Kanlı Hilal kitap kapağı

4. bölüm / 10

Kanlı Hilal

Kör Nokta

Vaveyla Yazarı: Ekrem Efe Özbek

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 10Şu an: Kör Nokta

Bostanlı sahilinin o tuzlu ve soğuk rüzgârı, ıssızlaşan sokaklarda uğulduyordu. Kızıl saçlı kadın, topuklu ayakkabılarının çıkardığı sesin gecenin sessizliğinde fazla yankılandığını fark edip adımlarını hızlandırdı. Karşıyaka vapurundan indiğinden beri ensesinde hissettiği o tekinsiz ürperti, karanlık sokak aralarına girdikçe daha da ağırlaşmıştı.
Sadece on beş adım arkasında, İzmir’in karanlığı Yekta’nın fosforlu yeleğinin altında sessizce süzülüyordu.
Yekta’nın zihni, kusursuz bir metronom gibi işliyordu. Kadının ritmini, rüzgârın yönünü, sokak lambalarının kör noktalarını hesaplıyordu. Sağ eli, alet kemerindeki hilal uçlu çakının soğuk deri kılıfını okşadı. Avının, sağa kıvrılan ve inşat halindeki karanlık bir apartmanın önünden geçen dar sokağa sapmasını bekledi. Oraya girdiği an, hasat başlayacaktı.
Aynı saniyelerde, şehrin diğer ucunda, İnciraltı’ndaki Büyükşehir Belediyesi Fidanlık ve Lojistik Deposu, ağır bir gübre, pas ve çürümüş yaprak kokusuyla gecenin karanlığına gömülmüştü.
Komiser Aylin, paslı tel örgülerin açık bırakılmış kapısından bir kedi gibi sessizce süzüldü. Güvenlik kulübesindeki yaşlı bekçi, televizyonun mavi ışığı altında çoktan sızmıştı. Aylin’in elindeki küçük el fenerinin ışığı, devasa seraların camlarında, sıra sıra dizilmiş park bakım araçlarının çamurlu tekerleklerinde hayalet gibi gezindi.
Gözleri, idari ofislerin ve işçi soyunma odalarının bulunduğu prefabrik binayı arıyordu. Başkomiser Selim’e kalsa bu depo, "elleri nasırlı zavallı amelelerin" yerinden başka bir şey değildi. Ama Aylin biliyordu; o narsist, o dahi katil bu depoları bir şekilde kullanıyor, malzemeyi buradan çalarak polisin zekâsıyla alay ediyordu.
Prefabrik binanın kapısı kilitli bile değildi. Kırık mandalı eliyle itip içeri girdi. İçerisi ağır bir ter, tütün ve nem kokuyordu. Fenerin ışığı, duvarı boydan boya kaplayan metal işçi dolaplarının üzerinde gezindi.
Kadın, inşaat halindeki apartmanın karanlık cephesine adım attığı an, Yekta bir panter gibi öne atıldı.
Sol eliyle kadının ağzını kapatıp, sağ elindeki çakıyla tek hamlede işi bitirecekti. Ancak karanlıkta kadının ayağı yerdeki inşaat molozlarına takıldı; dengesini kaybedip öne doğru savruldu. Yekta, avını kaçırmamak için içgüdüsel bir refleksle ona doğru atıldı ve ikisi birden sert beton zemine şiddetle çakıldılar.
İşte o an, Yekta’nın planlamadığı, o kusursuz denkleminde yer almayan o lanet olası şey oldu.
Betona çarpmanın etkisi ve ani fiziksel gerilme, Yekta’nın boynundaki o taze, kalın siyah dikişlerin aynı anda patlamasına neden oldu.
Kulağında iğrenç bir yırtılma sesi yankılandı. Beynine kaynar sular dökülmüş gibi kör edici, vahşi bir acı saplandı. Yırtılan etinin arasından fışkıran sıcak kan, saniyeler içinde sargı bezini aşıp boynundan aşağı, fosforlu yeleğine doğru akmaya başladı. Fiziksel bir şokla nefesi kesilen Yekta, acıdan inleyerek bir anlığına geriledi.
Kadın bu boşluktan faydalanarak çığlık atmak için ağzını açtı ama Yekta, kendi zayıf ve etten kemikten bedenine duyduğu o akıl almaz öfkeyle kadının üzerine tekrar çullandı. Acıyla körleşen gözleri, dikişleri patlamış, etleri birbirinden ayrılmış kanlı boynuyla o an bir bahçıvandan çok, yaralı bir canavara benziyordu.
İlkel bir hiddetle kadını beton zemine mıhladı. Hilal uçlu çakı havaya kalktı.
