7. bölüm · İntikam Oyunu
5.BÖLÜM:GÖLGESİXKERİN İNTİKAM YEMİNİ
"Hocam hastayı kaybettik."
Bu cümle içimde bir şeyler kopardı.
Kader yumruklarını sıktı.
Hisar bağırmaya başladı:
"Yalan söylüyorlar!"
"Onu kurtarmak zorundalar!"
"Kurtaracaklar!"
Kader, Hisar'ı arkadan tuttu.
"Hisar... yapma."
Ama Hisar dinlemiyordu.
"Babamı da böyle aldılar!"
"Şimdi onu da mı!"
Doktor son bir kere hemşireye bakıp:
"Son bir kere daha."
"Ama hocam..."
"Sana bir kere daha dedim!"
Hemşire dişlerini sıktı.
Defibrilatörü tekrar hazırladı.
"Şarj... veriyorum!"
Odayı bir anlık sessizlik kapladı.
Sonra makinenin sesi...
BİP-
Bir saniye.
İki saniye.
Üç...
Sonra monitörde düzensiz bir ritim belirdi.
"Ritim geri geliyor!" diye bağırdı hemşire.
Hisar olduğu yere çöktü.
Bacakları tutmamıştı.
Doktor başını kaldırdı. Bakışları camın arkasındaki bize kaydı.
Doktor başını salladı. Bunun anlamı Gece yaşıyordu. Gitmemişti. Bizi bırakmamıştı.
Hisar camın önüne koştu. Avucunu cama dayadı.
"Duyuyor musun Gece..." dedi kısık bir sesle.
"Gitmeyeceksin.
Sana izin vermiyorum. Sana gitmeyi yasaklıyorum."
Diğer doktor hâlâ Mert'in kalbini çalıştırmak için çabalıyordu. Elleri titriyordu.
Bu iyiye işaret değildi.
"Makineyi hazırlayın," dedi sert bir sesle.
Hemşireler makineyi hazırladı.
Elvan camın önüne yığıldı.
Dizlerinin üzerine çöktü.
Ellerini kenetlemişti, dudakları titriyordu.
"Abi..."
Sesi neredeyse duyulmuyordu.
"Ne olur... bana bunu yapma..."
O an içimde bir şey koptu.
Sanki yıllardır tuttuğum her duygu aynı anda göğsüme yığıldı.
Doktor durdu, makineyi bıraktı.
Elvan ellerini cama yapıştırıp:
"Hayır!" diye bağırdı.
"Duramazsınız! Daha denemediniz bile!"
Elvan'ın çığlığı hastane koridorunu yırttı.
"ABİİİ!"
Doktor iki elini Mert'in göğsüne bastırıp kalp masajı yapmaya başladı.
Elvan artık kontrolden çıkmıştı. Sinir krizi geçiriyordu.
"YALAN!"
"ABİM ÖLMEZ!"
"ONUN GİDECEK İZNİ YOK!"
"O YAŞAYACAK!"
Elvan'ı sakinleştirmeye çalıştım ama nafileydi.
Hisar koştu, Elvan'ı arkadan sardı.
"Elvan... Elvan dur..."
Sesi çatladı.
"Lütfen..."
Doktora baktım, hâlâ kalp masajı yapıyordu.
Elvan son bir kere daha bağırdı:
"ABİ BENİ BIRAKMA!"
Sonra daha fazla dayanamadı.
Gözleri karardı. Benim güçlü kuzenim kendi bıraktı.
"Elvan!"
"Lara abla..." son gücüyle fısıldadı. "Abim ölmesin..."
Elvan'ın bedeni kollarımda gevşedi.
Bayılmıştı.
Hemşireleri çağırdık. Elvan'ı bir odaya götürdüler.
Gözlerim hâlâ camın arkasındaydı.
Doktorun elleri Mert'in göğsünde ritmini kaybetmeye başlamıştı.
Alnından ter akıyordu.
Bu da kötüydü.
Hemşire fısıldadı:
"Hocam... süre uzuyor..."
Doktor dişlerini sıktı.
"Sus."
Ellerini bir an bile çekmedi.
Bir dakika.
İki dakika.
Zaman diye bir şey kalmamıştı.
Sonra...
BİP.
Tek bir ses.
Zayıf.
Ama vardı.
Mert yaşıyordu.
Ama hâlâ hayatta mıydı...
Buna karar veren biz değildik artık.
Artık buna karar veren oydu.
Ve onu tanıyordum.
O pes etmezdi.
