kelime
- 6 Büyük Yüzleşme918 kelime
- 7 Kibre Meydan Okuma699 kelime
- 8 Kusurlu Hasat706 kelime
- 9 Yeraltındaki Hayalet903 kelime
- 10 Yabani Ot1.183 kelime · Okuduğun bölüm
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Cem! Nerede kaldın oğlum, ağaç mı oldun içeride!"
Rıza Usta'nın sabırsız sesi soyunma odasının ince teneke duvarlarında yankılanırken, içerideki o ölümcül sessizlik saniyelerle yarışıyordu. Cem, sırtını soğuk metal dolaplara yaslamış, titreyen elleriyle Yekta'ya bakıyordu. Babası gibi gördüğü, her fırsatta çay taşıdığı bu sessiz, ağırbaşlı adamın aslında İzmir'i kana bulayan o şeytani siluet olduğu gerçeği, gencin zihnini felç etmişti.
Yekta, elindeki o kanlı, hilal uçlu çakıyla Cem'e doğru tek bir adım daha attı. Yüzünde ne bir nefret ne de bir öfke vardı; sadece bahçesindeki ayrık otunu temizlemeye karar vermiş bir bahçıvanın o dondurucu, pragmatik soğukkanlılığı okunuyordu.
"Abi..." diye inledi Cem. Sesi fısıltıdan halliceydi. Gözyaşları yanaklarından süzülüyordu. "Yemin ederim görmedim... Kimseye söylemem. Allah belamı versin, susarım abi!"
Cem ellerini yüzüne siper edip yana doğru kaçmaya yeltendiği an, Yekta'nın o çelik gibi sert, nasırlı sol eli bir mengene gibi gencin ağzını ve burnunu kapattı. Cem'in çırpınışı, Yekta'nın o ilkel ve vahşi fiziksel gücü karşısında saniyeler içinde kırıldı.
"Biliyorum Cem," diye fısıldadı Yekta, dudakları neredeyse çocuğun kulağına değerken. "Ama sırlar, toprağın altına gömülmediği sürece filizlenir."
Hilal uçlu çakı, deponun o loş ışığında son bir kez parladı.
Yekta, bugüne kadar sadece o kusursuz, "nadide orkidelerine" sakladığı o estetik kavisli kesiği, bu kez sırrını korumak için kaba saba bir şekilde Cem'in boynuna savurdu. Çakı, et ve kıkırdağı pürüzsüzce yararak geçti. Cem'in gözlerindeki o masum korku, yerini ölümün o donuk boşluğuna bırakırken bedeni Yekta'nın kollarına ağırlaşarak yığıldı.
Yekta'nın kaybedecek tek bir saniyesi bile yoktu. Dışarıdan Rıza Usta'nın ağır, çamurlu botlarının çakılları ezen ayak sesleri yaklaşmaya başlamıştı.
Sıcak kan, soyunma odasının beton zeminine göllenmeden önce Yekta, Cem'in cansız bedenini koltuk altlarından kavradı. Odanın köşesinde duran, kışın parklara dökülmek üzere bekleyen devasa, yeşil renkli sac gübre sandığına doğru sürükledi. Sandığın ağır kapağını tek eliyle kaldırıp, çocuğu ağzına kadar ağır kokulu torf ve kimyasal gübre dolu olan o karanlık çukurun içine acımasızca itti. Cem'in bedeni gübrelerin arasına gömülürken, Yekta elindeki o kanlı bezi ve çakıyı da hemen yanına, toprağın derinliklerine sakladı ve demir kapağı büyük bir gürültüyle kapattı.
"Cem! Lan sağır mısın..."
Soyunma odasının kapısı sertçe açıldığında Rıza Usta içeri daldı. Yekta, tam o saniye yeşil gübre sandığının üzerine oturmuş, ellerini dizlerine koymuş, derin ve yorgun nefesler alıyordu. Kendi boynundaki dikişleri tutuyor, acı çekiyormuş gibi yüzünü buruşturuyordu.
