6. bölüm / 10
Kanlı HilalBüyük Yüzleşme
Bölümler 10Şu an: Büyük Yüzleşme
- 1 Fosforlu Pelerin1.191 kelime
- 2 Kusursuz Hata1.224 kelime
- 3 Karşıyaka Vapuru800 kelime
- 4 Kör Nokta929 kelime
- 5 Bulanık Kan851 kelime
- 6 Büyük Yüzleşme918 kelime · Okuduğun bölüm
- 7 Kibre Meydan Okuma699 kelime
- 8 Kusurlu Hasat706 kelime
- 9 Yeraltındaki Hayalet903 kelime
- 10 Yabani Ot1.183 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Eşrefpaşa'daki dökük evin banyosunda, kırık aynanın karşısında duran Yekta’nın yüzü, kan kaybından ve uykusuzluktan kâğıt gibi bembeyazdı. Boynunda, dün gece kendi elleriyle naylon iplik kullanarak attığı o ilkel, kalın dikişler kızarmış, etrafı iltihaplı bir morluğa bürünmüştü. Her yutkunduğunda, boynundaki etlerin birbirini çekiştirdiğini hissediyor, beynine saplanan acıyla nefesi kesiliyordu.
Ama o, estetik kusursuzluğun tanrısıydı. Ve tanrılar, küçük fiziksel acılar için "görünmezlik" pelerinlerini riske atmazlardı. İşe gitmek zorundaydı. Dün yaşanan o talihsiz "motorlu testere kazasını" pekiştirmesi, sıradan, acınası ve şanssız bir amele maskesini o gün de fidanlıkta takması gerekiyordu. Kan lekelerinden arındırdığı temiz bir fosforlu yelek giydi, boynundaki o iğrenç dikişleri tam olarak gizlemeyecek ama göze de çok sokmayacak kaba bir sargı beziyle sardı.
İnciraltı Fidanlığı'na vardığında, sabahın o çiğ kokulu ayazı seraların üzerindeydi. Çamur, pas ve gübre kokusu, İzmir'in o nemli havasına karışmıştı.
Yekta, elinde çay bardağıyla titreyerek oturan Cem'in yanına ağır ağır, ayaklarını sürüyerek yürüdü. Rolünü mükemmel oynuyordu.
"Ooo Yekta Usta," dedi Rıza Şef, elindeki telsizi masaya bırakıp endişeyle Yekta'ya bakarken. "Oğlum delirdin mi sen? Rapor alsaydın ya hastaneden. O boynun hali ne, mosmor olmuş etrafı."
Yekta, sanki konuşmak bile ona büyük bir ızdırap veriyormuş gibi yüzünü buruşturdu. Kaba, Ege ağzını sesine yerleştirdi. "Evde duvarlara bakıp darlandım Rıza Usta. Çalışmasam da dururum seranın bir köşesinde. Yevmiye kesilmesin, ay sonu kira var biliyorsun."
Rıza Usta acıyarak başını salladı. "Geç otur şu sobanın yanına, yorma kendini bugün."
Tam o esnada, fidanlığın o ağır, paslı demir kapısından siyah bir sivil polis aracı içeri girdi ve çamur sıçratarak idari binanın önünde durdu. Aracın kapısı sertçe açıldı.
İçinden inen kadın, fidanlığın bu paspal, kaba saba dünyasına tamamen ait olmayan, jilet gibi keskin bir auraya sahipti. Üzerindeki siyah deri ceketi, uykusuzluktan morarmış ama zekâyla parlayan gözleri ve tavizsiz yürüyüşüyle Komiser Aylin, avını arayan bir şahin gibi doğruca onlara doğru yürüdü. Yekta’nın gözleri kısıldı. İçindeki avcı, bu kadının yaydığı o tehlikeli frekansı anında tanımıştı.
Aylin, çamurlu çizmeleri ve şaşkın bakışlarıyla ona bakan Rıza Usta'nın önünde durdu. Ceketinin iç cebinden rozetini çıkarıp gösterdi.
"Cinayet Büro, Komiser Aylin," dedi soğuk bir sesle. "Fidanlık şefi kim?"
"Benim amirim," dedi Rıza Usta önünü ilikleyerek. "Hayırdır, bir vukuat mı var?"
Aylin'in bakışları etraftaki işçilerin, devasa seraların ve paletler dolusu tarım malzemesinin üzerinde gezindi. Kibrini saklama gereği duymuyordu. "Şu budama macunları," dedi doğrudan konuya girerek. "Çam reçinesi ve antifungal yağ içeren şeffaf donan türden. Lojistik deponuzdan çıkışı nasıl yapılıyor? Kimlerin erişimi var?"
Rıza Usta şaşkınlıkla güldü. "Amirim macun dediğin nedir ki? Tonla alıp tonla dağıtıyoruz parklara. Herkesin erişimi var. İşçiler alır, taşeron peyzajcılar alır, budama ekipleri araçlarına koliyle atar. Kilidi milidi olmaz o işin."
