Kanlı Hilal kitap kapağı

1. bölüm / 10

Kanlı Hilal

Fosforlu Pelerin

Vaveyla Yazarı: Ekrem Efe Özbek

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 10Şu an: Fosforlu Pelerin

İzmir, güneşi körfezin sularına kan kırmızı bir leke gibi bırakarak batırırken, Kordon boyu her zamanki o şımarık, gürültülü ve kibirli neşesine bürünmüştü. İyot kokusuna karışan anason, taze çekilmiş kahve ve pahalı parfümlerin kokusu havada asılı kalıyordu. İnsanlar, günün yorgunluğunu palmiye ağaçlarının altındaki kafelerde, çimlere yayılmış örtülerin üzerinde kahkahalarla atıyordu. Kimse etrafına gerçekten bakmıyordu; herkes sadece görülmek istiyordu.
İşte tam da bu yüzden, Yekta’yı kimse görmedi.
Üzerindeki fosforlu sarı yelek, devasa bir metropolün bahşedebileceği en kusursuz görünmezlik peleriniydi. Çamur lekeleriyle kaplı kalın tabanlı iş botları, nasır tutmuş parmakları ve belindeki ağır alet kemeriyle o, bu parıltılı şehrin silik gölgelerinden, sistemin isimsiz çarklarından sadece biriydi. İnsanların gözü, bir belediye park işçisine ancak bir saniye değer, sonra hemen daha estetik, daha "değerli" bir şeye kayardı.
Yekta, Kordon’daki asırlık palmiyelerden birinin kurumuş alt yapraklarını devasa budama makasıyla keserken, içindeki karanlık ve sabırlı bahçıvan çoktan uyanmıştı. O, insanlara sıradan bir işçi gibi bakmıyordu. O, insanlara birer bitki gibi bakıyordu. Çoğu insan etrafta kontrolsüzce büyüyen, budanmayı bekleyen zararlı otlar veya sıradan çalılar gibiydi. Çürüyecekler, yaşlanacaklar ve toprağa karışacaklardı.
Ama bazıları... Bazıları doğanın mucizesi gibiydi. Kusursuz bir simetriye, dondurulması gereken büyüleyici bir güzelliğe sahiptiler. Yekta onlara "nadir orkideler" diyordu. Ve bir orkide en güzel anında, taç yaprakları henüz hiç solmamışken dalından koparılmalıydı.
Gözleri, Pasaport İskelesi’ne doğru uzanan şık, İtalyan tarzı bir kafenin dış mekanında oturan kadına kilitlendi. Kumral, zarif, boynunun ince kavisinden aşağı süzülen dalgalı saçlarıyla adeta porselenden dökülmüş kusursuz bir heykel gibiydi. Kadın gülümseyerek karşısındaki arkadaşına bir şeyler anlatırken, Yekta onun anlattığı konuyla, hayatıyla veya hayalleriyle zerre kadar ilgilenmiyordu. O, kadının tenindeki o pürüzsüz dokuya, köprücük kemiğinin kusursuz simetrisine odaklanmıştı.
İzmir'in ılık rüzgârı yüzüne çarparken Yekta, sağ elinin parmaklarını istemsizce alet kemerindeki o gizli bölmeye, ağır deri kılıfın içindeki hilal uçlu budama çakısına götürdü. Bu çakı, onun fırçasıydı. Sanatını icra edeceği o kutsal alet.
Mesai bitimi yaklaşırken hava iyice karardı. Kordon’un turuncu sokak lambaları yanmaya başladığında Yekta, fosforlu yeleğini çıkarıp sırt çantasına tıktı ve üzerine sıradan, koyu renkli, rüzgâr geçirmez bir ceket giydi. Artık bir işçi değildi; av sahasına inen bir yırtıcıydı.
Kadın, kafeden kalkıp arkadaşıyla vedalaştığında saat gece yarısına yaklaşıyordu. Alsancak’ın o kalabalık, bas sesleriyle titreyen barlar sokağından uzaklaşıp, arka taraftaki daha sessiz, cumbalı eski Rum evlerinin bulunduğu dar sokaklara doğru yürümeye başladı. Topuklu ayakkabılarının Arnavut kaldırımlarında çıkardığı ritmik tıkırtılar, sessizliği bir metronom gibi bölüyordu: Tak... tak... tak...