"Yekta?" dedi Rıza Usta etrafa bakınarak. "Nerede bu sarsak oğlan? Sana batarya getirecekti."
"Sorma usta," dedi Yekta, pürüzlü ve bitkin bir sesle. "Bataryayı bulamadı. Benim boynumun ağrısı yine vurdu, başım dönüyor diye beni buraya oturttu. Kendi de 'Ben gidip arka depodan yenisini bulurum' deyip fırladı dışarı."
Rıza Usta homurdanarak başını salladı. "İşten kaçmaya bahane arıyor it oğlu it. Neyse, sen otur dinlen, rengin atmış iyice."
Rıza Usta tam arkasını dönüp çıkacaktı ki, fidanlığın dış kapısından gelen o korkunç fren sesleri ve siren çığlıkları deponun ince duvarlarını sarstı.
Saniyeler içinde üç sivil polis aracı çamur sıçratarak fidanlığın ortasına daldı. Araçların kapıları eşzamanlı olarak açılırken, fidanlıktaki tüm işçiler ellerindeki kürekleri ve makasları bırakıp şaşkınlıkla geri çekildi.
Ortadaki araçtan inen kişi Komiser Aylin'di. Üzerindeki deri ceket, kanalizasyondaki o ölüm kalım savaşından dolayı çamur ve pis su içindeydi. Saçları ıslak, yüzü çizik içindeydi ama gözlerindeki o cehennem ateşi her zamankinden çok daha parlak yanıyordu. Sağ elinde, o ağır ve paslı İ.B.B. T-anahtarını bir silah gibi kavramıştı.
Aylin, hızlı ve tavizsiz adımlarla doğrudan Rıza Usta'nın ve Yekta'nın bulunduğu soyunma odasına doğru yürüdü. Kapının pervazında durup içeriyi o delici bakışlarıyla taradı.
Yekta, hemen altında Cem'in kanını emen o gübre dolu sac sandığın üzerinde otururken, yüzündeki o masum, acı çeken işçi maskesini bir milim bile oynatmadı. Oysa kalbi, hayatında hiç olmadığı kadar güçlü, adeta bir zafer marşı çalar gibi atıyordu. İçindeki o narsist tanrı, Aylin'in o darmadağın, yenilmiş halini izlerken zevkten dört köşeydi.
"Amirim..." dedi Rıza Usta panikle bir adım öne çıkarak. "Hayırdır inşallah, yine ne oldu?"
Aylin, elindeki o paslı, ağır vana anahtarını Rıza Usta'nın göğsüne doğru sertçe kaldırdı. Üzerindeki "İ.B.B. PARK VE BAHÇELER MÜD." yazısı, deponun loş ışığında parlıyordu.
"Bu anahtar," dedi Aylin, sesi uykusuzluktan ve öfkeden titreyerek. "Dün gece Alsancak'taki ana tahliye hattında, bir polis memurunu boğmak için kullanıldı. Ve o hattan çıkan kişi, bu fidanlığa ait malzemelere, bu fidanlığın vardiya sistemine ve alt yapısına avucu gibi hakim biri!"
Rıza Usta'nın rengi kireç gibi oldu. "Amirim... Onlar zimmetli falan değil ki. Onlarca var o anahtardan depoda. Taşeronlar, altyapı ekipleri, İZSU, herkes gelip alır arabasına atar..."
"Kes sesini!" diye kükredi Aylin. Gözleri, Rıza Usta'yı aşıp deponun loşluğunda, o yeşil sandığın üzerinde oturan adama takıldı.
Yekta. Boynunda kalın, kaba saba sargı bezi olan o şanssız amele.
Aylin yavaşça içeri girdi. Çamurlu çizmeleri beton zeminde tok sesler çıkarıyordu. Yekta'nın tam önünde, sadece yarım metre mesafede durdu. Aralarında bir metrelik bir hava boşluğu ve Yekta'nın oturduğu o kanlı sandık vardı. Yekta, gözlerini kaçırarak ezik bir tavırla başını yere eğdi. Oysa hemen kalçasının on santim altında, Cem'in açık boynundan sızan sıcak kan, torf toprağına karışmak üzereydi. Sandığın kenarındaki o ufak, görünmez aralıktan dışarı sızacak tek bir kan damlası, Yekta'nın krallığını o saniye yerle bir etmeye yetecekti.
