3. bölüm / 10
Kanlı HilalKarşıyaka Vapuru
Bölümler 10Şu an: Karşıyaka Vapuru
- 1 Fosforlu Pelerin1.191 kelime
- 2 Kusursuz Hata1.224 kelime
- 3 Karşıyaka Vapuru800 kelime · Okuduğun bölüm
- 4 Kör Nokta929 kelime
- 5 Bulanık Kan851 kelime
- 6 Büyük Yüzleşme918 kelime
- 7 Kibre Meydan Okuma699 kelime
- 8 Kusurlu Hasat706 kelime
- 9 Yeraltındaki Hayalet903 kelime
- 10 Yabani Ot1.183 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Paslı vapur düdüğü, körfezin kurşuni sularını yırtarak öttüğünde, Yekta açık güvertedeki ahşap banklardan birine oturmuş, ince belli bardaktaki çayını yudumluyordu. Marmara adlı emektar vapur, Konak iskelesinden ayrılıp Karşıyaka'ya doğru ağır ağır burnunu çevirirken, pervanelerin köpürttüğü deniz suyu havaya keskin bir iyot kokusu saçıyordu.
Yekta’nın üzerinde her zamanki o silik, yıpranmış işçi ceketi vardı. Ancak bu kez, boynunu saran kaba beyaz sargı bezi ve altından sızan o iğrenç, kalın siyah dikişler onu sıradan bir görünmezlikten çıkarıp, insanların bakışlarını kaçırdığı bir "acıma" objesine dönüştürmüştü. Karşısında oturan genç bir anne, Yekta’nın boynundaki o korkunç motorlu testere yarasına gözü takılan küçük oğlunu aceleyle kendine doğru çekip yüzünü başka yöne çevirdi.
Yekta, çayından bir yudum alırken içinden kahkaha atıyordu.
Kibrin en saf haliydi bu. İnsanlar ondan iğreniyor, tiksiniyor, onun eğitimsiz, dikkatsiz ve şanssız bir amele olduğunu düşünüyorlardı. Oysa o kaba sargı bezinin altında, İzmir'in en kusursuz cinayetinin ustaca örtbas edilmiş tek hatası yatıyordu. Kendi etini doğrayarak yarattığı bu "zavallı" maskesi, ona dünyanın en güvenli zırhını sağlamıştı.
Bakışlarını, kendisine acıyarak bakan o yığınlardan çekip vapurun küpeştesine, rüzgâra karşı duran kalabalığa çevirdi. İçindeki o hastalıklı bahçıvan, toprağı eşelemeye çoktan başlamıştı. Etrafı yabani otlarla, sıradan ve çirkin çalılarla doluydu. Ta ki, vapurun uç kısmında, martılara simit atan o kadını görene kadar.
Kadının omuzlarına dökülen koyu kızıl saçları, körfezin rüzgârında bir alev gibi savruluyordu. Üzerinde zümrüt yeşili, ipek bir şal vardı. Simit parçasını koparmak için kolunu her kaldırdığında, şal hafifçe geriye kayıyor ve kadının boynundaki o kusursuz, porselen beyazlığındaki kavis ortaya çıkıyordu. Yekta’nın nefesi yavaşladı. Çay bardağını tutan nasırlı parmakları istemsizce kasıldı. Kadının o zarif duruşunda, boynunun o kusursuz simetrisinde, adeta koparılmayı bekleyen, olgunlaşmış nadide bir orkidenin trajik daveti vardı.
Kadın başını hafifçe yana çevirdiğinde, boynunda ince altın bir zincirin ucunda sallanan ufak, zümrüt taşlı bir kolye parladı.
İkinci kupa, diye fısıldadı Yekta içinden.
Sağ elinin parmakları usulca cebine kaydı, o soğuk, hilal uçlu budama çakısının deri kılıfını dışarıdan okşadı. Bu akşam mesai erken bitmişti. Güneş Karşıyaka'nın arkasından batarken, hasat vakti geliyordu.
Aynı dakikalarda, körfezin diğer ucunda, Kemeraltı Çarşısı'nın o bitmek bilmeyen insan seli, baharat, taze çekilmiş kahve ve ter kokusu birbirine karışıyordu. Daracık sokaklarda yankılanan seyyar satıcı sesleri, hanların serin ve loş avlularında kayboluyordu.
