7. bölüm / 10
Kanlı HilalKibre Meydan Okuma
Bölümler 10Şu an: Kibre Meydan Okuma
- 1 Fosforlu Pelerin1.191 kelime
- 2 Kusursuz Hata1.224 kelime
- 3 Karşıyaka Vapuru800 kelime
- 4 Kör Nokta929 kelime
- 5 Bulanık Kan851 kelime
- 6 Büyük Yüzleşme918 kelime
- 7 Kibre Meydan Okuma699 kelime · Okuduğun bölüm
- 8 Kusurlu Hasat706 kelime
- 9 Yeraltındaki Hayalet903 kelime
- 10 Yabani Ot1.183 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Eşrefpaşa'nın dik yokuşlarındaki o dökük, rutubet kokan tek odalı evin içi zifiri karanlıktı. Odayı aydınlatan tek şey, köşedeki tüplü televizyonun ekrana vuran soluk mavi ışığıydı.
Yekta, altı yaylanmış eski çekyatına oturmuş, elindeki ucuz votka bardağını göğsünde tutuyordu. Boynundaki o naylon ipliklerle atılmış ilkel dikişler, her kalp atışında beynine sıcak iğneler saplıyor gibi zonkluyordu. Ama Yekta’nın gözleri acıdan değil, ekranda dönüp duran o alaycı haberden dolayı kısılmıştı.
Ekranda, İzmir'in en popüler yerel haber kanallarından birinin akşam bülteni vardı. Ekranın altındaki kırmızı şeritte iri harflerle "İZMİR'İN ELİT KATİLİ KİM?" yazıyordu.
Kameranın karşısında, Defne Arslan duruyordu. İzmir medyasının yeni parlayan yıldızı. Gece karası, dümdüz inen saçları, porselen gibi pürüzsüz bir teni ve televizyonun o yapay ışıklarında bile kusursuzluğunu haykıran, kuğu gibi ince, uzun bir boynu vardı. Yekta’nın gözleri anında o boynun simetrisine, şahdamarının ritmik atışına kilitlendi.
"Emniyet kaynaklarından sızan bilgilere göre," diyordu Defne, sesinde o çok bilmiş, iddialı haberci tonuyla. "Bostanlı ve Kordon cinayetlerinin arkasındaki isim, sıradan bir sokak suçlusu değil. Cinayetlerin işleniş biçimindeki anatomik kusursuzluk ve kullanılan ithal tarım malzemeleri, polisin profillemesinde katilin yüksek zümreye mensup, belki tıp eğitimi almış ya da elit tabakadan zengin bir peyzaj mimarı olduğuna işaret ediyor."
Yekta’nın parmakları votka bardağını öyle bir sıktı ki, camın çatırdama sesi odanın sessizliğinde yankılandı.
Elit tabaka. Zengin. Süslü bir salon beyefendisi.
Yekta dişlerini sıktı. O, yıllarca bu şehrin kanalizasyonunu temizlemiş, ağır kütüklerini taşımış, sıcağında kavrulmuş bir işçiydi. İzmir'in asıl sahibi oydu; çünkü bu şehrin en karanlık, en pis, en görünmez damarlarında o dolaşıyordu. Polisin o kibirli Komiser Aylin'i, Yekta'nın o eşsiz yeteneğini ve vahşi sanatını gidip "zengin bir züppenin" cüzdanına ve statüsüne bağlamıştı.
Yekta'nın narsist tanrısallığına bundan daha büyük bir hakaret edilemezdi.
"Bu kibirli canavar her kimse, şu an belki de lüks villasında bir kadeh şarap içerek yarattığı korku imparatorluğunu izliyor," diye bitirdi sözlerini Defne. Sol kulağında, stüdyo ışıklarında parlayan ufak ama zarif bir inci küpe vardı.
Üçüncü kupa, diye fısıldadı Yekta ekrana doğru.
