5. bölüm / 10
Kanlı HilalBulanık Kan
Bölümler 10Şu an: Bulanık Kan
- 1 Fosforlu Pelerin1.191 kelime
- 2 Kusursuz Hata1.224 kelime
- 3 Karşıyaka Vapuru800 kelime
- 4 Kör Nokta929 kelime
- 5 Bulanık Kan851 kelime · Okuduğun bölüm
- 6 Büyük Yüzleşme918 kelime
- 7 Kibre Meydan Okuma699 kelime
- 8 Kusurlu Hasat706 kelime
- 9 Yeraltındaki Hayalet903 kelime
- 10 Yabani Ot1.183 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Bostanlı sahilinde gri ve asık suratlı bir şafak sökerken, inşaat halindeki apartmanın önünü çeviren sarı olay yeri inceleme bantları, körfezden esen soğuk rüzgârla kamçı gibi şaklıyordu. Havada taze dökülmüş beton, deniz tuzu ve paslı demir kokusuna karışan o ağır, metalik kan kokusu vardı.
Cinayet mahalline ilk intikal eden ekip, Karşıyaka asayiş şubeden Komiser Yardımcısı Tarık ve iki devriye polisinden ibaretti. Tarık, yirmi beş yaşlarında, mesleki vizyonu devriye arabasında çekirdek çitleyip maç dinlemekten öteye geçmeyen, dikkatsiz ve kaba saba bir adamdı. Dudaklarının arasına sıkıştırdığı sigaranın külü, maktulün boynundaki o eşsiz kehribar rengi macuna sadece birkaç santim uzaklıktaki beton zemine düşerken umrunda bile değildi.
"Amatör işi," dedi Tarık, ellerini cebine sokup cesedin etrafında kaba adımlarla dönerken. Botunun ucuyla kadının açık çantasını hafifçe dürttü. "Cüzdan, nakit para, telefon duruyor. Ama boynunda zincir izi var, kolyeyi asılıp koparmış. Kafası güzel bir tinerci ya da hapçının teki kadını gasp etmeye çalıştı. Kadın bağırınca da paniğe kapılıp boğazını kesti. Klasik."
Devriye polisi Hasan, elindeki küçük fenerle kadının boynundaki o şeffaf, donuk tabakayı aydınlattı. "Komiserim, boynundaki o sarımtırak şey ne? İnşaat köpüğü mü bulaşmış?"
Tarık gözlerini devirdi, sigarasından derin bir nefes alıp dumanını cesedin üzerine doğru üfledi. "Ne bileyim oğlum ben, adli tıp mıyım? Kadın düşerken boynunu inşaat harcına, tutkalına falan çarpmıştır. Toplayın şunları, savcı gelmeden şu işi paketleyelim. Sabah sabah uykumdan oldum zaten."
Tam o sırada, sokağın başından acı bir fren sesi duyuldu. Sarı olay yeri bandı sertçe yukarı kaldırıldı ve altından Komiser Aylin, deri ceketi ve uykusuzluktan iyice çökmüş, morarmış gözleriyle fırtına gibi içeri girdi. Bütün gece o pis kokulu fidanlık deposunda malzeme defterlerini hatmetmiş ama o dahi, narsist "cerrahı" bulamamıştı. Sinirleri tel gibi gergindi.
Aylin'in keskin gözleri, Tarık’ın cesedin burnunun dibinde içtiği sigaraya ve botlarının tabanıyla ezdiği o kan damlalarına kilitlendi.
"O elindeki sigaranın külünü bir kez daha delillerin üzerine çırparsan," dedi Aylin, sesi sokakta yankılanan bir kırbaç gibiydi, "o izmariti ateşini söndürmeden sana yuttururum Tarık. Defol olay yerinden!"
Tarık neye uğradığını şaşırıp sigarasını panikle botunun ucuyla ezdi, ama Aylin'in o dondurucu bakışlarını görünce ezdiği izmariti cebine atıp hızla olay yerinin dışına çıktı.
Aylin, beyaz lateks eldivenlerini takarak dizlerinin üzerine çöktü. Dr. Koray ve ekibi de hemen arkasından olay yerine giriş yapmış, çantalarını açmaya başlamışlardı. Aylin’in bakışları, maktulün şahdamarındaki o kusursuz, yarım ay şeklindeki kesiğe ve üzerini pürüzsüzce kaplayan şeffaf budama macununa odaklandı.
