20. bölüm · İntikam Oyunu

18.BÖLÜM: ZOR BEKLEYİŞ VE ASIL HAMLE

Uwu Kizi

GECE GÜNAL KARAASLAN'DAN;

Ambulans sirenleri kulaklarımda çınlıyordu.

"Çekilin, yolu açın!"

Görevliler Aydın'ı götürürken ambulansa ne ara bindiğimi hatırlamıyorum bile. O an hâlâ aklımdaydı.

O ses...
O kurşun sesi...

Kulaklarımdan gitmiyordu.

Bir.

Sonra bir tane daha.
Her çınlamada o anı tekrar yaşıyordum.

~

Hastaneye geldiğimizde hemşireler ve doktorlar koşuşturuyordu.

"Durum nedir?" diye bağırdı bir doktor.

"Aydın Karaaslan, 38 yaşında, göğsünden vurulmuş. Çok kan kaybı var."

"Ameliyathaneye hazırlayın, çabuk!"

Sedyeyle içeri girerken elini bırakmamaya çalıştım.

"Hanımefendi, lütfen buradan sonrası yasak," dedi bir hemşire.

"Bırakamam," dedim fısıltıyla. "Elimi bırakma demişti..."

Parmakları gevşemişti. Teninin sıcaklığı azalıyor gibiydi.

"Aydın... duyuyor musun beni? Bak, ben buradayım. Gitmeyeceksin."

Ameliyat kapısı kapandığında yere çöktüm. Artık gücüm kalmamıştı.

"Gece!"

Lara beni yerde görünce yanıma geldi.

Ama ben sanki onu duymuyordum. Her şey bulanıktı. Sadece ameliyathane kapısına bakıyordum.

Sonra birden başka bir ses. Bu sefer Poyraz'ın sesi:

"Gece... Gece, bana bak."

Başımı kaldırmadım. Gözlerim hâlâ o kapıdaydı.
Kırmızı ışık yanıyordu.
Ameliyat devam ediyordu.

Birden ellerimde garip bir ağırlık hissettim.

Yavaşça baktım.
Kan.
Aydın'ın kanı.

Birden ayağa kalkmaya çalışınca başım döndü.

"Gece!" Lara kolumdan tuttu. "Tamam, sakin ol. Gel, bir lavaboya gidelim."

Lara beni dikkatlice lavaboya getirdiğinde ben hâlâ ellerime bakıyordum.

Musluğu açtığımda ellerimdeki kan yavaş yavaş akıyordu ama bana sanki akmıyormuş gibi geliyordu.

"Çıkmıyor," diye mırıldandım. Ellerimi daha sert ovuşturdum. "Çıksana... Çık artık... Neden çıkmıyor bu kan?"

Lara sakin bir sesle:

"Gece, sakin ol, kendine gel. Kan çıktı."

"Ne demek çıktı? Görmüyor musun Lara? Hâlâ ellerimde, çıkmıyor!"

Lara musluğu kapattı, ıslak ellerimi tuttu.

"Gece, sakin ol."

"Nasıl sakin olayım Lara?" diye haykırdım. "Ben onu koruyamadım! O benim yüzümden vuruldu! Benim yüzüm—"

"Dur!"

Lara'nın sesi ilk kez bu kadar sert çıkmıştı.

"Suçlu sen değilsin."

"Lara, ben onu sevdiğimi söylediğimde vuruldu."

Lara yüzümü ellerinin arasına aldı.

"Gece, lütfen sakin ol. Bu senin suçun değil."

"O zaman bu olay neden oldu? Aydın neden vuruldu?"

"O Cemal Erdem pisliği yaptı."

İsmi duyduğum anda içimde bir öfke hissettim.

O adam yüzünden annem beni hiç sevmemişti.
O adam yüzünden ben anne sevgisine hasret kalarak büyümüştüm.
O adam şimdi de benim sevdiğim adamı vurmuştu.

"Gece, şimdi sakin ol tamam mı? Önce Aydın iyi olacak. Sonra o herifi bulacağız. Tamam mı?"

Hiçbir şey söylemedim. Sessizce başımı salladım.

Derin bir nefes almaya çalıştım ama ciğerlerim sanki daralıyordu. Hastane koridorunun keskin kokusu, beyaz ışıklar, ayak sesleri... hepsi üstüme geliyordu.

Ameliyathane kapısındaki kırmızı ışık hâlâ yanıyordu.
Yanıp... sönmeden.
Geçmeyen zaman gibi.

Sandalyeye oturduğumu bile hatırlamıyorum. Gözlerim sabitlenmişti. Sadece o kapıya bakıyordum. Eğer bakmayı bırakırsam... kötü bir şey olacakmış gibi hissediyordum.