POYRAZ ATEŞ ERDEMDEN;
Hastanenin otoparkında arabada oturuyordum.
Motor çalışıyordu ama gitmiyordum.
Ellerim direksiyondaydı.
Titriyordu.
Bu titreme korku değildi.
Pişmanlık da değildi.
Bu...
kontrol kaybıydı.
Mert Karaca.
O isim beynimin içinde yankılanıyordu.
Planımda yoktu.
Asla yoktu.
Silahımı savcıya doğrultmuştum.
Sadece uyarı.
Sadece korkutma.
Ama biri önüme geçmişti.
Neden?
Neden biri, başkasının önüne kendini siper ederdi?
Babamın sesi çınladı kafamda:
"Kimse kimse için ölmez Poyraz.
Ölenler ya aptaldır ya da zayıf."
Ama Mert zayıf değildi.
Onu araştırmıştım.
Zeki.
Soğukkanlı.
Güçlü bir avukattı.
Ama o zaman neden silahın önüne atladı?
İşte bu, beni asıl rahatsız eden şeydi.
"Acaba babam haksız mı?"
Saçmalama Poyraz. Babam haksız değil. Babam intikamla ilgili hep şunu derdi:
"Eğer bir intikam savaşına girersen ya canın olursun ya kurban."
Evet. Babam bu konuda da haklıydı.
Ve ben tarafımı seçmiştim
LARA DENİZ KOYAL'DEN;
Mert'in kalp atışları monitörde hâlâ zayıftı.
Ama vardı.
Bu yeterliydi.
Yoğun bakım kapıları kapandığında, koridor bir anda sessizleşti.
O az önceki çığlıklar, dualar, yalvarışlar...
Hepsi duvarlara sinmişti.
Elvan'ı sedyeyle götürmüşlerdi.
Hisar bir duvara yaslanmış, başını geriye dayamıştı.
Gözlerini kapatmıştı ama ağlamıyordu.
Kader ise hâlâ ayaktaydı.
Ama yüzündeki ifade...
İntikamın yüzüydü.
Kimse konuşmuyordu.
Çünkü artık kelimelerin yeri yoktu.
Sessizliği bozan ben oldum.
"Bu bir uyarı değildi," dedim.
"Bu bir savaş ilanıydı."
Hisar gözlerini açtı.
Bakışları buz gibiydi.
"Gece'yi öldürmeye çalıştı," dedi.
"Seni öldürmeye çalıştı."
"Mert'i vurdu."
Kader dişlerini sıktı.
"Ve hâlâ yaşıyorsa..."
"...bunun tek sebebi bizim merhametimiz."
O kelime...
Merhamet.
İçimde bir şey daha koptu.
"Merhamet," dedim yavaşça,
"bu gece burada bitti."
O an herkes bana baktı.
Savcı Lara'ya değil.
Gölgesizler'in liderine.
Kader ilk konuşan oldu.
"Artık savunmada kalamayız," dedi. "Onlar bizi avlamaya başladı."
Hisar başını salladı.
"Babamın dosyası yarım kaldı. Gece az daha ölüyordu. Mert hâlâ ölümle boğuşuyor."
Bir adım attım.
"Cemal Erdem'i ve oğlunu durdurmazsak," dedim, "sıradaki cenaze buradan çıkar."
Sessizlik.
Sonra Kader'in sesi geldi.
"Ne yapacağız?"
Gözlerimi kaldırdım.
"Artık saklanmayacağız. Artık beklemeyeceğiz. Artık dosya kapatmayacağız."
"Yani?" dedi Hisar.
Derin bir nefes aldım.
"Av değil, avcı olacağız. Ölen değil, öldüren olacağız."
O cümleden sonra kimse itiraz etmedi.
Çünkü artık itiraz edecek bir yer kalmamıştı.
Hisar başını öne eğdi.
"Babam öldüğünde adalet susmuştu," dedi.
"Bu sefer susan biz olmayacağız."
Kader yumruklarını açtı, kapadı.
"Ben içeriden vururum," dedi.
"Para, şirket, dosya... hangisi gerekiyorsa."
Gözlerim bir anlığına yoğun bakım kapısına kaydı.
Gece...
Mert...
Onlar nefes alırken bile savaşın içindeydi.
"Bu bir infaz olmayacak," dedim.
"Bu...
adım adım bir çöküş olacak."
Kimse konuşmadı. Herkes yine yoğun bakım penceresinden bakıyordu. Sonra bir ses duydum. Kararlı bir ses.
"Lara abla."
Elvan odasından çıkmıştı ve kolu kanıyordu. Kolundaki serumu da sökmüştü anlaşılan.