Aylin, prefabrik binanın arka tarafındaki şef ofisine girmişti. Masa dağınıktı; hakediş dosyaları, vardiya listeleri ve çay bardaklarıyla doluydu. Fenerin ışığını masanın üzerindeki kalın, yıpranmış "Malzeme Zimmet Defteri"ne sabitledi.
Sayfaları hızla çevirdi. Budama Macunu... Son iki ayın çıkış kayıtlarını arıyordu. Fenerin cılız ışığı altında, isimler alt alta sıralanmıştı.
Hasan Yılmaz - 3 Kutu
Cem Taşkın - 1 Kutu
Yekta Özbek - 2 Kutu
Rıza Kaptan - 5 Kutu
Aylin'in parmağı, "Yekta" isminin üzerinden yavaşça, sadece bir saniyeliğine geçti. Sonra sayfayı çevirdi. O dahi katilin isminin bu tozlu sayfalarda, asgari ücretle çalışan sıradan çapacıların arasında olabileceği ihtimali, kibirli zihninde bir saniye bile barınamamıştı.
Bunlar piyon, diye düşündü Aylin sinirle. Kullandığı kimyasalları bu zavallı işçilerin zimmetine yazdırıp, arka kapıdan çıkaran biri olmalı. Depo sorumlusu? Lojistik müdürü?
Ofisten çıkıp tekrar işçi dolaplarının olduğu koridora döndü. Işığı, paslanmış metal dolapların üzerinde geziniyordu. 41 numara, 42 numara, 43 numara...
Aylin, tesadüfen 42 Numaralı dolabın önünde durdu. Bu dolap Yekta’ya aitti.
Dolabın ızgaralarından dışarı sızan keskin bir koku, Aylin’in burnuna çarptı. Ağır, genzi yakan endüstriyel bir pas sökücü kimyasalının kokusuydu bu. Yekta'nın cinayetlerden sonra hilal uçlu çakısını asitle temizlediği o sıvının kokusu.
Aylin gözlerini kıstı. Bir katil, silahını işte tam olarak bu kokuya sahip bir kimyasalla temizlerdi. Parmak uçları, 42 numaralı dolabın soğuk metal kapağına dokundu. İçerideki karanlıkta, İzmir'in en tehlikeli adamına ait sırlar yatıyordu.
Ancak Aylin'in dâhi ve aşırı analitik profillemesi bir kez daha devreye girdi. Hayır, dedi içinden dolabın kapağını çekmekten vazgeçerek. O kibirli, elitist cerrah, silahını temizlemek için belediyenin bu ucuz, leş gibi kokan sanayi tipi pas sökücüsünü kullanmaz. Bu sadece teri ve çamuru temizlemeye çalışan sıradan bir amelenin kokusu.
Aylin, eliyle dokunduğu o devasa gerçeği es geçip, tamamen yanlış bir hayaletin peşinde deponun çıkışına doğru yürümeye başladı. Kibri, onu bir kez daha en zifiri karanlığa mahkum etmişti.
Bostanlı'daki inşaatın önünde, Yekta nefes nefeseydi.
Boynundan akan kan durmuyordu. Kadının cansız bedeni, zümrüt yeşili şalıyla betonun üzerinde yatıyordu. Şahdamarındaki o kusursuz, yarım ay şeklindeki kesik, Yekta'nın sanatının imzasını taşıyordu.
Ancak ortada estetik bir tablo yoktu. Yekta’nın kendi boynundan fışkıran kanlar, kadının kıyafetine, ellerine ve beton zemine damlamıştı. Dikişleri patlamış yarası, kendi tanrısallığına atılmış iğrenç bir tokat gibi zonkluyordu. O, kurbanlarını kusursuzlaştıran bir heykeltıraştı; oysa şu an kan kaybeden, etten ve kemikten oluşan aciz bir faniydi.
Titreyen kanlı elleriyle cebindeki o küçük metal kutuyu çıkardı. Acıyı zihninin en karanlık odasına hapsedip, şeffaf budama macununu parmağına aldı. Kadının boynundaki o kanlı kavise macunu sürerken, kendi kanının o kehribar tabakasının altına karışmamasına büyük özen gösterdi.
Reçine donup yarayı sonsuzluğa mühürlediğinde, Yekta titreyen eliyle kadının boynundaki o ufak zümrüt kolyeyi kopardı. İkinci kupa, artık avcının cebindeydi.
Yekta zorlukla ayağa kalktı. Sol eliyle, dikişleri patlamış, açık bir et yığınına dönen boynuna bastırıyordu. Gözleri acıdan yaşarmış olsa da yüzünde hala o dondurucu gülümseme vardı. Kendi bedeni ona ihanet etmiş olabilirdi ama zekâsı, İzmir polisinin hayal bile edemeyeceği kadar kusursuzdu.
Fosforlu yeleğini bile çıkarmadan, boynunu tutarak karanlık sokaklarda bir hayalet gibi eriyip kayboldu. Av sahası, kendi kanıyla kirlenmiş olsa da, hala onun krallığıydı.