Yirmi adım arkasında, Yekta bir sokak köpeği kadar sessiz ve bir gölge kadar karanlıktı. Adımlarını kadının topuk seslerine öyle bir ayarlamıştı ki, peşindeki ölümün ayak seslerini duymak imkansızdı.
Kadın, evinin bulunduğu loş ve kamerasız sokağa saptı. Sokak lambalarından biri bozuktu, cızırtı çıkararak yanıp sönüyordu. Yekta adımlarını hızlandırdı. Çakı, deri kılıfından tereyağından kıl çeker gibi, tek bir fısıltıyla sıyrıldı. Soğuk, içe doğru kıvrımlı çelik, sokak lambasının cılız ışığında gümüş bir diş gibi parladı.
Yekta, kadının tam arkasına ulaştığında sol eliyle onun ağzını kapatıp, sağ elindeki hilal uçlu çakıyla işi tek saniyede bitirmeyi planlamıştı. Ancak kadın, beklediğinden çok daha uyanıktı. Arkasındaki ani hava akımını ve o yabancı gölgeyi hissettiği an, çığlık atmak yerine refleksle dirseğini geriye, Yekta’nın kaburgalarına doğru sertçe savurdu.
Yekta darbenin etkisiyle bir anlık şaşkınlık yaşarken, kadın çantasından çıkardığı ufak biber gazı spreyini körlemesine arkaya sıktı. Kimyasalın o asit gibi yakan, boğucu zerrecikleri Yekta’nın gözlerine ve genzine doldu. Görüşü anında bulanıklaştı, ciğerleri kavruldu.
Kadın tiz bir çığlık atarak koşmaya yeltendi. Kusursuz ritüel daha ilk dakikadan darmadağın olmuştu.
Ama Yekta, acıya idmanlı bir adamdı. Yıllarca güneşin altında balyoz sallamış, kalın ağaç kütüklerini tek başına devirmiş o çelik gibi ağır işçi kasları, biber gazının acısını anında bastıran ilkel bir öfkeyle kasıldı. Körlemesine ileri atılarak kadını saçlarından yakaladı ve ikisi birden sokağın yosunlu, ıslak zeminine şiddetle yuvarlandılar.
Boğuşma vahşiydi. Kadın hayatta kalmak için her şeyini ortaya koyuyordu. Tırnaklarını Yekta’nın boynuna geçirip derisini vahşice yırttı. Sivri topukları Yekta'nın kaval kemiklerine iniyordu. Fakat Yekta'nın saf fiziksel gücü karşısında bu direniş, fırtınaya karşı direnen ince bir dalın çırpınışından farksızdı. Yekta, kadını karanlık, nemli tuğla duvara çiviledi. Onu tek eliyle boğazından yakalayıp ayaklarını yerden kestiğinde, kadının çırpınışları yavaşlamaya, gözlerindeki o dehşet büyümeye başladı.
Yekta’nın gözleri biber gazından kıpkırmızı olmuş, boynunu yırtan tırnak izlerinden süzülen sıcak kan gömleğinin yakasına kadar inmişti. Ama yüzünde o dondurucu, hastalıklı tebessüm vardı. Nefes nefeseydi ama içi tuhaf bir huzurla doluyordu.
"Korkma," diye fısıldadı Yekta, kadının yüzüne doğru. Sesi, sokağın soğuk rüzgarından bile daha üşütücüydü. "Çürümene izin vermeyeceğim."
Tek bir pürüzsüz hamle... Hilal uçlu çakı havayı yardı.
Yekta, kadının şahdamarına o kusursuz, yarım ay şeklindeki kesiği açtı. Hiçbir pürüz, hiçbir tereddüt yoktu. Tıpkı hastalıklı bir ağaç dalını budar gibi, anatomik bir mükemmellikle.
Kadının bedeni, kesilmiş bir çiçek gibi usulca yere yığıldı. Yekta dizlerinin üzerine çöktü. Cebinden küçük metal kutusunu çıkardı. İçindeki o bal rengi, şeffaf tarım malzemesini, yani budama macununu işaret parmağına aldı. Kadının boynundaki o kanlı kavisin üzerine, havayla temasını kesmek ve "güzelliğini sonsuzluğa mühürlemek" için büyük bir özenle sürdü. Reçine, yaranın üzerinde saniyeler içinde donarak şeffaf bir kehribar tabakasına dönüştü.