Yanına koştum.
"Ne yapıyorsun sen? Yatman lazım—"
Sözümü kesti.
"Abim orada," dedi ve yoğun bakım kapısını işaret etti.
"Gece orada."
"Ben yatakta bekleyemem."
Hisar bir adım attı.
"Elvan—"
"Hayır," dedi Elvan.
"Onlar orada yatarken ben yatakta bekleyemem. Ben de bekleyeceğim. İlla ki otur diyorsanız..."
Yere, soğuk zemine oturdu.
"İşte oturdum. Oldu mu?"
Elvan soğuk zemine oturduğunda kimse bir şey diyemedi.
Ne ben.
Ne Hisar.
Ne Kader.
Çünkü söylediği şey bir inat değildi.
O yokken ağabeyine bir şey olacak diye korkuyordu.
Hisar yavaşça yanına çöktü.
İlk kez onunla aynı seviyeye indi.
Sesini alçalttı.
"Bak," dedi,
"burada üşürsün."
Elvan başını kaldırmadı.
"Üşümek sorun değil," dedi.
"Kaybetmek daha kötü."
Bu cümle...
O cümle beni vurdu.
Bir süre sonra yoğun bakım kapısı açıldı.
Doktor çıktı.
Yorgundu.
Ama yüzünde o tanıdık ifade yoktu.
Ne umut veren...
Ne tamamen karartan.
"İkisi de," dedi,
"şimdilik yaşıyor."
Şimdilik.
Bu kelime, bir bıçak gibiydi.
"Ancak," diye devam etti,
"önümüzdeki 24 saat kritik.
Özellikle Mert Karaca."
Elvan başını kaldırdı.
Gözleri kızarmıştı ama ağlamıyordu artık.
Bu... tehlikeliydi.
"Eğer uyanamazsa?" diye sordu.
Doktor cevap vermedi. Doktor gittikten sonra Elvan bana baktı. Gözünde intikam hırsı vardı.
İntikamı zaten istiyordu ama bu seferki intikam hırsı daha kuvvetli gibiydi.
"Elvan," dedim yavaşça.
"Bu yol kolay değil."
Gülümsedi.
Ama o gülümseme mutlu değildi.
"Kolay yol mu kaldı?" dedi.
"Varsa bana göster."
Haklıydı. Kolay yol yoktu.
---
Sabaha karşı hastanenin ışıkları loş bir hâl aldı. Hiçbirimiz uyumamıştık. Yoğun bakımın camında bekliyorduk. Doktorlar hep kontrol ediyordu.
Sonra bir şey oldu.
Gece parmaklarını oynattı. Sonra gözlerini araladı. Doktorlar onun yanına koştu. Bazı testler yaptı. Gece bir şey söylüyordu ama duyulmuyordu. Sonra Gece bize bakıp bir şey söyledi.
Hemşire yanımıza gelip "Sizi istiyor" dediğinde hiçbirimiz düşünmeden içeri girdik.
Gerçekten uyanıktı. Bize gülümsedi. Doktor kontrolleri yaptı, her şey normaldi. Gece zamanla toparlayacaktı.
Gece geri dönmüştü. Ve sıra Mert'teydi.
Gece nihayet normal odaya alındığında hepimizin yüzündeki paniği ve endişeyi fark etti.
"Şey... bana öyle bakmasanız, ben iyiyim."
Hisar ona:
"Tabi, kesin iyisindir. Zaten vurulan kişi de sen değilsin öyle değil mi Gece?"
"Tamam vurulmadım demiyorum ama ben iyiyim."
Sonra bir şey fark etmiş gibi kaşlarını çattı.
"Şey... Mert nerede?"
Ona bakıp:
"Söyleyeceğim ama panik yok," dedim.
"Ne oldu ki?"
"O da senin gibi vuruldu."
"Ne? O iyi mi?"
"Hâlâ yoğun bakımda. Durumu kritik."
Birden içeri bir hemşire geldi.
"Yoğun bakımdaki hastanız Mert Karaca kendine geldi."
Elvan bunu duyunca odadan fırlayıp yoğun bakım tarafına gitti. Biz de peşinden gittik. Gerçekten uyanmıştı. Doktor dışarı çıktığında:
"Gözünüz aydın. Mert Karaca kendine geldi. Durumu gayet iyi. Şimdi normal odaya alacağız. Sonra görebilirsiniz. Geçmiş olsun."
Mert normal odaya alındığında onun yanına gittik. Elvan:
"Abi..."