"Yine o," diye fısıldadı Aylin. Sesi, büyülenmiş gibi çıkmıştı. "Kusursuz kesik, donmuş reçine... İkinci orkidesini dalından kopardı."
"Fakat Aylin, burada bir anormallik var," dedi Dr. Koray, kadının etrafındaki devasa kan gölünü işaret ederek. "İlk cinayet sokağı ne kadar steril ve temizse, burası o kadar kan gölüne dönmüş. Üstelik kan sadece maktulün etrafında değil." Koray, cımbızıyla sokağın karanlık tarafına doğru damlamış, kalın ve koyu renkli kan izlerini gösterdi. "Katil olay yerinden uzaklaşırken de kan damlatmış. Hem de çok fazla."
Aylin kaşlarını çattı. Ceketinin cebinden fenerini çıkarıp, asfalta damlayan ve sokağın sonuna doğru seyrelerek kaybolan kan izlerini takip etti. Damlaların büyüklüğü ve sıklığı, kanayan kişinin ciddi bir yara aldığını gösteriyordu.
Koray, elindeki pamuklu çubukla yerdeki o yabancı kandan bir örnek aldı. "Katil yaralanmış Aylin. Arbede çıkmış, kendini kesmiş ya da kadın ona ciddi bir zarar vermiş olmalı. Elimizde harika bir DNA örneği olacak."
Emniyetin o kaba saba polislerine göre bu, katilin paniklediği, çuvalladığı ve amatörce kendi kanını olay yerinde bıraktığı basit bir gasp-cinayetti. Dr. Koray'a göre, adaleti sağlayacak kusursuz bir biyolojik delildi.
Ancak Aylin’in o aşırı analitik, "çok düşünen" zihni, en basit ve en kaba gerçeği reddetmek için yine kendi kibrinin etrafında dönmeye başlamıştı.
"Hayır," dedi Aylin usulca ayağa kalkarak. Fenerin ışığını o kan damlalarının üzerinde gezdiriyordu. "İlk cinayetinde kurbanın şahdamarını tek hamlede, milimetrik bir cerrahi açıyla kesecek kadar usta bir el; gece yarısı sokak ortasında kendi kendini kanatacak kadar sakar olamaz. Bu adam bir hata yapmaz."
"Nasıl yani?" diye sordu Koray şaşkınlıkla. "Kan yerde işte Aylin. Adam yaralanmış."
Aylin'in gözlerinde o tehlikeli, hastalıklı hayranlık parladı. "Bizi aşağılıyor Koray. Bize sahte ekmek kırıntıları bırakıyor. Park ve Bahçeler depolarından bilerek aldığı o amele işi macun yetmedi; şimdi de basit, çuvallamış, acemi bir sokak serserisi profili çizmek için olay yerini bilerek kan gölüne çevirdi. Bu kan damlaları rastgele değil, mükemmel bir açıyla sokağın çıkışına yönlendirilmiş. Kendi kanı bile değildir, eminim bir hayvan kanı ya da hastaneden çaldığı yabancı bir kan torbasını damlatarak uzaklaştı buradan. Bu kadar zeki, bu kadar narsist bir adam DNA'sını sokağın ortasına bırakmaz."
Aylin, o "dahi seri katil" profiline o kadar körü körüne bağlanmıştı ki, Yekta’nın motorlu testereyle parçalanan boynundaki dikişlerin patladığı gerçeğini, o ucuz, acınası insanlık halini göremiyordu. Yekta'nın o çaresiz fizyolojik zaafı, Aylin'in gözünde şeytani bir dehanın şaheserine dönüşmüştü.
Aynı saatlerde, Karşıyaka'nın arka sokaklarındaki o rutubetli belediye işçi barakalarından birinde; İzmir'in o korkunç, o dahi seri katili Yekta, aynanın karşısında acıdan dişlerini sıkarak inliyordu. Fosforlu yeleği tamamen kan içindeydi. Bir elinde naylon iplik geçirilmiş kalın bir dikiş iğnesi, diğer elinde ise yarayı uyuşturmak için diktiği yarım şişe ucuz votka vardı. Kendi boynundaki yırtık etleri, bir çuvalı diker gibi kaba saba, kanlı ve acı verici bir ilkel yöntemle tekrar birleştiriyordu.
Polislerin "çuvallamış amatör" dediği, Aylin'in ise "tanrısal bir dahi" olarak gördüğü adam, acıdan ağlamamak için kendi dudaklarını kanatıyordu. Av ve avcı arasındaki bu devasa uçurum, İzmir'in karanlığını her saniye biraz daha besliyordu.