Votka bardağını sehpaya bıraktı. O an acıyı, yorgunluğu ve boynundaki dikişlerin sızısını tamamen unuttu. O güzel muhabir, sadece koparılmayı bekleyen nadide bir orkide değildi artık; o, Yekta’nın Komiser Aylin’e yazacağı kanlı bir mektuptu. Ona, aradığı katilin lüks bir villada değil, sokağın tam ortasında, elinde tırpanıyla bekleyen karanlık bir gölge olduğunu gösterecekti.
Aynı saatlerde, Emniyet Müdürlüğü'nün Cinayet Büro katı sigara dumanından göz gözü görmeyen bir savaş alanına dönmüştü.
Aylin, ofisinin ortasındaki beyaz tahtanın önüne geçmiş, elindeki kırmızı kalemle fotoğrafları birbirine bağlıyordu. Tahtada İzmir'in en zengin peyzaj şirketlerinin sahipleri, yurt dışında eğitim almış biyologlar ve lüks villa sahiplerinin fotoğrafları vardı. Yekta'nın o çamurlu dolabı, Aylin'in zihninin en karanlık çöplüğüne çoktan atılmıştı bile.
"Aylin, bu delilik," dedi Başkomiser Selim, elindeki çay bardağını masaya sertçe vurarak. "Elimizde hiçbir somut kanıt yokken gidip Alsancak'taki üç büyük mimarlık ofisinin bilgisayarlarına el koymaktan bahsediyorsun! Adamların avukatları emniyeti başımıza yıkar!"
"O macun sıradan bir malzeme değil amirim!" diye bağırdı Aylin, tahtadaki kırmızı çizgileri işaret ederek. "Bostanlı'daki kan izleri bile bizi şaşırtmak için bırakılmış sahte bir yoldu. Karşımızdaki adam bizimle satranç oynuyor. Sıradan sokak serserilerini bırakıp, bu elit profilin üzerine gitmezsek, üçüncü cesedi bulmamız an meselesi!"
Aylin'in kibri, onu yine o parlak ve yanlış hedeflerin etrafında pervane ediyordu. Doğruyu arıyordu ama yanlış ormanda avlanıyordu.
Ertesi gün, güneş Alsancak'ın üzerine yavaşça batarken, Defne Arslan'ın çalıştığı yerel kanal binasının önünde her zamanki akşam trafiği vardı.
Binanın hemen karşısındaki refüjde, Büyükşehir Belediyesi'ne ait ufak bir çim biçme aracı duruyordu. Aracın hemen yanında, elinde devasa bir tırmıkla dökülen sonbahar yapraklarını toplayan bir işçi vardı. Üzerinde fosforlu sarı yeleği, başında yüzünü gölgeleyen kasketi ve boynunda kaba saba, kirli bir sargı beziyle Yekta...
Trafiğin gürültüsü, insanların telaşı arasında hiç kimse o işçiye ikinci kez dönüp bakmıyordu. O, şehrin demirbaşlarından biriydi. Görünmezliğin o en konforlu halini yaşıyordu.
Saat tam 19.30'u gösterdiğinde, kanal binasının döner kapısı açıldı. Defne Arslan, üzerinde ekranda giydiği o şık siyah trençkotuyla dışarı adım attı. Telefonuyla konuşuyor, zarif adımlarla otoparka doğru yürüyordu. Kulağındaki inci küpe, sokağın neon ışıklarında hafifçe parlıyordu.
Yekta tırmığı yavaşça yere bıraktı. Kasketini biraz daha yüzüne doğru çekti. Parmakları, alet kemerindeki hilal uçlu çakının kılıfına uzandı.
İzmir polisinin aradığı o "lüks villadaki hayalet", şu an kurbanıyla arasında sadece on metrelik bir mesafe varken, sarı bir yeleğin içinde, sokağın tam ortasında yürümeye başlamıştı. Av ve avcı, medyanın o sahte ışıklarından uzaklaşıp, otoparkın kusursuz karanlığına doğru usulca ilerliyordu.