Abisine sarılınca Mert'in yüzündeki şaşkınlık okunuyordu.
"Allah'ım, ben öldüm galiba."
Elvan bunu duyunca ona daha sıkı sarıldı.
Mert gülerek:
"Tamam, sen bana böyle sarıldığına göre kesin öldüm."
Omzuna sert bir darbe indirdim.
"Saçmalama lan. Ölmedin. Hayattasın."
Mert bana bakıp:
"Tamam ölmediğime ikna oldum. Ama ölmediysem Elvan bana niye sarılıyor?"
"Sarılmam için illa ölmen mi gerekiyor abi?"
"Abi mi? Yok, ben sahiden öldüm. Çünkü ben hayattayken bu kız bana asla 'abi' demezdi."
Elvan hâlâ ona sarılıydı.
Başını göğsüne gömmüş, bırakmıyordu.
"Tamam tamam," dedi Mert hafifçe.
"Beni öldürmediniz ama boğacaksınız galiba."
Elvan başını kaldırdı.
Gözleri doluydu ama bu kez ağlamıyordu.
"Bir daha," dedi dişlerini sıkarak,
"Bir daha sakın kurşun önüne atlama. Yoksa seni gerçekten boğarım abi."
Mert kaşlarını kaldırdı.
"Lara vurulacaktı."
"Bırak vurulsun!" diye patladı Elvan.
Sonra sustu.
Derin bir nefes aldı.
"...ya da hayır.
Ama sen ölme."
Mert şaşkınlıkla bana dönüp:
"Lara, bu kız benim kardeşim olan Elvan mı? Çünkü benim kardeşim şu an beni boğuyor olmalıydı." Sonra Elvan'a bakıp: "Sen kimsin ve kardeşime ne yaptın?"
"Ben hâlâ Elvan'ım," dedi.
"Sadece... seni kaybetme ihtimaliyle tanıştım."
Mert'in yüzündeki gülümseme yavaşça silindi.
Ciddileşti.
Elvan'ın başını okşadı.
"Tamam," dedi kısık bir sesle.
"Bir daha aptallık yapmam."
Sonra bana baktı.
Bakışı netti.
Uyanmıştı sadece bedenen değil.
Zihnen de.
"Bu iş," dedi,
"burada bitmedi."
Başımı salladım.
"Yeni başladı."
Gece Mert'in odasına geldi.
"Şey... ben seni merak ettim. Benim yüzümden oldu."
"Hayır, hiçbir şey senin suçun değil," dedi Mert net bir sesle.
Tüm Gölgesizler'e bakıp:
"O Erdemler yüzünden Gece vuruldu. Az kalsın Mert ölüyordu," dedim sert bir sesle.
Derin bir nefes alıp devam ettim:
"Gece ve Mert'in kanı yerde kalmayacak. Şimdi size soruyorum Gölgesizler, bu intikam planında hâlâ yanımda mısınız?"
İlk cevap Hisar'dan geldi:
"Varım."
Kader dişlerini sıkarak cevap verdi:
"Her zaman varım."
Elvan tereddüt etmeden:
"Varım."
Gece aslında tereddüt ederdi ama bu sefer tereddüt etmedi:
"Varım."
Mert düşünmeden cevap verdi:
"Varım."
Tüm Gölgesizler hâlâ benim yanımdaydı. Silahımı çıkarıp havaya kaldırdım:
"Yemin ediyorum ki Gece ve Mert'in kanı yerde kalmayacak."
Hisar silahını benim gibi çıkarıp havaya kaldırdı:
"Yemin ederim ki tüm Erdemler'den intikam almadan durmayacağım."
Kader silahını kaldırdı:
"Yemin ederim ki Erdemler'i bitireceğim."
Elvan silahını kaldırdı:
"Yemin ederim ki Erdemler'i bağışlamayacağım."
Gece'nin silahı yanında değildi. Hisar'ın silahını ödünç alıp:
"Yemin ederim ki Gölgesizler'e hep sadık kalacağım ve hiçbir Erdem'e merhamet göstermeyeceğim."
Mert Elvan'ın silahını ödünç alıp havaya kaldırdı:
"Yemin ederim ki Erdemler'in devri bitecek."
O gece Gölgesizler olarak yemin etmiştik.
Erdemler'den intikam alacak ve onları bitirecektik.
Evet, bir bölümün daha sonuna geldik. Umarım beğenmişsinizdir. Düşüncelerinizi yorumlarda yazarsanız sevinirim. Okuduğunuz için teşekkür ederim ❤️🥰🌹