Komiser Aylin, deri ceketinin elleri cebinde, uykusuzluktan morarmış gözleriyle Kızlarağası Hanı'nın arkasındaki o eski, tozlu sokağa saptı. Başkomiser Selim ona "Olay yerindeki macunu unut, bu bir gasp, dosyayı kapatıyoruz," diyerek bas bas bağırmıştı. Ama Aylin teşkilatın o hantal, kokuşmuş kurallarına itaat edecek son insandı. İçindeki o yırtıcı avcı içgüdüsü, maktulün boynundaki o şeffaf reçinenin sıradan bir katile ait olamayacağını haykırıyordu.
Tabelasında zar zor okunan harflerle Güneş Zirai Ürünler ve Tohumculuk yazan, içerisi ağır bir gübre ve kimyasal kokan karanlık dükkâna adımını attı. Tezgâhın arkasında, kalın çerçeveli gözlükleriyle elindeki hesap defterine gömülmüş yaşlı, huysuz bir adam duruyordu.
Aylin rozetini tezgâhın üzerine, adamın tam gözünün önüne sertçe bıraktı.
"Kolay gelsin ustam," dedi Aylin, sesi dükkânın loşluğunda bıçak gibi keskin çıkmıştı. "Bana Çam reçinesi, bal mumu ve antifungal bitkisel yağlar içeren, şeffaf donan profesyonel ağaç budama macunundan lazım. Özel karışım."
İhtiyar adam gözlüklerinin üzerinden Aylin’e, sonra rozete, sonra tekrar Aylin'in o asi, kural tanımaz yüzüne baktı. Defteri yavaşça kapattı.
"O dediğin mal öyle saksı çiçeği eken teyzelere satılmaz amirim," dedi adam pürüzlü bir sesle. "Birinci sınıf, ithal koruyucudur o. Ağacın şahdamarını kessen, o macunu sürdüğün an havayla temasını keser, ağacı dondurur. Piyasada pahalıdır, kolay bulunmaz."
"Kim alır bunu?" diye sordu Aylin, öne doğru hafifçe eğilerek. Gözleri adamın her mimiğini ezberliyordu. "Bireysel müşteri gelir mi?"
"Tek tük," dedi adam omuz silkerek. "Zengin, kendi villasının peyzajına takıntılı tipler alır. Ya da devasa seraları olan büyük ithalatçılar. Ama en çok, toptan olarak Büyükşehir Belediyesi'nin Park ve Bahçeler Lojistik deposuna satarız. İhale onlardadır, İzmir'in bütün ağaçlarını onlar budar."
Aylin'in zihninde o an bir şimşek çaktı. Büyükşehir Belediyesi Park ve Bahçeler Müdürlüğü.
Ancak Aylin'in o parlak zekâsı, kibrinin kurbanı olmak üzereydi. Bir katilin sıradan bir belediye işçisi olamayacak kadar "kusursuz ve yetenekli" olduğuna kendini öylesine inandırmıştı ki, bu çok bariz gerçeği anında kendi karmaşık teorisine uydurdu.
Oyun oynuyor, diye geçirdi içinden. Belediye depolarına girip çıkabilen, belki lojistik sistemini hacklemiş ya da içeriden malzeme çalan üst düzey, zeki bir psikopat. Bizi o fosforlu yeleklerin, çamurlu botların, amelelerin arasına sokup kendi zekasıyla alay ediyor.
"Teşekkürler ustam," dedi Aylin. Rozetini tezgâhtan alıp deri ceketinin iç cebine attı. Teşkilata dönüp Selim'e boyun eğmeyecekti. O sapkın cerrahın, o narsist sanatçının, Park ve Bahçeler depolarıyla olan bağlantısını bulmak için o paslı ve bürokratik çöplüğe tek başına, gayriresmi olarak sızacaktı.
Karşıyaka iskelesinde vapurun ağır demir kapağı büyük bir gürültüyle iskeleye çarptığında, kalın halatlar atıldı. İnsan seli, turnikelere doğru aceleyle akmaya başladı.
Kızıl saçlı kadın, boynundaki zümrüt kolyeyi düzelterek kalabalığın arasına karıştı. Hemen yirmi adım arkasında, boynundaki o kanlı dikişleriyle, o kaba saba, silik, görünmez işçi yavaşça onu takip ediyordu. İzmir'in karanlığı, o fosforlu sarı pelerinin altında yeniden uyanmıştı ve bu gece, o kusursuz bahçeye yeni bir çiçek daha eklenecekti.