İzmir'in kalbinde, Yekta ilk "orkidesini" başarıyla hasat etmişti.
Gözü kadının yakasındaki inci işlemeli zarif broşa takıldı. Onu tek bir el hareketiyle koparıp ceketinin iç cebine yerleştirdi. Bu, müzesi için aldığı ilk kupaydı. Ardından alet kemerindeki sprey şişesini çıkardı; ağır sanayi tipi pas sökücü solüsyonla çakısının üzerindeki kanı ve doku parçalarını saniyeler içinde asitle temizleyip silahını deri kılıfına geri soktu.
Sokağın başından, bir polis devriyesinin telsiz cızırtıları geliyordu. Birileri kadının o yarım kalan çığlığını duymuş olmalıydı.
Yekta paniğe kapılmadı. Sırt çantasından o katlanmış fosforlu sarı işçi yeleğini çıkardı ve yavaşça üzerine geçirdi. Başka biri olsa o sokağın karanlığında saklanmaya çalışır, koşarak kaçarken dikkat çekerdi. Ancak Yekta, görünmezliğin karanlıkta saklanmakla değil, herkesin ortasında sıradanlaşmakla sağlandığını biliyordu.
Sokağın çıkışına doğru yürümeye başladı. Ana caddeye adım attığı an, yavaşlayan bir polis otosunun farları doğrudan yüzüne vurdu. Araç hizasında durduğunda, cam açıldı.
"Hemşerim," dedi direksiyondaki yorgun polis. "Bir kadın çığlığı ihbarı aldık bu sokaktan, bir şey duydun mu?"
Yekta’nın kalbi göğüs kafesini parçalayacak gibi atıyordu ama yüz kasları tamamen ölüydü. Elindeki ufak el fenerini rögar kapağına doğru tutarak, bezgin bir işçi şivesiyle konuştu: "Valla amirim, rüzgârdan devrilen saksılar mı yoksa sarhoşların kavgası mı bilemedim. Ben yarım saattir şu tıkanan yağmur suyu mazgallarına bakıyorum. Buralar tekinsiz zaten geceleri."
Polis, Yekta’nın üzerindeki o resmi belediye yeleğine, çamurlu botlarına ve bezgin tavrına baktığında beynindeki tüm şüphe mekanizmaları kapandı. Gördüğü şey bir katil değil, sadece sistemin yorgun bir işçisiydi.
"Gözlerin kan çanağına dönmüş, boynunu da çizmişsin," dedi polis fenerin ışığında Yekta'yı süzerken.
"Sorma amirim," diye iç çekti Yekta. "Mazgaldan fırlayan kedi yüzüme atladı karanlıkta. Gözüme de çamur kaçtı. Mesai bitsin de gidip yatayım diyorum."
"Hadi kolay gelsin, dikkat et." Polis otosunun camı kapandı ve araç sokağın karanlığına doğru ilerledi.
Yekta, aracın arkasından bakarken dudaklarında o alaycı, ince gülümseme belirdi. Dünyanın en tehlikeli adamıydı ve az önce devletin ona verdiği yelekle, polisin burnunun dibinden geçip gitmişti.
Ancak bir saat sonra, Eşrefpaşa'daki dökük evine varıp banyodaki kırık aynanın karşısına geçtiğinde, o zafer sarhoşluğu yerini buz gibi bir gerçekliğe bıraktı. Boynunda, kadının tırnaklarının açtığı o dört derin çizik duruyordu. Kadın sadece bir kupa vermemiş, Yekta'nın tenine kendi imzasını kazımıştı.
Polisin kadının tırnak aralarında bulacağı o deri döküntüleri, Yekta'nın DNA'sını barındırıyordu. Kusursuz cinayeti, boynundaki o küçük hatayla paramparça olmak üzereydi. Yekta aynaya bakarken, içindeki o kontrol manyağı canavar, bu hatayı düzeltmek için kendi etini ne kadar derinden kesmesi gerektiğini hesaplamaya başlamıştı bile.