16. bölüm · ÎKLA
17. Bölüm: Zehrin Gölgesi
Sarayda artık kimse yüksek sesle konuşmuyordu.
Sultan’ın adımları koridorlarda yankılandığında,
başlar öne eğiliyor,
nefesler tutuluyordu.
Merhamet çoktan unutulmuştu.
Emirler kesindi.
İtiraz yoktu.
Ama korku,
sadakati uzun süre ayakta tutamazdı.
Plan
İlk fısıltı mutfaktan çıktı.
Sonra hamamlara yayıldı.
En son, asker koğuşlarında dolaştı.
> “Bu böyle gitmez.”
“Devlet yıkılırken Sultan hâlâ kan istiyor.”
“Bir kişi ölürse, binler kurtulur.”
Kimse “zehir” kelimesini açık söylemedi.
Ama herkes aynı şeyi düşünüyordu.
Plan basitti,
bu yüzden tehlikeliydi.
Sultan her gece aynı içeceği alırdı.
Aynı kap.
Aynı saat.
Aynı muhafız.
Bu düzen,
bir zayıflıktı.
İhanet mi, Kurtuluş mu?
Planın merkezinde bir isim vardı:
Şahver.
Sarayda büyümüştü.
Sultan’ın sofrasına yıllarca hizmet etmişti.
Onu herkes “sessiz adam” olarak bilirdi.
Ama sessiz insanlar,
en çok dinleyenlerdi.
Şahver aynaya baktığında kendini tanıyamıyordu artık.
> “Ben katil miyim,” diye fısıldadı,
“yoksa bu devletin son merhameti mi?”
Zehir küçük olacaktı.
Yavaş.
Şüphe uyandırmayan.
Bir hastalık gibi.
Çünkü ani ölüm,
isyan doğururdu.
Ama yavaş ölüm…
kader gibi görünürdü.
Şüphe
Bilge Tarkan bir şeylerin ters gittiğini hissetti.
Sarayda rüzgâr bile farklı esiyordu.
Sultan’a yaklaştı:
> “İnsanlar çok suskun,” dedi.
“Bu, iyiye işaret değildir.”
Sultan sertçe baktı.
> “Korku düzeni sağlar,” dedi.
“Ben merhametle değil, demirle hükmederim.”
Bu söz,
kararı mühürledi.
Son Sahne
O gece içecek hazırlandı.
Gümüş kap parlıyordu.
Her zamanki gibi.
Şahver tepsiyi tuttu.
Eli titremedi.
Ama kalbi çığlık atıyordu.
Kapıya geldiğinde durdu.
Bir adım daha…
ve geri dönüş olmayacaktı.
> “Devlet mi,” diye düşündü,
“Sultan mı?”
Kapı açıldı.
Ve o an,
İkla’nın kaderi
bir yudumluk mesafedeydi.