"Demek herkes elini kolunu sallayarak alabiliyor," dedi Aylin sinirle. Başkomiser Selim haklı çıkıyordu; bu devasa, kontrolsüz çöplükte aradığı dâhi katili bulması samanlıkta iğne aramaktan farksızdı.
"Katilimiz de öyle yapmış olmalı," diye mırıldandı kendi kendine Aylin. "Bir gece gelip deponuza sızmış ya da buradan bir işçiyle anlaşıp malzemeyi dışarı çıkarttırmış."
Yekta, sobanın yanındaki plastik sandalyede otururken, içinden kahkaha atmamak için dudaklarını ısırıyordu. Kadın inanılmaz zekiydi, doğru izi sürmüş ve doğrudan katilin kalbine, onun çalıştığı fidanlığa kadar gelmişti. Ama aynı zamanda o kadar kibirliydi ki, aradığı katilin "işçilerle anlaşıp malzeme çıkartan dışarıdaki bir elit" olduğuna kendini tamamen inandırmıştı.
"Siz," dedi Aylin aniden. Bakışlarını sobanın yanındaki Yekta'ya çevirdi. Adımlarını ona doğru yöneltti. "Siz dün gece depoda mıydınız?"
Yekta, yavaşça ve acı çekiyormuş gibi ayağa kalktı. Aylin’in parfümünün o pahalı, sofistike kokusu, Yekta’nın burnuna dolan kan ve iltihap kokusuyla birbirine karıştı. İlk kez, av ile avcı yarım metrelik bir mesafede, göz gözeydiler.
Aylin'in bakışları, Yekta'nın boynundaki o kaba saba sargıya ve altından sızan kanlı, iltihaplı, kalın siyah dikişlere takıldı. Kadının yüzünde anlık bir tiksinti ve acıma ifadesi belirdi. Midesi bulanmıştı.
"Bu ne hal?" diye sordu Aylin, yüzünü hafifçe buruşturarak.
"İş kazası amirim," dedi Yekta. Sesini bilerek titretti, omuzlarını düşürdü. Gözlerindeki o dipsiz, ölü karanlığı gizleyip, yerine ebleh, çaresiz ve korkak bir işçi bakışı yerleştirdi. "Dün sabah budama yaparken motorlu testere tepti. Az kalsın şahdamarımı doğruyordum. Acilde diktiler de, işte ağrısı durmuyor."
Aylin’in zihnindeki o dâhi, narsist, anatomik kusursuzlukla cinayet işleyen elit seri katil profili, karşısında duran bu acınası adamla tamamen zıttı. Aylin'e göre katil, kurbanının boynunu milimetrik bir cerrahi kavisle tek hamlede kesecek kadar ustaydı. Karşısında duran bu "şanssız amele" ise daha elindeki motorlu testereyi bile tutamayan, kendi kendini parçalayan sakar bir zavallıydı.
Aylin, Yekta'ya dair tüm şüphelerini o an, o kaba dikişlere bakarak zihninden tamamen sildi. Önemsiz bir piyondu o. Göz teması sadece üç saniye sürmüştü ama Aylin için bu, zaman kaybından başka bir şey değildi.
"Geçmiş olsun," dedi Aylin buz gibi bir sesle, arkasını dönerken. Rıza Usta'ya yöneldi. "Lojistik deponuzun son üç aylık giriş çıkış kamera kayıtlarını ve taşeron firmaların listesini emniyete istiyorum. Ve deponun kilidini değiştirin. Burası yol geçen hanına dönmüş."
Aylin, deri ceketini savurarak geldiği gibi hızla fidanlıktan çıktı, arabasına bindi ve lastiklerinden çamur sıçratarak uzaklaştı. Oysa aradığı katilin kamera kayıtlarında ya da taşeron listelerinde değil, az önce gözlerinin içine bakıp acıdığı o fosforlu yeleğin içinde olduğunu asla bilemeyecekti.
Araç gözden kaybolduğunda, Cem huşu içinde ıslık çaldı. "Vay anasını, kadın resmen yürüyen bela gibi Yekta Abi. Baksana gözlerinden ateş çıkıyordu."
Yekta, plastik sandalyesine geri otururken boynundaki o iğrenç dikişlerin sızısını artık hissetmiyordu. Zihni, bu büyük zaferin o soğuk, hastalıklı neşesiyle dolup taşıyordu. Dünyanın en zeki, en inatçı dedektifi az önce ayaklarına kadar gelmiş, silahına, yarasına ve kamuflajına bakmış ama o kibri yüzünden hiçbirini görememişti.
"Öyledir Cem," dedi Yekta usulca. Elindeki soğumuş çay bardağını dudaklarına götürürken yüzünde, İzmir polisinin en büyük kabusunun o karanlık tebessümü belirdi. "Bazı insanlar çok yüksekten uçtukları için, aşağıda, çamurun içinde yatan asıl tehlikeyi asla göremezler."
Avcı kördü, av ise eskisinden çok daha açtı.
