54. bölüm · ÎKLA
56. Bölüm: İkla’nın Ardından
Bazı sabahlar vardır;
gece bitmiştir ama karanlık dağılmamıştır.
İkla o sabaha böyle uyandı.
Saray hâlâ ayaktaydı.
Taşlar yerindeydi.
Kapılar kapanıyordu, açılıyordu.
Ama artık kimse
orayı merkeze almıyordu.
Merkez kaymıştı.
Meydan boştu.
Ama terk edilmiş değildi.
İnsanlar evlerine dönmüştü;
ilk kez,
kaçtıkları için değil
görevlerini tamamladıkları için.
Bu fark,
tarihi değiştirirdi.
Kadın o sabah konuşmadı.
Adını soranlara
cevap vermedi.
Çünkü adlar
bu noktadan sonra
ağırlık yapardı.
O, yapılması gerekeni yapmıştı:
bir araya gelmiş insanları
birbirine düşürmeden
dağıtmayı.
Bu, en zor liderlikti.
Ve en görünmeyeni.
Adam saraydan çıktı.
Arkasına bakmadı.
Çünkü bakarsa
yaptıklarını
ya inkâr edecekti
ya da kutsallaştıracaktı.
İkisi de yanlıştı.
Defterler artık
tek bir yerde değildi.
Kopyalanmıştı.
Dağıtılmıştı.
Herkesin bildiği
ama kimsenin
tek başına kullanamayacağı
bir gerçek hâline gelmişti.
Bu da bir önlemdi.
Yeni bir tiranlığa karşı.
Çocuk —artık çocuk değildi—
şehrin en sessiz yerine gitti.
Orada yazdı.
Sadece olanları değil;
olmayanları da.
Neden bazı insanların
hiç konuşmadığını,
neden bazılarının
son ana kadar beklediğini,
neden korkunun
bir noktadan sonra
yer değiştirdiğini.
Şunu fark etmişti:
İktidar,
insanların korkusunu
sahiplenerek yaşardı.
Ama korku
paylaşıldığında
iktidarsızlaşırdı.
İkla’nın hikâyesi
burada bitmedi.
Çünkü İkla
bir yer değildi.
İkla,
“alıştık” denilen her şeydi.
Sultan zehirle ölmemişti aslında.
Zehir,
ondan çok önce
devlete karışmıştı.
O zehir
sessizliğin meşrulaştırılmasıydı.
İtirazın ayıp sayılmasıydı.
“Bana dokunmuyor”un
ahlâk sanılmasıydı.
Ve bu zehir
bir gecede temizlenmezdi.
Ama artık
adı konmuştu.
Şehirde yeni bir düzen ilan edilmedi.
Bayraklar inmedi.
Marşlar yazılmadı.
Bilerek.
Çünkü en büyük değişimler
kendini kutlamazdı.
İnsanlar işe gitti.
Fırınlar açıldı.
Çocuklar oynadı.
Ama artık
biri düştüğünde
bakışlar kaçmıyordu.
Artık
yanlış görüldüğünde
“bana ne” denmiyordu.
Bu küçük farklar,
devrimlerden daha kalıcıydı.
Yıllar sonra
biri bu günleri soracaktı.
Kim başlattı diyeceklerdi.
Kim yönetti.
Kim kazandı.
Ve anlatıcı
—kim olursa olsun—
şunu söylemek zorunda kalacaktı:
“Kimse tek başına yapmadı.
Kimse tek başına kazanmadı.
Ve kimse masum değildi.”
İkla’nın en büyük dersi buydu.
Masumiyet değil,
sorumluluk kurtarırdı.
Ve sorumluluk
sessiz bir şeydi.
İkla artık
eski anlamıyla yoktu.
Ama adı,
bir uyarı olarak kaldı.
Bir gün
bir yerde
bir kadeh fazla sessiz olursa,
bir emir fazla yumuşak gelirse,
bir meydan fazla susarsa…
Birileri
İkla’yı hatırlayacaktı.
İşte bu yüzden
hikâye yazıldı.
Unutulmasın diye değil.
Yanlış hatırlanmasın diye.
Ve tarih,
ilk kez
bağırmadan kapandı.