"Gece." Hisar'ın sesini duyduğumda bir dakikalığına o yöne baktım.

Gölgesizler de gelmişti. Hisar yanıma gelip:

"Gece, iyi misin?"

Cevap vermedim. Sadece ameliyathane kapısına bakmaya devam ettim.

Mert Lara'ya:

"Ameliyat ne zamandır sürüyor?"

"İki saat otuz dakika," diye cevap verdi Lara sakin bir sesle.

Ameliyathane kapısı açılınca birden ayağa fırladım.

"Doktor, içerdeki hasta Aydın Karaaslan'ın durumu nasıl?"

"Kurşun kalbe çok yakın bir yere saplanmış. Çok kan kaybetmişti. Kurşunu çıkardık ve kanamayı durdurduk ama durumu hâlâ kritik."

Kritik. Bu lafı duyunca kanım dondu. Nefesim kesildi. Sanki kalbim durdu.

"Şu anda yoğun bakıma alındı," dedi doktor. "Ve... bir süre komada kalabilir."

Dünya o an durdu.

"Komada mı?" diye tekrarladım boş gözlerle.

Doktor başını yavaşça salladı.

"Beyin travma sonrası şoka girmiş durumda. Vücudu kendini korumaya aldı. Ne kadar süreceğini net söyleyemeyiz. Saatler de olabilir… günler de."

"Hayır..." Dudaklarımdan dökülen tek kelime buydu.

"Hayati tehlikesi var mı?" diye sordu Poyraz sert bir sesle.

Doktor bir an durdu.

"İlk 48 saat çok kritik. Bu süreyi atlatırsa iyileşme ihtimali artar."

Ameliyathanenin kapısı tekrar açıldığında onu gördüm. Aydın'ı. İki hemşire onu yoğun bakım odasına götürüyordu.

Sedyeyle yoğun bakım kapısından içeri girerken ayaklarım kendiliğinden onu takip etti.

"Aydın..." diye fısıldadım.

Ama kapı yüzüme kapandı.

Yoğun bakım. Yasak alan.
Ve ben yine dışarıda kalmıştım.
Bir kapının arkasında... Yine sevdiğim bir insan.

Bacaklarım titredi. Duvara yaslandım. Nefes almak bile zor geliyordu.

Doktoru durdurup:

"Doktor, ne olur izin verin onu göreyim. Lütfen, bir dakika."

"Şu anda sadece yoğun bakımın camından onu görebilirsiniz."

"Lütfen, sadece beş dakika. Görüp çıkarım."

Doktor bir süre yüzüme baktı.

Gözlerimdeki çaresizliği görmüş olacak ki derin bir nefes verdi.

"Sadece beş dakika," dedi ciddi bir sesle.
"Dokunmak yok. Konuşabilirsiniz ama kısa tutun. Hastanın durumu hâlâ kritik."

Başımı hızla salladım.

"Tamam... sadece görmek istiyorum."

Yoğun bakım kapısı açıldığında kalbim göğsümü parçalayacakmış gibi atıyordu.

İçeri girdiğimde sadece makinelerin ritmik sesleri vardı.

BİP...
BİP...
BİP...

Gözlerim onu aradı.
Ve sonra gördüm.

Aydın.
Yüzü solgundu.
Her zamanki güçlü ifadesinden eser yoktu.

Göğsü bandajlarla sarılmıştı.
Kolunda serumlar, vücuduna bağlı kablolar, monitörde atan kalp ritmi...

Bir adım attım.
Sonra bir adım daha.

Bacaklarım titriyordu.

"Aydın..." diye fısıldadım.

Ellerimi yumruk yaptım. Dokunmak yasaktı. Ona dokunamazdım.

"Aydın," dedim sesim titreyerek. "Hatırlıyor musun? Evlendiğimiz ilk gün kurallar koymuştum."

Sesim hâlâ titriyordu.

"O kurallar artık geçerli değil. Ben senin yanında olmak istiyorum. Elini tutmak istiyorum..."

Sesim ağlayacak gibi çıkıyordu.

"Sana sarılmak istiyorum. Elini tutmak istiyorum. Ama buranın saçma kuralı işte... Ama sen iyileşirsin değil mi Aydın?"

Güçlü olmaya çalışarak devam ettim.

"Ben sevmekten korktuğumu sanıyordum. Meğer ben kaybetmekten korkuyormuşum. Aydın, ben seni kaybetmek istemiyorum."

Hâlâ kendimi tutmaya çalışıyordum.

"Sen o saçma kuralları bozdun Aydın."

Sesim titreyerek devam etti.

"Ve ben... buna izin verdim."

"Ben sana sarılmadım bile doğru düzgün... Sana kızmadım bile doya doya... Seninle kavga etmedim, barışmadım, yaşamadım..."