"Sen," dedi Aylin buz gibi bir sesle. "Senin adın neydi?"
"Yekta, amirim," dedi Yekta, o kalın Ege şivesini ve yorgun tonunu sesine kusursuzca yerleştirerek.
Aylin'in gözleri, Yekta'nın boynundaki o kaba sargıya, oradan da adamın kalın, nasırlı, çamurlu ellerine kaydı. Zihni, dün gece kanalizasyondaki o karanlık silueti, Defne'nin boynunu parçalayan o vahşi gölgeyi bu adamla eşleştirmeye çalışıyordu. Ama kibri, o "kusursuz, zeki ve elit seri katil" profili hâlâ beyninin etrafında kalın bir duvar örüyordu. Aylin'in zihni, o kusursuz cinayetleri bu vasat, zavallı ve kendi boynunu kesen bir işçinin işlemiş olabileceği ihtimalini şiddetle reddediyordu.
Aylin, adamın o ezik duruşuna bakarken içinden, Bu adam sadece o katilin ayak işlerini yapan, malzemeleri çalan bir piyon olmalı diye geçirdi. O zeki pislik, bu zavallıları kullanıyor.
"O sandığın içinde ne var?" diye sordu Aylin aniden. Gözleri Yekta'nın oturduğu o büyük yeşil sac kutuya kilitlenmişti.
Yekta'nın midesine soğuk bir kramp girdi ama yüz kasları milim oynamadı. Boynunu tutarak yüzünü buruşturdu. "Kışlık kimyasal gübre amirim," dedi sakince. "Kokusu ağırdır, fare gelmesin diye demir kapağını kilitli tutarız. Kalkayım isterseniz..."
Yekta, yavaşça ve acı çekiyormuş gibi ayağa kalkmaya yeltendi. Eğer Aylin kapağı açmasını isterse, Yekta saniyeler içinde o hilal uçlu çakısını gübrelerin arasından çekip çıkaracak, Aylin'in boynuna tek bir ölümcül darbe indirecek ve fidanlıktaki herkesi öldürerek dışarıdaki o kanlı kıyamete doğru koşacaktı. Kasları yay gibi gerilmiş, o patlama anını bekliyordu.
Aylin, Yekta'nın o acınası, kıvranan haline baktı. Fidanlığın içindeki o ağır, genzi yakan organik koku midesini bulandırmıştı. Zaten yeterince leş gibi kokuyordu ve zamanı yoktu.
"Otur yerine, kalsın," dedi Aylin bıkkınlıkla elini sallayarak. Rıza Usta'ya döndü. "Bana dün gece mesaide olan, o depolara anahtarı olan herkesin listesini getireceksin. Bu çöplüğün her santimi aranacak. O adamı bulana kadar hiçbiriniz bu şehirden bir yere kıpırdamayacaksınız!"
Aylin arkasını dönüp hızlı adımlarla soyunma odasından çıktı.
Yekta, sandığın üzerine yavaşça geri oturdu. Aylin'in ayak sesleri uzaklaşırken, Yekta derin, titrek ama tarifsiz bir hazla dolu bir nefes aldı. Gözlerini kapattı ve gülümsedi. İzmir'in en zeki polisi, az önce taze bir cesedin sadece yarım metre ötesinde dikilmiş, Yekta'nın gözlerinin içine bakmış ve yine hiçbir şey görememişti.
Kibir, Aylin'in en büyük körlüğü; Yekta'nın ise en büyük silahıydı. Ve Yekta, o sandığın üzerinde otururken, artık oyunun kurallarının tamamen değiştiğini, av ile avcının birbirine geri dönülmez şekilde kenetlendiğini biliyordu.