Bir adım daha yaklaştım.
Parmaklarım havada kaldı. Dokunmak ile dokunmamak arasında.

"Bu kadar yarım bırakamazsın."

Parmaklarım hâlâ havada asılıydı.
Dokunursam kırılacakmış gibi...
Dokunmazsam kaybedecekmişim gibi.

"Sen bana 'Arıza Makinesi' diyordun ya..."
Dudaklarım titredi. "Bak, yine arızalandım. Hem de en kötü şekilde."

Elim istemsizce biraz daha yaklaştı.
Parmak uçlarım neredeyse eline değecekti.
Ama durdum.

"Dokunamıyorum," diye fısıldadım acı bir gülümsemeyle.
"Bak… sana ilk defa bu kadar yakınken bile dokunamıyorum."

Gözümden bir damla yaş süzüldü.

"Sen 'elimi bırakma' demiştin ya..."
Sesim kırıldı.
"Ben bırakmadım Aydın. Hâlâ bırakmadım."

Kapıda bir hemşire belirdi. Bana dakikanın bitmek üzere olduğunu hatırlattı.

"Şimdi gitmek zorundayım. Ama hemen kapının önündeyim, tamam mı?" dedim. Sesim hâlâ titriyordu. "Buradayım. Merak etme, seni asla bırakmıyorum."

Yoğun bakımdan çıktıktan sonra onu bırakamamıştım. Şimdi camdan bakıyordum. Onu bırakmazdım.

"Gece." Poyraz'ın sesini duyunca başımı kaldırdım.

"Aydın nasıl?"

"Daha iyi gibi ama yüzü çok solgun."

"Merak etme. Aydın güçlüdür. Kolay pes etmez."

"Biliyorum."

Lara yanımıza geldiğinde yüzünde yıllardır görmediğim bir hüzün vardı. Bu gibi durumlardan o da çok etkileniyordu.

"Gece, biraz dinlenmek lazım," dedi Lara sakin bir sesle.

"Gerek yok. Ben onunla kalacağım."

"Sen de yorgunsun."

"Hayır, değilim."

Birden Poyraz'ın telefonu titreyince hepimiz ona baktık. Poyraz'ın yüzünden anlaşılıyordu. O Cemal Erdem pisliği mesaj yazmış olmalıydı.

"O mu yazdı?" diye sordum sakin olmaya çalışarak.

"Evet."

Mesajı açtığında üçümüz de mesaja baktık.

Cemal Erdem:
"Şu anda hastanede olmalısın. Haberi aldın anlaşılan."

Poyraz Ateş Erdem:
"Yeterince can yaktın. Daha ne istiyorsun?"

Cemal Erdem:
"Aaa oğlum, ben daha asıl hamlemi yapmadım bile."

Poyraz Ateş Erdem:
"Ne saçmalıyorsun sen"

Cemal Erdem:
"Sence hastanede elektrikler gitse ve monitörler çalışmasa, o Aydın ne kadar hayatta kalabilir?"

Bunu okuduğum anda nefesim kesildi. Sonra birden elektrikler kesildi.

Hemşireler paniğe kapıldı. Doktorlar içeri girdi.

Bir doktor bağırdı:

"Jeneratör niye hâlâ devreye girmedi?"

"Hocam, nedenini bilmiyoruz," dedi bir hemşire.

"Hastanın nabzı düşecek! Çabuk, jeneratörü devreye sokun!" diye bağırdı doktor.

Birkaç dakika sonra elektrikler geldi. Ama Aydın...

"Hocam, hastanın nabzı düşüyor!"

"Kalbi durdu! Şok cihazını hazırlayın, çabuk çabuk!"

Hayır, Aydın! Lütfen yapma bunu bana! Lütfen dayan! Lütfen beni sensizlikle sınama! Ne olur!

Doktor şok cihazını hazırladı.

"Bir, iki, üç, şok!!" diye bağırdı doktor.

BİPP...

"Olmadı, bir daha! Bir, iki, üç, şok!!"

BİPP...

"Olmadı! Son kez! Bir, iki, üç, şok!!"

BİPPP....

"Aydın, dayan lütfen!" diye fısıldadım.

Sanki sesimi duymuş gibi kalbi yine çalışmaya başladı. Şükürler olsun. Aydın hayattaydı. Pes etmemişti.

O Cemal Erdem asıl hamlesini yapmıştı. O herif yüzünden Aydın'a en küçük bir zarar gelirse... onu benim elimden kimse alamaz. Onu kendi ellerimle mahfedeceğim.

Evet bir bölümün daha sonuna geldik umarım beğenmişsinizdir düşüncelerinizi yorumlarda yazarsanız sevinirim okuduğunuz için teşekkür ederim ❤️🥰🌹